Hoşgeldiniz: www.Pertekliyiz.Biz
Ana Sayfa Biz Kimiz Bize Ulasin Bizi Tanitin Köyler Kitap Önerileri Ziyaretci Defteri
  Merhaba Misafir!   
Pertekliyiz.biz Sitesine Hosgeldiniz........Xerhatin.........Xerama
 

RADYO PERTAQ FACEBOOK GRUBU
www.Pertekliyiz.Biz Formu - Secme Köse yazilari

Radyo Pertaq

 


Giriş

Kullanıcı Adı:

Şifre:


icon_home.gif Ana Sayfa
som_downloads.gif Menü
tree-T.gif Pertek Resimleri
tree-T.gif Forum
tree-T.gif Dosyalar
tree-T.gif Alevilik
tree-T.gif Mesaj Panosu
tree-T.gif Etkinlikler
tree-T.gif Linkler
tree-T.gif Dilek Tahtasi
tree-T.gif Ziyaretci Defteri
tree-T.gif En Iyiler
tree-T.gif Anketler
tree-T.gif Kadromuz
tree-T.gif Biyografiler
tree-T.gif Sitenize Ekleyiniz
tree-T.gif Kadin
tree-T.gif Atasozleri
tree-T.gif Saglik
tree-T.gif Dersim Haritasi
tree-T.gif Sifali Bitkiler
tree-T.gif Testler
tree-T.gif Genel Bilgiler
tree-T.gif Mektuplar
tree-T.gif Oyun Eglence
icon_poll.gif Kültür&Sanat
tree-T.gif Gazeteler
tree-T.gif Tv Izle
tree-T.gif Sarki Sozleri
tree-T.gif Siirler
tree-T.gif Fikra Diyari
tree-T.gif Kitaplar
tree-T.gif Kitap Önerileri
tree-T.gif Filmler
tree-T.gif Klipler
tree-T.gif Kose Yazilari
tree-T.gif Dizi Izle
tree-T.gif Genel Kültür
tree-T.gif Eglence
icon_members.gif Üye Menüsü
tree-T.gif Kullanici Kaydi
tree-T.gif Özel Mesajlar
tree-T.gif Üye Listesi
tree-T.gif Ziyaretci Defteriniz
tree-T.gif Bizi Tanitin
tree-T.gif Bize Ulasin
favoritos.gif Haberler
tree-T.gif Haber Gönder
tree-T.gif Tüm Haberler
tree-T.gif Haber Arsivi
tree-T.gif Haber Basliklari
icon_members.gif Bilgileriniz
icon_members.gif Cikis Yap

Kategoriler
oarrow.gif Dersimden Haberler
oarrow.gif Dünyadan Haberler
oarrow.gif Güncel Haberler
oarrow.gif HABERLER
oarrow.gif Pertek Haberleri

Klipler

Yeni Klip
MERVAN TAN - ZARİN

MERVAN TAN - ZARİN
Yeni Klip
Tuncel Kurtiz//Grup Yorum 25.Yıl Konseri

Tuncel Kurtiz//Grup Yorum 25.Yıl Konseri
Yeni Klip
DENIZ YUSUF  HÜSEYIN

DENIZ YUSUF HÜSEYIN
Yeni Klip
DERSIM  MERKEZ

DERSIM MERKEZ
Yeni Klip
BABA BERTAL DA  DAVUL RESITALI

BABA BERTAL DA DAVUL RESITALI
Yeni Klip
PERTEK TANITIM FILMI

PERTEK TANITIM FILMI
Yeni Klip
Goran  Salih-Mn Ashqm

Goran Salih-Mn Ashqm
Yeni Klip
8 MART ETKINLIGI-PERTEK

8 MART ETKINLIGI-PERTEK
Yeni Klip
Kürmes Ezgisi

Kürmes Ezgisi
Yeni Klip
Ciwan Haco-diyarbekir

Ciwan Haco-diyarbekir


Yönetim
g Yönetim Bölümü

www.Pertekliyiz.Biz Formu Sisteme girmen gerek

En son aktif olan: 24/5/2012 Saat 00:47

Aşağı git
« Ön  Diğer »
küçükten büyüğe do;ğru sırala büyükten küçüğe doğru sırala Sayfa 1 kimden 8   «  1  2  3  4  5  »     print
Konuyu açan: Konu: Secme Köse yazilari
Site kurucusu
Tecrübeli Üye

pertekli
Cevaplar: 153
kayıt olmuş: 22/10/2004
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 15/8/2008 Saat 16:53  
Arkdaslar bu Bölüme köse yazilari Bölümümüzde yer alan Begenilen köse yazilari aktarilacaktir daha fazla okunmasi acisinda sizlerde yazi hakkindaki yorumlarinizi ekleyebilirsiniz.


____________________
Savasan Kaybedebilir!Ama Savasmayan Zaten Kaybetmistir.
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster
Site kurucusu
Tecrübeli Üye

pertekli
Cevaplar: 153
kayıt olmuş: 22/10/2004
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 15/8/2008 Saat 16:56  

Alıntı:
“İlk aşk”



Yazar Adı: Munzur Okur


“İlk aşk”



“Bugün hayatımın geri kalan ilk günüdür”

Charles Dederich



İlkler yaşamımıza ne zaman girdiler, diye bazen düşünürüz, düşündüm ve hafızam beni ilk yüreğimin param parça olduğu senelere götürdü. Düşününce bazen haksızlıktı böyle olmamalıydı,dememle beraber kendime olan güvenimi, o dönemlerde çok güclü bir şekilde kazanmıştım.Bu erken yaşta gelen aile sorumluluğu,bir anlamda erken yaşta kendime olan güvenimi geliştirmiş,ve o yaşlarda bir insanın kurmadığı hayaller kurmaya başlamıştım.Tarlalarda, bahçelerde,gezdigim her yerde, önüme çıkan karınca yuvası kenarına oturur karıncaları seyir ederdim.O yuvadaki karıncaları izlerken hep bir aile kafamda şekileniyordu,ama aile söz konusu olduğundada benim aklım hep,suratı kırmızı elma,burnu kırmızı elma üzerindeki hafif çıkıntıyı,andıran kız aklıma geliyordu. O kadar çok heycanlanıyordumki bunu anlatmak mümkün değil diye düşünüyorum.


Ama anlatamam diye yerimde oturmaktansa, denemeyi tercih etim ve anlatmaya calışayım.Ama susma hakımı sakllı tutarak, her an susablilirim bunuda burda belirtmeyi gerekli görüyorum.


Baktığım her boşlukta onun, o hafifçe utangaç edasıyla gülüşü gözümde canlanıyordu,kendimi o gerçek olmayan,ama bunu ayırt edemiyecek durumda olduğum, ve bu durumun son bulmaması için hep çaba içinde olduğumdu. Saadece o deli dolu şen şakrak kıza tutulduğum gerçeğinden başka hiç bir gerçeği göremiyordum,görmek istemiyordum. Gerçekleri görmek daha yeni yeni bir tomurcuk gibi aşka açılan yüreğimi sızlatıyordu. Oysaki ben bu tomurcuğun açmasını ve toprağı kavuran ama aynı zamanda,toprağa can veren yaz günesini, her milimine kadar his etmesini isterdim. Ne kadar güzeldi yaşamın başka bir alanını his etmek,ne kadar heycanlıydı, daha çocuk olduğum halde etrafımdaki çocuklari görüp, bir gün çocuğumun olmasını düşünmek.


Kendimi insanlarda uzak tutuğumda ve doğaya yakınlaştığımda, nedenini halen anlamadigim derecede kendimi iyi his ediyor her şeyi olumlu düşünüyordum. Bu duruma oldukça ihtiyacımın olduğunu,köyün batısında kalan yıllanmış meşe agaçlarıyla kaplı yüksekçe bir kaya parçasının üzerine çıkıp etrafa baktığımda anlıyordum. Sanırım bu kayanın yüksek olduğu, daha çok şeyler gördügüm, görüş alanımın daha geniş olduğu için, daha farklı düşünmeme neden oluyor ve kendimi daha rahat ve güvenli his ediyordum. Böyle olduğu içinde sık sık bu kaya parçasının üzerinde oturur olduğumu fark ederdim. Aynı köydeydik, benden yaşça kücükte olsa çocukluğumuz aynı sokakalarda geçmişti,köyde aynı hikayeler duymuş, aynı mezarlığa gidip ağlamış, aynı köy dügünlerde,halaylar çekmiştik.


Ama acı olan bu kadar ortak yanımız varken ben his etiklerimin anyısını onun his etmediğini düşünüyor insanalrin farklı olduğu gerçeğini görmeyerek üzülüyordum. Yaşama yeni başlamıştım ve o kadar çok şeyler bilmeli görmeli geçirmeliydimki, insanların farklı olduğunun farkına

varaydım. Neden ben saatlerce evlerinin karşısında çeşme başında nokta nöbeti tutan bir asker gibi saatlerce dikiliyorken, kendisi bunun farkında olduğu halde, saadece kapıdan çıkıp bir bakmayla yetiniyordu. Benim için en zor olanda, köylülerin gelip o anda orda neden dikildiğimi sorduklarında, cevap aramamdi. Bu cevaplar ağzımda çıktığında, kendikendime bile gülesim geliyordu,cünkü sudan bahanelerdi, ayakları yerde olmayan sebeplerdi. Ne kadar çok isterdim “ben burda karşı evde oturan, kızı bir anlıkta olsa görmek için dikiliyorum” demek , ama diyemiyordum.


Diyemezdim cünkü burda belli değerler vardı, bu değerlere saygılı olmak gerekiyordu,öyle her evlenmek istiyen erkek, açık açık, diyemezdi ben felan kızı seviyorum ve evlenmek istiyorum. Bu farklı olmalıydı, insanlar devreye konulmalı, istenmeye gidilmeliydi. Ben bunların hepsinide yapmaya hazırdım,ve nasıl gerekiyorsa öyle davranmayıda kafama yerleştirmiş, yavaş yavaş onun pılanlarını yapıyordum. Bütün bunlardan önce,acaba bu kendisi için komik durumlara düştügüm kız, bütün bu olanların ne kadar farkındaydı? İlk öğrenmem gereken bu sorunun cevabıydı.



Yüreğinin temizliği yanında, dağlarda yağan kar beyazlığının utandığı,gerçek annem olmasada anelerin en güzeli. Benim yaşamımda belkide bilinçlice his etiğim acıların en büyügünü bana, genç yaşta kanser hastalığına yenilerek, bu dünyada göçüp gitmesiyle yaşatan değerli insan, yengemin, yanına gidip derdimi anlatmaya karar verdim.

Beni o kadar iyi tanıyorduki her karşılaştığımızda bir sorunumun olduğunu ve bana yardımcı olmak için ,kendisine anlatmamı söylüyordu. Ben ise her seferinde inkar ediyor, her şeyin yolunda olduğunu söylüyordum,ama ancak kendimi kandırabiliyordum. Toprağı bol olsun, insanların en güzeliydi,yaşam doluydu,çocuk yaşta annesiz kalmıştım ama yengem bana anne yokluğunu hiç yaşatmadı.Acılar içinde kıvranıyordu, yaşamının son günleriydi, izmirde olduğu için yanında değildim,o kadar acılarına rağmen ben her telefon açtığımda, bana üzülmememi söylüyordu. Etrafındaki sevdiklerine canını adamış bir anne´idi,ama ne yazık´ki kanser denilen nahlet hastalık, kendisinin hiç hak etmediği genç yaşta, fiziki olarak aramızda alıp gitti,ama hep yüreğimde, yaşadığım sürece benimle yaşayacaktir.


Daha fazla inkar etmedim anlattım, aşık olduğumu,ve bu kızın kafama gelip yerleştiğini zor bela anlatmaya çalıştım. Sevinmişti beni sonunda yakalamıştı her zaman bir şeylerimin olduğunu his etmiş sormuştu,ama inkarımla karşılaşmıştı. Şimdi artık kendimde rahatlamıştım, gerekeni yapacaktı,belkide benim için neyin daha iyi olduğunu o bende daha iyi biliyordu,bende bu duyguyu yaratmıştı o anlamdada kendisine güvenim sınırsızdı..

Bir gün beni yanına çağırtı, kızla konuşmuş ve kıza benimle konuşmasını söylemiş,böylece bana haber vermek istemişti. Bunu duyduğumda o sıcak yaz gününde sanki üzerime bir kova soğuk su dökmüşler gibi yerimde titremeye başladığımı görünce, oldukça duygulanmış olacaki gözlerinde iki damla yaşın süzdügünün farkına vardım. Kendisine sarılıp ağlamıştım.Ağladığımı fark edince beni sakinleştirmeye ve önümden uzun bir hayat olduğunu, daha nice kızlarla karşılaşacağımı söyleyip iki yanağımdan öptü. Yüreğim Çok karma karışık duygularla yerinde hopluyordu, evet işte çok istediğim kızla karşılaşacak ona dahada yakınlaşacaktim. Acaba bu duygularımı, onun için his etiklerimi, kendisine anlatabilecekmiydim? günlerimin büyük bir kısmını evlerinin karşısındaki çeşme üzerinde geçirdiğimin, nedenlerini anlatabilecekmiydim?.


En azında bunları anlatmak için büyük bir fırsatı yengem, vişne ve elma ağacalarının bol oldduğu bahçede görüşmemiz için saat ve günü ayarlamıştı. İki gün arada vardı, iki gün sonra beni durup dururken ağlatan,heycanlandıran,her düşündügümde yüreğimde fırtınalar koparan , deli dolu kızla görüşecektim. Ama bu iki gün nasıl geçecekti?bu haberi aldığımdan sonra sanki bir daka bir sene gibi geliyordu ,yemek yiyemiyor,boğazım dügümleniyordu,bir anlıkta olsa aklımda çıkaramıyordum. Bu duruma düşmem beni çok zayıf düşürdügünü fark edip, kendi kendime kızıyordum.O bahçede karşılaşmamızı, ve kendisine söylemek istediklerimi,yanlız kaldığımda tekrarlayip,sonrada tekrarladikalrimin çok apatlca olduğu hisine kapılıp, telaşlanıyordum. Bir an evel görüşebilsekte bende bu neler söyleyeceğimi düşünmekte ve bu piskolojide kurtulmuş olsaydım.

Benim için iki sene gibi uzun bir süre olan iki gün geçmişti, Gece uyuyamamıştım,Yaşlı olan baba annem bütün gece kendi kendime konuştuğumu sabahleyin kahvaltıda bana anlatmıştı. Benim için endişeleniyordu, hasta olup olmadığımı sorup durdu. Halbuki bütün gece uyuyamamıştım arada iki daka daldığım oldu´ise bile normalinde, gündüz yanlız kaldığımda tekrarladığım cümleleri, tekrarlamış olmalıydım. Bende kendisine şakayla karışık evet nene hastayım, hemde çok fena deyince, beni cidiye alıp, neyimin olduğunu , neremin ağrıdığını endişeyle sordu. Ben peşinde zorda olsa gülmeye çalışarak onunla sakalaştığımı kendisine anlatım.


Babaannem evlendikten sonra tam 12 defa hamile kalmıştı. Ne yazıkı en sonunda iki oğlu dışında bütün çocukları değişik hastalıklardan dolayı ölmüşlerdi. Bu acıları yüreğine gömüp benimle beraber beş torunuyla ilgileniyordu. Oğularından biri köyde, orta halli bir köylü olarak yaşıyordu. Babam ise çok ağır bir hastalık geçirerek annemin ölümüne, kendisininde istanbul ruh ve sınır hastalıkları hastahanesine düşmesine sebep olmuştu. Baba annemin yaşadığı acıları göz önüne getirdiğimde, itiraf edeyimki beni hep hayretler içinde bırakmıştır. Böylece Baba annemide burda rahmetle anmış oldum ve onun gösterdiği güç ve yaşam mücadelesi önünde saygıyla egiliyorum. Onun verdiği ve gösterdiği aşırı güç ve yaşam tutkusunu hep örnek olarak göstermiş ve özenmişimdir.


