Hoşgeldiniz: www.Pertekliyiz.Biz
Ana Sayfa Biz Kimiz Bize Ulasin Bizi Tanitin Köyler Kitap Önerileri Ziyaretci Defteri
  Merhaba Misafir!   
Pertekliyiz.biz Sitesine Hosgeldiniz........Xerhatin.........Xerama
 

RADYO PERTAQ FACEBOOK GRUBU
www.Pertekliyiz.Biz Formu - þem vu pervane(masal okuma yaþýmýz geçti demeyin ;bir masal-hikaye de siz ekleyin)

Radyo Pertaq

 


Giriş

Kullanıcı Adı:

Şifre:


icon_home.gif Ana Sayfa
som_downloads.gif Menü
tree-T.gif Pertek Resimleri
tree-T.gif Forum
tree-T.gif Dosyalar
tree-T.gif Alevilik
tree-T.gif Mesaj Panosu
tree-T.gif Etkinlikler
tree-T.gif Linkler
tree-T.gif Dilek Tahtasi
tree-T.gif Ziyaretci Defteri
tree-T.gif En Iyiler
tree-T.gif Anketler
tree-T.gif Kadromuz
tree-T.gif Biyografiler
tree-T.gif Sitenize Ekleyiniz
tree-T.gif Kadin
tree-T.gif Atasozleri
tree-T.gif Saglik
tree-T.gif Dersim Haritasi
tree-T.gif Sifali Bitkiler
tree-T.gif Testler
tree-T.gif Genel Bilgiler
tree-T.gif Mektuplar
tree-T.gif Oyun Eglence
icon_poll.gif Kültür&Sanat
tree-T.gif Gazeteler
tree-T.gif Tv Izle
tree-T.gif Sarki Sozleri
tree-T.gif Siirler
tree-T.gif Fikra Diyari
tree-T.gif Kitaplar
tree-T.gif Kitap Önerileri
tree-T.gif Filmler
tree-T.gif Klipler
tree-T.gif Kose Yazilari
tree-T.gif Dizi Izle
tree-T.gif Genel Kültür
tree-T.gif Eglence
icon_members.gif Üye Menüsü
tree-T.gif Kullanici Kaydi
tree-T.gif Özel Mesajlar
tree-T.gif Üye Listesi
tree-T.gif Ziyaretci Defteriniz
tree-T.gif Bizi Tanitin
tree-T.gif Bize Ulasin
favoritos.gif Haberler
tree-T.gif Haber Gönder
tree-T.gif Tüm Haberler
tree-T.gif Haber Arsivi
tree-T.gif Haber Basliklari
icon_members.gif Bilgileriniz
icon_members.gif Cikis Yap

Kategoriler
oarrow.gif Dersimden Haberler
oarrow.gif Dünyadan Haberler
oarrow.gif Güncel Haberler
oarrow.gif HABERLER
oarrow.gif Pertek Haberleri

Klipler

Yeni Klip
MERVAN TAN - ZARİN

MERVAN TAN - ZARİN
Yeni Klip
Tuncel Kurtiz//Grup Yorum 25.Yıl Konseri

Tuncel Kurtiz//Grup Yorum 25.Yıl Konseri
Yeni Klip
DENIZ YUSUF  HÜSEYIN

DENIZ YUSUF HÜSEYIN
Yeni Klip
DERSIM  MERKEZ

DERSIM MERKEZ
Yeni Klip
BABA BERTAL DA  DAVUL RESITALI

BABA BERTAL DA DAVUL RESITALI
Yeni Klip
PERTEK TANITIM FILMI

PERTEK TANITIM FILMI
Yeni Klip
Goran  Salih-Mn Ashqm

Goran Salih-Mn Ashqm
Yeni Klip
8 MART ETKINLIGI-PERTEK

8 MART ETKINLIGI-PERTEK
Yeni Klip
Kürmes Ezgisi

Kürmes Ezgisi
Yeni Klip
Ciwan Haco-diyarbekir

Ciwan Haco-diyarbekir


Yönetim
g Yönetim Bölümü

www.Pertekliyiz.Biz Formu Sisteme girmen gerek

En son aktif olan: 24/5/2012 Saat 00:58

Aşağı git
« Ön  Diğer »
küçükten büyüğe do;ğru sırala büyükten küçüğe doğru sırala      print
Konuyu açan: Konu: şem vu pervane(masal okuma yaşımız geçti demeyin ;bir masal-hikaye de siz ekleyin)
Nu Üye
Nu Üye


