Administrator  Beiträge: 235 Registriert: 18/9/2007 Status: OfflineGeschlecht: 
|
 |
erstellt am: 21/10/2008 um 19:26 |
|
|
Benim küçük melegim Jan...
Jan´na dılêmın
Çok haycanlıydı,yaşamında daha önce hiç tanımadığı duygularla
tanışmıştı,yaşamında çok istediği bir şey gerçekleşmiti.Yapı olarak
duygusal,ve her şeyi sorğulayan bir insandı.Şimdi kendi kendisiyle baş başa
ve bu yaşadığı yeni durumdan dolayı, kendisine sorular sormaya
başlamıştı.Artık evlatları için endişelenen, Anneleri daha iyi anlamaya
başlıyordu, daha önce Annesi´ile yaşadığı tartışmalarda Annesine azda olsun
haksızlık etiğinin farkına varıp kendi kendine, daha önceleri hep
başkalarına söylediği ”bir insani anlamak için kendini onun yerine
koyacan”sözünün ne kadar yerinde ve doğru olduğunun farkına varıp
kendine olan güvenini tazeliyordu.
İşinden dolayı günün sekiz saatini insanlarla geçirmek zorundaydı ,onlara
yardımcı olmaya çalışıyor sorunlarına cözüm arıyordu. Bundan dolayıda
İnsanların dile getirdik´lerini iyi ve samimi bir şekilde dinlenilmesinden
yanaydı. Samimiyetin insan ilişkilerinde vaz geçilmez bir kavram olduğunun
farkındaydı. Geçmişinde yaşadığı olayları,hemen hemen her gün hatırlayıp
çok azda olsa keşke farklı yapsaydım, daha doğru olurdu dediğinin farkına
varıyor geleceğine daha sağlam bakıyor ve hazırlanıyordu. Özelikle
çocuklara nasıl davranılması,onlara nasıl bir eğitim verilmesi konusunda
araştırmalar yapıyor seminerlere gidiyordu.Çocukları çok seviyordu,onlara
“kücük” muamelesi yapamıyor yetişkin insanlarla girdiği
tartışmaların cidiyetini çocuklarda´da gösteriyor onlarlada aynı cidiyete
tartışıp konuşuyordu.
Belkide bundan dolayı bu kadar düsünceli ve heycanliydi,cünkü artık
kendiside yakında o çok sevdiği çocuklardan birine sahip olacaktı. Evet
Hamileydi seviniyordu içi içine sığmıyor fazlasıyla gelecek hakında
düsünüyor ve kaygılanıyordu. Cünkü yaşadığı sistemde çocukların nasıl ihmal
edildiğini, Anne ve Babalar tarafında nasıl ezildiğini görüyor ve bizzat
yaşıyordu. Ünüversiteye hazırlandığında özelikle sosyal alanda
tercihlerini kulanmış ve bunu başarmıs,iş yaşamına sosyal bir kuruluşta
çocuklar ve gencelerle çalışmaya başlamıştı. Bu sebepten dolayı Çocuk ve
Gençlerin yaşadığı sorunlara yabancı değildi. İşte zaman gelmiş ve
kendiside bir Anne adayıydı,Bu heycanı çok karışık duygularla yaşıyor ve
hamileliğinin ilk haftalarında bile belki hiçte normal olmayan kaygılar
taşıyordu. Hayat arkadışı olarak seçtiği ve beraber çocuk yaptıkları
eşi´íle, zaman zaman bu konularda konuşur ve eşinde “çok
abartıyorsun” sözlerini duyunca kendiside cidi ciddi düşünüyor,
hamileliğin verdiği duygusalıkta kaynaklanıyor olabilir diye
cevaplıyordu.
Düzenli olarak Dr kontrolerine gidip, çoçuğun durumu konusunda soru soruyor
bilgiler alıyordu. Hamileliği ilerledikçe daha çok heycanlanıyordu. İkinci
ayında başlamış bebeğine günlük yazıyor ve onunla konuşuyordu.Bu
yaptıklarının belkide abartılı olduğunun farkındaydı ama duygularına hakim
olamıyordu.Yine bu perodik Dr kontrolerinde birinde doktoru dikatlı bir
şekilde kendisine, ” korkmanıza gerek yok,ama 20 haftalık çocuk
normalarını göz önünde bulundurunca, çocuğunuzun az gelişmiş olduğunu
görüyorum”. Donmuş bir vaziyete Doktoru dinliyordu,Dr,fark etmiş
olmalıkı ”Bu normaldir, çocuğunuz minyon tipli bir bebek olabilir
ama her ihtimale karşı sizi daha donanımlı bir kiliniğe göndermem
gerekir” deyip azda olsa sakinleştirmişti.
Doktorda çıkarken yine hiç sevmediği taraflarında biri olan “en
kötü ihtimaler” düşünüyor iyicene kaygılanıyordu. Bir hafta sonra
Rendevu verilmişti kendisine, ama bu bir hafta onun için sanki bir sene
gibi gelmişti geceleri uyuyamıyordu. İçinde korku büyüyor ve bu korku
kendisini etikisi altına alıyordu. Eşi hep yaşamda olumlu düsündügü için
kendisine kaygılanmamasını söylüyor,dikatını farklı yönlere çekmeye
çalışıyordu. Bir haftalık zaman geçmiş ve ertesi gün kiliniğe gidip daha
iyi makinalarla çocuğun durumuna bakacaktılar. Sabahleyin yaklaşık yüz
kilometre olan kiliniğe doğru yola koyulmuşlardı yaklaşık bir saat süren
yolculuktan sonra kiliniğe vardılar.İçeri girdiklerinde tarifini
yapamayacağı duygular yaşıyorlardı. Bekleme salonunda beklerken, daha önce
doktorun yanına giren bir çift kapıda ağlayarak çıktılar. Etkilenmişti
yüreği parçalanıyor gibi oluyordu Eşi elini tutup korkma bir şey yoktur
sakın ol,şimdiöğrenecegiz,gibi sözler peş peşe söyleyip duruyordu
Daha önce doktorun yanında esi´íle beraber çıkan bayan hiçkira hiçkira
ağlıyordu eşi ise onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Kim ne bilir ne olmuştu
bayanın karnı oldukça büyümüstü belkide doğumuna bir ay bile kalmamıştı,ama
ordaki duruma bakılırsa doğumu yapamıyaçak gibi görünüyordu. Çok korkunç
bir bekleyişti bir an içeri girmemek ve kötü haberleri duymamak istercesine
yerinde kalktı neden artık sıra gelmiyor diye söylendi. Tam o arada isim
okundu bayan, ve bay XX lütfen içeriye girin. Yerlerinde kalkıp içeriye
girdiler Dr teker teker tokalaştıktan sonra masasının yanındaki iki
sandelyeyi göstererek buyur oturun diyerek kendiside koltuğuna oturarak
evet anlatın bakalım. Doktota ne anlatacaktı,bir şey bilmiyordu bildiği tek
şey bir haftadan beri korkular içinde olduğu,ve ev doktorunun
“çocuğun gelismediğini, ama bununda normal
olabileceğini” söylemesiydi. Kilinik Doktoru durumu anlamış ve
kendisine odanın içinde duran yatağı ve makinayı göstermişti ”
buyurun buraya yatın bakalım” kalktı yerinda ve Dr,un gösterdiği
yere uzandı.
Doktor oldukça büyük görüntü Monütörü olan makinayı açtı ve “
şimdi bakacaz sizlerde görebileceksiniz” demesiyle gözler
monitora kitlendi. Dr oldukça kaygılı görünüyordu bir türlü istediği
görüntüyü yakalıyamıyordu, epey bir uğraştan sonra bu işlemde bitmişti.
Dr “yeni bir yöntemle kontrol edilmesi gerekiyor oldukça
kücük” o arada çocuğun cinsiyetini öğrenmek istediklerinde
sordular, dr bu soruya oldukça sinirlenmişti ve sinirlendiğinide açıkça
beli etirmişti. İşte o an durumun oldukça ciddi olduğunu anlamışlardı. Anne
adayının gözlerinde iki damla yaş sıyrılddi, eşi uzanıp silmek istedi, ama
yapamadı. Dr yapılması gerekli olanın igne ile bebeğin içinde yaşadığı
suyun alınıp, kontrol edilmesi gerektiğini, ve bununda labuatuara yolanıp
sonuçların beklenmesi gerektiğini söyledi. Başka yol yoktu dr “bu
iğne ile bakmanın yüzde beste olsa riski vardır bu riske rağmen yapmak
istiyormusun” demesi formaliteden öteye bir şey değildi. Başkada
çare yoktu, yapılması gerekiyordu.
Yaptırdılar bebeğin durumu pekte iyi değildi anlam veremiyordu doktor,
iğneyle alınması gereken şu örnekleri alındı. Dr Anne
adayına “sonuçları beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok,
herhangi bir ağrı felan olursa, en kısa zamanda yakın hastahaneye baş
vurması gerektiğini” söyleyerek, ” sizlere iyi şeyler
söylemek isterdim ama mualesef durum tehlikeli”.Anne adayı
ağlayarak doktorun yanında ayrıldılar,eve dönüşlerinde çok acı çekiyorlardı
bütün umutlar labuvatuarda, gelen sonuçlara kalmıştı. Cuma günüydü
dolayısıyla cumartesi eğer yetisrirlerse sizi aralar demişti dr kendilerine
yoks apazartesi.Cumartesi beklenen telefon gelmemişti, pazartesi sabah
erkende kalkıp labuvatuarı kendi arayacağını eşine söyledi eşide
“evet doğru olanda budur ara bakalım ne diyecekler”.
Telefonun başına geçerek numaraları çevirdi karşısındakine ismini
söyledikten sonra iki saniye beklemesi gerektiğini söylediler kendisine ıkı
saniye sonra karşıdaki ses korkulacak bir şeyin olmadığını söyledi.
Ekleyerek yaptığımız testlerde süphelendiğimiz önemli kromozanlara baktık
her şey yolunda yanlız testin tamamını daha beklemeniz gerekiyor deyip
birazda olsa rahatlatmıştılar kendisini.
Koşarak Eşinin boynuna İnsanlah bebeğime bir şey olmaz deyip yalvarır bir
şekilde sarıldı eşide bu temenilerine katılarak bir haftada beri söylediği
sözleri yine “korkma bir şey olmaz”diye ekledi.
Günün ilerleyen saatlerinde Doktor neden böyle olumsuz bir resim çizmişti
arayıp öğrenmek istiyordu. Kızarak bu adam insanı korkutmaktan başka bir
şey bilmiyor diye söleniyordu. İyi ya gerçekten beklenen telefon gelmiş her
şeyin yolunda olduğu söylenmişti. Bu anlamda doktor boşuna bu kadar
karamsarlık yaratmış korkutmuştu, bunun hesabı sorulmaylıdı. Telefonun
başına geçti ve doktoru aradı, gelen telefonu anlatı, korkulacak bir şeyin
olmadığını söylediler diye ekledi. Dr ise ikna olmayarak hayır siz yinede
bir yakın doktora gidip bebeğe bir baktırın demesiyle yine korku salmıştı
Anne adayının yüreğine.
Uzatmadan en yakın doktora gidip baktırmak istiyordu eşine gelirmisin diye
sordu, sonra ekleyerek hayır ben bir bayan arkadaşım var onla giderim zaten
korkulacak bir şey yok deyip evde çıktı.
Gittiği doktorda bütün hayeleri yıkıldı.
Bebek yaşamıyordu artık.
21 hafta boyunca yüreğinde taşıdığı bebeğinin kalbi durmuştu.
Bu yaşamı boyunca taşıyıcağı büyük bir yaraydı artık.
Dermanı saadece zamandı başka bir şey bulamıyordu.
Bunun acısını çekti piskolojisi bozuldu.
Zaman onun için durmuştu üç ay boyunca.
Hiç bir şeyin anlamı yoktu.
Hiç bir şey 21 hafta yüreğinde taşıdığı bebeğini ondan ayırmanın acısını
anlatamıyordu.
Ağladığında yüreği parçalanıyordu.
Bir annenin içinde taşıdığı canı,her ne sebeple olursa olsun, ondan
ayırmalarını kabulenemedi.
Zaman, zaman, zaman.
Beş ay sonra. Toplu halde 500 gıramda kücük çocukların defin edileceği, ve
bunların içinde kendi çocuğununda olduğunu, isterse bu defin merasimine
kendiside katılacağı bir davetiye aldı.
Gidecek ve beraberinde şöyle bir mektup ve kitapta mezera konulmak için
uuupsürecek
“Benim kücük meleğim
Jan”
Sen daha benim karnımdayken,ve karnımda yaşıyorken,ben Antoine de
saint-exupêry´in “kücük prenz” adlı kitabını kitapçıdan
almıştım. Ben sana bu kitaptaki hikayeyi okumaya başlamıştım, sen daha
benimleyken (halende benimlesin,hep benimle olacan) belki karnımdaken desem
daha doğru olacak.
Bu kitabı bilinçli olarak seçtim,cünkü benim ilk okuduğum kitaptı bunu,
okuduğumda bende kücücük bir çocuktum. Tam hatırlamıyorum kim bilir? ama
yaklaşık altı veyahut yedi yaşlarındaydım.Belkide sekiz yaşındaydım tam
olarak bilmiyorum çok kücüktüm.Sana kendimden çok şey vermek
istedim,isterdim. Sana gelişik güzel birşey okumak istemiyordum,sana
okuduğum kitabın benim için anlamı vardır.Bu kitabı elim altında
okşarken,aynı andada seni karnımda okşuyordum.
Benim kızım Jan, ben seni çok seviyorum, seni hiç bir zaman unutmuyacam.Sen
benim ilk çocuğumsun, benim prensesimsin.Sen saadece benim karnımda yaşadın
21 hafta.Bugün bu kitabı sonuna kadar okuyacam.Okuyunca seni düşündüm,
düşünüyorumda başka sana ne getirebilirim beraberimde.
Bir insani anlamak için kendimizi onun yerine koyacağımız günler
dileğiyle.
Bütün Annelere
Sevgi ve hüzünlerimle
Munzur Okur
[Editiert am 6/5/2009 um 08:33 von Munzurrojhat]
|
|
|
Süper Üye  Beiträge: 67 Registriert: 15/10/2007 Status: OfflineGeschlecht: 
|
 |
erstellt am: 22/10/2008 um 09:40 |
|
|
--merhaba--
paylasımın için teşekkür ederim bir anne olarak. gerçekten yaşadıgımız
dönemleri iyi anlatiyor.Okurken çok duygulandım anne olduktan sonra
herkesin acısını daha çok anlıyorsunuz.her zaman söylerlerdi bir anne olda
gör gerçekten çok farklı bir duygu xade herkese tattirsin bu güzelligi...
ve hiçbir annenin yüregi yanmasin gerçkten tanimsizbir acidir düsünmek
bile canmı sıkıyor..........
____________________ SORGULANMAYAN HAYAT YAŞAMAYA DEĞMEZ....
|
|
Antwort 1 |
|
Administrator  Beiträge: 235 Registriert: 18/9/2007 Status: OfflineGeschlecht: 
|
 |
erstellt am: 22/10/2008 um 17:16 |
|
|
Seni hep o sıcak gülüşlerinle hatırlayacaz
Yazı yazmak oldukça zor bir iş,hele yazdığın konu,eğer bir şeyler
anlatacaksa, birilerini tarif edecekse dahada zorlaşıyor.Eğer yazıda
konunun başkalarını ilgilendirdiğini düsünüyorsan, o zaman senin ne
düşündügün o kadar önemli değil ilk etapta. Önemli olan başkalarının ne
düsündügünü, neler his etiğini,hanki yıkımlar yaşadığını, hanki acılar
çektiğini bilmelisin.Daha sonra sende bir düsünce oluşabiliyor,ve bu
düsünceyi yazdığın konuya sağlıklı bir şekilde taşımalısın iste böyle bir
zorluk ve sorumluluk gerektiriyor yazmak. Ne kadar çok kişiyi yazmak
isterdim, ama yazmaya kalkıştığımda hemen acabalar gelip beynime
yerleşiyor.İnsanları, yazdığın kişileri gerçekten yeterince
anlatabiliyormusun?onların neler düşündügünü anlayabiliyormusun?Kendini bir
nebzede olsa karşı tarafın yerine oturtabiliyormusun? Gibi sorular insanı
düsündürmeye başlıyor.
