Yıllar önceydi: devrim yapamayacağımızı, 12 eylül kasırgasıyla gelen
dağılma sürecinde idrak etmiştik.
Bir yolunu bulup, bıraktığımız yerden sürdürmek üzere Avrupa’ya
kaçtığımız yıllardı. Avrupa Dersimden farklı bir dünyaydı. Biz devrimi
Pertek-dersim arasında gidiş gelişlerde tasarlamıştık. Oysa dünya çok
büyüktü.
Ne olup bittiğini anlamaya çalışırken, birden, Kürt Hareketinin ülkedeki
silah seslerini duyduk. Ne olduğunu anlamaya çalıştık.
“Anavatan’da devrim mi oluyor” diye düşündük.
‘Biz başaramadık’ pişmanlığı, memleket özlemi ve yarım kalmış
devrimci duygular arasında tavrımızı belirleyelim derken ateş ülkeyi
sarmıştı bile. Bir ara kavgaya dahil olmakla olmamak arasında bocaladık.
Ama Avrupa yaşamının konforu sarmıştı bedenimizi, yaş da geçmişti. Eski
devrimci heyecan çoktandır yoklamıyordu yüreklerimizi.
Dağlarda ciddi ciddi devleti dize getirebilecek eylemler oluyordu. Bu
“baldırı çıplakların” bunu becermelerini hazmedemiyorduk. Bir
şeyler yapmalıydık. Ama Avrupa hayatının, markın, frankın tadı ve bar
hayatı tatlandırmıştı ağzımızı. Bir yandan da heyecanımızı yitirmek
üzereydik.
Marksizmi Leninzmi hatmetmiş devrimciler dururken “Apocuların”
devrime bu kadar yaklaşması anlaşılır değildi.
Madem Kürt Ulusal Hareketi başarmak üzereydi ve biz dışarıda kalmıştık o
halde biz de başka bir halk bulup örgütlemeliydik. Zaza halkını
örgütleyebilirdik. Belki de tutardı!
Önceleri “Zazacı” olduk. Zaza halkının ayrı bir ulus olduğunu
söyledik. Yüzlerce yıl birbirine sırtını dönmüş Kızılbaş Zazalarla Sünni
Zazalara ortak ulusal paydalar aradık. Ana yurtta destekçiler aradık. Çok
uğraştık ama olmadı. Dersim Kırmancları Palu, Bingöl Zazalarından çok
farlılardı. İki kesimin arasına; Yavuz Selim, Hamidiye Alayları, Şix Said
Direnişi’nde farklı taraflarda saflaşmalar girmişti. Dersimliler
kendilerine hiç Zaza demiyor ve Zazaları da sevmiyorlardı. Bunlarda ortak
ulusal bilinç yaratmak zordu.
Üstelik istediğimiz tam da bu değildi. 18 yaşın Dersim devrimciliği
hatıralarda alevlenip duruyordu.
İstediğimiz bu değildi. Sünni Kürtler yabancı ise; Palu, Solhan, Dicle
zazaları da bir o kadar yabancıydı. Dersimliler kendilerine bir türlü Zaza
demiyorlardı. Biz ne yapsaydık?
Aleviistan desek uçsuz bucaksız bir yer. Üstelik inanca dayalı kimlik
tanımlaması o yıllarda henüz kabul görmüyordu.
Dilimize Kürtçe diyemiyorduk. Kırmancki desek Kürtçeyi ve Kürdistan’ı
çağrıştırıyordu. Zazaca da Palu, Bingöl Zazalarının diliydi. Biz farklı
olmalıydık. Herkesten çok farklı olmalıydık.
Yani atalarımız da neden dillerine “Kırmancki” demişlerdi!
Yoksa atalarımız Kürt olduklarını mı söylemek istemişlerdi?
Sonunda Kamer Genç imdadımıza yetişti. “Dersimce” dedi bir
televizyon kanalında.
Başlarda bizler de yadsıdık, “bu kadar da olmaz” dedik.
“Yok Koçkirice yok Kırklarelice” diye dalga geçer gibi olduk.
Sonra birden anladık: evet bizim istediğimiz buydu. Ne Zazacılık ne
Kürtçülük ne Kırmanciyacılık bizi avutabiliyordu.
Bizim istediğimiz buydu. Hiçbir dilbilimsel sınıflamaya uymasa da ruhumuzu
okşayan buydu. İflah olmaz bir 18 yaş sendromu, iflah olmaz bir mülteci
ağrısı bizi avuntusuz kılıyordu. Küçülmeli, küçüklüğümüze dönmeliydik.
Ülkemiz Dersim dilimiz Dersimce idi.
Fakat bu iflah olmaz küçülme sendromunun sonu nereye varacaktı? Bir süre
sonra Nazımiyece, Pulurca, Mazgirtçe, Hozatça ve ona bağlı olarak Kal Mem
Ülkesi, Puluru Felek Ülkesi, Xızırê Xozati Ülkesi. Düzgün Bava Ülkesi
deyiverirsek ne olacak?
Bir Not: Bizdeki bu iflah olmaz atomize olma sendromunun tarihsel,
psikolojik arka planını göremiyor musunuz? Göremiyorsanız Tunceli
derneklerinden türetilen ilçe derneklerine, daha sonra da mantar gibi biten
köy derneklerine bakın!