Cevaplar: 10
kayıt olmuş: 13/4/2009
Durum: Çevrimdışı
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 1/11/2010 Saat 20:46  
Gün dönüpte kamere yenik düşünce
Başlar ızdıraplı geceler…
Giyisileri kanlar içinde şem
Yeniden yeniden yanmaya başlar aşk acısıyla
Yüreğindeki ateş her gece daha fazla bitirmekte onu


Kanlar yeniden boşalmaya başlar
Görenler bataklıkta sanır mumu
Ateşten kanı bile ısınmıştır artık
Eski yarelerin üzerinden süzülüp
Yeniden yakmaya başlar onu.


Derken…Duyulur sevdanın feryatları
Yana yana;döne döne yaklaşmakta aşkın ıstırabına
Tam kavuştum derken…
Zalim ateşkızgın aşk ateşi yakmaktadır tenini


Mum kavuşamayınca ona doğru
Ve sevdasının kavuşamadığını
Kendine ulaşamadığını görünce erimeye başlar
Aşk ateşi yaktıkça yakar mumu
Ya kelebek?Perişan kelebek.
Yakıyor kanatlarını ateş
Her “yaklaşayımsarılayım” derken yanar kanatları
Yanaro özenilmiş bezetilmiş eşsiz güzelliği
Bir yandan şem erir aşkından
Bir yandan pervane…


Ateş yaktıkça mumu erir git gide
O kadar ki boğulacak olur kendi kanıyla
Ateş yaktıkça kelebeğin kanatlarını
Ölür gibi olur git gide




Onlar çabaladıkça yandılareridiler
Mum bekledikçepervane kavuşmaya çalıştıkça
Takatsız kaldı artık ikiside
Mum son kanını akıtmakta
Kelebek kanatsız kalmaya alçalmaya başlamakta.


“Ne tatlıdır ya Rab;bu gönül sevdası
Ne eşsiz ya Rab; bu aşk acısı” dedi şem.


”Ne kadar zormuş ya Rab;şem ile bir şeb
Ne kadar hoşmuş ya Rab:şem ile aşk meşk” diye haykırdı pervane.


Ve bitti mumdaki kanöldü O eşsiz sevdasından.
Söndü zalim ve bir o kadarda tatlı aşk acısı
Yığıldı sereserpe pervanenin sevdası
Hasret bitirdi mumu


Dayanamaz pervane!
“Kahrolsun o zaman şemsiz bir şeb”
Bıraktı kendini ölü ve sıcak maşuğun vücüduna
Dayanamadı fazla o da


O ölümcül sıcaklığa…


[tarihinde düzeltildi 23/11/2010 Saat 20:43 Yazar Lir]
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster
Nu Üye
Nu Üye

Nazdrovya
Cevaplar: 14
kayıt olmuş: 30/3/2010
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bayan
posticons/arrow.gif Yazılış Tarihi: 3/11/2010 Saat 13:13  
Bu ülkede Kürtlerin yaşadığı her acının yanına, Alevi ve gayrı Müslimlerin yaşadıklarını koyduğumuzda, bu coğrafyada nasıl bir hayatın dizayn edilmeye çalışıldığını görebiliriz.

Bir söylencedir kulaktan kulağa yayılıp giden “Hz. Muhammed bir gün, kabilelerin önderlerini huzuruna davet eder. Gecikmeli olarak gelen ve hayli iri yarı olan Kürt, Hz. Muhammed’e secde etmeden, arka tarafa bir yere geçer oturur. Bunu gören Hz. Muhammed, hayli içerlenir. Toplantının sonunda herkesin huzurunda kendisine biat etmeyen Kürt’e dönerek, ‘Hiçbir zaman birliğiniz ve dirliğiniz olmasın’ diye beddua eder. ”Rivayet odur ki ondan bu yana hiçbir zaman Kürtlerin birliği ve dirliği olmamış.

