Hoşgeldiniz: www.Pertekliyiz.Biz
Ana Sayfa Biz Kimiz Bize Ulasin Bizi Tanitin Köyler Kitap Önerileri Ziyaretci Defteri
  Merhaba Misafir!   
Pertekliyiz.biz Sitesine Hosgeldiniz........Xerhatin.........Xerama
 

RADYO PERTAQ FACEBOOK GRUBU
www.Pertekliyiz.Biz Formu - Secme Köse yazilari

Radyo Pertaq

 


Giriş

Kullanıcı Adı:

Şifre:


icon_home.gif Ana Sayfa
som_downloads.gif Menü
tree-T.gif Pertek Resimleri
tree-T.gif Forum
tree-T.gif Dosyalar
tree-T.gif Alevilik
tree-T.gif Mesaj Panosu
tree-T.gif Etkinlikler
tree-T.gif Linkler
tree-T.gif Dilek Tahtasi
tree-T.gif Ziyaretci Defteri
tree-T.gif En Iyiler
tree-T.gif Anketler
tree-T.gif Kadromuz
tree-T.gif Biyografiler
tree-T.gif Sitenize Ekleyiniz
tree-T.gif Kadin
tree-T.gif Atasozleri
tree-T.gif Saglik
tree-T.gif Dersim Haritasi
tree-T.gif Sifali Bitkiler
tree-T.gif Testler
tree-T.gif Genel Bilgiler
tree-T.gif Mektuplar
tree-T.gif Oyun Eglence
icon_poll.gif Kültür&Sanat
tree-T.gif Gazeteler
tree-T.gif Tv Izle
tree-T.gif Sarki Sozleri
tree-T.gif Siirler
tree-T.gif Fikra Diyari
tree-T.gif Kitaplar
tree-T.gif Kitap Önerileri
tree-T.gif Filmler
tree-T.gif Klipler
tree-T.gif Kose Yazilari
tree-T.gif Dizi Izle
tree-T.gif Genel Kültür
tree-T.gif Eglence
icon_members.gif Üye Menüsü
tree-T.gif Kullanici Kaydi
tree-T.gif Özel Mesajlar
tree-T.gif Üye Listesi
tree-T.gif Ziyaretci Defteriniz
tree-T.gif Bizi Tanitin
tree-T.gif Bize Ulasin
favoritos.gif Haberler
tree-T.gif Haber Gönder
tree-T.gif Tüm Haberler
tree-T.gif Haber Arsivi
tree-T.gif Haber Basliklari
icon_members.gif Bilgileriniz
icon_members.gif Cikis Yap

Kategoriler
oarrow.gif Dersimden Haberler
oarrow.gif Dünyadan Haberler
oarrow.gif Güncel Haberler
oarrow.gif HABERLER
oarrow.gif Pertek Haberleri

Klipler

Yeni Klip
MERVAN TAN - ZARİN

MERVAN TAN - ZARİN
Yeni Klip
Tuncel Kurtiz//Grup Yorum 25.Yıl Konseri

Tuncel Kurtiz//Grup Yorum 25.Yıl Konseri
Yeni Klip
DENIZ YUSUF  HÜSEYIN

DENIZ YUSUF HÜSEYIN
Yeni Klip
DERSIM  MERKEZ

DERSIM MERKEZ
Yeni Klip
BABA BERTAL DA  DAVUL RESITALI

BABA BERTAL DA DAVUL RESITALI
Yeni Klip
PERTEK TANITIM FILMI

PERTEK TANITIM FILMI
Yeni Klip
Goran  Salih-Mn Ashqm

Goran Salih-Mn Ashqm
Yeni Klip
8 MART ETKINLIGI-PERTEK

8 MART ETKINLIGI-PERTEK
Yeni Klip
Kürmes Ezgisi

Kürmes Ezgisi
Yeni Klip
Ciwan Haco-diyarbekir

Ciwan Haco-diyarbekir


Yönetim
g Yönetim Bölümü

www.Pertekliyiz.Biz Formu Sisteme girmen gerek

En son aktif olan: 24/5/2012 Saat 00:47

Aşağı git
« Ön  Diğer »
küçükten büyüğe do;ğru sırala büyükten küçüğe doğru sırala Sayfa 7 kimden 8   «  4  5  6  7  8  »     print
Konuyu açan: Konu: Secme Köse yazilari
Rind Üye
Rind Üye

simge
Cevaplar: 38
kayıt olmuş: 28/4/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bayan
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 4/9/2010 Saat 09:15  
İnsanlar eceliyle ölsün, mayınla değil
04 Eylül 2010

Batman’ın barış meleği olarak anılan Sedat Özevin, 1 ay önce PKK mayınıyla hayatını kaybetti. Geride kalan acılı eşi Hülya Özevin referanduma da, politikaya da malzeme edilmekten dolayı perişan



Çok yakınını hiç beklenmedik şekilde kaybeden insanlar, acının şokunu o kadar yoğun yaşar ki zaman zaman sayıklar gibi konuşur, kendini nereye atacağını bilemez ama garip bir şekilde metin durur. O kadar çok ağlamıştır ki göz pınarları kurudu sanır. Ama hâlâ akıyordur yaşlar, hiç tükenmeyecekmiş, hatta daha da artacakmış gibi...
Hülya Özevin, kocasını, kendi deyimiyle “sevdiğini, yoldaşını, arkadaşını” bir ay önce kaybetti. Batman’ın en sevilen insanlarından, “barış meleği” olarak anılan eski Baro Başkanı Sedat Özevin, en yakın dostu, İHD Batman Şubesi eski Başkanı Sadi Özdemir, kardeşleri Salih ve Sıdık Özdemir ile birlikte feci bir olayda can verdi... Dört kafadar, diktikleri ağaçlar yanacak endişesiyle arabaya atlamıştı.
Oysa yangını PKK’lılar çıkarmış, giderken de yola mayın döşemişti. Dört kıymetli insanın bu şekilde ölmesi Batman’ı hem yasa, hem de şoka boğdu.

‘Acı politize edilmesin’
Geçen hafta Hülya Özevin, referandumda “evet” diyeceği haberiyle gündeme geldi. Hatta Star’ın 1. sayfasında “Yetmez ama evet diyordum. Sedat’tan sonra evet diyorum” denilmişti. Taziyeye gitiğimizde işin aslının böyle olmadığını öğrendik. Acısından kıvranan bir insan, referanduma malzeme edilmişti. Çok üzgün, çok şaşkındı. “Telefonla taziye için arayan birine, ‘referandumda evet-hayır’ konusunda bir şey der miyim? Demem! İnsan insanın acısını alır diye, Sedat hakkında eksik bir şey bırakmayayım diye konuştum. Sonra acılı eş “evet dedi” diye yazıyorlar. Böyle bir eş, böyle bir kadın olur mu? Acaba bilincimi mi yitirdim diye düşündüm. Şoke oldum” diyordu.
Buna rağmen bize güvendi, evine kabul etti. Hülya Hanım’ın her sözü, her tavrı, acıyla yoğrulmuş bilgelikle doluydu. Hiçbir abartı, hiçbir ajitasyon, hiçbir çıkar veya taraf gütmüyordu. “Politika mı diyorsunuz, aman aman! Ben hep barış diyeceğim. Acının politize edilmesini istemiyorum” diye söze başladı... O konuştukça boğazımız düğümlendi.

‘İntikam mı, asla!’
- 20 yıldır Batman’dayım. Hep aynı şeyleri istedik: Barış, halkların kardeşliği dedik. Aysel Tuğluk, Ahmet Türk cenazede çok güzel sözler söyledi. Ateşkes sürekli olsun. Başka politika malzemesi olsun istemem.
- Başından beri Allah kimseye böyle acı vermesin diyorum. Sedat, hep insan hakları temelinde baktı, bilenler bilir. Bazıları politik hesaba çekmeye çalışıyor. Sedat barış meleğidir, gitti.
- Öfke duyuyor muyum? Çocuklarımın öfke duymasından korkuyorum. Olan bu halkın çocuklarına oluyor. Kürt halkının, Türk halkının çocuklarına oluyor. İntikam falan asla, asla... Çok korkarım. Bu bizi daha çok üzer.
- Şehitler ölmez deniyor, bedel ödedik deniyor... Hayır, hayır. Bunlar değil, bunlar değil... İnsanlar eceliyle ölsün. Mayınla ölmesin.
- Hepsi bizim çocuklarımız değil mi? Savaşı sürdürmenin anlamı yok. Çocuklarım herhangi bir cephede yer almasın. Çocuklarımız ne asker, ne gerilla olarak ölsün. Gerek yok, gerek yok... (Sessizce ağlıyor)
- Barış gününü onlara (Özevin ve Özdemir kardeşler) adadılar. Savaştaki zayiattır, dört insan daha denmesin. Hayır, böyle olmasın.