O çok beklediğim gün ve saat gelmişti, evde çıktım herzaman bir bostan korkuluğu gibi dikildiğim çeşmenin başına, doğru adımlarım kendiliğinde ilerledirler. Çeşmeye geldim ama nasıl geldiğimi bügün bile çıkaramıyorum. O gün artık kendimi konrtol etiğimin ufacık bir belirtisini bile göremiyordum. Birileri çıkıp bana bir şey sorsaydı´ki şansım varmış kimseyle karşılaşmadım,ne diyecektim,nasıl cevap verecektim şimdi bile kestiremiyorum. Çeşmenin başında irice bir taş vardı oraya oturmayı düşündüm, ama mümkün değildi yerimde duramıyordum, gözlerim biraz sonra görüşeceğim kızın kapısına kitlenmiş, bir vaziyete beklemeye konuldum. Aacaba ne zeman çıkar? yoksa çıkmışmıdır?ne yapsam ben öncedemi gitseydim belirtilen yere? yoksa beklesemde o evde çıktığında peşinde gitsem? soru isretleri kafamda dolanıp duruyorlardi.

Kendimi iyicene kayıp etmeme çok az kalmıştıki, kapıları açıldı,ve bana doğru bir bakış atıktan sonra evden ayrılıp görüşme yerimize doğru kendini yönelti. Kalbim gümbür gümbür atıyordu,bir an koşup yanına varsam ne olurkı, zaten benimle konuşmayı kabul etmişti, düşündüm,ama ya bu konuşma bir hayır cevabı ise ne olacaktı? bunu kaldırabilecekmiydim. Bu gibi düşüncelerle kafam meşkulken adımlarım çoktan bahçeye doğru yönelmişti. Kimsenin görmemesi gerekiyordu, ama bu hiç umrumda değildi,zaten böyle bir gizlilik gösterecek kadar kendimede hakim değildim. İnsanların bizi beraber yürüdügümüzü, görmesinler diye geride kalmaya aramızdaki mesefeyi açmaya çalışıyordum güya, ama bunu çok iyi becerdiğimide söyleyemem. Derken ben onun bahçeye girmesinden üç beş daka sonra ,bahçenin kapısının önündeydim. Bahçenin kapısında hayvanların girmemesi için, oldukça dikenli bir ağaç dalı vardı. Bu dikenli dalın halen kapıda olduğuna göre içeri girip kapıyı tekrar kapatmış olmalıydi.


Bende bu dikenli dalı kapıda kenara almaya çalıştım, çekerken heycandan üzerime yuvarladım dikenler sağıma soluma batmışlardı ama hiç his etmemiştim. Bahçe kapısında içeri girdiğimde bir elma ağacının altında oturduğunu gördüm. O an hiç tahmin edemeyeceğim kadar geri dönme isteği bende uyandı, ama kendi kendime bunu yapamam deyip yanına doğru ilerledim. Merhaba diye seslendim ama karşımda hiç bir şey demeden bana bakıyordu. Kendisi oturmuştu, bende bir an yanına oturmayı kafamda geçirdim,ve biraz daha yaklaşıp oturdum yanına. Yanına dediysem aramızda yine iki metre mesafe rahtlıkla var. Merhabalaşmak istedim karşıda tepki yok artık benimde dilim tutulmuştu,ne o bir şey söyleyebildi nede ben. Birbirmize bakmamaya ve göz göze gelmemeye gayret gösteriyorduk. Ben bazen çaktırmada bakıyordum kendisine.Eline bir ağaç parçası almış yeri eşiyordu.Birşeyler söylemeliyim, orda oturalı belkide on daka olmuştu ama hiç bir şey ağzımızda çıkmamıştı.


Kendimi Toparlamam için o suskun kaldığımız on dakikalık süreç iyi gelmişti bana,ve zorda olsa kafamı çevirip baktığımı ,gördü göz göze geldik. Öyle kızarmıştıkı sanki altında oturduğumuz elma ağacının meyvelerine dönmüstü suratı.

.....Utanıyordu,

..ya ben? söylemek istediğim o kadar duygular yüreğime sığmıyor, belirli belirsiz kelimeler olup dilimden dışarıya çıkıyorlardı. Öyle konuşmaya başlamıştımki söylediklerimi kendim bile algılıyamıyordum. Benim bu birbiriyle bağlantısı çok zor olan konuşmamı“tamam yeter anlaşıldı” demesiyle kesmişti. Devam ederek ne evlenmesi,ne sevmesi ne diyorsun sen farkındamısın sorusuyla ,yine bana topu atmıştı. Hiç beklemeden “evet ben seninle evlenmek istiyorum,seni seviyorum” diye tekrar başladim. Çokmu tuhaf? yoksa çokmu yanlis? benim bu duygu ve isteğim diye sordum. Bilinçlimi yapıyordu yoksa bilinçsizmi, bilmiyorum ama simarıklığı artık apaçık ortadaydı. Hayır seninle ne evlenmek, nede sana karşı duygularım yok diye benim için bir bayloz ağırlığında bütün bedenime inen sözlerini sıraladı.


Belkide haklıydı öyle şap diye evlilik teklifimi olur, damdan düşer gibi sevgi beyanımı olur. Ama bende bunları hemen söylemek istememiştim, farkında olmadan ağzımda çıkmışlardı. Kendi kendime o red edilmenin acısıyla “tamam tamam sözlerimi geri aldım” gibi saçma şeyler söylemeye başladim. O an kalkıp gitmek istedim gururumun incindiği hisine kapılmıştım.Ama kalkamıyordum,çok sonrada üzerine oturduğum cürük elmayı fark etmiştim. O an kalkacak olursam cürük elmanın arkamda bıraktiği izle gülünç duruma düşeceğim, o halde artık öyle oturup durmaya mejbur kalmıştım. Bu red edilişim bu çokça gözümde büyütügüm istek ve duygularımın bir anlam ifade etmediğinin, acısı yetmezmiş gibi birde cürük elma basıma bela olmuştu. Bütün bu olanların üzerine birde gülünç duruma düşmek istemem. Böylece susmayı tercih etmiş onun kalkıp gitmesini bekliyordum ve o zamanki tercihimi bu satırlarada son vererek , hemen yine yukarda bahs etigim susma hakımı devreye sokup susuyorum.


Şimdi bügün burdayım ama halen o günleri birer anı olarak yaşıyor ve halen orda o elma altında oturur vaziyetteyim.

Bu vaziyete yaklaşık üç yıl bu arkadaşla birbirimizi getirip götürdük. Zaman zaman benim duygularıma karşılık verdi ,üç sene aynı köydeydik elini bile tutamadım. Çok zaman ağladım çok zamanda, bir gülüşe iki lafa öyle çok mutlu oldumki. Bütün bunları yaşamasaydım dahamı iyidi diye bazen kendime sorarım. Hemen peşinde şunuda diyebilirim, insanın yaşadığı hiç bir şey, boşuna değildir. O halde yaşananları,unutmamak ve onların bizi yönlendirmesine izin vermeden,yeri geldiğinde kulanabilceğimizi düşünerek, iyi bir yerlere saklamamız gerektiğini bilelim.



Sevgilerimle


Munzur Okur



“Şimdiki zamanın keyfini cıkar,gecmişe dikat et ve en son yaşadıklarından,

ne kork, nede aynısını yeniden yaşamak iste.”


Benjamin Franklin




____________________
Savasan Kaybedebilir!Ama Savasmayan Zaten Kaybetmistir.
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 1
Site kurucusu
Tecrübeli Üye

mustafa
Cevaplar: 262
kayıt olmuş: 22/10/2004
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 18/8/2008 Saat 00:41  
Taraf ve Yeniçağ, Berfin üzerinden Kürtçülük tartışmasına tutuştu. İlk yazı beş yıl önce kalema aldığı Berfin'i tekrar yayınlayan Ahmet Altan'tan geldi. Altan'ın yazısına sert bir üslupla karşı çıkan Yeniçağ'dan Altemur Kılıç, Altan'ı Kürtçülük yapmakla suçladı.

Ahmet Altan, Taraf'ta beş yıl önce kaleme aldığı Berfin'i tekrar yayınladı itiraz Yeniçağ'ın usta kalemi Altemur Kılıç'tan geldi. Kılıç'a göre Altan, köşesinden Kürtçülük yapıyor. İşte Kılıç'ı çileden çıkaran Altan'ın Berfin yazısı;

Berfin...
Bu ismi duyduğumda ben bir Kürt oluyorum.
Horlanan, hırpalanan, bela yıldırımlarıyla vurulan bir ırkın çocuğuyum.

(...)Bu ismi duyduğumda ben bir Kürdüm.
Kardelen çiçeği demek Berfin.

(...)Hep ihanete uğradım, hep hain ben oldum.
Çocuklarımı öldürdüler, bana katil dediler.
Evi yakılan benim, sürgüne gönderilen benim, oğlunun ölü bedeni akşam vakti bir kağnıyla getirilen benim.
Ne şarkı söylettiler, ne ağlamama izin verdiler.
Ben bir Kürdüm ve hep bir Kürtten başka bir şey olmamı istediler.

(...)Berfin dendiğinde ben bir Kürt oluyorum.
Ve, ben isyanı artık Türkler’den bekliyorum.
Kürt çocuklarına Berfin denilmesini yasaklayanlara karşı çıkacak Türkler’in sesini duymak için bekliyorum.
Bir haksızlığa karşı çıkacak benim ırkımdan kimse yok mu?
Çocuğuna annesinin adını koyamamanın kederini ve öfkesini paylaşacak bir Türk yok mu, yok mu benim kanımdan kimse haksızlığa karşı çıkacak?
Yok mu bu suskunluktan utanacak, ezenlerin arasında kendi künyesine rastlamaktan rahatsızlık duyacak biri?
Berfin, kardelen çiçeği demek.
Çocuklara Berfin adının konmasını gene yasaklamışlar.
Kaç yıldır korkuyor bu insanlar bir kardelen çiçeğinden.
Kaç yıldır çocuklardan korkuyorlar.
Berfin adını duyduğumda ben bir Kürt oluyorum.
Kızıldeniz’i yaramayan bir Musa, çarmıhından inemeyen bir İsa, hicret edemeyen bir Muhammed’im.
Ben, dağlarda bir Berfin’im.
Ve korkuyorum, korkusunu gördükçe korkakların.
Öfkeliyim.
Çaresizim.
Yalnızım.

Altemur Kılıç'ın, Altan'ın Berfin'ine yazdığı cevap;

“Berfin” güzel bir Kürtçe kız ismi, kardelen çiçeği demekmiş! Torunum kız olsa ona bu adı verebilirdim. Ve eğer Kürt vatandaşlarımız, içtenlikle “Hepimiz Türk’üz” diyorlarsa, ben de aynı anlamda ve samimiyetle, “Hepimiz Kürt’üz” derim! Bu, “Hepimiz Hrant Dink’iz-Ermeni’yiz” demekten başka bir şey; Kürt vatandaşlarımızla yüzlerce yıllık beraberliğimizin, “iç içeliğimizin” ifadesi olur! Güneydoğu konusunda, benim öfkem bu güzel oluşuma, kaynaşmaya, nifak sokanlara, eski yaraları kaşıyanlara!

(...) Milleti, ülkeyi, “isimler” bölmez, ama Kürtçeyi, adeta ikinci dil yapmak x-q-w harflerini alfabemize koymak bölünmenin, altyapısını oluşturur!
Türkiye’nin bölünmesini, “Büyük Kürdistan” ın topraklarımızın üstünde kurulmasını açıkça isteyenlerin yayın organı Taraf gazetesi ve bu gazetenin “malûm” yazarları... En başta, Ahmet Altan! Yasemin Çongar’la birlikte, Kandil Dağı’na gidip orada, terörist başlarıyla “muhteşem” bir gece geçiren adam.

Altan’ın yakarışı
(...)Adam: Kürtçülük-bölücülük başkaldırısının “manifestosunu” , PKK’cılardan, DTP’cilerden, çok daha dokunaklı yazmış! “Kürt sorununun” Altan versiyonunun özeti; “Başkaldıran, Türkiye’yi bölmek isteyenler haklı, Türkler haksız!” “Berfin” yasağının da Ergenekoncuların işi olduğunu söylemesi eksik!

Ahmet Altan bu kadar duygusal ve “Kürt” olabiliyorsa, Mehmetçikler şehit olunca, acaba neden “biraz olsun Türk” olamıyor?

Bu tek taraflı “ağıta” verilecek cevapları, tarihte Kürt başkaldırılarını kimlerin tahrik ettiği, omuz omuza verilen Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki, Şeyh Sait vb.. isyanları yabancı ajanların nasıl tahrik ettiklerini, çok yazdım... Ama Ahmet Altan’ı ve şürekâsını, asıl bu gerçekler ilgilendirmez! Bu olayın öteki tarafını, bölücülerin yaptıklarına ve yapmakta olduklarına dair makaleler yazmazlar, hep “ezilen, hakları gasp edilen, zavallı Kürtler” nakaratı!
Ben Altan gibi şiirsel bir cevap yazacak değilim, ama kısaca söyleyeyim; her Mehmetçik öldüğünde ben “Mehmet” oluyorum. Her şehit anasıyla Ayşe, Fatma oluyorum ve teröristlere ve destekçilerine lanet okuyorum... Ve “Hep Türk’üm”, Türk kalacağım!
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 2
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye

sorgul
Cevaplar: 161
kayıt olmuş: 13/9/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bayan
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 20/8/2008 Saat 21:34  
merhaba


aslında en derinden başlayarak yorumlamaya başlarsam taraf ismi bir dergi ismi olabilmiş ise zaten o dergide yazabilmek bile bir hiçliğe adımdır bana göre..
ahmet altan'a bakınca hiç ilgilenmediğim bir yazar epey romanını okudum geçmişte bir romanından başka beni etkileyen yada roman budur diyebileceğim bir kitabı ile karşılaşmadım,düşünemedim,düşündürtmedi..

bu konuda yani berfin konusunda samimiyetine gerçekten inanmıyorum,cezmi ersiz gibi kürt meselesini iyi kullanan yazar olarak görüyorum ..
bu yüzden berfin yazısını öncedende okuduğumda şimdi birdaha okuduğumda yazarın anlamsızlığından amacindan ( bana görelere göre elbette )etkilenemedim anlamlaştırıp paylaşamadım etrafımdakilerle..

çünkü bu tür paylaşımlar samimiyet yaratır bir yazar için ,benım mehmet uzunu okumam öyle bir nedenden başlamıştı mesela gibi....

altan'ı eleştiren yazar için söylenecek çok tümcem var ama gülmekten yazamıyorum çoğunu çünkü aklıma hiç iyi şeyler gelmiyor :))

adamın düşüncesine bakabilirmisiniz ben türküm diyebilen kürt varsa ben kürdüm diyebilecek bir türk olabilirim....

peki onun türk olmasının ne anlamı var ozaman benım kürt olmamın ne anlamı ???????

evet tc topraklarında onlara göre ( ama kendi topraklarımızda ) yaşıyoruz onlşar elif ,ahmet,osman,ata,atakan,alpaslan,selçuk,fatih,ayşe, kayra,ecenaz vs vs vs isimlerini çocuklarına yıllarca koyup durdular arapça farsça türkçe yeri geldi aavrupalı alıp hansları mariyaları çoğalttılar ama biz bu ülkede çocuklaarımıza kürtçe isimler koyamadık

koyanlarda terörist ilan edildi pkkli bunlar yanı potansiyel dışsaalıkla karşı karşıya kaldı yenı dogan ismi botan olan ismi havin helin azad olan çocuklarımız ...

yanı doğuştan fişlendiler...


düşünüyorumda çok yakın tarihimizde ırakta bir savaş vardı tc genelinde bir avuç insandık bu savaşa hayır diyerek mücadele ettik ,yine geçmişte bir halepçe katliamı yapıldı , tc illerinde sokaklarda evlerinin işyerlerinin önünde yazarlar gazeteciler devlet insanlari katledildi ama geneli sustu bu türkler nerdelerdi bu zamanlarda bir sivas katliami var geçmişimde nerde bu türkler her sene yapılan anmalarda şimdi çoğu türk yazar medya yazarları kullanıyor gazetecileride kürt varlığına muhtaç bir medyası var tc nin :)) bunlar bence fikirler


yılmaz odabaşı da geçenlerde bir yazı yayınlayıp dtp yi eleştirmişti ula gundi kürdistan toprakları sevdaları şehirleri olmasa sen hangi şiirini yazabilecektin ??? ne ettin kürt mücadelesi için ki kalkıp legal partisini eleştiriyorsun...


kör topala saldırmış bizde onları yorumladık komik bir durum ama insan içindekileri yazmak istiyor bazen ...


hevi biminin....

