Nu Üye  Cevaplar: 10 kayıt olmuş: 13/4/2009 Durum: Çevrimdışı
|
 |
Yazılış Tarihi: 1/11/2010 Saat 20:46 |
|
|
Gün dönüpte kamere yenik düşünce
Başlar ızdıraplı geceler…
Giyisileri kanlar içinde şem
Yeniden yeniden yanmaya başlar aşk acısıyla
Yüreğindeki ateş her gece daha fazla bitirmekte onu
Kanlar yeniden boşalmaya başlar
Görenler bataklıkta sanır mumu
Ateşten kanı bile ısınmıştır artık
Eski yarelerin üzerinden süzülüp
Yeniden yakmaya başlar onu.
Derken…Duyulur sevdanın feryatları
Yana yana;döne döne yaklaşmakta aşkın ıstırabına
Tam kavuştum derken…
Zalim ateşkızgın aşk ateşi yakmaktadır tenini
Mum kavuşamayınca ona doğru
Ve sevdasının kavuşamadığını
Kendine ulaşamadığını görünce erimeye başlar
Aşk ateşi yaktıkça yakar mumu
Ya kelebek?Perişan kelebek.
Yakıyor kanatlarını ateş
Her “yaklaşayımsarılayım” derken yanar kanatları
Yanaro özenilmiş bezetilmiş eşsiz güzelliği
Bir yandan şem erir aşkından
Bir yandan pervane…
Ateş yaktıkça mumu erir git gide
O kadar ki boğulacak olur kendi kanıyla
Ateş yaktıkça kelebeğin kanatlarını
Ölür gibi olur git gide
Onlar çabaladıkça yandılareridiler
Mum bekledikçepervane kavuşmaya çalıştıkça
Takatsız kaldı artık ikiside
Mum son kanını akıtmakta
Kelebek kanatsız kalmaya alçalmaya başlamakta.
“Ne tatlıdır ya Rab;bu gönül sevdası
Ne eşsiz ya Rab; bu aşk acısı” dedi şem.
”Ne kadar zormuş ya Rab;şem ile bir şeb
Ne kadar hoşmuş ya Rab:şem ile aşk meşk” diye haykırdı pervane.
Ve bitti mumdaki kanöldü O eşsiz sevdasından.
Söndü zalim ve bir o kadarda tatlı aşk acısı
Yığıldı sereserpe pervanenin sevdası
Hasret bitirdi mumu
Dayanamaz pervane!
“Kahrolsun o zaman şemsiz bir şeb”
Bıraktı kendini ölü ve sıcak maşuğun vücüduna
Dayanamadı fazla o da
O ölümcül sıcaklığa…
[tarihinde düzeltildi 23/11/2010 Saat 20:43 Yazar Lir]
|
|
|
Nu Üye   Cevaplar: 14 kayıt olmuş: 30/3/2010 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 3/11/2010 Saat 13:13 |
|
|
Bu ülkede Kürtlerin yaşadığı her acının yanına, Alevi ve gayrı
Müslimlerin yaşadıklarını koyduğumuzda, bu coğrafyada nasıl bir hayatın
dizayn edilmeye çalışıldığını görebiliriz.
Bir söylencedir kulaktan kulağa yayılıp giden “Hz. Muhammed bir gün,
kabilelerin önderlerini huzuruna davet eder. Gecikmeli olarak gelen ve
hayli iri yarı olan Kürt, Hz. Muhammed’e secde etmeden, arka tarafa
bir yere geçer oturur. Bunu gören Hz. Muhammed, hayli içerlenir.
Toplantının sonunda herkesin huzurunda kendisine biat etmeyen Kürt’e
dönerek, ‘Hiçbir zaman birliğiniz ve dirliğiniz olmasın’ diye
beddua eder. ”Rivayet odur ki ondan bu yana hiçbir zaman Kürtlerin
birliği ve dirliği olmamış.