İnsan yaşamı boyunca kendini yanlızlaştırmamali,çünkü dünyada milyonlarca
insan yaşıyordur,bunlardan pek farklı olduğumuzu düşünemiyorum.Bu
insanlarla her şeyden önce ortak özeliğimiz ve buluştuğumuz yer insanı
yürek taşımamızdır.Her insanın doğruları farklı olabilir,her insan farklı
düşünebilir, genelde yaşadığı toplum ve koşulara bağlıdır bir insanın
düsünce gelişimi.Dolayısıyla malumunuz öyle bir kadersiz ve talihsiz
toplumda yaşadık ve yaşıyoruzkı,artık doğruları bir tarafa bırakıp
duygularımızla hareket etmek zorundayız.Cünkü toplumumuzda hiç bir zaman
kendi doğrularımızı söyleme fırsatı verilmedi bizlere o halde bir
dokunulmaz yanımız duygularımızdır, bu anlamdada yazdığım yazılarda genelde
duygusal yönlerimi irdelemeye ve onları doğru bir biçimde anlatmaya
çalışıyorum.
Ama buda başlı başına bir beceri meselesidir,insanın kendini tanıma
meselesidir,kendini bilme meselesidir.Ne kadar duygularımızı
anlatabiliriz,bu konuda ne kadar imkanımız ve fırsatımız
olmuştur.Çocukluğumuzda yola çıkararak her canımız acıyıp ağladığımızda kaç
kişi bize neden ağladığımızı sorup bizi konuşmaya teşvik etmiştir.Yaşama
adım atığımızda kaç kişi neler yapacağımızı bize sormuştur,önümüzde ne
kadar seçenekler vardı,ne yazıkki bunlardan hepsinden yoksunduk.Ağladık
birşey ifade etmedi, anlatmaya çalıştık anlaşılmadı bizde vaz geçtik,neler
düşündügümüzü oturup en yakınımızda olan kişiye anlatmaktan güclük
çektik.Böyle bir gerçeklik içinde yaşadık ve yaşıyoruz,umarım bu ilerki
zamanlarda değişir olması gereken gibi olur.
Kendisini saygıyla anıyorum Mehmet uzun Ruhumun gökkuşağı,Eserinde böyle
bir belirleme yapmıştır bizim gerçekliğimizle ilgili.Resmi Türkiye´ye gelince,onlarda
yalanlarla dolu yeni gerçeklerini,topluma kabul etirmek için her konuda
,her şeyin unutulmasını şart koşuyorlardı.Unutkanlık onların başarışnin
koşuluydu,unutkanlığı gerçekleştirmek,hafızayı yok etmek ve günün resmi
gerçeklerini ebedileştirmek içinde geçmişi,tarihi,gelenekleri
hatırlatabilecek her seyi,dili,kitapları,alfebeyi,isimleri,yapıları,
bayramları,ayinleri,törenleri,müziği,dansı ,oyunları giyimi,akla gelecek
her şeyi yasaklıyor,değiştiriyor,cezalandırıyor ve yok ediyordu.
İçinde doğduğum büyüdügüm koşular iste bunlardi ve benim
“kendim”olarak hayatımı sürdürmeme yardımcı olabilecek her şey
bana yasakti. Evet yanı artık biz “biz” değildik, böyle
bir gerçekliğimiz vardır.O çok sevdiği toprağının kucağında şimdi rahat
uyusun.
Böyle koşularda Yazılar yazmaya çalışıyoruz. Çoktan beri yazmak
istediğim,bir arkadaşımı,bir akrabami,bir yoldaşımı Tuncayi düşünüyorum.
Kendisini düşününce O altın sarısı saçları,gülen gözleri,ve düsünceli hali
hep gözüm önünde canlanıyor.Yaşamı çok seviyordu,bunu etrafındaki herkes
rahatlıkla görebiliyordu.çocukluğunda gazte ve dergilerde maket evler
promosyon diye veriliyordu ilk aklıma gelen,onun yaptığı o maket evlerdi
evin her yerine her kösesine yerleştirmişti.O kücük yaşlarda bile bir
bilgenin sabrı,sesizliği ve sakinliği kendisinde vardı. Tuncay güldügünde
gözleri gülüyor, candan gülüyordu,etrafındaki her seyi,kücük yaşına rağmen
fark eder ve bunu sesizce değerlendirimeye alırdı.
Dayımın tek erkek evladıydı,beş kız kardeşinden, farklı davranılıyordu
kendisine, ama bu durum onu her zaman rahatsız ediyordu. Kendisinde kücük
kız kardeşleriyle oyunlar oynar ,onlarla adeta bir arkadaş oluyordu. Okula
devam ediyordu liseyi bitirdikten sonra, Bolu Abant İzzet Baysal
Üniversitesi' ni kazanmıştı. Hafızam beni yanıltmiyorsa 1994 yılında Boluya
gidip üniversteye başlamıştı.Ondan sonra zaten ben avrupada olduğum için
ilişkimiz yoktu kendisiyle. Bir yaz izininde kendisiyle görüşmüş ve
konuşmuştuk,Türkiyenin siyasi gidişatı üzerine oldukça
bilgilenmişti.Kendilerine müsafir olmuştum,gidip Pertek çarşısında
gezmiştik,parkta oturup çay içmıştık.Aksama doğru tekrar evlerine geldik
Yengem güzel yemekler yapmıştı oturup akşam yemeğimizide yedik. Uyuma vakti
geldiğinde yataklarımız Tuncayla aynı odada serildi,kendisiyle sabaha kadar
konuştuk düşünceleri çok radikaldı. Ben ise kendisinin bir üniverste
öğrencisi olduğunu ve bunu değerlendirmesi gerektiğini söylüyordum
kendisine. Ama söylediklerim Tuncayın üklesine ve dağlarına olan tutkusunu
engelememişti.1994 yilinda ,Okulu bırakıp kürdistan özgürlük mücadelesi
saflarına katılmıştı.
Artık bir Gerilaydı Tuncay bu haber en çok Dayım ve Yengemi derinde
etkilemişti.Gerilla demek her an sahdet haberleri demekti.Türk devleti her
zamanki silahlı çözümde daha ileri gitmiş, savaşı tırmandirmişti.Ancak bir
Anne ve bir Baba bu duyguları anlayabilir,bir yandada oğullarıyla gurur
duyuyorlardı. Ben haberi aldığımda pekte şaşırmamıştım,çünkü o dönemde
mücadelenin sıcaklığı bütün üniverste gençliğini sarmalamıştı.Artık bizim
“biz” olmamızı engeleyen sistem parçalanmak isteniyordu bu
gençlik tarafında.Bu heycanı bizlerde her an bütün iliklerimize kadar his
ediyorduk.
Evet Tuncayda artık bir özgürlük savaşçısıydı,Seyit Rızaların,38,lerde Türk
devleti tarafında süngülenen hamile kadınların, öcünü almak için kendini
Kürdistan dağlarına atmıştı.Bizler akraba ve arkadaş olarak Tuncayın
aldığı bu karara saygı duymaktan başka hiç birşey edemezdik.1999 yılında
Bir oğlum oldu adını Rojhat taktim çünkü Rojhat aynı zamanda Tuncayın kod
adıydı.Tuncay artık her an aklımdaydı Korkuyordum kaygılanıyordum,insan hiç
bir özgürlük savaşçisinin burnunun kanamasını istemez. Günler geçti benim
Rojhatim iki yaşına girdi ve Ben dayımları ziyarete gitim,dayım Rojhati
sevince sanki Tuncayı seviyordu,kardeşleri Tuncayla ilgileniyor
gibidiler.Yaşamımızda hep Böyle değilmi? gidenleri yüreğimize gömedikmi?
gelenlerin gidenlerin öcünü alacağını hep söylemedikmi?.Keşke öç alma
kavramı hiç olmasaydı,keşke insanlar evlatlarını kayıp etmeseydi. Yukardada
belirtmiştim evet biz böyle temeniler dile getiriyoruz ama kim dinliyorki
bizleri? Ne yazıkı hiç kimse,eğer dinliyor olsalardı bir 30 senelik amansız
savaşı durdurmak için çareler aranırdı.
Evet yıl 2004,zaman 15 haziran, sabah telefonum çaldı,işteydim çalışıyordum
bir dost, Tuncayın sahdet haberini almış,doğru olup olmadığını bende
öğrenmek istemis.Sanki yerimde donmuştum,ve hemen birilerini armam
gerekiyordu haberin doğruluğunu öğrenmem için:Telefonu elime aldım dayımı
düşündüm, ve hemen ya doğruysa, ben dayıma ne derim? O yaşlı adamın
ağlamasına dayanabilirmiyim.Telefonu tekrar bıraktım hiç bilmek
istemiyordum doğruluğuna inanmak istemiyordum,ama içten içede bir gün böyle
bir haber geleceğini biliyordum Doğruydu Tuncay Yine çok sevdiği Perteğin
Kacarlar köyünde pusuya düşürülmüş ve şehit edilmişti.
Kürdistanın her metre karesinde böyle yiğitlerin kanı akmamışmıdır?
Kürdistanın her tarih sayfasında böyle acılar yaşanmamışmıdır?
Bu bizim gerçekliğimizdir,kimlerdir bir halka bunca zulüm ve ölümleri reva
görenler?
Kimlerdir kendinde bu halkın acılarıyla,dalga geçermiş gibi bu halkın
evlatlarını öldürenlerle kendi pis canı için parazlık hakını bulanlar?
Kimlerdir bir halkın tarihini acılara boğan, bu kemalist rejimi tekrar bu
halkın başına bela etmek isteyenler?
Bu evlatlarını kayıp eden analar bu kendi pis canını, 10 binlerce devrimci
babayiğitlerin canında değerli bulan,korkakları tanıyorlyar.
Bu acılar ancak Tuncay ve arkadaşlarının bağımsız ve birleşik kürdistan
düşünceleri gerçekleşirse hafifleyecektir.
Yoksa ne üdügü beli olmayan “konfederalizm”saadece ve saadece
birilerinin kendi canını kurtarma ürünü olduğunu biliyoruz.
Sevgilerimle.
Munzur Okur
|
|
|
Administrator  Beiträge: 235 Registriert: 18/9/2007 Status: OfflineGeschlecht: 
|
 |
erstellt am: 23/10/2008 um 00:04 |
|
|
Sores arkadaş..
Annelerin duygularını anlamak kadar büyük bir bilgelik yoktur,dolayısıyla
bende kendi çapımda bu duyguları anlamaya ve anlam vermeye çalışıyorum. Ben
hep şunu düşünmüşümdür bizi güclü yapan yedikelrimiz değil,Bizi güclü yapan
anelerimizin bize verdiği sevgi ve değerdir. Bizi bilinçli yapanda
okuduklarımız değil anladıklarımızdır.İnsanları hele anneleri anlamak bizi
daha bilinçlerdirecektir diye düşünüyorum.
Cünkü dünyada insan ilişkilerinde Anne ve evlatları arasındaki kadar temiz
ve masum bir ilişki örneği yoktur. Bizimde bu dünyada çabalarımız, insan
ilişkilerinin,kirlenmemesi içindir,insanlar arasındaki temiz ve insanca
ilişkilerdir.İşte bu ilişkileri düzgün bir temelde geliştirmemizin
gerekliliğide ilk etapta Annlerimizi anlamaktır diye düşünüyorum.
Bu anlamda böylece bu açtığım topikte yapabildiğim kadarıyla Annlerin
acılarını ve sevinçlerini sizlerle paylaşmaya çalışacam. Belki genelde
acılar olcak ama bu bizim gerçekliğimizdir ne yapalım?. Umarım artık acılar
çekilmez. Bir an evel acıların yaşanmaması için ilgili kurumlar kuruluşlar,
ve insanlar daha etkili çalışmalar yaparlar.
Tabiki sizlerinde bu konuda düşünce ve duygularınızı yazmanız beni
sevindirecektir.
Şu eleştiriniz içinde tamamen size hak veriyorum,xx yerine isim
yazabilirdim, iste duygular ne bilim o anda belkide onu düşünememde
kaynaklandı.
Sevgilerimle
|
|
|
Administrator  Beiträge: 235 Registriert: 18/9/2007 Status: OfflineGeschlecht: 
|
 |
erstellt am: 27/10/2008 um 16:30 |
|
|
Binlerce acılı Anne içinde saadece Metê Xec
Yaşamın sevilmesi ve, devam etmesi için çelişkilerin olması gerekiyormuş,
bu bana böyle anlatılmıştı. Yılar önce arkadaşım ve şu an saadece güzel
hatıralarımızla hatırlayabildiğim Kürdistan devriminin bir şehidi ve yiğit
kahramanı tarafından. Böyle anlatmıştı bana ve kısmende haklı bir anlatım
olduğunu yaşadıkça öğreniyorum.
Evet başlığımıza dönelim,öyle bir coğrafyada geldik dünyaya,ki
acıları,insanlık iliklerine kadar her gün his ediyordu. Bu tabiki bilimsel
olarak belki açıklanılabilir bir durumdur nedeni? niyesinin cevaplarıda
vardır. Bir ülke´ki hep tarihinde acılar yaşamış kırımlara uğramış,hep
susturulmuş idamlara uuupsürülmüs,mezarlara konulup betonlanmış böyle bir
ülkede, böyle acılarda yaşanacaktir. Ben “nedenini”
niyesini,bir tarafa bırakarak normal bir Annenin yüreğini düşünmeye
çalışarak, ağlayan yürekleri,boynu bükük kalan sevgili,leri düşünerek,size
kısa birşeyler anlatmaya çalışacam..
Halamdi Metamin,e Xec,
Köyde sevilen bir ailede,iyi bir Anne iyi bir,köylü kadını iyi bir müsafir
perverdi. Yerde ezilen karıncaya yüreği parçalanıyordu. Oğlunun birisi
kücük yaşta geçirdiği bir hastalıktan dolayı konuşamıyordu, konuştuğunda,da
kendisine özgü bir dili vardıki bunu en iyi Annesi anlardı. Diğer bir oğlu
ise öğrencilik yılarında okulu bırakmış,yılar önce Kürt özgürlük
mücadelesine katılan abisinin etkisiyle,yurtsever insanlarla ilişkilerini
geliştirmiş, bu yönde konuşmalar toplantılar sohpetlerle katılmıştı. Kürt
halkının haklı mücadelesini artık kendi mücadelesi olarak ve bu mücadelede
“bire bir savaşmaktan” başka, her şeyin yersiz olduğuna
inanarak. Köyde çıkıp beraber geldiğimiz izmirde bir anlamda beni
kandırarak bırakıp gitiği güne kadar beraberdik..
Ben ise yanlız başıma köye dönmüstüm,köye döndügümde önce Halam Xecê yanıma
geldi oğlunu sordu, kendisine cevap veremedim.Saadece akan göz yaşlarına
baktım ve kendi kendime dünyada bir Anne,ye yapılmış en büyük
haksızlığın,çocuklarını sorduğunda yanlış cevapların verilmesi olduğunu
düsünerek,çok feci bir şekilde rahatsızlanarak geçiştirmeye
çalışıyordum.
Daha sonra nişanlısı yanıma geldi yine cevap veremedim, “ama
bereber gitiniz, nasıl haberin yok dedi” bende tartıştık o
istanbula giti diyerek yalan söylemek zorunda kalmıştım.
Xecê halam daha öncede bir oğlunu dağlara yolamıştı, daha önce giden
oğlunun ismi Kürdistan dağlarına yayılmıştı. Ama sonra fazla sürmedi
hakındaki ölüm kararı dağlara ve kürdistana yayıldı.
Ondan dolayıda Metê Xece, diyemezdim Metê oğlun dağlarda savaşmaya
giti.Hemen daha önce öğretmenliği bırakıp özgürlük mücadelesine,kuruluş
yıllarında katılan oğlunu düşünüp iyicene yıkılacaktı. Ne kadar görmek
isterdi en son 20 sene önce görmüştü, yaşlanmıştı artık Metê Xeci
yaşlılığın verdiği hastalıklar sarmıştı. En son 20 sene önce gördügü oğlunu
birileri ona Türk gaztelerinde Apo tarafında ölüm kararı alındığını
söylemişti, ki artık ,önce giden oğlunda umudunu kesmesede, ama
konuşulan,lara baktığında zaman zaman umudunu kesiyordu.
İkinci oğlununda dağlara gitiğini diyemezdim bu Anne için,büyük bir acı
olurdu,dolayısıyla her fırsata yanıma gelir bana sorardı“hani
nerde? neden gelmiyor? gelecek diyordun?”ve gözleri çeşme gibi
akıyordu,ağlayarak ekliyordu, “niye yaşamda biz bu acıları
çekiyoruz” allaha isyan edermiş gibi “Xuda cima du li me
wiha dikê”. Ben her defasında teseli etmeye çalışırdım,sezmişti
ama ağzı varmıyordu sorsun ,bende kesinlikle öyle birşeyin olmadığını bir
zaman sonra geleceğini köyde nişanlısnın olduğunu böyle bırakıp
gidemeyeceğini söyleyip biraz teseli ediyordum.