(roniya dilgeş )



____________________
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 3
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye

sorgul
Cevaplar: 161
kayıt olmuş: 13/9/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bayan
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 20/8/2008 Saat 21:36  
merhaba munzur abi....


bazen yazılacak tümceler anlamsız kalır .. bir öyküyü okuyup begenip içinde kendini bulmak kaadar anlamlı bir hal yoktur bence yazın hayatında.. sen bana hep bunu yaşatıyorsun...


yüreğinin tümcelerinden öpüyorum herdem yazabile dileğimle :)))



____________________
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 4
Süper Üye
Süper Üye


Cevaplar: 87
kayıt olmuş: 15/1/2007
Durum: Çevrimdışı
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 21/8/2008 Saat 11:14  
Yıkım taşeronluğu

Türkiye Cumhurbaşkanlığı makamında oturan A. Gül’ün, İran devlet başkanı Ahmedinecad’a, “Tahran’ın harab-ül Bağdat olmasını istemeyiz”dediği sermaye basınında yer aldı. Gazeteler öyle yazdı; ajanslar öyle duyurdular. Hürriyet bu ‘edebi deyiş’i iki gün üst üste çeşitli makale ve haberlerde “işledi.” A. Gül’ün, ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ adına İran’ı “en üst düzeyde uyaran” açıklamalarının Arapça-Farsça karışımı edebi niteliğine takılanlar, bu Türkiye yönetiminin izlediği politikaların vahametini, tabiri caizse es geçtiler. Oysa Türkiye açısından “harab-ül memleket” -”vahamet-ül politika”yla da karşı karşıyaydık.

AKP Hükümeti ve Türkiye’yi yönetenler; yani işbirlikçi sermayenin farklı kliksel-grupsal çıkarlara sahip olmalarına karşın bir sınıfın ortak çıkarları temelinde devleti temsil edenler, Ahmedinecat’a “yapılmış uyarı”nın, ABD’nin Ortadoğu-Kuzey Afrika ve Kafkasya stratejisince belirlenen politikaların çerçevesi içinde olduğunu elbette biliyorlar. Bu “uyarıcı sözler”, Amerikan politikalarının İran tarafına bir kez de Türkiye yönetenleri aracılığıyla “dikte edilmesi”nden ibaretti. “Dünya alem”in anladığı da böyle oldu. Sözüm ona bağımsız, dikkate alınır bölge gücü Türkiye’nin burjuva yönetimi, dünya halklarının baş belası, sömürgeci politikaların günümüzdeki en amansız izleyicisi, emperyalist saldırı ve savaş dayatıcılığının temsilcisi ABD’nin sözcülüğü ve taşeronluğunu yapıyordu. Bu rolün bölge ülkelerinin ve Türkiye’nin kendisinin yararına olmadığını kanıtlamaya çalışmak dahi ‘beyhude çaba’ olacaktı. Başbakanı ülke, bölge ve dünya politikalarını Amerikan yönetimi ve Bush çetesinin tutumu ve politikalarına ayarlamış, yanı başında, Amerikan yayılmacılığının ürünü olarak ortaya çıkan duruma ve bu durumun ürünü olarak yaşanan çatışmalara ilişkin tutum için dahi, “nasılsa Bush aramıştır diye düşündüm” şeklinde açıklama yapabilen bir ülkeydi söz konusu olan.

Türkiye ile ilişkilerini “stratejik müttefik” düzeyinde ele aldıklarını söylerken, Türkiye yöneticilerine, Amerikan nihai hedeflerine uygun hareket etmeleri gereğini anımsatan Pentagon-Beyaz Saray şefleri, gerekli saydıkları her durumda üst generallerle iyi ilişkiler içinde olduklarını ve “güvenilir adamlara sahip bulunduklarını” açıklamaktan kaçınmıyorlar.

AKP’nin bugün ülkenin başlıca iki en üst devlet makamında oturan yöneticisini “Bush yönetiminin güvenilir adamları” olarak açıklamışlardı. Washington sahip olduğu ilişkiler, olanaklar ve güçleri gözeterek ve büyük pervasızlıkla “muteber adamlar” açıklaması yapıyordu.

Muteberlik ABD adına iş görmenin; Amerikan mutemetliğinin ilk koşuluydu. “Muteber adamlar” -burada T. Çiller-M. Akşener gibi muteber kadınları elbette unutmamak gerekir- sadakatte kusur etmeyenlerin en önlerinde olanlardı. Ülkenin ve halkın tüm birikim ve kaynaklarını uluslararası sermaye ve emperyalist büyük devletlere açmadan; son on yılların “deney laboratuarı” Balkanlar ve Ortadoğu’da Amerikan-NATO politikalarına taşeronluk yapmadan muteber/güvenilir olunamazdı. Irak, Suriye, Libya gibi Ortadoğu ülkelerine Amerikan dayatmalarının kabulü için sözcü oldular. Irak’ın işgali ve işgalin sürdürülmesi için savaş araç-gereçleriyle diğer unsurların yüzde 70’inin İncirlik üzerinden gerçekleştirdiğini bizzat kendileri açıkladılar. Balkanlarda ve Kafkasya’da bu bölge halklarıyla sahip oldukları kimi arkaik bağları istismar ederek ABD yayılmacılığının aracılığını yaptılar. İran’a Amerikan tehdidi ve dayatmalarının taşeronluğu-kaygılara ve çelişkilere rağmen-üzerinden güvenilirliklerini tescil etmeyi sürdürüyorlar. ABD’nin yedeğinde/yanında durarak Amerikan ve “Batı emperyalizmi”nin çıkarlarını komşularına kabullendirmeye çalışıyorlar. “ABD vurursa fena vurur!” tehdidini yineleyerek, sözüm ona savaşı önlemek üzere emperyalist stratejiye boyun eğilmesini; teslimiyet bayrağının çekilmesini istiyorlar.

Bu politikanın kendisine, ülkesine ve halkına olduğu kadar, başka ülke ve halkların bağımsızlık ve diğer değerlerine saygılı politikayla olumlu herhangi bir bağı bulunmuyor. Bu politika bağımlılık ve işbirlikçilik politikasıdır; yıkım taşeronluğudur. “Muteber adam” olmanın karışlığıdır. Ülkenin ve halkın ise, ABD’ye, “bölgemizde ve ülkemizde istikrarsızlık ve savaş dayatıcı bir güç olarak bulunuyor; sürekli bela üretiyor, açlık, yoksulluk ve yıkım dayatıyorsun; bir an önce ve derhal defolup git!” politikasına ihtiyacı var. Böylesi bağımsızlıkçı bir politikayı ancak işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarlarını ve ülkenin gerçek bağımsızlığını amaçlayanlar geliştirebilirler. Buna ihtiyacın gerçekten arttığı bir dönemden geçiyoruz.


A. Cihan Soylu
Evrensel Gazetesi (http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=36043)


____________________
''Kuru duayı bırak, ağaç isteyen tohum eker"
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 5
Rind Üye
Rind Üye

taylan
Cevaplar: 31
kayıt olmuş: 4/7/2006
Durum: Çevrimdışı
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 23/8/2008 Saat 18:09  
Benim de bir ülkem var diyememenin acısını yüreğinde hissettin mi?

Dost!

Yüreğimden damıtarak yazıyorum bu satırları...

Bu sabah seni düşledim. Nice uygarlıkların çiçek-çiçek, ilmik-ilmik dokunduğu, nice acıların sabır-sabır çekildiği, nice sevdaların yürek-yürek yaşandığı kutsal coğrafyamızda seninle yola çıktık. Koyu çınar gölgelerinde pösteki üzerine uzanıp, buz gibi ayran içenlerle birlikte olduk. Sıcacık sobalarının başında oturan, geçim sıkıntısından, işkencelerden dert yanan hewallarla-yoldaşlarla bütünleştik.Çıplak ayaklarla karın içinde selpak satan ilk okul çağındaki çocuklarla görüştük...

“Şimdi derviş dergahlarında şiirler vardı/ Seydi balım ilinden/ Şeker tamar dilinden/Dost bahçesi yolundan/ Evlere derviş geldi...” diyen Yunus diyarında gezdik. Yağmur toprak kokusunda, günleri kara bulutlara gebe çalan güneş aydınlığında, geceleri hülasa ay berraklığında olan Anadolu’yu ve canım Kürdistan’ı gezdik. O güzelim kıyılara, dallarını ana kucağı içtenliğiyle uzatmış asırlık zeytin ağaçlarının dostluğunda seyreyledik alemi. İnsan için, dostluk için dizeler ilmikledik...

“Yarin yanağından gayri her şey ortaktır” diyen Şeyh Bedtettin’i anımsadık. Çocuklarına yaşamsal azığı temin etmek için kendisini meta diye satan anaları gördük. Düşünceleri uğruna yaşamlarını yitiren, cenazelerı aylar sonra birer çukurda bulunan ana kuzularını gördük. Onurlu bir yaşam tarzını istedikleri için, işkencehanelerde onurluca direnen yarının yöneticilerini gördük. Salt karınlarını doyurmak için bir somun çalan, yakalanıp kelepçelenen Ali’leri, Memoları gördük....

Diğer yanda belgelere dayalı adam öldüren, uyuşturucu pazarlayan, devlet içinde yuvalanmış çete mensuplarının serbest gezdiklerini gördük. Ve henüz yaşları 25 olmadan Üniversite bitirip, trilyonları aşan servet sahibi gençleri gördük. Vurguncuları, talancıları, banka boşaltanları göre göre alıştık.

Dost!

Dostluklardan, sıcak dayanışmalardan uzak, egonun (benliğin) hükmettiği anlamsız, zaaf batakhanelerinden nasibini bolca almış bu diyarlar, hep sistemin, yakınmanın ezgisini mırıldatır dudaklarda. Buralarda ince bilekli serçe kuşları da çırpınmıyor, yol kenarındaki su birikintilerinde. Saç üzerinde pişen yufka ekmeklerin nefis kokusunu duyamıyor insan. Hiçbir şeyi doğallıkla yaşamanın olanağı yok. Herşey sunni. Dostluklar yapmacıklı. Domates bile hormon kokar.

Bazen akşam sofralarında bir kadeh rakı durur. Hafif çakır keyifliler, insanı bazen güzel duygulara, güzel yerlere uuupsürür. Kadehte duran su karışmış rakıya bakarım da; mat-beyazlığı ayran kadar pak değil, onun kadar ak değil.

Siz gençler, bugünkü attığınız her adımınız, yarınki yaşamınız olacaktır. Sevgi üstüne kurun bu dünyayı. İçinizden gelen sesi “tatlı-tatlı okşayan sesi” dinleyin...

Bizler anadan doğma göçmeniz. Bu dünyaya bir raslantı sonucu gelmişiz ve geldiğimiz gibi gideceğiz de... “Saraylar saltanatlar çöker./Kan durur birgün. /Zulüm biter! /Menekşeler açılır üstümüzde, /Leylaklar da güler! /Bugünlerden geriye, /Bir yarına gidenler kalır. /Bir de yarınlar adına direnenler..” der ozan.

Dost!
Kürt Halkı neden bir açmaz içerisinde? Yanyana gelişinin ikinci günü neden birbiriyle didişir? Çünkü içi boşaltılmış, kendi gerçeğinden uzaklaştırılmış. Kardeş kardeşiyle savaşır hale gelmiş. İnsan kardeşini esir alır mı? Bizler neden başkasıyla barışık kendimizle düşmanız? Başkaları adına konuşur, düşünür, emek sarfedersen beğeniliyorsun. Ama kendi adına konuştuğunda, birşeyler yapmak istediğinde buna “terörizm” diyorlar. Yargısız infazlara, faili meçhul cinayetlere karşı tepki gösterenlere “bölücü-terörist” gözüyle bakılıyor. Vatan haini damgasını yiyorsun. Katliniz ‘vacip’oluyor. Gereği yapılmak üzere cinayet şebekelrine havale ediliyorsunuz. Kürtlerin yaşadığı coğrafya toz duman içinde. Yaşanan acıyı, göçü, sürgünlüğü ve katledilen insanlığı hangi saz yeterince çalabilir? Hangi kalem yazabilir ve hangi duygular anlatmaya yetebilir? Yine de ozanın deyişiyle: “Döğüşenler de var bu havalarda”.

Dost! Vatan aşkına toprağa düşen her canlının bir diriliş filizine dönüştüğünü iyi bilenler, ülkeyi yakıp yıkarak, boşaltarak, insansızlaştırarak “vatansızlaştırma” hakkımızı köklerinden koparmak ve böylece diriliş filizlerinin zemininde kurutmak istiyorlar.

Bir fide düşünün, toprağından koparılınca solar. Ancak sulanırsa yaşar. Ama yaşlı bir ağaç toprağından koparılınca kurumaya mahkümdür. Bunun için dünyanın dört bir yanına darı misali serpilip atılmadık mı?

DOST! “Benim de bir ülkem var” diyememenin acısını yüreğinde hissettin mi hiç? 20 yıldır bu acıyla yaşıyorum. Çektiğim ıstırabı ifade edecek kelime bulamıyorum... Sizler bulabiliyor musunuz?

Sevdalarımız, iki damla gözyaşına dönüşerek gizlice içimize akıyor. Her birey vatan aşkını, umudu ve direnci besleyip büyütmeli narin yüreğinde, mutlu yarınlar için. Gelecek, geçmişten alır özünü. Geçmişimizi unutursak, geleceğimiz olur mu?

Halkın tarihine ve iradesine karşı sorumluluğun yerine getirilmesi için ‘nasıl yapmalı-neler yapılmalı’ sorulariyle aklımızı ve yüreğimizi sorgulamalıyız. Yeniden yaratmanın, direnmenin oluşumuna katkı sunmalıyız.

Mütevazi, sade, sevecen, kararlı, inançlı, direngen... ve özgürce bir yaşamın hayata geçmesi için ne gibi bir çaba inerisindeyiz?

Ahmede Xani bir dizesinde der ki: “Bazıları canlar için ister canı/ Bazıları da cananlar için verir canı”. Canların onurlu bir yaşama erişmesi için, hangi uğraş içindeyiz?

Dost! Karanlığa karşı aydınlığı, savaşa karşı barışı, çirkinliğe karşı güzelliği, kötülüğe karşı iyiliği, sevecenliği ve kardeşliği kendimize rehber almalıyız! Asgari müştereklerde birleşmeliyiz! Türk’ü, Kürd’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Arab’ı... ve Gürcü’sü. Hep birlikte, bir çatı altında kardeşçe yaşamak için...

Çok düş kurduğumdan olsa gerek, yazılarımın ve mektuplarımın son cümlesinde, DÜŞLERİNİZ YAŞAMINIZ OLSUN derim. Ve sorarım: Ne zaman hakikat düşlere misafir olacak?



