Site kurucusu   Cevaplar: 153 kayıt olmuş: 22/10/2004 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 15/8/2008 Saat 16:53 |
|
|
Arkdaslar bu Bölüme köse yazilari Bölümümüzde yer alan Begenilen köse
yazilari aktarilacaktir daha fazla okunmasi acisinda sizlerde yazi
hakkindaki yorumlarinizi ekleyebilirsiniz.
____________________ Savasan Kaybedebilir!Ama Savasmayan Zaten Kaybetmistir.
|
|
|
Site kurucusu   Cevaplar: 153 kayıt olmuş: 22/10/2004 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 15/8/2008 Saat 16:56 |
|
|
| Alıntı: | “İlk aşk”
Yazar Adı: Munzur Okur
“İlk aşk”
“Bugün hayatımın geri kalan ilk günüdür”
Charles Dederich
İlkler yaşamımıza ne zaman girdiler, diye bazen düşünürüz, düşündüm ve
hafızam beni ilk yüreğimin param parça olduğu senelere götürdü. Düşününce
bazen haksızlıktı böyle olmamalıydı,dememle beraber kendime olan güvenimi,
o dönemlerde çok güclü bir şekilde kazanmıştım.Bu erken yaşta gelen aile
sorumluluğu,bir anlamda erken yaşta kendime olan güvenimi geliştirmiş,ve o
yaşlarda bir insanın kurmadığı hayaller kurmaya başlamıştım.Tarlalarda,
bahçelerde,gezdigim her yerde, önüme çıkan karınca yuvası kenarına oturur
karıncaları seyir ederdim.O yuvadaki karıncaları izlerken hep bir aile
kafamda şekileniyordu,ama aile söz konusu olduğundada benim aklım
hep,suratı kırmızı elma,burnu kırmızı elma üzerindeki hafif
çıkıntıyı,andıran kız aklıma geliyordu. O kadar çok heycanlanıyordumki bunu
anlatmak mümkün değil diye düşünüyorum.
Ama anlatamam diye yerimde oturmaktansa, denemeyi tercih etim ve anlatmaya
calışayım.Ama susma hakımı sakllı tutarak, her an susablilirim bunuda burda
belirtmeyi gerekli görüyorum.
Baktığım her boşlukta onun, o hafifçe utangaç edasıyla gülüşü gözümde
canlanıyordu,kendimi o gerçek olmayan,ama bunu ayırt edemiyecek durumda
olduğum, ve bu durumun son bulmaması için hep çaba içinde olduğumdu.
Saadece o deli dolu şen şakrak kıza tutulduğum gerçeğinden başka hiç bir
gerçeği göremiyordum,görmek istemiyordum. Gerçekleri görmek daha yeni yeni
bir tomurcuk gibi aşka açılan yüreğimi sızlatıyordu. Oysaki ben bu
tomurcuğun açmasını ve toprağı kavuran ama aynı zamanda,toprağa can veren
yaz günesini, her milimine kadar his etmesini isterdim. Ne kadar güzeldi
yaşamın başka bir alanını his etmek,ne kadar heycanlıydı, daha çocuk
olduğum halde etrafımdaki çocuklari görüp, bir gün çocuğumun olmasını
düşünmek.
Kendimi insanlarda uzak tutuğumda ve doğaya yakınlaştığımda, nedenini halen
anlamadigim derecede kendimi iyi his ediyor her şeyi olumlu düşünüyordum.
Bu duruma oldukça ihtiyacımın olduğunu,köyün batısında kalan yıllanmış meşe
agaçlarıyla kaplı yüksekçe bir kaya parçasının üzerine çıkıp etrafa
baktığımda anlıyordum. Sanırım bu kayanın yüksek olduğu, daha çok şeyler
gördügüm, görüş alanımın daha geniş olduğu için, daha farklı düşünmeme
neden oluyor ve kendimi daha rahat ve güvenli his ediyordum. Böyle olduğu
içinde sık sık bu kaya parçasının üzerinde oturur olduğumu fark ederdim.
Aynı köydeydik, benden yaşça kücükte olsa çocukluğumuz aynı sokakalarda
geçmişti,köyde aynı hikayeler duymuş, aynı mezarlığa gidip ağlamış, aynı
köy dügünlerde,halaylar çekmiştik.
Ama acı olan bu kadar ortak yanımız varken ben his etiklerimin anyısını
onun his etmediğini düşünüyor insanalrin farklı olduğu gerçeğini görmeyerek
üzülüyordum. Yaşama yeni başlamıştım ve o kadar çok şeyler bilmeli görmeli
geçirmeliydimki, insanların farklı olduğunun farkına
varaydım. Neden ben saatlerce evlerinin karşısında çeşme başında nokta
nöbeti tutan bir asker gibi saatlerce dikiliyorken, kendisi bunun farkında
olduğu halde, saadece kapıdan çıkıp bir bakmayla yetiniyordu. Benim için en
zor olanda, köylülerin gelip o anda orda neden dikildiğimi sorduklarında,
cevap aramamdi. Bu cevaplar ağzımda çıktığında, kendikendime bile gülesim
geliyordu,cünkü sudan bahanelerdi, ayakları yerde olmayan sebeplerdi. Ne
kadar çok isterdim “ben burda karşı evde oturan, kızı bir anlıkta
olsa görmek için dikiliyorum” demek , ama diyemiyordum.
Diyemezdim cünkü burda belli değerler vardı, bu değerlere saygılı olmak
gerekiyordu,öyle her evlenmek istiyen erkek, açık açık, diyemezdi ben felan
kızı seviyorum ve evlenmek istiyorum. Bu farklı olmalıydı, insanlar devreye
konulmalı, istenmeye gidilmeliydi. Ben bunların hepsinide yapmaya
hazırdım,ve nasıl gerekiyorsa öyle davranmayıda kafama yerleştirmiş, yavaş
yavaş onun pılanlarını yapıyordum. Bütün bunlardan önce,acaba bu kendisi
için komik durumlara düştügüm kız, bütün bu olanların ne kadar farkındaydı?
İlk öğrenmem gereken bu sorunun cevabıydı.
Yüreğinin temizliği yanında, dağlarda yağan kar beyazlığının
utandığı,gerçek annem olmasada anelerin en güzeli. Benim yaşamımda belkide
bilinçlice his etiğim acıların en büyügünü bana, genç yaşta kanser
hastalığına yenilerek, bu dünyada göçüp gitmesiyle yaşatan değerli insan,
yengemin, yanına gidip derdimi anlatmaya karar verdim.
Beni o kadar iyi tanıyorduki her karşılaştığımızda bir sorunumun olduğunu
ve bana yardımcı olmak için ,kendisine anlatmamı söylüyordu. Ben ise her
seferinde inkar ediyor, her şeyin yolunda olduğunu söylüyordum,ama ancak
kendimi kandırabiliyordum. Toprağı bol olsun, insanların en güzeliydi,yaşam
doluydu,çocuk yaşta annesiz kalmıştım ama yengem bana anne yokluğunu hiç
yaşatmadı.Acılar içinde kıvranıyordu, yaşamının son günleriydi, izmirde
olduğu için yanında değildim,o kadar acılarına rağmen ben her telefon
açtığımda, bana üzülmememi söylüyordu. Etrafındaki sevdiklerine canını
adamış bir anne´idi,ama ne yazık´ki kanser denilen nahlet hastalık,
kendisinin hiç hak etmediği genç yaşta, fiziki olarak aramızda alıp
gitti,ama hep yüreğimde, yaşadığım sürece benimle yaşayacaktir.
Daha fazla inkar etmedim anlattım, aşık olduğumu,ve bu kızın kafama gelip
yerleştiğini zor bela anlatmaya çalıştım. Sevinmişti beni sonunda
yakalamıştı her zaman bir şeylerimin olduğunu his etmiş sormuştu,ama
inkarımla karşılaşmıştı. Şimdi artık kendimde rahatlamıştım, gerekeni
yapacaktı,belkide benim için neyin daha iyi olduğunu o bende daha iyi
biliyordu,bende bu duyguyu yaratmıştı o anlamdada kendisine güvenim
sınırsızdı..
Bir gün beni yanına çağırtı, kızla konuşmuş ve kıza benimle konuşmasını
söylemiş,böylece bana haber vermek istemişti. Bunu duyduğumda o sıcak yaz
gününde sanki üzerime bir kova soğuk su dökmüşler gibi yerimde titremeye
başladığımı görünce, oldukça duygulanmış olacaki gözlerinde iki damla yaşın
süzdügünün farkına vardım. Kendisine sarılıp ağlamıştım.Ağladığımı fark
edince beni sakinleştirmeye ve önümden uzun bir hayat olduğunu, daha nice
kızlarla karşılaşacağımı söyleyip iki yanağımdan öptü. Yüreğim Çok karma
karışık duygularla yerinde hopluyordu, evet işte çok istediğim kızla
karşılaşacak ona dahada yakınlaşacaktim. Acaba bu duygularımı, onun için
his etiklerimi, kendisine anlatabilecekmiydim? günlerimin büyük bir kısmını
evlerinin karşısındaki çeşme üzerinde geçirdiğimin, nedenlerini
anlatabilecekmiydim?.
En azında bunları anlatmak için büyük bir fırsatı yengem, vişne ve elma
ağacalarının bol oldduğu bahçede görüşmemiz için saat ve günü ayarlamıştı.
İki gün arada vardı, iki gün sonra beni durup dururken
ağlatan,heycanlandıran,her düşündügümde yüreğimde fırtınalar koparan , deli
dolu kızla görüşecektim. Ama bu iki gün nasıl geçecekti?bu haberi
aldığımdan sonra sanki bir daka bir sene gibi geliyordu ,yemek
yiyemiyor,boğazım dügümleniyordu,bir anlıkta olsa aklımda çıkaramıyordum.
Bu duruma düşmem beni çok zayıf düşürdügünü fark edip, kendi kendime
kızıyordum.O bahçede karşılaşmamızı, ve kendisine söylemek
istediklerimi,yanlız kaldığımda tekrarlayip,sonrada tekrarladikalrimin çok
apatlca olduğu hisine kapılıp, telaşlanıyordum. Bir an evel görüşebilsekte
bende bu neler söyleyeceğimi düşünmekte ve bu piskolojide kurtulmuş
olsaydım.
Benim için iki sene gibi uzun bir süre olan iki gün geçmişti, Gece
uyuyamamıştım,Yaşlı olan baba annem bütün gece kendi kendime konuştuğumu
sabahleyin kahvaltıda bana anlatmıştı. Benim için endişeleniyordu, hasta
olup olmadığımı sorup durdu. Halbuki bütün gece uyuyamamıştım arada iki
daka daldığım oldu´ise bile normalinde, gündüz yanlız kaldığımda
tekrarladığım cümleleri, tekrarlamış olmalıydım. Bende kendisine şakayla
karışık evet nene hastayım, hemde çok fena deyince, beni cidiye alıp,
neyimin olduğunu , neremin ağrıdığını endişeyle sordu. Ben peşinde zorda
olsa gülmeye çalışarak onunla sakalaştığımı kendisine anlatım.
Babaannem evlendikten sonra tam 12 defa hamile kalmıştı. Ne yazıkı en
sonunda iki oğlu dışında bütün çocukları değişik hastalıklardan dolayı
ölmüşlerdi. Bu acıları yüreğine gömüp benimle beraber beş torunuyla
ilgileniyordu. Oğularından biri köyde, orta halli bir köylü olarak
yaşıyordu. Babam ise çok ağır bir hastalık geçirerek annemin ölümüne,
kendisininde istanbul ruh ve sınır hastalıkları hastahanesine düşmesine
sebep olmuştu. Baba annemin yaşadığı acıları göz önüne getirdiğimde, itiraf
edeyimki beni hep hayretler içinde bırakmıştır. Böylece Baba annemide burda
rahmetle anmış oldum ve onun gösterdiği güç ve yaşam mücadelesi önünde
saygıyla egiliyorum. Onun verdiği ve gösterdiği aşırı güç ve yaşam
tutkusunu hep örnek olarak göstermiş ve özenmişimdir.
O çok beklediğim gün ve saat gelmişti, evde çıktım herzaman bir bostan
korkuluğu gibi dikildiğim çeşmenin başına, doğru adımlarım kendiliğinde
ilerledirler. Çeşmeye geldim ama nasıl geldiğimi bügün bile çıkaramıyorum.
O gün artık kendimi konrtol etiğimin ufacık bir belirtisini bile
göremiyordum. Birileri çıkıp bana bir şey sorsaydı´ki şansım varmış
kimseyle karşılaşmadım,ne diyecektim,nasıl cevap verecektim şimdi bile
kestiremiyorum. Çeşmenin başında irice bir taş vardı oraya oturmayı
düşündüm, ama mümkün değildi yerimde duramıyordum, gözlerim biraz sonra
görüşeceğim kızın kapısına kitlenmiş, bir vaziyete beklemeye konuldum.
Aacaba ne zeman çıkar? yoksa çıkmışmıdır?ne yapsam ben öncedemi gitseydim
belirtilen yere? yoksa beklesemde o evde çıktığında peşinde gitsem? soru
isretleri kafamda dolanıp duruyorlardi.
Kendimi iyicene kayıp etmeme çok az kalmıştıki, kapıları açıldı,ve bana
doğru bir bakış atıktan sonra evden ayrılıp görüşme yerimize doğru kendini
yönelti. Kalbim gümbür gümbür atıyordu,bir an koşup yanına varsam ne
olurkı, zaten benimle konuşmayı kabul etmişti, düşündüm,ama ya bu konuşma
bir hayır cevabı ise ne olacaktı? bunu kaldırabilecekmiydim. Bu gibi
düşüncelerle kafam meşkulken adımlarım çoktan bahçeye doğru yönelmişti.
Kimsenin görmemesi gerekiyordu, ama bu hiç umrumda değildi,zaten böyle bir
gizlilik gösterecek kadar kendimede hakim değildim. İnsanların bizi beraber
yürüdügümüzü, görmesinler diye geride kalmaya aramızdaki mesefeyi açmaya
çalışıyordum güya, ama bunu çok iyi becerdiğimide söyleyemem. Derken ben
onun bahçeye girmesinden üç beş daka sonra ,bahçenin kapısının önündeydim.
Bahçenin kapısında hayvanların girmemesi için, oldukça dikenli bir ağaç
dalı vardı. Bu dikenli dalın halen kapıda olduğuna göre içeri girip kapıyı
tekrar kapatmış olmalıydi.
Bende bu dikenli dalı kapıda kenara almaya çalıştım, çekerken heycandan
üzerime yuvarladım dikenler sağıma soluma batmışlardı ama hiç his
etmemiştim. Bahçe kapısında içeri girdiğimde bir elma ağacının altında
oturduğunu gördüm. O an hiç tahmin edemeyeceğim kadar geri dönme isteği
bende uyandı, ama kendi kendime bunu yapamam deyip yanına doğru ilerledim.
Merhaba diye seslendim ama karşımda hiç bir şey demeden bana bakıyordu.
Kendisi oturmuştu, bende bir an yanına oturmayı kafamda geçirdim,ve biraz
daha yaklaşıp oturdum yanına. Yanına dediysem aramızda yine iki metre
mesafe rahtlıkla var. Merhabalaşmak istedim karşıda tepki yok artık benimde
dilim tutulmuştu,ne o bir şey söyleyebildi nede ben. Birbirmize bakmamaya
ve göz göze gelmemeye gayret gösteriyorduk. Ben bazen çaktırmada bakıyordum
kendisine.Eline bir ağaç parçası almış yeri eşiyordu.Birşeyler
söylemeliyim, orda oturalı belkide on daka olmuştu ama hiç bir şey
ağzımızda çıkmamıştı.
Kendimi Toparlamam için o suskun kaldığımız on dakikalık süreç iyi gelmişti
bana,ve zorda olsa kafamı çevirip baktığımı ,gördü göz göze geldik. Öyle
kızarmıştıkı sanki altında oturduğumuz elma ağacının meyvelerine dönmüstü
suratı.