Ancak bu söylence kuvvetle ihtimaldir ki, baştan beri bazı hâkim güçler
tarafından hazırlanmış ve bir daha asla silinmeyecek kara bir yazgıya
dönüştürülmüştür. Baktığımızda bu söylencenin yazılması, beddua ile
başlayan bir yazgı değil, içi acı ve yas dolu bir hayatın tarifine uygun,
uydurulmuş ve bu halka yaşatılması gereken fiili bir durumun senaryosu
olduğunu, bugün rahatlıkla anlayabiliyoruz.
Erdemli bir kültürle terbiye edildiğini iddia eden Müslümanlar,
İslamiyet’e bağlılığı yüksek olan Kürt’ün kanını, hangi gerekçe
ile döktüklerini anlayabilmek için, İslami coğrafyaya bakmak yeterlidir.
Ancak, Pan-Türkist ideolojinin devlet yapılanmasında, Sünni İslam
ittifakının temelleri atılırken, vebalı caiz bu katliamların yapılacağı, o
günden belliydi. Tek dil, tek din ve tek bayrak anlayışı üzerinde inşa
edilen bir devlet yapılanması, kaçınılmaz olarak, bu acı ve ağır sonuçların
doğuracağı da bilinen bir gerçek. Ayrıca gelişmekte olan 3. Dünya
ülkelerinin toplumlarına yaşatılan bu acıların sebebi, ulusalcı ve üniter
devlet yapılanmasının bir sonucu olduğunu söylersem, günah işlemiş
sayılmam.
O kadar fazla gerilere gitmeye gerek yok, 85 yıllık geçmiş bir tarihe göz
attığımızda, Sünni İslam’la ittifakını kuran Ulusalcı Türkçülüğün
ikbali için, bu coğrafyada yaşanan olaylara bakmak yeterlidir. Başlangıçta
tarihe geçen Türk-İslam adı, bugün İslam-Türk ismi öncelenerek, ibraz
edilmeye çalışılıyor. İslami-Türkist bir teoriye uygun olarak, bir devlet
yapılanmasını hayata geçiren ve o yapıdan gücünü alan, bir sistemin gazabı
değil midir, bu coğrafyayı kanla kırmızıya boyayan?
Bu Ülkede Kürtlerin yaşadığı her acının yanına, Alevi ve gayrı Müslimlerin
yaşadıklarını koyduğumuzda, bu coğrafyada nasıl bir hayatın dizayn edilmeye
çalışıldığını görebiliriz. Bugün sistemin tek egemeni olan Milliyetçilik ve
Kökten dincilik anlayış ortaklığı, Kürtleri bu coğrafyanın ebedi zencileri
olarak görmeye çalışıyor. Ancak bu kanlı süreç, kurbanlık koçlar gibi
kucağımızdaki çocuklarımızı alıp alıp götürüyor. Bir bütün olarak
yaşadığımız onca acıdan sonra, Ramazan ve referandum nedeniyle, Kürt
demokratik Hareketinin, hayata geçirdiği çatışmasızlık kararı, anlaşılıyor
ki daha yeni Ilımlı İslamcıların vicdanında ancak karşılık buluyor. Oysa
Kürtlerin İslami geleneğinde, şayet barış söz konusuysa, taraflar silah ile
barış sofrasına oturmazlar. Ancak barış masasına oturan iktidar,
kurumlarıyla bir bütün olarak, elini tetikten çekmesi gerekirken, bu temel
ve geçerli kuralı görmezden gelip, hâlâ bir günah keçisi arıyor.
Hakkâri’de yola döşenen bir mayınla sivillerin öldürülmesi olayına
karşı hükümetin tutumu, çok manidardır. Ancak bu kurala tek taraflı
uyulduğu için, her defasında barış görüşmeleri sekteye uğruyor. Temennim
odur ki bu kez öyle olmaz.