Ali ERDOĞAN
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 6
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye

sorgul
Cevaplar: 161
kayıt olmuş: 13/9/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bayan
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 23/8/2008 Saat 22:14  
bu yazıyı okuyan herkes vatan yoksunluğunun farkına varacaktır diye düşündüm... okadar reel ve anlamlı ...


____________________
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 7
Nu Üye
Nu Üye

versiyon
Cevaplar: 9
kayıt olmuş: 16/3/2008
Durum: Çevrimdışı
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 24/8/2008 Saat 22:35  
Şakaklara doğru masumca dağılmış kaşları, bakışlarında hüzünle öfkenin karıştığı yeşil gözleri, küs dudakları, yalnız duruşu ile bir çocuğu anımsatıyor bu isim bana, bir de yamaçlara birikmiş karları, dağlardaki mor kayalıkları, ıssız mezraları ve ihanete uğramış insanları anımsatıyor.

Bu ismi duyduğumda ben bir Kürt oluyorum.

Horlanan, hırpalanan, bela yıldırımlarıyla vurulan bir ırkın çocuğuyum.

Kızıldeniz’i yaramayan bir Musa, çarmıhından inemeyen bir İsa, hicret edemeyen bir Muhammed’im.

Çaresizim.

Öfkeliyim.

Yalnızım.

Bu ismi duyduğumda ben bir Kürdüm.

Kardelen çiçeği demek Berfin.

Ben, bu ismi duyduğumda bir türküyüm, bir ağıtım, dağbaşlarında bir kaval sesiyim.

Boynubüküğüm biraz.

Kederliyim.

Hep ihanete uğradım, hep hain ben oldum.

Çocuklarımı öldürdüler, bana katil dediler.

Evi yakılan benim, sürgüne gönderilen benim, oğlunun ölü bedeni akşam vakti bir kağnıyla getirilen benim.

Ne şarkı söylettiler, ne ağlamama izin verdiler.

Ben bir Kürdüm ve hep bir Kürtten başka bir şey olmamı istediler.

Çocuklarıma anamın adını koyamayanım ben.

Berfin, kardelen çiçeği demek.

Ve, ben bu ismi duyduğumda bir Kürt oluyorum.

Gene yasaklamışlar Berfin adını.

Yasalar, hükümet, parlamento, bunlar umurunda bile değil yasakçıların, bir isimden korkup kendi yasalarını çiğniyorlar.

Berfin dedirtmiyorlar çocuklara.

Gizli efendiler onlar, yüzlerini saklıyorlar, kimliklerini gizliyorlar, devletin derinlerinde dolaşıp kendi yasalarına ihanet ediyorlar, çocuklardan korkuyorlar, türkülerden, çiçeklerden, renklerden, isimlerden korkuyorlar.

Benim kanımdan onlar ve beni utandırıyorlar.

Ben onlardan değilim artık.

Ben, çocukların ismini yasaklayanlardan değilim.

Ezenlerden değilim ben.

Ezilenlere katılıyorum.

Berfin dendiğinde ben bir Kürt oluyorum.

Ve, ben isyanı artık Türkler’den bekliyorum.

Kürt çocuklarına Berfin denilmesini yasaklayanlara karşı çıkacak Türkler’in sesini duymak için bekliyorum.

Bir haksızlığa karşı çıkacak benim ırkımdan kimse yok mu?

Çocuğuna annesinin adını koyamamanın kederini ve öfkesini paylaşacak bir Türk yok mu, yok mu benim kanımdan kimse haksızlığa karşı çıkacak?

Yok mu bu suskunluktan utanacak, ezenlerin arasında kendi künyesine rastlamaktan rahatsızlık duyacak biri?

Berfin, kardelen çiçeği demek.

Çocuklara Berfin adının konmasını gene yasaklamışlar.

Kaç yıldır korkuyor bu insanlar bir kardelen çiçeğinden.

Kaç yıldır çocuklardan korkuyorlar.

Berfin adını duyduğumda ben bir Kürt oluyorum.

Kızıldeniz’i yaramayan bir Musa, çarmıhından inemeyen bir İsa, hicret edemeyen bir Muhammed’im.

Ben, dağlarda bir Berfin’im.

Ve korkuyorum, korkusunu gördükçe korkakların.

Öfkeliyim.

Çaresizim.

Yalnızım.

* Ben bu yazıyı beş sene önce yazdım. O zaman da Berfin yasak. Ve ben hâlâ biraz öfkeli, biraz çaresiz ve biraz yalnızım.

ahmet altan..
Hayatta geri alınamayacak iki önemli şeyden biri zaman diğeri de söylenen sözdür...KARDELEN
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 8
Nu Üye
Nu Üye

gercek_62
Cevaplar: 24
kayıt olmuş: 12/2/2008
Durum: Çevrimdışı
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 25/8/2008 Saat 18:41  
Nar çiçekleriyle gelirdi yaz… Frapan renkleriyle her biri minyatür birer yaz güneşiydi sanki, göz kamaştırırdı… Hazan meyvesinin bu erken habercileri dalları al turuncu bir ateş gibi sarar, alev alev yanarlardı. Artık giderek azalsalar da çevremizde, hâlâ bir yerlerde varlar ve bazen aniden karşımıza çıkıyorlar…

Biz de öyle çiçekleniyoruz zaman zaman; rengârenk açıyor, tatlı bir ateşle kendi yangınımızda yanıyoruz… Nar ağaçları öğretti bize; biliyoruz, geçecek bu en güzel halimiz ama sönerken kıvılcımlar kalbimizde, yerine o bereketli yemişin taneleri misali sayısız yeni duygu pıtraklanacak. Her aşk, sonunda mutlaka bambaşka duygular yaratacak…

Mutluluğu, acıyı, pişmanlığı, anlayışı, öfkeyi, ümidi, kıskançlığı, arzuyu, intikamı, özlemi, kederi, olgunluğu, çocuksuluğu, hüznü, aldatmayı, aldatılmayı, güvenmeyi, güvensizliği, meydan okumayı, teslim olmayı, esir almayı, sevinci, nefreti, şehveti, masumiyeti, yalanı, affetmeyi o bir tek meyvenin “çekirdeklerinde” tadacağız… Ve affedememenin ne demek olduğunu anlayacağız…

Neyi affedemez insan, niçin affedemez… Ne kadar istese de niye elinden gelmez bağışlamak…
Neden unutmak daha kolaydır affetmekten…
O yüzden mi hatırlamak istemeyiz, affedememenin acısı daha baskın olduğu için mi açılan bütün yaralarınkinden… Kalbimizin kırılması mı hayallerimizin yıkılması mı, hangisi esas sebebidir affedemememizin…
Galiba beklemediğimiz birinden, beklemediğimiz bir davranış gördüğümüzde asıl, affedemiyoruz. Ona verdiğimiz değeri hak etmediğine inandığımızda… Yani inancımız sarsıldığında…

Hepimize göre değişiyor en çok neye kıymet verip önemsediğimiz… Ve zaten onu bulduğumuza inandığımızdan o kişide, değer kazanıyor gözümüzde. İşte o her ne ise, ona halel getirecek bir şey yaptığında sevdiğimiz, mümkün olmuyor artık affetmemiz…

Belki de affetmediğimiz kendimiziz gerçekte… Yanıldığımızı kabul edemiyoruz…

Pişmanlık hissi siliyor en fazla, yaşanmış olanın güzel yanlarını…

Affedemiyoruz çünkü her şeyden öte geleceğe dair umutlarımızı engelliyor içimize yerleşen endişe… Yeni başlangıçların eski coşkularımızı uyandıramayacağından korkuyoruz… O “acı bilgi”nin gölgesi düşecek her seferinde, ayaklarımızı sıkı sıkı yere basma ihtiyacı duyacağız… Kanatlanıp uçmanın sarhoşluğunu elimizden alanı suçlayacağız…

İşte buna sebep olanı affedemiyoruz biz…

Ayrılıklar, kalp kırıklıkları, kızgınlıklar, kıskançlıklar her sevgide yaşanabilir, hepsi affedilir zamanla. Affedilemeyen çok daha özde bir şeydir.

Sonu nasıl biterse bitsin, yaşadıklarımız bir “boşunalık” duygusu veriyorsa, bizim onu tanıyamamış olmamızla, onun bizi hiç anlayamamış olmasının hüsranı birbirine karışıyorsa affedemiyoruz bazı zaman. Bazı da asla ona yakıştırmayacağımız bir şeyi yaptığında veya bizi kendimize layık bulmadığımız bir duruma soktuğunda…

Hayal kırıklığına uğratmaktan ziyade, hayal kuramaz hale getirdiğinde…

Her ne olursa olsun, en sevdiğimizi affedemiyoruz… Fakat affedemediğimizi sevmiyoruz artık… Zira affedemediğimiz her ne ise, hakikatte onu sevmemizin başlıca nedenini ortadan kaldıran şey de o…

Nihayetinde, affedemediğimiz ne kadar karşımızdaki ne kadar biziz, çözemiyoruz… Aşkı yaratan, biraz sevdiğimizin özellikleriyse birazı da bizim kişiliğimiz ne de olsa…

Öylesine bir duygu ki bu, hatırladıkça bir diken gibi batıp kanatıyor ruhumuzu…

Onun için unutmaya sığınıyoruz…

Herkes birbirinden farklı düşünse de unutmak affetmekten güzel bence…

Affettiğimizde inandığımız değerleri kaybetme tehlikesi var; üstelik bir yalan affettiğimizi unuttuğumuz…

Affediyorsak eğer niye unutuyoruz…

Nar çiçekleri gibi duygularımız, bir kere açtıklarında, avucumuzda muhakkak bereketli bir meyve buluyoruz…

rengin soysal
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 9
Site kurucusu
Tecrübeli Üye

mandele
Cevaplar: 241
kayıt olmuş: 21/4/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bayan
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 25/8/2008 Saat 19:59  
nar çiçekleri ve affetmek... son zamanlarda okuduğum aklımda kalan çok güzel bir yazıydı teşekkürler gerçek burda okudum yeniden

kendini dinlemek gibi birşeydir bazen okunanlar... kendine sakladığın yanlarındır şimdi... perde aralığı gibi...

sevgiyle...


[tarihinde düzeltildi 25/8/2008 Saat 20:02 Yazar mandele]



____________________
Sayıklayan bir ağaç gibiyim Omayra
uğultusu geliyor ta derinden
gövdemin geçtiği masalların
içimdeki deprem ayakta tutuyor beni
geri dönüp vuruyor çalınmış zaman
bak sana korkaklığımı veriyorum
var olmanın bütün varoşlarından
ben yenildim,
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 10
Nu Üye
Nu Üye

gercek_62
Cevaplar: 24
kayıt olmuş: 12/2/2008
Durum: Çevrimdışı
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 25/8/2008 Saat 22:21  
bende tesekKür ederim mandele sen göndermistin bu yaziyi bana.
çok beğendim ve sizlerle paylaşmak istedim tekrar...MEHMET UZUN kitabından bir yazı
sanırım NAR ÇİÇEKLER okumuştum eskiden bu kitabı...SEVGİLERLE
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 11
Site kurucusu
Tecrübeli Üye

pertekli
Cevaplar: 153
kayıt olmuş: 22/10/2004
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 26/8/2008 Saat 16:16  




Yazar Adı: Munzur Okur



Sevgili anneme mektup


Yaşamım seninle başladı ,sen yaşamımın yaratıcısısın,beni yaşama hazırlamak ve yaşamda başarılı olmam içın elinden geldiği herşeyi yapardin, bundan ufacık bir kuşkum bile yok. Ne yaziki bu dünyada bana büyük acılar yaşatarak çok erkende çektin gittin.Gittigin o günden beri neler oldu neler, bilmek istersin yazayım sana.


Anne bir anlamda sen beni bir çiçek gibi köklerimi toprakla birleştirmeme toprakla sağlam bir şekilde kaynaşmama ön ayak olansın. Sen toprak ve ben bir çiçek olarak, seninle kaynaşmayı sağlayamadım, ufak bir rüzgarın vurmasıyla savrulup meçhul yerlere geldim. Ben hep senin ve toprak arasındaki benzerliğin bir raslantı olmadığını düşünüyorum. Toprağa yeterince kök salmış bir çiçek, fırtınalara kafa tutacak şekilde güclü ve sarsılmaz olur.Ben ise sanırım fırtınalara kafa tutamadım ve şimdi çoooook uzaklardayım.


Bilirim Anneler cocuklarini dünyaya getirdiklerinde, güzel bir yaşam yaşamasi ve mutlu olmalarini istiyorlar. Oysa gerçekler farklıdır Anne, yaşamda sorunlar biz insanları farklı,seviyelere farklı yaşam biçimlerine,hata bir insana yakışmayacak durumlara düşürebiliyorlar. Bu insana yakışmayacak durumları, hiç bir Anne kabul etmez biliyorum.. Kabul etmediğin halde yinede bu durumlara düşmemi, sağlayan sistem her gün biraz daha, acımasız oluyor insanlara karşı. Bu sistem insanları toprağından, dolayısıyla Annesinden kopararak yabancılaştırmakla, insani insanlıkta çıkarmanın ilk adımını atmış oluyor . Söz konusu sistem kendini büyütmek için her gün biraz daha canavarlaşıp insanı değerleri, yerle bir edip kendi değerlerini öne çıkartmaktadır.


Anneciğim hatırlarsın çok sevdiğim bir kartal vardı, durmadan evimiz üzerinde ucup dururdu o kartalı örnek alacak olursak, kendi açlık ihtiyacını gidermek için avını, avlayıp doyduktan sonra etrafındaki canlılara zarar vermez, taki bir daha acıkana kadar. Ama bügün yaşadığımız kapitalist sistem doymak, ya da tatmin olmak,kavarlarını içinde barındırmıyor. İnsanlık onuru ve emeği karşısında gitikçe acımasız olmaya devam ediyor. Böyle bir durumda insanların yapacağı çok açık ve seçik bir şekilde, karşımıza çıkıyor. Kendimize yönelmek, toprağımızı tanımak bizi biz eden Annemize, toprağımıza yakınlaşmak ve bütünleşmek. Bu yapmamız gerekenin karşısında en büyük engel toplumumuz ve toplumumuzun anlamsız değerleridir. Kapitalist nimetler yani başta “para” ve güzel ama sünni olan gerçeklerde uzak bir yaşam.


Annecigim.

Günümüzde ne yazıkki para toplumumuzda, hastalığın kaynağı olmuştur, özel sermaye toplumumuzu korkunç bir şekilde kendisine yabancılaştırmaya götürüyor. Oysaki biz insanlar ilkel çağda bile aç kalmamış yaşamak için yeterince ihtiyaçlarımızı karşılamışız.”Zaman değişiyor” diye bir kelimenin arkasına sığınarak, kendimizinde nerede sonuçlanacağını bilmediğimiz bir belirsizliğin, peşine takılmış gidiyoruz . Bizler yaşamımızı paranın ve özel sermayenin eline bir araç olarak vermişiz. Oysaki aslında bu çokça yaşamımızı alt üst eden para,yaşamımız için saadece bir araçtan öteye gitmemelidir.Yani yaşamak için para,denmeli yoksa, para için yaşamak anlayışı biz insanlara yakışmayan bir durumdur, bunu bililiyorum Annecigim.


Çokça dilime doladığım Dersimi,bu gidişle komple terk edeceğiz durumlar onu gösteriyor ve bu düsünce beni korkunç rahatsız ediyor. Oysaki su anda Dersimde olmam ve güzel bir yaşam kurmam için, hiç bir engel yoktur. Saadece kapitalizimin, o alayıp puladığı ve biz insanları büyülediği nimetleri,bizi bizden, Dersimden uzaklaştiriyor. Bazen kendimi Seninle karsilastirdigimda çok şanssız olduğumu görüyorum. Neden şimdi

Köyümde,toprağımda,dağlarımda,olmayaydım?Ama yukardada belirtiğim sekilde Annem beni mutlu olayım diye doğurmuştun aslında, ama sorunlar beni benden toprağımdan ve dolayısı ile senden çok uzaklaştırmış durumda. Bu durumda rahatsız oluyorum hepte olmuşumdur,bu yürek bu rahatsızlık varken bana, bu avrupa topraklarında mutluluk denilen kavram en az senin kadar uzak kalacaktir sevgili Annecigim. Biliyorum belki üzüleceksin ama buda senden bana kalan yürek ve benim gercekligimdir.