.....Utanıyordu,
..ya ben? söylemek istediğim o kadar duygular yüreğime sığmıyor, belirli
belirsiz kelimeler olup dilimden dışarıya çıkıyorlardı. Öyle konuşmaya
başlamıştımki söylediklerimi kendim bile algılıyamıyordum. Benim bu
birbiriyle bağlantısı çok zor olan konuşmamı“tamam yeter
anlaşıldı” demesiyle kesmişti. Devam ederek ne evlenmesi,ne sevmesi
ne diyorsun sen farkındamısın sorusuyla ,yine bana topu atmıştı. Hiç
beklemeden “evet ben seninle evlenmek istiyorum,seni seviyorum”
diye tekrar başladim. Çokmu tuhaf? yoksa çokmu yanlis? benim bu duygu ve
isteğim diye sordum. Bilinçlimi yapıyordu yoksa bilinçsizmi, bilmiyorum ama
simarıklığı artık apaçık ortadaydı. Hayır seninle ne evlenmek, nede sana
karşı duygularım yok diye benim için bir bayloz ağırlığında bütün bedenime
inen sözlerini sıraladı.
Belkide haklıydı öyle şap diye evlilik teklifimi olur, damdan düşer gibi
sevgi beyanımı olur. Ama bende bunları hemen söylemek istememiştim,
farkında olmadan ağzımda çıkmışlardı. Kendi kendime o red edilmenin
acısıyla “tamam tamam sözlerimi geri aldım” gibi saçma şeyler
söylemeye başladim. O an kalkıp gitmek istedim gururumun incindiği hisine
kapılmıştım.Ama kalkamıyordum,çok sonrada üzerine oturduğum cürük elmayı
fark etmiştim. O an kalkacak olursam cürük elmanın arkamda bıraktiği izle
gülünç duruma düşeceğim, o halde artık öyle oturup durmaya mejbur
kalmıştım. Bu red edilişim bu çokça gözümde büyütügüm istek ve duygularımın
bir anlam ifade etmediğinin, acısı yetmezmiş gibi birde cürük elma basıma
bela olmuştu. Bütün bu olanların üzerine birde gülünç duruma düşmek
istemem. Böylece susmayı tercih etmiş onun kalkıp gitmesini bekliyordum ve
o zamanki tercihimi bu satırlarada son vererek , hemen yine yukarda bahs
etigim susma hakımı devreye sokup susuyorum.
Şimdi bügün burdayım ama halen o günleri birer anı olarak yaşıyor ve halen
orda o elma altında oturur vaziyetteyim.
Bu vaziyete yaklaşık üç yıl bu arkadaşla birbirimizi getirip götürdük.
Zaman zaman benim duygularıma karşılık verdi ,üç sene aynı köydeydik elini
bile tutamadım. Çok zaman ağladım çok zamanda, bir gülüşe iki lafa öyle çok
mutlu oldumki. Bütün bunları yaşamasaydım dahamı iyidi diye bazen kendime
sorarım. Hemen peşinde şunuda diyebilirim, insanın yaşadığı hiç bir şey,
boşuna değildir. O halde yaşananları,unutmamak ve onların bizi
yönlendirmesine izin vermeden,yeri geldiğinde kulanabilceğimizi düşünerek,
iyi bir yerlere saklamamız gerektiğini bilelim.
Sevgilerimle
Munzur Okur
“Şimdiki zamanın keyfini cıkar,gecmişe dikat et ve en son
yaşadıklarından,
ne kork, nede aynısını yeniden yaşamak iste.”
Benjamin Franklin |
____________________ Savasan Kaybedebilir!Ama Savasmayan Zaten Kaybetmistir.
|
|
|
Site kurucusu   Cevaplar: 262 kayıt olmuş: 22/10/2004 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 18/8/2008 Saat 00:41 |
|
|
Taraf ve Yeniçağ, Berfin üzerinden Kürtçülük tartışmasına tutuştu. İlk yazı
beş yıl önce kalema aldığı Berfin'i tekrar yayınlayan Ahmet Altan'tan
geldi. Altan'ın yazısına sert bir üslupla karşı çıkan Yeniçağ'dan Altemur
Kılıç, Altan'ı Kürtçülük yapmakla suçladı.
Ahmet Altan, Taraf'ta beş yıl önce kaleme aldığı Berfin'i tekrar yayınladı
itiraz Yeniçağ'ın usta kalemi Altemur Kılıç'tan geldi. Kılıç'a göre Altan,
köşesinden Kürtçülük yapıyor. İşte Kılıç'ı çileden çıkaran Altan'ın Berfin
yazısı;
Berfin...
Bu ismi duyduğumda ben bir Kürt oluyorum.
Horlanan, hırpalanan, bela yıldırımlarıyla vurulan bir ırkın çocuğuyum.
(...)Bu ismi duyduğumda ben bir Kürdüm.
Kardelen çiçeği demek Berfin.
(...)Hep ihanete uğradım, hep hain ben oldum.
Çocuklarımı öldürdüler, bana katil dediler.
Evi yakılan benim, sürgüne gönderilen benim, oğlunun ölü bedeni akşam vakti
bir kağnıyla getirilen benim.
Ne şarkı söylettiler, ne ağlamama izin verdiler.
Ben bir Kürdüm ve hep bir Kürtten başka bir şey olmamı istediler.
(...)Berfin dendiğinde ben bir Kürt oluyorum.
Ve, ben isyanı artık Türkler’den bekliyorum.
Kürt çocuklarına Berfin denilmesini yasaklayanlara karşı çıkacak
Türkler’in sesini duymak için bekliyorum.
Bir haksızlığa karşı çıkacak benim ırkımdan kimse yok mu?
Çocuğuna annesinin adını koyamamanın kederini ve öfkesini paylaşacak bir
Türk yok mu, yok mu benim kanımdan kimse haksızlığa karşı çıkacak?
Yok mu bu suskunluktan utanacak, ezenlerin arasında kendi künyesine
rastlamaktan rahatsızlık duyacak biri?
Berfin, kardelen çiçeği demek.
Çocuklara Berfin adının konmasını gene yasaklamışlar.
Kaç yıldır korkuyor bu insanlar bir kardelen çiçeğinden.
Kaç yıldır çocuklardan korkuyorlar.
Berfin adını duyduğumda ben bir Kürt oluyorum.
Kızıldeniz’i yaramayan bir Musa, çarmıhından inemeyen bir İsa, hicret
edemeyen bir Muhammed’im.
Ben, dağlarda bir Berfin’im.
Ve korkuyorum, korkusunu gördükçe korkakların.
Öfkeliyim.
Çaresizim.
Yalnızım.
Altemur Kılıç'ın, Altan'ın Berfin'ine yazdığı cevap;
“Berfin” güzel bir Kürtçe kız ismi, kardelen çiçeği demekmiş!
Torunum kız olsa ona bu adı verebilirdim. Ve eğer Kürt vatandaşlarımız,
içtenlikle “Hepimiz Türk’üz” diyorlarsa, ben de aynı
anlamda ve samimiyetle, “Hepimiz Kürt’üz” derim! Bu,
“Hepimiz Hrant Dink’iz-Ermeni’yiz” demekten başka
bir şey; Kürt vatandaşlarımızla yüzlerce yıllık beraberliğimizin, “iç
içeliğimizin” ifadesi olur! Güneydoğu konusunda, benim öfkem bu güzel
oluşuma, kaynaşmaya, nifak sokanlara, eski yaraları kaşıyanlara!
(...) Milleti, ülkeyi, “isimler” bölmez, ama Kürtçeyi, adeta
ikinci dil yapmak x-q-w harflerini alfabemize koymak bölünmenin,
altyapısını oluşturur!
Türkiye’nin bölünmesini, “Büyük Kürdistan” ın
topraklarımızın üstünde kurulmasını açıkça isteyenlerin yayın organı Taraf
gazetesi ve bu gazetenin “malûm” yazarları... En başta, Ahmet
Altan! Yasemin Çongar’la birlikte, Kandil Dağı’na gidip orada,
terörist başlarıyla “muhteşem” bir gece geçiren adam.
Altan’ın yakarışı
(...)Adam: Kürtçülük-bölücülük başkaldırısının “manifestosunu”
, PKK’cılardan, DTP’cilerden, çok daha dokunaklı yazmış!
“Kürt sorununun” Altan versiyonunun özeti; “Başkaldıran,
Türkiye’yi bölmek isteyenler haklı, Türkler haksız!”
“Berfin” yasağının da Ergenekoncuların işi olduğunu söylemesi
eksik!
Ahmet Altan bu kadar duygusal ve “Kürt” olabiliyorsa,
Mehmetçikler şehit olunca, acaba neden “biraz olsun Türk”
olamıyor?
Bu tek taraflı “ağıta” verilecek cevapları, tarihte Kürt
başkaldırılarını kimlerin tahrik ettiği, omuz omuza verilen Kurtuluş
Savaşı’ndan sonraki, Şeyh Sait vb.. isyanları yabancı ajanların
nasıl tahrik ettiklerini, çok yazdım... Ama Ahmet Altan’ı ve
şürekâsını, asıl bu gerçekler ilgilendirmez! Bu olayın öteki tarafını,
bölücülerin yaptıklarına ve yapmakta olduklarına dair makaleler yazmazlar,
hep “ezilen, hakları gasp edilen, zavallı Kürtler” nakaratı!
Ben Altan gibi şiirsel bir cevap yazacak değilim, ama kısaca söyleyeyim;
her Mehmetçik öldüğünde ben “Mehmet” oluyorum. Her şehit
anasıyla Ayşe, Fatma oluyorum ve teröristlere ve destekçilerine lanet
okuyorum... Ve “Hep Türk’üm”, Türk kalacağım!
|
|
Cevap 2 |
|
Tecrübeli Üye   Cevaplar: 161 kayıt olmuş: 13/9/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 20/8/2008 Saat 21:34 |
|
|
merhaba
aslında en derinden başlayarak yorumlamaya başlarsam taraf ismi bir dergi
ismi olabilmiş ise zaten o dergide yazabilmek bile bir hiçliğe adımdır bana
göre..
ahmet altan'a bakınca hiç ilgilenmediğim bir yazar epey romanını okudum
geçmişte bir romanından başka beni etkileyen yada roman budur diyebileceğim
bir kitabı ile karşılaşmadım,düşünemedim,düşündürtmedi..
bu konuda yani berfin konusunda samimiyetine gerçekten inanmıyorum,cezmi
ersiz gibi kürt meselesini iyi kullanan yazar olarak görüyorum ..
bu yüzden berfin yazısını öncedende okuduğumda şimdi birdaha okuduğumda
yazarın anlamsızlığından amacindan ( bana görelere göre elbette
)etkilenemedim anlamlaştırıp paylaşamadım etrafımdakilerle..
çünkü bu tür paylaşımlar samimiyet yaratır bir yazar için ,benım mehmet
uzunu okumam öyle bir nedenden başlamıştı mesela gibi....
altan'ı eleştiren yazar için söylenecek çok tümcem var ama gülmekten
yazamıyorum çoğunu çünkü aklıma hiç iyi şeyler gelmiyor )
adamın düşüncesine bakabilirmisiniz ben türküm diyebilen kürt varsa ben
kürdüm diyebilecek bir türk olabilirim....
peki onun türk olmasının ne anlamı var ozaman benım kürt olmamın ne anlamı
???????
evet tc topraklarında onlara göre ( ama kendi topraklarımızda ) yaşıyoruz
onlşar elif ,ahmet,osman,ata,atakan,alpaslan,selçuk,fatih,ayşe,
kayra,ecenaz vs vs vs isimlerini çocuklarına yıllarca koyup durdular
arapça farsça türkçe yeri geldi aavrupalı alıp hansları mariyaları
çoğalttılar ama biz bu ülkede çocuklaarımıza kürtçe isimler koyamadık
koyanlarda terörist ilan edildi pkkli bunlar yanı potansiyel dışsaalıkla
karşı karşıya kaldı yenı dogan ismi botan olan ismi havin helin azad olan
çocuklarımız ...
yanı doğuştan fişlendiler...
düşünüyorumda çok yakın tarihimizde ırakta bir savaş vardı tc genelinde bir
avuç insandık bu savaşa hayır diyerek mücadele ettik ,yine geçmişte bir
halepçe katliamı yapıldı , tc illerinde sokaklarda evlerinin işyerlerinin
önünde yazarlar gazeteciler devlet insanlari katledildi ama geneli sustu
bu türkler nerdelerdi bu zamanlarda bir sivas katliami var geçmişimde nerde
bu türkler her sene yapılan anmalarda şimdi çoğu türk yazar medya yazarları
kullanıyor gazetecileride kürt varlığına muhtaç bir medyası var tc nin
) bunlar bence fikirler
yılmaz odabaşı da geçenlerde bir yazı yayınlayıp dtp yi eleştirmişti ula
gundi kürdistan toprakları sevdaları şehirleri olmasa sen hangi şiirini
yazabilecektin ??? ne ettin kürt mücadelesi için ki kalkıp legal partisini
eleştiriyorsun...
kör topala saldırmış bizde onları yorumladık komik bir durum ama insan
içindekileri yazmak istiyor bazen ...
hevi biminin....
(roniya dilgeş )____________________
|
|
Cevap 3 |
|
Tecrübeli Üye   Cevaplar: 161 kayıt olmuş: 13/9/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 20/8/2008 Saat 21:36 |
|
|
merhaba munzur abi....
bazen yazılacak tümceler anlamsız kalır .. bir öyküyü okuyup begenip içinde
kendini bulmak kaadar anlamlı bir hal yoktur bence yazın hayatında.. sen
bana hep bunu yaşatıyorsun...
yüreğinin tümcelerinden öpüyorum herdem yazabile dileğimle ))____________________
|
|
Cevap 4 |
|
Süper Üye  Cevaplar: 87 kayıt olmuş: 15/1/2007 Durum: Çevrimdışı
|
 |
Yazılış Tarihi: 21/8/2008 Saat 11:14 |
|
|
Yıkım taşeronluğu
Türkiye Cumhurbaşkanlığı makamında oturan A. Gül’ün, İran devlet
başkanı Ahmedinecad’a, “Tahran’ın harab-ül Bağdat
olmasını istemeyiz”dediği sermaye basınında yer aldı. Gazeteler öyle
yazdı; ajanslar öyle duyurdular. Hürriyet bu ‘edebi deyiş’i iki
gün üst üste çeşitli makale ve haberlerde “işledi.” A.
Gül’ün, ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ adına İran’ı
“en üst düzeyde uyaran” açıklamalarının Arapça-Farsça karışımı
edebi niteliğine takılanlar, bu Türkiye yönetiminin izlediği politikaların
vahametini, tabiri caizse es geçtiler. Oysa Türkiye açısından
“harab-ül memleket” -”vahamet-ül politika”yla da
karşı karşıyaydık.
AKP Hükümeti ve Türkiye’yi yönetenler; yani işbirlikçi sermayenin
farklı kliksel-grupsal çıkarlara sahip olmalarına karşın bir sınıfın ortak
çıkarları temelinde devleti temsil edenler, Ahmedinecat’a
“yapılmış uyarı”nın, ABD’nin Ortadoğu-Kuzey Afrika ve
Kafkasya stratejisince belirlenen politikaların çerçevesi içinde olduğunu
elbette biliyorlar. Bu “uyarıcı sözler”, Amerikan
politikalarının İran tarafına bir kez de Türkiye yönetenleri aracılığıyla
“dikte edilmesi”nden ibaretti. “Dünya alem”in
anladığı da böyle oldu. Sözüm ona bağımsız, dikkate alınır bölge gücü
Türkiye’nin burjuva yönetimi, dünya halklarının baş belası, sömürgeci
politikaların günümüzdeki en amansız izleyicisi, emperyalist saldırı ve
savaş dayatıcılığının temsilcisi ABD’nin sözcülüğü ve taşeronluğunu
yapıyordu. Bu rolün bölge ülkelerinin ve Türkiye’nin kendisinin
yararına olmadığını kanıtlamaya çalışmak dahi ‘beyhude çaba’
olacaktı. Başbakanı ülke, bölge ve dünya politikalarını Amerikan yönetimi
ve Bush çetesinin tutumu ve politikalarına ayarlamış, yanı başında,
Amerikan yayılmacılığının ürünü olarak ortaya çıkan duruma ve bu durumun
ürünü olarak yaşanan çatışmalara ilişkin tutum için dahi, “nasılsa
Bush aramıştır diye düşündüm” şeklinde açıklama yapabilen bir ülkeydi
söz konusu olan.
