Willkommen bei www.Pertekliyiz.Biz
Ana Sayfa Biz Kimiz Bize Ulasin Bizi Tanitin Köyler Kitap Önerileri Ziyaretci Defteri
  Hallo Misafir!   
Pertekliyiz.biz Sitesine Hosgeldiniz........Xerhatin.........Xerama
 

RADYO PERTAQ FACEBOOK GRUBU
www.Pertekliyiz.Biz Formu - Yaþamýn içinde

Radyo Pertaq

 


Login

Benutzername:

Passwort:


icon_home.gif Ana Sayfa
som_downloads.gif Menü
tree-T.gif Pertek Resimleri
tree-T.gif Forum
tree-T.gif Dosyalar
tree-T.gif Alevilik
tree-T.gif Mesaj Panosu
tree-T.gif Etkinlikler
tree-T.gif Linkler
tree-T.gif Dilek Tahtasi
tree-T.gif Ziyaretci Defteri
tree-T.gif En Iyiler
tree-T.gif Anketler
tree-T.gif Kadromuz
tree-T.gif Biyografiler
tree-T.gif Sitenize Ekleyiniz
tree-T.gif Kadin
tree-T.gif Atasozleri
tree-T.gif Saglik
tree-T.gif Dersim Haritasi
tree-T.gif Sifali Bitkiler
tree-T.gif Testler
tree-T.gif Genel Bilgiler
tree-T.gif Mektuplar
tree-T.gif Oyun Eglence
icon_poll.gif Kültür&Sanat
tree-T.gif Gazeteler
tree-T.gif Tv Izle
tree-T.gif Sarki Sozleri
tree-T.gif Siirler
tree-T.gif Fikra Diyari
tree-T.gif Kitaplar
tree-T.gif Kitap Önerileri
tree-T.gif Filmler
tree-T.gif Klipler
tree-T.gif Kose Yazilari
tree-T.gif Dizi Izle
tree-T.gif Genel Kültür
tree-T.gif Eglence
icon_members.gif Üye Menüsü
tree-T.gif Kullanici Kaydi
tree-T.gif Özel Mesajlar
tree-T.gif Üye Listesi
tree-T.gif Ziyaretci Defteriniz
tree-T.gif Bizi Tanitin
tree-T.gif Bize Ulasin
favoritos.gif Haberler
tree-T.gif Haber Gönder
tree-T.gif Tüm Haberler
tree-T.gif Haber Arsivi
tree-T.gif Haber Basliklari
icon_members.gif Bilgileriniz
icon_members.gif Cikis Yap

Kategorien
oarrow.gif Dersimden Haberler
oarrow.gif Dünyadan Haberler
oarrow.gif Güncel Haberler
oarrow.gif HABERLER
oarrow.gif Pertek Haberleri

Klipler

Yeni Klip
civan hoca hewale ewindar

civan hoca hewale ewindar
Yeni Klip
MERVAN TAN - ZARİN

MERVAN TAN - ZARİN
Yeni Klip
Tuncel Kurtiz//Grup Yorum 25.Yıl Konseri

Tuncel Kurtiz//Grup Yorum 25.Yıl Konseri
Yeni Klip
DENIZ YUSUF  HÜSEYIN

DENIZ YUSUF HÜSEYIN
Yeni Klip
DERSIM  MERKEZ

DERSIM MERKEZ
Yeni Klip
BABA BERTAL DA  DAVUL RESITALI

BABA BERTAL DA DAVUL RESITALI
Yeni Klip
PERTEK TANITIM FILMI

PERTEK TANITIM FILMI
Yeni Klip
Goran  Salih-Mn Ashqm

Goran Salih-Mn Ashqm
Yeni Klip
8 MART ETKINLIGI-PERTEK

8 MART ETKINLIGI-PERTEK
Yeni Klip
Kürmes Ezgisi

Kürmes Ezgisi


Yönetim
g Yönetim Bölümü

www.Pertekliyiz.Biz Formu Du bist nicht eingeloggt

Als letztes aktiv: 8/2/2012 um 09:42

Nach unten
« vorheriges  nächstes »
Aufsteigend sortiern Absteigend sortieren Seite 1 von 2   «  1  2  »     print
Autor: Betreff: Yaşamın içinde
Administrator
Tecrübeli Üye


Beiträge: 235
Registriert: 18/9/2007
Status: Offline
Geschlecht: männlich
red_folder.gif erstellt am: 21/10/2008 um 19:26  
Benim küçük melegim Jan...
Jan´na dılêmın

Çok haycanlıydı,yaşamında daha önce hiç tanımadığı duygularla tanışmıştı,yaşamında çok istediği bir şey gerçekleşmiti.Yapı olarak duygusal,ve her şeyi sorğulayan bir insandı.Şimdi kendi kendisiyle baş başa ve bu yaşadığı yeni durumdan dolayı, kendisine sorular sormaya başlamıştı.Artık evlatları için endişelenen, Anneleri daha iyi anlamaya başlıyordu, daha önce Annesi´ile yaşadığı tartışmalarda Annesine azda olsun haksızlık etiğinin farkına varıp kendi kendine, daha önceleri hep başkalarına söylediği”bir insani anlamak için kendini onun yerine koyacan”sözünün ne kadar yerinde ve doğru olduğunun farkına varıp kendine olan güvenini tazeliyordu.

İşinden dolayı günün sekiz saatini insanlarla geçirmek zorundaydı ,onlara yardımcı olmaya çalışıyor sorunlarına cözüm arıyordu. Bundan dolayıda İnsanların dile getirdik´lerini iyi ve samimi bir şekilde dinlenilmesinden yanaydı. Samimiyetin insan ilişkilerinde vaz geçilmez bir kavram olduğunun farkındaydı. Geçmişinde yaşadığı olayları,hemen hemen her gün hatırlayıp çok azda olsa keşke farklı yapsaydım, daha doğru olurdu dediğinin farkına varıyor geleceğine daha sağlam bakıyor ve hazırlanıyordu. Özelikle çocuklara nasıl davranılması,onlara nasıl bir eğitim verilmesi konusunda araştırmalar yapıyor seminerlere gidiyordu.Çocukları çok seviyordu,onlara “kücük” muamelesi yapamıyor yetişkin insanlarla girdiği tartışmaların cidiyetini çocuklarda´da gösteriyor onlarlada aynı cidiyete tartışıp konuşuyordu.

Belkide bundan dolayı bu kadar düsünceli ve heycanliydi,cünkü artık kendiside yakında o çok sevdiği çocuklardan birine sahip olacaktı. Evet Hamileydi seviniyordu içi içine sığmıyor fazlasıyla gelecek hakında düsünüyor ve kaygılanıyordu. Cünkü yaşadığı sistemde çocukların nasıl ihmal edildiğini, Anne ve Babalar tarafında nasıl ezildiğini görüyor ve bizzat yaşıyordu. Ünüversiteye hazırlandığında özelikle sosyal alanda tercihlerini kulanmış ve bunu başarmıs,iş yaşamına sosyal bir kuruluşta çocuklar ve gencelerle çalışmaya başlamıştı. Bu sebepten dolayı Çocuk ve Gençlerin yaşadığı sorunlara yabancı değildi. İşte zaman gelmiş ve kendiside bir Anne adayıydı,Bu heycanı çok karışık duygularla yaşıyor ve hamileliğinin ilk haftalarında bile belki hiçte normal olmayan kaygılar taşıyordu. Hayat arkadışı olarak seçtiği ve beraber çocuk yaptıkları eşi´íle, zaman zaman bu konularda konuşur ve eşinde “çok abartıyorsun” sözlerini duyunca kendiside cidi ciddi düşünüyor, hamileliğin verdiği duygusalıkta kaynaklanıyor olabilir diye cevaplıyordu.

Düzenli olarak Dr kontrolerine gidip, çoçuğun durumu konusunda soru soruyor bilgiler alıyordu. Hamileliği ilerledikçe daha çok heycanlanıyordu. İkinci ayında başlamış bebeğine günlük yazıyor ve onunla konuşuyordu.Bu yaptıklarının belkide abartılı olduğunun farkındaydı ama duygularına hakim olamıyordu.Yine bu perodik Dr kontrolerinde birinde doktoru dikatlı bir şekilde kendisine,” korkmanıza gerek yok,ama 20 haftalık çocuk normalarını göz önünde bulundurunca, çocuğunuzun az gelişmiş olduğunu görüyorum”. Donmuş bir vaziyete Doktoru dinliyordu,Dr,fark etmiş olmalıkı”Bu normaldir, çocuğunuz minyon tipli bir bebek olabilir ama her ihtimale karşı sizi daha donanımlı bir kiliniğe göndermem gerekir” deyip azda olsa sakinleştirmişti.

Doktorda çıkarken yine hiç sevmediği taraflarında biri olan “en kötü ihtimaler” düşünüyor iyicene kaygılanıyordu. Bir hafta sonra Rendevu verilmişti kendisine, ama bu bir hafta onun için sanki bir sene gibi gelmişti geceleri uyuyamıyordu. İçinde korku büyüyor ve bu korku kendisini etikisi altına alıyordu. Eşi hep yaşamda olumlu düsündügü için kendisine kaygılanmamasını söylüyor,dikatını farklı yönlere çekmeye çalışıyordu. Bir haftalık zaman geçmiş ve ertesi gün kiliniğe gidip daha iyi makinalarla çocuğun durumuna bakacaktılar. Sabahleyin yaklaşık yüz kilometre olan kiliniğe doğru yola koyulmuşlardı yaklaşık bir saat süren yolculuktan sonra kiliniğe vardılar.İçeri girdiklerinde tarifini yapamayacağı duygular yaşıyorlardı. Bekleme salonunda beklerken, daha önce doktorun yanına giren bir çift kapıda ağlayarak çıktılar. Etkilenmişti yüreği parçalanıyor gibi oluyordu Eşi elini tutup korkma bir şey yoktur sakın ol,şimdiöğrenecegiz,gibi sözler peş peşe söyleyip duruyordu

Daha önce doktorun yanında esi´íle beraber çıkan bayan hiçkira hiçkira ağlıyordu eşi ise onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Kim ne bilir ne olmuştu bayanın karnı oldukça büyümüstü belkide doğumuna bir ay bile kalmamıştı,ama ordaki duruma bakılırsa doğumu yapamıyaçak gibi görünüyordu. Çok korkunç bir bekleyişti bir an içeri girmemek ve kötü haberleri duymamak istercesine yerinde kalktı neden artık sıra gelmiyor diye söylendi. Tam o arada isim okundu bayan, ve bay XX lütfen içeriye girin. Yerlerinde kalkıp içeriye girdiler Dr teker teker tokalaştıktan sonra masasının yanındaki iki sandelyeyi göstererek buyur oturun diyerek kendiside koltuğuna oturarak evet anlatın bakalım. Doktota ne anlatacaktı,bir şey bilmiyordu bildiği tek şey bir haftadan beri korkular içinde olduğu,ve ev doktorunun “çocuğun gelismediğini, ama bununda normal olabileceğini” söylemesiydi. Kilinik Doktoru durumu anlamış ve kendisine odanın içinde duran yatağı ve makinayı göstermişti ” buyurun buraya yatın bakalım” kalktı yerinda ve Dr,un gösterdiği yere uzandı.

Doktor oldukça büyük görüntü Monütörü olan makinayı açtı ve “ şimdi bakacaz sizlerde görebileceksiniz” demesiyle gözler monitora kitlendi. Dr oldukça kaygılı görünüyordu bir türlü istediği görüntüyü yakalıyamıyordu, epey bir uğraştan sonra bu işlemde bitmişti. Dr “yeni bir yöntemle kontrol edilmesi gerekiyor oldukça kücük” o arada çocuğun cinsiyetini öğrenmek istediklerinde sordular, dr bu soruya oldukça sinirlenmişti ve sinirlendiğinide açıkça beli etirmişti. İşte o an durumun oldukça ciddi olduğunu anlamışlardı. Anne adayının gözlerinde iki damla yaş sıyrılddi, eşi uzanıp silmek istedi, ama yapamadı. Dr yapılması gerekli olanın igne ile bebeğin içinde yaşadığı suyun alınıp, kontrol edilmesi gerektiğini, ve bununda labuatuara yolanıp sonuçların beklenmesi gerektiğini söyledi. Başka yol yoktu dr “bu iğne ile bakmanın yüzde beste olsa riski vardır bu riske rağmen yapmak istiyormusun” demesi formaliteden öteye bir şey değildi. Başkada çare yoktu, yapılması gerekiyordu.
Yaptırdılar bebeğin durumu pekte iyi değildi anlam veremiyordu doktor, iğneyle alınması gereken şu örnekleri alındı. Dr Anne adayına“sonuçları beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok, herhangi bir ağrı felan olursa, en kısa zamanda yakın hastahaneye baş vurması gerektiğini” söyleyerek,” sizlere iyi şeyler söylemek isterdim ama mualesef durum tehlikeli”.Anne adayı ağlayarak doktorun yanında ayrıldılar,eve dönüşlerinde çok acı çekiyorlardı bütün umutlar labuvatuarda, gelen sonuçlara kalmıştı. Cuma günüydü dolayısıyla cumartesi eğer yetisrirlerse sizi aralar demişti dr kendilerine yoks apazartesi.Cumartesi beklenen telefon gelmemişti, pazartesi sabah erkende kalkıp labuvatuarı kendi arayacağını eşine söyledi eşide “evet doğru olanda budur ara bakalım ne diyecekler”. Telefonun başına geçerek numaraları çevirdi karşısındakine ismini söyledikten sonra iki saniye beklemesi gerektiğini söylediler kendisine ıkı saniye sonra karşıdaki ses korkulacak bir şeyin olmadığını söyledi. Ekleyerek yaptığımız testlerde süphelendiğimiz önemli kromozanlara baktık her şey yolunda yanlız testin tamamını daha beklemeniz gerekiyor deyip birazda olsa rahatlatmıştılar kendisini.

Koşarak Eşinin boynuna İnsanlah bebeğime bir şey olmaz deyip yalvarır bir şekilde sarıldı eşide bu temenilerine katılarak bir haftada beri söylediği sözleri yine “korkma bir şey olmaz”diye ekledi.
Günün ilerleyen saatlerinde Doktor neden böyle olumsuz bir resim çizmişti arayıp öğrenmek istiyordu. Kızarak bu adam insanı korkutmaktan başka bir şey bilmiyor diye söleniyordu. İyi ya gerçekten beklenen telefon gelmiş her şeyin yolunda olduğu söylenmişti. Bu anlamda doktor boşuna bu kadar karamsarlık yaratmış korkutmuştu, bunun hesabı sorulmaylıdı. Telefonun başına geçti ve doktoru aradı, gelen telefonu anlatı, korkulacak bir şeyin olmadığını söylediler diye ekledi. Dr ise ikna olmayarak hayır siz yinede bir yakın doktora gidip bebeğe bir baktırın demesiyle yine korku salmıştı Anne adayının yüreğine.

Uzatmadan en yakın doktora gidip baktırmak istiyordu eşine gelirmisin diye sordu, sonra ekleyerek hayır ben bir bayan arkadaşım var onla giderim zaten korkulacak bir şey yok deyip evde çıktı.

Gittiği doktorda bütün hayeleri yıkıldı.

Bebek yaşamıyordu artık.

21 hafta boyunca yüreğinde taşıdığı bebeğinin kalbi durmuştu.

Bu yaşamı boyunca taşıyıcağı büyük bir yaraydı artık.

Dermanı saadece zamandı başka bir şey bulamıyordu.

Bunun acısını çekti piskolojisi bozuldu.

Zaman onun için durmuştu üç ay boyunca.

Hiç bir şeyin anlamı yoktu.

Hiç bir şey 21 hafta yüreğinde taşıdığı bebeğini ondan ayırmanın acısını anlatamıyordu.

Ağladığında yüreği parçalanıyordu.

Bir annenin içinde taşıdığı canı,her ne sebeple olursa olsun, ondan ayırmalarını kabulenemedi.

Zaman, zaman, zaman.