O uyudugun kutsal toprağından Öpüyor, ve sende aldığım sıcaklığı, daha hiç bir yerde almadığımı, sana bütün samimiyetimle söylüyorum. Biliyorumki artik çocuk degilim, ama yinede seni çok ama çok özledim. Ha birde hayatta çok acaip bir şey öğrendim, sana söylemek istiyorum,insanın yüreği ve bedeni bir birilerinde ayrıla biliyor, benim bedenim burda ama yüreğim hep oralarda atıyor.

Rahat uyu Anne......

Sevgilerimle


Munzur Okur.


____________________
Savasan Kaybedebilir!Ama Savasmayan Zaten Kaybetmistir.
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 12
Site kurucusu
Tecrübeli Üye

mustafa
Cevaplar: 262
kayıt olmuş: 22/10/2004
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 27/8/2008 Saat 10:01  
Dev yazarın kırık kalbi
27 Ağustos 2008 Çarşamba
Her gazeteciye kısmet olmayacak anlar vardır. Mesela yanına ulaşıldığında birlikte bir fotoğraf bile çektirebilmenin “haber değeri” olan liderler, sanatçılar, sporcularla konuşabilmek gibi…

Önceki gün edebiyatımız devi Yaşar Kemal ile evinde görüşmek mutluluğuna eriştim. Türkiye"nin ilk belge bilgi kanalı İZ TV"ye yapacağımız bir belgeselin çekimleri için büyük usta ile birkaç saat geçirdim.

Edebiyat devimizin eserleri dünyada 50 dilde yayınlanmıştı. Kaç ülkede kitapçı raflarına çıktığını kendisi de bilmiyordu.

Yurt dışında başlı başına bir temsil abidesiydi. Yaşar Kemal denildiğinde akla doğrudan Türkiye geliyordu. Türkiye denildiğinde Nasrettin Hoca ve Mustafa Kemal"den sonra en çok anılan isim olmuştu.

Fransa"nın eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand 1995"te şöyle demişti:

-Yaşar Kemal"in sadık okuruyum!

Aynı günlerde devlet de Yaşar Kemal ile ilgileniyordu!

Der Spiegel dergisinde yayınlanan bir yazısı nedeniyle Yaşar Kemal, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi"nde yargılanıyordu. Üstat bu davadan aklandı. Ama “İndex on Censorship”te yayınlanan "Türkiye Üzerinde Karabulut" başlıklı yazısı için 1 yıl 8 ay hapis cezasına mahkum ediliyordu.

Türkiye"yi yurt dışında tanıtmak için pop müzik şarkıcıları, türkücüler, dansözlerden oluşan kafilelerle Avrupa kentlerinde turneler düzenleyip oluk oluk para harcayan devlet, tanıtma fonlarından milyarlar akıtıyordu.

Avrupa kamuoyu ise Yaşar Kemal"i mahkum eden Türkiye"yi protesto ediyordu.

Şarkıcılara türkücülerle turistik gezi yapanlar elde ettikleri sonuçları şöyle açıklıyorlardı:

-Avrupa"da Türkiye"ye karşı ön yargı var!

Yaşar Kemal"in yazı hayatıyla, adli takibat dosyası hep at başı bir arada gitti. Usta daha 17 yaşındayken siyasi nedenlerden tutuklanmıştı. O zamanlar çırçır fabrikalarında çalışıyordu. Sonra ırgat katipliği yaptı. Öğretmen vekilliği, ırgatbaşılığı, kütüphane memurluğu ve traktör sürücülüğünden ekmek parasını kazandı.

Geçen gün evinde konuşurken “Traktör sürücülüğü” dedi:

-Benim Türkiye"deki en mutlu günlerimdir!

Bunu daha önce bir yabancı yayın organında kendisine sorulan “Türkiye"de mutlu musunuz?” sorusu üzerine söylemiş. Üstat hâlâ aynı görüşte:

-Bir tek Çukurova"da traktör sürücüsüyken mutlu oldum.

Bu kısa mutluluğun altını çizmesinin bir sebebi vardı elbette. İki buçuk yıl süren bu mutlu sürücülük dışında kalan zamanlarını devlet adeta yaşamı burnundan getirmişti. Yaşar Kemal, bugün bir dünya edebiyat devi olarak diyor ki:

-Devleti asla affetmiyorum!

Nasıl etsin ki?

Yaşar Kemal Türkçe"yi “anadilim” diye niteliyordu. Sonra ekliyordu iki tane ana dilim var:

-Biri Türkçe diğeri Kürtçe!

Büyük yazar Türkçe"yi güzel yazıp konuşmasını Çukurova"da Türklerin, Türkmenlerin arasında yetişmiş olmasına bağlıyor:

-Çok güzel Türkçe konuluşur o bölgede...

-Peki Kürtçe?

-Onu da güzel konuşurum.

Söz Kürtler ve Kürtçe"ye gelince bir gazeteci olarak bu soruyu sormadan edemezdim:

-Kürtçe eğitim meselesine ne diyorsunuz?

-Tabii olmalıdır. Devlet Kürtlerin haklarını vermemek için hep bir şeyler buluyor.

-Neler?

-Şimdi diyor ki, kimi muhatap alacağım? Devletin kimseyi muhatap almadan yapacağı o kadar çok şey var ki! Mesela Kürtçe eğitim konusunda adım atsa, Kürtler "bizi muhatap olmadan Kürtçeyi serbest bırakamazsın" der mi? Kim itiraz eder ki? Ama yapmıyor.

Yaşar Kemal ile konuyu genişlettik.

Çok dertliydi.

O yüzden de kimseye röportaj vermiyordu. Devletin bazı işgüzar memurları onun kitaplarını okuyup kendi ufuklarını açacaklarına, demeçlerinden cümleler cımbızlayıp hakkında davalar açmak için yanıp tutuşuyorlardı.

Nasıl dertli olmasın?

1920lerde dünyaya geldiğinde Kürt sorunu vardı. Arkasında koca bir yaşam var, 80lerini sürüyor hâlâ aynı sorunun cenderesinde kıvranıyoruz.

Yaşar Kemal doğum tarihi resmi olarak 1923 olarak tescil edilmiş durumda. Kitaplarındaki kısa tanıtım yazılarında bile öyle yazıyor:

-Yaşar Kemal 1923 yılında doğdu.

Ama Yaşar Ağabey “benim esas yaşım 1923 olamaz” dedi. Nedenini de kendisi açıkladı:

-Atatürk"ün çok yakın silah arkadaşı var (ismini o an anımsayamadı) benim babamın da arkadaşıdır. Benim adımı o koyuyor, Mustafa Kemal"den esinlenerek "M. Kemal olsun" diyor. Onun oğlu ile benim aramda 15 gün var. Geçenlerde onun çocukları gelip beni buldular, ben de babanızın nüfus kağıdına bakın kaç yılında doğmuş dedim. Bana telefon edip 1926 dediler. İşte ona göre ben de 1926 doğumlu olmam gerekiyor.

-Peki, Yaşar Kemal adı nereden geliyor?

-Yazar ismimi (Yaşar Kemal) bana Ankara"da Abidin Dino taktı.

Tam adıyla (M. Kemal Gökçeli) hakkında davalar açılmaya erken başladığı için 1950"de Anadolu"ya röportajlar yapmaya giderken, Abidin Dino uyurıyor:

-Sen ismini biraz değiştir, Yaşar Kemal imzasıyla yaz.

Ancak isim değişikliği işe yaramıyor. Davalar peşini bırakmıyor.

Yaşar Kemal, Türkiye"nin adını edebiyat alanında bütün dünyada onurla temsil ediyor.

Türkiye"nin etkili makamlarındaki “önemli”;(!) kişiler tarafından katiyen değeri bilemiyorlar.

Her yaptığında bir “suç unsuru” arandı yıllar boyu... Bulunamayınca yaratıldı! Suçlu ilan edildi. Yetmed mahkumiyet cezaları kesildi.

Bütün dünyanın, önünde saygıyla eğildiği bir Türkiye yazarı olarak kendisine yapılanları içine sindiremiyor:

-Bu devletin yaptıklarını hiç bir zaman affetmeyeceğim!
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 13
Site kurucusu
Tecrübeli Üye

maya_
Cevaplar: 126
kayıt olmuş: 30/3/2008
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 27/8/2008 Saat 20:40  
En çok satan yalan...

Yakın bir süreçte iki kadın gerilla ile karşılaştım. Se. adındaki gerilla bende çok farklı bir etki bıraktı. Oldukça mağrur ve asi bir duruşu vardı. Yaşının üstünde insanı şaşırtan bir düşünce gücüne sahipti. Zekice bakan ve derin bir hüznün sindiği siyah gözlerinde, kime, neye olduğu belirsiz hırçın bir meydan okuyuş sezinledim. Aslında yanlarında uzun bir süre kalmaya zamanım yoktu. Fakat Se’nin bende uyandırdığı ilgi bir sonraki çalışma planımı geciktirmeme neden oldu.

Gölgesi serin, geniş yapraklı bir meşe ağacının altında oturup sohbete daldık. Sadece arada bir dağ doruklarının serin, taze havasını içinde taşıyan rüzgar, bizi içinde bulunduğumuz zamanın ve mekanın sınırları içinde tutabiliyordu. Se’nin ablası aşk tuzağına düşüp yaşamına son veren nice kadından biriydi. Bir erkeğe ilgi duymuş, ailesi zengin bir erkeğe vermek isteyince ilgi duyduğu erkekle kaçmış. Sözde, kaçtığı erkek onu çok seviyormuş. Erkekle gittikten kısa bir süre sonra erkek onu geneleve satmış. Ve ardından kız intihar etmiş.

Bu olay Se’yi çok derinden etkilemiş. Önce çok şiddetli bir biçimde ailesini suçlamış ve bu durumdan ailesini sorumlu görmüş. Ailesinin ablası üzerinde farklı planları olmasaymış belki de ablası kendisini o erkeğe bu kadar kaptırmazmış diye düşünmüş. Gün geçtikçe aileye olan tepkisi artmış, kadının aile içindeki konumunu sorgulamaya ve bu konuda birçok çelişki yaşamaya başlamış. En sonunda şu sonuca ulaşmış; ha ailem ablamı kendilerinin istediği bir erkeğe satmış, ha sevgisine inanarak kaçtığı erkek tarafından satılmış. Ne fark eder ki her ikisi de onu sevdiğini söylüyor ve her ikisi de sonuçta onu satıyor. Yani ablam satılan oluyor. Pazarda satılan herhangi bir eşya gibi! Se., beni duygusal zekasının hırçın rüzgarına kaptırmış uuupsürüyordu. Artık yüzüme çarpan ve bazen nefesimi kesen soğuk dağ rüzgarını ilk andaki gibi hissedemiyordum. Se’nin zihnimde ve yüreğimde estirdiği rüzgar, dağ rüzgarından daha etkili olmaya başlamıştı. Ardından sıcak, samimi bir vedalaşmayla yanlarından ayrılıyorum.

Kafam birçok düşüncenin hücümuna uğramış halde harekete geçiyorum. Yüreğim sıcak, birazda buruk duyguların işgali altında. Bu kız ne kadar soylu duygulara sahip, diyorum kendi kendime. Dağların eteklerinden kıvrılarak ötelere uzanan patikada ilerliyorum...

Kadını en çok tüketen bir olgu durumuna gelen aşk üzerinde düşünmeye başlıyorum. Se’nin son sözü kafamda yankılanıyor. “Ailem de ablamı kendince aşk adına satıyor, ablamda kendini kendince aşk adına satıyor.” Evet! Gerçekten biri ailenin adını koyduğu aşk, diğeri de aynı özden şaşmadan ataerkil sistemin insanları inandırdığı aşk!.. İkisinin de kaynağında kölelik, para ve kar mantığı yatıyor. Bununla kadının ve erkeğin enerjisini tüketerek sistemin denetimine almak hedefleniyor. Felsefesi; satılma değerine indirgenmiş, satılma değeriyle tanımlanmış bir aşk anlayışı! Aile kızına şunu der; zengin erkekle evlenirsen kendini de besler, bizim de beslenmemize yardımcı olursun. Kendilerince bu bir aşktır. Mide tokluğuna indirgenen aşk! Mutluluğu basit bir açlık güdüsünü doyurmaya, aşkı da bu basit ihtiyacı gidermeye indirgeyen bir aşk anlayışı. Diğeri de aşkı basit bir cinsel güdü tatminine indirgeyen anlayış. Karşıdakinin düşünce, duygu, kişilik yapısına, yaşam anlayışına bakmadan, tanımadan, beğeniyi fiziğe, bir bakıma cinselliğe indirgeyen kaba görselci anlayış!

Bir kadının trajedisinde birçok kadını görmek mümkündür. Kadın erkek alişkilerini, ilgilerini, sevgilerini köklü bir sorgulamadan geçirmeden doğru yaşamak imkansız hale geliyor. Bir yazarın da dediği gibi yanlış yaşam doğru yaşanmaz. Bu söz üzerinde epey bir zaman düşündüğümü hatırlıyorum. Aşk nasıl en çok satan yalan olabiliyor? Aşk adına yazılan bunca roman, şiir niçin yazılıyor, ne adına, kime, nasıl hizmet ediyor? Aşkın konu edildiği onca şarkı, türkü ne diye? Sanat-edebiyat bu yalanla nasıl bu kadar kirletiliyor?

Baktım ki gerçekten de aşk en çok satan yalandır. Nerdeyse aşksız roman yok gibi! Aşkın işlendiği romanlar en çok kapışılan romanlar oluyor. En çok satan gazeteler çeşitli aşk olaylarının işlendiği gazeteler oluyor. En çok izlenen flimler ateşli ve dramatik aşkların konu edildiği flimler oluyor. Aynı biçimde en çok izlenen programlar aşk adına aşkın en çok tüketildiği programlar oluyor. Hepsi de insan olmanın erdemlerinden uzak, insanın özünü boşaltan, hayal düyasını daraltan, arayışlarına sınır çizen, ufuksuzluğu geliştiren, kişinin düşünce ve duygu dünyasını hadımlaştırarak güdüleri tahrik eden, yaşamın anlamını basit bir cinsel tatminde boğan ve bunun adını da aşk koyan, görselci, sanal bir dünyanın birer figüranı haline getiriyor insanları.

Ataerkil sistem aşkı hertürlü insani değerden koparmıştır. Onur duygusundan kopartarak insan olmanın tüm erdemlerinden soyutlamıştır. Aşkı, içi boş, anlamsız bir yaşamın merkezi haline getirmiştir. İnsanın-insanlığın en soylu duygularından olan aşk, piyasaya sürülerek alınıp satılan bir metaya dönüştürülmüş, nesneleştirilmiştir. Ve maalesef aşk, görselci bir dünyanın en çok para eden bir malzemesi olmuştur. Aşk, kadın ve erkeğin birbirini düşürmede baş vurduğu yalanın, en çok üretildiği ve satıldığı olgu haline getirilmiştir.