‘Slogana gerek yok’
- Batman’a öğretmen olarak tayinim çıktığımda Sedat’la tanıştım. 20 yılımı onunla geçirdim. Sevdiğim, yoldaşım, arkadaşım oldu. Hep gurur duydum, iyi ki 20 yılımı onunla geçirmişim.
- Sessizdi Sedat. Ben bile bilmem yaptığı iyilikleri. Sufi demiş ya. Sessizdir, yapar diye. O da öyleydi işte. Herkes için koşardı. Bir şeylere alet olmasını istemiyorum. A, B, C politikası istemiyorum.
- Çocuklarımız 8, 13 ve 15 yaşında... Çocuklarım Türk müdür, Kürt müdür, onu bile bilmezler.
- Taziyeye gelenlere bakıyorum ve şunu görüyorum: Batman için büyük kayıptır.
- Batman’da kalacağım. Bilmiyordum Batman’ın mezarlıklarını, artık öğrendim. Sedat’a hep çiçek götürmek istiyorum.

‘Aklımızla kınayalım’
- O gün çıkmış arkadaşlarıyla. Bu zulüm nereden gelirse gelsin, kınıyorum. Yangın var diye dut ağacından dal koparıp gitmişler. O kadar naiftiler! Yıldırım Türker yazmış, onlar kocaman çocuktular diye.
- Ertesi güne bilet almıştı, gelecekti. Sedat yeni yeni bizimle beraber olmaya fırsat bulmuştu. Gece gündüz çalışırdı.
- Süleyman amca (Özdemir kardeşlerin babası) bizi teselli ediyor. “Dört oğlum öldü” diyor. Annesi ağıt yakıyor, dördünün ismini söylüyor.
- İnsanın en değerli hakkı, yaşam hakkı. Sedat’tan öğrendik bunları. Kim almışsa canını, temel bir insan hakkını çiğnemiştir. “Kimin yaptığı belli olsun, ona göre kınayacağız” dememeliyiz. Kim yaptıysa yapsın, kim olursa olsun, vicdanımızda mahkum edelim. Aklımızla kınayalım.
- Slogan atmaya gerek yok. İnsanlar isterse barış gelir. Barış için kim ne yaparsa yapsın, saygı duyarım.


Terör örgütünün mayınlı tuzağında can veren Avukat Sedat Özevin’in eşi Hülya Özevin zaman zaman gözyaşlarına boğularak, “Acımız politize edilmesin. İnsanlar eceliyle ölsün, mayınla ölmesin. Çocuklarım herhangi bir cephede yer almasın” dedi.



EVİNDE GÖRÜŞTÜĞÜMÜZ BERİVAN ENDİŞEYLE SORUYOR:
Yine beni alırlar mı?
Berivan’ın hikâyesini duymayan kalmadı. 15 yaşında “örgüte propoganda yapmak” suçuyla cezaevine kondu. Tek “delil”, Batman’da yapılan bir gösteriyi seyrederken ortalık karışınca koşup kaçmaktı. 10 ay tutuklu kaldı. TMK mağduru çocukların sembolü oldu. Nihayet, Meclis’ten çıkan yasal düzenlemeyle tahliye edildi. Birkaç günlük medya ilgisinin ardından, “normal” hayata alışmaya çalışıyor.
Batman Merkez’e bağlı Aydınkonak köyünde yaşayan Berivan’ın ailesi, bizi buyur ediyor. Yoksullukları iç burkucu ama anne de, baba da, ne espri ne de kıvrak zekâdan yoksun. Yedi çocukları var. Selim Bey “Doğulular işte böyle” diyor gülerek. Anne, “Beni almak için neler yapmadı ki” diye kocasına takılıyor. Berivan’ın tutuklanmasından beri ant içmiş, Türkçe konuşmuyor. Kocası tercümeyi yapıyor. “Büyük hakaret oldu” diyorlar kızlarının 10 ay hapiste kalmasına: “Ne suçu vardı? Taş mı attı, adam mı öldürdü?” Onlara göre “Türkiye’de her şey olabilir”.

Yasamız sandığın boş gitmesi
Berivan evde fare görünce kaçmış, komşuya gitmiş. Gelene kadar sohbet ediyoruz. Referandumdan söz açılınca ateşleniyorlar: “Ha Kenan Evren, ha Tayyip Erdoğan yasası, ne fark eder ki?” Anne Meryem ise “Bizim yasamız, sandığın boş gitmesidir... O zaman Kürtleri hatırlarlar” diyor. Baba Selim Bey, açılım olsaydı evet diyeceğini belirtiyor. Kandil’den gelenlerin tutuklanmasından bahsederken Meryem hanım yine espriyi patlatıyor: “Berivan için kurban kesmiştik, başımıza bir iş gelmesin?”
Tam o sırada kapıdan giriyor Berivan. Fakat bizi görünce irkilip geri adım atıyor. Doğru, yabancıyız. Ve Berivan hâlâ tekrar tutuklanabilirim korkusunu yaşıyor. Onu üzecek şeyler sormayacağımı, zarar vermeyeceğimi anlatıyorum. Çocuk işte, yavaş yavaş rahatlıyor. Önce havadan sudan, tuttuğu takımdan (Fenerbahçe) konuşuyoruz. “Fare var orada” diye kapıyı işaret ediyor. Cezaevinden beri fare fobisi tavana vurmuş.
Açıköğretim lisesine gidecekmiş ama o düz liseyi istiyor. Avukat olmak istiyor çünkü. Maddi sıkıntıları da var, babası “Ramazanda daha 1 kilo et yemedik” diyor. Berivan geceleri uyuyamıyor. Rüyasında polisleri gördüğünü söylüyor: “Beni hep yakalıyorlar. Çok korkuyorum.”
Cezaevinde 2 hafta hücrede kalmış. Sonra başka çocuklarla. Günlerini TV izleyerek geçiriyormuş. Kitap da okumak istemiş ama “hep siyasi kitaplar vardı” diyor.

‘Erdoğan babama ev versin’
Berivan açıldıkça gülmeye, neşelenmeye başlıyor. Bir ara kulağıma eğilip “Erdoğan babama ev versin” diyor. Kulaktan kulağa oyununu sürdürüyoruz. Gitmeden önce yine eğilip “Erkekleri soydular ve dövdüler” deyiveriyor. “Senin gözünün önünde mi?” diye soruyorum. Başını sallıyor. Bir kez daha eğiliyor kulağıma: “Beni tekrar alacaklar mı?” “Hayır” diyorum. Hayır.



Mehveş Evin
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 150
Rind Üye
Rind Üye

simge
Cevaplar: 38
kayıt olmuş: 28/4/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bayan
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 16/9/2010 Saat 21:09  
Munzur'da Yanan Kim?




Dersim’i Dersim yapan bir çay vardır. Adı Munzur. İnsanın içini titreten cinsten. Hani öyle derler ya, bakmaya kıyamazsınız. Masmavi rengiyle, Ovacık Gözeler’den, Fırat’a doğru akar.

Dersim’in ormanları da vardır. Meşe ormanları. Tepelerde seyrelen, vadi içlerinde yoğunlaşan yemyeşil ormanları. Her orman kadar güzel, her orman gibi kutsal.

Dersim’in bir de insanları vardır. Damarındaki kanı asi, doğayla arasındaki bağları güçlü, ışık yaratılışlı insanları. Bütün insanlar gibi güzel ve özgürlüğüne düşkün.

Anadolu’nun her karışında olduğu gibi Dersim coğrafyasında da kültür, doğayla, dereler ve ormanlarla yoğrulmuştur. Doğa, buradaki insanların kökleridir.

Ne yazık ki Munzur Çayı Türkiye’nin tüm akarsularıyla benzer bir kaderi paylaşmaktadır ve üzerine hidroelektrik santraller ile barajlar yapılsın diye karış karış satılmıştır. Hızır’ın Munzur kıyısındaki türbesi önce vinçlerle ezilmiş, sonra sular altında bırakılmıştır. Hızır’ın yanıbaşında çırpınan anaları duyan tek bir insan evladı bulunmamıştır. Munzur, anaların göz yaşı olmuştur.

Munzur Çayı’nın kaderini ormanlar da paylaşmaktadır. Her yıl, Munzur’un ormanları yakılmakta ve bölge kültürünün kökleri birer kurumaktadır. Her yaz orman yangınları için ayağa kalkan bir ülkede, Dersim ormanlarının yanması haber dahi olmamaktadır. Ege’de orman yanarsa afet, Munzur’da yanarsa memleket. Var mı böyle yağma? Var. Ne yazık ki var.

Munzur’da yaşananlar artık akıllara ziyan bir noktaya gelmiştir. Dereler satılıyor, ormanlar yakılıyor, insanlar göç ediyor. Neden peki? Deresiz, insansız, ağaçsız toprağa memleket denir mi? Ağacın dahi güvende olmadığı bir coğrafyada, insanlar güvende olabilir mi?

Memleket bir harita değildir. Bir ülkenin sınılarını korumakla o topraklara sadık olunmaz. Aslolan, o sınırların içinde neler olup bittiğidir.

Memleket sevgisi, o coğrafyanın kurdunu, kuşunu, insanını sevmektir. Dersimli ananın elini öpmek, ibadet ettiği yere saygı göstermektir. Dersim’de Zazaca’yı hecelemek, Karaman’da Sarıkeçililer’den öz Türkçe’yi, Hasankeyf’te Arapaça’yı öğrenmektir. Dili, inancı ve kültürü ne olursa olsun o toprakların tüm insanlarına var oluşları gereği değer vermektir. Doğayı, dereleri ve ormanları canımız gibi korumaktır.