Beş ay sonra. Toplu halde 500 gıramda kücük çocukların defin edileceği, ve bunların içinde kendi çocuğununda olduğunu, isterse bu defin merasimine kendiside katılacağı bir davetiye aldı.
Gidecek ve beraberinde şöyle bir mektup ve kitapta mezera konulmak için uuupsürecek

“Benim kücük meleğim Jan”

Sen daha benim karnımdayken,ve karnımda yaşıyorken,ben Antoine de saint-exupêry´in “kücük prenz” adlı kitabını kitapçıdan almıştım. Ben sana bu kitaptaki hikayeyi okumaya başlamıştım, sen daha benimleyken (halende benimlesin,hep benimle olacan) belki karnımdaken desem daha doğru olacak.
Bu kitabı bilinçli olarak seçtim,cünkü benim ilk okuduğum kitaptı bunu, okuduğumda bende kücücük bir çocuktum. Tam hatırlamıyorum kim bilir? ama yaklaşık altı veyahut yedi yaşlarındaydım.Belkide sekiz yaşındaydım tam olarak bilmiyorum çok kücüktüm.Sana kendimden çok şey vermek istedim,isterdim. Sana gelişik güzel birşey okumak istemiyordum,sana okuduğum kitabın benim için anlamı vardır.Bu kitabı elim altında okşarken,aynı andada seni karnımda okşuyordum.
Benim kızım Jan, ben seni çok seviyorum, seni hiç bir zaman unutmuyacam.Sen benim ilk çocuğumsun, benim prensesimsin.Sen saadece benim karnımda yaşadın 21 hafta.Bugün bu kitabı sonuna kadar okuyacam.Okuyunca seni düşündüm, düşünüyorumda başka sana ne getirebilirim beraberimde.

Bir insani anlamak için kendimizi onun yerine koyacağımız günler dileğiyle.

Bütün Annelere

Sevgi ve hüzünlerimle


Munzur Okur


[Editiert am 6/5/2009 um 08:33 von Munzurrojhat]
Profil anzeigen Homepage besuchen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen
Süper Üye
Süper Üye


Beiträge: 67
Registriert: 15/10/2007
Status: Offline
Geschlecht: weiblich
red_folder.gif erstellt am: 22/10/2008 um 09:40  
--merhaba--
paylasımın için teşekkür ederim bir anne olarak. gerçekten yaşadıgımız dönemleri iyi anlatiyor.Okurken çok duygulandım anne olduktan sonra herkesin acısını daha çok anlıyorsunuz.her zaman söylerlerdi bir anne olda gör gerçekten çok farklı bir duygu xade herkese tattirsin bu güzelligi... ve hiçbir annenin yüregi yanmasin gerçkten tanimsizbir acidir düsünmek bile canmı sıkıyor..........


____________________
SORGULANMAYAN HAYAT YAŞAMAYA DEĞMEZ....
Profil anzeigen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 1
Administrator
Tecrübeli Üye


Beiträge: 235
Registriert: 18/9/2007
Status: Offline
Geschlecht: männlich
red_folder.gif erstellt am: 22/10/2008 um 17:16  
Seni hep o sıcak gülüşlerinle hatırlayacaz

Yazı yazmak oldukça zor bir iş,hele yazdığın konu,eğer bir şeyler anlatacaksa, birilerini tarif edecekse dahada zorlaşıyor.Eğer yazıda konunun başkalarını ilgilendirdiğini düsünüyorsan, o zaman senin ne düşündügün o kadar önemli değil ilk etapta. Önemli olan başkalarının ne düsündügünü, neler his etiğini,hanki yıkımlar yaşadığını, hanki acılar çektiğini bilmelisin.Daha sonra sende bir düsünce oluşabiliyor,ve bu düsünceyi yazdığın konuya sağlıklı bir şekilde taşımalısın iste böyle bir zorluk ve sorumluluk gerektiriyor yazmak. Ne kadar çok kişiyi yazmak isterdim, ama yazmaya kalkıştığımda hemen acabalar gelip beynime yerleşiyor.İnsanları, yazdığın kişileri gerçekten yeterince anlatabiliyormusun?onların neler düşündügünü anlayabiliyormusun?Kendini bir nebzede olsa karşı tarafın yerine oturtabiliyormusun? Gibi sorular insanı düsündürmeye başlıyor.

İnsan yaşamı boyunca kendini yanlızlaştırmamali,çünkü dünyada milyonlarca insan yaşıyordur,bunlardan pek farklı olduğumuzu düşünemiyorum.Bu insanlarla her şeyden önce ortak özeliğimiz ve buluştuğumuz yer insanı yürek taşımamızdır.Her insanın doğruları farklı olabilir,her insan farklı düşünebilir, genelde yaşadığı toplum ve koşulara bağlıdır bir insanın düsünce gelişimi.Dolayısıyla malumunuz öyle bir kadersiz ve talihsiz toplumda yaşadık ve yaşıyoruzkı,artık doğruları bir tarafa bırakıp duygularımızla hareket etmek zorundayız.Cünkü toplumumuzda hiç bir zaman kendi doğrularımızı söyleme fırsatı verilmedi bizlere o halde bir dokunulmaz yanımız duygularımızdır, bu anlamdada yazdığım yazılarda genelde duygusal yönlerimi irdelemeye ve onları doğru bir biçimde anlatmaya çalışıyorum.

Ama buda başlı başına bir beceri meselesidir,insanın kendini tanıma meselesidir,kendini bilme meselesidir.Ne kadar duygularımızı anlatabiliriz,bu konuda ne kadar imkanımız ve fırsatımız olmuştur.Çocukluğumuzda yola çıkararak her canımız acıyıp ağladığımızda kaç kişi bize neden ağladığımızı sorup bizi konuşmaya teşvik etmiştir.Yaşama adım atığımızda kaç kişi neler yapacağımızı bize sormuştur,önümüzde ne kadar seçenekler vardı,ne yazıkki bunlardan hepsinden yoksunduk.Ağladık birşey ifade etmedi, anlatmaya çalıştık anlaşılmadı bizde vaz geçtik,neler düşündügümüzü oturup en yakınımızda olan kişiye anlatmaktan güclük çektik.Böyle bir gerçeklik içinde yaşadık ve yaşıyoruz,umarım bu ilerki zamanlarda değişir olması gereken gibi olur.

Kendisini saygıyla anıyorum Mehmet uzun Ruhumun gökkuşağı,Eserinde böyle bir belirleme yapmıştır bizim gerçekliğimizle ilgili.Resmi Türkiye´ye gelince,onlarda yalanlarla dolu yeni gerçeklerini,topluma kabul etirmek için her konuda ,her şeyin unutulmasını şart koşuyorlardı.Unutkanlık onların başarışnin koşuluydu,unutkanlığı gerçekleştirmek,hafızayı yok etmek ve günün resmi gerçeklerini ebedileştirmek içinde geçmişi,tarihi,gelenekleri hatırlatabilecek her seyi,dili,kitapları,alfebeyi,isimleri,yapıları, bayramları,ayinleri,törenleri,müziği,dansı ,oyunları giyimi,akla gelecek her şeyi yasaklıyor,değiştiriyor,cezalandırıyor ve yok ediyordu.
İçinde doğduğum büyüdügüm koşular iste bunlardi ve benim “kendim”olarak hayatımı sürdürmeme yardımcı olabilecek her şey bana yasakti.
Evet yanı artık biz “biz” değildik, böyle bir gerçekliğimiz vardır.O çok sevdiği toprağının kucağında şimdi rahat uyusun.

Böyle koşularda Yazılar yazmaya çalışıyoruz. Çoktan beri yazmak istediğim,bir arkadaşımı,bir akrabami,bir yoldaşımı Tuncayi düşünüyorum. Kendisini düşününce O altın sarısı saçları,gülen gözleri,ve düsünceli hali hep gözüm önünde canlanıyor.Yaşamı çok seviyordu,bunu etrafındaki herkes rahatlıkla görebiliyordu.çocukluğunda gazte ve dergilerde maket evler promosyon diye veriliyordu ilk aklıma gelen,onun yaptığı o maket evlerdi evin her yerine her kösesine yerleştirmişti.O kücük yaşlarda bile bir bilgenin sabrı,sesizliği ve sakinliği kendisinde vardı. Tuncay güldügünde gözleri gülüyor, candan gülüyordu,etrafındaki her seyi,kücük yaşına rağmen fark eder ve bunu sesizce değerlendirimeye alırdı.

Dayımın tek erkek evladıydı,beş kız kardeşinden, farklı davranılıyordu kendisine, ama bu durum onu her zaman rahatsız ediyordu. Kendisinde kücük kız kardeşleriyle oyunlar oynar ,onlarla adeta bir arkadaş oluyordu. Okula devam ediyordu liseyi bitirdikten sonra, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi' ni kazanmıştı. Hafızam beni yanıltmiyorsa 1994 yılında Boluya gidip üniversteye başlamıştı.Ondan sonra zaten ben avrupada olduğum için ilişkimiz yoktu kendisiyle. Bir yaz izininde kendisiyle görüşmüş ve konuşmuştuk,Türkiyenin siyasi gidişatı üzerine oldukça bilgilenmişti.Kendilerine müsafir olmuştum,gidip Pertek çarşısında gezmiştik,parkta oturup çay içmıştık.Aksama doğru tekrar evlerine geldik Yengem güzel yemekler yapmıştı oturup akşam yemeğimizide yedik. Uyuma vakti geldiğinde yataklarımız Tuncayla aynı odada serildi,kendisiyle sabaha kadar konuştuk düşünceleri çok radikaldı. Ben ise kendisinin bir üniverste öğrencisi olduğunu ve bunu değerlendirmesi gerektiğini söylüyordum kendisine. Ama söylediklerim Tuncayın üklesine ve dağlarına olan tutkusunu engelememişti.1994 yilinda ,Okulu bırakıp kürdistan özgürlük mücadelesi saflarına katılmıştı.

Artık bir Gerilaydı Tuncay bu haber en çok Dayım ve Yengemi derinde etkilemişti.Gerilla demek her an sahdet haberleri demekti.Türk devleti her zamanki silahlı çözümde daha ileri gitmiş, savaşı tırmandirmişti.Ancak bir Anne ve bir Baba bu duyguları anlayabilir,bir yandada oğullarıyla gurur duyuyorlardı. Ben haberi aldığımda pekte şaşırmamıştım,çünkü o dönemde mücadelenin sıcaklığı bütün üniverste gençliğini sarmalamıştı.Artık bizim “biz” olmamızı engeleyen sistem parçalanmak isteniyordu bu gençlik tarafında.Bu heycanı bizlerde her an bütün iliklerimize kadar his ediyorduk.

Evet Tuncayda artık bir özgürlük savaşçısıydı,Seyit Rızaların,38,lerde Türk devleti tarafında süngülenen hamile kadınların, öcünü almak için kendini Kürdistan dağlarına atmıştı.Bizler akraba ve arkadaş olarak Tuncayın aldığı bu karara saygı duymaktan başka hiç birşey edemezdik.1999 yılında Bir oğlum oldu adını Rojhat taktim çünkü Rojhat aynı zamanda Tuncayın kod adıydı.Tuncay artık her an aklımdaydı Korkuyordum kaygılanıyordum,insan hiç bir özgürlük savaşçisinin burnunun kanamasını istemez. Günler geçti benim Rojhatim iki yaşına girdi ve Ben dayımları ziyarete gitim,dayım Rojhati sevince sanki Tuncayı seviyordu,kardeşleri Tuncayla ilgileniyor gibidiler.Yaşamımızda hep Böyle değilmi? gidenleri yüreğimize gömedikmi? gelenlerin gidenlerin öcünü alacağını hep söylemedikmi?.Keşke öç alma kavramı hiç olmasaydı,keşke insanlar evlatlarını kayıp etmeseydi. Yukardada belirtmiştim evet biz böyle temeniler dile getiriyoruz ama kim dinliyorki bizleri? Ne yazıkı hiç kimse,eğer dinliyor olsalardı bir 30 senelik amansız savaşı durdurmak için çareler aranırdı.

Evet yıl 2004,zaman 15 haziran, sabah telefonum çaldı,işteydim çalışıyordum bir dost, Tuncayın sahdet haberini almış,doğru olup olmadığını bende öğrenmek istemis.Sanki yerimde donmuştum,ve hemen birilerini armam gerekiyordu haberin doğruluğunu öğrenmem için:Telefonu elime aldım dayımı düşündüm, ve hemen ya doğruysa, ben dayıma ne derim? O yaşlı adamın ağlamasına dayanabilirmiyim.Telefonu tekrar bıraktım hiç bilmek istemiyordum doğruluğuna inanmak istemiyordum,ama içten içede bir gün böyle bir haber geleceğini biliyordum Doğruydu Tuncay Yine çok sevdiği Perteğin Kacarlar köyünde pusuya düşürülmüş ve şehit edilmişti.

Kürdistanın her metre karesinde böyle yiğitlerin kanı akmamışmıdır?
Kürdistanın her tarih sayfasında böyle acılar yaşanmamışmıdır?
Bu bizim gerçekliğimizdir,kimlerdir bir halka bunca zulüm ve ölümleri reva görenler?
Kimlerdir kendinde bu halkın acılarıyla,dalga geçermiş gibi bu halkın evlatlarını öldürenlerle kendi pis canı için parazlık hakını bulanlar?
Kimlerdir bir halkın tarihini acılara boğan, bu kemalist rejimi tekrar bu halkın başına bela etmek isteyenler?
Bu evlatlarını kayıp eden analar bu kendi pis canını, 10 binlerce devrimci babayiğitlerin canında değerli bulan,korkakları tanıyorlyar.
Bu acılar ancak Tuncay ve arkadaşlarının bağımsız ve birleşik kürdistan düşünceleri gerçekleşirse hafifleyecektir.
Yoksa ne üdügü beli olmayan “konfederalizm”saadece ve saadece birilerinin kendi canını kurtarma ürünü olduğunu biliyoruz.

Sevgilerimle.

Munzur Okur
Profil anzeigen Homepage besuchen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 2
Administrator
Tecrübeli Üye


Beiträge: 235
Registriert: 18/9/2007
Status: Offline
Geschlecht: männlich
red_folder.gif erstellt am: 23/10/2008 um 00:04  
Sores arkadaş..

Annelerin duygularını anlamak kadar büyük bir bilgelik yoktur,dolayısıyla bende kendi çapımda bu duyguları anlamaya ve anlam vermeye çalışıyorum. Ben hep şunu düşünmüşümdür bizi güclü yapan yedikelrimiz değil,Bizi güclü yapan anelerimizin bize verdiği sevgi ve değerdir. Bizi bilinçli yapanda okuduklarımız değil anladıklarımızdır.İnsanları hele anneleri anlamak bizi daha bilinçlerdirecektir diye düşünüyorum.

Cünkü dünyada insan ilişkilerinde Anne ve evlatları arasındaki kadar temiz ve masum bir ilişki örneği yoktur. Bizimde bu dünyada çabalarımız, insan ilişkilerinin,kirlenmemesi içindir,insanlar arasındaki temiz ve insanca ilişkilerdir.İşte bu ilişkileri düzgün bir temelde geliştirmemizin gerekliliğide ilk etapta Annlerimizi anlamaktır diye düşünüyorum.

Bu anlamda böylece bu açtığım topikte yapabildiğim kadarıyla Annlerin acılarını ve sevinçlerini sizlerle paylaşmaya çalışacam. Belki genelde acılar olcak ama bu bizim gerçekliğimizdir ne yapalım?. Umarım artık acılar çekilmez. Bir an evel acıların yaşanmaması için ilgili kurumlar kuruluşlar, ve insanlar daha etkili çalışmalar yaparlar.

Tabiki sizlerinde bu konuda düşünce ve duygularınızı yazmanız beni sevindirecektir.

Şu eleştiriniz içinde tamamen size hak veriyorum,xx yerine isim yazabilirdim, iste duygular ne bilim o anda belkide onu düşünememde kaynaklandı.

Sevgilerimle
Profil anzeigen Homepage besuchen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 3
Administrator
Tecrübeli Üye


Beiträge: 235
Registriert: 18/9/2007
Status: Offline
Geschlecht: männlich
red_folder.gif erstellt am: 27/10/2008 um 16:30  
Binlerce acılı Anne içinde saadece Metê Xec

Yaşamın sevilmesi ve, devam etmesi için çelişkilerin olması gerekiyormuş, bu bana böyle anlatılmıştı. Yılar önce arkadaşım ve şu an saadece güzel hatıralarımızla hatırlayabildiğim Kürdistan devriminin bir şehidi ve yiğit kahramanı tarafından. Böyle anlatmıştı bana ve kısmende haklı bir anlatım olduğunu yaşadıkça öğreniyorum.

Evet başlığımıza dönelim,öyle bir coğrafyada geldik dünyaya,ki acıları,insanlık iliklerine kadar her gün his ediyordu. Bu tabiki bilimsel olarak belki açıklanılabilir bir durumdur nedeni? niyesinin cevaplarıda vardır. Bir ülke´ki hep tarihinde acılar yaşamış kırımlara uğramış,hep susturulmuş idamlara uuupsürülmüs,mezarlara konulup betonlanmış böyle bir ülkede, böyle acılarda yaşanacaktir. Ben “nedenini” niyesini,bir tarafa bırakarak normal bir Annenin yüreğini düşünmeye çalışarak, ağlayan yürekleri,boynu bükük kalan sevgili,leri düşünerek,size kısa birşeyler anlatmaya çalışacam..