En az 1999’dan bu yana, Kürtlerin sağladığı barış ve ateşkes
süreçleri, hep tek taraflı bir şekilde heba edildi. Heba edilen sadece
süreç ve fırsatlar değil, her biri yüreğimizin bir parçası olan
çocuklarımızın çift taraflı yok oluşudur. Yıllardan beridir, bir merkezden
pompalanan milliyetçi kin ve öfkenin oluşturduğu bariyerleri yıkmadan
kazasız belasız yol alınamayacağı bilinmelidir. Her şeyden önce, yıllardır
Türklerde oluşturulan bu koyu şovenist dalga, öncelikle inceltilip
esnetilmeli. Onun için , barış sürecinin yoluna, döşenmiş olan şoven algı
mayınları, toplumsal bir mühendislikle, itinayla temizlenmelidir.
Bu savaşın durması ve barış görüşmelerinin hayata geçirilmesi için, çift
taraflı bir ateşkesin hayata geçirilmesi, artık kaçınılmaz bir durum
olmuştur. Yoksa, ırkçı ve şovenist ateşe attığımız gençlerimizin hazin
ölümleri son bulmayacaktır. Genç çocuklarımızı, orta çağdan kalma köhnemiş
değerlere kurban ettikçe, ‘kanla kırmızı arasında’ kalmış, kara
bir hayatın sendromundan, toplum olarak kurtulamayacağız.
Geriye doğru uzanıp, tarihin tozlu raflarına değil, kanlı ve canlı
laboratuarına girdiğimizde, yok etme ve asimilasyon sonucu, esmer
Kürt’ün kara toprağa gömüleceği zannediliyordu. Bugün varlığı ve dili
kabul edilen Kürt’ün kanlı tarihsel dili, bunu bize böyle tercüme
ediyor. Ancak Kürt ve Kürtçülük mefhumun, kökleri yeterince kurutulmadığı
için, Kürdolog denilen o ‘arsız’ ağaç, filizlenip esmer
çocuklar için, bir dilek ağacına dönüştü. Ve bir söylenceyle başlayan
Kürt’ün gerçek o hayat öyküsü, şöyle biter. “Derken kart kurt
biçiminde dağda gezinen, o acayip kuyruklu mahlukat, anlaşılmaz bir şekilde
insanların arasına karışır.
Ancak Allah’ın mümtaz kulu olan Beyaz Türk, dili olmayan bir
mahlukatla karşı karşıya kalır. Onun içindir ki toprağa gömülen, ancak
sonraları bir şekilde ortaya çıkan o mahlukata, eşkıya ve terörist sıfatı
yüklenir. Ve bu kuyruklu yaratıkla, yıllarca boğuşup durur Türk. Fakat
dağdan ovaya inen Kürt, ovada insan muamelesi görmediği için, tekrar dağa
çıkmak zorunda kalır. Derken dağa çıkan Kürt’e
‘eşkıyasın’ diyen Beyaz Türk, esmer Kürt’ü topa tüfeğe
tutar. Çokça kan dökülür ve ağır acılar yaşanır. Sonra anlaşılır ki, Kürt
bir insanmış. Meğer esmer Kürt’ün dili de varmış. Ama Beyaz Türk,
bunu bir türlü anlamak istememiş.
Çok kan döküleceğini anlayan Beyaz Türk’ün aklı, çok sonraları başına
gelir ve ‘istersen kardeş olalım, amaaa!’ der. ” Ve
‘Ama’ vurgusuyla ol hikayenin ömrü her ne kadar bitmemiş
görünse de esmer Kürt, yaratmış olduğu destanın seceresini dağlara yazmaya
hazırlanır. Ancak yine de Mürekkebinin Sosyalist Türk Solundan olmasını çok
arzular.
Yusuf Baran Beyi - Radikal
____________________
|
|
Cevap 1 |
|
Nu Üye  Cevaplar: 10 kayıt olmuş: 13/4/2009 Durum: Çevrimdışı
|
 |
Yazılış Tarihi: 23/11/2010 Saat 20:37 |
|
|
Yüzyıllar önce yüzyıl uyuyan bir prenses varmış ,bir büyücünün zulmünün
esaretinde kimbilir belki olabilecek bir uyanışı beklemiş yüzyıl
boyunca.