Sonra zaman geldi bende yanında ayrıldım, ve her fırsatta aradım sordum
durumunu, ama nafileydi yaşlılığı ilerlemiş durumu hiçte iyi değildi. Arada
yaklaşık bir sene geçti değerli arkadaşım ve
Metê,nin çok sevdiği oğlu İsmet´ın Ölüm haberini duyduk.Abisi kaç kere
Apo nun emir erleri tarafında delik deşik edildiğini duydum ama sanırım oda
Metê xec, yani Annesi gibi inat etmişti ölmemeye.
Yılar sonra yine Metê xecle kader bizi karşılaştirdi köye geldiğimi duymuş
hemen yanıma gelmek üzere, bastonunu alıp iki çocuk çağırarak çocukların
yardımıyla, bende karşıladım ve Oturduk sarıldı bana. Artık beni oğlunun
ismiyle anıyor, zaman zaman “nerde kaldı ?neden gelmedi”
zaman zamanda diyor “artık ölebilirim seni gördümya allah canımı
alabilir”
Ama beni kandırıyordu çünkü bende onu kandırmıştım bana öyle davranması
bana acı veriyordu.Bana Ismet diye hitap etmesi beni korkunç derecede
üzüyordu çünkü onun oğlunun yerini başkası alamazdı gerçek buydu. Belki
benim yılar önce doğruları söylememem aynen bana verdiği acı gibi onada
benim tutumum acı vermişti. Ağlıyor bana Kilam söyle diyor bak
“sende saz öğrendin, sana öğreti ve giti dahada gelmedi”
bazen ağzımda verecek cevap bulamadığım için gelir Metê diyorum ama
korkunç acılar çekiyorum. Büyük oğlunun Apo tarafında öldürülmek
istenildiğini duymuş olmalıdırkı “benim düşmanım, benim
düşmanım", bende Metê senin düşmanın kimdir?diye sorduğumda
“dijminêmin Ape” o benim oğlumu öldürmek istiyormuş.
Ben orda Metê Xec,le kaldığım kısa bir kaç gün içinde Metê,ye dert ortağı
olmak istedim ama başaramadım.Arada yılar geçti ama halen Ölmemişti, inat
etmişti oğul´larını görmeden ölmeyi kendisine yasak etmişti sanki. Oğlunun
birisi kıl payı canını kurtarıp uzaklarda sürgünlerde yaşıyor, diğeri ise
şahdete ulaşti.Nasıl oldu nerde oldu bilinmiyor ,karanlık seneryolar duyduk
ama doğruluğunuda bilemiyoruz umarım birgün bütün Kürdistan şehitlerinin
nasıl ve nerde şahdete ulaştıkları açıklanır. Umud ediyorumki onuda benim
Metê,xecin düşmanı vurdurmamıştır,saadece umud ediyorum. Bu evlatlarını
nice zorluklarla büyüten Annelerin en azında evlatlarının nasıl ve nerde
düştüklerini bilme hakları vardır.
Yine başa dönelim, Binlerce Anne içinde saadece Metê Xec´in acılarını bu
yazdığım kısa öyküde size anlatmaya çalıştım
Metê toprağın bol olsun.
Saygı ve sevgilerimle
|
|
|
Administrator  Beiträge: 235 Registriert: 18/9/2007 Status: OfflineGeschlecht: 
|
 |
erstellt am: 20/1/2009 um 00:49 |
|
|
Ben terk edilmis bir köyüm
Ben neyim?
Bir hikayemiyim?
Siz biliyormusunuz?
Bakın bilmiyorsanız, kendimi size anlatayım:
Benmi?
Ben Hozapirim!
Adım Ermenicemidir?
Adım Kürtçemidir?
Asırlardır çok gelen gidenler oldu.
Ve ben halen burdayım...
Ben insanlar tarafından terk edilmiş, ama kendim hiç bir zaman insanları
terk etmemiş bir köyüm.
Bir zamanlar içinde çocukların ağaç dalarıyla yapılan beşiklerinde uyuduğu,
şu anda harebe olan evlerimin köşe taşlarında insan isimlerini
barındırıyorum.
İnsanları terk etmedim, halen yaşlı ninelerin gidip üzerinde ağıtlar
yaktıkları mezarlarım var.
Bir zamanlar yanan ocaklarım ve etrafında anlatılan gerçek hikayelerim var.
Zemperide meşe odunuyla yanan, etrafında beyaz sakallı dedelerin kaçak
tütün tütürdüğü sobalarım vardı.
Daha çocukken harıl harıl akan çeşmemde su içen, bende binlerce kilometre
uzaklardan, beni anlatmaya, çalışan yüreklerim ve bu yüreği taşıyan
insanlarım var.
Neler gördüm nelerrr...
Hele o büyük gözlü esmer, üzerinde güneşin ışınlarıyla artık renksiz kalan
kıyafetleriyle, çıplak ayaklarıyla, yaşama umutla bakan küçük yürekleri,
hiçmi hiç unutmadım.
Hiç unutulurmu...
Savunmasız çocukların Anne kucağıydım. Sokaklarıma bıraktıkları çocukların
nasıl kendi kendilerine büyüdüklerini görüp yaşadım.
Unutmam. Unutulmaz...
Ben sonsuz bir hikayeyim. Hikayelerin kocamanıyım. Hikayelerin içindeki
hikayeyim.
Gerçeğim ve burdayım!
Daha yirmisinde bıyıkları yeni terlemiş baba yiğitlerin toprağıma
diktikleri meyve ağaçlarını bağrımda yaşatıyorum. Şimdi yaşlandılar bu
meyve ağaçları. O yirmisindeki gencecik insanlar benimle yaşlandılar.
Ve halen karşımda tepede bana bakan, yanlız olmadığımın tek belirtisi olan,
mezarlarda yatıyorlar.
Ne kadar çok seviyorlardı beni, ne kadar çok alışmıştım onlara.
İşte zaman geçip gidiyor ben halen burdayım ve acılar içindeyim.
Yanlızım. Terk edilmişim...
Yazın kavurucu sıcağında buz gibi akan çeşmemin başında dizilen genç
kızlar. Kocaman ceviz agaçlarımın altında derin uykulara dalan, benden
genç, sizden oldukça yaşlı dedeler.
Bir zaman çocukların elma ve kiraz ağaclarıma çıktığı, kocaman salkımlarla
kopardığı üzüm teveklerim, şimdi artık yoklar.
Genç kız ve erkelerin birbirileriyle buluştukları meyve bahçelerim ve şarap
kırmızısı yetişen domates bostanlarım, şimdi artık yoklar...
Bir ağacın ufacık bir dalı için biribirilerinin başını gözünü yaran, benden
medeni, ama sizden yabani, kara yağız erkeklerim gittiler, artık
yoklar...
Üç gün, üç gece çalan davul zurnalı düğünlerle gelin olan, çiçeği burnunda,
Anne adayları gittiler, artık yoklar...
Yanlızım. Burdayım!
Gelin görünki şu an çalı çırpı ve yıkılan evlerimin taşlarıyla dolup taşan
sokaklarımda, koşan çocuklarım, benden uzaklarda olsalarda, rüyalarına
giriyorum. Beni rüyalarında görüp düşler kurarken, yüzlerindeki sevgi dolu
tebesümleri görünce, bütün yanlızlığıma ve terk edilmişliğime rağmen, bir
anlıkta olsa mutlu oluyorum.
Yanlızım. Burdayım. Mutluyum...
Zalim ve benim yanlızlığıma sebep olanların çirkin, ve çirkin olduğu kadar
vahşi emeleri ile öldürülen genç deli kanlılarımın arkasında yakılan
ağıtların izlerini taşıyorum.
Çocukluğundan beri beni seven, benimle dertleşen, acı ve mutluluklarına
şahit olduğum yetmişlik dedenin, yattığı, “ben kokulu”,
döşeğini toplayıp, beni bırakıp artık dönmemek üzere gittiği anı
hatırlıyorum. Eşyalarını bir atın sırtına koyduğu ve defalarca, dönüp
boşaltığı evinin eşiğini yaş yerine kan gelen gözleriyle, defalarca
öpmesine şahit oldum.
Kafasını iki elinin arasına alarak, feryatlar atan ninenin acılarına şahit
oldum.
Gittilerrrrrrrrrrr...
Gitmek zorunda kaldılar...
Benim yaşam dolu taşımda toprağımda korkanlar, beni yanlız bıraktılar.
Çünkü ellerindeki silahlarla, bağrımda yaşayan insanlara, acı çektirdiler.
Oysa ne kadar mutluydu insanlar burda benimle...
Ne kılamlar yakılmıştı, bir bilseniz:
“Lê lê bukê cawres bukê.
Ezku mirim, tu tenê cuke.
Nawê gunde me xirap nekê.
Lê lê bukê cawres bukê.”
Ne kadar severlerdi beni bir bilseniz?
Ölüm döşeğinde yatanlar son nasihatlarını benden yana söylerlerdi. Bana
leke gelmesini istemezlerdi.
Evet ben onların yaşam kaynağıydım, bana minetdardılar, onlara rısklarını
verdim, onların döktükleri tere ihanet etmedim, karşılığını verdim.
Ben onların her şeyidim.
Ben onların yaşam öykülerini içimde yaşatan, ölümsüz bir mekanım.
Bunca yanlızlığıma ve terkedilmişliğime yanmam.
Yandığım,
bir zamanlar mutlu gördügüm insanların, şimdi dünyanın her tarafına dağılıp
perişan olmalarındandır.
Yandığım,
bir zamanlar benimle bütünleşen ve bir insanın taşıyabileceği bütün ögeleri
taşıyanların,
şimdi şehir dedikleri beton yığınları arasında bir kaç metrekarelik daire
denilen yerlere hapis olmalarındandır.
Yandığım,
yetmişlik ninlerin, dedelerin bu beton yığınları içinde her gün ızdırap
çekmeleridir.
Konuşamaz çünkü,
dil bilmez!
Çıkıp gezemez çünkü,
yol bilmez!
Bağı yok, bahçesi yok.
Kullu yok, komşusu yok.
Ne güzel komşuluklara şahit olmuştum.
Bir parça ekmeği biribirileriyle paylaşan çocukları görmüstüm.
Şinlerde, şivanlarda birbirilerine kenetlenen ve dayanılmaz evlat acılarını
paylaşan insanlar
görmüştüm.
Görmüştüm,yaşamıştım,yaşatmıştım.
Yaşamdım. Ben yaşatandım!
Insanlık adına kaynayan yüreklere yuvadım.
Insanlık düşmanları tarafından yıkıldım, bombalandım ve yanlız
bırakıldım.
Iste ben buyum!
Filistinde uçak bombalarının açtığı çukurları yüreğinden taşıyan bir
köyüm!
1.Helepçede Annelerin bebelerine sarılarak can verdiği bir köyüm!
Dersimde ise Hozapirim!
Acıyım!
Hüzünüm!
Özlemim!
Hasretim!
Ben terk edilmiş, ama sizleri her an bana dönecekmisiniz gibi umutla
bekleyen bir köyüm!
Munzur Okur
|
|
|
Administrator  Beiträge: 235 Registriert: 18/9/2007 Status: OfflineGeschlecht: 
|
 |
erstellt am: 7/3/2009 um 14:28 |
|
|
Sana bel bağlayanın aklına yanarım.
Zaman işte...Ne kadarda acımasız ve becerekli. Ne kadarda, biz
insan denilen varlıkları, kendisine muhtaç bırakmıstır. Yaşantımız boyunca
bize hep gerçekçi davranmıştır, nice acılarımızı bizden almış, yerine hiç
düşünemediğimiz şeyler koymuştur!
"Bizi, kendisine ihtiyacımız olan zaman, yok etsin!" ...ve ediyorda...
Nice deliliklerimizi kendisinde kayıplara ve anılara karıştırmıştır. Nice
insanlar birbirilerine demiştir, "geçer geçer, zamanla buda geçer". Nice
insanlara, kelimelerin anlamsız ve boş olduğunu göstermiş... ...ve
susturmuştur!
Büyük ozan Nesimi´ye dedirtmemişmidir, "...ne ağlarsın benim çeşmi
siyahim. Buda gelir buda geçer...". Zaman işte ne edersin? Varmıdır bundan
gerçekçi ve acımasız? Acımasız olduğu kadar haklı! Haklı olduğu kadar
sevimli! Sevimli olduğu kadar acı!
İşte bu "zaman"!
Yer yüzünde kaç insan zamana karşı durabilmiştirki? Kimse duramamıştır,
kimse buna kafa tutamamıştır, o istediğini yapmış, istediğini insanlara
yaşatmıştır.
Kendisine "gelecek", dedirtmiş, kendisini insanlara sevdirtmiş ve heyecanla
bekletmiştir!
Kendisine "Geçmiş" dedirtmiş, insanların kendi kendilerini kandırmasını
sağlamıs!
Birde, "An" dedirtmiş kendisine, basitleştirmiş, basit ilişkilere sürdügü
insanlari ve bu basitliklerle çektikleri acıyı yaşatmıştır!
Zaman işte, ne edersin? Ne diyebilirsin? Ne yapabilirsin?
"Yaptıklarına bir bak, ne oldu?"
"Unutulmadılarmı!"
Ha, iyilik unutulmaz derler. Yaptığın güzel şeyler dünyada kalır, derler.
Derler ama bu güzel şeyleri kaç zavali kulanabilir? Bıraktiğin iyilikler
kaç insana yardım edebilmiştir?
Nice arsızlar! "Dün dündür, bügünde bügündür", demişler, bıraktiğin
iylikleri anlamsız ve hiç etmiştir!
Yapılan nice haksızlıkları içinde barındırmış. Nice haksızlığa uğrayanlara
acımasız davranıp, "geçti artık" dedirtmiştir.
Vay be zaman, sen nelere kadirmişsin? İnsanlara nice anlamsızlıkları "zaman
işte" deyip kendini anlamlı kıldırtmışsın. Nicelerini tatlı, tatlı
oyalamış, bu dünyada günü gelir ayrılacaklarını unuturmuş, sonunda büyük
bir yanılgı içine düşürüp yok etmişsin...Nicelerinin sevdiklerini elinden
alıp uuupsürmüş, kalanların elini kolunu bağlatmışsın.
Diyeceğim o ki, “zaman, sana bel bağlayanın aklına yanarım”.
Munzur Okur
|
|
|
Gast 
|
 |
erstellt am: 8/3/2009 um 18:53 |
|
|
Yaşanılan zorluklarla başa çıkmanın ilacıdır zaman....
Her ilaç gibi, yüksek dozda kullanmak yan etkilere neden olur...
Siz siz olun herşeyi zamana bırakmayın...
|
|
|
Tecrübeli Üye   Beiträge: 225 Registriert: 30/12/2005 Status: OfflineGeschlecht: 
|
 |
erstellt am: 8/3/2009 um 20:26 |
|
|
zaman herşeyin ilacıdır...diyerek milleti uyuturlar abi yıllardır bu
böyledir..çocuk düşer annesine gider..ANNE KOLUM ACIYO...aglama ülen zaman
herşeyin ilacıdır yoksa babana söylerim öbürünüde kırar...TAMAM
ANNE....durumları olur:0))).. yıllardır görüyoruz duyuyoruz..yanlız bunu
diyosunda abi..bunu diyen adam bunu diyosunda abi YAN ETKİLERİ HAKKINDA
Bilgide ver deilmi..yani tamam zaman herşeyin ilacıdır dedin..bi prospektüs
koy içine millet onu okusun....'''ZAMAN HERŞEYİN İLACIDIR..ee...YANLIZ
TANSİYON HASTALARI KULLANMAMALI:0)))))''gibi atıyorum..yada...'''ZAMAN
HERŞEYİN İLACIDIR...YANLIZ ÇOCUKLARIN ULAŞAMACAI YERE KOYUN''..durumlarıda
olabilir..bakın dooru prospektüsü ben veriyorum bunu lütfen dikkatle
okuyalım.'''ZAMAN HERŞEYİN İLACIDIR...eee...GEÇ KALINIRSA YAN ETKİSİ
HASARLI OLUR..haaa..''..yani geç kalma gibi bi durum doz aşımına
benzer...zaman herşeyin ilacıdırda kardeşim 500 senede bekleyeme artık
baba...deilmi.bekleme 300 sene yaa..düşünsene adama biri zaman herşeyin
ilacıdır diyo adam ölmüyo sıkılmadan bekliyo 300 yaşında..'''''amca yaş
kaç..300...ohaa amca nası başardın...VALAA ZAMAN HERŞEYİN İLACIDIR SEN
ŞÖYLE BEKLE DEDİLER...BEKLİYORUZ...:0))))))....valaa amca fazla beklemişsin
daha bekleyecekmisin peki!!:0))))).......VALAA ZAMAN HERŞEYİN İLACI İÇİNDE
HAYATTA KALMADA VAR..nası yani...ZAMAN ÖLÜMEDE ÇARE
YANİ..haaa....''......yani böyle bi komplikasyon gelişebilir..oyüzden
abartmadan 3 dakka 5 dakka bekle abi...zaman herşeyin ilacıymış yok
yaa....''''ZAMAN HERŞEYİN İLACIDIR....YANLIZ KULLANMADAN EVVEL DOKTORUNUZLA
KONUŞUN..'''..doktora başvuranlar var abi ben gördüm yaa samimi söylüyorum
adam doktordan yardım alıyo..''doktorum nası kullanacaz bunu.....VALAA
MUTLAKA Bİ KOL SAATİ TAŞIYACAKSIN YOKSA BİTERSİN..HERŞEY ANLIK
BİLİYOSUN..yapma yaa...EVİNDE BİLE GÖZÜN SAATTE OLACAK..doktor etme eyleme
geçermi öyle vakit abi..VALA BEKLEYECEKSİN TAM DOORU ZAMANINI BULUP
KOYACAKSIN BABA.haa'''.....bunu yapanlar var..:0))))))....aman zamanı emek
vererek kullanalım çünkü sen bişey yapmazsan zamandan bi b......k olmaz...