Memleket sevgisi savaşmayı değil, barışmayı gerektirir. Yakmayı yıkmayı değil, yaşatmayı gerektirir. Böyle bir sevgi, okul sıralarında ezberlenmez. Sevmek için emek vermek gerekir. Memleketini seven insan onun her karış toprağına dokunur, insanını tanır, değer verir. Gezmeden, tanımadan, tozunu yutmadan memleket sahibi olunmaz.

Munzur'da bugün yanan sadece ağaçlar değildir. Bugün, bütün Anadolu insanlığı yanmaktadır. Ortak köklerimiz sızlamaktadır.

Dersimli bir ana demiş ki: Taş olsaydım çatlardım, toprak oldum içime attım.

Hepimiz Anadolu toprağıyız. Birbirimize harita üzerindeki çizgilerle değil, çok derinlerdeki köklerimizle bağlıyız.
Güven Eken
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 151
Site kurucusu
Tecrübeli Üye

mustafa
Cevaplar: 262
kayıt olmuş: 22/10/2004
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 20/9/2010 Saat 11:29  
YEZİDİLER KİMDİR?


YEZİDİLİK NEDİR?
Yezidilik, Ortadoğu kökenli bir dindir. Yezidiler çoğunlukla Kürt olup, ağırlıklı olarak Irak'ın Musul kentinde yaşamaktadırlar. Suriye, Türkiye, İran, Gürcistan ve Ermenistan'da da cemaatleri bulunan Yezidiler'in bugünkü toplam sayısının 500,000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca başta Almanya ve İsveç olmak üzere Avrupa ülkelerinde de birçok göçmen yezidi yaşamaktadır.
Türkiye Yezidilerinin büyük bir kısmı bugün Almanya'da yaşamaktadır, Avrupa Parlamentosu üyesi Feleknas Uçar bunlardan biridir.
Melek Tavus İslam dinindeki Şeytan'a karşılık gelen melek dir. Ancak Yezidi inancında kötü bir melek değil, Allah'ın en değerli ve iyi cinidir.
Yezidilik'ten önceki ilahi dinlerde anlatılan, şeytanın, yaratıcının buyruğuna rağmen insan karşısında eğilmeyip saygı göstermemesi, onun aslında ne kadar asil olduğunun tüm evrene ispatıdır ve yaratıcı tarafından sınanmıştır. İşte bu sınavı başarı ile verip tüm ınsanlığın ve dünya işlerinin başına geçme hakkını kazanmıştır.
Ancak burada Şeytan'ın sahip olduğu özellikler diğer dinlerden farklıdır. Yezidilikte tanrı dünyanın sadece yaratıcısıdır, ancak sürdürücüsü değildir. Tanrısal iradenin vücut bulması için Şeytan bir nevi aracılık rolü üstlenmiştir. Şeytan 'Melek Tavus' olarak adlandırılır ve bir tavus kuşu ile simgelenir. Tanrı özünde iyilikle dolu olduğundan ibadet edip onun gönlünü kazanmak gerekmez. Aksine ibadetin ona değil içi kötülüklerle dolu olana, Tavus'a yapılması ile kötülüğün en büyük kaynağından korunulur. Bu anlamda iyilik ve kötülüğün kaynağı aslında Melek Tavus'tur. Ahiret inancı gibi sonradan hesap verilecek bir yerin varlığı söz konusu değildir. İnsanın inanışına ve yaşayışına göre dünya cennete de cehenneme de dönüşebilir. Melek Tavus bütün bu işlerin denetleyicisi ve tanrının bu dünyadaki gölgesidir.
Ayrıca Yezidiklik'teki Melek Tavus incancı ile eski Zerdüştlük ve Mitraistlik'den etkilenmiştir. Günümüzde, Yezidiler oldukça kapalı ve geleneklerine bağlı olarak kültürlerini devam ettirmektedirler.
Yezidilikte İnanç :
Yezidiler, bir yüce ruh veya yüce varlık ile insan arasındaki ilişkilerin bir başka insan yani bir peygamber tarafından düzenleneceğine inanıyorlardı. Ama 36.425 yılda bir dünya düzeni değişecekti; insanlar, bitkiler, hayvanlar yeni bir doğa ve yeni bir yaşam yeryüzünde başlayacaktı.
Yezidiler, günde üç kez yüzlerini güneşe dönerek tapınırlardı. Birinci tapınma da güneşin doğuşu karşılanırdı. Şafak vakti başlar, güneşin doğuşuna kadar yarım saat sürerdi; üç kez secde edilir, sekiz kez eğilinirdi. İkinci tapınma öğleyin, güneşin tam tepede olduğu zaman başlar ve üç secde ve beş eğilmeden oluşurdu. Üçüncü tapınma da güneş uğurlanır, güneşin batımına yakın bir saatte başlardı ve üç secde, beş eğilmeden oluşurdu.
Bu tapınmalara tapınan kişinin yüzü ve bedeni her zaman güneşe dönüktür. Mart ayında, yeni ayın çıkmasının 8. günü başlayan ve otuz gün süren bir oruçları vardır. Aralık ayının 9. günü, 9 gün oruç tutarak yeni ayın görünmesini sağlarlar. Şubatın 8. günü başlayan, 7 günlük bir oruçları daha vardır. Bu oruç da ayla ilintilidir.
Gezegen biçimindeki tapınaklarında, gezegenlerin ruhlarına kurbanlar sunarlar. En fazla kurban edilen hayvan horozdur. Kurban eti yenmez, ayin bittikten sonra yakılır. Ayrıca boğa, domuz, yırtıcı kuşlar da kurban edilir. Kurban zamanı, her ayın 7. 17. 27. ve 28. günleridir.
Bu günler yeni ayın gökte biçiminin değişmesine göre belirlenmiştir.
Yezidiler de doğan çocuk, doğumundan kırk gün sonra, köyün dini işlerini düzenleyen rahip tarafından üç kez suya daldırarak vaftiz edilir.
Sünnet olunmaz, doğanın yaptığı şey bozulmaz; doğuşta nasıl ise öyle kalınır. Bedenin bir parçası kesip alınmaz. Tanıklar huzurunda evlenilir, akrabayla evlenmek yasaktır. Cemaat içinde kadın ve erkek eşit haklara sahiptir. Evli çiftlerin ayrılmalarına, ancak çiftten birinin kaçamak yapması kesin olarak kanıtlanırsa izin verilir. Erkek, ayrıldığı karısıyla bir daha evlenemez; iki veya daha fazla eş veya cariye almak yasaktır.
Yezidilik felsefesine göre, ödüllendirme veya cezalandırma yalnız ruhun eğitimi içindir; cemaatin bir üyesi ancak bu dünyada ödüllendirilir veya cezalandırılır; yargı gününe bırakılmaz.
Yezidiler kendilerine 'Azday Halkı' adını verirler. İnançları arasında.
• Dünya sonsuzdur, dünyayı yaratan tanrı onu asla yıkmaz. • Doğanın korunması ve doğaya saygıyı benimserler.
• Günde üç defa güneşe dönerek ibadet edilir.
• Çarşamba gününü dinlenme günü olarak kabul ederler çünkü, Melek Tavus'un yaratıldığı gün, İlk iki insanın yaratıldığı gün ve Şahid bin Car'ın meydana geldiği gündür çarşamba.
• Sonradan Yezidi olmaya izin verilmez.
• Şeytan'ın adını telaffuz etmek haramdır
• Şeytan'ın adını anımsatan kelimeleri anmak (Kitan, Şar, Şat, melun, na'l, lucifer) haramdır
Meshafe Reş ve Kitabe Celve denen iki kutsal kitapları vardır.
Meshaf Reş ya da Türkçe Siyah Kitap: olarak bilinen bu kitap 15. yy da yazılmıştır ve Yezidiler'in mitolojisini anlatır. Ayrıca kitabın sonunda Yezidiler'in yapmalarının yasak olduğu şeyler bildirilir.
Kitabe Celve ya da Tanrısal İzahatlar: Daha geniş bir zaman diliminde yazılmış, Yezidiler'i bilgilendiren bir kitaptır. Bu kitabın içide bu kitabın sadece Yezidiler tarafından okunması gerektiği ve yabancıların eline geçmemesi gerektiği bildirilmiştir. Beş bölümden oluşur.
Birinci Bölüm: Melek Tavus'un ezeli oluşu, ve sıfatları. Diğer dinlerin artık hükümsüz oluşu ve kitaplarının geçerlililiğini yitirmiş olduğu.
İkinci Bölüm: Ödül ve Ceza, Reenkarnasyon.
Üçüncü Bölüm: Herşeyin Melek Tavus'un denetiminde olduğunu anlatan bölüm.
Dördüncü Bölüm: Mevsimler, yasalar ile ilgili bilgiler ve yabancı inançlara kapılmamak gerektiğine dair uyarılar.
Beşinci Bölüm: Kendisini simgeleyen kavramlara saygılı olmayı buyuran bölüm.