Her masalın ,her söylencenin uzun uykusunda bir uyanma vakti vardır.Ve o
gelmeden girişilen her eylem bir serüven yalnızlığı olarak kalır.Öyle
anılır.Ve yüzyıl sonra vadesi erişip bir prens çıkmış ortaya.
Masalın ve yüzyılın kendisine verdiği bu görevi seve seve üstlenmiş; zaten
uyuyan güzel hakkında yüzyıldır söylenegelenlerin etkisinde daha onu
görmeden deliler gibi tutulmuş ona.Kendisine verilmiş misyona mı,uyuyan
güzele mi aşık olduğunu ayıredemeyecek kadar toymuş o zamanlar.
Böylelikle hayranlığın ,sevginin,sevdanın,aşkın,cinselliğin ve beraberliğin
bir kulak dolgunluğu olduğunu birkez daha görüyoruz
"Bizim"sandığımız birçok duygunun,düşüncenin,değerin ve doğrunun içimize
usul usul işlenmiş bir kulak dolgunluğu olduğunu...Ve prens dudaklarında
yüzyıldır beklettiği öpücüğüyle birlikte saraya doğruyollandı.Masalına
kahraman olma zamanı gelmişti.
Prensesin odasına geldi.Prenses uykusunun içersinde batık bir gemi gibi
gizemliydi.Uykusuyla bütünlenmiş güzelliğine,efsanesinin güzelleştirdiği
yüzüne uzun uzun baktı Prens.Çok uzaktan ,çok uzaklardan,tam yüzyıl
sonrasından baktı.Sonra kararını verdi: Aradan yüzyıl geçse de
uyandırmayacaktı onu.
O gün gelse de.Uyandırdığında bu sevdanın,bu büyünün,bu tılsımın
bozulacağını biliyordu çünkü; bir bakış,birkaç söz,bir dokunuş herşeyi
bozacaktı.Sevmek suskunluktu, sevmek kesin sessizlikti,sevmek
uzaklıktı,sevmek dokunamamak,erişememek, sevişememekti.Ya da yüzyıldır
böyle öğretilmişti sevmek.
sonra...
Gözlerini açar açmaz ,yüzyıldır gördüğü düşlerin anımsayamadıklarından ve o
düşlerin tümünden,sızıya benzer bir duygu olacaktı kalakalmış olan.
Biliyordu bu sızı hep olacaktı.Kaldı ki,o düşlerin tümüne eğemen olan ortak
motifler,zaman zaman,yani yaşadıkça;yaşamını,ilişkilerini yoklayacaktı
elbet.
O düşlerin tümü anımsanmak içindi.Sonsuz bir anımsayıştı herşey;anımsayış
ve unutuş.Ömrünün bundan sonrası düşlerinde gördüklerini yaşamakla
geçecekti.İnsan uzun uykulardan sonra yalvaç bir yalnızlığa uyanıyor.
Aradan yüzyıl geçtikten sonra hiçbir uyanış mutlu olamaz.
Benim için artık çok geç kalmış bir sevgi bu,ben seversem yüzyıl öncesinin
sevgisiyle seveceğim,o severse, beni üzerinden yüzyıl geçmiş bir sevgiyle
sevecek.Aramızda kaç takvimin uzaklığı duruyor.
Bir öpücük,yalnızca bir öpücük bu uzaklığı kapatmaya yeter mi?Sevgi,Zehirli
bir düşün,büyülü sözcüğü...Öte yandan sevmek göze almaktı,sonuna dek
gitmekti,gidebilmek yürekliliğiydi. Biliyordu prenses uykusundan
uyandığında,ya da uyanır uyanmaz onu eskisi kadar sevmeyecekti.Çünkü sevmek
sessiz ve tek başına birşeydi.
Sevmek yalnızlıktır.Onu eskisi kadar sevemeyeceğinden korkuyordu.Onu
uyandırmaktan korkuyordu.Eskisi kadar sevemeyecekti,belki de hiç
sevemeyecekti.Çünkü arada o orman, o karanlık,o geçit vermez,o giz
olmayacaktı artık.İşte odasında duruyordu.Duman inceliğinde bir boşluk
dolanıyordu yüreğini.