____________________ i?te geldik gidiyoruz bilinmez bi diyara...eskiden karpuzduk ?imdi d?nd?k
bi h?yara...
|
|
Antwort 8 |
|
Administrator  Beiträge: 235 Registriert: 18/9/2007 Status: OfflineGeschlecht: 
|
 |
erstellt am: 5/5/2009 um 19:15 |
|
|
Ölümü degil yaşamı yüceltelim
Yine bu günlerde can sıkıcı şeyler oluyor, ölüm haberleri, çürümüşlükler,
beklenen umutların yıkılışı… Açıkçası insanı yaşama bağlayan ne varsa
tehlikeye giriyor ve yavaş yavaş yok oluyor. Bir yandan siyasilerin
ayakları havada gerçeklerden uzak nutukları, öbür yandanda generalların
insan olmaktan uzak açıklamaları.
Artık her şey çok anlamsız ve acı verici. Gerçekleri hiç bir güç
gizliyemiyor. Oysaki ne çok umutlar besler olmuştuk, insanlar ölmeyecekti,
çocukların yüzlerinde gülücükler, korkusuz bir şekilde oynamaları ve hayata
yeni heycanlarla girmeleri, bir bekleyişten öteye gitmiyor. Bekleyişler ve
umut edilen barış ortamı her gün biraz daha yok oluyor. Bir ülke ki, bir
coğrafiyaki yıllardan beri hep ateşlerle yakılmış insanları, her türlü
zulüme layık görülmüş.
Anneler korudukları çocuklarının sabah evden çıkan, „akşam eve
geleceklermi“, diye yürekleri parçalayıcı bekleyişleri, artık bizim
acı gerçeklerimiz olmuştur.
Peki nereye kadar? Kime bunları haykıracağız? Hangi kişiye?.
Artık kişilerde yok karşımızda, bireylerde yok. Kişileri ve bireyleri
yıkıma uğratan ideolojiler, siyasi ve kör sürtüşmeler karşımızda duruyor.
Keşke siyasiler bügün bizlere umut vaad etseydiler, etmedilermi? Çok
ettiler, ama inandırıcılıklarıda böylece yok olup gitti. Kaç, hemen
yakalayacakmışız gibi, yakın olan özgürlüklerimiz, bu siyasi kişilikler
tarafından bize vaad edildi, nice barışlar, ama bugün görüyoruzki, bu
vaadler oldukça gerçeklerden uzak vaadlermiş.
„Umutlar beslenmelidir, geleceğe güzel bakılmalı ve iyimser
olunmalıdır“, deniliyor. Evet olalımda, ama nereye kadar?. Olmadıkmı?
Hatta fazlasıyla iyimser olduğumuz bügünlerde acı bir şekilde karşımıza
çıkıyor. Artık iyimser olmak, geleceğe umutla bakmak, neredeyse insanın
insanlık adına yapabileceği en büyük hata olarak karşımıza çıkıyor.
„Artık bunu kabulenmeliyizmi“, diye kendime soruyorum. Ama
kabuleneceğimiz şey öyle sıradan bir şey değil, ölümlerdir, acılardır,
haksızlıklardır, inkar ve namusuzluklardır. Bunları nasıl kabulenelim?
Böyle çaresiz bir durumda olan insanlar neler yapabilirler? Belkide her
şeyi kabulenmek, yarın farklı ve yeni bir durum karışmıza çıkarır, diye
düşünüyorum. Yıllardan beri tekrarlanan tekerlemede öteye gitmeyen
sloganlar, dünyayı kurtarmalar, bügün çok açık bir şekilde gördügümüz
hayalini bile kuramadığımız barışlar, ne için söylenir olmuştur,
anlayamıyorum. Anladığım tek şey, birileri kendi siyasi kariyerlerini,
kendi güçlerini devam ettirmek için bunları bizlere dayatmıştır. Durum
böyle olunca, „tamam siyasiler işlerini yapıyorlar“ diyorum,
onlar olması gerektiği gibi oluyorlar.
Ya biz sıradan insanlar? Biz ne yapmalıyızki olmamız gerektiği gibi olalım?
Artık siyaset yapmak çok basit olmuştur, herhangi biri sabah kahvaltıda
yediğini hatırlamaz, ama bir çırpıda dünyayı değerlendirebiliyor. Peki bu
durum çokmu sevinilecek bir durumudur? Evet bir çoğumuz „artık herkes
siyasileşmiştir“, „bu iyidir“, diyoruz. Ama çok
siyasileşmekmi gerekiyor bu coğrafıyada olanları ve dönen çirkeflikleri
anlamak için?
Hayır diyorum, saadece ve saadece insan olmak yeterlidir…
Dolayısıyla hemen insanın aklına can alıcı ve çok acı bir soru geliyor,
insanlar insani özeliklerini yetirdilermi? Sonuçta insanlardır, bunca
acıları çekenler. Acaba bu acıları bilinçli olarakmı çekiyoruz?
Artık ölümleri över olmuşuz, ölümü yüceltir olmuşuz, ölümü yücelten bir
toplumda yaşamı savunmak nerdeyse suç olmuştur. Artık „yazık,
insanlar ölmesin“, demek devrime ihanet olarak algılanıyor. Ölenlere
ihanet olarak algılanıyor, dolayısıyla ne yapmalıyız ne söylemeliyiz, yoksa
her şey çokmu anlamsız kalıyor artık?
Bana biraz herşeyin anlamsız olduğu artık anlamlı geliyor. Ozaman
yapacağımız işlerin, söylediğimiz sözlerin gerçekler olması gerektiğini
savunmamız gerekiyor.
Gerçekleri söylemek bügüne kadar yaşananları karşımıza almamız gerektiği
anlamına gelir. Bugüne kadar olanlar sayesinde rantlar kazanan, ceplerini
dolduran ve siyasi benlik kazanan insanlar ne der bu durumda? Tabiki
hoşlarına gitmeyecektir, gerçekleri söyleyenlere tarihe ihanet ettikleri
anlamını yükleyecekler. Bunu yükleselerde aslında tarihe ihanet, tarihin
çıkmazına düşüp, dün ile yaşamak demektir. Oysaki biz artık dünlerimizin
kan gözyaşı olduğunu biliyoruz ve bundan kurtulmak istiyoruz.
Ölümü yüceltmeyelim, her neden olursa olsun, ölen bir yaşama yüreğimiz
yanmalıdır, birer insan olarak. Ölümlerin son bulması için yaşamı
savunmalıyız, şimdiye kadar hiç kimse ölüme seve seve gitmemiştir, yanlız
seve seve öldürülmüşlerdir, bunu bilince çıkarmamız gerekiyor. Bu insanları
seve seve öldürenlerin karşısında, en az onlar kadar cesaretli olmalıyız,
diye düşünüyorum. Artık o kadar ölümlere alışan bir toplum oldukki, onlarca
ölüm haberini aldığımız anların, hemen üç dakkika sonrasında unutur
olmuşuz. Bu insanlara yakışır bir durum değildir, herkes artık olması
gerektiği gibi olmalıdır Siyasi siyasetini, tücar ticaretini, köylü
köylülüğünü, hümanisti hümanistliğini yapmalıdır. Bunları yapanları, (çok
değerli siyasetçilerimiz) kendi karşılarına alıp, günah keçisi ilan etmeli
değiller. Herkesin siyasetçi olması gerekmiyor, her Annenin siyasi
düşünmesi gerekmiyor, her çocuk siyasi taraftar olması gerekmiyor, çocuk
çocuk olmalıdır, Annede Anne olmalıdır.
Biz herkesin, her kesimin olduğu gibi olmasını başarabilirsek, o zaman
belkide bir alternatif oluşturabiliriz. Yoksa göklere sığdıramadığımız
siyasilerimize özenirsek, onlar gibi olmaya çalışırsak, kendimize ihanet
etmiş ve kendimizi öldürmüşüz demektir. Kendini yok eden bir karekter
başkası olmak zorundadır, işte bizim coğrafıyada en göze çarpan ve
tehlikeli olanda budur, biz kendimizi yok ettik ve etmeye devam ediyoruz.
Biz ölümleri yüceltmekle insanı karekterimizi yok ediyoruz, biz siyaseti
allayıp pularken kendi doğal insani halimizi yok ediyoruz .
Herkes yapacağı işi yapsin, ben kalkıp dünyayı değiştiremeyeceğime göre, o
zaman halı hazırda, yaşadığımız dünyada mümkün olduğu kadar insanca
yaşamaya bakmalıyım, bunu herkes becerebilir. Ben ajiteler çekip insanları
peşimde sürükleyemiyeceğime göre, yanımdaki arkadaşıma, beraber yaşadığım
aile efratlarımla konuşmalıyım, tartışmalıyım, bunuda herkes becerebilir.
Konuşma kültürünü kendi kışliğimizde yaratmalıyız, ailemizde, mahallemizde
ve derneğimizde. Konuşamayan bir toplum ölümü yüceltmek zorundadır. Cünkü o
ölümlerle kendisinde oluşan korkunç boşluğu doldurur durumdadır. Eğer biz
ülkesizsek, bu bizdeki eksikliktir, biz bu eksikliğimizi ölümlerle
gideremeyiz. Bunun karşısında olmalıyız, sonuçta insansız ülkeyi ne ederim
ben? Her şey insanlar içindir, insanlara, dolayısıyla, kendimize biraz
değer vermeliyiz, ucuz konuşmamalı, ucuz olmamalıyız!
Eğer intahar edeceksekte, intaharın güzel bir şey olduğunu çevremize
kabulendirmeye çalışmayalım, eğer zaaflarımız varsa bunlardan
kurtulamıyorsak, bunu bilince çıkarmamız ve bu zaaflarımızın sağlıklı
şeyler olduğunu savunmamalıyız. Ölümüne sevdiğin biri için sende ölüme
gidebilirsin, ama başkasının ölüme gitmemesi ihanet olmamalıdır, o
başkasının senin yaptığının yanlış olduğunu söyleme hakkı vardır. Bunu
söylediği anda düşman ilan etmemelisin.
Yazıya başladım ve bitiriyorum, yazıyı bir siyasetçi gibimi yazdim? Hayır.
Ben kendi çapımda yazılar yazan biriyim ve böylede yazdim. Siyasetçinin
siyasi taraftarların hoşuna gidermi, gitmezmi benim sorunum değil.
Gitmeyebilir bu gayet normaldir, eğer yaptığımız bir şey herkes tarafından
alkışlanıyorsa, demekki tamamen hiç bir şey değil, herşeyiz. Hiç birşey
olmayan, her şey hiç olamaz!
Munzur Okur
|
|
|
Rind Üye  Beiträge: 40 Registriert: 5/3/2009 Status: Offline
|
 |
erstellt am: 10/5/2009 um 03:36 |
|
|
Yasami yuceltmek ,insani on plana cikartmadan evrendeki tum yasiyan canli
mekanizmalarin yasamini savunarak on plana cikartmakla bence daha genis
ufka bakmis oluruz.Insani sirf on plana cikararak sirf yasami savunmak
cikarcilik ve olum korkusunun one cikmasidir bence. "Cam dayanikli bir
maddedir ama esnek degildir,kirilgandir.Mukaveti fazladir,yani her hangi
bir guce kuvvete karsi koyabilme yetisi yuksektir.Deforme olmaz mesala egip
bukemezsin de.Serttir,ancak elmasla cizilebilir.Lakin kirilgandir.Cami
olusturan atomlar,cok siddetli bir gerilim altinda dengedirler.O yuzden her
hangi bir noktadaki minik bir catlak,bu atomlarin birbirinden ayrilmasina
neden olur ve dengedeki gerilim yuzunden catlak ilerler,domino etkisi
gibi.Iste mukavemeti yuksek,sert ama kirilgan insanlarda camin tuzla buz
olmasina benzer sekilde geri donussuz bir dagilma riski tasirlar temel
cekirdek yuzunden.Zayif olsa bile esnek bir kisilige sahip insanlar
ise,sarsilma yasarlarsa bile eski haline donubilme esnekligi vardir"
Yuceltigimiz eger insansa merkeze onu koyarsak devamli yanilgi ve hayal
kirikligina ugrariz cunku hata yapan ve yok edende
odur,dusunceyi,felsefeyide ureten odur.Gucu elinde tutan odur hic bir zaman
tarafsiz hic bir zaman konuya objektif yaklasmaz.En ahlaksiz insan bile
oteriter olmasi gereken bir role sokuldugunda kisiligine inanclarina gore
degil konumuna gore hareket eder gucun karsisinda oteritenin karsisinda
duramaz.Kisileri yuceltmek onlari dokunulmaz yapmak insanin kendine yaptigi
en buyuk zarardir ,bakin tarihe orneklerini gorebilirsiniz.Tarihe
baktigimizda yasami one cikaran cok filozof
gorebiliriz,Platon,Aristotles,Kant bunlardan bazilaridir.Bunlarin karsiti
olan dusunurlerde gorebiliriz olumu savunan intahari savunan
Monteigne,Hume,Nietzsehe gibileri sonucta iki tarafta insan.Munzur
arkadasinda yazisinda belittigi gibi ideolejilerin esiri
olmayalim,degiskendir ve bakin coguda tarih boyunca yasama ve insanliga cok
buyuk zararlar vermistir.Yasam en guzelidir ve gercektir.Eski Yunan
filozofu Epikurus un dedigi gibi olumden korkmak anlamsizdir,cunku
yasadigimiz surece olum yoktur,olum geldiginde ise biz artik
yokuz.Tesekurler.
|
|
Antwort 10 |
|
Administrator  Beiträge: 235 Registriert: 18/9/2007 Status: OfflineGeschlecht: 
|
 |
erstellt am: 26/8/2009 um 14:03 |
|
|
Yaşanmışlıkları kurcalamayı severim.
Bir insanın yaşadıklarını, yasayarak çektiği acıları,ve yaşadığı
mutlulukları öğrenmek onlar üzerinde düşünmek bana gizli bir haz veriyor.
Belkide bu insanların yaşamlarını merak etmemin nedeni, mükemel bir yaşam
varmıdır ?
Varsa nasıldır?
Gibi sorulara cevap bulmaya çalışmamdir, halbuki çok iyi biliyorumki
yaşadığımız dünyada “bir yaşam “ saadece kücük bir virgüldür.
Dogamızın bir canlılar dünyası olduğunu kabulenerek yola çıktığımda-ki bu
böyledir,o zaman kendi yaşamımında doğada saadece bir nokta olduğunu
kabuleniyor ve bilincime çıkarıyorum. Belkide bir nokta olarak algıladığım
yaşamımı büyütmeye çalışmamda kaynaklanıyor, başkalarının yaşamışlıklarını
merak etmem.
Çünkü insanların duygusal olarak yüreklerinin pek farklı olduğuna inanan
biri değilim. Saadece yaşam şartlarının insanları farklı yaptığından yola
çıkıyorum. Dolayısıyla kendimi yanlızlaştırmak istemiyorum, yaşadığım
açıları , mutlulukları sanki bir tek ben yaşamışım gibi algılamıyorum, eğer
bunları bir ben yaşamışım gibi algılarsam ,kendimi yanlızlaştirdiğim hisine
kapılıyorum. Yanlız olmanın çok güzel bir şey olmadığına inanıyorum, yanlız
olmak bir anlamda bana sanki başkalarını anlamamak gibi geliyor,başkalarına
kendini anlatamamak gibi geliyor.
Yaşam ve yaşanmışlıkları irdeleyen, araştıran, yorumlayan binlerce yazı
okumuşuzdur,böylesine sihirli böylesine üzerinde kafa yorulan
“yasam” nedir?