Yezidilerin gelenek ve görenekleri:

Yezidiler Mıshaf a- Reş'te yasaklanan hususlardan başka, şeytan ismini telaffuzdan sakınırlar. Şayet ondan söz etmek zorundakalırlarsa, ya Tavus Melek ya da dolaşık bir ifade ile "o bildiğin, cahillerle mecnunların telin ettiği o" şeklinde konuşurlar. Yezidiler şarap içerler.
Yezidilerin Yezidi olmayan bir kadının yüzüne bakması haramdır. Yezidi bir kadın, Yezidi olmayanlarla, evlenemezler. En büyük yeminleri Melek Tavus, Êzid ve Şeyh Adi adı üzerine yapılan yeminlerdir.
Her Yezidinin bir ustası, bir şeyhi, bir piri, bir mürebbisi ve ahiret kardeşi bulunur. Her Yezidi kendi denkleri arasından biri erkek, diğeri kadın olmak üzere iki ahiret kardeşi edinmek zorundadır. Bu ahiret kardeşleri ömür boyunca birbirlerine yardım ederler, armağanlarlar verirler. Bunlardan biri ölümlük bir hastalığa tutulduğu zaman diğeri ona Yezidi imanını telkin etmekle yükümlüdür. Öldüğünde öbür dünyada rahat edebilmesi için niyazda bulunmak onun görevidir.
Bir kız kocasını kendi seçme hakkını haizdir. Rızası alınmadan evlendirilmez. Kocasını seçen kız, babasına haber vermelidir.
Evlenmede esas yaygın olan geleneğe göre tek kadınla evliliktir. Birden çok kadınla her yezidi evlenebilir. Evlenmede başlık verme geleneği yürürlüktedir. Evlenme, Şeyh veya Pir tarafından bir ekmeğin ikiye bölünüp yarısının geline yarısının da güveye verilmesi ile yerine getirilmiş olur.
Düğünlerde gelin Kırmızıbeyaz elbise giyer. Güvey, gelin eve girerken itaatin bir işareti olarak ona bir Elma vurur. Yezidi olmayan biriyle evlenen kız veya erkek aforoz edilir. Tarafların birbirlerini boşama hakları vardır. Karısını boşamak isteyen erkek, karısına üç defa "sen benim şeyhim ve pirimsin" demekle onu boşamiş olur. Kadin da ayni şekilde kocasini boşama hakkina sahiptir.
Yezidilerde boşanma yok denecek kadar azdir. Baldizla evlenme yoktur.
Doğan çocuklarını mümkün ise bir hafta içinde değilsi iki yaşına kadar mutlaka vaftiz ederler. Vaftiz, şeyhin doğan çocuğu Şeyh Adi'nin türbesi civarında bulunan zemzem suyuna üç defa sokup çıkarmasıyla yapılmış olur. Laleş dışında yaşayan Yezidiler Kavvalların getirdikleri zemzem suyunu kullanırlar. Vaftizten sonra Şeyh, Melek Tavus'tan çocuğun imanı salih, uğurlu, yararlı, uzun ömürlü, mutlu bir çocuk olması için niyazda bulunur, dua eder. Sünnet de vaftizten kısa bir süre sonra yapılmalıdır. Çocuk ölü dahi doğsa sünnet ederler. Kirvelik geleneği Yezidilerde de vardır. Kirve kızı alınmadığı için kendi sınıfları dışından başka bir deyişle şeyh, fakir, pir sınıfına mensup bir kirve temin edemedikleri takdirde, sünnilerden bir kirve seçerler. Kendi aralarından birine kirve yapmayı, nüfusları az olduğundan birbirlerinden kız alıp vermeyi engellememek için sakıncalı bulurlar.
Ölü, yüksek sesle salavat getirilerek, ahiret kardeşinin huzurunda Yezidi şeyhi veya fakir tarafindan yikanir; ölüye abdest aldirma onlarda yoktur. Ceset kollari çapraz vaziyette ve baş kismi doguya, yani güneşin doğduğu tarafa gelecek şekilde gömülür.
Ölenin mirası yalnız erkek çocuklarına kalır. Eğer erkek çocuk yoksa, miras ölenin kardeşlerine, amcalarına, bunlar da yoksa ailedeki diğer erkeklere intikal eder.
Kutsal günleri Çarşamba, istirahat günleri cumartesidir.
En büyük bayramları yeni yıl bayramıdır. Buna sersal derler. Her yılın Nisan ayının ilk Çarşamba günü, en güzel elbiselerini giyip kıra çıkarlar. Her aile kendi yiyecek ve içeceğini getirir veya orada pişirir. Bu yiyecek ve içecekler orta yere dizilir. Hep birlikte öğle yemeğini yerler. Kurban bayramını da kutlarlar ve bu bayramda kurban keserler.
Yezidilerin diğer bayramları şunlardır:
Îda Şêşims (Güneş bayramı): Aralık ayının birinci günü kutlanır. Bu bayram sebebiyle üç gün oruç tutarlar.
Îda Êzî (Ezi bayramı): Îda Şêşims orucunun sonunda kutlanır.
Îda Xidir-İlyas (Hızır-İlyas bayramı): Bu bayramları 18 Şubattadır. 15-17 Şubatta üç gün oruç tutarlar, sonunda bu bayramı kutlarlar.
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 152
Site kurucusu
Tecrübeli Üye

mustafa
Cevaplar: 262
kayıt olmuş: 22/10/2004
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 23/9/2010 Saat 14:01  
AVRUPA GERÇEĞİ
YÜCEL ÖZDEMİR-yucel@evrensel.de
Avrupalı Kürtler
Türkiye’de çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir sürüp gelen savaşın bir de Avrupa’da yaşayan binlerce, on binlerce mağduru var. Oğlu, kızı ya da başka bir yakını dağa çıktığı için baskı altına alınan, evi, tarlası, köyü yakılan binlerce Kürt, 1990’lı yılların başından itibaren Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerine göç ederek iltica talebinde bulundu.
Bunların önemli bir bölümün ilticası kabul edildiği, yaşadığı ülkenin vatandaşı olduğu halde hâlen Türkiye’ye dönemiyor. Bugün resmi rakamlara göre Almanya’da 2.7 milyon Türkiye kökenli/çıkışlı insan yaşıyor. Bunların ne kadarının Türk, ne kadarının Kürt olduğu konusunda kesin bir rakam yok, ancak çeşitli tahminler var.
Kürt kurumları Almanya’daki Kürt nüfusunu genellikle “700-800 bin arası” açıklıyor.
Alman kaynakları ise Kürt nüfusunu genellikle “yaklaşık 500 bin” olarak dile getiriyor. Bu sayının içinde Irak, Suriye ve İran’dan gelenler de var.
Yine değişik kaynaklar, Türkiye ile Almanya arasında 1961’de imzalanan İşgücü Anlaşmasıyla başlayan işçi göçü çerçevesinde, işçi alımının durdurulduğu 1973 yılına kadar Türkiye’den gelen “misafir işçilerin” üçte biri Kürt kökenli olduğunu belirtiyor. Bu da 400 bine denk düşüyor.
Bu üçte birlik oranın, 12 Eylül faşist darbesi ve savaşın nedeniyle yaşanan göçlerin artırdığını söylemek olanaklı.
Bu gerçekten hareket edildiğinde, genelde “dört parçaya bölünmüş” diye ifade edilen dünyanın en büyük devletsiz halkı Kürtlerin, aslında Avrupa boyutu da eklendiğine “beş parçaya” bölündüğünü gösteriyor.
Bütün bunları Cumartesi günü Köln’de yapılan 18. Kürt Kültür Festivali dolayısıyla yazıyorum.
Festival, Avrupa’ya dağılmış Kürtler için bir buluşma noktasını ifade ediyor. Kadınlar geleneksel sarı-kırmızı-yeşil renkten elbiseler içinde. Gençlerin yoğunluğu hemen dikkat çekerken, son nesil Kürtlerin alışık olduğumuz “Kürt tipine” pek uymadığını söylememiz gerekiyor.
Daha çok Avrupai görünüş hakim.
Bütün bunlar eşliğinde, BDP Mardin Milletvekili Emine Ayna’nın festivalde yaptığı “Ülkeye topluca dönüş” çağrısı üzerine insan düşünmeden edemiyor.
Gerçekten Avrupa’da yaşayan Kürtler, zamanı geldiğinde, koşullar oluştuğunda topluca ülkeye dönecekler mi?
Ya da dönebilecekler mi?
Almanya’daki göçmenler arasında Kürtlerin elbette ayrı bir özgünlüğü bulunuyor. Çeyrek yüzyıldır devam eden savaşın doğrudan mağdurlarının, yıllandır, on yıllardır içinde taşıdıkları özlemleri giderme, doğup büyüdükleri topraklara bir kez dahi olsa ayak basma hayali ve arzusunun bir volkan gibi patlayacağı günü beklediğinden kuşku yok.
Gidememenin yarattığı derin hasretin bitmesi, kapıların sonuna kadar açılması kim bilir kaç büyük buluşmaya vesile olacak. Çünkü savaşın doğrudan mağdurlarının azımsanmayacak bir bölümü yıllardır Avrupa’da yaşıyor.
Belirtildiği gibi; Avrupa’daki Kürt göçmenlerin diğer göçmenlerden bazı özünlükleri bulunuyor. Bunun temelinde halk olarak uğradıkları zulüm ve çektikleri açılardan kaynaklanıyor. Ama bu onların göç ettikleri ülkeleri kendilerine “yeni yurt” olarak görmedikleri ve görmeyecekleri anlamına gelmiyor. Tam tersine, on yıllardır içinde yaşadıkları Avrupa halklarıyla birlikte bir arada yaşama konusunda epey mesafe kaydetmiş bulunuyorlar.
Bu yüzden de; Avrupalı Kürtlerin toplu dönüşü, tıpkı diğer göçmen gruplarında olduğu gibi, eğer çok büyük dönüşümlere yol açacak siyasal çalkantılar yaşanmasa, mümkün görünmüyor. Onlar artık çalıştıkları, alın teriyle ailelerini geçindirdikleri Avrupa ülkelerinin birer yurttaşı olarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Ve Avrupa’daki bütün göçmenler ve yerli emekçiler gibi Kürtler de egemenlerin izlemiş olduğu ayrımcılık, yabancı düşmanlığı, işsizlik ve yoksulluk politikalarından nasibini alıyor. Bu yüzden de Avrupalı Kürtlerin aynı zamanda yaşadıkları ülkelerdeki ekonomik sosyal sorunlara karşı farklı uluslardan emekçilerle birlikte hareket etmeleri giderek bir zorunluluk haline geliyor. Bu mücadeleye katıldıklarında, ülkede kendi dillerini, kimliklerini, kültürlerini özgürce ifade edemeyen Kürtlerin özlemlerini de yerli halklara kolay bir şekilde anlatabilecek ve desteği alabilecekler.
Göç tarihi açıdan da pek mümkün görünmeyen “toplu” ya da “kesin” dönüşü gündemleştirmek Kürtleri içinde yaşadıkları toplumlardan yalıtmaya hizmet eder ki bunun olumsuz sonuçlarının olacağını herkes biliyor.
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 153
Rind Üye
Rind Üye