Arada ne ormanın, ne de yüzyılın karanlığı olmadan onu nasıl sevebilirdi?Bu
kadar büyük :sorumluluğu yüklenebilirmiydi?Sevmenin zahmetini,birlikte
omuzlanacak olan zahmeti yüklenebilirmiydi?
Paylaşmaya,tartışmaya,özveriye,anlayışa gereksinen iki kişilik ilişkiyi
göğüsleyebilir,götürebilirmiydi?Sevmek imkansızlıktı.
Kendimizde beslediğimiz,kendimizde büyüttüğümüz,kendimizde saklı duran
bir şeydir sevmek.O hep bizdedir,bizledir,usul usul biriktiririz
onu,içimizde yığılı durur.Ve günün birinde ansızın karşımıza biri
çıktığında sanırız ki içimizden boşalıveren bütün bu duyguları o taşımıştır
bize.
Sevmek,kendi kendimizi büyülemektir; kendi kendimize yaptığımız büyü.Oysa
yeniden başlayacaktır arayışlar,pişmanlıklar,yanılgılar.Herşey
"tamamlanmak" içindir.
Çoğu kez ölümün tamamlayıcı ellerine dek aynı umut, aynı arayış,aynı
çırpınış ve aynı perişanlıkla sürükleniriz.Gözümüz arkada kalmıştır.
Ansızın anladı ki uyuyan güzelin kendisini değil,masalını seviyordu
Prens.
Masalın bittiği yerde hayat başlar.
Murathan Mungan
|
|
Cevap 2 |
|
Site kurucusu   Cevaplar: 262 kayıt olmuş: 22/10/2004 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 3/1/2011 Saat 11:41 |
|
|
Kaybettiğim dilimin peşine düşüp gittim - NAİDE DUYMAZ/DERSİM - Istanbul -
03.01.2011
Annemin Dersim’e dair sürgün, katliam, gözyaşı, acı ve özlem dolu
hikâyeleriyle büyüdüm ben. Dersim’e gidişim de aile tarihine çıkılmış
buruk bir yolculuk oldu
Dağlara kaçanlar kurtulmuş, köylerdeki herkesi Çemişgezek’te
topluyorlardı. Üstü üste atılmış cesetlerin, kokusundan girilemiyordu
Çemişgezek’e. Üç kız kardeşin ortancasıydım. Ben kaybolmuşum.
Köylülerden biri beni tanıyor annemi bulup veriyor. Oradan Elazığ’a
götürdüler. Herkes çoluk çocuğunu, kocasını, kardeşin kaybetmişti, kimisi
de öldürülmüştü. Vagonlara bindirilmeden önce bütün kadınların saçlarını
sıfıra verdiler. Utandık, bize tuhaf geldi. Biz kadınlar bir yandan
ağlarken bir yandan da birimize bakıp gülüyorduk. Her vagona üç aile
bindirildi. Kadın başına annem, üç kız çocuğuyla Denizli’nin
Uzunpınar Köyü’ne, babam da o zaman bilmiyorduk tabii sonradan
öğrendik, Aydın’a sürgüne gönderilmiş. Uzunpınar’da çevre
köylerden gelenlerin atlarını bağlladıkları bir göz odayı gösterdiler bize.