Hatta dahada ileriye giderek birilerinin çıkıp kendi dünyamızda ve
doğamızda bir nokta kadar olan yaşamını görmeden ,başka insanlara yaşamın
nasıl olması gerektiği yönünde açıklamalar yapması , kendi yaşam anlayısını
başkalarına dayatması, her zaman benim tahmül sınırlarımı zorlamıştır.
Kim ne hakla bir başkasına kendi yaşamının onunkisinde daha iyi olduğunu
söyleyebilir?
Bunu böyle algılayan ve kendi yaşamının başkasınınkinden daha mükemel
olduğunu idia eden birinin yaşamın farkında olduğunu, yaşamı bildiğini ve
yaşadığını diyebilirmiyiz?
Ben hayır diyorum.
İnsan kendisini ekonomik doğrultda olsun, tıbbi doğrultuda olsun teknik
yönden bilgiyle donatabilir, bu normal ve mümkün olabilir ama yaşamın nasıl
olması noktasında, saadece kendisini yönlendirecek bilgilerden daha ileriye
giderek başkalarınada “mükemel yaşamın” reçetesinin kendisinde
olduğunu söylemesi insanlık adına bir yüzsüzlüktür bana göre.
Bu yüzsüzlük dediğim durum yaşadığım toplum içinda oldukça derin ve
yaygındır.
Toplumumuzda kendimiz dışında başkasının yaptığı “ben böyle
yaşarım” yaşama tercihine saygı duymamız ancak deyim yerindeyse ayıya
dayı demek zorunda olduğumuz keşitler dışında mümkün değildir. Normal yaşam
koşullarında kendimizi kandırmayı çok severiz, yaşadığımız yaşamın her
zaman başkalarınınkinde daha iyi olduğuna kendimizi inandırır ve öyle
davranırız. Oysaki yukardada
belirtiğim gibi her insnain kendine özgü yaşam şartları vardır ve
olmalıdırda doğru olanında bu olması gerektiğine inanıyorum.
Aslında benim bu yazıya başladığımda düsüncem burda yazdıklarımdan daha
farklı bir şeyler yazmaktı nedendir bilmem ama bu noktaya kaydım. Çokta
kötü olduğunu sanmıyorum sonuçta insan kendinden yola çıkarak
değerlendirmeler yapmalı demek bu yazdıklarım beni ilgilendiren
noktalardır.
Çoğu zaman yaşamımda bir şeylerin eksik olduğunu düsünür ve bunun ne olduğu
konusunda kafa yormama rağmen bir sonuca varamıyorum. Bu bir sonuca
varamamak bu eksikliğin ne olduğu konusunda kesin bir noktaya varamamak
insana gizli bir acı yaşatıyor. Belki bu sizlerdede böyledir,belkide bu
düsünce normaldir,yoksa yaşamımızda her şeyin tamıtamına yürüdügü hisine
kapılırsak bu nokta yaşamımızın durduğu anlamına gelmezmi?
Hem yaşam her zaman bizim yaşam adına ektiklerimizi bize geri veriyor, bu
noktada eğer yaşamımızda rahatsız olmuyorsak, rahatsız olmaktan
korkuyorsak, o zaman rahati ve rahatsızlığıda biraz zor yakalarız diye
düsünüyorum. Daha çok gençken hatta çocuk yaşlarımdayken bir duvar yazısı
okumuştum, beni çok düsündürmüstü “rahatsız olmayan insanlardan
rahatsız oluyorum”. Bu yazıyı elime kalem aldığımda hiç farkına
varmadan önümdeki kağıtlara yazarken kendimi yakalardım.
Düsünürken kendi kendime ne kadar doğru bir belirleme olduğunu ve kendi
kendime his etiğim rahatsızlıklarında normal bir insanı hal olduğunu
kabulenirdim ve kabulenmişimde.
Sonuçta sunu söyleyerek bitirmek istiyorum.
Yaşama, yaşamı anlamak için bana verdiği bütün acılar için minettarım,
desem yazımında özetini yapmış olurum.
Sevgilerimle
Munzur Okur
|
|
|
Nu Üye   Beiträge: 10 Registriert: 31/7/2008 Status: Offline
|
 |
erstellt am: 14/9/2009 um 23:03 |
|
|
Merhaba...
dün okumusdum, evelsi günde okumusdum, bundan bir hafta, bir ay, bir yil
önceside okumusdum...
dün okudugumda, basdaki Munzurrojhat arkadasin bu bölümde yazdigini
okumusdum... ve bugün son yazdigi yaziyi okudum...
ve dün gibi buralara bir kadin olarak, birseyler birakmak istedim, yazmak
istedim... ama cesur olamadim... nedenmi? ... cok duygulandim... ve o
duygularimla yazi yazmaya basladim...iste gönderemedim...
Kim bilir? Belki bunuda gönderemicegim...
Munzurrojhat basda sana bir kadin olarak... kadinlarin acilarini,
yasamlarini anlattigin icin... andigin icin tesekür etmek istiyorum... evet
Ve ayni anda kendim ve tüm kadinlara bir soruyu sormak istiyorum: Neden
yine bir erkek bizim duygularimizi, bizi, kendimizi anlatmaya muhtaciz?
Bu soruyu düsündügümde ve buralara yazdigimda, dünkü burdaki halimi
düsünmeliyim... ve sanki kendim o korkumla cevabin bir parcasini verdim...
Neyse... söylemek hic iyi olmuyor... bunu kendimde cok iyi biliyorum...
Yazi ve anlatma sekilin cok güzel, net ve anlayislidir... insan cok severek
okuyor... yasamin icinden... insancil... acik... elestirililerle...
düsündürebilecek bir sekille... ve su an aklima gelmiyenlerle...
Devam et!
Bense, tesekür ediyorum... ve daha cok okumak istiyorum...
[Editiert am 15/9/2009 um 00:28 von Cukaresh]
|
|
Antwort 12 |
|
Süper Üye  Beiträge: 92 Registriert: 15/1/2007 Status: Offline
|
 |
erstellt am: 23/9/2009 um 09:43 |
|
|
adın adımız oldu
andın andımız
yolun yolumuz oldu
yolundayız
odtü’ye silinmez bir biçimde “devrim” yazdılar

1968 yılıydı. odtü öğrencisi dört kişi, hüseyin inan, taylan özgür,
alpaslan özdoğan ve mustafa yalçıner, o heyecanı odtü stadyumunda yazıya
döktüler… gece yarısından sabaha dek uğraşarak kocaman harflerle
devrim yazdılar stadyumun oturulacak kesimine. o gece, o dört genç insan
düşlerini, özlemlerini yansıtıyorlardı o yazıyla, sanki yarına dair
programlarıydı yazdıkları, sanki söz veriyorlardı kendilerine ve yazıyı
okuyacak herkese ve sanki yakında kuracakları örgütün, thko’nun,
kuruluş nedenini yazıyorlardı stadyuma. [1]
iran şahı ile barzani’nin fotoğrafları yan yana
taylan 1968 yılında hüseyin inan ve ibrahim seven’in de
aralarında bulunduğu bir grupla iran sınırından molla barzani’nin
tarafına geçmişti. henüz kimse el fetih’e gitmemişti. onların
amaçları da gerilla eğitimi almaktı. iran’a giderken kılavuzluk
etmesi için van’ın özalp ilçesindeki anzaflıoğlu aşiretinden olan
halamızın kocasının yanına uğramışlar. eniştem ve oğlu grubun sınırı
geçmesine yardımcı olmuş. ancak taylan, “geri dönebiliriz, bizi bir
gün bekleyin” diye tembih etmiş ve gerçekten de ertesi gün geri
dönmüşler. taylan enişteme, “barzani hareketi, cia patentli. aklınızı
başınıza alın. iran şahı ile barzani’nin fotoğrafları her yerde yan
yana duruyor” demiş. taylan’ın hedef haline gelmesinin nedeni
barzani hareketinin abd ilişkilerini açıklaması diye düşünüyorum. uğur
mumcu da böyle düşünüyordu. [2]
komer’in arabası yakıldı
komer, kendisine yöneltilen protesto gösterilerini ciddiye almadığını
göstermek veya protestonun ciddiyetini test etmek üzere odtü öğrencilerinin
şaşkın bakışları arasında 1969 model ‘cadillac’ marka, siyah
renkli, 06 ca 001 plakalı makam otomobiliyle, 6 ocak 1969 pazartesi günü,
saat 12.30′da odtü’ye geldi. gözlerine inanamayan, gökte
aradıkları komer’i yerde bulan öğrenciler ilk şaşkınlıkları geçer
geçmez bu inanılmaz olayı tüm kampusa duyurdular.
komer’in otomobilini ilk olarak, rektörlüğün hemen yanında ve
karşısında olan kantin, kütüphane ve kimya laboratuvarında bulunan
öğrenciler fark etti mustafa yalçıner , komer’in odtü’ye
geldiğini arkadaşlarına haber vermek için yurtlara koştururken, mimarlık
fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi hamid yakup isimli iranlı bir öğrenci de,
odtü sfk’ye giderek, arkadaşlarına seslendi: ”haberiniz var mı?
komer’in otomobili rektörlüğün önünde”. sinan cemgil, hüseyin
inan, irfan uçar, halil çelimli, yusuf aslan, tuncay çelen, mehmet akın
atauz, ibrahim seven, ulaş bardakçı, mete ertekin, sait big, serdar haybat,
mustafa taylan özgür ve birkaç öğrenci, hızla olay yerine gittiler. birkaç
öğrenci, odtü rektörlük binası önünde parketmiş abd büyükelçisinin makam
otomobilinin yanına gelerek şoför nidai cemal ‘den, kapı ve kontak
anahtarlarını istedi. şoför, anahtarları vermedi. bunun üzerine öğrenciler
arabayı taşa tutttular ve ‘çimlere basmayınız’ yazılı demirleri
sökerek arabanın camlarını kırmaya başladılar. rektör kurdaş ile odtü
öğrenci birliği başkanı iskender odabaşıoğlu , bu arada, öğrencilerin
arasına karışarak eylemcileri engellemeye çalıştı. rektör kurdaş’ın
uzaklaşmasından sonra sinan cemgil, hüseyin inan, akın atauz, ibrahim
seven, halil çelimli, tuncay çelen, irfan uçar, ulaş bardakçı, yusuf aslan,
mustafa taylan özgür, komer’in otomobilini ilkönce tutarak sallamaya
ve sarsmaya başladılar. komer’in otomobilini sarsan ve sallamaya
çalışan öğrenciler, sonra havaya kaldırarak devirmek için bir süre
uğraştılar. fakat otomobil çok ağır olduğu için deviremediler. civardan
bulunan bir çelik boruyu, manivela gibi kullanarak komer’in
otomobilini ilkönce yan, sonra ters çevirdiler. ters çevrilen otomobilin
benzin deposundan benzin akmaya başladı. hüseyin inan, sinan’ın
boynundaki kaşkolu alarak; ters çevrilmiş ve benzin akıtan otomobilin
benzin deposunun kapağını açar ve kaşkolu deponun içine sarkıttı. benzin
emdirdiği kırmızı siyah çizgili uzun kaşkolu otomobilin değişik yerlerine
vurarak, otomobili, benzinle buladı. ve kibriti çaktı. otomobili söndürmek
için gelen itfaiye öğrencilerin engeliyle karşılaştı. ateş alan otomobilin
etrafında toplanan binlerce odtü’lü amerikan emperyalizmini ve
komer’i ve komer’in odtü’ye gelmesine izin veren rektör
kurdaş’ı saatlerce protesto ettiler. [3]
devrimci dayanışma için
odtü öğrenci birliği’yle beraber istanbul üniversitesi talebe
birliği’ni (iütb) ele geçirmek amacıyla, ankara ve istanbul’dan
devrimci gençler, kongre için çaba gösterir. iütb kongresi 25 ağustos 1969
günü açılır. fakat çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle kongre, 13 eylül gününe
ertelenir. iütb kongresinde arkadaşlarına destek olmak amacıyla odtü ve
ankara üniversitesine bağlı bir grup devrimci genç, istanbul’a
gelmeye karar verir.
gidip dönmemek, gelip görmemek var
mustafa taylan özgür, istanbul’a gelmeden bir gün önce, sinan
cemgil, hüseyin inan ve alpaslan özdoğan ile odtü yurtlarında otururken
sinan cemgil’in, ”taylan, istanbul’a gidiyorsun. gel bir
fotoğraf çektirelim. bir iş olur. hiç olmazsa hatıra kalsın”
isteğiyle, dördü birden fotoğraf çektirir. sinan’ın hanımı şirin o
sıra hamiledir. taylan da sinan’a ”gidip dönmemek, gelip
görmemek var. çocuğun doğduğu zaman kız da olsa, erkek de olsa ismini
taylan koy” der. daha sonra sinan, doğan çocuğunun ismini taylan
koyar.
kongreye hazırlık
odtü öğrenci birliği divan başkanı münir ramazan aktolga, mustafa
taylan özgür, mehmet sait kozacıoğlu, mustafa yalçıner, alpaslan özdoğan,
halil çelimli, hüseyin inan, şükrü ışık, tuncer sümer, yusuf aslan, fehmi
erbaş, ruhi koç, ilhami aras ve deniz gezmiş basta olmak üzere ankara
üniversitesi ve odtü’ye bağlı bir grup devrimci öğrenci, otobüsle
istanbul’a gelir. gelen örgencilerin hemen hepsi silahlıdır.
ankara’dan gelen örgenciler, itü gümüşsuyu yurdu’nda kalır.
ankara’dan gelenler arasında çıkan bir anlaşmazlık nedeniyle hüseyin
inan, şükrü ışık, yusuf aslan, mustafa yalçıner, halil çelimli ve alpaslan
özdoğan, ankara’ya geri döner.
ölüm adın kalleş olsun
iütb kongresi, 23 eylül 1969 salı günü, istanbul üniversitesi merkez
binada başlar. sağcıların adayı atilla kılıçoğlu, solcuların adayı şuayip
dilmen’dir. iki grup da hazırlıklı gelmiştir. ankara’dan gelen
mehmet sait kozacıoğlu, yanında mustafa taylan özgür olduğu bir sırada
merkez bahçede silahını çekerek bir kaç el ateş eder. sait kozacıoğlu polis
tarafından yakalanarak gözaltına alınır. mustafa taylan özgür ise polisten
kaçmak isterken beyazıt meydanı’nda silahla vurularak öldürülür.
matem tutmayacağız, mersiyeler düzmeyeceğiz
24 eylül 1969 çarşamba günü sabah saat 10.00′da atatürk
anıtı’nın önünde toplanan öğrenciler, önce istiklal marşını
söyledikten sonra mustafa taylan özgür için iki dakikalık saygı durusunda
bulunur. bu sırada odtü rektörlük damına yerleştirilen siren 2 dakika
çalınır. atatürk anıtı önünde toplanan kalabalığa, polis tarafından aranan
sinan cemgil, hitap ederek şunları söyler:
“bir devrimci kardeşimiz polis kurşunu ile kahpece öldürülmüştür.
devrimci şehitlerin matemini tutacak zamanımız yoktur. devrimcilerin
postunu ucuza satmayacağız. gün gelecek türkiye’nin bağımsızlığı ve
kurtuluşu için gerekirse hepimiz vurulacağız. bunlar bizi korkutmuyor,
üzmüyor ancak kinimiz bileniyor. taylan özgür’ün ardından matem
tutmayacağız, mersiyeler düzmeyeceğiz. o, 24 saatini devrime adamış bir
kişiydi. yapılacak çok işlerimiz vardır, ikinci kurtuluş savaşının ilk
kurşunlanan devrimcilerinden sonra bizler de düşebiliriz, bunu korku değil
varacağımız şerefli bir nokta olarak kabul ediyoruz. taylan, komer‘in
arabasını yakarak devrim için ilk kıvılcımı atmıştı. bu kıvılcım devam
ettirilecektir. türkiye’de cia artık bir adam temizleme kampanyası
açmıştır. yılmıyoruz, korkmuyoruz.” [4]
faili meçhul
lisan çakıcı adlı bir polis memuru
cinayetin faili olarak önce lisan çakıcı adında bir polis memurunun adı
geçer. Hakkında dava açılır.
lisan çakıcı; katil miydi, değil miydi? bu adam gerçekten
taylan’ın vurulduğu sırada orada olan bir kişi, katili de
tanıdığından eminim. ve bu adam sürekli kollandı. adamın polislikten
atıldığı söylendi, adamı kumkapı temizlik işlerinde personel şefi olarak
gördük. temizlik işleri şefliği yapamaz dedik. çünkü, akli dengesi yerinde
mi değil mi diye adamı bakırköy’e yatırmışlardı dava sürerken. daha
sonra sarıyer itfaiye memuru yaptılar. yani sürekli kolladılar bu adamı.