simge
Cevaplar: 38
kayıt olmuş: 28/4/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bayan
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 11/10/2010 Saat 18:49  
İsmail Beşikçi: Aydınlar..


Aydın geri bırakılmış üçüncü dünya toplumlarında varlığı yokluğu en çok hissedilen bir toplumsal kategoridir.
Aydın aynı zamanda çok tartışılan, çok eleştirilen, zaman zaman aşağılanan, suçlanan bir kategoridir. Ama hiçbir toplum, özellikle de geri bırakılmış üçüncü dünya toplumları aydınsız yapamaz. Toplumsal ve siyasal gelişmeler aydının varlığıyla çok yakından ilgilidir.

Aydın toplumsal ve siyasal sorunları çözen, çözüm önerileri ortaya koyan bir kategori değildir. Aydın, toplumsal ve siyasal gelişmeleri izleyen, sorun ortaya koyan bir kategoridir.
Sorunları çözmek siyasetçilerin işidir. Siyasetçiler toplumsal ve siyasal güçleri oranında sorunları çözmeye, çözüm önerileri geliştirmeye çalışırlar.

Bir toplumda aydın örgütlü bir kategori değildir. Aydınların örgütlenmesi anlamlı da değildir. Aydın, aydınlar, tek tek bağımsız kişilerdir. Siyasetçiler elbette örgütlü olmak, halk tabanında örgütlenmek durumundadır.

Bugün Kürt sorunu çok konuşulan, tartışılan bir aşamaya gelmiştir. Televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde, konuşmaları, tartışmaları izlemek mümkündür. Siyasal partiler tarafından, çeşitli sivil toplum örgütleri tarafından Kürt sorununu dile getiren toplantılar, paneller, konferanslar düzenlenmektedir. Kürt kamuoyu, Türk kamuoyu bunları ilgiyle izlemektedir. Kürtlerde gelişen bu süreç, Ermenileri, Asuri-Süryanileri, Çerkesleri, Lazları da etkilemekte, onlar da milli haklarına sahip çıkmaya çalışmaktadırlar. Müslümanlıktan ayrı dinsel bir grup olarak Kızılbaşlar, (Aleviler) de kendi inançlarını yaşama mücadelesi içindedir. Bütün bunlar, sorunun kendini dayattığı, çözümün gündeme geldiği anlamına gelmektedir. Sorunu çözümsüz bırakmak, sürüncemede bırakmak, her şeyden önce, halkın hükümete verdiği desteği aşındırır, sorunun daha da büyümesini, çapraşıklaşmasını sağlar.

Bugün Kürt sorunuyla ilgili olarak ancak çözüm konuşulmaktadır hâlbuki Kürt sorununda önemli olan, sorunun temel niteliğidir. Ortadoğu’nun ortasında, bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış bir durumda 40 milyonsun ama hiçbir uluslararası kurumda hak, hukuk, özgürlük denildiği zaman senin adın geçmiyor. Hiçbir uluslararası kurumda sen yoksun. Birleşmiş Milletler’de, Avrupa Konseyi’nde, Avrupa Birliği’nde, İslam Konferansı’nda, İslam Kalkınma Örgütü’nde sen yoksun, gözlemci bile değilsin. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı AGİT’te sen yoksun. Senin adın sadece “terör” denildiği zaman geçiyor. “terörü yok edeceğiz, terörü ezeceğiz” şeklinde… Ama nüfusu 30 bin civarında olan, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi üyesi olan Andorra, San Marin, Monaco, Liechtenstein gibi devletler, senin geleceğini belirlemede rol sahibidirler. Örneğin Avrupa Konseyi’nin “Ortadoğu’da Kürt devleti kurulmasına karşıyız”, “Ortadoğu’da sınırların değişimine karşıyız” gibi kararlarında bu devletlerin de imzaları var. Bunların sadece Kürtler için söylendiği açıktır. Filistinli Araplar için ayrı bir devletin kurulması, Filistinli Arapların İsrail egemenliğinden kurtarılması, Birleşmiş Milletlerin de Avrupa Konseyi’nin de, Avrupa Birliği’nin de, İslam Konferansı’nın da, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın da benimsediği, desteklediği bir süreçtir.

Ortadoğu’da görülen bu statükonun Kürtlerin aleyhine olarak kurulduğu çok açıktır. Ortadoğu’nun ortasında, Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması, bilinçli olarak düşünülmüş, yaşama geçirilmiş bir tasarımdır. Bu planın dört başı mamur bir şekilde yaşama geçirildiği biliniyor. Bu elbette önemli bir durumdur ve çözümden bağımsız olarak düşünülmesi, irdelenmesi, tartışılması gerekir.

Bu yazıyı kaleme almamın nedeni, Hasan Bildirici’nin kurdistan-post’da yayınladığı “İktidarın Kürt Yazarları” (21.04.2010), “Tetikçi Atalarım” (25.04.2010), “Burkay ve Anıları” (29.05.2010), “Evetçiler” (26.08.2010), “Kürt İsmi Sayarak” (12.09.2010) gibi yazılarıdır.

Bu arada, sitede, referandum sırasında “evet” oyu vereceklerini açıklayan aydınlara karşı çok aşağılayıcı, suçlayıcı yazılar da yer almıştır. Bu yazılar biraz da şımarıkça yazılardır. Bu yazılar da, bu yazıyı kaleme almama neden olmuştur.

Bu yazılarda Ümit Fırat, Kemal Burkay, Orhan Miroğlu, Muhsin Kızılkaya gibi Kürt yazarlarının ve Kürt aydınlarının düşünceleri ve eylemleri ele alınmaktadır.

Bu yazılar, eleştiri içeren yazılar değildir. Aşağılamaya, suçlamaya dönük yazılardır. Bu yazarların, aydınların, Türk televizyonlarında sık sık görünmeleri “devlet kendi Kürdünü yaratıyor” , “bunlar rantiyedirler” mantığıyla ele alınıyor. Bu değerlendirmeler yanlıştır. Bu arkadaşları ben de tanıyorum. Mütevazı yaşantıları var. Ümit Fırat ailesine, arkadaşlarına bağlı bir kişidir. 50 yıllık, belki daha fazla yıllık arkadaşları var. Kendisiyle barışık bir kişidir. Kürt değerlerine de bağlıdır.

Kürt sorunu artık kendini dayatmıştır. Televizyonlarda, radyolarda bu konuyla ilgili programlar yapılması, gazetelerde sık sık yorumlar görülmesi, tartışmalar yapılması, sorunun şöyle veya böyle çözüm yoluna girdiğini gösterir. Çözümün olup olmayacağı, ne zaman olacağı, önerilerin herkesi memnun edip etmeyeceği ayrı bir konudur. Bu bakımdan, basındaki bu gelişmeleri “devlet kendi Kürdünü yaratmaya çalışıyor” anlayışıyla değerlendirmek doğru değildir. Devletin aslında hiçbir Kürde tahammül edemeyen bir anlayışı vardır. Devlet ancak ölü Kürde tahammül edebilir. Sorunun kendini dayatmasıyla, bu devlet anlayışının aşınmaya başladığı da açıktır.