Burada kalacaksınız, dediler. Annem, ‘Hayvanların bağlandığı bu
pisliğin içinde siz oturur musunuz? Ben üç çocukla nasıl kalayım
orada’’ diye kızdı. Tam üç gün ağacın altında kaldık. Köylüler
bizi şikâyet etmişler. Kaymakam geldi. Anneme ‘Niye
kalmıyorsunuz’ diye sordu. Annem ‘Sen olsan çocuklarını orada
yatırır mısın Kaymakam Bey’ dedi. Kaymakam köylülere kızdı
temizletti, bir de yatak getirdiler. Orada kalmaya başladık.... Babamız
bizim burada olduğumuzu duymuş, çıkmış hükümete ‘Çocuklarımı görmek
için izin istiyorum’ demiş izin vermemişler. Kaçmış gelmiş bizi
bulmuş. Zaten meraktan verem olmuştu. Çok az gördük babamızı... Öldü, oraya
gömüldü. Mezarı Uzunpınar’da babamın. Tam 10 yıl... Ta ki af çıkıp da
geri dönüş iznini verene dek hükümet, biz orada kaldık. Annem
‘memleketimde öleceğim’ dedi. Döndük. Gitsin gitsin de geri
gelmesin o günler.”
Annem katliam, sürgün, gözyaşı, özlem dolu bu hayat hikâyesini bir masal
gibi anlatarak büyüttü çocuklarını. Sorarlarsa “Elazığlıyız’
deyin” derdi. Babam ise sabah güneş doğmadan kalkar elini yüzünü
yıkar doğan güneşe karşı elini yüzüne sürer “Allahım önce açta açıkta
olanın, kurdun, kuşun rızkını ver. Önce daha çok ihtiyacı olana, sonra da
kalanı bize ver” derdi.
Acı dolu geçmişin izinde...
Beni Dersim’e götüren ailemin yaşam öyküsüydü. Uygulanan
asimilasyonun en çarpıcı örneği bendim. Dilimi bilmiyordum. 2010 yılının bu
son ayında Dersim’e gidişimin bir sebebi de kendimle yüzleşmekti.
Gidersin doğduğun topraklara, yakınlarınıı görürsün, benim topraklarım
dersin. Ama ne konuştukları dili anlarsın, ne de kendi derdini
anlatabilirsin. Kelimeler yumru olur kalır boğazında.
72 yıl önce başka şehirlere sürgüne gönderilenlerin yerini ekonomik ya da
savaştan dolayı göçler almış. Yıllarca hiçbir yatırımın yapılmadığı şehrin
merkezi küçücük bir kasabayı andırıyor. Kimi Türkçe konuşuyor kimi Kürtçe,
kimi de Zazaca. İki dil mi dersiniz, üç dil mi, işte hepsi Dersim’de.
Dört yanı dağlarla çevrili Dersim’in merkezine bir kış akşamında
ulaşıyoruz. Sobalarda yakılan AKP’nin dağıttığı kötü kömürler hava
kirliliği yaratıyor. Nefes bile almakta zorlanıyorsunuz.
Bazı ilçelerde yasaklanmasına rağmen şehir merkezinde hâlâ yakılıyor. Her
dağın bir adı, bir efsanesi var Dersim’de. Her yanı ziyaret, her yanı
kutsal. Minibüslerle köylere giderken yolcuların hepsi aynı anda işaret
parmaklarını dudaklarına götürüp, öpüyor ve alnına koyuyorlar, anlıyoruz ki
bir ziyaretten geçiyoruz. Taşı toprağı kutsal bu topraklara yapılmak
istenen barajların nasıl bir kâbus olduğunu o zaman anlıyorum. Çünkü
yapılan barajlarla köyleri, kutsal saydıkları ziyaretleri sular altında
bırakılmak isteniyor.
Doğası, insanı, muhalifliği ve tüm yaşanılanlara rağmen dimdik ayakta
kalabilmiş Dersim’de en çok karakollara rastlarsınız. Her köyde, her
dağın tepesinde karakollar...
Kışın sessizliğine yaşlı yorgun hayatlar, bir de yıkılmış evler hüzün
katıyor. Kanla ve gözyaşıyla ıslanan bu topraklarda anaların gözleri hep
yaşlı. Nerdeyse her aileden bir çocuk ya öldürülmüş ya da siyasi nedenlerde
cezaevinde. İşizlik yüzünden büyük şehirlere göç etmişler. Yalnız kalan
yaşlılar iş yapanları olmadığından ve yoksulluktan zor durumda.
|
|
Cevap 3 |
|
|