[5]
anneannemi hep ağlattınız
bu yaşananları, yaşanmışlıkları oğlumuz sinan taylan kıyıcı derledi ve
yayıma hazır vaziyete getirmeye çalışıyor. istanbul 5. ağır ceza
mahkemesinde yargılanan polis memuru lisan çakıcı’yı daha 4 yaşında
tanımıştı. o minicik çocuğun anneannesini ağlatanlara isyanını dile
getirmesi bile olay olmuştu. sanık, “tehdit ediliyorum” diye
mahkeme başkanına şikâyet ettiğinde, tehdit edenin o minicik çocuk olduğu
anlaşılınca ve ne söylediği mahkeme başkanınca sorulunca, verilen cevap
aziz nesinlik idi: “anneannemi ağlatan pis katiller…”
[6]
bir meçhul üsteğmen
90 yılında, talan turhan’ın gazeteciler cemiyeti lokali’nde
yaptığı bir basın toplantısında, taylan’ın katilinin, 1969′da
üsteğmen olan ve 1990 yılında da halen görevde olan üst düzey bir generalin
olduğunu öğrendik. daha önce bilindiği gibi lisan çakıcı adlı bir polis
memuru yakalandı, yargılandı. ama bu adam, türkiye’de kendisini
’sol’cuyum diye adlandıran bazı insanların yapmadıkları
tanıklıklar sayesinde beraat etti. ve sonuçta taylan’ın dosyası
‘faili meçhullere’ katıldı. ama bu dosya, ‘90 yılından
itibaren faili bilinen konumunda. ve 17 yıldır, talan turhan bu üst düzey
generalin ismini açıklamıyor. biz talat turhan’ı bu konuda
zorladığımız zaman bize, “ben, dosyayı 1978 yılında h. fehmi
güneş’e teslim ettim” diyor. ve tanık da gösteriyor; turhan,
“dosyayı fehmi güneş’e verdiğim sırada odada uğur mumcu,
ertuğrul günay ve deniz baykal da vardı. ben üsteğmenin kim olduğunu
bildiren dosyayı teslim ettim, ben görevimi yaptım” dedi. bununla
ilgili hiçbir dava açılmadı. 17 yıldır biz bu üst düzey generalin kim
olduğunu soruyoruz. genelkurmay başkanlığına, meclis başkanlığı’na
her yere baş vurular yaptık, bir sonuç alamadık. yani, faili meçhul değil,
bu katliamın faili biliniyor, diğerleri gibi. talat turhan’ın
“çeteleşme” kitabında da bu bölümü anlatan sayfalarında aynen
şöyle geçiyor, “devlet cinayet işlemiştir.” harp okulundan
‘64-’65 mezunu olan ve ‘90 yılında üst düzey general olan
bütün herkes benim gözümde zanlıdır. bu kadar açıktır. burada bir düğümü
çözdük aslında. ve benim amacım, sadece kardeşimin katilini bulmak değil.
bir delil bulduk ve bu delilin ucunda da belki diğer faili meçhullere de
ulaşacağız. [7]
bir de komiser mehmet çıktı ortaya
cinayet tarihinde 11 yaşında bir çocuk olan bir başka tanık, tam da bu herc
ü merç içinde ortaya çıkıp “hayır” dedi, “katil ne lisan
çakıcı ne bir üsteğmen, katil komşumuz komiser mehmet!”
kadir akın, katilin bir polis olduğunu, bu kişiyi emniyet arşivinden
teşhis edebileceğini söyledi. akın, cinayeti 11 yaşında iken annesiyle
birlikte pencereden izlediğini belirtti, “taylan özgür`ün üzerinde
kırmızı bir tişört vardı. yenikapı`ya inen mithatpaşa caddesi`ne girdiğini
gördüm, 100-150 metre koştu. arkasından eli silahlı koşan adamı da gördüm.
taylan özgür dolmuş durağına kadar koştu. dolmuşa çarpınca yere düştü,
arkasından onu silahla kovalayan kişi geldi. taylan yerdeyken ve hareketsiz
yatarken tek el ateş etti” dedi.
akın, cinayetten kısa bir süre sonra olay yerine “toplum
polisi”nin geldiğini belirtti, özgür`ü vuran kişinin bu polislerle
bir süre görüştükten sonra, yürüyerek gözden kaybolduğunu dile getirdi.
akın, anlatımlarını şöyle sürdürdü: “1973-1974 yılları arasında
özgür`ün katiliyle yeniden karşılaştım. bir gün alt katımızda oturan bir
teyzenin evine hırsız girmişti. hırsızlıktan sonra eve bir grup polis
geldi. ekibin başındaki kişiyi görür görmez tanıdım. o kişi taylan özgür`ün
katiliydi. hemen anneme gösterdim. annem de bunu teyit etti. babamla da
konuştuk. babam o adamı tanıyordu. çünkü o komiserin gittiği kahveye
gidiyordu. babama o polisin adını sorduğumda bana ‘komiser mehmet.
bir süredir yurtdışında görevliydi, şimdi geldi’ dedi.” [8]
(ayrıca bakınız ve dinleyiniz: [9])
talat turhan çark ediyor
kadir akın’ın bu açıklaması, talat turhan’a bir manevra alanı
verdi ve turhan çark ederek şunları söyledi:
üsteğmen iddiasının sahibi emekli yarbay talat turhan, bu tanıklık
üzerine kadir akın`ın babası fahrettin akın`ın üsteğmen meselesini
kendisine 1977 yılında, hapishaneden çıktıktan sonra sarhoşken anlattığını
belirtti, fahrettin akın`ın “komiser” yerine yanlışlıkla
“üsteğmen” demiş olabileceğini kaydetti. [10] ____________________ ''Kuru duayı bırak, ağaç isteyen tohum eker"
|
|
Antwort 13 |
|
Administrator  Beiträge: 235 Registriert: 18/9/2007 Status: OfflineGeschlecht: 
|
 |
erstellt am: 6/11/2009 um 15:54 |
|
|
Yaşam yücedir
Bu günlerde, Epiktetüsü´n her şeyin gitmesi gerektiği gibi gittiğini
bilmeyi öğrenin“ sözünü düşünüyorum.
Ve kendimi sakinleştirmek için tamam diyorum „demek böyle olması
gerekiyormuş, ve böyle olmuş „ ama yinede rahat olamıyorum.
Yukarda söz konusu etiğim deyime karşı, içimde sorular uyanıyor,neden böyle
olamsı gerekiyorduki? Neden bunca acıların çekilmesi gerekiyorduki? Ve
neden,niye diye gelen soruların, ardı arkası kesilmiyor bir türlü.
Tamda burda hiç sevmediğim siyaset,politika ve ideolojiler gelip imdadıma
yetişiyorlar, bir sürü insanlığın duygularında uzak cevaplar buluyorlar
benim bitmeyen niyelerime ve neden diye sorduğum sorulara. Ama bu ideolojik
cevapları ,siyasi cevapları benimseyecek kadar kendi doğal insanlığımda
uzaklaşmadığımı görüyor ve acı çekmeye ve neden diye sorduğum sorulara
devam ediyorum.
Neden gencecik yaşta, yaşamı fiziki olarak insanlık katilleri tarafında yok
edilen bir devrimciye, Can Yücel „çocuk sana acıyorsam anam
avradım olsun“ diyebiliyor? Bu yaklaşım nasıl bir insanı
yaklaşımdır? İnsan insansa nasıl böyle, haksız yere yaşamı elinde alınmış
bir insana acımaz? Yine birileri bana insandan daha değer verdikleri
ideolojilerle bunu açıklayacaktır kesin, böyle insanların çokça olduğununda
farkındayım, ama bu tür yaklaşımları şidetle red ediyor ve böyle
olmamalıdır diyor acı his ediyorum, çünkü insanım.
Bir anne baba nasıl „vatan sağ olsun bir oğlum giti, torunumu
büyütüyorum,oda vatana kurban olsun“ diyebiliyor? Her ne sebeple
olursa olsun genç yaşta vücuduna bombalar bağlayarak ,kendisini havaya
uçurarak bedenini lime lime eden birine nasıl acımayız “o bir
kahramandı yapması gerekeni yaptı deriz” ve ölümü kutsar ve
yüceltiriz. Ölümün yüceltildiği bir ortamda ,bir ülkede, yaşamı
savunduğumuzu nasıl söyleyebiliyoruz?
Ben bu sorulara ve bu çelişkilere nasıl „demek böyle olması
gerekiyormuşki olmuş diyebilirim.“
Hayır hiç bir neden kabul edemiyorum, bir insanın yaşamını sonlandırması
için, hiç bir neden yeterli değildir, ve yeterlide olmaması gerekir. Eğer
insanı ve insanın yaşam hakını kutsuyorsak o zaman hiç bir neden insan
ölümlerini bize „yerindedir“dedirtmemesi gerekiyor.
Sanal bir ortamda bir arkadaşla yazışırken bana „sana duygusal
olmak serbestir beliki sen çok çekmişin“ diye şakayla karışık bir
şeyler söyledi.
Evet bu insanı duyguların insanlarda uzaklaştığı için, ben tek değil, bütün
dünya acılar çekiyor,ama bunu bana diyen arkadaş ne yazıkki bunun farkında
değildir,belki bir zaman farkına varacaktır deyip inanacımı korumak
istiyorum, aksi taktirde yazık olcak. Biz yaşamımızda, bölgemizde,
etrafımızda çekilen ve çektiğimiz açıları geriye bakarak anlayabiliriz,
görebiliriz, ama bunların yaşanmaması içinde ileriye bakmak zorundayız.
Sevgi ve saygılar.
Munzur Okur
[Editiert am 6/11/2009 um 15:58 von Munzurrojhat]
|
|
|
Gast 
|
 |
erstellt am: 6/11/2009 um 16:16 |
|
|
| Zitat von Munzurrojhat, am 6/11/2009 um
15:54 | Yaşam yücedir
Bu günlerde, Epiktetüsü´n her şeyin gitmesi gerektiği gibi gittiğini
bilmeyi öğrenin“ sözünü düşünüyorum.
Ve kendimi sakinleştirmek için tamam diyorum „demek böyle olması
gerekiyormuş, ve böyle olmuş „ ama yinede rahat olamıyorum.
Yukarda söz konusu etiğim deyime karşı, içimde sorular uyanıyor,neden böyle
olamsı gerekiyorduki? Neden bunca acıların çekilmesi gerekiyorduki? Ve
neden,niye diye gelen soruların, ardı arkası kesilmiyor bir türlü.
Tamda burda hiç sevmediğim siyaset,politika ve ideolojiler gelip imdadıma
yetişiyorlar, bir sürü insanlığın duygularında uzak cevaplar buluyorlar
benim bitmeyen niyelerime ve neden diye sorduğum sorulara. Ama bu ideolojik
cevapları ,siyasi cevapları benimseyecek kadar kendi doğal insanlığımda
uzaklaşmadığımı görüyor ve acı çekmeye ve neden diye sorduğum sorulara
devam ediyorum.
Neden gencecik yaşta, yaşamı fiziki olarak insanlık katilleri tarafında yok
edilen bir devrimciye, Can Yücel „çocuk sana acıyorsam anam
avradım olsun“ diyebiliyor? Bu yaklaşım nasıl bir insanı
yaklaşımdır? İnsan insansa nasıl böyle, haksız yere yaşamı elinde alınmış
bir insana acımaz? Yine birileri bana insandan daha değer verdikleri
ideolojilerle bunu açıklayacaktır kesin, böyle insanların çokça olduğununda
farkındayım, ama bu tür yaklaşımları şidetle red ediyor ve böyle
olmamalıdır diyor acı his ediyorum, çünkü insanım.
Bir anne baba nasıl „vatan sağ olsun bir oğlum giti, torunumu
büyütüyorum,oda vatana kurban olsun“ diyebiliyor? Her ne sebeple
olursa olsun genç yaşta vücuduna bombalar bağlayarak ,kendisini havaya
uçurarak bedenini lime lime eden birine nasıl acımayız “o bir
kahramandı yapması gerekeni yaptı deriz” ve ölümü kutsar ve
yüceltiriz. Ölümün yüceltildiği bir ortamda ,bir ülkede, yaşamı
savunduğumuzu nasıl söyleyebiliyoruz?
Ben bu sorulara ve bu çelişkilere nasıl „demek böyle olması
gerekiyormuşki olmuş diyebilirim.“
Hayır hiç bir neden kabul edemiyorum, bir insanın yaşamını sonlandırması
için, hiç bir neden yeterli değildir, ve yeterlide olmaması gerekir. Eğer
insanı ve insanın yaşam hakını kutsuyorsak o zaman hiç bir neden insan
ölümlerini bize „yerindedir“dedirtmemesi gerekiyor.
Sanal bir ortamda bir arkadaşla yazışırken bana „sana duygusal
olmak serbestir beliki sen çok çekmişin“ diye şakayla karışık bir
şeyler söyledi.
Evet bu insanı duyguların insanlarda uzaklaştığı için, ben tek değil, bütün
dünya acılar çekiyor,ama bunu bana diyen arkadaş ne yazıkki bunun farkında
değildir,belki bir zaman farkına varacaktır deyip inanacımı korumak
istiyorum, aksi taktirde yazık olcak. Biz yaşamımızda, bölgemizde,
etrafımızda çekilen ve çektiğimiz açıları geriye bakarak anlayabiliriz,
görebiliriz, ama bunların yaşanmaması içinde ileriye bakmak zorundayız.
Sevgi ve saygılar.
Munzur Okur
|
Bireyler gibi toplumlarda (toplu) acilar cekerler.
Acinin da bir yerde cazibesi var.
Ornegin Dersimliler aci cekmeyi cok severler, rahati sevmezler...
Aci insanlari hayat karsisinda olgunlastirir, saglamlastirir..
Aama..
Ayni zamanda aciya boyun egenler, acinma ihtiyaci duyanlara iase hayat diz
cokturur....
Aci, kendisini cektirdigi insanlarin suretlerinde belirginlestirir ( tabi
bakip ta gormesini bilmek gerek, yani tecrube.. yani kendin de aci cekmis
olman gerek, yada tanigi olmus olmak...)..
Ama gulmek te guzel sey arkadas..
Gulmek ile aglamak, aci ile nese sanki arkadaslar birbirlerini tamlarlar
gece ve gunduz, cennet ve cehennem gibi...
Cok guldugumuz ve agladigimiz zaman, yani intens bir gulus ile aglayis
insanlarin gozlerini yasartir degilmi?
Selamlar ( gene bilgeclik tasladik ha...)
VOZDIN
Yazin cok guzel Munzurrojhat..
Sana ait bir yazi..
Samimi....
|
|
|
Administrator  Beiträge: 235 Registriert: 18/9/2007 Status: OfflineGeschlecht: 
|
 |
erstellt am: 14/1/2010 um 13:03 |
|
|
Fotoğraf
Bana olduğu gibi, muhakakki sizlerede olmuştur diye düşünüyorum,
oturduğunuz bir yerden eline aldığınız bir fotoğraf karesine gözleriniz ve
bütün dikatınız kitlenmiş, bulunduğunuz o anki ortamda kendi bedeninizi
bırakıp elinizdeki resimin çekildiği mekana gitmişsinizdir. Elinizdeki
kareden size yansıyan görüntü içerisinden kayıp olmuşsunuzdur, o anda
yanınızdakileri bulunduğunuz ortamı unutur olmuşsunuzdur. Gözlerinizde, ta
derinlerden gelen göz yaşlarınızın bile farkında olmadan gözlerinizin
kitlendiği görüntünün kayıt edildiği zamana ve mekana gitmiş görüntüye
yansıyan anın açısını sevincini yaşamısınızdır. Geçenlerde internet
üzerinde çocukluk arkadaşımla yazısıyoruz, geçmişi konuşuyor geçmişimizdeki
günleri anıyoruz. Zaman zaman gülüyor zaman zamanda içimin burkulduğunun
farkına varıp büyük özlem ve hasretin beni sarıp sarmaladığının farkına
varıp acılar çekiyorum.