Devlet, örneğin İçişleri Bakanı, eğer Kemal Burkay’la telefonda görüşüyorsa, Kemal Burkay’ı Türkiye’ye çağırıyorsa bunu, hükümetteki değişim niyetinin bir göstergesi olarak okumak gerekir. Çünkü Kemal Burkay “en azından federasyon” diyen bir siyasetçidir. Bir yazar olarak, bir aydın olarak da her zaman bunları dile getirmektedir. Hükümetle muhtemel görüşmelerinde bunları dile getireceği açıktır. İçişleri Bakanı’nın bu görüşteki bir aydınla, siyasetçiyle görüşmesi, bu konuları görüşmeye, tartışmaya hazır olduğu anlamına gelir. Bu görüşmelerden bir sonuç çıkmayabilir ama görüşmelerin kendisi olumludur.

Hasan Bildirici, 12 Eylül döneminde ve daha sonra gazetecilik yaptığı dönemlerde çok sık eza, cefa gördüğünü anlatmaktadır. Kürt olup da eza, cefa görmeyen siyasetçi, yazar, aydın yoktur. Kürtlerin, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını isteyen bütün Kürtler böyle bir baskı altında olmuşlardır. Örneğin 49’ların, örneğin 60’lar kuşağının daha çok eza, cefa çektiği de söylenebilir.

Hasan Bildirici, “Dönüşü Olmayan Yol” romanının basımının Doz Yayınevi’nde Ümit Fırat tarafından engellendiğini vurgulamaktadır. Bu da doğru bir değerlendirme değildir. Ümit Fırat’ın o zaman Doz Yayınevi’nde yönetici olup olmadığı hakkında sağlıklı bilgim yok ama kitap, Doz Yayınevi tarafından basılmıştır. Bu tür yayınların idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşması muhtemeldir. O zaman yazarların, kendi eserlerini savunması gündeme gelecektir. Bu savunma şüphesiz yerinde ve zamanında yapılmak durumundadır. Zamanında, karakolda, emniyette, savcılıkta, mahkemede hazır bulunmak önemlidir. Düşün özgürlüğü bireysel bir özgürlüktür ama aynı zamanda toplumsal yönleri ağır basan bir özgürlüktür. Bu bakımdan düşün özgürlüğü herkes tarafından, bütün yazarlar, aydınlar, siyasetçiler tarafından savunulmalıdır. Bu çok açıktır. Ama her şeyden önce, eserin, yazarı tarafından savunulması gerekir. Buysa başka yaptırımları da gündeme getirebilir. Yazarlar, savcılıkta veya mahkemede hazır bulundukları zaman, yazarla ilgili başka yaptırımlar da gündeme gelebilir. Bu muhtemel yaptırımlar ise, yazarların Türkiye’ye gelmelerine engel olmaktadır. Bütün bunlar bilindiği halde, Hasan Bildirici’nin Ümit Fırat’ı suçlaması doğru değildir. Dönüşü Olmayan Yol kitabından dolayı, Doz Yayınevi, cezaevine girmeyi engellemek için ağır para cezası ödemek durumunda kalmıştır.

Yazarların, aydınların, siyasetçilerin düşüncelerinin, görüşlerinin içeriğini de irdelemek gerekir. Bunu hiç dert etmeden suçlamalar ve aşağılamalar yapmak etik bir tutum değildir. İkna edici olmadığı besbellidir. Ümit Fırat “Öcalan’ın telefonu”ndan söz ederken, Öcalan’ın kendi açıklamalarından hareket etmektedir. Hasan Bildirici’nin bunları hiç değerlendirmemesi, yok farz etmesi dikkate değer bir durumdur.

Son birkaç yıldır Kürt sorununun yoğun bir şekilde konuşulduğunu, tartışıldığını görüyoruz. Bu ortam nasıl yaratıldı, bu ortama nasıl geldik? Bu ortamın yaratılmasında gerilla mücadelesinin çok büyük rol oynadığı açıktır. Eğer bugün Kürtler, Kürt dili, Kürt edebiyatı, Kürt kültürü, Kürt sorunu etkin bir şekilde tartışılabiliyorsa burada PKK’nin çok büyük rolü vardır ama bu saptama, PKK hakkında eleştirilerin yapılmasına engel olmamalıdır.

1990-91 yıllarında, koğuştaki arkadaşlar Saliha Şener’den söz ederlerdi. Saliha Şener’in polis ve asker karşısındaki direngenliği, nizamiye kapılarındaki mücadelesi, tutuklu ailelerini örgütlemedeki hünerleri, açlık grevlerindeki duruşu zengin olgularla anlatılırdı. O kadar hayranlıkla, o kadar övgü dolu sözlerle söz ederlerdi ki, o ana kadar Saliha Şener’i bilemediğim için mahcubiyet duyardım. 1990’ların ortalarındaysa aynı arkadaşlar, Saliha Şener’i bir ajanın anası olarak, bir emperyalist işbirlikçisinin anası olarak anlatmaya başladılar. “Kör Saliha” denerek, ajan oğluyla işbirliği içinde olan bir kadın olarak söz etmeye başladılar.

PKK barış diyor, devlete uzattığı elin tutulmasını istiyor. Türkiye Barış Meclisi adı altında bir örgüt de var. Hakikatle Yüzleşme Komisyonu kurulmasını, Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesini istiyor.

PKK içinde, Mehmet Şener gibi yüzlerce infaz var. Oğulları, kızları devlet güçleri tarafından öldürülenler, köyleri yakılıp yıkılanlar, faili meçhullerle karşılaşanlar şu veya bu şekilde hakları arayabiliyor, seslerini duyurabiliyorlar. Oğulları, kızları kendi arkadaşları tarafından, PKK tarafından infaz edilenler ise bir sessizliğe gömülmüş, hayattan tamamen kopmuşlardır. Bu aileler için başvurulacak bir makam yoktur. PKK, kendi içinde barışı aramadan, öbür Kürt örgütleriyle, Kürt sivil toplum kurumlarıyla ahenkli ilişkiler geliştirmeden, Türkiye ile, devletle barışı tesis etmesi olası değildir. PKK Kürtleri, Kürt örgütlerini dışlayarak, Türk sol örgütleriyle ittifaklar geliştirerek ciddi kazanımlar elde edemez.

PKK, örgütlerinin isimlerinde, yazılarında, konuşmalarında, “demokratik” sözcüğünü çok kullanıyor. Bu sözcüğü çok kullanarak demokrat olduğu izlenimini yaratmaya çalışıyor. Demokratik ulus, demokratik vatan, demokratik özerklik vs. sözcüklerini sık sık kullanarak demokrat olamazsınız. Demokrat olmanın tek ölçütü vardır. O da ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğü yaşama geçmeden demokrat, demokratik olamazsınız. İfade özgürlüğünün yaşama geçmesi PKK için önemli olmalıdır.

PKK’ye yakın gazetelerde çalışan arkadaşlar bazen röportaj talep ediyorlar, olaylar hakkında görüş istiyorlar. Fakat röportajda kendi görüşlerine aykırı bir düşünce olduğu zaman o kesimi çıkartarak yayımlıyorlar veya röportajı hiç yayımlamıyorlar. Muhabire neden öyle yaptıkları sorulduğunda “yer darlığından dolayı kısalttık” diyor. Bazen “röportaj çok kısaydı onun için yayımlamadık” bazen de “ben aynen yazıldığı gibi hazırladım ama yönetim sansür yapmış” diyor.

Express dergisinden İrfan Aktan’ın tutumu biraz değişik. Sorularından birine istemediği, benimsemediği bir cevap aldığı zaman, röportajın o kesimini kendi sorusuyla birlikte çıkarıyor.

Bunlar şüphesiz yanlış tutumlar. PKK’nin övgüye değil, eleştiriye ihtiyacı vardır. PKK’yi ilerletecek olan eleştiridir. Özeleştiri de şüphesiz önemlidir. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın da, Barış ve Demokrasi Partisi’nin de, Demokratik Toplum Kongresi’nin de bu konuyu düşünmesinde yarar vardır.

kurdistan-post’da, Hüseyin Turhallı’nın Hülya Yetişen’e verdiği bir röportaj var. Sitede böyle değerli bir röportajın yer alması şüphesiz çok olumludur.

Üçüncü bir konu özerklikle ilgilidir. Demokratik özerklik kavramı bazen özerk Kürdistan olarak da ifade edilmektedir. Kanımca doğru kavram budur. Özerklik her şeyden önce merkezi yapılara karşı çevrenin serbestliğini anlatır. Barış ve Demokrasi Partisi bugün devletten özerklik talep ediyor. BDP İmralı’ya karşı özerkçe hareket edemezken bu süreçten olumlu bir sonuç çıkmaz.

Kürt sorunu, günümüzde konuşuluyor, tartışılıyor. Bu süreçte gerilla mücadelesinin rolünü kısaca belirtmeye çalışmıştım. Son yıllarda iki gelişme daha var. Bunlardan biri Abdülkadir Aygan’nın itirafları, açıklamalarıdır. Bu açıklamalar başlı başına bir özeleştiridir. Bu açıklamalar kendi başına elbette önemlidir ama bu sürecin yarattığı etkiler daha önemli olmuştur. Bu itiraflar, açıklamalar, başkalarının da itiraf-açıklama yapmasını getirmektedir. Bu, 1962 yılında Kıbrıs’ta gerçekleşen “camileri de bombaladık” itirafına kadar gitmiştir. Bugünlerden sonra bu itirafların daha da artacağı açıktır.