Türkiye ile ilişkilerini “stratejik müttefik” düzeyinde ele
aldıklarını söylerken, Türkiye yöneticilerine, Amerikan nihai hedeflerine
uygun hareket etmeleri gereğini anımsatan Pentagon-Beyaz Saray şefleri,
gerekli saydıkları her durumda üst generallerle iyi ilişkiler içinde
olduklarını ve “güvenilir adamlara sahip bulunduklarını”
açıklamaktan kaçınmıyorlar.
AKP’nin bugün ülkenin başlıca iki en üst devlet makamında oturan
yöneticisini “Bush yönetiminin güvenilir adamları” olarak
açıklamışlardı. Washington sahip olduğu ilişkiler, olanaklar ve güçleri
gözeterek ve büyük pervasızlıkla “muteber adamlar” açıklaması
yapıyordu.
Muteberlik ABD adına iş görmenin; Amerikan mutemetliğinin ilk koşuluydu.
“Muteber adamlar” -burada T. Çiller-M. Akşener gibi muteber
kadınları elbette unutmamak gerekir- sadakatte kusur etmeyenlerin en
önlerinde olanlardı. Ülkenin ve halkın tüm birikim ve kaynaklarını
uluslararası sermaye ve emperyalist büyük devletlere açmadan; son on
yılların “deney laboratuarı” Balkanlar ve Ortadoğu’da
Amerikan-NATO politikalarına taşeronluk yapmadan muteber/güvenilir
olunamazdı. Irak, Suriye, Libya gibi Ortadoğu ülkelerine Amerikan
dayatmalarının kabulü için sözcü oldular. Irak’ın işgali ve işgalin
sürdürülmesi için savaş araç-gereçleriyle diğer unsurların yüzde
70’inin İncirlik üzerinden gerçekleştirdiğini bizzat kendileri
açıkladılar. Balkanlarda ve Kafkasya’da bu bölge halklarıyla sahip
oldukları kimi arkaik bağları istismar ederek ABD yayılmacılığının
aracılığını yaptılar. İran’a Amerikan tehdidi ve dayatmalarının
taşeronluğu-kaygılara ve çelişkilere rağmen-üzerinden güvenilirliklerini
tescil etmeyi sürdürüyorlar. ABD’nin yedeğinde/yanında durarak
Amerikan ve “Batı emperyalizmi”nin çıkarlarını komşularına
kabullendirmeye çalışıyorlar. “ABD vurursa fena vurur!”
tehdidini yineleyerek, sözüm ona savaşı önlemek üzere emperyalist
stratejiye boyun eğilmesini; teslimiyet bayrağının çekilmesini
istiyorlar.
Bu politikanın kendisine, ülkesine ve halkına olduğu kadar, başka ülke ve
halkların bağımsızlık ve diğer değerlerine saygılı politikayla olumlu
herhangi bir bağı bulunmuyor. Bu politika bağımlılık ve işbirlikçilik
politikasıdır; yıkım taşeronluğudur. “Muteber adam” olmanın
karışlığıdır. Ülkenin ve halkın ise, ABD’ye, “bölgemizde ve
ülkemizde istikrarsızlık ve savaş dayatıcı bir güç olarak bulunuyor;
sürekli bela üretiyor, açlık, yoksulluk ve yıkım dayatıyorsun; bir an önce
ve derhal defolup git!” politikasına ihtiyacı var. Böylesi
bağımsızlıkçı bir politikayı ancak işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarlarını
ve ülkenin gerçek bağımsızlığını amaçlayanlar geliştirebilirler. Buna
ihtiyacın gerçekten arttığı bir dönemden geçiyoruz.
A. Cihan Soylu
Evrensel Gazetesi (http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=36043)
____________________ ''Kuru duayı bırak, ağaç isteyen tohum eker"
|
|
Cevap 5 |
|
Rind Üye   Cevaplar: 31 kayıt olmuş: 4/7/2006 Durum: Çevrimdışı
|
 |
Yazılış Tarihi: 23/8/2008 Saat 18:09 |
|
|
Benim de bir ülkem var diyememenin acısını yüreğinde hissettin mi?
Dost!
Yüreğimden damıtarak yazıyorum bu satırları...
Bu sabah seni düşledim. Nice uygarlıkların çiçek-çiçek, ilmik-ilmik
dokunduğu, nice acıların sabır-sabır çekildiği, nice sevdaların yürek-yürek
yaşandığı kutsal coğrafyamızda seninle yola çıktık. Koyu çınar gölgelerinde
pösteki üzerine uzanıp, buz gibi ayran içenlerle birlikte olduk. Sıcacık
sobalarının başında oturan, geçim sıkıntısından, işkencelerden dert yanan
hewallarla-yoldaşlarla bütünleştik.Çıplak ayaklarla karın içinde selpak
satan ilk okul çağındaki çocuklarla görüştük...
“Şimdi derviş dergahlarında şiirler vardı/ Seydi balım ilinden/ Şeker
tamar dilinden/Dost bahçesi yolundan/ Evlere derviş geldi...” diyen
Yunus diyarında gezdik. Yağmur toprak kokusunda, günleri kara bulutlara
gebe çalan güneş aydınlığında, geceleri hülasa ay berraklığında olan
Anadolu’yu ve canım Kürdistan’ı gezdik. O güzelim kıyılara,
dallarını ana kucağı içtenliğiyle uzatmış asırlık zeytin ağaçlarının
dostluğunda seyreyledik alemi. İnsan için, dostluk için dizeler
ilmikledik...
“Yarin yanağından gayri her şey ortaktır” diyen Şeyh
Bedtettin’i anımsadık. Çocuklarına yaşamsal azığı temin etmek için
kendisini meta diye satan anaları gördük. Düşünceleri uğruna yaşamlarını
yitiren, cenazelerı aylar sonra birer çukurda bulunan ana kuzularını
gördük. Onurlu bir yaşam tarzını istedikleri için, işkencehanelerde
onurluca direnen yarının yöneticilerini gördük. Salt karınlarını doyurmak
için bir somun çalan, yakalanıp kelepçelenen Ali’leri, Memoları
gördük....
Diğer yanda belgelere dayalı adam öldüren, uyuşturucu pazarlayan, devlet
içinde yuvalanmış çete mensuplarının serbest gezdiklerini gördük. Ve henüz
yaşları 25 olmadan Üniversite bitirip, trilyonları aşan servet sahibi
gençleri gördük. Vurguncuları, talancıları, banka boşaltanları göre göre
alıştık.
Dost!
Dostluklardan, sıcak dayanışmalardan uzak, egonun (benliğin) hükmettiği
anlamsız, zaaf batakhanelerinden nasibini bolca almış bu diyarlar, hep
sistemin, yakınmanın ezgisini mırıldatır dudaklarda. Buralarda ince bilekli
serçe kuşları da çırpınmıyor, yol kenarındaki su birikintilerinde. Saç
üzerinde pişen yufka ekmeklerin nefis kokusunu duyamıyor insan. Hiçbir şeyi
doğallıkla yaşamanın olanağı yok. Herşey sunni. Dostluklar yapmacıklı.
Domates bile hormon kokar.
Bazen akşam sofralarında bir kadeh rakı durur. Hafif çakır keyifliler,
insanı bazen güzel duygulara, güzel yerlere uuupsürür. Kadehte duran su
karışmış rakıya bakarım da; mat-beyazlığı ayran kadar pak değil, onun kadar
ak değil.
Siz gençler, bugünkü attığınız her adımınız, yarınki yaşamınız olacaktır.
Sevgi üstüne kurun bu dünyayı. İçinizden gelen sesi “tatlı-tatlı
okşayan sesi” dinleyin...
Bizler anadan doğma göçmeniz. Bu dünyaya bir raslantı sonucu gelmişiz ve
geldiğimiz gibi gideceğiz de... “Saraylar saltanatlar çöker./Kan
durur birgün. /Zulüm biter! /Menekşeler açılır üstümüzde, /Leylaklar da
güler! /Bugünlerden geriye, /Bir yarına gidenler kalır. /Bir de yarınlar
adına direnenler..” der ozan.
Dost!
Kürt Halkı neden bir açmaz içerisinde? Yanyana gelişinin ikinci günü neden
birbiriyle didişir? Çünkü içi boşaltılmış, kendi gerçeğinden
uzaklaştırılmış. Kardeş kardeşiyle savaşır hale gelmiş. İnsan kardeşini
esir alır mı? Bizler neden başkasıyla barışık kendimizle düşmanız?
Başkaları adına konuşur, düşünür, emek sarfedersen beğeniliyorsun. Ama
kendi adına konuştuğunda, birşeyler yapmak istediğinde buna
“terörizm” diyorlar. Yargısız infazlara, faili meçhul
cinayetlere karşı tepki gösterenlere “bölücü-terörist” gözüyle
bakılıyor. Vatan haini damgasını yiyorsun. Katliniz
‘vacip’oluyor. Gereği yapılmak üzere cinayet şebekelrine havale
ediliyorsunuz. Kürtlerin yaşadığı coğrafya toz duman içinde. Yaşanan acıyı,
göçü, sürgünlüğü ve katledilen insanlığı hangi saz yeterince çalabilir?
Hangi kalem yazabilir ve hangi duygular anlatmaya yetebilir? Yine de ozanın
deyişiyle: “Döğüşenler de var bu havalarda”.
Dost! Vatan aşkına toprağa düşen her canlının bir diriliş filizine
dönüştüğünü iyi bilenler, ülkeyi yakıp yıkarak, boşaltarak,
insansızlaştırarak “vatansızlaştırma” hakkımızı köklerinden
koparmak ve böylece diriliş filizlerinin zemininde kurutmak istiyorlar.
Bir fide düşünün, toprağından koparılınca solar. Ancak sulanırsa yaşar. Ama
yaşlı bir ağaç toprağından koparılınca kurumaya mahkümdür. Bunun için
dünyanın dört bir yanına darı misali serpilip atılmadık mı?
DOST! “Benim de bir ülkem var” diyememenin acısını yüreğinde
hissettin mi hiç? 20 yıldır bu acıyla yaşıyorum. Çektiğim ıstırabı ifade
edecek kelime bulamıyorum... Sizler bulabiliyor musunuz?
Sevdalarımız, iki damla gözyaşına dönüşerek gizlice içimize akıyor. Her
birey vatan aşkını, umudu ve direnci besleyip büyütmeli narin yüreğinde,
mutlu yarınlar için. Gelecek, geçmişten alır özünü. Geçmişimizi unutursak,
geleceğimiz olur mu?
Halkın tarihine ve iradesine karşı sorumluluğun yerine getirilmesi için
‘nasıl yapmalı-neler yapılmalı’ sorulariyle aklımızı ve
yüreğimizi sorgulamalıyız. Yeniden yaratmanın, direnmenin oluşumuna katkı
sunmalıyız.
Mütevazi, sade, sevecen, kararlı, inançlı, direngen... ve özgürce bir
yaşamın hayata geçmesi için ne gibi bir çaba inerisindeyiz?
Ahmede Xani bir dizesinde der ki: “Bazıları canlar için ister canı/
Bazıları da cananlar için verir canı”. Canların onurlu bir yaşama
erişmesi için, hangi uğraş içindeyiz?
Dost! Karanlığa karşı aydınlığı, savaşa karşı barışı, çirkinliğe karşı
güzelliği, kötülüğe karşı iyiliği, sevecenliği ve kardeşliği kendimize
rehber almalıyız! Asgari müştereklerde birleşmeliyiz! Türk’ü,
Kürd’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Arab’ı... ve
Gürcü’sü. Hep birlikte, bir çatı altında kardeşçe yaşamak için...
Çok düş kurduğumdan olsa gerek, yazılarımın ve mektuplarımın son
cümlesinde, DÜŞLERİNİZ YAŞAMINIZ
OLSUN derim. Ve sorarım: Ne
zaman hakikat düşlere misafir olacak?
Ali ERDOĞAN
|
|
Cevap 6 |
|
Tecrübeli Üye   Cevaplar: 161 kayıt olmuş: 13/9/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 23/8/2008 Saat 22:14 |
|
|
bu yazıyı okuyan herkes vatan yoksunluğunun farkına varacaktır diye
düşündüm... okadar reel ve anlamlı ...
____________________
|
|
Cevap 7 |
|
Nu Üye   Cevaplar: 9 kayıt olmuş: 16/3/2008 Durum: Çevrimdışı
|
 |
Yazılış Tarihi: 24/8/2008 Saat 22:35 |
|
|
Şakaklara doğru masumca dağılmış kaşları, bakışlarında hüzünle öfkenin
karıştığı yeşil gözleri, küs dudakları, yalnız duruşu ile bir çocuğu
anımsatıyor bu isim bana, bir de yamaçlara birikmiş karları, dağlardaki mor
kayalıkları, ıssız mezraları ve ihanete uğramış insanları anımsatıyor.
Bu ismi duyduğumda ben bir Kürt oluyorum.
Horlanan, hırpalanan, bela yıldırımlarıyla vurulan bir ırkın çocuğuyum.
Kızıldeniz’i yaramayan bir Musa, çarmıhından inemeyen bir İsa, hicret
edemeyen bir Muhammed’im.
Çaresizim.
Öfkeliyim.
Yalnızım.
Bu ismi duyduğumda ben bir Kürdüm.
Kardelen çiçeği demek Berfin.
Ben, bu ismi duyduğumda bir türküyüm, bir ağıtım, dağbaşlarında bir kaval
sesiyim.
Boynubüküğüm biraz.
Kederliyim.
Hep ihanete uğradım, hep hain ben oldum.
Çocuklarımı öldürdüler, bana katil dediler.
Evi yakılan benim, sürgüne gönderilen benim, oğlunun ölü bedeni akşam vakti
bir kağnıyla getirilen benim.
Ne şarkı söylettiler, ne ağlamama izin verdiler.
Ben bir Kürdüm ve hep bir Kürtten başka bir şey olmamı istediler.
Çocuklarıma anamın adını koyamayanım ben.
Berfin, kardelen çiçeği demek.
Ve, ben bu ismi duyduğumda bir Kürt oluyorum.
Gene yasaklamışlar Berfin adını.
Yasalar, hükümet, parlamento, bunlar umurunda bile değil yasakçıların, bir
isimden korkup kendi yasalarını çiğniyorlar.
Berfin dedirtmiyorlar çocuklara.
Gizli efendiler onlar, yüzlerini saklıyorlar, kimliklerini gizliyorlar,
devletin derinlerinde dolaşıp kendi yasalarına ihanet ediyorlar,
çocuklardan korkuyorlar, türkülerden, çiçeklerden, renklerden, isimlerden
korkuyorlar.
Benim kanımdan onlar ve beni utandırıyorlar.
Ben onlardan değilim artık.
Ben, çocukların ismini yasaklayanlardan değilim.
Ezenlerden değilim ben.
Ezilenlere katılıyorum.
Berfin dendiğinde ben bir Kürt oluyorum.
Ve, ben isyanı artık Türkler’den bekliyorum.
Kürt çocuklarına Berfin denilmesini yasaklayanlara karşı çıkacak
Türkler’in sesini duymak için bekliyorum.
Bir haksızlığa karşı çıkacak benim ırkımdan kimse yok mu?