Halamdi Metamin,e Xec,
Köyde sevilen bir ailede,iyi bir Anne iyi bir,köylü kadını iyi bir müsafir perverdi. Yerde ezilen karıncaya yüreği parçalanıyordu. Oğlunun birisi kücük yaşta geçirdiği bir hastalıktan dolayı konuşamıyordu, konuştuğunda,da kendisine özgü bir dili vardıki bunu en iyi Annesi anlardı. Diğer bir oğlu ise öğrencilik yılarında okulu bırakmış,yılar önce Kürt özgürlük mücadelesine katılan abisinin etkisiyle,yurtsever insanlarla ilişkilerini geliştirmiş, bu yönde konuşmalar toplantılar sohpetlerle katılmıştı. Kürt halkının haklı mücadelesini artık kendi mücadelesi olarak ve bu mücadelede “bire bir savaşmaktan” başka, her şeyin yersiz olduğuna inanarak. Köyde çıkıp beraber geldiğimiz izmirde bir anlamda beni kandırarak bırakıp gitiği güne kadar beraberdik..

Ben ise yanlız başıma köye dönmüstüm,köye döndügümde önce Halam Xecê yanıma geldi oğlunu sordu, kendisine cevap veremedim.Saadece akan göz yaşlarına baktım ve kendi kendime dünyada bir Anne,ye yapılmış en büyük haksızlığın,çocuklarını sorduğunda yanlış cevapların verilmesi olduğunu düsünerek,çok feci bir şekilde rahatsızlanarak geçiştirmeye çalışıyordum.
Daha sonra nişanlısı yanıma geldi yine cevap veremedim, “ama bereber gitiniz, nasıl haberin yok dedi” bende tartıştık o istanbula giti diyerek yalan söylemek zorunda kalmıştım.

Xecê halam daha öncede bir oğlunu dağlara yolamıştı, daha önce giden oğlunun ismi Kürdistan dağlarına yayılmıştı. Ama sonra fazla sürmedi hakındaki ölüm kararı dağlara ve kürdistana yayıldı.
Ondan dolayıda Metê Xece, diyemezdim Metê oğlun dağlarda savaşmaya giti.Hemen daha önce öğretmenliği bırakıp özgürlük mücadelesine,kuruluş yıllarında katılan oğlunu düşünüp iyicene yıkılacaktı. Ne kadar görmek isterdi en son 20 sene önce görmüştü, yaşlanmıştı artık Metê Xeci yaşlılığın verdiği hastalıklar sarmıştı. En son 20 sene önce gördügü oğlunu birileri ona Türk gaztelerinde Apo tarafında ölüm kararı alındığını söylemişti, ki artık ,önce giden oğlunda umudunu kesmesede, ama konuşulan,lara baktığında zaman zaman umudunu kesiyordu.

İkinci oğlununda dağlara gitiğini diyemezdim bu Anne için,büyük bir acı olurdu,dolayısıyla her fırsata yanıma gelir bana sorardı“hani nerde? neden gelmiyor? gelecek diyordun?”ve gözleri çeşme gibi akıyordu,ağlayarak ekliyordu, “niye yaşamda biz bu acıları çekiyoruz” allaha isyan edermiş gibi “Xuda cima du li me wiha dikê”. Ben her defasında teseli etmeye çalışırdım,sezmişti ama ağzı varmıyordu sorsun ,bende kesinlikle öyle birşeyin olmadığını bir zaman sonra geleceğini köyde nişanlısnın olduğunu böyle bırakıp gidemeyeceğini söyleyip biraz teseli ediyordum.

Sonra zaman geldi bende yanında ayrıldım, ve her fırsatta aradım sordum durumunu, ama nafileydi yaşlılığı ilerlemiş durumu hiçte iyi değildi. Arada yaklaşık bir sene geçti değerli arkadaşım ve
Metê,nin çok sevdiği oğlu İsmet´ın Ölüm haberini duyduk.Abisi kaç kere
Apo nun emir erleri tarafında delik deşik edildiğini duydum ama sanırım oda Metê xec, yani Annesi gibi inat etmişti ölmemeye.

Yılar sonra yine Metê xecle kader bizi karşılaştirdi köye geldiğimi duymuş hemen yanıma gelmek üzere, bastonunu alıp iki çocuk çağırarak çocukların yardımıyla, bende karşıladım ve Oturduk sarıldı bana. Artık beni oğlunun ismiyle anıyor, zaman zaman “nerde kaldı ?neden gelmedi” zaman zamanda diyor “artık ölebilirim seni gördümya allah canımı alabilir”

Ama beni kandırıyordu çünkü bende onu kandırmıştım bana öyle davranması bana acı veriyordu.Bana Ismet diye hitap etmesi beni korkunç derecede üzüyordu çünkü onun oğlunun yerini başkası alamazdı gerçek buydu. Belki benim yılar önce doğruları söylememem aynen bana verdiği acı gibi onada benim tutumum acı vermişti. Ağlıyor bana Kilam söyle diyor bak “sende saz öğrendin, sana öğreti ve giti dahada gelmedi” bazen ağzımda verecek cevap bulamadığım için gelir Metê diyorum ama korkunç acılar çekiyorum. Büyük oğlunun Apo tarafında öldürülmek istenildiğini duymuş olmalıdırkı “benim düşmanım, benim düşmanım", bende Metê senin düşmanın kimdir?diye sorduğumda “dijminêmin Ape” o benim oğlumu öldürmek istiyormuş.

Ben orda Metê Xec,le kaldığım kısa bir kaç gün içinde Metê,ye dert ortağı olmak istedim ama başaramadım.Arada yılar geçti ama halen Ölmemişti, inat etmişti oğul´larını görmeden ölmeyi kendisine yasak etmişti sanki. Oğlunun birisi kıl payı canını kurtarıp uzaklarda sürgünlerde yaşıyor, diğeri ise şahdete ulaşti.Nasıl oldu nerde oldu bilinmiyor ,karanlık seneryolar duyduk ama doğruluğunuda bilemiyoruz umarım birgün bütün Kürdistan şehitlerinin nasıl ve nerde şahdete ulaştıkları açıklanır. Umud ediyorumki onuda benim Metê,xecin düşmanı vurdurmamıştır,saadece umud ediyorum. Bu evlatlarını nice zorluklarla büyüten Annelerin en azında evlatlarının nasıl ve nerde düştüklerini bilme hakları vardır.

Yine başa dönelim, Binlerce Anne içinde saadece Metê Xec´in acılarını bu yazdığım kısa öyküde size anlatmaya çalıştım

Metê toprağın bol olsun.

Saygı ve sevgilerimle
Profil anzeigen Homepage besuchen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 4
Administrator
Tecrübeli Üye


Beiträge: 235
Registriert: 18/9/2007
Status: Offline
Geschlecht: männlich
red_folder.gif erstellt am: 20/1/2009 um 00:49  
Ben terk edilmis bir köyüm

Ben neyim?
Bir hikayemiyim?
Siz biliyormusunuz?

Bakın bilmiyorsanız, kendimi size anlatayım:

Benmi?
Ben Hozapirim!
Adım Ermenicemidir?
Adım Kürtçemidir?
Asırlardır çok gelen gidenler oldu.
Ve ben halen burdayım...

Ben insanlar tarafından terk edilmiş, ama kendim hiç bir zaman insanları terk etmemiş bir köyüm.

Bir zamanlar içinde çocukların ağaç dalarıyla yapılan beşiklerinde uyuduğu, şu anda harebe olan evlerimin köşe taşlarında insan isimlerini barındırıyorum.

İnsanları terk etmedim, halen yaşlı ninelerin gidip üzerinde ağıtlar yaktıkları mezarlarım var.

Bir zamanlar yanan ocaklarım ve etrafında anlatılan gerçek hikayelerim var.
Zemperide meşe odunuyla yanan, etrafında beyaz sakallı dedelerin kaçak tütün tütürdüğü sobalarım vardı.

Daha çocukken harıl harıl akan çeşmemde su içen, bende binlerce kilometre uzaklardan, beni anlatmaya, çalışan yüreklerim ve bu yüreği taşıyan insanlarım var.

Neler gördüm nelerrr...

Hele o büyük gözlü esmer, üzerinde güneşin ışınlarıyla artık renksiz kalan kıyafetleriyle, çıplak ayaklarıyla, yaşama umutla bakan küçük yürekleri, hiçmi hiç unutmadım.

Hiç unutulurmu...

Savunmasız çocukların Anne kucağıydım. Sokaklarıma bıraktıkları çocukların nasıl kendi kendilerine büyüdüklerini görüp yaşadım.

Unutmam. Unutulmaz...

Ben sonsuz bir hikayeyim. Hikayelerin kocamanıyım. Hikayelerin içindeki hikayeyim.
Gerçeğim ve burdayım!

Daha yirmisinde bıyıkları yeni terlemiş baba yiğitlerin toprağıma diktikleri meyve ağaçlarını bağrımda yaşatıyorum. Şimdi yaşlandılar bu meyve ağaçları. O yirmisindeki gencecik insanlar benimle yaşlandılar.
Ve halen karşımda tepede bana bakan, yanlız olmadığımın tek belirtisi olan, mezarlarda yatıyorlar.

Ne kadar çok seviyorlardı beni, ne kadar çok alışmıştım onlara.
İşte zaman geçip gidiyor ben halen burdayım ve acılar içindeyim.
Yanlızım. Terk edilmişim...
Yazın kavurucu sıcağında buz gibi akan çeşmemin başında dizilen genç kızlar. Kocaman ceviz agaçlarımın altında derin uykulara dalan, benden genç, sizden oldukça yaşlı dedeler.
Bir zaman çocukların elma ve kiraz ağaclarıma çıktığı, kocaman salkımlarla kopardığı üzüm teveklerim, şimdi artık yoklar.

Genç kız ve erkelerin birbirileriyle buluştukları meyve bahçelerim ve şarap kırmızısı yetişen domates bostanlarım, şimdi artık yoklar...

Bir ağacın ufacık bir dalı için biribirilerinin başını gözünü yaran, benden medeni, ama sizden yabani, kara yağız erkeklerim gittiler, artık yoklar...

Üç gün, üç gece çalan davul zurnalı düğünlerle gelin olan, çiçeği burnunda, Anne adayları gittiler, artık yoklar...

Yanlızım. Burdayım!

Gelin görünki şu an çalı çırpı ve yıkılan evlerimin taşlarıyla dolup taşan sokaklarımda, koşan çocuklarım, benden uzaklarda olsalarda, rüyalarına giriyorum. Beni rüyalarında görüp düşler kurarken, yüzlerindeki sevgi dolu tebesümleri görünce, bütün yanlızlığıma ve terk edilmişliğime rağmen, bir anlıkta olsa mutlu oluyorum.

Yanlızım. Burdayım. Mutluyum...

Zalim ve benim yanlızlığıma sebep olanların çirkin, ve çirkin olduğu kadar vahşi emeleri ile öldürülen genç deli kanlılarımın arkasında yakılan ağıtların izlerini taşıyorum.

Çocukluğundan beri beni seven, benimle dertleşen, acı ve mutluluklarına şahit olduğum yetmişlik dedenin, yattığı, “ben kokulu”, döşeğini toplayıp, beni bırakıp artık dönmemek üzere gittiği anı hatırlıyorum. Eşyalarını bir atın sırtına koyduğu ve defalarca, dönüp boşaltığı evinin eşiğini yaş yerine kan gelen gözleriyle, defalarca öpmesine şahit oldum.

Kafasını iki elinin arasına alarak, feryatlar atan ninenin acılarına şahit oldum.

Gittilerrrrrrrrrrr...

Gitmek zorunda kaldılar...

Benim yaşam dolu taşımda toprağımda korkanlar, beni yanlız bıraktılar. Çünkü ellerindeki silahlarla, bağrımda yaşayan insanlara, acı çektirdiler.

Oysa ne kadar mutluydu insanlar burda benimle...

Ne kılamlar yakılmıştı, bir bilseniz:

“Lê lê bukê cawres bukê.
Ezku mirim, tu tenê cuke.
Nawê gunde me xirap nekê.
Lê lê bukê cawres bukê.”

Ne kadar severlerdi beni bir bilseniz?
Ölüm döşeğinde yatanlar son nasihatlarını benden yana söylerlerdi. Bana leke gelmesini istemezlerdi.
Evet ben onların yaşam kaynağıydım, bana minetdardılar, onlara rısklarını verdim, onların döktükleri tere ihanet etmedim, karşılığını verdim.
Ben onların her şeyidim.
Ben onların yaşam öykülerini içimde yaşatan, ölümsüz bir mekanım.
Bunca yanlızlığıma ve terkedilmişliğime yanmam.
Yandığım,
bir zamanlar mutlu gördügüm insanların, şimdi dünyanın her tarafına dağılıp perişan olmalarındandır.
Yandığım,
bir zamanlar benimle bütünleşen ve bir insanın taşıyabileceği bütün ögeleri taşıyanların,
şimdi şehir dedikleri beton yığınları arasında bir kaç metrekarelik daire denilen yerlere hapis olmalarındandır.
Yandığım,
yetmişlik ninlerin, dedelerin bu beton yığınları içinde her gün ızdırap çekmeleridir.

Konuşamaz çünkü,
dil bilmez!
Çıkıp gezemez çünkü,
yol bilmez!
Bağı yok, bahçesi yok.
Kullu yok, komşusu yok.

Ne güzel komşuluklara şahit olmuştum.
Bir parça ekmeği biribirileriyle paylaşan çocukları görmüstüm.
Şinlerde, şivanlarda birbirilerine kenetlenen ve dayanılmaz evlat acılarını paylaşan insanlar
görmüştüm.

Görmüştüm,yaşamıştım,yaşatmıştım.
Yaşamdım. Ben yaşatandım!

Insanlık adına kaynayan yüreklere yuvadım.
Insanlık düşmanları tarafından yıkıldım, bombalandım ve yanlız bırakıldım.

Iste ben buyum!
Filistinde uçak bombalarının açtığı çukurları yüreğinden taşıyan bir köyüm!
1.Helepçede Annelerin bebelerine sarılarak can verdiği bir köyüm!
Dersimde ise Hozapirim!
Acıyım!
Hüzünüm!
Özlemim!
Hasretim!

Ben terk edilmiş, ama sizleri her an bana dönecekmisiniz gibi umutla bekleyen bir köyüm!


Munzur Okur
Profil anzeigen Homepage besuchen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 5
Administrator
Tecrübeli Üye


Beiträge: 235
Registriert: 18/9/2007
Status: Offline
Geschlecht: männlich
red_folder.gif erstellt am: 7/3/2009 um 14:28  
Sana bel bağlayanın aklına yanarım.
Zaman işte...Ne kadarda acımasız ve becerekli. Ne kadarda, biz insan denilen varlıkları, kendisine muhtaç bırakmıstır. Yaşantımız boyunca bize hep gerçekçi davranmıştır, nice acılarımızı bizden almış, yerine hiç düşünemediğimiz şeyler koymuştur!
 
"Bizi, kendisine ihtiyacımız olan zaman, yok etsin!" ...ve ediyorda...

Nice deliliklerimizi kendisinde kayıplara ve anılara karıştırmıştır. Nice insanlar birbirilerine demiştir, "geçer geçer, zamanla buda geçer". Nice insanlara, kelimelerin anlamsız ve boş olduğunu göstermiş... ...ve susturmuştur!

Büyük ozan Nesimi´ye dedirtmemişmidir, "...ne ağlarsın benim çeşmi siyahim. Buda gelir buda geçer...". Zaman işte ne edersin? Varmıdır bundan gerçekçi ve acımasız? Acımasız olduğu kadar haklı! Haklı olduğu kadar sevimli! Sevimli olduğu kadar acı!

İşte bu "zaman"!
 
Yer yüzünde kaç insan zamana karşı durabilmiştirki? Kimse duramamıştır, kimse buna kafa tutamamıştır, o istediğini yapmış, istediğini insanlara yaşatmıştır.
 
 
Kendisine "gelecek", dedirtmiş, kendisini insanlara sevdirtmiş ve heyecanla bekletmiştir!
 
Kendisine "Geçmiş" dedirtmiş, insanların kendi kendilerini kandırmasını sağlamıs!
 
Birde, "An" dedirtmiş kendisine, basitleştirmiş, basit ilişkilere sürdügü insanlari ve bu basitliklerle çektikleri acıyı yaşatmıştır!

 
Zaman işte, ne edersin? Ne diyebilirsin? Ne yapabilirsin?

"Yaptıklarına bir bak, ne oldu?"
 
"Unutulmadılarmı!"

Ha, iyilik unutulmaz derler. Yaptığın güzel şeyler dünyada kalır, derler. Derler ama bu güzel şeyleri kaç zavali kulanabilir? Bıraktiğin iyilikler kaç insana yardım edebilmiştir?

Nice arsızlar! "Dün dündür, bügünde bügündür", demişler, bıraktiğin iylikleri anlamsız ve hiç etmiştir!

Yapılan nice haksızlıkları içinde barındırmış. Nice haksızlığa uğrayanlara acımasız davranıp, "geçti artık" dedirtmiştir.
 