İkinci olay ise Taraf gazetesinin yayına başlamasıdır. Taraf, üç seneye yakın bir süredir yayın yapmaktadır. Taraf’ın Türkiye’de siyasal iktidarın oluşmasıyla ilgili çok değerli eleştirileri, anlatımları vardır. Türk siyasal sisteminde, siyasal iktidarın oluşumunda ordunun, yüksek yargının rolü dile getirilmiş, bu geleneğin, teamüllerin anti-demokratikliği üzerinde kararlı, ısrarlı bir şekilde durulmuştur. Taraf bu yönüyle demokrasinin gelişmesini sağlayan önemli bir işleve sahiptir. Kanımca, ordu ve yüksek yargının ortaklığına üniversitenin de katılması gerekir.

Taraf deyince hemen “Taraf’ın arkasında kim var” sorusu gündeme getiriliyor. Bu da yandaş bir bakış açısıdır. Taraf’ın ne yazdığının, ne yaptığının, söylediklerinin irdelenmesi çok daha önemlidir. Bu bakımdan bu tür sorular temel sorunu saptırıcı bir sorudur. Kişi olarak, kendi adıma, şunu söyleyebilirim. Taraf’ın arkasında, bilime, demokrasiye, adalete, insan haklarının yüce bir değer olduğuna inanan, bu inancının doğru olduğunu bilen bir kadro var. Taraf bu değerlere yaslanıyor. Taraf’ın, 50 bin civarında olan baskısıyla, Türk basınında çok ayrı bir yeri var. Taraf’ı nitelik bakımından değerlendirmek gerekir, nicelik bakımından değil. Taraf 50 bin değil bin adet bassa da, toplumda değiştirici, dönüştürücü etkisini yine gösterir.300 bin-400 bin bassa, bugünkünden daha büyük bir etki yaratmaz. Taraf’ın varlığı, Türk basınının kendine çeki-düzen vermesini de sağlayacaktır. Taraf bundan sonra bir mihenk taşıdır.

Bütün bunlara rağmen Taraf elbette Türk basınının bir parçasıdır. Şu veya bu şekilde ilan alabilmektedir. Basın İlan Kurumu’ndan ilan alabilmektedir. İnternette, çeşitli sitelerde, “gazeteler” denildiği zaman, günlük gazeteler arasında Taraf’a da yer verilmektedir. Televizyonlarda, radyolarda Taraf’ın manşeti gösterilmektedir. Gazetedeki bazı köşe yazarlarının yazılarından pasajlar okunmaktadır. Yeni Ülke’den itibaren, Özgür Gündem’den itibaren, 20 yılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen, Kürt gazeteleri bu olanaklara sahip olamamıştır. Bu durumun irdelenmesi de bilgilerimizi çoğaltacaktır.
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 154
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye


Cevaplar: 129
kayıt olmuş: 18/9/2007
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 3/11/2010 Saat 17:25  
Siyasette Kültürel Çerçeve

Bir önceki yazımda(*) bir tarafta Türklerle Kürtler, diğer tarafta Türklerle Türkler arasında geçtiğimiz birkaç onyılda yaşanan ayrışmaların ulaştığı duruma değinmiştim.. Avrupai Türkler, Asyatik Türkler ve Kürtlerden oluşan üç ayrı topluluğun doğuşuna yol açan bu ayrışmalar, kuşku yok ki politik alanı da yakından etkiliyorlar. Aşağıdaki yazıda, bu yeni durumun politik alana muhtemel etkilerinden ilkini, siyasal alanda kültürel çerçevenin artan önemini ve bununla bağlantılı bazı sorunları ele almaya çalışacağım.

Yeni dönemde siyaseti yakından etkileyecek gelişmenin biri, kültürel çerçevenin siyasal alanda eskisine oranla daha fazla öne çıkacak olmasıdır. Esasen bu cümleyi gelecek zaman kipinde kurmaya gerek yok, çünkü siyaset bir süreden beridir zaten küçümsenmeyecek ölçüde bu çerçevede yürüyor. Türkiye’deki merkezin Avrupai Türkler ve Asyatik Türkler olarak bölünmesi bunun işaretlerinden biridir. Önümüzdeki dönemde bunun belki daha fazla görünür hale gelmesi söz konusu olabilir. Biraz karikatürleştirmek pahasına durumu şöyle ifade edebiliriz: 1960’lar ve 70’ler dünyasında nasıl, ilgili-ilgisiz her şey sınıfsal terimler üzerinden ifade ediliyor idiyse, bugün de ilgili-ilgisiz birçok şey kültürel terimler üzerinden ifade edilmektedir, edilecektir. Bu da siyaset alanıyla ilgilenirken kültürel çerçeveye daha fazla dikkat edilmesi gerektiğine işaret eder.



Ne var ki bazı gelenekler, böyle bir dikkati göstermek bakımından sorunludurlar. Türk Solu bu geleneklerden biridir örneğin. Türk Marksistleri, kültürel çerçevenin sosyal hareketlerin oluşumuna olan etkilerine başından beri gerekli ilgiyi göstermemişlerdir.


cemil gundoganSorun bu kadarla sınırlı kalsaydı belki çok dikkat çekici olmayabilirdi. Çünkü başka ülkelerin Marksist hareketlerinde de tesadüf edilebilen bir durumdur bu. Fakat Türk Marksist hareketine öncülük eden kadroların, kabaca 1960’ların sonlarına dek uzatılabilecek bir döneme kadar, eğer ailesel arka plan itibarıyla değilse, mutlaka gelecek projesi itibarıyla Avrupai Türklere yakın bir kültürel profil çizdikleri düşünülürse, bu ilgisizlik biraz tuhaflaşmaya başlar. Bu örneği tartışmalı bulacak okurlara, Rumeli kökenli sosyalistlerin, Türk sosyalist hareketinin kurucu kadrolarıyla ilk sempatizanları arasında önemli bir ağırlık oluşturduklarını hatırlatabilirim. Üstelik bu dönemde Rum, Ermeni ve Yahudi kökenli komünistlerin hareket içindeki temsil düzeyi de görece yüksekti. “Bu örnek çok eski bir döneme ait, o durum geçmişte kaldı” diye düşünülebilir. Ama öyle değil. Çünkü Türk solunun tarihindeki en kitlesel dönem olan 1970’lerde dayandığı en önemli toplumsal gruplardan biri Alevilerdi. Kısacası, ister kuruluşa gidin, ister bugüne gelin farketmez, kültürel çerçevenin sol üzerindeki etkisi gayet barizdir. Ama Türk solu hem belirgin kültürel özellikler taşıyan bir sosyal zemine dayandı, hem de kültürün siyasetle ilişkisini ıskalayan bir bakış açısına sahip olageldi. Terslik veya çelişki işte burada.


Türk Marksistlerinin buradaki terslik üzerine yeterince düşünüp yazdıkları herhalde söylenemez. Nitekim geçmişte bu ilgisizliğin bazı sonuçlarına katlanmak zorunda kaldılar. Örneğin Kürt hareketinin, 1970’lerin ortalarında, Türklerle Kürtlerin bir arada yaşadığı birkaç sınır ili dışındaki bütün Kürdistan’da Türk Solunu göz açıp kapamadan tasfiye edebilecek başarıyı göstermesinde, bu ilgisizliğin de katkısı vardı. Kültüre referans yapan bir hareketin bir sosyal hareketle aynı sahada top oynayabileceği düşünülmemişti bile. Türk Marksistlerinin Kürt hareketini tanımlamak amacıyla geliştirdiği kavramlara bakın durumu daha rahat anlarsınız: “feodal faşist” (Halkın Kurtuluşu adlı Türk soluna mensup bir grubun dönemin Apocularını nitelemek için icat ettiği terim), “emperyalizmin ekmeğine yağ sürenler”, “işçi sınıfını bölenler” (neredeyse bütün Türk Marksistlerinin Kürt hareketine ilişkin kullandığı ortak tanım), “sosyal-emperyalizmin beşinci kolları” (Perinçek ekibinin tanımlarından) ... Sınıfsal terimlerinin dışına taşabilen bir sosyal hareketin Türk Marksistlerinin gözünde göründüğü biçimler bu tür şeyler olabilmişti. Bunun sadece sosyal-şovenizmle veya sadece örgüt merkezciliğiyle ilgili bir durum olmadığı açık.


Brezilyalı siyaset bilimci Evelina Dagnino, Latin Amerika solunun kültürle politika arasındaki ilişkilere bakışında yaşanan değişiklikleri incelediği bir makalesinde, Latin Amerikalı Marksistlerle ilgili olarak da benzer tespitler yapıyor. Demek ki sorun bize özgü değilmiş. Dagninino’nun bir diğer dikkat çekici tespiti ise A. Gramsci gibi bazı düşünürlerin eserlerinin 1970’lerin ikinci yarısından itibaren bu ülkelere girmiş olmasının, kültürle siyaset arasındaki ilişkilere dair soldaki yanlış tutumun aşılmasının nedenlerinden birini oluşturduğudur. Biri dışında Latin Amerika ülkelerini tanımadığım için tespitin doğruluğu hakkında bir şey söyleyemeyeceğim; ama eğer araştırılırsa, Türkiye için de böyle ilginç ve beklenmedik bazı nedenlerle karşılaşacağımızı tahmin edebilirim.