Ancak bu söylence kuvvetle ihtimaldir ki, baştan beri bazı hâkim güçler tarafından hazırlanmış ve bir daha asla silinmeyecek kara bir yazgıya dönüştürülmüştür. Baktığımızda bu söylencenin yazılması, beddua ile başlayan bir yazgı değil, içi acı ve yas dolu bir hayatın tarifine uygun, uydurulmuş ve bu halka yaşatılması gereken fiili bir durumun senaryosu olduğunu, bugün rahatlıkla anlayabiliyoruz.

Erdemli bir kültürle terbiye edildiğini iddia eden Müslümanlar, İslamiyet’e bağlılığı yüksek olan Kürt’ün kanını, hangi gerekçe ile döktüklerini anlayabilmek için, İslami coğrafyaya bakmak yeterlidir. Ancak, Pan-Türkist ideolojinin devlet yapılanmasında, Sünni İslam ittifakının temelleri atılırken, vebalı caiz bu katliamların yapılacağı, o günden belliydi. Tek dil, tek din ve tek bayrak anlayışı üzerinde inşa edilen bir devlet yapılanması, kaçınılmaz olarak, bu acı ve ağır sonuçların doğuracağı da bilinen bir gerçek. Ayrıca gelişmekte olan 3. Dünya ülkelerinin toplumlarına yaşatılan bu acıların sebebi, ulusalcı ve üniter devlet yapılanmasının bir sonucu olduğunu söylersem, günah işlemiş sayılmam.

O kadar fazla gerilere gitmeye gerek yok, 85 yıllık geçmiş bir tarihe göz attığımızda, Sünni İslam’la ittifakını kuran Ulusalcı Türkçülüğün ikbali için, bu coğrafyada yaşanan olaylara bakmak yeterlidir. Başlangıçta tarihe geçen Türk-İslam adı, bugün İslam-Türk ismi öncelenerek, ibraz edilmeye çalışılıyor. İslami-Türkist bir teoriye uygun olarak, bir devlet yapılanmasını hayata geçiren ve o yapıdan gücünü alan, bir sistemin gazabı değil midir, bu coğrafyayı kanla kırmızıya boyayan?

Bu Ülkede Kürtlerin yaşadığı her acının yanına, Alevi ve gayrı Müslimlerin yaşadıklarını koyduğumuzda, bu coğrafyada nasıl bir hayatın dizayn edilmeye çalışıldığını görebiliriz. Bugün sistemin tek egemeni olan Milliyetçilik ve Kökten dincilik anlayış ortaklığı, Kürtleri bu coğrafyanın ebedi zencileri olarak görmeye çalışıyor. Ancak bu kanlı süreç, kurbanlık koçlar gibi kucağımızdaki çocuklarımızı alıp alıp götürüyor. Bir bütün olarak yaşadığımız onca acıdan sonra, Ramazan ve referandum nedeniyle, Kürt demokratik Hareketinin, hayata geçirdiği çatışmasızlık kararı, anlaşılıyor ki daha yeni Ilımlı İslamcıların vicdanında ancak karşılık buluyor. Oysa Kürtlerin İslami geleneğinde, şayet barış söz konusuysa, taraflar silah ile barış sofrasına oturmazlar. Ancak barış masasına oturan iktidar, kurumlarıyla bir bütün olarak, elini tetikten çekmesi gerekirken, bu temel ve geçerli kuralı görmezden gelip, hâlâ bir günah keçisi arıyor. Hakkâri’de yola döşenen bir mayınla sivillerin öldürülmesi olayına karşı hükümetin tutumu, çok manidardır. Ancak bu kurala tek taraflı uyulduğu için, her defasında barış görüşmeleri sekteye uğruyor. Temennim odur ki bu kez öyle olmaz.