Arkadaşım bana bir fotoğraf linki yoluyor, fotoğrafı açıp bakıyorum,
çocukluk dönemimizde köyde bir dügün esnasında görüntülenen ve yaklaşık 20
köylümüzü içerisine alan bir görüntü. Hiç farkında olmadan oturduğum
koltukta bedenimi bırakıp yüregimi alıp çocukluğuma gidiyorum. Çocukluğumda
bastığım her toprak parçasını,dokunduğum ve gördügüm her şeyi tekrar
görüyor ve his ediyorum. Kendi kendime „eğer mutluluğu yaşamış
isek o dönemlerde yaşamışızdır“ diyorum. Zaten o çocukluğumuzun
geçtiği mekanlarda çıktıktan sonra bir çok kavram gibi mutluluk kavramınıda
çokça kulanmaya başladık, ama ne olduğunu hiç bir zaman cözemedik ve
yaşıyamadık. Belkide bir çocuğun dünyasını dahada renkli yapan
oyuncaklardan,yumuşacık yataklardan haberimiz yoktu ama bizimde
tırmandığımız yarım asırlık ceviz ağaçlarımız,toprak kokan yataklarımız
vardı mutluyduk.
Arkadaş fotgraf karesinde görüntülenen köyümüzdeki insanları tanıyıp
tanımadığımı tek tek soruyor ve sohpet uzadıkça uzuyor, çok sonrada farkına
varıyorumki yaklaşık beş saat bir fotoğraf üzerinde sohpet etmişiz. Sonra
hemen köydeki evlerimizi hatırlıyorum, bütün oturma odalarının duvarlarında
tabana yakın boydan boya fotoğraflar asılıydı. Bu oturma odalarındaki
fotoğrafları ,genç kızlar kendi el emekleri ile yaptıkları danteller ile
süsler ve addeta kutsal bir hava verirlerdi. Bu fotoğraflarda yer alanlar o
anda o evde yaşayanlar tarafından kutsanacak kadar seviliyor ve unutulmak
istenmiyordu. Belkide bizde öncekiler toplum olarak çok unutkan olduğumuzun
farkında olduklarında kendilerince sevdiklerini unutmamak için önlem
almışlardı.
Fotoğraflar………….
Nice insanlar çok sevdiği yakınlarını erken ve zamansız kayıp etiler, tek
tesellileri o fotoğraflar oldu bağırlarına bastılar, onları öptüler o
görüntülerde sevdiklerinin kokularını aradılar. O görüntüleri kutsadılar,
aynen benim gibi çok erken kayıp etiğim annemin bir fotoğrafı dışında hiç
bir şeyini doyasıya seyir edemedim ve öpemedim.
Bu nedenle Lütfen elinizdeki geçmişimize ait fotoğrafları iyi koruyun ve
değerlendirin.Bizden sonrakilere göz yaşları değilde sevinçli, mutlu
kareler birkmak için hepinize gülmenizi ve mutlu olmanızı diliyor tekrar
görüşmek üzere diyorum.
Sevgilerimle.
Munzur Okur
|
|
|
Süper Üye  Beiträge: 92 Registriert: 15/1/2007 Status: Offline
|
 |
erstellt am: 30/1/2010 um 11:56 |
|
|
kanser hastası politik tutsak
Taylan Çintay'dan açık mektup
Öldüren ve çürüten sessizliğe...
Aldığım siyasi ahlak gereği sağlığım hakkında kimselere minnet etmem. Çocuk
yaşta insanların bile ölümü ağır başlılıkla karşıladığı bir siyasi
geleneğin mirasçıları olmaya çalışıyorsak onurumuzu korumalıyız. Ancak bu
konu hakkında duygu ve düşüncelerim merak edildiği için bu kısa mektubu
yazıyorum. Malum cezaevlerinde ölümü bekleyen insanların haberini okuyoruz.
Bedenleri hastalıklardan dolayı eriyen, ömürleri aylarla ölçülen insanlar
bunlar. Kalabalık bir seyirci topluluğu önünde “sistem”
dediğimiz katil, onları karanlık kuyulara itiyor. Kimileri son nefeslerini
tutsak haldeyken verdi. Kimleri son nefeslerine yaklaşıyor…
Ama nasıl oluyorsa, kanı eti kemiği tükenen bu insanlar kimselerin uykusunu
kaçırtmıyor. Kimseler neredeyse naklen seyrettiği ölümlerin sorumluluğunu
üstlenmiyor. Belki de bu ölümler artık katili kadar seyircisine de haz
verir hale geldi. O seyirciler ki; ölümün soğuk nefesinin uzağında
“sağlıklı” ve “dışarıda” lar. İçeridekiler kadar
şanssız, içerdekiler kadar yalnız değiller.
Öyle mi gerçekten?
Aslında yanılıyorlar. Bu tutsak-hasta insanların kimselerin acımasına ve
merhametine ihtiyacı yok. Onlar şerefleriyle yaşamayı bildikleri gibi
şerefleriyle ölmeyi de bilirler. Sorun arkada kalanların ne olduğu ya da
olacağıdır. Sözde çok değer verdikleri insanlar ölümün eşiğinden tek tek
geçerken bu suskun seyirciler çürüyerek yaşayacak, yaşarken
çürüyeceklerdir. Ağızlarına aldıkları her kıymetli söz, dokundukları her
sevgi nesnesi, karanlık vicdanlarına çarpıp çürümüş bir geleceğe
dönüşecektir. Çünkü bu ölümlerin seyircileri katillerin ortaklarıdırlar, en
az katiller kadar suçludurlar.
Sen; kalabalıklaşan sessizlik: bırak içerdeki insan ölsün. Emin ol, o
ışıltılı an geldiğinde son nefeslerini anılarıyla birlikte sevdiklerine
emanet edip çekip gideceklerdir.
Ya sen!
Ayakta, dışarıda ve yaşıyorken; birileriyle konuşuyor ya da önündeki yemeği
kaşıklıyorken, hiç mi ağzında “ölü eti” hissetmeyeceksin?
Taylan Cintay
[Editiert am 30/1/2010 um 11:57 von Waris Dirie]
____________________ ''Kuru duayı bırak, ağaç isteyen tohum eker"
|
|
Antwort 17 |
|
Administrator  Beiträge: 235 Registriert: 18/9/2007 Status: OfflineGeschlecht: 
|
 |
erstellt am: 26/3/2010 um 17:29 |
|
|
Ilahların öldügü an
Kimse ışık hızını yakalayamaz,kimse deniz suyunu kurutamaz,kimse şerce
kuşunu yırtıcı bir şahin yuvasında besleyerek onu şahinleştiremez. Bunlar
doğanın kanunları ve yasalarıdır kimsenin bu doğanın kanun ve yasalarını
değiştirmeye gücü yetmez. Doğadaki gizem, güzelik, çekicilik yıllardan beri
resamları, arkelogları, kısacası bütün insanlığı düşünmeye ve onu anlamaya
teşvik etmiştir. Hiç düşündünüzmü doğada kaç türlü canlı olduğunu? Yada
başka bir soru ile, doğadaki canlıları hanki insan hanki gücü ile tespit
edebilir? Bu bana göre mümkün değildir. Yani kısacası biz insan oğulu ve
kızları kendimize yaratığımız ve yere göğe sığdıramadığımız kahramanlar,
önderler, ilahlar, doğamızda saadece ve saadece küçücük bir noktadan
ibaretler.
Hemen başımda geçen bir olayı anlatarak, düşüncelerimi sizinle paylaşmaya
devam edeyim. Kendi ülkemde binlerce kilometre uzakta yaşadığım Almanyanın
sanayi ülkesi olması nedeni ile havası oldukça bunaltıcı. Bu bunaltıcı
havanın bu kadar sanayisi olan bir ülkede büyük sorun olacağını önceden
bilenler ve araştıranlar ülkede mümkün oldukça doğal güzelikleri korumaya
çalışmışlar. Bu kısmen korumaya aldıkları küçük ama kücük olduğu kadarda
güzel bir doğa parçası yaşadığım bölgededir. Ben her fırsat bulduğumda,
mümkün oldukça evden çıkıp bu bölgeyi gezmeye giderim. Bölge bir kaç
tepeden oluşuyor, bu tepelerin etekleri kocaman çam ve meşe ağaçları ile
çevrilidir. Bir gün yanımda bir arkadaşla bu tepeler ve ormanlar arasındaki
gölette gitmeye karar verdik. Arabamızla beli bir yere kadar gitiktten
sonra arabanın girmesi yasak olduğu için aracımızı beli bir yere park edip
göle doğru yürüdük.
Yıllanmış çam ve meşe ağaçları arasında gölette doğru giden yolun başına
geldiğimizde bizden önce gidip dolaşıp çıkanların yüzlerinde çok garip bir
samimiyet ve tebesüm beliriyordu. Bu kocaman şehirin anonimleşen ve
robotlaşmaya dogru giden insanları sanki bizi tanıyorlarmış gibi selam
veriyor ve göllete doğru giden ben ve beraberimdeki arkadaşı
şaşırtıyorlardı. Bu durumu oldukça garipsemiş ve yanımdaki arkadaşla ciddi
ciddi tartışmaya başlamıştım. İnsanlar arasında çok normal olması gereken
selamlaşmanın, büyük kentleşme ve sanayileşmenin anormmalleştirdiği bütün
gerçekliği ile gözler önünde olduğu halde bu insanların tanımadığı bizlere
selam vermesi doğrusu merakımın konusu olmuştu.
Kendi kendime „neden olabilir“ sorusuna cevap bulmak için
kafamda bir yığın düşünce ile ilerliyorduk göllete doğru. Yirmi dakikalık
bir yürüyüş sonunda göllete vardık. Göllet çok küçük olması ile beraber bir
kaç tepenin arasında büyüleyici bir doğa harikasıydı. Kocaman bir barajın
içindeki canlılar o göllete kendisine yer edinmişlerdi,
balıklar,kurbağalar, su üzerinde uçuşan değişik değişik kelebek ve
böcekler, ordaki insanlara sanki yaşamın güzeliklerini fısıldıyorlardı.
Arkadaşımın beni dürtmesi ile hayalimde, yazın 35 derece sıcaklığından,
kavrulan bostanımıza akşam serinliğinde suyu bıraktığımda o toprağın suyu
nasıl emdiğini ve etrafa mis kokuların saçıldığı, çocukluğumun geçtiği
ülkemden geri geldiğimin farkına varıyor ve ülke özleminin beni pencesine
aldığını fark ediyor tarifi mümkün olmayan bir acı his ediyordum.
O küçücük göl etrafında, önüme gelen ve ulaşabildiğim ağaçlara, çiçeklere,
gölün içinde büyüyen ve dışarıya kadar salkan değişik otlara, toprağa
dokunup beni pencesine alan ülke özlemini birazda olsa gidermeye
çalışıyordum. Dokunduğum ağaç dalları çiçekler toprak beni birazdaha
kendime getiriyor ve his etmenin tadını çıkarıyordum. Gölün etrafında
dolaşan insanlar bana sanki yıllarca kafese kitlenmiş ve daha sonra
bırakılmış bir hayvanın şaşkınlığını hatırlatıyordu. Doğalıktan
uzaklaştırılan insanlar bu güzel göl etrafında bir anlamda kendine gelmiş
ama nasıl davranacaklarını bilmiyor dengesiz dengesiz hareketler
yapıyorlardı. Gölün etrafında bir iki saat dolaştıktan sonra geri dönmek
üzere yolla çıktık. Yolda gölete doğru gelen insanlarla karşılaştığımda
onlara sırf insan oldukları için selam verme ihtiyacı his etim. Evet o bir
parçacık doğal güzelik ordaki biz insanları bir adım daha insanlıkları ile
buluşturmuş, bir anlamda bizlere insanın ve doğanın nasıl olması
gerektiğini göstermişti.
Sonra kendi kendime „evet aslında saadece bizden önce göl etrafına
gidip bizi yolda karşılıyan insalar değil, bizden önce bu dünyaya gelip göç
edenlerde bu konuda bize güzeliklerin,büyüklügün,erdemliliğin adreslerini
göstermişlerdir“diye içimde geçirdim.
1590-1660 yılları arasında yaşandığı sanılan ve bütün ilhamini tabiatan
almış doğaya taparcasına şiirler yazan büyük Kürt ozani Feqıyê
Teyra(Kuşların öğretmeni)
bizlere bu konuda oldukça çarpıcı imgeler bırakmıştır. Örnek olsun diye
saadece bir şiirindeki dörtlügü kısaca buraya aktarayım.
Ey av û av ey av û av
Ma tu bê eşq û muhbetê
Mewc û pêlan tavêy belav
Be sekne û bê rahetê
“Ey su“ şiirinde, aşık suya benzetilmektedir, su sevgili için
akmaktadır. Feqıyê Teyra şiirlerinde, aşkın dolayısıyla sevgilinin anlatımı
doğadaki benzetmelerle güçlenir. Bu aslında biz insanlara güzeliğin aşkın
sevginin nerde olduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Şiirlerinde ölüm
teması hatta dünyanın gelip geçici olduğu fikri açıkça hissedilir. Nice
peygamberlerin, kâmil insanların bu dünyadan gelip geçtiğini belirtir.
Yine yakın tarihimizde yaşayan Aşık Veysel „benim sadık yarım kara
topraktir“ dediğinde aslında bu dünyada insanlara zulüm edenlere,
kendini bu dünyanın sahibi zan edenlere ,ne kadar zavali oldukları mesajını
vermiştir, tabiki anlayana.
Doğayı tanımak yaşamı ve yaşamın kaynağını tanımak demektir aslında,yukarda
söz konusu emtiştim ilahlar,tanrılar,önderler, filozoflar ve ideolojileri
sadece insan ölüleri üzerinde kendini yaşatmışlardır. Doğa ise bize yaşamın
kendisini sunmuştur. Doğaya inanmak ilahları öldürmek demektir.
Sevgilerimle
Munzur Okur
|
|
|
Administrator  Beiträge: 235 Registriert: 18/9/2007 Status: OfflineGeschlecht: 
|
 |
erstellt am: 29/3/2010 um 19:00 |
|
|
Ben siir yazarsam-I-
Ben şiir yazarsam,
görkemli dağların eteğinde, kardelenler çiçeğe durur.
Uzun karanlık geceler, safağa kaçar.
Ben şiir yazarsam,
güneşten kavrulan toprak, su ile buluşur.
Yuvasındaki yavru kuş kanatlanıp, özgürlüğe uçar.
Ben şiir yazarsam,
anneler acılı ağıtlar yerine, sevgi sözcükleri yakarlar,
felaket habercileri döşümüzü döver gibi, kapımızı dövmez.
Ben şiir yazarsam,
torbalarımız umutsuzluk kelimelerinden arınıp, umutla dolar.
Sevgiye ve aşka hain tuzaklar kuran soysuzlar söbelenir.
Ben şiir yazarsam,
samanlık seyran olmaz, fakat mahsumiyet´te günahkar olmaz.
Kavanoz götlü dünya tos pembe olmaz, fakat sevgiyede mezar olmaz.
Ben şiir yazarsam,
evet
ben
şiir yazarsam,
aşka ve sevgiye olan güvencim sarsılmaz.
İhanete ve kahpeliğe olan nefretim suskun kalmaz.
Ben şiir yazarsam,
sivri laflar eden siyaset simmsarları ve ilahlarına,
eyvallahım olmaz...
Munzur Okur
[Editiert am 31/3/2010 um 11:58 von Munzurrojhat]
|
|
|
Administrator  Beiträge: 235 Registriert: 18/9/2007 Status: OfflineGeschlecht: 
|
 |
erstellt am: 31/3/2010 um 11:56 |
|
|
Ben şiir
yazarsam -II-
Sana gelirim ey kutsal ardıç ağacı
Seni tanımadığımı sanma
Sana kırklar ziyareti derler ya,
oysa sen yüzbinlerin geçmişi ve mahsumiyetisin
Beni bağışlıyacaksın,sorgulama değil benimkisi bilesin
Sakın ha sakın, yanlış anlama
Ne haddime
Kutsallığın dokunulmazlığını bilenlerdenim
Sana sığınmaya geldim yanındayım,işte.
İnsan nede çok şey görüyor burda
Ne çok isterdim seninle sırdaş olmayı
Taşıyamazdım sırlarını bunuda bilirim
Ne çok ayrıntılar taşıyorsun koca bedeninde
Heybetli duruşunla,nede çok çaresiz ve yorgunsun
Merakımı bağışla ama
kım bilir nelere göz kapamak istedin ama yapamadın,
yapamazdın
Çünkü seni kutsayanlar çıplak ve günahsızdılar.
Yaşlı bedeninde,seni kutsayanların çıplaklığını taşıyorsun.
Sana yüreklerini ve sırlarını açtılar.
Görmemezlikten gelemezdin.
Kim bilir kaç asırlıksın,kaç yürek acısına şahit oldun?
Ne fırtınalar yaşadın?
Kaç tomurcuk yüreğin açmadan solduğuna şahit oldun
Yolculuk edenlere,hastalara
Acı çekenlere, toprağın bereketli ürün vermesini isteyenlere
Senin yüceliğinin kavranmaz,
merhametinin ve insana olan sevginin sözle ifade edilemez
olduğuna inannalara ne kadar yardımcı oldun?
Anlatabilirmisin?