Yazar Adı: Bese Şimal


____________________
Biz topraklarından kopartırılarak suçlanıp, Özgürlükleri elinden alınan ve yok sayılan KÜRT çocuklarıyız...!
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 14
Nu Üye
Nu Üye

vasaak
Cevaplar: 14
kayıt olmuş: 15/5/2008
Durum: Çevrimdışı
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 27/8/2008 Saat 23:15  
Hrant Dink,Agos gazetesinde 10 Ocak'ta yayinlanan

''Ruh halimin güvercin tedirginliği''

Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri.
Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti.
Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.
Kendimden emindim
Ama hayret işte! Dava açılmıştı.
Yine de iyimserliğimi kaybetmedim.
O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı.
Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu.
Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.
“Ya sabır” çeke çeke...
Ama dönülmedi.
Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi.
Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi.
Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım... Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı.
“Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce, aylarca.
Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında.
Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum.
Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.
Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.
Tüm bunlara “Ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum.
Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.
Tek silahım samimiyetim
Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı.
Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım.
Hakim “Türk Milleti” adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti.
Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi.
Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı.
İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum:
“Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.”
Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.
Kara mizah
Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk.
“Kara mizah” dedikleri bu olsa gerek.
Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki?
Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.
“Türk Devleti adına”
İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi”ne ve “Hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım.
Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu?
Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil.
Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor.
Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde.
Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti adına” değil, “Türk Devleti adına” verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi?
Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu?
Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?
Başsavcının çabasına rağmen
Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu?
Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu.
Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a taşıdı.
Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.
Güvercin gibi
Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular.
Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü.
(Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.)
Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil.
Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence.
“Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren.
Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum.
Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.
Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.
Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.
Tıpkı bir güvercin gibiyim...
Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.
Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli.
İşte size bedel
Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek?
“Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?”
Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi...
İşte size bedel... İşte size bedel...
İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..?
Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?
“Ölüm-Kalım” dedikleri
Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız.
Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu.
Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında...
O noktada hep çaresiz kaldım.
“Ölüm-Kalım” dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım.
İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı.
Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı.
“Gidelim” dersem geleceklerdi, “Kalalım” dersem kalacaklardı.
Kalmak ve direnmek
İyi de, gidersek nereye gidecektik?
Ermenistan’a mı?
Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi?
Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi.
Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem” diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım?
Rahat bana batardı!
“Kaynayan cehennemler”i bırakıp, “Hazır cennetler”e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi.
Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.
Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.
Kalacaktık ve direnecektik.
Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915’teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı...
Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın uuupsürdüğü yere... Her neresiyse.
Ürkek ve özgür
Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten.
Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum.
Bu dava kaç yıl sürer, bilemem.
Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim.
Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım.
Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.

Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.

Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.


(Halen dönüp beğenerek okuduğum yazilardan bir tanesidir.)


[tarihinde düzeltildi 27/8/2008 Saat 23:18 Yazar vasaak]
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 15
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye


Cevaplar: 142
kayıt olmuş: 2/2/2008
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bayan
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 29/8/2008 Saat 16:15  
BEN İNSANDIM..........

Yoktu hiçbir farkım
Diğer kullarından tanrının
Dokuz ay on gün
Ana rahminde kalan
Doğan, büyüyen, konuşan
Yemek yiyen bir candım
Yirmiyedisindeydim daha
Henüz ömrüne doymamış
Gencecik bir fidandım
iyiye, güzele, yeniye, doğruya dost
Kötüye, çirkine, eskiye, eğriye
düşmandım

Ben insandım!...
Canım aldılar ecelsiz
Pırıl pırıl bir onsekiz mayıs günü
Yoluna başkoyduğum
Vebalim, sevdalım
Toprağına uzandım
Saplandı yağlı kurşunlar delikanlı bedenime
Tepeden tırnağa kandım

Ben insandım
Ben cümle ezilenlerin sadık dostu
Zulme, baskıya, sömürüye düşmandım
Bağımsızlık ve özgürlük kavgasında
En ön saflarındaydım mazlum halkımın
Elde silah kahramanca savaştım
Yokluğuma kadeh tokuşturdu hain takımı
Bilmediler ki ben söylenen türküde
Yakılan ağıtta ve dinmeyen silah seslerinde yaşayandım

Ben insandım
Ben işçilerin, ben köylülerin
Ben bütün ezilenlerin muhteşem kini
Ben sömürgeciliğe, emperyalizme
Ve yerli gericiliğe karşı
Şaha kalkan halkımın gür sesi
Ben baştan başa isyandım

Ne beş meteliğe ırzını
Vermeye hazır bir hain
Ne de yediği insan eti, içtiği kan olmuş bir sultandım

Ben insandım
Ben Karadeniz`de derya dibinde
Balıklara yem edilen onbeş özge candım
Ağrıydım ben, Koçgiriydim
dersimdim, Zilandım
Günyüzü görmemiş bebeydim ben
Süngülerin ucunda sallanandım

Ben insandım
Zulüm ve işkence dert ve kahır unutulur belki de ben unutulmam
Çünkü ben dilden dile dolaşan bir destandım
Dağlardan, barikatlardan
Düşmana kurşun sallayan
Gerillanın göğsündeki nişandım

Ben insandım
Ben pençelerini ve iğrenç dişlerini
Vücuduma geçiren sömürgecinin ağzındaki kandım
Ben toplu imhalar, ben idam, ben sürgün
Ben mecburi iskandım
Elleri ve kolları birbirine bağlı
Kirve, hısım ve akraba
kimileriyle akrandım
Oracıkta benzin döktüler üstüme
Küllerimiz birbirine karıştı
Yüzbinlerle cayır cayır yanandım
Benzerlerimdi katledenler beni
Ama ben insandım
Tarihtim ben
Ezilenlerin, horlananların tarihi...

Geçtim zulüm cenderesinden
kan kızıla boyandım
İmparatorlar, sultanlar, cümle iblisler
Yok etmek istediler beni.
Saldım toprağıma kökümü,
Bugüne dek dayandım

Ben insandım
Uçurdum kellesini Dehak`ın
Demirci Kawaydım ben
Örse çekiç sallayandım
Eksilmedi bir daha hiç
Toprağımda isyan ateşi
kızıl bir meşaleydim ben
Bütün 21 Martlarda
Dağların doruklarında yanandım

Ben insandım
Spartaküsle beraberdim Roma arenalarında
İlk umudu
İlk gerillasıydım cihanın
Efendilerine karşı ayaklanandım
1879`da Paris`te, Rusya`daydım Ekim 1917`de
Çin`de, Kore`de, Küba`da, Vietnam`da
Kızıl bayrağı taşıyandım
Laos`ta, Kamboçya`da, mozambik`te, Angola`da
Kan kusan mitralyözdüm ben!...
Deştim karnının hainin, sömürgecinin
Cepheden, cepheye yankılandım
Yurt sevgisini iğrenç bir maske gibi
Suratlarında taşıyanlar
Canım aldılar ecelsiz

Ben bir Militandım
Savaşsız, sömürüsüz
Bir dünya içindi kavgam
Henüz yirmiyedisindeyken ve gencecik bir fidanken daha,
Bağımsızlığın ve özgürlüğün kutsal özlemi uğruna
Al kanlara boyandım

Ben insandım
Ben bitmeyen kavga
Ber bağımsızlığa susamış ülke
Ben kurtuluşun gübrelenmiş toprağı
Ben KÜRDISTANDIM!...

A.Haydar KAYTAN


____________________
MuNzUrUmA DoKuNmA YaNaRsIn........... DeRsİmİn aSi KıZı ronya_desiman
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 16
Süper Üye
Süper Üye


Cevaplar: 87
kayıt olmuş: 15/1/2007
Durum: Çevrimdışı
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 1/9/2008 Saat 12:27  
İhsan Çaralan

Bir kapitalist yoldan komünizme geçiş fantezisi-1 ‘Liberal solcular’ın sol düşmanlığı!

Son günlerde kendilerine “liberal aydın”, “liberal solcu” diyen ya da böyle denilen kimi kişiler, görünüşte statükoya, geleneksel devletçi kesimlere karşı mücadele ediyor, özgürlükler ve demokrasi için büyük fedakarlıklar yapıyor görünürken, gerçekte “sol”a saldırmakta, özellikle de Gobelsci propaganda yöntemleriyle, medya gücünden de yararlanarak kendilerini gelmiş geçmiş en büyük “demokrasi kahramanları” olarak göstermeye çalışmaktadırlar.
Son dönemde Ergenekon tartışmalarıyla başlayan ve “Neden AKP’nin Ergenekon Operasyonu’nu sol desteklemiyor?” gibi, ne idüğü belirsiz ve kimi kastettikleri de açıkça belli olmayan bir suçlamanın arkasından “sol”u ve hatta ‘68 devrimcilerini; Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını bile Ergenkon’la aynı ideolojik-politik çizgide olmakla suçlamaktan başlayıp, Hrant Dink için Birgün gazetesinde “Bu Ermeni hâlâ neden yazıyor?” diyen densiz kişi şahsında, Birgün ve bütün solu hedefe koymaya kadar gelen bir karalama kampanyası sürdürmektedirler.
HERKES LİBERAL Mİ
OLMALI?
Liberal yazarlar, bir yandan bakınca herkesi “Bütün yeni bir dünya tasarımları, siyasetler, ideolojiler bitmiştir; herkes bizim gibi küreselleşmenin, globalizmin basit propagandacıları olmadır” fikrine çağırırken; asıl saldırıyı, “sol”a ve özellikle de sınıf mücadelesinde ısrar eden; Marksist sosyalizmi savunan (en azından kendilerinin öyle kabul ettiği) kişi ve çevrelere yöneltmekte, onları bir an önce kendi pespaye liberalizmlerine katılmaya çağırmaktadırlar.
Kamuoyunda, genel olarak solcu, solu savunuyor olarak bilinen Radikal ve Taraf gazetelerinde üslenen, ama Zaman’dan Yeni Şafak’a, Hürriyet’ten Sabah’a kadar çeşitli medya guruplarının yayın organlarında boy gösteren bu “liberal”ler, sermaye cephesinde ortaya çıkan skandallardan şeriatçılık girişimcilerine, gericiliğin envai türünden globalizm saçmalıklarına her şeyi hoş görüp bir liberale “yakışacak” biçimde anlayışla karşılarken, “sol” ve “solcu” dedikleri çevrelere karşı karalayıcı, hotzotçu, düşmanca bir tutum takınmaktadırlar.
AMAÇ AYNI, ÜSLUP FARKLI
Kuşkusuz ki liberal cenahta yer alanların tümünü aynı sepete koymak doğru değil. Bu yüzden de bu yazı çerçevesinde, “sol”a, sosyalizme, Marksizme, Türkiye’nin devrimcilerine yönelttikleri saldırının biçimi bakımından özde birbiriyle birleşseler de, belki üslupta farklılaşan iki eğilimden söz edeceğiz. Bunlardan birinci kategoride yer alanlar; sınıf mücadelesi, proletarya ve Marksist sosyalizm tarafından onda keşfedilen değerlerin artık geride kaldığı ve kapitalizmin insanlığı komünizme uuupsürecek tek ve en kestirme yol olduğunu, bu amaçla da kapitalizmi sonuna kadar desteklemek gerektiğini savunan, bunu yaparken de bir “düzeyi” korumayı gözeten liberallerdir. Örneğin, bu yazı kapsamında görüşlerini eleştireceğimiz Taraf Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan’dır. Diğerleri ise tek amaçları küreselleşme politikalarını kutsamak, ABD ve Batı emperyalizminin dünya hegemonyasını savunurken, gerçeklerin üstünü örtmek için kaba küfür, karalama, iftira ile sol, sosyalizm, komünizm, ilericilik, devrimcilik adına ne varsa ona saldırmayı, ona düşman olmayı marifet düzeyine yükseltmiş; adlarının başına liberal sözcüğünü koysak bile aydın denmeyi hak etmeyen, eli kalem tutan takımıdır. Bunların da birkaçını bu yazı kapsamında eleştireceğiz. Çünkü bunlar, liberal kavramındaki serbestlik, karşısındakine de görüşünü dinleyip ona göre bir şeyler söyleyen değil; “sol”, “sosyalizm”, Lenin, Stalin, Marksizm...sözcüklerini ya da kavramlarını duyduklarında kodlandıkları gibi, önceden öğretilmiş “despotizm”, diktatörlük”, “şoven milliyetçi”, “tiranlık”, “Hitlercilik”, “buyuruculuk”, “soğuk savaş” gibi sözcükleri harmanlayıp bunlardan suçlama cümleleri üretmeyi başarıyla yapan, çoğu “eskiden solcu”lardır. Bunlar daha çok da AKP’nin, laik bilim ve modernite değerleri karşısında dine ve dinin değerlere alan açmak için öne sürdüğü; “gerçeğin birden çok olduğu” iddiasına sarılan demokrasi ve özgürlüğü bu “çatlakta” arayan, bu yüzden de AKP’nin yedek gücü haline gelen, mevcut konjonktürde de yukarıdakilerden “itibar edilen zat” olarak göründükleri için mutlu olan bir kesimdir.
LİBERAL SALDIRIDA ‘SOL’
KAVRAMI NEDEN ÖNE
ÇIKMAKTADIR?
Burada, liberalizmin “sol” savunucularının öne sürdüğü görüşlerin amaç ve içeriklerine geçmeden önce, söyleneceklerin anlamlanabilmesi için bir konuya açıklama getirmek gerekir: Saldırılar neden “sol”a yapılmaktadır? Ve neden “sol kavramı” kullanılmaktadır?
Her şeyden önce belirtmek gerekir ki bu köşede ve Evrensel gazetesinde, olağan koşullarda “sol” kavramı, olumlu anlamda kullanılmamaktadır. Çünkü bu kavram, bir sınıf içeriği olmayan, popüler, bir gerçekliğe karşılık gelmeyen, herkes için aynı içeriğe sahip olmayan, bu nedenle üstünde anlaşılması mümkün olmayan bir kavramdır. Bunu elbette, okuryazarlıkta çoğumuz yaya bırakacak liberaller de bilir ama “sol kavramı”nın muğlak ve gerçek yaşamda belirli bir karşılığı olmaması, onlara büyük bir fırsat sunmaktadır. Onun için de saldırı hedefi olarak ilerici demokrat güçler seçilirken, “sol” nitelemesi özel olarak ve saldırıya en uygun kavram olduğu için seçilmiştir. Bu yüzden de onlar, suçlamaları yöneltirken; “şu siyasi parti”, “bu çevre”, “şu Marksist sosyalist kesim”...filan demek yerine, “sol” demeyi tercih etmektedirler. Çünkü “sol” dendiğinde, CHP’den kendine solcu ve Kızılelmacı diyenlere, gerçek Marksistlerden eskiden bir biçimde sistemle çakışmaya girmiş ama sonradan sisteme bağlanmış “eskiden solucular”a kadar (örneğin sola düşmanca saldıran, bugün liberalizme bağlanmış olanların kendilerini de işlerine gelince solcu sayması, kendilerine sol liberal denmesinden hoşlanması da “sol” kavramının muğlaklığının göstergesidir) uzanmaktadır. Öyle olunca da CHP’nin Ergenekonculuğunu alıp solu Ergenekoncu olarak suçlamak, İP’in milliyetçiliğini alıp, “sol şovendir, milliyetçidir” ya da ‘68 devrimcilerinin içinden kimi statükocuları alıp “sol statükocuydu, ‘68’de milliyetçi ve statükocuydu” demek, ya da terörizmi politikanın aracı olarak kullanan bir “sol fraksiyonu” alıp “bakın sol teröristtir” demek kolaylaşmaktadır. Ya da madem ki tanınmış bir solcu, “Şu Ermeni neden hâlâ yazıyor?” demişse, “Bakın sol zaten eskiden beri milliyetçi, katliamcı, jenositçidir. Hrant’ın cenazesine katılan solcular da ikiyüzlüdür” diye rahatça yazılabilmektedir.
Bu yüzden de bu yazı çerçevesinde “sol” kavramını ister istemez kullanacağız.
Ama burada sadece kendine “liberal” ya da “liberal sol” diyenlerin hedefe koyduğu bir kesim olarak “sol”dan söz edeceğiz. Özel durumlarda da neyi kastettiğimizi belirteceğiz.
Şimdi artık Taraf’ın Yayın Yönetmeni Ahmet Altan’ın ütopyasından, ötekilerin “sol düşmanlığı”nın kökenlerinden söz edebiliriz.