Vay be zaman, sen nelere kadirmişsin? İnsanlara nice anlamsızlıkları "zaman işte" deyip kendini anlamlı kıldırtmışsın. Nicelerini tatlı, tatlı oyalamış, bu dünyada günü gelir ayrılacaklarını unuturmuş, sonunda büyük bir yanılgı içine düşürüp yok etmişsin...Nicelerinin sevdiklerini elinden alıp uuupsürmüş, kalanların elini kolunu bağlatmışsın.

Diyeceğim o ki, “zaman, sana bel bağlayanın aklına yanarım”.

Munzur Okur

Profil anzeigen Homepage besuchen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 6
Gast

Gast
red_folder.gif erstellt am: 8/3/2009 um 18:53  
Yaşanılan zorluklarla başa çıkmanın ilacıdır zaman....

Her ilaç gibi, yüksek dozda kullanmak yan etkilere neden olur...

Siz siz olun herşeyi zamana bırakmayın...
Antwort 7
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye

tutkigecedir
Beiträge: 225
Registriert: 30/12/2005
Status: Offline
Geschlecht: männlich
red_folder.gif erstellt am: 8/3/2009 um 20:26  
zaman herşeyin ilacıdır...diyerek milleti uyuturlar abi yıllardır bu böyledir..çocuk düşer annesine gider..ANNE KOLUM ACIYO...aglama ülen zaman herşeyin ilacıdır yoksa babana söylerim öbürünüde kırar...TAMAM ANNE....durumları olur:0))).. yıllardır görüyoruz duyuyoruz..yanlız bunu diyosunda abi..bunu diyen adam bunu diyosunda abi YAN ETKİLERİ HAKKINDA Bilgide ver deilmi..yani tamam zaman herşeyin ilacıdır dedin..bi prospektüs koy içine millet onu okusun....'''ZAMAN HERŞEYİN İLACIDIR..ee...YANLIZ TANSİYON HASTALARI KULLANMAMALI:0)))))''gibi atıyorum..yada...'''ZAMAN HERŞEYİN İLACIDIR...YANLIZ ÇOCUKLARIN ULAŞAMACAI YERE KOYUN''..durumlarıda olabilir..bakın dooru prospektüsü ben veriyorum bunu lütfen dikkatle okuyalım.'''ZAMAN HERŞEYİN İLACIDIR...eee...GEÇ KALINIRSA YAN ETKİSİ HASARLI OLUR..haaa..''..yani geç kalma gibi bi durum doz aşımına benzer...zaman herşeyin ilacıdırda kardeşim 500 senede bekleyeme artık baba...deilmi.bekleme 300 sene yaa..düşünsene adama biri zaman herşeyin ilacıdır diyo adam ölmüyo sıkılmadan bekliyo 300 yaşında..'''''amca yaş kaç..300...ohaa amca nası başardın...VALAA ZAMAN HERŞEYİN İLACIDIR SEN ŞÖYLE BEKLE DEDİLER...BEKLİYORUZ...:0))))))....valaa amca fazla beklemişsin daha bekleyecekmisin peki!!:0))))).......VALAA ZAMAN HERŞEYİN İLACI İÇİNDE HAYATTA KALMADA VAR..nası yani...ZAMAN ÖLÜMEDE ÇARE YANİ..haaa....''......yani böyle bi komplikasyon gelişebilir..oyüzden abartmadan 3 dakka 5 dakka bekle abi...zaman herşeyin ilacıymış yok yaa....''''ZAMAN HERŞEYİN İLACIDIR....YANLIZ KULLANMADAN EVVEL DOKTORUNUZLA KONUŞUN..'''..doktora başvuranlar var abi ben gördüm yaa samimi söylüyorum adam doktordan yardım alıyo..''doktorum nası kullanacaz bunu.....VALAA MUTLAKA Bİ KOL SAATİ TAŞIYACAKSIN YOKSA BİTERSİN..HERŞEY ANLIK BİLİYOSUN..yapma yaa...EVİNDE BİLE GÖZÜN SAATTE OLACAK..doktor etme eyleme geçermi öyle vakit abi..VALA BEKLEYECEKSİN TAM DOORU ZAMANINI BULUP KOYACAKSIN BABA.haa'''.....bunu yapanlar var..:0))))))....aman zamanı emek vererek kullanalım çünkü sen bişey yapmazsan zamandan bi b......k olmaz...


____________________
i?te geldik gidiyoruz bilinmez bi diyara...eskiden karpuzduk ?imdi d?nd?k bi h?yara...
Profil anzeigen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 8
Administrator
Tecrübeli Üye


Beiträge: 235
Registriert: 18/9/2007
Status: Offline
Geschlecht: männlich
red_folder.gif erstellt am: 5/5/2009 um 19:15  
Ölümü degil yaşamı yüceltelim





Yine bu günlerde can sıkıcı şeyler oluyor, ölüm haberleri, çürümüşlükler, beklenen umutların yıkılışı… Açıkçası insanı yaşama bağlayan ne varsa tehlikeye giriyor ve yavaş yavaş yok oluyor. Bir yandan siyasilerin ayakları havada gerçeklerden uzak nutukları, öbür yandanda generalların insan olmaktan uzak açıklamaları.



Artık her şey çok anlamsız ve acı verici. Gerçekleri hiç bir güç gizliyemiyor. Oysaki ne çok umutlar besler olmuştuk, insanlar ölmeyecekti, çocukların yüzlerinde gülücükler, korkusuz bir şekilde oynamaları ve hayata yeni heycanlarla girmeleri, bir bekleyişten öteye gitmiyor. Bekleyişler ve umut edilen barış ortamı her gün biraz daha yok oluyor. Bir ülke ki, bir coğrafiyaki yıllardan beri hep ateşlerle yakılmış insanları, her türlü zulüme layık görülmüş.

Anneler korudukları çocuklarının sabah evden çıkan, „akşam eve geleceklermi“, diye yürekleri parçalayıcı bekleyişleri, artık bizim acı gerçeklerimiz olmuştur.



Peki nereye kadar? Kime bunları haykıracağız? Hangi kişiye?.



Artık kişilerde yok karşımızda, bireylerde yok. Kişileri ve bireyleri yıkıma uğratan ideolojiler, siyasi ve kör sürtüşmeler karşımızda duruyor. Keşke siyasiler bügün bizlere umut vaad etseydiler, etmedilermi? Çok ettiler, ama inandırıcılıklarıda böylece yok olup gitti. Kaç, hemen yakalayacakmışız gibi, yakın olan özgürlüklerimiz, bu siyasi kişilikler tarafından bize vaad edildi, nice barışlar, ama bugün görüyoruzki, bu vaadler oldukça gerçeklerden uzak vaadlermiş.



„Umutlar beslenmelidir, geleceğe güzel bakılmalı ve iyimser olunmalıdır“, deniliyor. Evet olalımda, ama nereye kadar?. Olmadıkmı? Hatta fazlasıyla iyimser olduğumuz bügünlerde acı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Artık iyimser olmak, geleceğe umutla bakmak, neredeyse insanın insanlık adına yapabileceği en büyük hata olarak karşımıza çıkıyor.



„Artık bunu kabulenmeliyizmi“, diye kendime soruyorum. Ama kabuleneceğimiz şey öyle sıradan bir şey değil, ölümlerdir, acılardır, haksızlıklardır, inkar ve namusuzluklardır. Bunları nasıl kabulenelim?



Böyle çaresiz bir durumda olan insanlar neler yapabilirler? Belkide her şeyi kabulenmek, yarın farklı ve yeni bir durum karışmıza çıkarır, diye düşünüyorum. Yıllardan beri tekrarlanan tekerlemede öteye gitmeyen sloganlar, dünyayı kurtarmalar, bügün çok açık bir şekilde gördügümüz hayalini bile kuramadığımız barışlar, ne için söylenir olmuştur, anlayamıyorum. Anladığım tek şey, birileri kendi siyasi kariyerlerini, kendi güçlerini devam ettirmek için bunları bizlere dayatmıştır. Durum böyle olunca, „tamam siyasiler işlerini yapıyorlar“ diyorum, onlar olması gerektiği gibi oluyorlar.

Ya biz sıradan insanlar? Biz ne yapmalıyızki olmamız gerektiği gibi olalım? Artık siyaset yapmak çok basit olmuştur, herhangi biri sabah kahvaltıda yediğini hatırlamaz, ama bir çırpıda dünyayı değerlendirebiliyor. Peki bu durum çokmu sevinilecek bir durumudur? Evet bir çoğumuz „artık herkes siyasileşmiştir“, „bu iyidir“, diyoruz. Ama çok siyasileşmekmi gerekiyor bu coğrafıyada olanları ve dönen çirkeflikleri anlamak için?



Hayır diyorum, saadece ve saadece insan olmak yeterlidir…



Dolayısıyla hemen insanın aklına can alıcı ve çok acı bir soru geliyor, insanlar insani özeliklerini yetirdilermi? Sonuçta insanlardır, bunca acıları çekenler. Acaba bu acıları bilinçli olarakmı çekiyoruz?



Artık ölümleri över olmuşuz, ölümü yüceltir olmuşuz, ölümü yücelten bir toplumda yaşamı savunmak nerdeyse suç olmuştur. Artık „yazık, insanlar ölmesin“, demek devrime ihanet olarak algılanıyor. Ölenlere ihanet olarak algılanıyor, dolayısıyla ne yapmalıyız ne söylemeliyiz, yoksa her şey çokmu anlamsız kalıyor artık?

Bana biraz herşeyin anlamsız olduğu artık anlamlı geliyor. Ozaman yapacağımız işlerin, söylediğimiz sözlerin gerçekler olması gerektiğini savunmamız gerekiyor.



Gerçekleri söylemek bügüne kadar yaşananları karşımıza almamız gerektiği anlamına gelir. Bugüne kadar olanlar sayesinde rantlar kazanan, ceplerini dolduran ve siyasi benlik kazanan insanlar ne der bu durumda? Tabiki hoşlarına gitmeyecektir, gerçekleri söyleyenlere tarihe ihanet ettikleri anlamını yükleyecekler. Bunu yükleselerde aslında tarihe ihanet, tarihin çıkmazına düşüp, dün ile yaşamak demektir. Oysaki biz artık dünlerimizin kan gözyaşı olduğunu biliyoruz ve bundan kurtulmak istiyoruz.



Ölümü yüceltmeyelim, her neden olursa olsun, ölen bir yaşama yüreğimiz yanmalıdır, birer insan olarak. Ölümlerin son bulması için yaşamı savunmalıyız, şimdiye kadar hiç kimse ölüme seve seve gitmemiştir, yanlız seve seve öldürülmüşlerdir, bunu bilince çıkarmamız gerekiyor. Bu insanları seve seve öldürenlerin karşısında, en az onlar kadar cesaretli olmalıyız, diye düşünüyorum. Artık o kadar ölümlere alışan bir toplum oldukki, onlarca ölüm haberini aldığımız anların, hemen üç dakkika sonrasında unutur olmuşuz. Bu insanlara yakışır bir durum değildir, herkes artık olması gerektiği gibi olmalıdır Siyasi siyasetini, tücar ticaretini, köylü köylülüğünü, hümanisti hümanistliğini yapmalıdır. Bunları yapanları, (çok değerli siyasetçilerimiz) kendi karşılarına alıp, günah keçisi ilan etmeli değiller. Herkesin siyasetçi olması gerekmiyor, her Annenin siyasi düşünmesi gerekmiyor, her çocuk siyasi taraftar olması gerekmiyor, çocuk çocuk olmalıdır, Annede Anne olmalıdır.



Biz herkesin, her kesimin olduğu gibi olmasını başarabilirsek, o zaman belkide bir alternatif oluşturabiliriz. Yoksa göklere sığdıramadığımız siyasilerimize özenirsek, onlar gibi olmaya çalışırsak, kendimize ihanet etmiş ve kendimizi öldürmüşüz demektir. Kendini yok eden bir karekter başkası olmak zorundadır, işte bizim coğrafıyada en göze çarpan ve tehlikeli olanda budur, biz kendimizi yok ettik ve etmeye devam ediyoruz. Biz ölümleri yüceltmekle insanı karekterimizi yok ediyoruz, biz siyaseti allayıp pularken kendi doğal insani halimizi yok ediyoruz .



Herkes yapacağı işi yapsin, ben kalkıp dünyayı değiştiremeyeceğime göre, o zaman halı hazırda, yaşadığımız dünyada mümkün olduğu kadar insanca yaşamaya bakmalıyım, bunu herkes becerebilir. Ben ajiteler çekip insanları peşimde sürükleyemiyeceğime göre, yanımdaki arkadaşıma, beraber yaşadığım aile efratlarımla konuşmalıyım, tartışmalıyım, bunuda herkes becerebilir. Konuşma kültürünü kendi kışliğimizde yaratmalıyız, ailemizde, mahallemizde ve derneğimizde. Konuşamayan bir toplum ölümü yüceltmek zorundadır. Cünkü o ölümlerle kendisinde oluşan korkunç boşluğu doldurur durumdadır. Eğer biz ülkesizsek, bu bizdeki eksikliktir, biz bu eksikliğimizi ölümlerle gideremeyiz. Bunun karşısında olmalıyız, sonuçta insansız ülkeyi ne ederim ben? Her şey insanlar içindir, insanlara, dolayısıyla, kendimize biraz değer vermeliyiz, ucuz konuşmamalı, ucuz olmamalıyız!



Eğer intahar edeceksekte, intaharın güzel bir şey olduğunu çevremize kabulendirmeye çalışmayalım, eğer zaaflarımız varsa bunlardan kurtulamıyorsak, bunu bilince çıkarmamız ve bu zaaflarımızın sağlıklı şeyler olduğunu savunmamalıyız. Ölümüne sevdiğin biri için sende ölüme gidebilirsin, ama başkasının ölüme gitmemesi ihanet olmamalıdır, o başkasının senin yaptığının yanlış olduğunu söyleme hakkı vardır. Bunu söylediği anda düşman ilan etmemelisin.



Yazıya başladım ve bitiriyorum, yazıyı bir siyasetçi gibimi yazdim? Hayır. Ben kendi çapımda yazılar yazan biriyim ve böylede yazdim. Siyasetçinin siyasi taraftarların hoşuna gidermi, gitmezmi benim sorunum değil. Gitmeyebilir bu gayet normaldir, eğer yaptığımız bir şey herkes tarafından alkışlanıyorsa, demekki tamamen hiç bir şey değil, herşeyiz. Hiç birşey olmayan, her şey hiç olamaz!


Munzur Okur
Profil anzeigen Homepage besuchen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 9
Rind Üye
Rind Üye


Beiträge: 40
Registriert: 5/3/2009
Status: Offline
red_folder.gif erstellt am: 10/5/2009 um 03:36  
Yasami yuceltmek ,insani on plana cikartmadan evrendeki tum yasiyan canli mekanizmalarin yasamini savunarak on plana cikartmakla bence daha genis ufka bakmis oluruz.Insani sirf on plana cikararak sirf yasami savunmak cikarcilik ve olum korkusunun one cikmasidir bence. "Cam dayanikli bir maddedir ama esnek degildir,kirilgandir.Mukaveti fazladir,yani her hangi bir guce kuvvete karsi koyabilme yetisi yuksektir.Deforme olmaz mesala egip bukemezsin de.Serttir,ancak elmasla cizilebilir.Lakin kirilgandir.Cami olusturan atomlar,cok siddetli bir gerilim altinda dengedirler.O yuzden her hangi bir noktadaki minik bir catlak,bu atomlarin birbirinden ayrilmasina neden olur ve dengedeki gerilim yuzunden catlak ilerler,domino etkisi gibi.Iste mukavemeti yuksek,sert ama kirilgan insanlarda camin tuzla buz olmasina benzer sekilde geri donussuz bir dagilma riski tasirlar temel cekirdek yuzunden.Zayif olsa bile esnek bir kisilige sahip insanlar ise,sarsilma yasarlarsa bile eski haline donubilme esnekligi vardir" Yuceltigimiz eger insansa merkeze onu koyarsak devamli yanilgi ve hayal kirikligina ugrariz cunku hata yapan ve yok edende odur,dusunceyi,felsefeyide ureten odur.Gucu elinde tutan odur hic bir zaman tarafsiz hic bir zaman konuya objektif yaklasmaz.En ahlaksiz insan bile oteriter olmasi gereken bir role sokuldugunda kisiligine inanclarina gore degil konumuna gore hareket eder gucun karsisinda oteritenin karsisinda duramaz.Kisileri yuceltmek onlari dokunulmaz yapmak insanin kendine yaptigi en buyuk zarardir ,bakin tarihe orneklerini gorebilirsiniz.Tarihe baktigimizda yasami one cikaran cok filozof gorebiliriz,Platon,Aristotles,Kant bunlardan bazilaridir.Bunlarin karsiti olan dusunurlerde gorebiliriz olumu savunan intahari savunan Monteigne,Hume,Nietzsehe gibileri sonucta iki tarafta insan.Munzur arkadasinda yazisinda belittigi gibi ideolejilerin esiri olmayalim,degiskendir ve bakin coguda tarih boyunca yasama ve insanliga cok buyuk zararlar vermistir.Yasam en guzelidir ve gercektir.Eski Yunan filozofu Epikurus un dedigi gibi olumden korkmak anlamsizdir,cunku yasadigimiz surece olum yoktur,olum geldiginde ise biz artik yokuz.Tesekurler.
Profil anzeigen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 10
Administrator
Tecrübeli Üye


Beiträge: 235
Registriert: 18/9/2007
Status: Offline
Geschlecht: männlich
red_folder.gif erstellt am: 26/8/2009 um 14:03  
Yaşanmışlıkları kurcalamayı severim.