En az 1999’dan bu yana, Kürtlerin sağladığı barış ve ateşkes süreçleri, hep tek taraflı bir şekilde heba edildi. Heba edilen sadece süreç ve fırsatlar değil, her biri yüreğimizin bir parçası olan çocuklarımızın çift taraflı yok oluşudur. Yıllardan beridir, bir merkezden pompalanan milliyetçi kin ve öfkenin oluşturduğu bariyerleri yıkmadan kazasız belasız yol alınamayacağı bilinmelidir. Her şeyden önce, yıllardır Türklerde oluşturulan bu koyu şovenist dalga, öncelikle inceltilip esnetilmeli. Onun için , barış sürecinin yoluna, döşenmiş olan şoven algı mayınları, toplumsal bir mühendislikle, itinayla temizlenmelidir.

Bu savaşın durması ve barış görüşmelerinin hayata geçirilmesi için, çift taraflı bir ateşkesin hayata geçirilmesi, artık kaçınılmaz bir durum olmuştur. Yoksa, ırkçı ve şovenist ateşe attığımız gençlerimizin hazin ölümleri son bulmayacaktır. Genç çocuklarımızı, orta çağdan kalma köhnemiş değerlere kurban ettikçe, ‘kanla kırmızı arasında’ kalmış, kara bir hayatın sendromundan, toplum olarak kurtulamayacağız.

Geriye doğru uzanıp, tarihin tozlu raflarına değil, kanlı ve canlı laboratuarına girdiğimizde, yok etme ve asimilasyon sonucu, esmer Kürt’ün kara toprağa gömüleceği zannediliyordu. Bugün varlığı ve dili kabul edilen Kürt’ün kanlı tarihsel dili, bunu bize böyle tercüme ediyor. Ancak Kürt ve Kürtçülük mefhumun, kökleri yeterince kurutulmadığı için, Kürdolog denilen o ‘arsız’ ağaç, filizlenip esmer çocuklar için, bir dilek ağacına dönüştü. Ve bir söylenceyle başlayan Kürt’ün gerçek o hayat öyküsü, şöyle biter. “Derken kart kurt biçiminde dağda gezinen, o acayip kuyruklu mahlukat, anlaşılmaz bir şekilde insanların arasına karışır.

Ancak Allah’ın mümtaz kulu olan Beyaz Türk, dili olmayan bir mahlukatla karşı karşıya kalır. Onun içindir ki toprağa gömülen, ancak sonraları bir şekilde ortaya çıkan o mahlukata, eşkıya ve terörist sıfatı yüklenir. Ve bu kuyruklu yaratıkla, yıllarca boğuşup durur Türk. Fakat dağdan ovaya inen Kürt, ovada insan muamelesi görmediği için, tekrar dağa çıkmak zorunda kalır. Derken dağa çıkan Kürt’e ‘eşkıyasın’ diyen Beyaz Türk, esmer Kürt’ü topa tüfeğe tutar. Çokça kan dökülür ve ağır acılar yaşanır. Sonra anlaşılır ki, Kürt bir insanmış. Meğer esmer Kürt’ün dili de varmış. Ama Beyaz Türk, bunu bir türlü anlamak istememiş.

Çok kan döküleceğini anlayan Beyaz Türk’ün aklı, çok sonraları başına gelir ve ‘istersen kardeş olalım, amaaa!’ der. ” Ve ‘Ama’ vurgusuyla ol hikayenin ömrü her ne kadar bitmemiş görünse de esmer Kürt, yaratmış olduğu destanın seceresini dağlara yazmaya hazırlanır. Ancak yine de Mürekkebinin Sosyalist Türk Solundan olmasını çok arzular.
Yusuf Baran Beyi - Radikal