Çocuğuna annesinin adını koyamamanın kederini ve öfkesini paylaşacak bir
Türk yok mu, yok mu benim kanımdan kimse haksızlığa karşı çıkacak?
Yok mu bu suskunluktan utanacak, ezenlerin arasında kendi künyesine
rastlamaktan rahatsızlık duyacak biri?
Berfin, kardelen çiçeği demek.
Çocuklara Berfin adının konmasını gene yasaklamışlar.
Kaç yıldır korkuyor bu insanlar bir kardelen çiçeğinden.
Kaç yıldır çocuklardan korkuyorlar.
Berfin adını duyduğumda ben bir Kürt oluyorum.
Kızıldeniz’i yaramayan bir Musa, çarmıhından inemeyen bir İsa, hicret
edemeyen bir Muhammed’im.
Ben, dağlarda bir Berfin’im.
Ve korkuyorum, korkusunu gördükçe korkakların.
Öfkeliyim.
Çaresizim.
Yalnızım.
* Ben bu yazıyı beş sene önce yazdım. O zaman da Berfin yasak. Ve ben hâlâ
biraz öfkeli, biraz çaresiz ve biraz yalnızım.
ahmet altan..
Hayatta geri alınamayacak iki önemli şeyden biri zaman diğeri de söylenen
sözdür...KARDELEN
|
|
Cevap 8 |
|
Nu Üye   Cevaplar: 24 kayıt olmuş: 12/2/2008 Durum: Çevrimdışı
|
 |
Yazılış Tarihi: 25/8/2008 Saat 18:41 |
|
|
Nar çiçekleriyle gelirdi yaz… Frapan renkleriyle her biri minyatür
birer yaz güneşiydi sanki, göz kamaştırırdı… Hazan meyvesinin bu
erken habercileri dalları al turuncu bir ateş gibi sarar, alev alev
yanarlardı. Artık giderek azalsalar da çevremizde, hâlâ bir yerlerde
varlar ve bazen aniden karşımıza çıkıyorlar…
Biz de öyle çiçekleniyoruz zaman zaman; rengârenk açıyor, tatlı bir ateşle
kendi yangınımızda yanıyoruz… Nar ağaçları öğretti bize; biliyoruz,
geçecek bu en güzel halimiz ama sönerken kıvılcımlar kalbimizde, yerine o
bereketli yemişin taneleri misali sayısız yeni duygu pıtraklanacak. Her
aşk, sonunda mutlaka bambaşka duygular yaratacak…
Mutluluğu, acıyı, pişmanlığı, anlayışı, öfkeyi, ümidi, kıskançlığı, arzuyu,
intikamı, özlemi, kederi, olgunluğu, çocuksuluğu, hüznü, aldatmayı,
aldatılmayı, güvenmeyi, güvensizliği, meydan okumayı, teslim olmayı, esir
almayı, sevinci, nefreti, şehveti, masumiyeti, yalanı, affetmeyi o bir tek
meyvenin “çekirdeklerinde” tadacağız… Ve affedememenin ne
demek olduğunu anlayacağız…
Neyi affedemez insan, niçin affedemez… Ne kadar istese de niye
elinden gelmez bağışlamak…
Neden unutmak daha kolaydır affetmekten…
O yüzden mi hatırlamak istemeyiz, affedememenin acısı daha baskın olduğu
için mi açılan bütün yaralarınkinden… Kalbimizin kırılması mı
hayallerimizin yıkılması mı, hangisi esas sebebidir affedemememizin…
Galiba beklemediğimiz birinden, beklemediğimiz bir davranış gördüğümüzde
asıl, affedemiyoruz. Ona verdiğimiz değeri hak etmediğine
inandığımızda… Yani inancımız sarsıldığında…
Hepimize göre değişiyor en çok neye kıymet verip önemsediğimiz… Ve
zaten onu bulduğumuza inandığımızdan o kişide, değer kazanıyor gözümüzde.
İşte o her ne ise, ona halel getirecek bir şey yaptığında sevdiğimiz,
mümkün olmuyor artık affetmemiz…
Belki de affetmediğimiz kendimiziz gerçekte… Yanıldığımızı kabul
edemiyoruz…
Pişmanlık hissi siliyor en fazla, yaşanmış olanın güzel yanlarını…
Affedemiyoruz çünkü her şeyden öte geleceğe dair umutlarımızı engelliyor
içimize yerleşen endişe… Yeni başlangıçların eski coşkularımızı
uyandıramayacağından korkuyoruz… O “acı bilgi”nin
gölgesi düşecek her seferinde, ayaklarımızı sıkı sıkı yere basma ihtiyacı
duyacağız… Kanatlanıp uçmanın sarhoşluğunu elimizden alanı
suçlayacağız…
İşte buna sebep olanı affedemiyoruz biz…
Ayrılıklar, kalp kırıklıkları, kızgınlıklar, kıskançlıklar her sevgide
yaşanabilir, hepsi affedilir zamanla. Affedilemeyen çok daha özde bir
şeydir.
Sonu nasıl biterse bitsin, yaşadıklarımız bir “boşunalık”
duygusu veriyorsa, bizim onu tanıyamamış olmamızla, onun bizi hiç
anlayamamış olmasının hüsranı birbirine karışıyorsa affedemiyoruz bazı
zaman. Bazı da asla ona yakıştırmayacağımız bir şeyi yaptığında veya bizi
kendimize layık bulmadığımız bir duruma soktuğunda…
Hayal kırıklığına uğratmaktan ziyade, hayal kuramaz hale
getirdiğinde…
Her ne olursa olsun, en sevdiğimizi affedemiyoruz… Fakat
affedemediğimizi sevmiyoruz artık… Zira affedemediğimiz her ne ise,
hakikatte onu sevmemizin başlıca nedenini ortadan kaldıran şey de
o…
Nihayetinde, affedemediğimiz ne kadar karşımızdaki ne kadar biziz,
çözemiyoruz… Aşkı yaratan, biraz sevdiğimizin özellikleriyse birazı
da bizim kişiliğimiz ne de olsa…
Öylesine bir duygu ki bu, hatırladıkça bir diken gibi batıp kanatıyor
ruhumuzu…
Onun için unutmaya sığınıyoruz…
Herkes birbirinden farklı düşünse de unutmak affetmekten güzel
bence…
Affettiğimizde inandığımız değerleri kaybetme tehlikesi var; üstelik bir
yalan affettiğimizi unuttuğumuz…
Affediyorsak eğer niye unutuyoruz…
Nar çiçekleri gibi duygularımız, bir kere açtıklarında, avucumuzda muhakkak
bereketli bir meyve buluyoruz…
rengin soysal
|
|
Cevap 9 |
|
Site kurucusu   Cevaplar: 241 kayıt olmuş: 21/4/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 25/8/2008 Saat 19:59 |
|
|
nar çiçekleri ve affetmek... son zamanlarda okuduğum aklımda kalan çok
güzel bir yazıydı teşekkürler gerçek burda okudum yeniden
kendini dinlemek gibi birşeydir bazen okunanlar... kendine sakladığın
yanlarındır şimdi... perde aralığı gibi...
sevgiyle...
[tarihinde düzeltildi 25/8/2008 Saat 20:02 Yazar mandele]
____________________ Sayıklayan bir ağaç gibiyim Omayra
uğultusu geliyor ta derinden
gövdemin geçtiği masalların
içimdeki deprem ayakta tutuyor beni
geri dönüp vuruyor çalınmış zaman
bak sana korkaklığımı veriyorum
var olmanın bütün varoşlarından
ben yenildim,
|
|
Cevap 10 |
|
Nu Üye   Cevaplar: 24 kayıt olmuş: 12/2/2008 Durum: Çevrimdışı
|
 |
Yazılış Tarihi: 25/8/2008 Saat 22:21 |
|
|
bende tesekKür ederim mandele sen göndermistin bu yaziyi bana.
çok beğendim ve sizlerle paylaşmak istedim tekrar...MEHMET UZUN kitabından
bir yazı
sanırım NAR ÇİÇEKLER okumuştum eskiden bu kitabı...SEVGİLERLE
|
|
Cevap 11 |
|
Site kurucusu   Cevaplar: 153 kayıt olmuş: 22/10/2004 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 26/8/2008 Saat 16:16 |
|
|
Yazar Adı: Munzur Okur
Sevgili anneme mektup
Yaşamım seninle başladı ,sen yaşamımın yaratıcısısın,beni yaşama hazırlamak
ve yaşamda başarılı olmam içın elinden geldiği herşeyi yapardin, bundan
ufacık bir kuşkum bile yok. Ne yaziki bu dünyada bana büyük acılar
yaşatarak çok erkende çektin gittin.Gittigin o günden beri neler oldu
neler, bilmek istersin yazayım sana.
Anne bir anlamda sen beni bir çiçek gibi köklerimi toprakla birleştirmeme
toprakla sağlam bir şekilde kaynaşmama ön ayak olansın. Sen toprak ve ben
bir çiçek olarak, seninle kaynaşmayı sağlayamadım, ufak bir rüzgarın
vurmasıyla savrulup meçhul yerlere geldim. Ben hep senin ve toprak
arasındaki benzerliğin bir raslantı olmadığını düşünüyorum. Toprağa
yeterince kök salmış bir çiçek, fırtınalara kafa tutacak şekilde güclü ve
sarsılmaz olur.Ben ise sanırım fırtınalara kafa tutamadım ve şimdi çoooook
uzaklardayım.
Bilirim Anneler cocuklarini dünyaya getirdiklerinde, güzel bir yaşam
yaşamasi ve mutlu olmalarini istiyorlar. Oysa gerçekler farklıdır Anne,
yaşamda sorunlar biz insanları farklı,seviyelere farklı yaşam
biçimlerine,hata bir insana yakışmayacak durumlara düşürebiliyorlar. Bu
insana yakışmayacak durumları, hiç bir Anne kabul etmez biliyorum.. Kabul
etmediğin halde yinede bu durumlara düşmemi, sağlayan sistem her gün biraz
daha, acımasız oluyor insanlara karşı. Bu sistem insanları toprağından,
dolayısıyla Annesinden kopararak yabancılaştırmakla, insani insanlıkta
çıkarmanın ilk adımını atmış oluyor . Söz konusu sistem kendini büyütmek
için her gün biraz daha canavarlaşıp insanı değerleri, yerle bir edip kendi
değerlerini öne çıkartmaktadır.
Anneciğim hatırlarsın çok sevdiğim bir kartal vardı, durmadan evimiz
üzerinde ucup dururdu o kartalı örnek alacak olursak, kendi açlık
ihtiyacını gidermek için avını, avlayıp doyduktan sonra etrafındaki
canlılara zarar vermez, taki bir daha acıkana kadar. Ama bügün yaşadığımız
kapitalist sistem doymak, ya da tatmin olmak,kavarlarını içinde
barındırmıyor. İnsanlık onuru ve emeği karşısında gitikçe acımasız olmaya
devam ediyor. Böyle bir durumda insanların yapacağı çok açık ve seçik bir
şekilde, karşımıza çıkıyor. Kendimize yönelmek, toprağımızı tanımak bizi
biz eden Annemize, toprağımıza yakınlaşmak ve bütünleşmek. Bu yapmamız
gerekenin karşısında en büyük engel toplumumuz ve toplumumuzun anlamsız
değerleridir. Kapitalist nimetler yani başta “para” ve güzel
ama sünni olan gerçeklerde uzak bir yaşam.
Annecigim.
Günümüzde ne yazıkki para toplumumuzda, hastalığın kaynağı olmuştur, özel
sermaye toplumumuzu korkunç bir şekilde kendisine yabancılaştırmaya
götürüyor. Oysaki biz insanlar ilkel çağda bile aç kalmamış yaşamak için
yeterince ihtiyaçlarımızı karşılamışız.”Zaman değişiyor” diye
bir kelimenin arkasına sığınarak, kendimizinde nerede sonuçlanacağını
bilmediğimiz bir belirsizliğin, peşine takılmış gidiyoruz . Bizler
yaşamımızı paranın ve özel sermayenin eline bir araç olarak vermişiz.
Oysaki aslında bu çokça yaşamımızı alt üst eden para,yaşamımız için saadece
bir araçtan öteye gitmemelidir.Yani yaşamak için para,denmeli yoksa, para
için yaşamak anlayışı biz insanlara yakışmayan bir durumdur, bunu
bililiyorum Annecigim.
Çokça dilime doladığım Dersimi,bu gidişle komple terk edeceğiz durumlar onu
gösteriyor ve bu düsünce beni korkunç rahatsız ediyor. Oysaki su anda
Dersimde olmam ve güzel bir yaşam kurmam için, hiç bir engel yoktur.
Saadece kapitalizimin, o alayıp puladığı ve biz insanları büyülediği
nimetleri,bizi bizden, Dersimden uzaklaştiriyor. Bazen kendimi Seninle
karsilastirdigimda çok şanssız olduğumu görüyorum. Neden şimdi
Köyümde,toprağımda,dağlarımda,olmayaydım?Ama yukardada belirtiğim sekilde
Annem beni mutlu olayım diye doğurmuştun aslında, ama sorunlar beni benden
toprağımdan ve dolayısı ile senden çok uzaklaştırmış durumda. Bu durumda
rahatsız oluyorum hepte olmuşumdur,bu yürek bu rahatsızlık varken bana, bu
avrupa topraklarında mutluluk denilen kavram en az senin kadar uzak
kalacaktir sevgili Annecigim. Biliyorum belki üzüleceksin ama buda senden
bana kalan yürek ve benim gercekligimdir.
O uyudugun kutsal toprağından Öpüyor, ve sende aldığım sıcaklığı, daha hiç
bir yerde almadığımı, sana bütün samimiyetimle söylüyorum. Biliyorumki
artik çocuk degilim, ama yinede seni çok ama çok özledim. Ha birde hayatta
çok acaip bir şey öğrendim, sana söylemek istiyorum,insanın yüreği ve
bedeni bir birilerinde ayrıla biliyor, benim bedenim burda ama yüreğim hep
oralarda atıyor.
Rahat uyu Anne......
Sevgilerimle
Munzur Okur. ____________________ Savasan Kaybedebilir!Ama Savasmayan Zaten Kaybetmistir.
|
|
|
Site kurucusu   Cevaplar: 262 kayıt olmuş: 22/10/2004 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 27/8/2008 Saat 10:01 |
|
|
Dev yazarın kırık kalbi
27 Ağustos 2008 Çarşamba
Her gazeteciye kısmet olmayacak anlar vardır. Mesela yanına ulaşıldığında
birlikte bir fotoğraf bile çektirebilmenin “haber değeri” olan
liderler, sanatçılar, sporcularla konuşabilmek gibi…
Önceki gün edebiyatımız devi Yaşar Kemal ile evinde görüşmek mutluluğuna
eriştim. Türkiye"nin ilk belge bilgi kanalı İZ TV"ye yapacağımız bir
belgeselin çekimleri için büyük usta ile birkaç saat geçirdim.
Edebiyat devimizin eserleri dünyada 50 dilde yayınlanmıştı. Kaç ülkede
kitapçı raflarına çıktığını kendisi de bilmiyordu.
Yurt dışında başlı başına bir temsil abidesiydi. Yaşar Kemal denildiğinde
akla doğrudan Türkiye geliyordu. Türkiye denildiğinde Nasrettin Hoca ve
Mustafa Kemal"den sonra en çok anılan isim olmuştu.
Fransa"nın eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand 1995"te şöyle demişti:
-Yaşar Kemal"in sadık okuruyum!
Aynı günlerde devlet de Yaşar Kemal ile ilgileniyordu!
Der Spiegel dergisinde yayınlanan bir yazısı nedeniyle Yaşar Kemal,
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi"nde yargılanıyordu. Üstat bu davadan
aklandı. Ama “İndex on Censorship”te yayınlanan "Türkiye
Üzerinde Karabulut" başlıklı yazısı için 1 yıl 8 ay hapis cezasına mahkum
ediliyordu.