Bir insanın yaşadıklarını, yasayarak çektiği acıları,ve yaşadığı mutlulukları öğrenmek onlar üzerinde düşünmek bana gizli bir haz veriyor. Belkide bu insanların yaşamlarını merak etmemin nedeni, mükemel bir yaşam varmıdır ?

Varsa nasıldır?

Gibi sorulara cevap bulmaya çalışmamdir, halbuki çok iyi biliyorumki yaşadığımız dünyada “bir yaşam “ saadece kücük bir virgüldür.
Dogamızın bir canlılar dünyası olduğunu kabulenerek yola çıktığımda-ki bu böyledir,o zaman kendi yaşamımında doğada saadece bir nokta olduğunu kabuleniyor ve bilincime çıkarıyorum. Belkide bir nokta olarak algıladığım yaşamımı büyütmeye çalışmamda kaynaklanıyor, başkalarının yaşamışlıklarını merak etmem.

Çünkü insanların duygusal olarak yüreklerinin pek farklı olduğuna inanan biri değilim. Saadece yaşam şartlarının insanları farklı yaptığından yola çıkıyorum. Dolayısıyla kendimi yanlızlaştırmak istemiyorum, yaşadığım açıları , mutlulukları sanki bir tek ben yaşamışım gibi algılamıyorum, eğer bunları bir ben yaşamışım gibi algılarsam ,kendimi yanlızlaştirdiğim hisine kapılıyorum. Yanlız olmanın çok güzel bir şey olmadığına inanıyorum, yanlız olmak bir anlamda bana sanki başkalarını anlamamak gibi geliyor,başkalarına kendini anlatamamak gibi geliyor.
Yaşam ve yaşanmışlıkları irdeleyen, araştıran, yorumlayan binlerce yazı okumuşuzdur,böylesine sihirli böylesine üzerinde kafa yorulan “yasam” nedir?

Hatta dahada ileriye giderek birilerinin çıkıp kendi dünyamızda ve doğamızda bir nokta kadar olan yaşamını görmeden ,başka insanlara yaşamın nasıl olması gerektiği yönünde açıklamalar yapması , kendi yaşam anlayısını başkalarına dayatması, her zaman benim tahmül sınırlarımı zorlamıştır.

Kim ne hakla bir başkasına kendi yaşamının onunkisinde daha iyi olduğunu söyleyebilir?

Bunu böyle algılayan ve kendi yaşamının başkasınınkinden daha mükemel olduğunu idia eden birinin yaşamın farkında olduğunu, yaşamı bildiğini ve yaşadığını diyebilirmiyiz?

Ben hayır diyorum.


İnsan kendisini ekonomik doğrultda olsun, tıbbi doğrultuda olsun teknik yönden bilgiyle donatabilir, bu normal ve mümkün olabilir ama yaşamın nasıl olması noktasında, saadece kendisini yönlendirecek bilgilerden daha ileriye giderek başkalarınada “mükemel yaşamın” reçetesinin kendisinde olduğunu söylemesi insanlık adına bir yüzsüzlüktür bana göre.
Bu yüzsüzlük dediğim durum yaşadığım toplum içinda oldukça derin ve yaygındır.

Toplumumuzda kendimiz dışında başkasının yaptığı “ben böyle yaşarım” yaşama tercihine saygı duymamız ancak deyim yerindeyse ayıya dayı demek zorunda olduğumuz keşitler dışında mümkün değildir. Normal yaşam koşullarında kendimizi kandırmayı çok severiz, yaşadığımız yaşamın her zaman başkalarınınkinde daha iyi olduğuna kendimizi inandırır ve öyle davranırız. Oysaki yukardada

belirtiğim gibi her insnain kendine özgü yaşam şartları vardır ve olmalıdırda doğru olanında bu olması gerektiğine inanıyorum.

Aslında benim bu yazıya başladığımda düsüncem burda yazdıklarımdan daha farklı bir şeyler yazmaktı nedendir bilmem ama bu noktaya kaydım. Çokta kötü olduğunu sanmıyorum sonuçta insan kendinden yola çıkarak değerlendirmeler yapmalı demek bu yazdıklarım beni ilgilendiren noktalardır.

Çoğu zaman yaşamımda bir şeylerin eksik olduğunu düsünür ve bunun ne olduğu konusunda kafa yormama rağmen bir sonuca varamıyorum. Bu bir sonuca varamamak bu eksikliğin ne olduğu konusunda kesin bir noktaya varamamak insana gizli bir acı yaşatıyor. Belki bu sizlerdede böyledir,belkide bu düsünce normaldir,yoksa yaşamımızda her şeyin tamıtamına yürüdügü hisine kapılırsak bu nokta yaşamımızın durduğu anlamına gelmezmi?


Hem yaşam her zaman bizim yaşam adına ektiklerimizi bize geri veriyor, bu noktada eğer yaşamımızda rahatsız olmuyorsak, rahatsız olmaktan korkuyorsak, o zaman rahati ve rahatsızlığıda biraz zor yakalarız diye düsünüyorum. Daha çok gençken hatta çocuk yaşlarımdayken bir duvar yazısı okumuştum, beni çok düsündürmüstü “rahatsız olmayan insanlardan rahatsız oluyorum”. Bu yazıyı elime kalem aldığımda hiç farkına varmadan önümdeki kağıtlara yazarken kendimi yakalardım.
Düsünürken kendi kendime ne kadar doğru bir belirleme olduğunu ve kendi kendime his etiğim rahatsızlıklarında normal bir insanı hal olduğunu kabulenirdim ve kabulenmişimde.

Sonuçta sunu söyleyerek bitirmek istiyorum.

Yaşama, yaşamı anlamak için bana verdiği bütün acılar için minettarım, desem yazımında özetini yapmış olurum.

Sevgilerimle

Munzur Okur
Profil anzeigen Homepage besuchen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 11
Nu Üye
Nu Üye

Cukaresh
Beiträge: 10
Registriert: 31/7/2008
Status: Offline
red_folder.gif erstellt am: 14/9/2009 um 23:03  
Merhaba...

dün okumusdum, evelsi günde okumusdum, bundan bir hafta, bir ay, bir yil önceside okumusdum...

dün okudugumda, basdaki Munzurrojhat arkadasin bu bölümde yazdigini okumusdum... ve bugün son yazdigi yaziyi okudum...

ve dün gibi buralara bir kadin olarak, birseyler birakmak istedim, yazmak istedim... ama cesur olamadim... nedenmi? ... cok duygulandim... ve o duygularimla yazi yazmaya basladim...iste gönderemedim...

Kim bilir? Belki bunuda gönderemicegim...

Munzurrojhat basda sana bir kadin olarak... kadinlarin acilarini, yasamlarini anlattigin icin... andigin icin tesekür etmek istiyorum... evet

Ve ayni anda kendim ve tüm kadinlara bir soruyu sormak istiyorum: Neden yine bir erkek bizim duygularimizi, bizi, kendimizi anlatmaya muhtaciz?

Bu soruyu düsündügümde ve buralara yazdigimda, dünkü burdaki halimi düsünmeliyim... ve sanki kendim o korkumla cevabin bir parcasini verdim...

Neyse... söylemek hic iyi olmuyor... bunu kendimde cok iyi biliyorum...

Yazi ve anlatma sekilin cok güzel, net ve anlayislidir... insan cok severek okuyor... yasamin icinden... insancil... acik... elestirililerle... düsündürebilecek bir sekille... ve su an aklima gelmiyenlerle...

Devam et!

Bense, tesekür ediyorum... ve daha cok okumak istiyorum...


[Editiert am 15/9/2009 um 00:28 von Cukaresh]
Profil anzeigen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 12
Süper Üye
Süper Üye


Beiträge: 92
Registriert: 15/1/2007
Status: Offline
red_folder.gif erstellt am: 23/9/2009 um 09:43  
adın adımız oldu
andın andımız
yolun yolumuz oldu
yolundayız

odtü’ye silinmez bir biçimde “devrim” yazdılar


1968 yılıydı. odtü öğrencisi dört kişi, hüseyin inan, taylan özgür, alpaslan özdoğan ve mustafa yalçıner, o heyecanı odtü stadyumunda yazıya döktüler… gece yarısından sabaha dek uğraşarak kocaman harflerle devrim yazdılar stadyumun oturulacak kesimine. o gece, o dört genç insan düşlerini, özlemlerini yansıtıyorlardı o yazıyla, sanki yarına dair programlarıydı yazdıkları, sanki söz veriyorlardı kendilerine ve yazıyı okuyacak herkese ve sanki yakında kuracakları örgütün, thko’nun, kuruluş nedenini yazıyorlardı stadyuma. [1]

iran şahı ile barzani’nin fotoğrafları yan yana

taylan 1968 yılında hüseyin inan ve ibrahim seven’in de aralarında bulunduğu bir grupla iran sınırından molla barzani’nin tarafına geçmişti. henüz kimse el fetih’e gitmemişti. onların amaçları da gerilla eğitimi almaktı. iran’a giderken kılavuzluk etmesi için van’ın özalp ilçesindeki anzaflıoğlu aşiretinden olan halamızın kocasının yanına uğramışlar. eniştem ve oğlu grubun sınırı geçmesine yardımcı olmuş. ancak taylan, “geri dönebiliriz, bizi bir gün bekleyin” diye tembih etmiş ve gerçekten de ertesi gün geri dönmüşler. taylan enişteme, “barzani hareketi, cia patentli. aklınızı başınıza alın. iran şahı ile barzani’nin fotoğrafları her yerde yan yana duruyor” demiş. taylan’ın hedef haline gelmesinin nedeni barzani hareketinin abd ilişkilerini açıklaması diye düşünüyorum. uğur mumcu da böyle düşünüyordu. [2]

komer’in arabası yakıldı

komer, kendisine yöneltilen protesto gösterilerini ciddiye almadığını göstermek veya protestonun ciddiyetini test etmek üzere odtü öğrencilerinin şaşkın bakışları arasında 1969 model ‘cadillac’ marka, siyah renkli, 06 ca 001 plakalı makam otomobiliyle, 6 ocak 1969 pazartesi günü, saat 12.30′da odtü’ye geldi. gözlerine inanamayan, gökte aradıkları komer’i yerde bulan öğrenciler ilk şaşkınlıkları geçer geçmez bu inanılmaz olayı tüm kampusa duyurdular.

komer’in otomobilini ilk olarak, rektörlüğün hemen yanında ve karşısında olan kantin, kütüphane ve kimya laboratuvarında bulunan öğrenciler fark etti mustafa yalçıner , komer’in odtü’ye geldiğini arkadaşlarına haber vermek için yurtlara koştururken, mimarlık fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi hamid yakup isimli iranlı bir öğrenci de, odtü sfk’ye giderek, arkadaşlarına seslendi: ”haberiniz var mı? komer’in otomobili rektörlüğün önünde”. sinan cemgil, hüseyin inan, irfan uçar, halil çelimli, yusuf aslan, tuncay çelen, mehmet akın atauz, ibrahim seven, ulaş bardakçı, mete ertekin, sait big, serdar haybat, mustafa taylan özgür ve birkaç öğrenci, hızla olay yerine gittiler. birkaç öğrenci, odtü rektörlük binası önünde parketmiş abd büyükelçisinin makam otomobilinin yanına gelerek şoför nidai cemal ‘den, kapı ve kontak anahtarlarını istedi. şoför, anahtarları vermedi. bunun üzerine öğrenciler arabayı taşa tutttular ve ‘çimlere basmayınız’ yazılı demirleri sökerek arabanın camlarını kırmaya başladılar. rektör kurdaş ile odtü öğrenci birliği başkanı iskender odabaşıoğlu , bu arada, öğrencilerin arasına karışarak eylemcileri engellemeye çalıştı. rektör kurdaş’ın uzaklaşmasından sonra sinan cemgil, hüseyin inan, akın atauz, ibrahim seven, halil çelimli, tuncay çelen, irfan uçar, ulaş bardakçı, yusuf aslan, mustafa taylan özgür, komer’in otomobilini ilkönce tutarak sallamaya ve sarsmaya başladılar. komer’in otomobilini sarsan ve sallamaya çalışan öğrenciler, sonra havaya kaldırarak devirmek için bir süre uğraştılar. fakat otomobil çok ağır olduğu için deviremediler. civardan bulunan bir çelik boruyu, manivela gibi kullanarak komer’in otomobilini ilkönce yan, sonra ters çevirdiler. ters çevrilen otomobilin benzin deposundan benzin akmaya başladı. hüseyin inan, sinan’ın boynundaki kaşkolu alarak; ters çevrilmiş ve benzin akıtan otomobilin benzin deposunun kapağını açar ve kaşkolu deponun içine sarkıttı. benzin emdirdiği kırmızı siyah çizgili uzun kaşkolu otomobilin değişik yerlerine vurarak, otomobili, benzinle buladı. ve kibriti çaktı. otomobili söndürmek için gelen itfaiye öğrencilerin engeliyle karşılaştı. ateş alan otomobilin etrafında toplanan binlerce odtü’lü amerikan emperyalizmini ve komer’i ve komer’in odtü’ye gelmesine izin veren rektör kurdaş’ı saatlerce protesto ettiler. [3]

devrimci dayanışma için

odtü öğrenci birliği’yle beraber istanbul üniversitesi talebe birliği’ni (iütb) ele geçirmek amacıyla, ankara ve istanbul’dan devrimci gençler, kongre için çaba gösterir. iütb kongresi 25 ağustos 1969 günü açılır. fakat çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle kongre, 13 eylül gününe ertelenir. iütb kongresinde arkadaşlarına destek olmak amacıyla odtü ve ankara üniversitesine bağlı bir grup devrimci genç, istanbul’a gelmeye karar verir.

gidip dönmemek, gelip görmemek var

mustafa taylan özgür, istanbul’a gelmeden bir gün önce, sinan cemgil, hüseyin inan ve alpaslan özdoğan ile odtü yurtlarında otururken sinan cemgil’in, ”taylan, istanbul’a gidiyorsun. gel bir fotoğraf çektirelim. bir iş olur. hiç olmazsa hatıra kalsın” isteğiyle, dördü birden fotoğraf çektirir. sinan’ın hanımı şirin o sıra hamiledir. taylan da sinan’a ”gidip dönmemek, gelip görmemek var. çocuğun doğduğu zaman kız da olsa, erkek de olsa ismini taylan koy” der. daha sonra sinan, doğan çocuğunun ismini taylan koyar.

kongreye hazırlık

odtü öğrenci birliği divan başkanı münir ramazan aktolga, mustafa taylan özgür, mehmet sait kozacıoğlu, mustafa yalçıner, alpaslan özdoğan, halil çelimli, hüseyin inan, şükrü ışık, tuncer sümer, yusuf aslan, fehmi erbaş, ruhi koç, ilhami aras ve deniz gezmiş basta olmak üzere ankara üniversitesi ve odtü’ye bağlı bir grup devrimci öğrenci, otobüsle istanbul’a gelir. gelen örgencilerin hemen hepsi silahlıdır.

ankara’dan gelen örgenciler, itü gümüşsuyu yurdu’nda kalır. ankara’dan gelenler arasında çıkan bir anlaşmazlık nedeniyle hüseyin inan, şükrü ışık, yusuf aslan, mustafa yalçıner, halil çelimli ve alpaslan özdoğan, ankara’ya geri döner.