____________________
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 1
Nu Üye
Nu Üye


Cevaplar: 10
kayıt olmuş: 13/4/2009
Durum: Çevrimdışı
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 23/11/2010 Saat 20:37  
Yüzyıllar önce yüzyıl uyuyan bir prenses varmış ,bir büyücünün zulmünün esaretinde kimbilir belki olabilecek bir uyanışı beklemiş yüzyıl boyunca.
Her masalın ,her söylencenin uzun uykusunda bir uyanma vakti vardır.Ve o gelmeden girişilen her eylem bir serüven yalnızlığı olarak kalır.Öyle anılır.Ve yüzyıl sonra vadesi erişip bir prens çıkmış ortaya.
Masalın ve yüzyılın kendisine verdiği bu görevi seve seve üstlenmiş; zaten uyuyan güzel hakkında yüzyıldır söylenegelenlerin etkisinde daha onu görmeden deliler gibi tutulmuş ona.Kendisine verilmiş misyona mı,uyuyan güzele mi aşık olduğunu ayıredemeyecek kadar toymuş o zamanlar.
Böylelikle hayranlığın ,sevginin,sevdanın,aşkın,cinselliğin ve beraberliğin bir kulak dolgunluğu olduğunu birkez daha görüyoruz
"Bizim"sandığımız birçok duygunun,düşüncenin,değerin ve doğrunun içimize usul usul işlenmiş bir kulak dolgunluğu olduğunu...Ve prens dudaklarında yüzyıldır beklettiği öpücüğüyle birlikte saraya doğruyollandı.Masalına kahraman olma zamanı gelmişti.


Prensesin odasına geldi.Prenses uykusunun içersinde batık bir gemi gibi gizemliydi.Uykusuyla bütünlenmiş güzelliğine,efsanesinin güzelleştirdiği yüzüne uzun uzun baktı Prens.Çok uzaktan ,çok uzaklardan,tam yüzyıl sonrasından baktı.Sonra kararını verdi: Aradan yüzyıl geçse de uyandırmayacaktı onu.
O gün gelse de.Uyandırdığında bu sevdanın,bu büyünün,bu tılsımın bozulacağını biliyordu çünkü; bir bakış,birkaç söz,bir dokunuş herşeyi bozacaktı.Sevmek suskunluktu, sevmek kesin sessizlikti,sevmek uzaklıktı,sevmek dokunamamak,erişememek, sevişememekti.Ya da yüzyıldır böyle öğretilmişti sevmek.
sonra...
Gözlerini açar açmaz ,yüzyıldır gördüğü düşlerin anımsayamadıklarından ve o düşlerin tümünden,sızıya benzer bir duygu olacaktı kalakalmış olan. Biliyordu bu sızı hep olacaktı.Kaldı ki,o düşlerin tümüne eğemen olan ortak motifler,zaman zaman,yani yaşadıkça;yaşamını,ilişkilerini yoklayacaktı elbet.
O düşlerin tümü anımsanmak içindi.Sonsuz bir anımsayıştı herşey;anımsayış ve unutuş.Ömrünün bundan sonrası düşlerinde gördüklerini yaşamakla geçecekti.İnsan uzun uykulardan sonra yalvaç bir yalnızlığa uyanıyor.


Aradan yüzyıl geçtikten sonra hiçbir uyanış mutlu olamaz.

Benim için artık çok geç kalmış bir sevgi bu,ben seversem yüzyıl öncesinin sevgisiyle seveceğim,o severse, beni üzerinden yüzyıl geçmiş bir sevgiyle sevecek.Aramızda kaç takvimin uzaklığı duruyor.

Bir öpücük,yalnızca bir öpücük bu uzaklığı kapatmaya yeter mi?Sevgi,Zehirli bir düşün,büyülü sözcüğü...Öte yandan sevmek göze almaktı,sonuna dek gitmekti,gidebilmek yürekliliğiydi. Biliyordu prenses uykusundan uyandığında,ya da uyanır uyanmaz onu eskisi kadar sevmeyecekti.Çünkü sevmek sessiz ve tek başına birşeydi.
Sevmek yalnızlıktır.Onu eskisi kadar sevemeyeceğinden korkuyordu.Onu uyandırmaktan korkuyordu.Eskisi kadar sevemeyecekti,belki de hiç sevemeyecekti.Çünkü arada o orman, o karanlık,o geçit vermez,o giz olmayacaktı artık.İşte odasında duruyordu.Duman inceliğinde bir boşluk dolanıyordu yüreğini.