Türkiye"yi yurt dışında tanıtmak için pop müzik şarkıcıları, türkücüler,
dansözlerden oluşan kafilelerle Avrupa kentlerinde turneler düzenleyip oluk
oluk para harcayan devlet, tanıtma fonlarından milyarlar akıtıyordu.
Avrupa kamuoyu ise Yaşar Kemal"i mahkum eden Türkiye"yi protesto ediyordu.
Şarkıcılara türkücülerle turistik gezi yapanlar elde ettikleri sonuçları
şöyle açıklıyorlardı:
-Avrupa"da Türkiye"ye karşı ön yargı var!
Yaşar Kemal"in yazı hayatıyla, adli takibat dosyası hep at başı bir arada
gitti. Usta daha 17 yaşındayken siyasi nedenlerden tutuklanmıştı. O
zamanlar çırçır fabrikalarında çalışıyordu. Sonra ırgat katipliği yaptı.
Öğretmen vekilliği, ırgatbaşılığı, kütüphane memurluğu ve traktör
sürücülüğünden ekmek parasını kazandı.
Geçen gün evinde konuşurken “Traktör sürücülüğü” dedi:
-Benim Türkiye"deki en mutlu günlerimdir!
Bunu daha önce bir yabancı yayın organında kendisine sorulan
“Türkiye"de mutlu musunuz?” sorusu üzerine söylemiş. Üstat hâlâ
aynı görüşte:
-Bir tek Çukurova"da traktör sürücüsüyken mutlu oldum.
Bu kısa mutluluğun altını çizmesinin bir sebebi vardı elbette. İki buçuk
yıl süren bu mutlu sürücülük dışında kalan zamanlarını devlet adeta yaşamı
burnundan getirmişti. Yaşar Kemal, bugün bir dünya edebiyat devi olarak
diyor ki:
-Devleti asla affetmiyorum!
Nasıl etsin ki?
Yaşar Kemal Türkçe"yi “anadilim” diye niteliyordu. Sonra
ekliyordu iki tane ana dilim var:
-Biri Türkçe diğeri Kürtçe!
Büyük yazar Türkçe"yi güzel yazıp konuşmasını Çukurova"da Türklerin,
Türkmenlerin arasında yetişmiş olmasına bağlıyor:
-Çok güzel Türkçe konuluşur o bölgede...
-Peki Kürtçe?
-Onu da güzel konuşurum.
Söz Kürtler ve Kürtçe"ye gelince bir gazeteci olarak bu soruyu sormadan
edemezdim:
-Kürtçe eğitim meselesine ne diyorsunuz?
-Tabii olmalıdır. Devlet Kürtlerin haklarını vermemek için hep bir şeyler
buluyor.
-Neler?
-Şimdi diyor ki, kimi muhatap alacağım? Devletin kimseyi muhatap almadan
yapacağı o kadar çok şey var ki! Mesela Kürtçe eğitim konusunda adım atsa,
Kürtler "bizi muhatap olmadan Kürtçeyi serbest bırakamazsın" der mi? Kim
itiraz eder ki? Ama yapmıyor.
Yaşar Kemal ile konuyu genişlettik.
Çok dertliydi.
O yüzden de kimseye röportaj vermiyordu. Devletin bazı işgüzar memurları
onun kitaplarını okuyup kendi ufuklarını açacaklarına, demeçlerinden
cümleler cımbızlayıp hakkında davalar açmak için yanıp tutuşuyorlardı.
Nasıl dertli olmasın?
1920lerde dünyaya geldiğinde Kürt sorunu vardı. Arkasında koca bir yaşam
var, 80lerini sürüyor hâlâ aynı sorunun cenderesinde kıvranıyoruz.
Yaşar Kemal doğum tarihi resmi olarak 1923 olarak tescil edilmiş durumda.
Kitaplarındaki kısa tanıtım yazılarında bile öyle yazıyor:
-Yaşar Kemal 1923 yılında doğdu.
Ama Yaşar Ağabey “benim esas yaşım 1923 olamaz” dedi. Nedenini
de kendisi açıkladı:
-Atatürk"ün çok yakın silah arkadaşı var (ismini o an anımsayamadı) benim
babamın da arkadaşıdır. Benim adımı o koyuyor, Mustafa Kemal"den
esinlenerek "M. Kemal olsun" diyor. Onun oğlu ile benim aramda 15 gün var.
Geçenlerde onun çocukları gelip beni buldular, ben de babanızın nüfus
kağıdına bakın kaç yılında doğmuş dedim. Bana telefon edip 1926 dediler.
İşte ona göre ben de 1926 doğumlu olmam gerekiyor.
-Peki, Yaşar Kemal adı nereden geliyor?
-Yazar ismimi (Yaşar Kemal) bana Ankara"da Abidin Dino taktı.
Tam adıyla (M. Kemal Gökçeli) hakkında davalar açılmaya erken başladığı
için 1950"de Anadolu"ya röportajlar yapmaya giderken, Abidin Dino
uyurıyor:
-Sen ismini biraz değiştir, Yaşar Kemal imzasıyla yaz.
Ancak isim değişikliği işe yaramıyor. Davalar peşini bırakmıyor.
Yaşar Kemal, Türkiye"nin adını edebiyat alanında bütün dünyada onurla
temsil ediyor.
Türkiye"nin etkili makamlarındaki “önemli”  !)
kişiler tarafından katiyen değeri bilemiyorlar.
Her yaptığında bir “suç unsuru” arandı yıllar boyu...
Bulunamayınca yaratıldı! Suçlu ilan edildi. Yetmed mahkumiyet cezaları
kesildi.
Bütün dünyanın, önünde saygıyla eğildiği bir Türkiye yazarı olarak
kendisine yapılanları içine sindiremiyor:
-Bu devletin yaptıklarını hiç bir zaman affetmeyeceğim!
|
|
Cevap 13 |
|
Site kurucusu   Cevaplar: 126 kayıt olmuş: 30/3/2008 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 27/8/2008 Saat 20:40 |
|
|
En çok satan yalan...
Yakın bir süreçte iki kadın gerilla ile karşılaştım. Se. adındaki gerilla
bende çok farklı bir etki bıraktı. Oldukça mağrur ve asi bir duruşu vardı.
Yaşının üstünde insanı şaşırtan bir düşünce gücüne sahipti. Zekice bakan ve
derin bir hüznün sindiği siyah gözlerinde, kime, neye olduğu belirsiz
hırçın bir meydan okuyuş sezinledim. Aslında yanlarında uzun bir süre
kalmaya zamanım yoktu. Fakat Se’nin bende uyandırdığı ilgi bir
sonraki çalışma planımı geciktirmeme neden oldu.
Gölgesi serin, geniş yapraklı bir meşe ağacının altında oturup sohbete
daldık. Sadece arada bir dağ doruklarının serin, taze havasını içinde
taşıyan rüzgar, bizi içinde bulunduğumuz zamanın ve mekanın sınırları
içinde tutabiliyordu. Se’nin ablası aşk tuzağına düşüp yaşamına son
veren nice kadından biriydi. Bir erkeğe ilgi duymuş, ailesi zengin bir
erkeğe vermek isteyince ilgi duyduğu erkekle kaçmış. Sözde, kaçtığı erkek
onu çok seviyormuş. Erkekle gittikten kısa bir süre sonra erkek onu
geneleve satmış. Ve ardından kız intihar etmiş.
Bu olay Se’yi çok derinden etkilemiş. Önce çok şiddetli bir biçimde
ailesini suçlamış ve bu durumdan ailesini sorumlu görmüş. Ailesinin ablası
üzerinde farklı planları olmasaymış belki de ablası kendisini o erkeğe bu
kadar kaptırmazmış diye düşünmüş. Gün geçtikçe aileye olan tepkisi artmış,
kadının aile içindeki konumunu sorgulamaya ve bu konuda birçok çelişki
yaşamaya başlamış. En sonunda şu sonuca ulaşmış; ha ailem ablamı
kendilerinin istediği bir erkeğe satmış, ha sevgisine inanarak kaçtığı
erkek tarafından satılmış. Ne fark eder ki her ikisi de onu sevdiğini
söylüyor ve her ikisi de sonuçta onu satıyor. Yani ablam satılan oluyor.
Pazarda satılan herhangi bir eşya gibi! Se., beni duygusal zekasının hırçın
rüzgarına kaptırmış uuupsürüyordu. Artık yüzüme çarpan ve bazen nefesimi
kesen soğuk dağ rüzgarını ilk andaki gibi hissedemiyordum. Se’nin
zihnimde ve yüreğimde estirdiği rüzgar, dağ rüzgarından daha etkili olmaya
başlamıştı. Ardından sıcak, samimi bir vedalaşmayla yanlarından
ayrılıyorum.
Kafam birçok düşüncenin hücümuna uğramış halde harekete geçiyorum. Yüreğim
sıcak, birazda buruk duyguların işgali altında. Bu kız ne kadar soylu
duygulara sahip, diyorum kendi kendime. Dağların eteklerinden kıvrılarak
ötelere uzanan patikada ilerliyorum...
Kadını en çok tüketen bir olgu durumuna gelen aşk üzerinde düşünmeye
başlıyorum. Se’nin son sözü kafamda yankılanıyor. “Ailem de
ablamı kendince aşk adına satıyor, ablamda kendini kendince aşk adına
satıyor.” Evet! Gerçekten biri ailenin adını koyduğu aşk, diğeri de
aynı özden şaşmadan ataerkil sistemin insanları inandırdığı aşk!.. İkisinin
de kaynağında kölelik, para ve kar mantığı yatıyor. Bununla kadının ve
erkeğin enerjisini tüketerek sistemin denetimine almak hedefleniyor.
Felsefesi; satılma değerine indirgenmiş, satılma değeriyle tanımlanmış bir
aşk anlayışı! Aile kızına şunu der; zengin erkekle evlenirsen kendini de
besler, bizim de beslenmemize yardımcı olursun. Kendilerince bu bir aşktır.
Mide tokluğuna indirgenen aşk! Mutluluğu basit bir açlık güdüsünü
doyurmaya, aşkı da bu basit ihtiyacı gidermeye indirgeyen bir aşk anlayışı.
Diğeri de aşkı basit bir cinsel güdü tatminine indirgeyen anlayış.
Karşıdakinin düşünce, duygu, kişilik yapısına, yaşam anlayışına bakmadan,
tanımadan, beğeniyi fiziğe, bir bakıma cinselliğe indirgeyen kaba görselci
anlayış!
Bir kadının trajedisinde birçok kadını görmek mümkündür. Kadın erkek
alişkilerini, ilgilerini, sevgilerini köklü bir sorgulamadan geçirmeden
doğru yaşamak imkansız hale geliyor. Bir yazarın da dediği gibi yanlış
yaşam doğru yaşanmaz. Bu söz üzerinde epey bir zaman düşündüğümü
hatırlıyorum. Aşk nasıl en çok satan yalan olabiliyor? Aşk adına yazılan
bunca roman, şiir niçin yazılıyor, ne adına, kime, nasıl hizmet ediyor?
Aşkın konu edildiği onca şarkı, türkü ne diye? Sanat-edebiyat bu yalanla
nasıl bu kadar kirletiliyor?
Baktım ki gerçekten de aşk en çok satan yalandır. Nerdeyse aşksız roman yok
gibi! Aşkın işlendiği romanlar en çok kapışılan romanlar oluyor. En çok
satan gazeteler çeşitli aşk olaylarının işlendiği gazeteler oluyor. En çok
izlenen flimler ateşli ve dramatik aşkların konu edildiği flimler oluyor.
Aynı biçimde en çok izlenen programlar aşk adına aşkın en çok tüketildiği
programlar oluyor. Hepsi de insan olmanın erdemlerinden uzak, insanın özünü
boşaltan, hayal düyasını daraltan, arayışlarına sınır çizen, ufuksuzluğu
geliştiren, kişinin düşünce ve duygu dünyasını hadımlaştırarak güdüleri
tahrik eden, yaşamın anlamını basit bir cinsel tatminde boğan ve bunun
adını da aşk koyan, görselci, sanal bir dünyanın birer figüranı haline
getiriyor insanları.
Ataerkil sistem aşkı hertürlü insani değerden koparmıştır. Onur duygusundan
kopartarak insan olmanın tüm erdemlerinden soyutlamıştır. Aşkı, içi boş,
anlamsız bir yaşamın merkezi haline getirmiştir. İnsanın-insanlığın en
soylu duygularından olan aşk, piyasaya sürülerek alınıp satılan bir metaya
dönüştürülmüş, nesneleştirilmiştir. Ve maalesef aşk, görselci bir dünyanın
en çok para eden bir malzemesi olmuştur. Aşk, kadın ve erkeğin birbirini
düşürmede baş vurduğu yalanın, en çok üretildiği ve satıldığı olgu haline
getirilmiştir.
Yazar Adı: Bese Şimal
____________________ Biz topraklarından kopartırılarak suçlanıp, Özgürlükleri elinden alınan ve
yok sayılan KÜRT çocuklarıyız...!
|
|
Cevap 14 |
|
Nu Üye   Cevaplar: 14 kayıt olmuş: 15/5/2008 Durum: Çevrimdışı
|
 |
Yazılış Tarihi: 27/8/2008 Saat 23:15 |
|
|
Hrant Dink,Agos gazetesinde 10 Ocak'ta yayinlanan
''Ruh halimin güvercin tedirginliği''
Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum.
Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri.
Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım.
Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına
hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü
değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir
niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de
bitecekti.
Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.
Kendimden emindim
Ama hayret işte! Dava açılmıştı.
Yine de iyimserliğimi kaybetmedim.
O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında,
beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu
davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk
edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda
Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi
yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı.
Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim
üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da
bunun böyle olduğunu gösteriyordu.
Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak
yanlıştan dönülecekti.
“Ya sabır” çeke çeke...
Ama dönülmedi.
Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi.
Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi.
Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim
ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım... Kırgınlığım ve isyanım
had safhadaydı.
“Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu
konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye
dayanmıştım günlerce, aylarca.
Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile
getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon
programlarında.
Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur
ediliyordum.
Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.
Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan
telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.
Tüm bunlara “Ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek
dayanıyordum.
Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar
yaptıklarından utanacaklardı.
Tek silahım samimiyetim
Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı.
Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım.
Hakim “Türk Milleti” adına karar vermişti ve benim
“Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti.
Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi.
Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da
dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun
bağışlanır bir yanı olamazdı.
İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile
getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen
basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum:
“Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve
gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu
süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü
böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer
yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.”
Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım
samimiyetimdi.
Kara mizah
Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık
hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu
ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu
açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de
AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten
yargılanır olduk.
“Kara mizah” dedikleri bu olsa gerek.
Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir
ki?
Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan
yargılanıyor.
“Türk Devleti adına”
İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi”ne ve
“Hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş
durumdaydım.
Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk
fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak
kapasitede olmaları gerekmiyor mu?
Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve
siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil.
Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor.
Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde.
Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne
kadar “Türk Milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki
“Türk Milleti adına” değil, “Türk Devleti adına”
verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a
başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin
orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi?
Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu?
Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara
aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?
Başsavcının çabasına rağmen
Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu?
Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru
bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu
buldu.
Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup
anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a
taşıdı.
Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de
davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o
büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy
çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.
Güvercin gibi
Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba
gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma
akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık
“Türklüğü aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az
olmayan önemli bir kesim oluşturdular.
Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından
gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü.
(Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike
arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu
Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir
sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.)
Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem
elbette mümkün değil.
Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım
psikolojik işkence.
“Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl
beynimi kemiren.
Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A
bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla
hissediyorum.
Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.
Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.
Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.
Tıpkı bir güvercin gibiyim...
Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.
Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli.
İşte size bedel
Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil
Çiçek?
“Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum
olmuş hapse girmiş biri var mı?”
Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi...
İşte size bedel... İşte size bedel...
İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir
misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..?
Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?
“Ölüm-Kalım” dedikleri
Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız.
Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu.
Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında...
O noktada hep çaresiz kaldım.
“Ölüm-Kalım” dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin
direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına
atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı,
herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip
olamazdım.
İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara
sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı.
Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı.
“Gidelim” dersem geleceklerdi, “Kalalım” dersem
kalacaklardı.
Kalmak ve direnmek
İyi de, gidersek nereye gidecektik?
Ermenistan’a mı?
Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne
kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi?
Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi.
Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık
bitse de dönsem” diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen
biriyim, oralarda ne yapardım?
Rahat bana batardı!
“Kaynayan cehennemler”i bırakıp, “Hazır cennetler”e
kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi.
Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.
Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de
Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce
tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.
Kalacaktık ve direnecektik.
Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915’teki gibi
çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden...
Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı...
Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik
yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın uuupsürdüğü yere... Her neresiyse.
Ürkek ve özgür
Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız.
Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten.
Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum.
Bu dava kaç yıl sürer, bilemem.
Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava
bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim.
Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da
demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım.
Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi
haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama
biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını
sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.
(Halen dönüp beğenerek okuduğum yazilardan bir tanesidir.)
[tarihinde düzeltildi 27/8/2008 Saat 23:18 Yazar vasaak]
|
|
Cevap 15 |
|
Tecrübeli Üye  Cevaplar: 142 kayıt olmuş: 2/2/2008 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 29/8/2008 Saat 16:15 |
|
|
BEN İNSANDIM..........
Yoktu hiçbir farkım
Diğer kullarından tanrının
Dokuz ay on gün
Ana rahminde kalan
Doğan, büyüyen, konuşan
Yemek yiyen bir candım
Yirmiyedisindeydim daha
Henüz ömrüne doymamış
Gencecik bir fidandım
iyiye, güzele, yeniye, doğruya dost
Kötüye, çirkine, eskiye, eğriye
düşmandım
Ben insandım!...
Canım aldılar ecelsiz
Pırıl pırıl bir onsekiz mayıs günü
Yoluna başkoyduğum
Vebalim, sevdalım
Toprağına uzandım
Saplandı yağlı kurşunlar delikanlı bedenime
Tepeden tırnağa kandım
Ben insandım
Ben cümle ezilenlerin sadık dostu
Zulme, baskıya, sömürüye düşmandım
Bağımsızlık ve özgürlük kavgasında
En ön saflarındaydım mazlum halkımın
Elde silah kahramanca savaştım
Yokluğuma kadeh tokuşturdu hain takımı
Bilmediler ki ben söylenen türküde
Yakılan ağıtta ve dinmeyen silah seslerinde yaşayandım
Ben insandım
Ben işçilerin, ben köylülerin
Ben bütün ezilenlerin muhteşem kini
Ben sömürgeciliğe, emperyalizme
Ve yerli gericiliğe karşı
Şaha kalkan halkımın gür sesi
Ben baştan başa isyandım
Ne beş meteliğe ırzını
Vermeye hazır bir hain
Ne de yediği insan eti, içtiği kan olmuş bir sultandım
Ben insandım
Ben Karadeniz`de derya dibinde
Balıklara yem edilen onbeş özge candım
Ağrıydım ben, Koçgiriydim
dersimdim, Zilandım
Günyüzü görmemiş bebeydim ben
Süngülerin ucunda sallanandım
Ben insandım
Zulüm ve işkence dert ve kahır unutulur belki de ben unutulmam
Çünkü ben dilden dile dolaşan bir destandım
Dağlardan, barikatlardan
Düşmana kurşun sallayan
Gerillanın göğsündeki nişandım
Ben insandım
Ben pençelerini ve iğrenç dişlerini
Vücuduma geçiren sömürgecinin ağzındaki kandım
Ben toplu imhalar, ben idam, ben sürgün
Ben mecburi iskandım
Elleri ve kolları birbirine bağlı
Kirve, hısım ve akraba
kimileriyle akrandım
Oracıkta benzin döktüler üstüme
Küllerimiz birbirine karıştı
Yüzbinlerle cayır cayır yanandım
Benzerlerimdi katledenler beni
Ama ben insandım
Tarihtim ben
Ezilenlerin, horlananların tarihi...
Geçtim zulüm cenderesinden
kan kızıla boyandım
İmparatorlar, sultanlar, cümle iblisler
Yok etmek istediler beni.
Saldım toprağıma kökümü,
Bugüne dek dayandım
Ben insandım
Uçurdum kellesini Dehak`ın
Demirci Kawaydım ben
Örse çekiç sallayandım
Eksilmedi bir daha hiç
Toprağımda isyan ateşi
kızıl bir meşaleydim ben
Bütün 21 Martlarda
Dağların doruklarında yanandım
Ben insandım
Spartaküsle beraberdim Roma arenalarında
İlk umudu
İlk gerillasıydım cihanın
Efendilerine karşı ayaklanandım
1879`da Paris`te, Rusya`daydım Ekim 1917`de
Çin`de, Kore`de, Küba`da, Vietnam`da
Kızıl bayrağı taşıyandım
Laos`ta, Kamboçya`da, mozambik`te, Angola`da
Kan kusan mitralyözdüm ben!...
Deştim karnının hainin, sömürgecinin
Cepheden, cepheye yankılandım
Yurt sevgisini iğrenç bir maske gibi
Suratlarında taşıyanlar
Canım aldılar ecelsiz
Ben bir Militandım
Savaşsız, sömürüsüz
Bir dünya içindi kavgam
Henüz yirmiyedisindeyken ve gencecik bir fidanken daha,
Bağımsızlığın ve özgürlüğün kutsal özlemi uğruna
Al kanlara boyandım
Ben insandım
Ben bitmeyen kavga
Ber bağımsızlığa susamış ülke
Ben kurtuluşun gübrelenmiş toprağı
Ben KÜRDISTANDIM!...
A.Haydar KAYTAN
____________________ MuNzUrUmA DoKuNmA YaNaRsIn........... DeRsİmİn aSi KıZı ronya_desiman
|
|
Cevap 16 |
|
Süper Üye  Cevaplar: 87 kayıt olmuş: 15/1/2007 Durum: Çevrimdışı
|
 |
Yazılış Tarihi: 1/9/2008 Saat 12:27 |
|
|
İhsan Çaralan
Bir kapitalist yoldan komünizme geçiş fantezisi-1 ‘Liberal
solcular’ın sol düşmanlığı!
Son günlerde kendilerine “liberal aydın”, “liberal
solcu” diyen ya da böyle denilen kimi kişiler, görünüşte statükoya,
geleneksel devletçi kesimlere karşı mücadele ediyor, özgürlükler ve
demokrasi için büyük fedakarlıklar yapıyor görünürken, gerçekte
“sol”a saldırmakta, özellikle de Gobelsci propaganda
yöntemleriyle, medya gücünden de yararlanarak kendilerini gelmiş geçmiş en
büyük “demokrasi kahramanları” olarak göstermeye
çalışmaktadırlar.
Son dönemde Ergenekon tartışmalarıyla başlayan ve “Neden
AKP’nin Ergenekon Operasyonu’nu sol desteklemiyor?” gibi,
ne idüğü belirsiz ve kimi kastettikleri de açıkça belli olmayan bir
suçlamanın arkasından “sol”u ve hatta ‘68 devrimcilerini;
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını bile Ergenkon’la aynı ideolojik-politik
çizgide olmakla suçlamaktan başlayıp, Hrant Dink için Birgün gazetesinde
“Bu Ermeni hâlâ neden yazıyor?” diyen densiz kişi şahsında,
Birgün ve bütün solu hedefe koymaya kadar gelen bir karalama kampanyası
sürdürmektedirler.
HERKES LİBERAL Mİ
OLMALI?
Liberal yazarlar, bir yandan bakınca herkesi “Bütün yeni bir dünya
tasarımları, siyasetler, ideolojiler bitmiştir; herkes bizim gibi
küreselleşmenin, globalizmin basit propagandacıları olmadır” fikrine
çağırırken; asıl saldırıyı, “sol”a ve özellikle de sınıf
mücadelesinde ısrar eden; Marksist sosyalizmi savunan (en azından
kendilerinin öyle kabul ettiği) kişi ve çevrelere yöneltmekte, onları bir
an önce kendi pespaye liberalizmlerine katılmaya çağırmaktadırlar.
Kamuoyunda, genel olarak solcu, solu savunuyor olarak bilinen Radikal ve
Taraf gazetelerinde üslenen, ama Zaman’dan Yeni Şafak’a,
Hürriyet’ten Sabah’a kadar çeşitli medya guruplarının yayın
organlarında boy gösteren bu “liberal”ler, sermaye cephesinde
ortaya çıkan skandallardan şeriatçılık girişimcilerine, gericiliğin envai
türünden globalizm saçmalıklarına her şeyi hoş görüp bir liberale
“yakışacak” biçimde anlayışla karşılarken, “sol” ve
“solcu” dedikleri çevrelere karşı karalayıcı, hotzotçu,
düşmanca bir tutum takınmaktadırlar.
AMAÇ AYNI, ÜSLUP FARKLI
Kuşkusuz ki liberal cenahta yer alanların tümünü aynı sepete koymak doğru
değil. Bu yüzden de bu yazı çerçevesinde, “sol”a, sosyalizme,
Marksizme, Türkiye’nin devrimcilerine yönelttikleri saldırının biçimi
bakımından özde birbiriyle birleşseler de, belki üslupta farklılaşan iki
eğilimden söz edeceğiz. Bunlardan birinci kategoride yer alanlar; sınıf
mücadelesi, proletarya ve Marksist sosyalizm tarafından onda keşfedilen
değerlerin artık geride kaldığı ve kapitalizmin insanlığı komünizme
uuupsürecek tek ve en kestirme yol olduğunu, bu amaçla da kapitalizmi
sonuna kadar desteklemek gerektiğini savunan, bunu yaparken de bir
“düzeyi” korumayı gözeten liberallerdir. Örneğin, bu yazı
kapsamında görüşlerini eleştireceğimiz Taraf Genel Yayın Yönetmeni Ahmet
Altan’dır. Diğerleri ise tek amaçları küreselleşme politikalarını
kutsamak, ABD ve Batı emperyalizminin dünya hegemonyasını savunurken,
gerçeklerin üstünü örtmek için kaba küfür, karalama, iftira ile sol,
sosyalizm, komünizm, ilericilik, devrimcilik adına ne varsa ona saldırmayı,
ona düşman olmayı marifet düzeyine yükseltmiş; adlarının başına liberal
sözcüğünü koysak bile aydın denmeyi hak etmeyen, eli kalem tutan takımıdır.
Bunların da birkaçını bu yazı kapsamında eleştireceğiz. Çünkü bunlar,
liberal kavramındaki serbestlik, karşısındakine de görüşünü dinleyip ona
göre bir şeyler söyleyen değil; “sol”, “sosyalizm”,
Lenin, Stalin, Marksizm...sözcüklerini ya da kavramlarını duyduklarında
kodlandıkları gibi, önceden öğretilmiş “despotizm”,
diktatörlük”, “şoven milliyetçi”, “tiranlık”,
“Hitlercilik”, “buyuruculuk”, “soğuk
savaş” gibi sözcükleri harmanlayıp bunlardan suçlama cümleleri
üretmeyi başarıyla yapan, çoğu “eskiden solcu”lardır. Bunlar
daha çok da AKP’nin, laik bilim ve modernite değerleri karşısında
dine ve dinin değerlere alan açmak için öne sürdüğü; “gerçeğin birden
çok olduğu” iddiasına sarılan demokrasi ve özgürlüğü bu
“çatlakta” arayan, bu yüzden de AKP’nin yedek gücü haline
gelen, mevcut konjonktürde de yukarıdakilerden “itibar edilen
zat” olarak göründükleri için mutlu olan bir kesimdir.
LİBERAL SALDIRIDA ‘SOL’
KAVRAMI NEDEN ÖNE
ÇIKMAKTADIR?
Burada, liberalizmin “sol” savunucularının öne sürdüğü
görüşlerin amaç ve içeriklerine geçmeden önce, söyleneceklerin
anlamlanabilmesi için bir konuya açıklama getirmek gerekir: Saldırılar
neden “sol”a yapılmaktadır? Ve neden “sol kavramı”
kullanılmaktadır?
Her şeyden önce belirtmek gerekir ki bu köşede ve Evrensel gazetesinde,
olağan koşullarda “sol” kavramı, olumlu anlamda
kullanılmamaktadır. Çünkü bu kavram, bir sınıf içeriği olmayan, popüler,
bir gerçekliğe karşılık gelmeyen, herkes için aynı içeriğe sahip olmayan,
bu nedenle üstünde anlaşılması mümkün olmayan bir kavramdır. Bunu elbette,
okuryazarlıkta çoğumuz yaya bırakacak liberaller de bilir ama “sol
kavramı”nın muğlak ve gerçek yaşamda belirli bir karşılığı olmaması,
onlara büyük bir fırsat sunmaktadır. Onun için de saldırı hedefi olarak
ilerici demokrat güçler seçilirken, “sol” nitelemesi özel
olarak ve saldırıya en uygun kavram olduğu için seçilmiştir. Bu yüzden de
onlar, suçlamaları yöneltirken; “şu siyasi parti”, “bu
çevre”, “şu Marksist sosyalist kesim”...filan demek
yerine, “sol” demeyi tercih etmektedirler. Çünkü
“sol” dendiğinde, CHP’den kendine solcu ve Kızılelmacı
diyenlere, gerçek Marksistlerden eskiden bir biçimde sistemle çakışmaya
girmiş ama sonradan sisteme bağlanmış “eskiden solucular”a
kadar (örneğin sola düşmanca saldıran, bugün liberalizme bağlanmış
olanların kendilerini de işlerine gelince solcu sayması, kendilerine sol
liberal denmesinden hoşlanması da “sol” kavramının
muğlaklığının göstergesidir) uzanmaktadır. Öyle olunca da CHP’nin
Ergenekonculuğunu alıp solu Ergenekoncu olarak suçlamak, İP’in
milliyetçiliğini alıp, “sol şovendir, milliyetçidir” ya da
‘68 devrimcilerinin içinden kimi statükocuları alıp “sol
statükocuydu, ‘68’de milliyetçi ve statükocuydu” demek,
ya da terörizmi politikanın aracı olarak kullanan bir “sol
fraksiyonu” alıp “bakın sol teröristtir” demek
kolaylaşmaktadır. Ya da madem ki tanınmış bir solcu, “Şu Ermeni neden
hâlâ yazıyor?” demişse, “Bakın sol zaten eskiden beri
milliyetçi, katliamcı, jenositçidir. Hrant’ın cenazesine katılan
solcular da ikiyüzlüdür” diye rahatça yazılabilmektedir.
Bu yüzden de bu yazı çerçevesinde “sol” kavramını ister istemez
kullanacağız.
Ama burada sadece kendine “liberal” ya da “liberal
sol” diyenlerin hedefe koyduğu bir kesim olarak “sol”dan
söz edeceğiz. Özel durumlarda da neyi kastettiğimizi belirteceğiz.
Şimdi artık Taraf’ın Yayın Yönetmeni Ahmet Altan’ın
ütopyasından, ötekilerin “sol düşmanlığı”nın kökenlerinden söz
edebiliriz.
Evrensel Gazetesi
Yarın: Ahmet Altan’ın
sosyalistleşen globalizmi
____________________ ''Kuru duayı bırak, ağaç isteyen tohum eker"
|
|
Cevap 17 |
|
Tecrübeli Üye   Cevaplar: 222 kayıt olmuş: 30/12/2005 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 7/9/2008 Saat 15:07 |
|
|
1876 yılı HAYDİ OSMANLI..adlı gazetenin köşelerinin birinde reşadiyeli
namık adlı köşe yazarının yazılarını tavsiye ederim herkez
okusun...:0))...bide 1903 te basımına başlanan..'''ATATÜRK İSTANBULA GERİ
DÖN İBNELİK YAPMA''',adlı diye bi haftalık mecmua vardı..okuyun onuda
okuyun derim..:0))))))))))))))..hehehe hörmetler..