Evrensel Gazetesi
Yarın: Ahmet Altan’ın
sosyalistleşen globalizmi


____________________
''Kuru duayı bırak, ağaç isteyen tohum eker"
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 17
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye

tutkigecedir
Cevaplar: 222
kayıt olmuş: 30/12/2005
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 7/9/2008 Saat 15:07  
1876 yılı HAYDİ OSMANLI..adlı gazetenin köşelerinin birinde reşadiyeli namık adlı köşe yazarının yazılarını tavsiye ederim herkez okusun...:0))...bide 1903 te basımına başlanan..'''ATATÜRK İSTANBULA GERİ DÖN İBNELİK YAPMA''',adlı diye bi haftalık mecmua vardı..okuyun onuda okuyun derim..:0))))))))))))))..hehehe hörmetler..


____________________
i?te geldik gidiyoruz bilinmez bi diyara...eskiden karpuzduk ?imdi d?nd?k bi h?yara...
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 18
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye


Cevaplar: 129
kayıt olmuş: 18/9/2007
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 10/9/2008 Saat 11:17  
İsmail Beşikçi

Tarih: 8 Eylül 2008 Pazartesi


68’liler ve Kürtler

1960’ların başlarında ve ortalarında, Kürtler Türk solu içinde , özellikle Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde örgütleniyorlardı. Milli Demokratik Devrim (MDD) içinde örgütlenen Kürtlerin sayısı azdı. 1960’ların sonlarına doğru, Kürtler kendi örgütlerini kurup Türk solundan ayrılmaya başladılar. Devrimci Doğu Kültür Ocaklar (DDKO) bu örgütlerin başında yer alır.

1967 sonbaharında gerçekleşen Doğu Mitingleri, DDKO’yu önceleyen önemli bir toplumsal ve siyasal olaydır. Doğu Mitingleri’ni TİP ve Kürt yurtseverleri birlikte düzenlemişti. 1966 da Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’ (TKDP) Kürt yurtseverlerin etrafında toplandığı önemli bir örgütlenme oldu. Bu illegal yapı içinde, daha sonra, Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi ayrışması yaşandı.p>

Kürtlerin, Türk solundan ayrılıp kendi örgütünü kurmaya çalışması, toplumsal bilincin, Kürtlük bilincinin gelişimiyle ilgiliydi. Yükselen bilincin, Kürdistan’ı ve Kürtleri nasıl algıladığı da önemliydi. Yükselen bu bilinç Kürdistan’ı nasıl algılıyordu? Bu da irdelenmesi gereken bir konudur.

O dönemde, o yıllarda,, Türk solu, “emperyalizme karşı mücadele”, “bağımsız Türkiye” gibi sloganlar kullanıyordu. Türk solu bu çerçevede etkinlik gösteriyordu. Ama, Türk solundan ayrılıp kendi örgütünü kurmaya çalışan Kürt solu da bu sloganları aynen kullanıyordu. Kürt solu da bu sloganlar çerçevesinde faaliyet gösteriyordu. Bu, ister istemez, “özgün bir Kürt düşüncesi var mıdır?” sorusunu akla getirmektedir. Özgün bir Türk düşüncesi vardır. Bu, her şeyden önce anti-Kürt bir düşüncedir. Bu, Kürt sorununa, haklar ve özgürlükler açısından değil, güvenlik anlayışı açısından bakan bir düşüncedir. İstisna yazarlar, kurumlar olabilir. Fakat bu istisnalar, Türk düşüncesinin bu ana içeriğini değiştirmez.p>

1960’larda, Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın, sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısına sahip oldukları kanısında değilim. Sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı günümüzde var mı? Bu da ayrıca sorulması, cevaplarının aranması gereken bir sorudur. Bu konuda, Kürt Demokratik Çalışma Grubu’nun, TEVKURD çevresinin düşüncelerinin ve tutumunun dikkate değer olduğunu düşünüyorum.

Sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı nedir? Kürtler ve Kürdistan, Birinci Dünya Savaşı sürecinde ve daha sonra, 1920’li yıllarda, Milletler Cemiyeti döneminde, bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Ortadoğu’nun ortasında, 40 milyonu aşkın bir nüfusa sahip olmasına rağmen, Kürtlerin ve Kürdistan’ın, dünyada, uluslararası ilişkilerde küçücük bir siyasal statüsü yoktur. Birleşmiş Milletler’de, Avrupa Konseyi’nde, Avrupa Birliği’nde, İslam Konferansı’nda vs. Kürtlerin adı anılmamaktadır. Kürtler, ancak “terör”den, “uluslararası terör”den söz edildiği zaman anılmaktadır. Soykırıma uğradıkları zaman ise, bu uluslararası kurumlar, Kürtlerin karşılaştıkları felaketi, görmezden, bilmezden gelmektedir. “Terör” kavramının çerçevesi Türkiye’de çok geniştir. “Anadilimizi istiyoruz”, “Kürtçe eğitim istiyoruz” diyenler de çoğu zaman terörist olarak değerlendirilmektedir “Terör” ise, “terörün kökü kazınacaktır” anlayışıyla dile getirilmektedir. Sağlıklı Kürtler ve Kürdistan algısı, bu durumun, Kürtlerin bilincine çarpmasıyla oluşur. Kürtlerin başına bu lanetli çorap nasıl geçirilmiştir? Böylesine bir bölünmenin, parçalanmanın ve paylaşılmanın hedefi olan ulus zaaflar yaşayan bir ulustur. Bu zaaflar nelerdir? Sağlıklı Kürtler ve Kürdistan algısı, ancak bu durumların bilimin, siyasetin ve diplomasinin kavramlarıyla açıklanmasıyla oluşur.

1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, Ortadoğu’da gerçekleşen en ciddi emperyalist müdahale Kürtleri ve Kürdistan’ı hedef almıştır. Bu aynı zamanda en kalıcı olan bir emperyalist müdahaleydi. Türk düşüncesi, Türk solu, Türk sağı, vs. “emperyalizme karşı mücadele şiarını dilinden düşürmüyor, fakat, Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması sürecini görmezlikten, bilmezlikten geliyordu. Böyle bir konu, böyle bir müdahale yokmuş gibi davranıyordu. Sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı bu ilişkilerin etraflı bir şekilde irdelenmesiyle oluşur.

Milletler Cemiyeti döneminde, İngiltere’ye bağlı Irak, Ürdün, Filistin, Fransa’ya bağlı Suriye ve Lübnan mandaları (sömürgeleri) kurulurken, bir Kürdistan mandasının (sömürgesinin) düşünülmemiş olması, bilakis, Kürdistan’ın yeni kurulan bu devletler arasında paylaştırılması elbette, irdelenmesi gereken bir süreçtir.

Kürtlerin ve Kürdistan’ın 1920’lerdeki durumuyla ilgili analiz yapıldığı zaman, “Beşikçi 1920’lerden öteye gidemiyor, 1920’lerde kalmış…” deniyor. Beşikçi için böyle değerlendirmeler, böyle eleştiriler de var. Bunun ciddi bir eleştiri, sağlıklı bir değerlendirme olduğunu düşünmüyorum. Bunu, şu şekilde açıklayayım. Büyük Britanya, Birinci Dünya savaşı döneminde, Arap lideri Şerif Hüseyin’le gizli görüşmeler yapıyordu. İngiliz gizli servisi tarafından gerçekleştirilen görüşmelerde, İngiltere, Şerif Hüseyin’e büyük bir Arap imparatorluğu vaat ediyordu. Şerif Hüseyin, bunun gerçekleşmesi için canla başla çalışıyordu. Fakat, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Şerif Hüseyin’e vaat edilen büyük Arap imparatorluğu gerçekleşmedi. Örneğin tasarlanan Arap imparatorluğunun bir yerinde, Yahudiler için bir yurt, bir Yahudi devleti de kuruldu. Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, Filistin diye manda devletler kuruldu. Beşikçi bu konu üzerinde dursa, Şerif Hüseyin’e verilen sözlerin neden gerçekleştirilmediğini irdelese, sadece bu konu üzerinde dursa, daha sonraki gelişmelere dikkat çekmese, Beşikçi’nin 1920’lerde kaldığı söylenebilir. Çünkü Araplar, bir bütün olarak, 1920’lerden çok çok ileridedir. Siyasal olarak da, toplumsal ve ekonomik olarak da… Basra Körfezi’nden Fas’a kadar 22 bağımsız, Arap devleti vardır. Filistin Arap devletiyle bu sayı yakında 23’e çıkacaktır. Kürtler için durum böyle mi? Kürtler 1920’lerden daha ileri bir durumda değildirler. 1920’lerden çok daha geride kaldıkları, geride bırakıldıkları söylenebilir. Çünkü Osmanlı döneminde Kürtler, şu veya bu biçimde özerk bir yapıya sahiplerdi. Kürt dili, Kürt kültürü inkar edilmiyordu. Cumhuriyetle birlikte inkar ve imha siyasetinin yaşama geçtiği, bunun kararlılıkla uygulandığı biliniyor. 1910’larda, Kürtçe dergiler, Kürtçe gazeteler yayımlandığını bilen, gören İttihatçılar, daha sonra Kemalistler, 1923 ten sonra, “Kürtçe diye bir dil yoktur”, demeye başladılar. Aksini iddia edenleri, yani Kürtlerden, Kürtçe’den, Kürdistan’dan söz edenleri, çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşı karşıya bıraktılar. Bu bakımdan 1920’ler, Milletler Cemiyeti dönemi elbette irdelenmelidir. Kürtlerin başına lanetli çorap nasıl geçirildi konusu elbette sorgulanması gereken bir durumdur. Bir halkın dili yoksa, gasp edilmişse artık hiçbir şeyi yoktur demektir.

Özgün bir Kürt düşüncesi şüphesiz olmalıdır. Ortadoğu’da 40 milyon olacaksın, fakat, adın, hiçbir uluslararası kurumda yer almayacak, sadece, “terör” denildiği zaman anılacaksın.“Adımızı istiyoruz, anadilimiz Kürtçe’yle eğitim istiyoruz” diyenler ise, “terör”den kovuşturulacak. “Terör” çerçevesinde anılmak nasıl olur? “Terörün kökü kazınacak”, “terörle mücadelemiz kararlılıkla, artarak sürecek” şeklinde olur. İşte bu temel çelişkileri çözümleyebilmek için özgün bir düşünceye ihtiyaç vardır. “Tarihte şu kadar şanlıydık, bizden daha büyük yoktu…” demek için değil, bu kadar büyük nüfusumuzla, bu kadar geniş toprağımızla, neden bir hiç haline geldik. Neden küçücük bir siyasal statüye sahip olamadık, sorularına yanıt bulmak için özgün bir Kürt düşüncesinin oluşumuna gerek vardır.

Ege’de, Akdeniz’de ormanlar yanıyor. Türk basını, “ciğerlerimiz yanıyor” diye manşet atıyor.

“İtfaiyeciler, helikopterler, halk, asker, yangını söndürmek için elbirliğiyle çalışıyor.” Basın bu konularda çok yoğun bir kampanya yürütüyor. Ağaçlandırma çalışmaları hemen başlıyor. Kürt bölgelerindeyse ormanları askerler yakıyor. Kürt bölgelerinde, devlet, ormanları sistematik olarak yakıyor. Halkın, kovalarla, bakraçlarla yangını söndürme girişimlerine güvenlik güçlerince izin verilmiyor. Bu tür olaylarsa, Türk basınında haber olarak bile yer almıyor. Bu tür olayların basına yansımamasına özellikle dikkat ediliyor. Bu tutumda büyük bir çelişki var. Birbirlerine çok zıt bu tutumların irdelenmesi yine özgün bir düşünceyi gerekli kılmaktadır. Birbirine çok zıt olan bu düşüncelere, duygulara ve tutumlara rağmen, “kardeşlik” diye bir kavram da var. “Türk-Kürt kardeşliği” Bu kavram böylesine çarpıcı zıtlıklara rağmen nasıl üretilebilmiş? Bu kavramın işlevi nedir?

Her yıl Ağustos aylarında Ordu ve Giresun yörelerine gelen fındık işçilerinin, aile olarak buralara gelen, derme-çatma çadırlarda yaşayan, yollarda çok ağır trafik kazalarıyla karşılaşan fındık işçilerinin karşılaştıkları sorunlar yakından biliniyor. Buna rağmen “kardeşlik” hiç bitmeyen bir slogan… Kürtler de bu kavramı sık sık kullanıyor. Bu aymazlık da ayrıca irdelenmelidir.

Devlet ve hükümet yetkilileri, Deniz Gezmiş, Vedat Aydın, Musa Anter, Kemal Akbulut, Oluç Korkmaz, gibi kişilerin isimlerinin Kürt şehirlerindeki caddelere, sokaklara verilmesini suç sayıyor. Örneğin Demokratik Toplum Partisi Kars ili yöneticilerinden Mahmut Alınak hakkında, bu tür önerilerinden dolayı dava açıldı, mahkumiyet kararı verildi. Buna rağmen, “Kürtlerin bu ülkede tek hakkı vardır, o da Türklere hizmetçi olma hakkı” diyen Mahmut Esat Bozkurt’un adı, üniversitelere, barolara her yerlere veriliyor. 33 Kürt’ün, Özalp’da, katledilmesinin emrini veren Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın isimleri de öyle…Bütün bunlara rağmen “kardeşlik” nasıl dile getirilebiliyor? İşte bütün bunlar için özgün bir Kürt düşüncesine yine gerek vardır.

Avrupa özgürlükler alanı olarak bilinir. Avrupa Konseyi’ne “Avrupa’nın vicdanı” denir. “Dünyanın vicdanı!” Ama, Avrupa, “Avrupa’nın vicdanı” Kürtlerin hakları ve özgürlükleri konusunda her zaman kısıtlayıcı, engelleyici bir tavır içinde olmuştur. Örneğin, 600 bin civarında bir nüfusa sahip olan Karadağ’ın, 2 milyona yakın bir nüfusu olan Kosova’nın, özgürlüğü, bağımsızlığı hararetle savunulurken, Ortadoğu’da 40 milyonu aşkın bir nüfusa sahip olan Kürtler konusunda, olumsuz bir tavır ortaya konulmaktadır. Avrupa’nın bu derin çelişik tutumunun irdelenmesi için özgün bir Kürt düşüncesine yine gerek vardır.

Kürtler ve Kürdistan, Sovyetler Birliği’nde, ulusların kendi geleceklerini belirleme ilkesinin en coşkulu bir şekilde savunulduğu bir dönemde bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Sovyetler Birliği yöneticileri bu süreçte, Kürtlerin değil, Kürtleri ezenlerin arkasında durmuştur. O dönemde, Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın anti-Kürt politikalarıyla Sovyetler Birliği politikalarının fazla bir farkı yoktur. Sovyetler Birliği de İngiltere gibi, Fransa gibi anti-Kürt politikalar izlemekte, Kürtleri ezenlere destek vermektedir.

“Mazlum milletler” kavramı da Sovyetler Birliği döneminde dile getirilen bir kavram olmuştur. 1915’deki Ermeni soykırımına rağmen, 1919’da, 1920’lerde, Anadolu için bu kavram nasıl dile getirilebiliyor?

Kürtler, dünyada bir eşi daha bulunmayan bir inkar ve imha politikasıyla karşı karşıyadır. Kürtlerin somut durumları, konumları ve istekleri karşısında bu inkar ve imha politikaları da bilimin, siyasetin ve diplomasinin kavramlarıyla açıklanabilmelidir. Bunun için de özgün bir düşünceye, özgün bir Kürt düşüncesine gerek vardır.