Belli etirmesende,artık
Bilirim , görüyorum
Üzerinde taşıdığın onca acıya dayanamıyorsun
Yanlızlığıda bilirim ama hani derlerya
”hak etmedin sen bunu“
Seninkide bu türden bir yanlızlık
Hani nerde seni kutsayanlar?
Nerde sana adak adayıp dilek tutanlar?
Nasıl bir duygudur kocaman bir geçmişle geleceksiz bırakılmak
Anlatabilirmisin?
Munzur Okur
|
|
|
Administrator  Beiträge: 235 Registriert: 18/9/2007 Status: OfflineGeschlecht: 
|
 |
erstellt am: 26/4/2010 um 19:29 |
|
|
Ermeniler ve Bizler
2010 yılında yaşıyoruz ve 1915 te yaşanan zulümün muhasebesi yeni
yapılıyor,hesapları yeni soruluyor. Ben kendi adıma zalimların zulümünün
insanlık tarihinde başlayarak günümüze kadar geldiğinin ve halende devam
etiğini bilenlerdenim. Dolayısı ile 1915 te Ermenilere yapılan zulümün çok
değil hemen 23 sene sonra aynısı, benim dedelerime uygulanmıştır. Tarihe
hep barbarlıkları ile geçmiş ve tarih sayfalarında insanlık tarafında hep
yargılanacak olan bu zalimlerin zulümüne uğramış bir halkın evladı olarak
bizimde kendi adımıza biraz muhasebe yapmamız gerektiğine inanıyorum. Şu
anda binlerce kilometre uzakta çocukluğumun geçtiği köyümü ve köyümüzde
anlatılan hikayeleri anımsıyorum.
Ne korkunç olaylar yaşanmıştı, ne yazıkki dedelerimizin asırlardır beraber
yaşadığı bir halk (Ermeniler) vuruluyor, öldürülüyor evleri, köyleri ile
birlikte yakılıyordu ve bizim dedelerimiz genel olmazsada kısmen ses
çıkarmıyorlardı. Zalimin zulümüne uğrayan asırlık komşuları doğduğu ve
yaşam bulduğu o güzelim topraklarında, bir kısmı öldürülüyor, bir kısmıda
bir daha dönmemek üzere uzaklara sürülüyordu.
Bizimkiler ise kısmen sahipleri öldürülen, kalanlar ise artık dönmemek
üzere uzaklara sürgün edilen Ermenilerin, hanlarına, hamamlarına,
bağlarına, bahçelererine sahip olmak için gizliden gizliye birbirilerini
gözetledikleri, yine dedelerimiz tarafında büyük acı ve utanç duyularak
anlatılıyordu bizlere. Dedelerimiz bu sesizliğin büyük bir insanlık ayıbı
olduğunu çok sürmeden 22 sene sonra aynı akıbete uğradıklarında anlamış,
gizliden gizliye kutsal bildikleri ziyaretlere gidip, yaptıkları ayıbın,
yanı başındaki komşuları olan Ermenilerin öldürülmesine ve sürülmesine ses
çıkarmamakla işledikleri günahların af edilmesi için dualar edip
yalvarmışlardı.
Ama artık olan olmuştu şimdi kendileri dardaydı,Ermenilere yapılan zulüm bu
sefer kendilerine yapılıyordu. İnsanlar toplatılıyor toplu halden çocuk,
yaşlı, kadın demeden ağır makinali silahlarla taranılıp öldürülüyordu.
Zalimler askerleri ile köyleri basıyor, insanları toplayıp evlere koyup gaz
yağı döküp yakıyorlardı. O kocaman heybetli dağları bile artık onları
koruyamıyordu, Ali boğazında insan çığlıkları yükseliyordu, laç deresi kan
akıyordu. Artık insanlar çaresizce zalimler tarafında hunharca
öldürülmelerini beklemekten başka bir şey yapamıyorlardı. Kimi aileler
tamamen yok edildi, kimileri birbirinde ayırtırılarak uzak ve bilmedikleri
memleketlere sürgün edildiler. Geride binlerce ağıt ve tarifi ne yazmakla
nede anlatmakla mümkün olmayan acılar bırakıldı.
Bizler böyle trajedilerin yaşandığı bir coğrafıyanın ve bu coğrafıyada
yaşayan insanların evlatları ve torunlarıyız. Hep kendi kendime ve zaman
zamanda sesli bir şekilde “acaba bu acıları yaşamadan bu acıların
hikayelerini duymadan büyümek nasıl bir duygu olurdu” diye
sormuşumdur. Çünkü biz yeni yeni yaşamı ve insanlığı tanımaya
çalıştığımızda bizlere insanlar renkli çocuk masaları yerine ninelerimiz
dedelerimiz tarafından yine insanlara uygulnanan bu vahşi, vahşi olduğu
kadarda insanlık dışı uygulamaları yaşayanlar tarafından hikaye niyetinde
dinliyor ve yarınlarımıza büyük kaygılarlarla giriyorduk.
Daha önce yine bir yazımda kendisine olan özlemimi anlatığım ve Türk
Cumhuriyetin bölgeye hakim oldğunda buya yana iki köy arasında
paylaşılamayan bir ermeni köyü aklıma geliyor. Bu Ermeni köyü en az eli
seneden beridir bizim köy ve Hozat´ta bağlı olan ve yine kocaman bir
kilisesi olan Geçimli(Ergen) köylüleri tarafında mahkemeliktir.
Hatırlıyorum aynen hikayelerde anlatılan cenetten daha güzel bir köydü.
Ermeniler köye çok iyi bakmışlardı, üzüm bağları, kiraz bahçeleri, asırlık
ceviz ağaçları ve kavaklar. Köşe taşlarının her birine bir gün ayrılarak
yontulan taşlarla örülmüs evler, kocaman kocaman dut ağaçları. Ben
yaşamımda çok yerleşim alanları gördüm şehirler, çiftlikler, köyler ama hiç
bir zaman Xozapir kadar güzel değilerdi.
Ve bizim elimize geçmişti hata iki köy arasında paylaşılamayan ve iki
köyede ait olmayan bu güzelim köy fazla sürmeden harebeye döndü. Evler
yıkıldı bağlar bahçeler talan edildi, meyve ağaçları kırıldı yakıldı.
İnsana „hainliğin bu kadarınada pes“ dedirtecek duruma
getirildi.Dersimde tanrı yerine ve büyük bir şekilde kutsanan heq
“emek“ kutsaldır kimsenin emeği kimseye kalmaz hele haince
emelerle başkasının emeğine sahip çıkarsan hiç kalmaz . Bizdede durum
böyleydi.
Eğer biz bunları konuşup anlatmaz, saadece bize olan zulümde bahs edersek
1938 de dedelerimizin bütün insanlık tarafında zalimler elinde yanlız
bırakıldığı gibi, bizimde yarın öbürgün böyle bir drumda zalimler elinde
yanlız kalma ihtimalimiz hep olacaktır-ki bugün yasadıgımız da pek farklı
degil. Dolayısı ile kendi adima bu ihtimali yok etmek için elimde geldiği
kadarı ile sorgulamaya ve elimin ve beynimin hüküm etiği oranda bulduğum
yanlışları yazmaya ve anlatmaya çalışacağım.
Munzur Okur
[Editiert am 26/4/2010 um 23:22 von Munzurrojhat]
|
|
|
Administrator  Beiträge: 235 Registriert: 18/9/2007 Status: OfflineGeschlecht: 
|
 |
erstellt am: 28/4/2010 um 17:11 |
|
|
Ben bu mektubu okudugumda, dünyanin ne kadar cirkinlestirildigini,ve
insanlarin ne kadar dogadan ve dolayisi ile kendilerinde uzaklastigini
büyük acilar cekerek tekrar yasadim ve farkina vardim.
1854,yilinda yazilan bir mektubun bugün ne kadar aciklayici ve insanligin
ne kadar zavali durma düsürüldügünü bize ancak bu denli güzel
aciklayabilirdi.
Kesinlikle okumalisiniz.
Munzur Okur
Kızılderili Şef'in Amerikan Başkanına Mektubu
1854 yılında ABD Başkanı Franklin Pierce yazdığı bir mektupla
Amerika’ya gelen beyaz göçmenlere toprak bulmak amacıyla
Kızılderililerden toprak istemiş ve "bu isteği kabul edilecek olursa
Kızılderililere rahatlıkla yaşayabilecekleri bir bölgenin ayrılacağını
bildirmiştir.
Topraklarının büyük bir bölümü zaten beyazlar tarafından zorla ellerinden
alınmış olan Duwarmish Kızılderililerinin Reisi Seattle bir söylemiyle ABD
Başkanına yanıt vermiş ve bu yanıt mektup olarak ABD başkanına
gönderilmiştir. Mektubun aslı Amerika, Seattle, Squamish Müzesi’nde
korunmaktadır.
İnsan ve doğa diyalektiğini en güzel dile getiren metinlerden biri olarak
günümüzde değeri daha çok anlaşılmaktadır.
Yale, Sorbon, Oxford ya da bir başka okuldan mezun olan ünlü bir düşünürün
sözleri değil bunlar. Nobel ödülü kazanan bir edebiyatçının da değil. Beyaz
adamın “kafa derisi avcıları”, “vahşi”,
“barbar” ilan ettiği Kızılderililerin şefi Seattle'nin
“uygar” beyaz başkan'a mektubu:
ŞEF SEATTLE’IN MEKTUBU
Yüzyıllardır halkımın üzerine merhamet gözyaşları döken şu sonsuz gökyüzü
bir gün değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla
kaplanabilir. Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir.
Şef Seattle her ne söylerse Washington'daki büyük Şef ona, güneşin ya da
mevsimlerin dönüşüne
inandığı ölçüde inanabilir. Washington’daki Büyük Şef bize dostluk ve
iyilik dilekleriyle birlikte
bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş. Onun, bizim
arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığının farkındayız.
Merak ediyoruz ki gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya
da satabilirsiniz? Bunu anlamak bizler için çok güç.
Bir zamanlar insanlarımız bu topraklara tıpkı rüzgarda kıvrımlanan deniz
dalgalarının kabuklu kum yüzeyleri kapladığı gibi yayılmışlardı. Çok uzun
zaman geçti ve o büyük kabileler artık hüzünlü bir anı oldu.
Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının
parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık
ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve
geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır. Ormandaki ağaçların
damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna
inanırız.
Beyaz adamın ölüleri yıldızlar arasında yürümeye gittiklerinde, doğdukları
ülkeyi unuturlar. Bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü
o Kızılderili’nin anasıdır. Biz dünyanın parçasıyız ve o da bizim
parçamız. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyik, at, büyük
kartal, bunlarsa bizim erkek kardeşlerimiz, kayalık tepeler, çayırlardaki
ıslaklık, tayın vücut ısısı ve adam, hepsi aynı aileye aittir.
Büyük Beyaz Reis bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize
babalık edeceğini, biz kızılderililerin ise onun çocuktan olacağımızı
söylüyor. Toprağımızı alma teklifini düşüneceğiz, ama bu kolay olmayacak.
Çünkü bu toprak bizim için kutsaldır. Dereler ve nehirlerden akan,
parıldayan sular, sadece su değil atalarımızın kanlarıdır. Eğer size toprak
satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlamalısınız ve çocuklarınıza da onun
kutsal olduğunu öğretmelisiniz. Göllerin berrak suyundaki her hayali
yansıma, halkımın yaşamından anılar ve olaylar anlatır. Suyun mırıltısı
babamın babasının sesidir. Nehirler erkek kardeşlerimizdir, susuzluğumuzu
giderirler, nehirler kanolarımızı taşırlar ve çocuklarımızı beslerler. Eğer
size toprağımızı satarsak hatırlamalısınız ve çocuklarınıza öğretmelisiniz
ki nehirler bizim kardeşlerimizdir ve sizin de bundan dolayı nehirlere
herhangi bir kardeşe göstereceğiniz sevgiyi göstermelisiniz.
Biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez. Beyazlar için bir parça toprağın
diğerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve
sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır.
Beyaz adam topraktan istediğini alınca başka serüvenlere atılır.
Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak,
işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. O'nun bu ihtirasıdır ki
toprakları çölleştirecek ve her şeyi yok edecektir.
Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu
kentlerde huzur ve barış yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da
böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Belki bir vahşi olduğum
için anlayamıyorum ama benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça
başka. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların,
ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça yaşamın ne değeri
olur?
Bir kızılderiliyim ve anlamıyorum. Biz kızılderililer, bir su
birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Hava
önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar.
Beyaz adam için bunun da önemi yoktur. Ancak size bu toprakları satacak
olursak havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir.
Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal
olmasın ki hava? Atalarımız doğduktan gün ilk nefeslerini onun sayesinde
almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar
mı?
Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz. Eğer önerinizi kabul
edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var; beyaz adam bu topraklar
üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı gösterecek. Ben bir vahşiyim ve
başka türlü düşünemiyorum. "Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo
gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece
eğlenmek için. Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalodan daha değerli
olduğuna aklım ermiyor. Biz sadece yaşayabilmek için avlarız buffaloları.
Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok
edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan
ölmez mi?
Unutmayın bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir.
Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır.
Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu
dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi
ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her
felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.
Bildiğimiz bir gerçek daha var; sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı
değil. Aynı Tanrının yarattıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de
anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir. Siz Tanrınızın başka
olduğunu düşünmekte serbestsiniz. Ama hepimizi yaratan Tanrı için
kızılderili ile beyazın farkı yoktur.
Ve kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa
saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır. Beyaz adamı bu topraklara
getiren ve kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının
adaletini anlayamıyoruz. Tıpkı buffaloların öldürülüşü, ormanların
yakılışı, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi.
Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş,
yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte
o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme
mücadelesinin başlangıcı olacak.
Gündüz ve gece bir arada olamaz. Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı
sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır. Bütün bunlara rağmen,
teklifinizi tartışacağız. Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük
Beyaz Şef'in vaadettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız. Böylece Ay
birkaç kez daha doğacak, birkaç kış daha geçecek. Geri kalan günlerimizi
nerede geçirdiğimiz önemli değil. Çocuklarımız babalarının yenilgiyle
aşağılandığını gördüler. Savaşçılarımız utanç duydu ve yenilgiden sonra
günlerini aylaklık etmek ve vücutlarını tatlı yiyecekler ve sert içkilerle
kirletmekle harcıyorlar. Birkaç saat, birkaç kış ve bu dünyada bir zamanlar
yaşamış büyük kavimlerin veya şimdi ufak topluluklar halinde ormanda
dolaşanların çocukları da kalmayacak; bir zamanlar sizinkiler gibi güçlü ve
umutlu olanların mezarlarında yas tutmak için. Ama, niye insanlarımın
kaderi için yas tutayım ki? Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler
kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor. Bu doğanın düzenidir ve teessüf
gerekmez. Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün
gerçekleşecek; son kızılderili yok olup kabilemin hatıraları beyazlar için
bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesetleriyle
kaynaşacak.
Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda, bir yolda, boş bir yerde
yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar. Dünyanın hiçbir
yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur. Geceleri, şehir ve kasabalarınızın
caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış
ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır. Beyaz adam
asla yalnız kalamayacaktır.
Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü;
ölüler güçsüz değildir.
Ölü mü dedim?... Ölüm diye bir şey yoktur ki sadece dünya değiştirir
insan.
Şef Seattle, 1854
|
|
|
Administrator  Beiträge: 235 Registriert: 18/9/2007 Status: OfflineGeschlecht: 
|
 |
erstellt am: 5/5/2010 um 15:43 |
|
|
Uzaklara açılan bir kapı eşiğinde,
hüzün makamında, bir acının mekanıdır yüreğim.
Uzakların arefesinde, gideceğinden dolayı,
geldiğin güne yüzlerce lahnet okuyorum.
Artık yüreğimin orta yerinde sana ait bir mezar,
ve başında ağlayan ben varım.
Bendeki seni öldürmek için ölümle pençeleşip,
yara alan yüreğimi alkohl denizine salıyorum.
Munzur Okur
|
|
|
Uzman Üye   Beiträge: 309 Registriert: 21/10/2007 Status: Offline
|
 |
erstellt am: 14/5/2010 um 10:02 |
|
|
aşk ancak alt üst etme sayesinde ortaya çıkar..
ötekinin agalma'sına(helvadan putuna) hayran olduğum zaman aşık değilimdir,
aşkın nesnesi olan ötekini kırılgan ve kayıp, "o şey"den yoksun bir şey
olarak yaşadığım zaman, aşkım bu kayba rağmen ayakta kaldığı zaman
aşığımdır.*
____________________ Uçurumun kenarina gelen insanlar kanatlanıp uçarlar..
|
|
|
|