Arada ne ormanın, ne de yüzyılın karanlığı olmadan onu nasıl sevebilirdi?Bu kadar büyük :sorumluluğu yüklenebilirmiydi?Sevmenin zahmetini,birlikte omuzlanacak olan zahmeti yüklenebilirmiydi?


Paylaşmaya,tartışmaya,özveriye,anlayışa gereksinen iki kişilik ilişkiyi göğüsleyebilir,götürebilirmiydi?Sevmek imkansızlıktı.


Kendimizde beslediğimiz,kendimizde büyüttüğümüz,kendimizde saklı duran bir şeydir sevmek.O hep bizdedir,bizledir,usul usul biriktiririz onu,içimizde yığılı durur.Ve günün birinde ansızın karşımıza biri çıktığında sanırız ki içimizden boşalıveren bütün bu duyguları o taşımıştır bize.


Sevmek,kendi kendimizi büyülemektir; kendi kendimize yaptığımız büyü.Oysa yeniden başlayacaktır arayışlar,pişmanlıklar,yanılgılar.Herşey "tamamlanmak" içindir.
Çoğu kez ölümün tamamlayıcı ellerine dek aynı umut, aynı arayış,aynı çırpınış ve aynı perişanlıkla sürükleniriz.Gözümüz arkada kalmıştır.

Ansızın anladı ki uyuyan güzelin kendisini değil,masalını seviyordu Prens.

Masalın bittiği yerde hayat başlar.



Murathan Mungan
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 2
Site kurucusu
Tecrübeli Üye

mustafa
Cevaplar: 262
kayıt olmuş: 22/10/2004
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 3/1/2011 Saat 11:41  
Kaybettiğim dilimin peşine düşüp gittim - NAİDE DUYMAZ/DERSİM - Istanbul - 03.01.2011


Annemin Dersim’e dair sürgün, katliam, gözyaşı, acı ve özlem dolu hikâyeleriyle büyüdüm ben. Dersim’e gidişim de aile tarihine çıkılmış buruk bir yolculuk oldu






Dağlara kaçanlar kurtulmuş, köylerdeki herkesi Çemişgezek’te topluyorlardı. Üstü üste atılmış cesetlerin, kokusundan girilemiyordu Çemişgezek’e. Üç kız kardeşin ortancasıydım. Ben kaybolmuşum. Köylülerden biri beni tanıyor annemi bulup veriyor. Oradan Elazığ’a götürdüler. Herkes çoluk çocuğunu, kocasını, kardeşin kaybetmişti, kimisi de öldürülmüştü. Vagonlara bindirilmeden önce bütün kadınların saçlarını sıfıra verdiler. Utandık, bize tuhaf geldi. Biz kadınlar bir yandan ağlarken bir yandan da birimize bakıp gülüyorduk. Her vagona üç aile bindirildi. Kadın başına annem, üç kız çocuğuyla Denizli’nin Uzunpınar Köyü’ne, babam da o zaman bilmiyorduk tabii sonradan öğrendik, Aydın’a sürgüne gönderilmiş. Uzunpınar’da çevre köylerden gelenlerin atlarını bağlladıkları bir göz odayı gösterdiler bize. Burada kalacaksınız, dediler. Annem, ‘Hayvanların bağlandığı bu pisliğin içinde siz oturur musunuz? Ben üç çocukla nasıl kalayım orada’’ diye kızdı. Tam üç gün ağacın altında kaldık. Köylüler bizi şikâyet etmişler. Kaymakam geldi. Anneme ‘Niye kalmıyorsunuz’ diye sordu. Annem ‘Sen olsan çocuklarını orada yatırır mısın Kaymakam Bey’ dedi. Kaymakam köylülere kızdı temizletti, bir de yatak getirdiler. Orada kalmaya başladık.... Babamız bizim burada olduğumuzu duymuş, çıkmış hükümete ‘Çocuklarımı görmek için izin istiyorum’ demiş izin vermemişler. Kaçmış gelmiş bizi bulmuş. Zaten meraktan verem olmuştu. Çok az gördük babamızı... Öldü, oraya gömüldü. Mezarı Uzunpınar’da babamın. Tam 10 yıl... Ta ki af çıkıp da geri dönüş iznini verene dek hükümet, biz orada kaldık. Annem ‘memleketimde öleceğim’ dedi. Döndük. Gitsin gitsin de geri gelmesin o günler.”