ölüm adın kalleş olsun

iütb kongresi, 23 eylül 1969 salı günü, istanbul üniversitesi merkez binada başlar. sağcıların adayı atilla kılıçoğlu, solcuların adayı şuayip dilmen’dir. iki grup da hazırlıklı gelmiştir. ankara’dan gelen mehmet sait kozacıoğlu, yanında mustafa taylan özgür olduğu bir sırada merkez bahçede silahını çekerek bir kaç el ateş eder. sait kozacıoğlu polis tarafından yakalanarak gözaltına alınır. mustafa taylan özgür ise polisten kaçmak isterken beyazıt meydanı’nda silahla vurularak öldürülür.

matem tutmayacağız, mersiyeler düzmeyeceğiz

24 eylül 1969 çarşamba günü sabah saat 10.00′da atatürk anıtı’nın önünde toplanan öğrenciler, önce istiklal marşını söyledikten sonra mustafa taylan özgür için iki dakikalık saygı durusunda bulunur. bu sırada odtü rektörlük damına yerleştirilen siren 2 dakika çalınır. atatürk anıtı önünde toplanan kalabalığa, polis tarafından aranan sinan cemgil, hitap ederek şunları söyler:

“bir devrimci kardeşimiz polis kurşunu ile kahpece öldürülmüştür. devrimci şehitlerin matemini tutacak zamanımız yoktur. devrimcilerin postunu ucuza satmayacağız. gün gelecek türkiye’nin bağımsızlığı ve kurtuluşu için gerekirse hepimiz vurulacağız. bunlar bizi korkutmuyor, üzmüyor ancak kinimiz bileniyor. taylan özgür’ün ardından matem tutmayacağız, mersiyeler düzmeyeceğiz. o, 24 saatini devrime adamış bir kişiydi. yapılacak çok işlerimiz vardır, ikinci kurtuluş savaşının ilk kurşunlanan devrimcilerinden sonra bizler de düşebiliriz, bunu korku değil varacağımız şerefli bir nokta olarak kabul ediyoruz. taylan, komer‘in arabasını yakarak devrim için ilk kıvılcımı atmıştı. bu kıvılcım devam ettirilecektir. türkiye’de cia artık bir adam temizleme kampanyası açmıştır. yılmıyoruz, korkmuyoruz.” [4]

faili meçhul

lisan çakıcı adlı bir polis memuru

cinayetin faili olarak önce lisan çakıcı adında bir polis memurunun adı geçer. Hakkında dava açılır.

lisan çakıcı; katil miydi, değil miydi? bu adam gerçekten taylan’ın vurulduğu sırada orada olan bir kişi, katili de tanıdığından eminim. ve bu adam sürekli kollandı. adamın polislikten atıldığı söylendi, adamı kumkapı temizlik işlerinde personel şefi olarak gördük. temizlik işleri şefliği yapamaz dedik. çünkü, akli dengesi yerinde mi değil mi diye adamı bakırköy’e yatırmışlardı dava sürerken. daha sonra sarıyer itfaiye memuru yaptılar. yani sürekli kolladılar bu adamı. [5]

anneannemi hep ağlattınız

bu yaşananları, yaşanmışlıkları oğlumuz sinan taylan kıyıcı derledi ve yayıma hazır vaziyete getirmeye çalışıyor. istanbul 5. ağır ceza mahkemesinde yargılanan polis memuru lisan çakıcı’yı daha 4 yaşında tanımıştı. o minicik çocuğun anneannesini ağlatanlara isyanını dile getirmesi bile olay olmuştu. sanık, “tehdit ediliyorum” diye mahkeme başkanına şikâyet ettiğinde, tehdit edenin o minicik çocuk olduğu anlaşılınca ve ne söylediği mahkeme başkanınca sorulunca, verilen cevap aziz nesinlik idi: “anneannemi ağlatan pis katiller…” [6]

bir meçhul üsteğmen

90 yılında, talan turhan’ın gazeteciler cemiyeti lokali’nde yaptığı bir basın toplantısında, taylan’ın katilinin, 1969′da üsteğmen olan ve 1990 yılında da halen görevde olan üst düzey bir generalin olduğunu öğrendik. daha önce bilindiği gibi lisan çakıcı adlı bir polis memuru yakalandı, yargılandı. ama bu adam, türkiye’de kendisini ’sol’cuyum diye adlandıran bazı insanların yapmadıkları tanıklıklar sayesinde beraat etti. ve sonuçta taylan’ın dosyası ‘faili meçhullere’ katıldı. ama bu dosya, ‘90 yılından itibaren faili bilinen konumunda. ve 17 yıldır, talan turhan bu üst düzey generalin ismini açıklamıyor. biz talat turhan’ı bu konuda zorladığımız zaman bize, “ben, dosyayı 1978 yılında h. fehmi güneş’e teslim ettim” diyor. ve tanık da gösteriyor; turhan, “dosyayı fehmi güneş’e verdiğim sırada odada uğur mumcu, ertuğrul günay ve deniz baykal da vardı. ben üsteğmenin kim olduğunu bildiren dosyayı teslim ettim, ben görevimi yaptım” dedi. bununla ilgili hiçbir dava açılmadı. 17 yıldır biz bu üst düzey generalin kim olduğunu soruyoruz. genelkurmay başkanlığına, meclis başkanlığı’na her yere baş vurular yaptık, bir sonuç alamadık. yani, faili meçhul değil, bu katliamın faili biliniyor, diğerleri gibi. talat turhan’ın “çeteleşme” kitabında da bu bölümü anlatan sayfalarında aynen şöyle geçiyor, “devlet cinayet işlemiştir.” harp okulundan ‘64-’65 mezunu olan ve ‘90 yılında üst düzey general olan bütün herkes benim gözümde zanlıdır. bu kadar açıktır. burada bir düğümü çözdük aslında. ve benim amacım, sadece kardeşimin katilini bulmak değil. bir delil bulduk ve bu delilin ucunda da belki diğer faili meçhullere de ulaşacağız. [7]

bir de komiser mehmet çıktı ortaya

cinayet tarihinde 11 yaşında bir çocuk olan bir başka tanık, tam da bu herc ü merç içinde ortaya çıkıp “hayır” dedi, “katil ne lisan çakıcı ne bir üsteğmen, katil komşumuz komiser mehmet!”

kadir akın, katilin bir polis olduğunu, bu kişiyi emniyet arşivinden teşhis edebileceğini söyledi. akın, cinayeti 11 yaşında iken annesiyle birlikte pencereden izlediğini belirtti, “taylan özgür`ün üzerinde kırmızı bir tişört vardı. yenikapı`ya inen mithatpaşa caddesi`ne girdiğini gördüm, 100-150 metre koştu. arkasından eli silahlı koşan adamı da gördüm. taylan özgür dolmuş durağına kadar koştu. dolmuşa çarpınca yere düştü, arkasından onu silahla kovalayan kişi geldi. taylan yerdeyken ve hareketsiz yatarken tek el ateş etti” dedi.

akın, cinayetten kısa bir süre sonra olay yerine “toplum polisi”nin geldiğini belirtti, özgür`ü vuran kişinin bu polislerle bir süre görüştükten sonra, yürüyerek gözden kaybolduğunu dile getirdi. akın, anlatımlarını şöyle sürdürdü: “1973-1974 yılları arasında özgür`ün katiliyle yeniden karşılaştım. bir gün alt katımızda oturan bir teyzenin evine hırsız girmişti. hırsızlıktan sonra eve bir grup polis geldi. ekibin başındaki kişiyi görür görmez tanıdım. o kişi taylan özgür`ün katiliydi. hemen anneme gösterdim. annem de bunu teyit etti. babamla da konuştuk. babam o adamı tanıyordu. çünkü o komiserin gittiği kahveye gidiyordu. babama o polisin adını sorduğumda bana ‘komiser mehmet. bir süredir yurtdışında görevliydi, şimdi geldi’ dedi.” [8] (ayrıca bakınız ve dinleyiniz: [9])

talat turhan çark ediyor

kadir akın’ın bu açıklaması, talat turhan’a bir manevra alanı verdi ve turhan çark ederek şunları söyledi:

üsteğmen iddiasının sahibi emekli yarbay talat turhan, bu tanıklık üzerine kadir akın`ın babası fahrettin akın`ın üsteğmen meselesini kendisine 1977 yılında, hapishaneden çıktıktan sonra sarhoşken anlattığını belirtti, fahrettin akın`ın “komiser” yerine yanlışlıkla “üsteğmen” demiş olabileceğini kaydetti. [10]


____________________
''Kuru duayı bırak, ağaç isteyen tohum eker"
Profil anzeigen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 13
Administrator
Tecrübeli Üye


Beiträge: 235
Registriert: 18/9/2007
Status: Offline
Geschlecht: männlich
red_folder.gif erstellt am: 6/11/2009 um 15:54  
Yaşam yücedir
Bu günlerde, Epiktetüsü´n her şeyin gitmesi gerektiği gibi gittiğini bilmeyi öğrenin“ sözünü düşünüyorum.

Ve kendimi sakinleştirmek için tamam diyorum „demek böyle olması gerekiyormuş, ve böyle olmuş „ ama yinede rahat olamıyorum. Yukarda söz konusu etiğim deyime karşı, içimde sorular uyanıyor,neden böyle olamsı gerekiyorduki? Neden bunca acıların çekilmesi gerekiyorduki? Ve neden,niye diye gelen soruların, ardı arkası kesilmiyor bir türlü.

Tamda burda hiç sevmediğim siyaset,politika ve ideolojiler gelip imdadıma yetişiyorlar, bir sürü insanlığın duygularında uzak cevaplar buluyorlar benim bitmeyen niyelerime ve neden diye sorduğum sorulara. Ama bu ideolojik cevapları ,siyasi cevapları benimseyecek kadar kendi doğal insanlığımda uzaklaşmadığımı görüyor ve acı çekmeye ve neden diye sorduğum sorulara devam ediyorum.

Neden gencecik yaşta, yaşamı fiziki olarak insanlık katilleri tarafında yok edilen bir devrimciye, Can Yücel „çocuk sana acıyorsam anam avradım olsun“ diyebiliyor? Bu yaklaşım nasıl bir insanı yaklaşımdır? İnsan insansa nasıl böyle, haksız yere yaşamı elinde alınmış bir insana acımaz? Yine birileri bana insandan daha değer verdikleri ideolojilerle bunu açıklayacaktır kesin, böyle insanların çokça olduğununda farkındayım, ama bu tür yaklaşımları şidetle red ediyor ve böyle olmamalıdır diyor acı his ediyorum, çünkü insanım.

Bir anne baba nasıl „vatan sağ olsun bir oğlum giti, torunumu büyütüyorum,oda vatana kurban olsun“ diyebiliyor? Her ne sebeple olursa olsun genç yaşta vücuduna bombalar bağlayarak ,kendisini havaya uçurarak bedenini lime lime eden birine nasıl acımayız “o bir kahramandı yapması gerekeni yaptı deriz” ve ölümü kutsar ve yüceltiriz. Ölümün yüceltildiği bir ortamda ,bir ülkede, yaşamı savunduğumuzu nasıl söyleyebiliyoruz?

Ben bu sorulara ve bu çelişkilere nasıl „demek böyle olması gerekiyormuşki olmuş diyebilirim.“
Hayır hiç bir neden kabul edemiyorum, bir insanın yaşamını sonlandırması için, hiç bir neden yeterli değildir, ve yeterlide olmaması gerekir. Eğer insanı ve insanın yaşam hakını kutsuyorsak o zaman hiç bir neden insan ölümlerini bize „yerindedir“dedirtmemesi gerekiyor.

Sanal bir ortamda bir arkadaşla yazışırken bana „sana duygusal olmak serbestir beliki sen çok çekmişin“ diye şakayla karışık bir şeyler söyledi.
Evet bu insanı duyguların insanlarda uzaklaştığı için, ben tek değil, bütün dünya acılar çekiyor,ama bunu bana diyen arkadaş ne yazıkki bunun farkında değildir,belki bir zaman farkına varacaktır deyip inanacımı korumak istiyorum, aksi taktirde yazık olcak. Biz yaşamımızda, bölgemizde, etrafımızda çekilen ve çektiğimiz açıları geriye bakarak anlayabiliriz, görebiliriz, ama bunların yaşanmaması içinde ileriye bakmak zorundayız.

Sevgi ve saygılar.

Munzur Okur


[Editiert am 6/11/2009 um 15:58 von Munzurrojhat]
Profil anzeigen Homepage besuchen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 14
Gast

Gast
red_folder.gif erstellt am: 6/11/2009 um 16:16  

Zitat von Munzurrojhat, am 6/11/2009 um 15:54
Yaşam yücedir
Bu günlerde, Epiktetüsü´n her şeyin gitmesi gerektiği gibi gittiğini bilmeyi öğrenin“ sözünü düşünüyorum.

Ve kendimi sakinleştirmek için tamam diyorum „demek böyle olması gerekiyormuş, ve böyle olmuş „ ama yinede rahat olamıyorum. Yukarda söz konusu etiğim deyime karşı, içimde sorular uyanıyor,neden böyle olamsı gerekiyorduki? Neden bunca acıların çekilmesi gerekiyorduki? Ve neden,niye diye gelen soruların, ardı arkası kesilmiyor bir türlü.

Tamda burda hiç sevmediğim siyaset,politika ve ideolojiler gelip imdadıma yetişiyorlar, bir sürü insanlığın duygularında uzak cevaplar buluyorlar benim bitmeyen niyelerime ve neden diye sorduğum sorulara. Ama bu ideolojik cevapları ,siyasi cevapları benimseyecek kadar kendi doğal insanlığımda uzaklaşmadığımı görüyor ve acı çekmeye ve neden diye sorduğum sorulara devam ediyorum.

Neden gencecik yaşta, yaşamı fiziki olarak insanlık katilleri tarafında yok edilen bir devrimciye, Can Yücel „çocuk sana acıyorsam anam avradım olsun“ diyebiliyor? Bu yaklaşım nasıl bir insanı yaklaşımdır? İnsan insansa nasıl böyle, haksız yere yaşamı elinde alınmış bir insana acımaz? Yine birileri bana insandan daha değer verdikleri ideolojilerle bunu açıklayacaktır kesin, böyle insanların çokça olduğununda farkındayım, ama bu tür yaklaşımları şidetle red ediyor ve böyle olmamalıdır diyor acı his ediyorum, çünkü insanım.

Bir anne baba nasıl „vatan sağ olsun bir oğlum giti, torunumu büyütüyorum,oda vatana kurban olsun“ diyebiliyor? Her ne sebeple olursa olsun genç yaşta vücuduna bombalar bağlayarak ,kendisini havaya uçurarak bedenini lime lime eden birine nasıl acımayız “o bir kahramandı yapması gerekeni yaptı deriz” ve ölümü kutsar ve yüceltiriz. Ölümün yüceltildiği bir ortamda ,bir ülkede, yaşamı savunduğumuzu nasıl söyleyebiliyoruz?

Ben bu sorulara ve bu çelişkilere nasıl „demek böyle olması gerekiyormuşki olmuş diyebilirim.“
Hayır hiç bir neden kabul edemiyorum, bir insanın yaşamını sonlandırması için, hiç bir neden yeterli değildir, ve yeterlide olmaması gerekir. Eğer insanı ve insanın yaşam hakını kutsuyorsak o zaman hiç bir neden insan ölümlerini bize „yerindedir“dedirtmemesi gerekiyor.

Sanal bir ortamda bir arkadaşla yazışırken bana „sana duygusal olmak serbestir beliki sen çok çekmişin“ diye şakayla karışık bir şeyler söyledi.
Evet bu insanı duyguların insanlarda uzaklaştığı için, ben tek değil, bütün dünya acılar çekiyor,ama bunu bana diyen arkadaş ne yazıkki bunun farkında değildir,belki bir zaman farkına varacaktır deyip inanacımı korumak istiyorum, aksi taktirde yazık olcak. Biz yaşamımızda, bölgemizde, etrafımızda çekilen ve çektiğimiz açıları geriye bakarak anlayabiliriz, görebiliriz, ama bunların yaşanmaması içinde ileriye bakmak zorundayız.

Sevgi ve saygılar.

Munzur Okur







Bireyler gibi toplumlarda (toplu) acilar cekerler.

Acinin da bir yerde cazibesi var.

Ornegin Dersimliler aci cekmeyi cok severler, rahati sevmezler...

Aci insanlari hayat karsisinda olgunlastirir, saglamlastirir..

Aama..

Ayni zamanda aciya boyun egenler, acinma ihtiyaci duyanlara iase hayat diz cokturur....

Aci, kendisini cektirdigi insanlarin suretlerinde belirginlestirir ( tabi bakip ta gormesini bilmek gerek, yani tecrube.. yani kendin de aci cekmis olman gerek, yada tanigi olmus olmak...)..

Ama gulmek te guzel sey arkadas..


Gulmek ile aglamak, aci ile nese sanki arkadaslar birbirlerini tamlarlar gece ve gunduz, cennet ve cehennem gibi...

Cok guldugumuz ve agladigimiz zaman, yani intens bir gulus ile aglayis insanlarin gozlerini yasartir degilmi?


Selamlar ( gene bilgeclik tasladik ha...)

VOZDIN



Yazin cok guzel Munzurrojhat..
Sana ait bir yazi..