____________________ i?te geldik gidiyoruz bilinmez bi diyara...eskiden karpuzduk ?imdi d?nd?k
bi h?yara...
|
|
Cevap 18 |
|
Tecrübeli Üye  Cevaplar: 129 kayıt olmuş: 18/9/2007 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 10/9/2008 Saat 11:17 |
|
|
İsmail Beşikçi
Tarih: 8 Eylül 2008 Pazartesi
68’liler ve Kürtler
1960’ların başlarında ve ortalarında, Kürtler Türk solu içinde ,
özellikle Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde örgütleniyorlardı. Milli
Demokratik Devrim (MDD) içinde örgütlenen Kürtlerin sayısı azdı.
1960’ların sonlarına doğru, Kürtler kendi örgütlerini kurup Türk
solundan ayrılmaya başladılar. Devrimci Doğu Kültür Ocaklar (DDKO) bu
örgütlerin başında yer alır.
1967 sonbaharında gerçekleşen Doğu Mitingleri, DDKO’yu önceleyen
önemli bir toplumsal ve siyasal olaydır. Doğu Mitingleri’ni TİP ve
Kürt yurtseverleri birlikte düzenlemişti. 1966 da Türkiye Kürdistan
Demokrat Partisi’ (TKDP) Kürt yurtseverlerin etrafında toplandığı
önemli bir örgütlenme oldu. Bu illegal yapı içinde, daha sonra,
Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi ayrışması yaşandı.p>
Kürtlerin, Türk solundan ayrılıp kendi örgütünü kurmaya çalışması,
toplumsal bilincin, Kürtlük bilincinin gelişimiyle ilgiliydi. Yükselen
bilincin, Kürdistan’ı ve Kürtleri nasıl algıladığı da önemliydi.
Yükselen bu bilinç Kürdistan’ı nasıl algılıyordu? Bu da irdelenmesi
gereken bir konudur.
O dönemde, o yıllarda,, Türk solu, “emperyalizme karşı
mücadele”, “bağımsız Türkiye” gibi sloganlar
kullanıyordu. Türk solu bu çerçevede etkinlik gösteriyordu. Ama, Türk
solundan ayrılıp kendi örgütünü kurmaya çalışan Kürt solu da bu sloganları
aynen kullanıyordu. Kürt solu da bu sloganlar çerçevesinde faaliyet
gösteriyordu. Bu, ister istemez, “özgün bir Kürt düşüncesi var
mıdır?” sorusunu akla getirmektedir. Özgün bir Türk düşüncesi vardır.
Bu, her şeyden önce anti-Kürt bir düşüncedir. Bu, Kürt sorununa, haklar ve
özgürlükler açısından değil, güvenlik anlayışı açısından bakan bir
düşüncedir. İstisna yazarlar, kurumlar olabilir. Fakat bu istisnalar, Türk
düşüncesinin bu ana içeriğini değiştirmez.p>
1960’larda, Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın, sağlıklı bir
Kürtler ve Kürdistan algısına sahip oldukları kanısında değilim. Sağlıklı
bir Kürtler ve Kürdistan algısı günümüzde var mı? Bu da ayrıca sorulması,
cevaplarının aranması gereken bir sorudur. Bu konuda, Kürt Demokratik
Çalışma Grubu’nun, TEVKURD çevresinin düşüncelerinin ve tutumunun
dikkate değer olduğunu düşünüyorum.
Sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı nedir? Kürtler ve Kürdistan,
Birinci Dünya Savaşı sürecinde ve daha sonra, 1920’li yıllarda,
Milletler Cemiyeti döneminde, bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır.
Ortadoğu’nun ortasında, 40 milyonu aşkın bir nüfusa sahip olmasına
rağmen, Kürtlerin ve Kürdistan’ın, dünyada, uluslararası ilişkilerde
küçücük bir siyasal statüsü yoktur. Birleşmiş Milletler’de, Avrupa
Konseyi’nde, Avrupa Birliği’nde, İslam Konferansı’nda vs.
Kürtlerin adı anılmamaktadır. Kürtler, ancak “terör”den,
“uluslararası terör”den söz edildiği zaman anılmaktadır.
Soykırıma uğradıkları zaman ise, bu uluslararası kurumlar, Kürtlerin
karşılaştıkları felaketi, görmezden, bilmezden gelmektedir.
“Terör” kavramının çerçevesi Türkiye’de çok geniştir.
“Anadilimizi istiyoruz”, “Kürtçe eğitim istiyoruz”
diyenler de çoğu zaman terörist olarak değerlendirilmektedir
“Terör” ise, “terörün kökü kazınacaktır”
anlayışıyla dile getirilmektedir. Sağlıklı Kürtler ve Kürdistan algısı, bu
durumun, Kürtlerin bilincine çarpmasıyla oluşur. Kürtlerin başına bu
lanetli çorap nasıl geçirilmiştir? Böylesine bir bölünmenin, parçalanmanın
ve paylaşılmanın hedefi olan ulus zaaflar yaşayan bir ulustur. Bu zaaflar
nelerdir? Sağlıklı Kürtler ve Kürdistan algısı, ancak bu durumların
bilimin, siyasetin ve diplomasinin kavramlarıyla açıklanmasıyla oluşur.
1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, Ortadoğu’da
gerçekleşen en ciddi emperyalist müdahale Kürtleri ve Kürdistan’ı
hedef almıştır. Bu aynı zamanda en kalıcı olan bir emperyalist müdahaleydi.
Türk düşüncesi, Türk solu, Türk sağı, vs. “emperyalizme karşı
mücadele şiarını dilinden düşürmüyor, fakat, Kürtlerin ve
Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması sürecini
görmezlikten, bilmezlikten geliyordu. Böyle bir konu, böyle bir müdahale
yokmuş gibi davranıyordu. Sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı bu
ilişkilerin etraflı bir şekilde irdelenmesiyle oluşur.
Milletler Cemiyeti döneminde, İngiltere’ye bağlı Irak, Ürdün,
Filistin, Fransa’ya bağlı Suriye ve Lübnan mandaları (sömürgeleri)
kurulurken, bir Kürdistan mandasının (sömürgesinin) düşünülmemiş olması,
bilakis, Kürdistan’ın yeni kurulan bu devletler arasında
paylaştırılması elbette, irdelenmesi gereken bir süreçtir.
Kürtlerin ve Kürdistan’ın 1920’lerdeki durumuyla ilgili analiz
yapıldığı zaman, “Beşikçi 1920’lerden öteye gidemiyor,
1920’lerde kalmış…” deniyor. Beşikçi için böyle
değerlendirmeler, böyle eleştiriler de var. Bunun ciddi bir eleştiri,
sağlıklı bir değerlendirme olduğunu düşünmüyorum. Bunu, şu şekilde
açıklayayım. Büyük Britanya, Birinci Dünya savaşı döneminde, Arap lideri
Şerif Hüseyin’le gizli görüşmeler yapıyordu. İngiliz gizli servisi
tarafından gerçekleştirilen görüşmelerde, İngiltere, Şerif Hüseyin’e
büyük bir Arap imparatorluğu vaat ediyordu. Şerif Hüseyin, bunun
gerçekleşmesi için canla başla çalışıyordu. Fakat, Birinci Dünya
Savaşı’ndan sonra, Şerif Hüseyin’e vaat edilen büyük Arap
imparatorluğu gerçekleşmedi. Örneğin tasarlanan Arap imparatorluğunun bir
yerinde, Yahudiler için bir yurt, bir Yahudi devleti de kuruldu. Irak,
Suriye, Ürdün, Lübnan, Filistin diye manda devletler kuruldu. Beşikçi bu
konu üzerinde dursa, Şerif Hüseyin’e verilen sözlerin neden
gerçekleştirilmediğini irdelese, sadece bu konu üzerinde dursa, daha
sonraki gelişmelere dikkat çekmese, Beşikçi’nin 1920’lerde
kaldığı söylenebilir. Çünkü Araplar, bir bütün olarak, 1920’lerden
çok çok ileridedir. Siyasal olarak da, toplumsal ve ekonomik olarak
da… Basra Körfezi’nden Fas’a kadar 22 bağımsız, Arap
devleti vardır. Filistin Arap devletiyle bu sayı yakında 23’e
çıkacaktır. Kürtler için durum böyle mi? Kürtler 1920’lerden daha
ileri bir durumda değildirler. 1920’lerden çok daha geride
kaldıkları, geride bırakıldıkları söylenebilir. Çünkü Osmanlı döneminde
Kürtler, şu veya bu biçimde özerk bir yapıya sahiplerdi. Kürt dili, Kürt
kültürü inkar edilmiyordu. Cumhuriyetle birlikte inkar ve imha siyasetinin
yaşama geçtiği, bunun kararlılıkla uygulandığı biliniyor. 1910’larda,
Kürtçe dergiler, Kürtçe gazeteler yayımlandığını bilen, gören İttihatçılar,
daha sonra Kemalistler, 1923 ten sonra, “Kürtçe diye bir dil
yoktur”, demeye başladılar. Aksini iddia edenleri, yani Kürtlerden,
Kürtçe’den, Kürdistan’dan söz edenleri, çok ağır idari ve cezai
yaptırımlarla karşı karşıya bıraktılar. Bu bakımdan 1920’ler,
Milletler Cemiyeti dönemi elbette irdelenmelidir. Kürtlerin başına lanetli
çorap nasıl geçirildi konusu elbette sorgulanması gereken bir durumdur. Bir
halkın dili yoksa, gasp edilmişse artık hiçbir şeyi yoktur demektir.
Özgün bir Kürt düşüncesi şüphesiz olmalıdır. Ortadoğu’da 40 milyon
olacaksın, fakat, adın, hiçbir uluslararası kurumda yer almayacak, sadece,
“terör” denildiği zaman anılacaksın.“Adımızı istiyoruz,
anadilimiz Kürtçe’yle eğitim istiyoruz” diyenler ise,
“terör”den kovuşturulacak. “Terör” çerçevesinde
anılmak nasıl olur? “Terörün kökü kazınacak”, “terörle
mücadelemiz kararlılıkla, artarak sürecek” şeklinde olur. İşte bu
temel çelişkileri çözümleyebilmek için özgün bir düşünceye ihtiyaç vardır.
“Tarihte şu kadar şanlıydık, bizden daha büyük yoktu…”
demek için değil, bu kadar büyük nüfusumuzla, bu kadar geniş toprağımızla,
neden bir hiç haline geldik. Neden küçücük bir siyasal statüye sahip
olamadık, sorularına yanıt bulmak için özgün bir Kürt düşüncesinin
oluşumuna gerek vardır.
Ege’de, Akdeniz’de ormanlar yanıyor. Türk basını,
“ciğerlerimiz yanıyor” diye manşet atıyor.
“İtfaiyeciler, helikopterler, halk, asker, yangını söndürmek için
elbirliğiyle çalışıyor.” Basın bu konularda çok yoğun bir kampanya
yürütüyor. Ağaçlandırma çalışmaları hemen başlıyor. Kürt bölgelerindeyse
ormanları askerler yakıyor. Kürt bölgelerinde, devlet, ormanları sistematik
olarak yakıyor. Halkın, kovalarla, bakraçlarla yangını söndürme
girişimlerine güvenlik güçlerince izin verilmiyor. Bu tür olaylarsa, Türk
basınında haber olarak bile yer almıyor. Bu tür olayların basına
yansımamasına özellikle dikkat ediliyor. Bu tutumda büyük bir çelişki var.
Birbirlerine çok zıt bu tutumların irdelenmesi yine özgün bir düşünceyi
gerekli kılmaktadır. Birbirine çok zıt olan bu düşüncelere, duygulara ve
tutumlara rağmen, “kardeşlik” diye bir kavram da var.
“Türk-Kürt kardeşliği” Bu kavram böylesine çarpıcı zıtlıklara
rağmen nasıl üretilebilmiş? Bu kavramın işlevi nedir?
Her yıl Ağustos aylarında Ordu ve Giresun yörelerine gelen fındık
işçilerinin, aile olarak buralara gelen, derme-çatma çadırlarda yaşayan,
yollarda çok ağır trafik kazalarıyla karşılaşan fındık işçilerinin
karşılaştıkları sorunlar yakından biliniyor. Buna rağmen
“kardeşlik” hiç bitmeyen bir slogan… Kürtler de bu
kavramı sık sık kullanıyor. Bu aymazlık da ayrıca irdelenmelidir.
Devlet ve hükümet yetkilileri, Deniz Gezmiş, Vedat Aydın, Musa Anter, Kemal
Akbulut, Oluç Korkmaz, gibi kişilerin isimlerinin Kürt şehirlerindeki
caddelere, sokaklara verilmesini suç sayıyor. Örneğin Demokratik Toplum
Partisi Kars ili yöneticilerinden Mahmut Alınak hakkında, bu tür
önerilerinden dolayı dava açıldı, mahkumiyet kararı verildi. Buna rağmen,
“Kürtlerin bu ülkede tek hakkı vardır, o da Türklere hizmetçi olma
hakkı” diyen Mahmut Esat Bozkurt’un adı, üniversitelere,
barolara her yerlere veriliyor. 33 Kürt’ün, Özalp’da,
katledilmesinin emrini veren Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın isimleri
de öyle…Bütün bunlara rağmen “kardeşlik” nasıl dile
getirilebiliyor? İşte bütün bunlar için özgün bir Kürt düşüncesine yine
gerek vardır.
Avrupa özgürlükler alanı olarak bilinir. Avrupa Konseyi’ne
“Avrupa’nın vicdanı” denir. “Dünyanın
vicdanı!” Ama, Avrupa, “Avrupa’nın vicdanı”
Kürtlerin hakları ve özgürlükleri konusunda her zaman kısıtlayıcı,
engelleyici bir tavır içinde olmuştur. Örneğin, 600 bin civarında bir
nüfusa sahip olan Karadağ’ın, 2 milyona yakın bir nüfusu olan
Kosova’nın, özgürlüğü, bağımsızlığı hararetle savunulurken,
Ortadoğu’da 40 milyonu aşkın bir nüfusa sahip olan Kürtler konusunda,
olumsuz bir tavır ortaya konulmaktadır. Avrupa’nın bu derin çelişik
tutumunun irdelenmesi için özgün bir Kürt düşüncesine yine gerek vardır.
Kürtler ve Kürdistan, Sovyetler Birliği’nde, ulusların kendi
geleceklerini belirleme ilkesinin en coşkulu bir şekilde savunulduğu bir
dönemde bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Sovyetler Birliği
yöneticileri bu süreçte, Kürtlerin değil, Kürtleri ezenlerin arkasında
durmuştur. O dönemde, Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın
anti-Kürt politikalarıyla Sovyetler Birliği politikalarının fazla bir farkı
yoktur. Sovyetler Birliği de İngiltere gibi, Fransa gibi anti-Kürt
politikalar izlemekte, Kürtleri ezenlere destek vermektedir.
“Mazlum milletler” kavramı da Sovyetler Birliği döneminde dile
getirilen bir kavram olmuştur. 1915’deki Ermeni soykırımına rağmen,
1919’da, 1920’lerde, Anadolu için bu kavram nasıl dile
getirilebiliyor?
Kürtler, dünyada bir eşi daha bulunmayan bir inkar ve imha politikasıyla
karşı karşıyadır. Kürtlerin somut durumları, konumları ve istekleri
karşısında bu inkar ve imha politikaları da bilimin, siyasetin ve
diplomasinin kavramlarıyla açıklanabilmelidir. Bunun için de özgün bir
düşünceye, özgün bir Kürt düşüncesine gerek vardır.