Annem katliam, sürgün, gözyaşı, özlem dolu bu hayat hikâyesini bir masal gibi anlatarak büyüttü çocuklarını. Sorarlarsa “Elazığlıyız’ deyin” derdi. Babam ise sabah güneş doğmadan kalkar elini yüzünü yıkar doğan güneşe karşı elini yüzüne sürer “Allahım önce açta açıkta olanın, kurdun, kuşun rızkını ver. Önce daha çok ihtiyacı olana, sonra da kalanı bize ver” derdi.


Acı dolu geçmişin izinde...
Beni Dersim’e götüren ailemin yaşam öyküsüydü. Uygulanan asimilasyonun en çarpıcı örneği bendim. Dilimi bilmiyordum. 2010 yılının bu son ayında Dersim’e gidişimin bir sebebi de kendimle yüzleşmekti. Gidersin doğduğun topraklara, yakınlarınıı görürsün, benim topraklarım dersin. Ama ne konuştukları dili anlarsın, ne de kendi derdini anlatabilirsin. Kelimeler yumru olur kalır boğazında.

72 yıl önce başka şehirlere sürgüne gönderilenlerin yerini ekonomik ya da savaştan dolayı göçler almış. Yıllarca hiçbir yatırımın yapılmadığı şehrin merkezi küçücük bir kasabayı andırıyor. Kimi Türkçe konuşuyor kimi Kürtçe, kimi de Zazaca. İki dil mi dersiniz, üç dil mi, işte hepsi Dersim’de. Dört yanı dağlarla çevrili Dersim’in merkezine bir kış akşamında ulaşıyoruz. Sobalarda yakılan AKP’nin dağıttığı kötü kömürler hava kirliliği yaratıyor. Nefes bile almakta zorlanıyorsunuz.

Bazı ilçelerde yasaklanmasına rağmen şehir merkezinde hâlâ yakılıyor. Her dağın bir adı, bir efsanesi var Dersim’de. Her yanı ziyaret, her yanı kutsal. Minibüslerle köylere giderken yolcuların hepsi aynı anda işaret parmaklarını dudaklarına götürüp, öpüyor ve alnına koyuyorlar, anlıyoruz ki bir ziyaretten geçiyoruz. Taşı toprağı kutsal bu topraklara yapılmak istenen barajların nasıl bir kâbus olduğunu o zaman anlıyorum. Çünkü yapılan barajlarla köyleri, kutsal saydıkları ziyaretleri sular altında bırakılmak isteniyor.

Doğası, insanı, muhalifliği ve tüm yaşanılanlara rağmen dimdik ayakta kalabilmiş Dersim’de en çok karakollara rastlarsınız. Her köyde, her dağın tepesinde karakollar...

Kışın sessizliğine yaşlı yorgun hayatlar, bir de yıkılmış evler hüzün katıyor. Kanla ve gözyaşıyla ıslanan bu topraklarda anaların gözleri hep yaşlı. Nerdeyse her aileden bir çocuk ya öldürülmüş ya da siyasi nedenlerde cezaevinde. İşizlik yüzünden büyük şehirlere göç etmişler. Yalnız kalan yaşlılar iş yapanları olmadığından ve yoksulluktan zor durumda.
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 3
« Ön  Diğer »        print
Yukarı git


mxBoard, © 2006 by pragmaMx.org, based on eBoard, XMB and XForum

0,150 saniye - 24 queries