1960’ların sonlarında, Kürtler,üniversitelerde eğitim gören Kürt gençleri, ayrı örgütlenme gereğini duymuşlardır. Bunun bir bilinç yükselmesi olduğu söylenebilir. Buna rağmen, Türk solunun kullandığı kavramları, sloganları aynen kullanmaya devam etmişlerdir. Buysa Kürtlük bilincinin yükselmesini engelleyici bir tutumdur. Türk düşüncesinin, Türk solunun kavramları kullanılarak sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı yapılamaz. Bu konularda Kürtler kendileri düşünmelidir. Kürtler, Kürtleri ve Kürdistan’ı kendi düşünceleriyle, kendi yöntemleriyle analiz etmelidir. Bütün bu konularda özgün bir Kürt düşüncesine gereksinim büyüktür.



İsmail Beşikçi
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 19
Rind Üye
Rind Üye

comandante
Cevaplar: 29
kayıt olmuş: 6/1/2005
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 14/9/2008 Saat 17:07  
Selamlar arkadaşlar;
munzur hocam valla güzel konu olmuş da bence bu gibi konular için haberler kısmında bir yer açılsa daha ii olur ha:)))

kolay gelsin:))

comandante...


____________________
Terk etmedi sevdan beni,
Aç kaldım, susuz kaldım.
Hayin, karanlıktı gece.
Can garip, can suskun
Can paramparça...
Ve ellerim kelepçede,
Tütünsüz, uykusuz kaldım,
Terk etmedi sevdan beni...

Ahmet Arif
Profiline gir E-mail gönder Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 20
Nu Üye
Nu Üye

_HeVi_
Cevaplar: 8
kayıt olmuş: 23/9/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bayan
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 15/9/2008 Saat 22:17  
12 Eylül’le hesaplaşamayan Türkiye

Atina’da bundan yıllar önce Türkiye Büyükelçiliği’ni ziyaret etmiştik. Kapıdan içeri girdiğimizde 12 Eylül askeri darbesinin lideri Kenan Evren’in şeref masasında imzalı bir fotoğrafı dikkatimi çekmişti. Evren, bir fotoğrafını büyükelçiye imzalayıp vermişti. O büyükelçi daha sonra Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı oldu. Şimdi de yüksek düzey bir diplomat olarak görevini sürdürüyor.

O yıllarda Yunanistan’da cuntanın iki liderinden birisi cezaevinde 20 yıla yakın

hapiste kalmış ve orada ölmüştü. Cenazesine katılan Yeni Demokrasi Partisi’nin bir milletvekili bu nedenle partisinden ihraç edilmişti. İkinci lider ise o tarihte hâlâ cezaevindeydi.

Türkiye ile Yunanistan arasındaki farkı anlatacak en güzel iki örneğin bu olduğuna inanırım ve yeri geldikçe bu örneği veririm. Bizdeki darbeci, hâlâ devletin en üst

düzeyinde muteber bir isimdir. Onlardan hesap sorulamaması amacıyla darbe Anayasası’na konan madde bugüne kadar hiçbir iktidar tarafından değiştirilmemiş, değiştirilmek istenmemişti.

12 Eylül’ün üzerinden 28 yıl geçtiği halde bu darbeyle hesaplaşamamış durumdayız. Üstelik Türkiye 25 yıldır çok partili bir rejimle yönetiliyor. Darbe Anayasası dahil her türlü demokrasi dışı, demokrasi karşıtı yasayı değiştirebilecek çoğunluklar Meclis’te olduğu

hale bu yapılmıyor, yapılamıyor.

***

12 Eylül’le hesaplaşmak aynı zamanda geçmişle yüzleşmek, darbecileri yargılayıp, onlardan hesap sorabilecek yeni bir döneme geçtiğimizi göstermek anlamına gelecek.

12 Eylül’le hesaplaşamayan Türkiye, 6-7 Eylül felaketiyle de doğru dürüst yüzleşemez, gayrimüslim azınlıkların mallarına el konulup, sürgünlere gönderildiği Varlık Vergisi Kanunu’yla da... Diğer acı olaylarla da...

Her ülkenin kendine göre bir tarih algılaması vardır. Bu algılamayı her ülke kendi çocuklarını belli bir şekilde eğiterek oluşturur. Tarihinizi ‘öteki’ne düşmanlık üzerine kurarsanız, zaten o şekilde eğitilen çocuklar da milliyetçiliğin, acımasızlığın esiri haline gelirler.

Reşat’la (Çalışlar) ilk okuldayken tarih çalışıyorduk. Bir gün bana döndü ve şöyle bir soru sordu: “Baba, bizim tarih kitaplarının hepsinde yapılan savaşlarda Türklerin haklı olduğu söyleniyor. Peki Türklerin haksız olduğu bir savaş yok mu?”

Diyebilirsiniz ki, her ulusun tarihi az çok böyle yazılır. Olabilir. Ancak, kendi tarihiyle yüzleşemeyen toplumlar sağlıklı olamazlar. Almanya’nın ünlü lideri Willy Brandt, İkinci Dünya Savaşı’ndaki ırkçı günahları için Polonya’ya gittiğinde soykırım anıtının

önünde diz çökmüş Polonya halkından ve Yahudilerden özür dilemişti.

Bu bir yönüyle bakıldığında çok sembolik bir olay gibi görünebilir. Ancak, Brandt’ın kendi ulusu adına diz çökerek özür dilemesi eminim ki, Almanların ruhunda tedavi edici etkiler yaratmıştır.

12 Eylül 1980 askeri darbesi üzerinde toplumun çok geniş kesimlerinde ortak bir kanaat oluşmuş durumda. Sağcılar da solcular da, ülkemizi derin acılara boğan, hâlâ olumsuz sonuçlarını yaşadığımız bu darbenin kötülüğü konusunda bir ortak tutum gösterebilirler.

12 Eylül 1980 askeri darbesiyle hesaplaşma içine girmeliyiz. Bunun için yapılacak ilk iş, 1982 Anayasası’ndaki ‘Cunta liderleri yargılanamaz’ maddesini kaldırmaktır. Artık 90 yaşına gelmiş Kenan Evren’in hangi cezayı alıp almayacağı önemli değildir. Önemli olan ona dokunulmasıdır ve darbecilerden hesap sorulduğunun tarihe bir kayıt olarak düşülmesidir.

Çok sembolik gibi görünen böyle bir yargılama ciddi etkiler yapacaktır. Üstelik Türkiye bir yerden başlayarak tarihiyle yüzleşme noktasında bir adım atmış olacaktır.

Böyle bir adım bugün mümkündür. 28 yıl sonra da olsa önemli sonuçlar yaratabilir...

radikal
oral çalışlar
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 21
Süper Üye
Süper Üye

BIMBAREK
Cevaplar: 72
kayıt olmuş: 20/6/2008
Durum: Çevrimdışı
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 22/9/2008 Saat 12:29  
Hep baskasinin fikirleri ile cevreye nara cektikkk

hep baskasinin fotograflari ile in cin kovaladik..

hep baskasinin kose yazisi ile fikiradamligina oynuyoruz.

babam ben parami parklurda kosan BUTUN ATLARA yatirdim..
Budala degilim..

Hapiniz hapbarabar mukemmelsiz, kutlarim..
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 22
Nu Üye
Nu Üye

gercek_62
Cevaplar: 24
kayıt olmuş: 12/2/2008
Durum: Çevrimdışı
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 22/10/2008 Saat 22:37  
Bu gazeteler, bu televizyonlar, bu dünya, bu sözler, bu kürsüler hep erkeklerin. Oysa başlangıçta böyle değildi. Bir zamanlar bir yerlerde kadın savaşçılar vardı. Kadın büyücüler, hükümdarlar ve atlarına binip giden kadınlar vardı. İyi ve kötü kalpliydiler, çirkin ve güzel. Sert bakışlı olanları vardı, şefkatle tutanları. Alçak olanları vardı yücelere ağanları. Ama kadınlar vardılar çok ama çok önceleri ve onlar neyi nasıl yapacaklarını erkeklere sormazlardı. Neye tapacaklarını, ne giyeceklerini, kiminle sevişip nasıl yaşlanacaklarını kendileri bilirdi. Ellerinde onları hep oldukları gibi gösteren aynaları vardı. Kadınlığın başlangıcından olgunluğuna, olmuşluktan yanmışlığına her şeyi olduğu gibi anlatan kadınlık bilgileri vardı. Bir kız çocuğu doğduğunda bu bilgiye doğar ve ölümüne kadar bu bilgi sayesinde düşe kalka ama hiç şaşkına dönmeden yaşardı. Âşık olunca ne yapılır, memelerin çıkmaya başlayınca yeni gelen bu gövde nasıl karşılanır, bacaklarının arasında kan sızdığında bu neyin habercisidir ve erkekler hayatın neresinde durmalıdır. Talan edilmiş kadınlarGövdemizle aramıza erkeklerin uydurduğu tanrılar; ruhumuzla aramıza o tanrıların uydurduğu erkekler girmemişti henüz. Tamdık. Korkularımız bizden daha küçüktü. Eksik olmadığımızı, kendi derimiz içinde kendi evrenimiz olduğunu biliyorduk. Sonra onlar geldiler. Çok zaman önceydi, korkuyla büzüşmüş erkeklikleriyle, sevgisizlikle ekşimiş kadınlıklarıyla dünyamızı talana geldiler. Bizi ne zaman görseler korkuları geliyordu akıllarına. ‘Kapanın!’ dediler. Kapatmak yetmedi, ‘Susun!’ dediler. Susmamız yetmedi, ‘Gözümüzün içine bakmayın’ dediler. Biz insan değil, onların korkularıydık bu yüzden yetmediler ne yapsalar. İşte o zaman son emri verdiler. Uydurdukları tanrılara tekrar ettirdiler:‘Utanın!’ dediler. İkiye böldüler biziVe biz o gün erkek-tanrıların emriyle utandık. Oluşumuzdan utandık. Erkek olmayışımızdan utandık. Sonra o kadar utandık ki kadınlar bile birbiriyle konuşmaz oldu. Böldüler bizi ve bizim gücümüzden ancak böyle kurtulabileceklerini anladılar:Utançla bölerek memelerimizden ikiye kalbimizi. Tam ortasına o eksiklik zannını koyarak.Sonra zaman geçti. Kadınlar o ‘Utan!’ emrini hiç unutmadı. Kıtalar bölündü ve seller karaları değiştirdi ama Kybele’nin içini sıkan tanrılar değişmedi. Paris sokaklarında barikatlar kuruldu ve Latin Amerika’da dağlardan insanlar aktı şehirlere ama Amazon’un kestiği memesine bakıp alay eden yılışık adamın cahilliği değişmedi. Çiçek çocuklar dans etti ve aya adamlar gittiler ama Avalon’un büyücülerini kilitlendikleri yerden çıkarmaya kimse cesaret edemedi. Yörük kadınlarının yürüyüp giden, efelenen, erkeği çamurdan yaratan ellerini kimse çivilendikleri yerden çıkarmadı. Ve bizler bunları unuta unuta sustuk. Regl olan kız kardeşimAnkara’da bir aile, kızının kadınlığa geçişini, bu dertli baharın başlangıcını, kadınlığın nisan ayını kutladı. Bu kutlama, kadınlığın yası tutulmamış binlerce yıllık katlinin kurbanlarına mezarlarında bir nefes aldırdı. Ben bir nefes aldım. Siz de bir nefes alın. Aramıza bir küçük kadın daha katıldı. Benim küçük kız kardeşim, kanaya kanaya kadın olunuyor görüyorsun. Ama sakın unutma, o kan temizdir. Çünkü ölümün değil, hayatın başlangıcının işaretidir. Sen hayatsın artık, sen hayat verebilirsin; kan bunun işaretidir. O kanın kıymetini bil, sakın utanmaya kalkma çünkü o kan tanrılardan bile daha eskidir. O herkesin sakladığı, utandığı, hakkında fısıldaştığı kan, sadece bizi eksik bırakan tanrıları uyduran adamları yarattığı için günahkârdır. Şimdi kendinle gurur duy. Eğer ağrı çekiyorsan bil ki dünya senden çıkacak, insanlar senden doğacak. Eğer istersen, eğer bu dünyaya lütfedersen! Bu ağrı, biraz o yüzdendir. Kanına sahip çık, binlerce yıllık koca anaların kanı yerde kalmasın!
SİMGECANSUYA TEŞEKKÜRLER PAYLAŞIMI İÇİN.Gerçek



YAZARI= Ece TemelkuranKıyıdan


[tarihinde düzeltildi 24/10/2008 Saat 23:46 Yazar pertekli]
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 23
Site kurucusu
Tecrübeli Üye

maya_
Cevaplar: 126
kayıt olmuş: 30/3/2008
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 23/11/2008 Saat 00:33  
Ben bir çocuğum...

Ben bir çocuğum; kalktım, düştüm, yürüdüm, koştum, yoluma devam ettim... güldüm, ağladım, oynadım, üzüldüm... bütün akranlarıma aynı gözle baktım.


Ben bir çocuğum; bazı zamanlar rengim siyah, kimi zaman beyaz, bazen esmer bazen de kızılım...


Ben bir çocuğum; şeker yemek, top oynamak, uçurtma uçurmak, saklambaç, seksek, evcillik, körebe oynamak... yaşam dilimdir.



Ben bir çocuğum; bilmediğim, tanımadığım bir çok şeyden korkarım, korkunca koşup annemin göğüslerime başımı koyarak güven duyanım...



Çocuktum, bir dilimiz vardı; arkadaş olmak ve birlikte oynamak... yoktu aramızda renk, dil, din, ırk üstünlüğü.

Anlamayız kötülükleri biz, bilmeyiz siz büyükler öğretmeseniz bize, bizleri kendinize benzetmeseniz...


Ben bir çocuğum; size emanet bıraktığımız dünyayı kişisel çıkarlarınız için kirleteniz. İhtiraslarınız nedeni ile yaşamı çekilmez kıldınız. Siyahtır dediniz, beyazdır dediniz, üstün ırk dediniz... zengin, fakir, köle efendi dediniz... her tarafı kana buladınız.



Ben bir çocuğum; bir gün panzer paletleri altında kaldı bedenim, paramparça oldum, başka bir gün on ikisindeki bedenim on ün kurşunla delindi, başka bir zaman parkta patlayan bomba ile kollarım bacaklarım ayrı ayrı yerlere savruldu, bir başka zaman babamın kucağında cansız bedendim, kolları aşağıya sarkılan...


Bir gün Hakkari’de, kameralar karşısında, korku dolu gözyaşlarım eşliğinde kolu kırılandım, sonra Adana’da gözaltına alındım, polisler bir daha dünyayı görmeyeyim diye plastik mermi gözlerine sıkılan, karanlığa gömülendim...



Bir gün Hiroşima’ydım, başka zaman Halepçe, önce saçları tutuşandım... ağlayandım.


Sapanla panzerler taş atandım, Diyarbakır’da tiner çekendim, yalın ayak dolaşandım, karnı aç hırsızlık yapandım... kimsesizdim, sığınacak bir yerde kıvrılıp yatandım, sokak çocuğuydum, itilen aşağılanan, dayak yiyendim veya şanslıysam çıraktım bir ustanın elinde...



Anlayacağınız ben bir çocuğum; şeker toplamak, caddelerde top oynamak, koşmak istiyorum...


Ben bir çocuğum; gözlerim ela, saçlarım sarı, tenim siyah, gülüşlerim kızıldır... kirletmeyin beni, bırakın böyle yaşamak istiyorum...


Şerif Kaplan


____________________
Biz topraklarından kopartırılarak suçlanıp, Özgürlükleri elinden alınan ve yok sayılan KÜRT çocuklarıyız...!
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 24
« Ön  Diğer »   Sayfa 1 kimden 8   «  1  2  3  4  5  »     print
Yukarı git


mxBoard, © 2006 by pragmaMx.org, based on eBoard, XMB and XForum

0,501 saniye - 62 queries