1960’ların sonlarında, Kürtler,üniversitelerde eğitim gören Kürt
gençleri, ayrı örgütlenme gereğini duymuşlardır. Bunun bir bilinç
yükselmesi olduğu söylenebilir. Buna rağmen, Türk solunun kullandığı
kavramları, sloganları aynen kullanmaya devam etmişlerdir. Buysa Kürtlük
bilincinin yükselmesini engelleyici bir tutumdur. Türk düşüncesinin, Türk
solunun kavramları kullanılarak sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı
yapılamaz. Bu konularda Kürtler kendileri düşünmelidir. Kürtler, Kürtleri
ve Kürdistan’ı kendi düşünceleriyle, kendi yöntemleriyle analiz
etmelidir. Bütün bu konularda özgün bir Kürt düşüncesine gereksinim
büyüktür.
İsmail Beşikçi
|
|
|
Rind Üye   Cevaplar: 29 kayıt olmuş: 6/1/2005 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 14/9/2008 Saat 17:07 |
|
|
Selamlar arkadaşlar;
munzur hocam valla güzel konu olmuş da bence bu gibi konular için haberler
kısmında bir yer açılsa daha ii olur ha  ))
kolay gelsin  )
comandante... ____________________ Terk etmedi sevdan beni,
Aç kaldım, susuz kaldım.
Hayin, karanlıktı gece.
Can garip, can suskun
Can paramparça...
Ve ellerim kelepçede,
Tütünsüz, uykusuz kaldım,
Terk etmedi sevdan beni...
Ahmet Arif
|
|
|
Nu Üye   Cevaplar: 8 kayıt olmuş: 23/9/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 15/9/2008 Saat 22:17 |
|
|
12 Eylül’le hesaplaşamayan Türkiye
Atina’da bundan yıllar önce Türkiye Büyükelçiliği’ni ziyaret
etmiştik. Kapıdan içeri girdiğimizde 12 Eylül askeri darbesinin lideri
Kenan Evren’in şeref masasında imzalı bir fotoğrafı dikkatimi
çekmişti. Evren, bir fotoğrafını büyükelçiye imzalayıp vermişti. O
büyükelçi daha sonra Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı oldu. Şimdi de yüksek
düzey bir diplomat olarak görevini sürdürüyor.
O yıllarda Yunanistan’da cuntanın iki liderinden birisi cezaevinde 20
yıla yakın
hapiste kalmış ve orada ölmüştü. Cenazesine katılan Yeni Demokrasi
Partisi’nin bir milletvekili bu nedenle partisinden ihraç edilmişti.
İkinci lider ise o tarihte hâlâ cezaevindeydi.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki farkı anlatacak en güzel iki örneğin bu
olduğuna inanırım ve yeri geldikçe bu örneği veririm. Bizdeki darbeci, hâlâ
devletin en üst
düzeyinde muteber bir isimdir. Onlardan hesap sorulamaması amacıyla darbe
Anayasası’na konan madde bugüne kadar hiçbir iktidar tarafından
değiştirilmemiş, değiştirilmek istenmemişti.
12 Eylül’ün üzerinden 28 yıl geçtiği halde bu darbeyle hesaplaşamamış
durumdayız. Üstelik Türkiye 25 yıldır çok partili bir rejimle yönetiliyor.
Darbe Anayasası dahil her türlü demokrasi dışı, demokrasi karşıtı yasayı
değiştirebilecek çoğunluklar Meclis’te olduğu
hale bu yapılmıyor, yapılamıyor.
***
12 Eylül’le hesaplaşmak aynı zamanda geçmişle yüzleşmek, darbecileri
yargılayıp, onlardan hesap sorabilecek yeni bir döneme geçtiğimizi
göstermek anlamına gelecek.
12 Eylül’le hesaplaşamayan Türkiye, 6-7 Eylül felaketiyle de doğru
dürüst yüzleşemez, gayrimüslim azınlıkların mallarına el konulup,
sürgünlere gönderildiği Varlık Vergisi Kanunu’yla da... Diğer acı
olaylarla da...
Her ülkenin kendine göre bir tarih algılaması vardır. Bu algılamayı her
ülke kendi çocuklarını belli bir şekilde eğiterek oluşturur. Tarihinizi
‘öteki’ne düşmanlık üzerine kurarsanız, zaten o şekilde
eğitilen çocuklar da milliyetçiliğin, acımasızlığın esiri haline
gelirler.
Reşat’la (Çalışlar) ilk okuldayken tarih çalışıyorduk. Bir gün bana
döndü ve şöyle bir soru sordu: “Baba, bizim tarih kitaplarının
hepsinde yapılan savaşlarda Türklerin haklı olduğu söyleniyor. Peki
Türklerin haksız olduğu bir savaş yok mu?”
Diyebilirsiniz ki, her ulusun tarihi az çok böyle yazılır. Olabilir. Ancak,
kendi tarihiyle yüzleşemeyen toplumlar sağlıklı olamazlar.
Almanya’nın ünlü lideri Willy Brandt, İkinci Dünya Savaşı’ndaki
ırkçı günahları için Polonya’ya gittiğinde soykırım anıtının
önünde diz çökmüş Polonya halkından ve Yahudilerden özür dilemişti.
Bu bir yönüyle bakıldığında çok sembolik bir olay gibi görünebilir. Ancak,
Brandt’ın kendi ulusu adına diz çökerek özür dilemesi eminim ki,
Almanların ruhunda tedavi edici etkiler yaratmıştır.
12 Eylül 1980 askeri darbesi üzerinde toplumun çok geniş kesimlerinde ortak
bir kanaat oluşmuş durumda. Sağcılar da solcular da, ülkemizi derin acılara
boğan, hâlâ olumsuz sonuçlarını yaşadığımız bu darbenin kötülüğü konusunda
bir ortak tutum gösterebilirler.
12 Eylül 1980 askeri darbesiyle hesaplaşma içine girmeliyiz. Bunun için
yapılacak ilk iş, 1982 Anayasası’ndaki ‘Cunta liderleri
yargılanamaz’ maddesini kaldırmaktır. Artık 90 yaşına gelmiş Kenan
Evren’in hangi cezayı alıp almayacağı önemli değildir. Önemli olan
ona dokunulmasıdır ve darbecilerden hesap sorulduğunun tarihe bir kayıt
olarak düşülmesidir.
Çok sembolik gibi görünen böyle bir yargılama ciddi etkiler yapacaktır.
Üstelik Türkiye bir yerden başlayarak tarihiyle yüzleşme noktasında bir
adım atmış olacaktır.
Böyle bir adım bugün mümkündür. 28 yıl sonra da olsa önemli sonuçlar
yaratabilir...
radikal
oral çalışlar
|
|
Cevap 21 |
|
Süper Üye   Cevaplar: 72 kayıt olmuş: 20/6/2008 Durum: Çevrimdışı
|
 |
Yazılış Tarihi: 22/9/2008 Saat 12:29 |
|
|
Hep baskasinin fikirleri ile cevreye nara cektikkk
hep baskasinin fotograflari ile in cin kovaladik..
hep baskasinin kose yazisi ile fikiradamligina oynuyoruz.
babam ben parami parklurda kosan BUTUN ATLARA yatirdim..
Budala degilim..
Hapiniz hapbarabar mukemmelsiz, kutlarim..
|
|
|
Nu Üye   Cevaplar: 24 kayıt olmuş: 12/2/2008 Durum: Çevrimdışı
|
 |
Yazılış Tarihi: 22/10/2008 Saat 22:37 |
|
|
Bu gazeteler, bu televizyonlar, bu dünya, bu sözler, bu kürsüler hep
erkeklerin. Oysa başlangıçta böyle değildi. Bir zamanlar bir yerlerde kadın
savaşçılar vardı. Kadın büyücüler, hükümdarlar ve atlarına binip giden
kadınlar vardı. İyi ve kötü kalpliydiler, çirkin ve güzel. Sert bakışlı
olanları vardı, şefkatle tutanları. Alçak olanları vardı yücelere ağanları.
Ama kadınlar vardılar çok ama çok önceleri ve onlar neyi nasıl
yapacaklarını erkeklere sormazlardı. Neye tapacaklarını, ne giyeceklerini,
kiminle sevişip nasıl yaşlanacaklarını kendileri bilirdi. Ellerinde onları
hep oldukları gibi gösteren aynaları vardı. Kadınlığın başlangıcından
olgunluğuna, olmuşluktan yanmışlığına her şeyi olduğu gibi anlatan kadınlık
bilgileri vardı. Bir kız çocuğu doğduğunda bu bilgiye doğar ve ölümüne
kadar bu bilgi sayesinde düşe kalka ama hiç şaşkına dönmeden yaşardı. Âşık
olunca ne yapılır, memelerin çıkmaya başlayınca yeni gelen bu gövde nasıl
karşılanır, bacaklarının arasında kan sızdığında bu neyin habercisidir ve
erkekler hayatın neresinde durmalıdır. Talan edilmiş kadınlarGövdemizle
aramıza erkeklerin uydurduğu tanrılar; ruhumuzla aramıza o tanrıların
uydurduğu erkekler girmemişti henüz. Tamdık. Korkularımız bizden daha
küçüktü. Eksik olmadığımızı, kendi derimiz içinde kendi evrenimiz olduğunu
biliyorduk. Sonra onlar geldiler. Çok zaman önceydi, korkuyla büzüşmüş
erkeklikleriyle, sevgisizlikle ekşimiş kadınlıklarıyla dünyamızı talana
geldiler. Bizi ne zaman görseler korkuları geliyordu akıllarına.
‘Kapanın!’ dediler. Kapatmak yetmedi, ‘Susun!’
dediler. Susmamız yetmedi, ‘Gözümüzün içine bakmayın’ dediler.
Biz insan değil, onların korkularıydık bu yüzden yetmediler ne yapsalar.
İşte o zaman son emri verdiler. Uydurdukları tanrılara tekrar
ettirdiler:‘Utanın!’ dediler. İkiye böldüler biziVe biz o gün
erkek-tanrıların emriyle utandık. Oluşumuzdan utandık. Erkek olmayışımızdan
utandık. Sonra o kadar utandık ki kadınlar bile birbiriyle konuşmaz oldu.
Böldüler bizi ve bizim gücümüzden ancak böyle kurtulabileceklerini
anladılar:Utançla bölerek memelerimizden ikiye kalbimizi. Tam ortasına o
eksiklik zannını koyarak.Sonra zaman geçti. Kadınlar o ‘Utan!’
emrini hiç unutmadı. Kıtalar bölündü ve seller karaları değiştirdi ama
Kybele’nin içini sıkan tanrılar değişmedi. Paris sokaklarında
barikatlar kuruldu ve Latin Amerika’da dağlardan insanlar aktı
şehirlere ama Amazon’un kestiği memesine bakıp alay eden yılışık
adamın cahilliği değişmedi. Çiçek çocuklar dans etti ve aya adamlar
gittiler ama Avalon’un büyücülerini kilitlendikleri yerden çıkarmaya
kimse cesaret edemedi. Yörük kadınlarının yürüyüp giden, efelenen, erkeği
çamurdan yaratan ellerini kimse çivilendikleri yerden çıkarmadı. Ve bizler
bunları unuta unuta sustuk. Regl olan kız kardeşimAnkara’da bir aile,
kızının kadınlığa geçişini, bu dertli baharın başlangıcını, kadınlığın
nisan ayını kutladı. Bu kutlama, kadınlığın yası tutulmamış binlerce yıllık
katlinin kurbanlarına mezarlarında bir nefes aldırdı. Ben bir nefes aldım.
Siz de bir nefes alın. Aramıza bir küçük kadın daha katıldı. Benim küçük
kız kardeşim, kanaya kanaya kadın olunuyor görüyorsun. Ama sakın unutma, o
kan temizdir. Çünkü ölümün değil, hayatın başlangıcının işaretidir. Sen
hayatsın artık, sen hayat verebilirsin; kan bunun işaretidir. O kanın
kıymetini bil, sakın utanmaya kalkma çünkü o kan tanrılardan bile daha
eskidir. O herkesin sakladığı, utandığı, hakkında fısıldaştığı kan, sadece
bizi eksik bırakan tanrıları uyduran adamları yarattığı için günahkârdır.
Şimdi kendinle gurur duy. Eğer ağrı çekiyorsan bil ki dünya senden çıkacak,
insanlar senden doğacak. Eğer istersen, eğer bu dünyaya lütfedersen! Bu
ağrı, biraz o yüzdendir. Kanına sahip çık, binlerce yıllık koca anaların
kanı yerde kalmasın!
SİMGECANSUYA TEŞEKKÜRLER PAYLAŞIMI İÇİN.Gerçek
YAZARI= Ece TemelkuranKıyıdan
[tarihinde düzeltildi 24/10/2008 Saat 23:46 Yazar pertekli]
|
|
Cevap 23 |
|
Site kurucusu   Cevaplar: 126 kayıt olmuş: 30/3/2008 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 23/11/2008 Saat 00:33 |
|
|
Ben bir çocuğum...
Ben bir çocuğum; kalktım, düştüm, yürüdüm, koştum, yoluma devam ettim...
güldüm, ağladım, oynadım, üzüldüm... bütün akranlarıma aynı gözle baktım.
Ben bir çocuğum; bazı zamanlar rengim siyah, kimi zaman beyaz, bazen esmer
bazen de kızılım...
Ben bir çocuğum; şeker yemek, top oynamak, uçurtma uçurmak, saklambaç,
seksek, evcillik, körebe oynamak... yaşam dilimdir.
Ben bir çocuğum; bilmediğim, tanımadığım bir çok şeyden korkarım, korkunca
koşup annemin göğüslerime başımı koyarak güven duyanım...
Çocuktum, bir dilimiz vardı; arkadaş olmak ve birlikte oynamak... yoktu
aramızda renk, dil, din, ırk üstünlüğü.
Anlamayız kötülükleri biz, bilmeyiz siz büyükler öğretmeseniz bize, bizleri
kendinize benzetmeseniz...
Ben bir çocuğum; size emanet bıraktığımız dünyayı kişisel çıkarlarınız için
kirleteniz. İhtiraslarınız nedeni ile yaşamı çekilmez kıldınız. Siyahtır
dediniz, beyazdır dediniz, üstün ırk dediniz... zengin, fakir, köle efendi
dediniz... her tarafı kana buladınız.
Ben bir çocuğum; bir gün panzer paletleri altında kaldı bedenim, paramparça
oldum, başka bir gün on ikisindeki bedenim on ün kurşunla delindi, başka
bir zaman parkta patlayan bomba ile kollarım bacaklarım ayrı ayrı yerlere
savruldu, bir başka zaman babamın kucağında cansız bedendim, kolları
aşağıya sarkılan...
Bir gün Hakkari’de, kameralar karşısında, korku dolu gözyaşlarım
eşliğinde kolu kırılandım, sonra Adana’da gözaltına alındım, polisler
bir daha dünyayı görmeyeyim diye plastik mermi gözlerine sıkılan, karanlığa
gömülendim...
Bir gün Hiroşima’ydım, başka zaman Halepçe, önce saçları
tutuşandım... ağlayandım.
Sapanla panzerler taş atandım, Diyarbakır’da tiner çekendim, yalın
ayak dolaşandım, karnı aç hırsızlık yapandım... kimsesizdim, sığınacak bir
yerde kıvrılıp yatandım, sokak çocuğuydum, itilen aşağılanan, dayak
yiyendim veya şanslıysam çıraktım bir ustanın elinde...
Anlayacağınız ben bir çocuğum; şeker toplamak, caddelerde top oynamak,
koşmak istiyorum...
Ben bir çocuğum; gözlerim ela, saçlarım sarı, tenim siyah, gülüşlerim
kızıldır... kirletmeyin beni, bırakın böyle yaşamak istiyorum...
Şerif Kaplan
____________________ Biz topraklarından kopartırılarak suçlanıp, Özgürlükleri elinden alınan ve
yok sayılan KÜRT çocuklarıyız...!
|
|
Cevap 24 |
|
|