Samimi....
Antwort 15
Administrator
Tecrübeli Üye


Beiträge: 235
Registriert: 18/9/2007
Status: Offline
Geschlecht: männlich
red_folder.gif erstellt am: 14/1/2010 um 13:03  
Fotoğraf

Bana olduğu gibi, muhakakki sizlerede olmuştur diye düşünüyorum, oturduğunuz bir yerden eline aldığınız bir fotoğraf karesine gözleriniz ve bütün dikatınız kitlenmiş, bulunduğunuz o anki ortamda kendi bedeninizi bırakıp elinizdeki resimin çekildiği mekana gitmişsinizdir. Elinizdeki kareden size yansıyan görüntü içerisinden kayıp olmuşsunuzdur, o anda yanınızdakileri bulunduğunuz ortamı unutur olmuşsunuzdur. Gözlerinizde, ta derinlerden gelen göz yaşlarınızın bile farkında olmadan gözlerinizin kitlendiği görüntünün kayıt edildiği zamana ve mekana gitmiş görüntüye yansıyan anın açısını sevincini yaşamısınızdır. Geçenlerde internet üzerinde çocukluk arkadaşımla yazısıyoruz, geçmişi konuşuyor geçmişimizdeki günleri anıyoruz. Zaman zaman gülüyor zaman zamanda içimin burkulduğunun farkına varıp büyük özlem ve hasretin beni sarıp sarmaladığının farkına varıp acılar çekiyorum.

Arkadaşım bana bir fotoğraf linki yoluyor, fotoğrafı açıp bakıyorum, çocukluk dönemimizde köyde bir dügün esnasında görüntülenen ve yaklaşık 20 köylümüzü içerisine alan bir görüntü. Hiç farkında olmadan oturduğum koltukta bedenimi bırakıp yüregimi alıp çocukluğuma gidiyorum. Çocukluğumda bastığım her toprak parçasını,dokunduğum ve gördügüm her şeyi tekrar görüyor ve his ediyorum. Kendi kendime „eğer mutluluğu yaşamış isek o dönemlerde yaşamışızdır“ diyorum. Zaten o çocukluğumuzun geçtiği mekanlarda çıktıktan sonra bir çok kavram gibi mutluluk kavramınıda çokça kulanmaya başladık, ama ne olduğunu hiç bir zaman cözemedik ve yaşıyamadık. Belkide bir çocuğun dünyasını dahada renkli yapan oyuncaklardan,yumuşacık yataklardan haberimiz yoktu ama bizimde tırmandığımız yarım asırlık ceviz ağaçlarımız,toprak kokan yataklarımız vardı mutluyduk.

Arkadaş fotgraf karesinde görüntülenen köyümüzdeki insanları tanıyıp tanımadığımı tek tek soruyor ve sohpet uzadıkça uzuyor, çok sonrada farkına varıyorumki yaklaşık beş saat bir fotoğraf üzerinde sohpet etmişiz. Sonra hemen köydeki evlerimizi hatırlıyorum, bütün oturma odalarının duvarlarında tabana yakın boydan boya fotoğraflar asılıydı. Bu oturma odalarındaki fotoğrafları ,genç kızlar kendi el emekleri ile yaptıkları danteller ile süsler ve addeta kutsal bir hava verirlerdi. Bu fotoğraflarda yer alanlar o anda o evde yaşayanlar tarafından kutsanacak kadar seviliyor ve unutulmak istenmiyordu. Belkide bizde öncekiler toplum olarak çok unutkan olduğumuzun farkında olduklarında kendilerince sevdiklerini unutmamak için önlem almışlardı.

Fotoğraflar………….

Nice insanlar çok sevdiği yakınlarını erken ve zamansız kayıp etiler, tek tesellileri o fotoğraflar oldu bağırlarına bastılar, onları öptüler o görüntülerde sevdiklerinin kokularını aradılar. O görüntüleri kutsadılar, aynen benim gibi çok erken kayıp etiğim annemin bir fotoğrafı dışında hiç bir şeyini doyasıya seyir edemedim ve öpemedim.



Bu nedenle Lütfen elinizdeki geçmişimize ait fotoğrafları iyi koruyun ve değerlendirin.Bizden sonrakilere göz yaşları değilde sevinçli, mutlu kareler birkmak için hepinize gülmenizi ve mutlu olmanızı diliyor tekrar görüşmek üzere diyorum.

Sevgilerimle.

Munzur Okur
Profil anzeigen Homepage besuchen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 16
Süper Üye
Süper Üye


Beiträge: 92
Registriert: 15/1/2007
Status: Offline
red_folder.gif erstellt am: 30/1/2010 um 11:56  
kanser hastası politik tutsak Taylan Çintay'dan açık mektup

Öldüren ve çürüten sessizliğe...



Aldığım siyasi ahlak gereği sağlığım hakkında kimselere minnet etmem. Çocuk yaşta insanların bile ölümü ağır başlılıkla karşıladığı bir siyasi geleneğin mirasçıları olmaya çalışıyorsak onurumuzu korumalıyız. Ancak bu konu hakkında duygu ve düşüncelerim merak edildiği için bu kısa mektubu yazıyorum. Malum cezaevlerinde ölümü bekleyen insanların haberini okuyoruz. Bedenleri hastalıklardan dolayı eriyen, ömürleri aylarla ölçülen insanlar bunlar. Kalabalık bir seyirci topluluğu önünde “sistem” dediğimiz katil, onları karanlık kuyulara itiyor. Kimileri son nefeslerini tutsak haldeyken verdi. Kimleri son nefeslerine yaklaşıyor…

Ama nasıl oluyorsa, kanı eti kemiği tükenen bu insanlar kimselerin uykusunu kaçırtmıyor. Kimseler neredeyse naklen seyrettiği ölümlerin sorumluluğunu üstlenmiyor. Belki de bu ölümler artık katili kadar seyircisine de haz verir hale geldi. O seyirciler ki; ölümün soğuk nefesinin uzağında “sağlıklı” ve “dışarıda” lar. İçeridekiler kadar şanssız, içerdekiler kadar yalnız değiller.

Öyle mi gerçekten?

Aslında yanılıyorlar. Bu tutsak-hasta insanların kimselerin acımasına ve merhametine ihtiyacı yok. Onlar şerefleriyle yaşamayı bildikleri gibi şerefleriyle ölmeyi de bilirler. Sorun arkada kalanların ne olduğu ya da olacağıdır. Sözde çok değer verdikleri insanlar ölümün eşiğinden tek tek geçerken bu suskun seyirciler çürüyerek yaşayacak, yaşarken çürüyeceklerdir. Ağızlarına aldıkları her kıymetli söz, dokundukları her sevgi nesnesi, karanlık vicdanlarına çarpıp çürümüş bir geleceğe dönüşecektir. Çünkü bu ölümlerin seyircileri katillerin ortaklarıdırlar, en az katiller kadar suçludurlar.

Sen; kalabalıklaşan sessizlik: bırak içerdeki insan ölsün. Emin ol, o ışıltılı an geldiğinde son nefeslerini anılarıyla birlikte sevdiklerine emanet edip çekip gideceklerdir.

Ya sen!

Ayakta, dışarıda ve yaşıyorken; birileriyle konuşuyor ya da önündeki yemeği kaşıklıyorken, hiç mi ağzında “ölü eti” hissetmeyeceksin?

Taylan Cintay


[Editiert am 30/1/2010 um 11:57 von Waris Dirie]



____________________
''Kuru duayı bırak, ağaç isteyen tohum eker"
Profil anzeigen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 17
Administrator
Tecrübeli Üye


Beiträge: 235
Registriert: 18/9/2007
Status: Offline
Geschlecht: männlich
red_folder.gif erstellt am: 26/3/2010 um 17:29  
Ilahların öldügü an

Kimse ışık hızını yakalayamaz,kimse deniz suyunu kurutamaz,kimse şerce kuşunu yırtıcı bir şahin yuvasında besleyerek onu şahinleştiremez. Bunlar doğanın kanunları ve yasalarıdır kimsenin bu doğanın kanun ve yasalarını değiştirmeye gücü yetmez. Doğadaki gizem, güzelik, çekicilik yıllardan beri resamları, arkelogları, kısacası bütün insanlığı düşünmeye ve onu anlamaya teşvik etmiştir. Hiç düşündünüzmü doğada kaç türlü canlı olduğunu? Yada başka bir soru ile, doğadaki canlıları hanki insan hanki gücü ile tespit edebilir? Bu bana göre mümkün değildir. Yani kısacası biz insan oğulu ve kızları kendimize yaratığımız ve yere göğe sığdıramadığımız kahramanlar, önderler, ilahlar, doğamızda saadece ve saadece küçücük bir noktadan ibaretler.

Hemen başımda geçen bir olayı anlatarak, düşüncelerimi sizinle paylaşmaya devam edeyim. Kendi ülkemde binlerce kilometre uzakta yaşadığım Almanyanın sanayi ülkesi olması nedeni ile havası oldukça bunaltıcı. Bu bunaltıcı havanın bu kadar sanayisi olan bir ülkede büyük sorun olacağını önceden bilenler ve araştıranlar ülkede mümkün oldukça doğal güzelikleri korumaya çalışmışlar. Bu kısmen korumaya aldıkları küçük ama kücük olduğu kadarda güzel bir doğa parçası yaşadığım bölgededir. Ben her fırsat bulduğumda, mümkün oldukça evden çıkıp bu bölgeyi gezmeye giderim. Bölge bir kaç tepeden oluşuyor, bu tepelerin etekleri kocaman çam ve meşe ağaçları ile çevrilidir. Bir gün yanımda bir arkadaşla bu tepeler ve ormanlar arasındaki gölette gitmeye karar verdik. Arabamızla beli bir yere kadar gitiktten sonra arabanın girmesi yasak olduğu için aracımızı beli bir yere park edip göle doğru yürüdük.

Yıllanmış çam ve meşe ağaçları arasında gölette doğru giden yolun başına geldiğimizde bizden önce gidip dolaşıp çıkanların yüzlerinde çok garip bir samimiyet ve tebesüm beliriyordu. Bu kocaman şehirin anonimleşen ve robotlaşmaya dogru giden insanları sanki bizi tanıyorlarmış gibi selam veriyor ve göllete doğru giden ben ve beraberimdeki arkadaşı şaşırtıyorlardı. Bu durumu oldukça garipsemiş ve yanımdaki arkadaşla ciddi ciddi tartışmaya başlamıştım. İnsanlar arasında çok normal olması gereken selamlaşmanın, büyük kentleşme ve sanayileşmenin anormmalleştirdiği bütün gerçekliği ile gözler önünde olduğu halde bu insanların tanımadığı bizlere selam vermesi doğrusu merakımın konusu olmuştu.

Kendi kendime „neden olabilir“ sorusuna cevap bulmak için kafamda bir yığın düşünce ile ilerliyorduk göllete doğru. Yirmi dakikalık bir yürüyüş sonunda göllete vardık. Göllet çok küçük olması ile beraber bir kaç tepenin arasında büyüleyici bir doğa harikasıydı. Kocaman bir barajın içindeki canlılar o göllete kendisine yer edinmişlerdi, balıklar,kurbağalar, su üzerinde uçuşan değişik değişik kelebek ve böcekler, ordaki insanlara sanki yaşamın güzeliklerini fısıldıyorlardı. Arkadaşımın beni dürtmesi ile hayalimde, yazın 35 derece sıcaklığından, kavrulan bostanımıza akşam serinliğinde suyu bıraktığımda o toprağın suyu nasıl emdiğini ve etrafa mis kokuların saçıldığı, çocukluğumun geçtiği ülkemden geri geldiğimin farkına varıyor ve ülke özleminin beni pencesine aldığını fark ediyor tarifi mümkün olmayan bir acı his ediyordum.

O küçücük göl etrafında, önüme gelen ve ulaşabildiğim ağaçlara, çiçeklere, gölün içinde büyüyen ve dışarıya kadar salkan değişik otlara, toprağa dokunup beni pencesine alan ülke özlemini birazda olsa gidermeye çalışıyordum. Dokunduğum ağaç dalları çiçekler toprak beni birazdaha kendime getiriyor ve his etmenin tadını çıkarıyordum. Gölün etrafında dolaşan insanlar bana sanki yıllarca kafese kitlenmiş ve daha sonra bırakılmış bir hayvanın şaşkınlığını hatırlatıyordu. Doğalıktan uzaklaştırılan insanlar bu güzel göl etrafında bir anlamda kendine gelmiş ama nasıl davranacaklarını bilmiyor dengesiz dengesiz hareketler yapıyorlardı. Gölün etrafında bir iki saat dolaştıktan sonra geri dönmek üzere yolla çıktık. Yolda gölete doğru gelen insanlarla karşılaştığımda onlara sırf insan oldukları için selam verme ihtiyacı his etim. Evet o bir parçacık doğal güzelik ordaki biz insanları bir adım daha insanlıkları ile buluşturmuş, bir anlamda bizlere insanın ve doğanın nasıl olması gerektiğini göstermişti.

Sonra kendi kendime „evet aslında saadece bizden önce göl etrafına gidip bizi yolda karşılıyan insalar değil, bizden önce bu dünyaya gelip göç edenlerde bu konuda bize güzeliklerin,büyüklügün,erdemliliğin adreslerini göstermişlerdir“diye içimde geçirdim.
1590-1660 yılları arasında yaşandığı sanılan ve bütün ilhamini tabiatan almış doğaya taparcasına şiirler yazan büyük Kürt ozani Feqıyê Teyra(Kuşların öğretmeni)
bizlere bu konuda oldukça çarpıcı imgeler bırakmıştır. Örnek olsun diye saadece bir şiirindeki dörtlügü kısaca buraya aktarayım.

Ey av û av ey av û av
Ma tu bê eşq û muhbetê
Mewc û pêlan tavêy belav
Be sekne û bê rahetê

“Ey su“ şiirinde, aşık suya benzetilmektedir, su sevgili için akmaktadır. Feqıyê Teyra şiirlerinde, aşkın dolayısıyla sevgilinin anlatımı doğadaki benzetmelerle güçlenir. Bu aslında biz insanlara güzeliğin aşkın sevginin nerde olduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Şiirlerinde ölüm teması hatta dünyanın gelip geçici olduğu fikri açıkça hissedilir. Nice peygamberlerin, kâmil insanların bu dünyadan gelip geçtiğini belirtir.

Yine yakın tarihimizde yaşayan Aşık Veysel „benim sadık yarım kara topraktir“ dediğinde aslında bu dünyada insanlara zulüm edenlere, kendini bu dünyanın sahibi zan edenlere ,ne kadar zavali oldukları mesajını vermiştir, tabiki anlayana.
Doğayı tanımak yaşamı ve yaşamın kaynağını tanımak demektir aslında,yukarda söz konusu emtiştim ilahlar,tanrılar,önderler, filozoflar ve ideolojileri sadece insan ölüleri üzerinde kendini yaşatmışlardır. Doğa ise bize yaşamın kendisini sunmuştur. Doğaya inanmak ilahları öldürmek demektir.

Sevgilerimle
Munzur Okur
Profil anzeigen Homepage besuchen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 18
Administrator
Tecrübeli Üye


Beiträge: 235
Registriert: 18/9/2007
Status: Offline
Geschlecht: männlich
red_folder.gif erstellt am: 29/3/2010 um 19:00  
Ben siir yazarsam-I-
Ben şiir yazarsam,
görkemli dağların eteğinde, kardelenler çiçeğe durur.
Uzun karanlık geceler, safağa kaçar.
Ben şiir yazarsam,
güneşten kavrulan toprak, su ile buluşur.
Yuvasındaki yavru kuş kanatlanıp, özgürlüğe uçar.
Ben şiir yazarsam,
anneler acılı ağıtlar yerine, sevgi sözcükleri yakarlar,
felaket habercileri döşümüzü döver gibi, kapımızı dövmez.
Ben şiir yazarsam,
torbalarımız umutsuzluk kelimelerinden arınıp, umutla dolar.
Sevgiye ve aşka hain tuzaklar kuran soysuzlar söbelenir.
Ben şiir yazarsam,
samanlık seyran olmaz, fakat mahsumiyet´te günahkar olmaz.
Kavanoz götlü dünya tos pembe olmaz, fakat sevgiyede mezar olmaz.
Ben şiir yazarsam,
evet
ben
şiir yazarsam,
aşka ve sevgiye olan güvencim sarsılmaz.
İhanete ve kahpeliğe olan nefretim suskun kalmaz.
Ben şiir yazarsam,
sivri laflar eden siyaset simmsarları ve ilahlarına,
eyvallahım olmaz...

Munzur Okur


[Editiert am 31/3/2010 um 11:58 von Munzurrojhat]
Profil anzeigen Homepage besuchen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 19
Administrator
Tecrübeli Üye


Beiträge: 235
Registriert: 18/9/2007
Status: Offline
Geschlecht: männlich
red_folder.gif erstellt am: 31/3/2010 um 11:56  
Ben şiir yazarsam -II-

Sana gelirim ey kutsal ardıç ağacı
Seni tanımadığımı sanma
Sana kırklar ziyareti derler ya,
oysa sen yüzbinlerin geçmişi ve mahsumiyetisin
Beni bağışlıyacaksın,sorgulama değil benimkisi bilesin
Sakın ha sakın, yanlış anlama
Ne haddime
Kutsallığın dokunulmazlığını bilenlerdenim
Sana sığınmaya geldim yanındayım,işte.
İnsan nede çok şey görüyor burda
Ne çok isterdim seninle sırdaş olmayı
Taşıyamazdım sırlarını bunuda bilirim
Ne çok ayrıntılar taşıyorsun koca bedeninde
Heybetli duruşunla,nede çok çaresiz ve yorgunsun
Merakımı bağışla ama
kım bilir nelere göz kapamak istedin ama yapamadın,
yapamazdın
Çünkü seni kutsayanlar çıplak ve günahsızdılar.
Yaşlı bedeninde,seni kutsayanların çıplaklığını taşıyorsun.
Sana yüreklerini ve sırlarını açtılar.
Görmemezlikten gelemezdin.
Kim bilir kaç asırlıksın,kaç yürek acısına şahit oldun?
Ne fırtınalar yaşadın?
Kaç tomurcuk yüreğin açmadan solduğuna şahit oldun
Yolculuk edenlere,hastalara
Acı çekenlere, toprağın bereketli ürün vermesini isteyenlere
Senin yüceliğinin kavranmaz,
merhametinin ve insana olan sevginin sözle ifade edilemez
olduğuna inannalara ne kadar yardımcı oldun?
Anlatabilirmisin?
Belli etirmesende,artık
Bilirim , görüyorum
Üzerinde taşıdığın onca acıya dayanamıyorsun
Yanlızlığıda bilirim ama hani derlerya
”hak etmedin sen bunu“
Seninkide bu türden bir yanlızlık
Hani nerde seni kutsayanlar?
Nerde sana adak adayıp dilek tutanlar?
Nasıl bir duygudur kocaman bir geçmişle geleceksiz bırakılmak
Anlatabilirmisin?

Munzur Okur
Profil anzeigen Homepage besuchen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 20
Administrator
Tecrübeli Üye


Beiträge: 235
Registriert: 18/9/2007
Status: Offline
Geschlecht: männlich
red_folder.gif erstellt am: 26/4/2010 um 19:29  
Ermeniler ve Bizler

2010 yılında yaşıyoruz ve 1915 te yaşanan zulümün muhasebesi yeni yapılıyor,hesapları yeni soruluyor. Ben kendi adıma zalimların zulümünün insanlık tarihinde başlayarak günümüze kadar geldiğinin ve halende devam etiğini bilenlerdenim. Dolayısı ile 1915 te Ermenilere yapılan zulümün çok değil hemen 23 sene sonra aynısı, benim dedelerime uygulanmıştır. Tarihe hep barbarlıkları ile geçmiş ve tarih sayfalarında insanlık tarafında hep yargılanacak olan bu zalimlerin zulümüne uğramış bir halkın evladı olarak bizimde kendi adımıza biraz muhasebe yapmamız gerektiğine inanıyorum. Şu anda binlerce kilometre uzakta çocukluğumun geçtiği köyümü ve köyümüzde anlatılan hikayeleri anımsıyorum.

Ne korkunç olaylar yaşanmıştı, ne yazıkki dedelerimizin asırlardır beraber yaşadığı bir halk (Ermeniler) vuruluyor, öldürülüyor evleri, köyleri ile birlikte yakılıyordu ve bizim dedelerimiz genel olmazsada kısmen ses çıkarmıyorlardı. Zalimin zulümüne uğrayan asırlık komşuları doğduğu ve yaşam bulduğu o güzelim topraklarında, bir kısmı öldürülüyor, bir kısmıda bir daha dönmemek üzere uzaklara sürülüyordu.

Bizimkiler ise kısmen sahipleri öldürülen, kalanlar ise artık dönmemek üzere uzaklara sürgün edilen Ermenilerin, hanlarına, hamamlarına, bağlarına, bahçelererine sahip olmak için gizliden gizliye birbirilerini gözetledikleri, yine dedelerimiz tarafında büyük acı ve utanç duyularak anlatılıyordu bizlere. Dedelerimiz bu sesizliğin büyük bir insanlık ayıbı olduğunu çok sürmeden 22 sene sonra aynı akıbete uğradıklarında anlamış, gizliden gizliye kutsal bildikleri ziyaretlere gidip, yaptıkları ayıbın, yanı başındaki komşuları olan Ermenilerin öldürülmesine ve sürülmesine ses çıkarmamakla işledikleri günahların af edilmesi için dualar edip yalvarmışlardı.

Ama artık olan olmuştu şimdi kendileri dardaydı,Ermenilere yapılan zulüm bu sefer kendilerine yapılıyordu. İnsanlar toplatılıyor toplu halden çocuk, yaşlı, kadın demeden ağır makinali silahlarla taranılıp öldürülüyordu. Zalimler askerleri ile köyleri basıyor, insanları toplayıp evlere koyup gaz yağı döküp yakıyorlardı. O kocaman heybetli dağları bile artık onları koruyamıyordu, Ali boğazında insan çığlıkları yükseliyordu, laç deresi kan akıyordu. Artık insanlar çaresizce zalimler tarafında hunharca öldürülmelerini beklemekten başka bir şey yapamıyorlardı. Kimi aileler tamamen yok edildi, kimileri birbirinde ayırtırılarak uzak ve bilmedikleri memleketlere sürgün edildiler. Geride binlerce ağıt ve tarifi ne yazmakla nede anlatmakla mümkün olmayan acılar bırakıldı.

Bizler böyle trajedilerin yaşandığı bir coğrafıyanın ve bu coğrafıyada yaşayan insanların evlatları ve torunlarıyız. Hep kendi kendime ve zaman zamanda sesli bir şekilde “acaba bu acıları yaşamadan bu acıların hikayelerini duymadan büyümek nasıl bir duygu olurdu” diye sormuşumdur. Çünkü biz yeni yeni yaşamı ve insanlığı tanımaya çalıştığımızda bizlere insanlar renkli çocuk masaları yerine ninelerimiz dedelerimiz tarafından yine insanlara uygulnanan bu vahşi, vahşi olduğu kadarda insanlık dışı uygulamaları yaşayanlar tarafından hikaye niyetinde dinliyor ve yarınlarımıza büyük kaygılarlarla giriyorduk.

Daha önce yine bir yazımda kendisine olan özlemimi anlatığım ve Türk Cumhuriyetin bölgeye hakim oldğunda buya yana iki köy arasında paylaşılamayan bir ermeni köyü aklıma geliyor. Bu Ermeni köyü en az eli seneden beridir bizim köy ve Hozat´ta bağlı olan ve yine kocaman bir kilisesi olan Geçimli(Ergen) köylüleri tarafında mahkemeliktir. Hatırlıyorum aynen hikayelerde anlatılan cenetten daha güzel bir köydü. Ermeniler köye çok iyi bakmışlardı, üzüm bağları, kiraz bahçeleri, asırlık ceviz ağaçları ve kavaklar. Köşe taşlarının her birine bir gün ayrılarak yontulan taşlarla örülmüs evler, kocaman kocaman dut ağaçları. Ben yaşamımda çok yerleşim alanları gördüm şehirler, çiftlikler, köyler ama hiç bir zaman Xozapir kadar güzel değilerdi.
Ve bizim elimize geçmişti hata iki köy arasında paylaşılamayan ve iki köyede ait olmayan bu güzelim köy fazla sürmeden harebeye döndü. Evler yıkıldı bağlar bahçeler talan edildi, meyve ağaçları kırıldı yakıldı. İnsana „hainliğin bu kadarınada pes“ dedirtecek duruma getirildi.Dersimde tanrı yerine ve büyük bir şekilde kutsanan heq “emek“ kutsaldır kimsenin emeği kimseye kalmaz hele haince emelerle başkasının emeğine sahip çıkarsan hiç kalmaz . Bizdede durum böyleydi.

Eğer biz bunları konuşup anlatmaz, saadece bize olan zulümde bahs edersek 1938 de dedelerimizin bütün insanlık tarafında zalimler elinde yanlız bırakıldığı gibi, bizimde yarın öbürgün böyle bir drumda zalimler elinde yanlız kalma ihtimalimiz hep olacaktır-ki bugün yasadıgımız da pek farklı degil. Dolayısı ile kendi adima bu ihtimali yok etmek için elimde geldiği kadarı ile sorgulamaya ve elimin ve beynimin hüküm etiği oranda bulduğum yanlışları yazmaya ve anlatmaya çalışacağım.

Munzur Okur


[Editiert am 26/4/2010 um 23:22 von Munzurrojhat]
Profil anzeigen Homepage besuchen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 21
Administrator
Tecrübeli Üye


Beiträge: 235
Registriert: 18/9/2007
Status: Offline
Geschlecht: männlich
red_folder.gif erstellt am: 28/4/2010 um 17:11  
Ben bu mektubu okudugumda, dünyanin ne kadar cirkinlestirildigini,ve insanlarin ne kadar dogadan ve dolayisi ile kendilerinde uzaklastigini büyük acilar cekerek tekrar yasadim ve farkina vardim.
1854,yilinda yazilan bir mektubun bugün ne kadar aciklayici ve insanligin ne kadar zavali durma düsürüldügünü bize ancak bu denli güzel aciklayabilirdi.
Kesinlikle okumalisiniz.

Munzur Okur


Kızılderili Şef'in Amerikan Başkanına Mektubu

1854 yılında ABD Başkanı Franklin Pierce yazdığı bir mektupla Amerika’ya gelen beyaz göçmenlere toprak bulmak amacıyla Kızılderililerden toprak istemiş ve "bu isteği kabul edilecek olursa Kızılderililere rahatlıkla yaşayabilecekleri bir bölgenin ayrılacağını bildirmiştir.

Topraklarının büyük bir bölümü zaten beyazlar tarafından zorla ellerinden alınmış olan Duwarmish Kızılderililerinin Reisi Seattle bir söylemiyle ABD Başkanına yanıt vermiş ve bu yanıt mektup olarak ABD başkanına gönderilmiştir. Mektubun aslı Amerika, Seattle, Squamish Müzesi’nde korunmaktadır.

İnsan ve doğa diyalektiğini en güzel dile getiren metinlerden biri olarak günümüzde değeri daha çok anlaşılmaktadır.

Yale, Sorbon, Oxford ya da bir başka okuldan mezun olan ünlü bir düşünürün sözleri değil bunlar. Nobel ödülü kazanan bir edebiyatçının da değil. Beyaz adamın “kafa derisi avcıları”, “vahşi”, “barbar” ilan ettiği Kızılderililerin şefi Seattle'nin “uygar” beyaz başkan'a mektubu:

ŞEF SEATTLE’IN MEKTUBU

Yüzyıllardır halkımın üzerine merhamet gözyaşları döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir. Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir.

Şef Seattle her ne söylerse Washington'daki büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne
inandığı ölçüde inanabilir. Washington’daki Büyük Şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte
bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş. Onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığının farkındayız.

Merak ediyoruz ki gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz? Bunu anlamak bizler için çok güç.

Bir zamanlar insanlarımız bu topraklara tıpkı rüzgarda kıvrımlanan deniz dalgalarının kabuklu kum yüzeyleri kapladığı gibi yayılmışlardı. Çok uzun zaman geçti ve o büyük kabileler artık hüzünlü bir anı oldu.

Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır. Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız.

Beyaz adamın ölüleri yıldızlar arasında yürümeye gittiklerinde, doğdukları ülkeyi unuturlar. Bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin anasıdır. Biz dünyanın parçasıyız ve o da bizim parçamız. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyik, at, büyük kartal, bunlarsa bizim erkek kardeşlerimiz, kayalık tepeler, çayırlardaki ıslaklık, tayın vücut ısısı ve adam, hepsi aynı aileye aittir.

Büyük Beyaz Reis bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz kızılderililerin ise onun çocuktan olacağımızı söylüyor. Toprağımızı alma teklifini düşüneceğiz, ama bu kolay olmayacak. Çünkü bu toprak bizim için kutsaldır. Dereler ve nehirlerden akan, parıldayan sular, sadece su değil atalarımızın kanlarıdır. Eğer size toprak satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlamalısınız ve çocuklarınıza da onun kutsal olduğunu öğretmelisiniz. Göllerin berrak suyundaki her hayali yansıma, halkımın yaşamından anılar ve olaylar anlatır. Suyun mırıltısı babamın babasının sesidir. Nehirler erkek kardeşlerimizdir, susuzluğumuzu giderirler, nehirler kanolarımızı taşırlar ve çocuklarımızı beslerler. Eğer size toprağımızı satarsak hatırlamalısınız ve çocuklarınıza öğretmelisiniz ki nehirler bizim kardeşlerimizdir ve sizin de bundan dolayı nehirlere herhangi bir kardeşe göstereceğiniz sevgiyi göstermelisiniz.

Biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez. Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istediğini alınca başka serüvenlere atılır.

Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. O'nun bu ihtirasıdır ki toprakları çölleştirecek ve her şeyi yok edecektir.

Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça yaşamın ne değeri olur?

Bir kızılderiliyim ve anlamıyorum. Biz kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Hava önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. Beyaz adam için bunun da önemi yoktur. Ancak size bu toprakları satacak olursak havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir. Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğduktan gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?

Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz. Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var; beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı gösterecek. Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum. "Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için. Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalodan daha değerli olduğuna aklım ermiyor. Biz sadece yaşayabilmek için avlarız buffaloları. Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan
ölmez mi?

Unutmayın bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır.

Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.

Bildiğimiz bir gerçek daha var; sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yarattıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz. Ama hepimizi yaratan Tanrı için kızılderili ile beyazın farkı yoktur.

Ve kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır. Beyaz adamı bu topraklara getiren ve kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının adaletini anlayamıyoruz. Tıpkı buffaloların öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi.

Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.

Gündüz ve gece bir arada olamaz. Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır. Bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız. Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük Beyaz Şef'in vaadettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız. Böylece Ay birkaç kez daha doğacak, birkaç kış daha geçecek. Geri kalan günlerimizi nerede geçirdiğimiz önemli değil. Çocuklarımız babalarının yenilgiyle aşağılandığını gördüler. Savaşçılarımız utanç duydu ve yenilgiden sonra günlerini aylaklık etmek ve vücutlarını tatlı yiyecekler ve sert içkilerle kirletmekle harcıyorlar. Birkaç saat, birkaç kış ve bu dünyada bir zamanlar yaşamış büyük kavimlerin veya şimdi ufak topluluklar halinde ormanda dolaşanların çocukları da kalmayacak; bir zamanlar sizinkiler gibi güçlü ve umutlu olanların mezarlarında yas tutmak için. Ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki? Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor. Bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez. Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek; son kızılderili yok olup kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesetleriyle kaynaşacak.

Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar. Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur. Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır. Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır.

Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler güçsüz değildir.

Ölü mü dedim?... Ölüm diye bir şey yoktur ki sadece dünya değiştirir insan.

Şef Seattle, 1854
Profil anzeigen Homepage besuchen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 22
Administrator
Tecrübeli Üye


Beiträge: 235
Registriert: 18/9/2007
Status: Offline
Geschlecht: männlich
red_folder.gif erstellt am: 5/5/2010 um 15:43  
Uzaklara açılan bir kapı eşiğinde,
hüzün makamında, bir acının mekanıdır yüreğim.
Uzakların arefesinde, gideceğinden dolayı,
geldiğin güne yüzlerce lahnet okuyorum.

Artık yüreğimin orta yerinde sana ait bir mezar,
ve başında ağlayan ben varım.
Bendeki seni öldürmek için ölümle pençeleşip,
yara alan yüreğimi alkohl denizine salıyorum.

Munzur Okur
Profil anzeigen Homepage besuchen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 23
Uzman Üye
Uzman Üye

Chaos
Beiträge: 309
Registriert: 21/10/2007
Status: Offline
red_folder.gif erstellt am: 14/5/2010 um 10:02  
aşk ancak alt üst etme sayesinde ortaya çıkar..
ötekinin agalma'sına(helvadan putuna) hayran olduğum zaman aşık değilimdir, aşkın nesnesi olan ötekini kırılgan ve kayıp, "o şey"den yoksun bir şey olarak yaşadığım zaman, aşkım bu kayba rağmen ayakta kaldığı zaman aşığımdır.*


____________________
Uçurumun kenarina gelen insanlar kanatlanıp uçarlar..
Profil anzeigen Homepage besuchen Nach allen Beiträgen dieses Users suchen Antwort 24
« vorheriges  nächstes »   Seite 1 von 2   «  1  2  »     print
Nach oben


mxBoard, © 2006 by pragmaMx.org, based on eBoard, XMB and XForum

0,450 Sekunden - 50 queries