Hakkını yememek lazım, Türk Marksistleri içinde sosyal harekette kültürel çerçeveyi önemseyen bir damar da vardı. Bu marjinal damar Birikim çervresinden oluşuyordu. Fakat onlar da solun geneli için geçerli bazı nedenlere ilaveten Kürt sorununun el yakan niteliğinden ötürü bu bakış açısını Kürt meselesine uygulayabilecek kadar genişletemediler. Kürtler, bütün bedelini, santim santim ve deyim yerindeyse kan ve hapisle ödeyerek Kürt sorununu kamuoyunda görece risksiz biçimde tartışılır kılıncaya kadar, daha çok İslam’la iligili egzersizler yapmakla yetindiler. Dolayısıyla onlardan da fazla bir hayır çıkmadı.

Peki önümüzdeki dönemde ne olacak?

Kanımca solun seçenekleri basittir. Ya kültürel çerçeveyi daha fazla gözeten yeni bir bakış açısı geliştirecekler, ya da bir süre daha “Bu iş niye olmuyor?” diye kara kara düşünerek geceleri koyun saymaya devam edecekler.

Ne var ki, kültürel çerçeveyle ilgili bu sorun sadece Türk soluyla sınırlı değildir. Çoğunlukla Marksist bir geçmişe sahip olan günümüzün liberalleri de benzer problemlerden muzdariptirler. Onları geçtik, bizzat kendisi kültürel çerçeve içinde şekillenmiş bir hareket olan Kürt muhalefeti de bu sorundan muaf değildir. Kürtlerdeki alt kimliklerle (mesela Alevilik, Yezidilik veya Kırmanclık/Zazalık kimliğiyle) mutasavver üst Kürt kimliği arasındaki ilişkilerin Kürt hareketi tarafından ele alınış biçimlerine bakın, durumu daha açık biçimde görürsünüz.
Kürt hareketinin iç hiyerarşisinde yaşanan değişmeler (ki süreklidirler) anılan kimliklere bir paralellik oluşturmadığı müddetçe, yani örneğin harekette statü kaybetmek veya harekette daha yüksek statüye erişmek, Alevilik, Sünnilik, Yezidilik, Kırmanclık/Zazalık veya Kurmanclık gibi kültürel kavram ve kategorilerle belirlenmedikçe veya tesadüfen bunlarla çakışmadığı müddetçe sorunsuz duran bu ilişki, böyle bir çakışma oluştuğu veya bir çakışmanın oluştuğu hissini veren durumlar ortaya çıktığı anda renk değiştirmeye başlar.

Nitekim Kırmanclar/Zazalar, 1980’lerin ikinci yarısından itibaren Kürt hareketi içindeki pozisyonlarını yitirmeye başladıklarında başta diaspora olmak üzere kıpırdamalar da başladı. Ve bu kıpırdamaların en azından bir kısmı, kendilerini, tanıdık bir yolla, kültürel bir çerçeveye bürünerek ifade etti (“Zazalar Kürtlerden ayrı bir ulustur” tezi). Kürt hareketinin önemlice bir bölümünün bu gelişme karşısındaki tavrı, hiç de kültürel çerçevenin siyasal mücadele içindeki rolünün farkında olan bir hareketten beklenen bir tavra benzemiyordu:

Bu bir ajan faaliyetidir!


Peki Kürt hareketi neden böyle davrandı? Gerçekten de Zazacılığın, Dersimciliğin vb. bir ajan faaliyeti olduğuna inandığı için mi?



ocalan9Hiç kuşkusuz Kürt hareketi içinde buna inanan insanlar vardı. Çünkü devletin, “Zazacılık” üst başlığıyla ifade edilen oluşumlara katkıları, özellikle 1990’ların başlarından sonra rahatlıkla gözlenebilir nitelikteydi. Fakat ajanlar hemen her yerde vardırlar ve hemen her türlü oluşumu devlet lehine yönlendirmek ve kullanmak için çaba harcarlar. Ajanların cirit attığı bu alanlara Kürt hareketi de dahildir. Ama buradan hareketle kimsenin aklına Kürt hareketinin bir ajan faaliyeti olduğunu iddia etmek gelmiyor. Çünkü biliyoruz ki, bir sosyal hareket, sırf ajanlar öyle istiyor diye oluşmaz, kazara oluşsa bile bu hareketi besleyecek başkaca dinamikler yoksa varlığını sürdüremez. Dolayısıyla Kürt hareketinin reaksiyonunu sadece bu yöndeki kanaatlere bağlamak açıklayıcı olmaz.
Tarih boyunca kendilerini etnik planda Kürtlükle tanımlamış olan bir topluluğun, ansızın Kürtten başka bir şey olduğunun iddia edilmesinin doğurduğu doğal tepki veya yeni bir sorunu ele alırken sıkça tanık olunan, pakete dahil acemilik türünden faktörleri eledikten sonra elde kalan nedenlere baktığımızda, bunlardan birinin de sosyal hareketlerin kültürel çerçeveye olan ilişkisine dair kavrayış yetmezliği olduğunu görürüz. Kendisini kültürel bir çerçevede ifade etmiş olan Kürt hareketi, başkasının da bunu yapabileceğini aklına bile getiremediyse bir kavrayış yetmezliğinden söz etmek, Kürt hareketine haksızlık sayılmaz. Bugün dahi Dersim’deki Dersimciliğin veya Zazacılığın, Maoculuktan veya Kemalizmden kalma bir bozulma veya çürümüşlük olduğuna inanan çok sayıda Kürt aydını vardır. Ama Dersim’deki Maoculuğun ve hatta Kemalizm olarak adlandırılan bazı fenomenlerin, en azından bazı boyutları itibarıyla kültürel çerçeveye dair ifadeler olabilecekleri üzerine fikir egzersizi yapabilen fazla Kürt aydını yoktur. Bütün bunlar, kendisi kültürel çerçevede gelişmiş bir hareketin de pekala kültürel çerçevenin siyasete etkisi üzerine tutarlı bir kavrayışa sahip olamayabileceğine dair bir örnek oluşturuyor.


Sonuç olarak şunu belirtmek gerekir ki, muhalif hareketlerde toplumsal problemleri ele alırken kültürel çerçeveyi yeterince hesaba katmama tavrı varlığını sürdürürse önümüzdeki dönemde gelişecek birçok şeyi anlamak ve doğru tavır takınma imkanı daha da daralacaktır. Bu noktada Alevilik sorun yaşanacak ilk alanlardan biri gibi görünüyor örneğin. Türk-İslam senteziyle karakterize olan Asyatik Türklerin iktidardaki yeni pozisyonu, eskiden başka ifade biçimlerini tercih eden bazı toplumsal eğilimlerin yarın karşımıza daha açık Alevici ifadeler içinde çıkmalarına yol açabilir örneğin.

Kültürel çerçeveyle bağlantılı ve yakın gelecekte siyaseti daha açık biçimde etkileyecek olan gelişme ise, Türkiye’deki merkezin artık Avrupai Türkler ve Asyatik Türkler şeklinde ikiye bölünmüş olmasıdır. Merkez bir kez kutuplaşınca çevredeki hiç bir gücün merkezle olan ilişkisi artık eskisi gibi kalamaz. Avrupai Türklerle Asyatik Türkler arasındakai ayrışma ve çekişme görece kalıcı bir nitelik taşıdığından Kürt hareketinin merkezle olan ilişkisi de bu yeni duruma uygun yeni biçimler kazanacaktır. Gelecek yazıda, bu konuyu ele almaya çalışacağım.

31.10.2010
Cemil Gündoğan
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 155
Site kurucusu
Tecrübeli Üye

mustafa
Cevaplar: 262
kayıt olmuş: 22/10/2004
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 6/11/2010 Saat 16:57  
'Ağrı Dağı Lenin'in Atatürk'e hediyesi'


Financial Times gazetesinin Ermenistan'ı incelediği bir makalesinde "Şu anda Türkiye'de sınır boyunca uzanan Ermenistan'ın yüce simgesi Ağrı Dağı, Lenin'in 1921'de Atatürk'e hediyesi" denildi



LONDRA/FRANKFURT

FT’da Teresa Levonian Cole imzasıyla "Ermenistan ziyaretçilere açılıyor" başlıklı, Ermenistan’ın gelişen turizm sektörünü ele alan bir makale yer aldı. Makalenin dokuzuncu yüzyıldan kalma manastırı bulunan Tatev kasabasının anlatıldığı bölümünde, "Manastırın 300 metre altındaki derinlikte ağaçlık Vorotan geçidi yeralıyor. Arabayla ulaşmak için dağlara yılan gibi kıvrılan yollarla bir saatte çıkıyoruz. Tatev’e ulaşmadan önce yeniden Şeytan Köprüsü geçidine inerken, 11 asırlık kalıcı huzuru soluyabilirsiniz. Ancak başımızın üzerindeki kablolar yeni bir şafağı müjdeliyor. Ekim’in ilk günlerinde, Tatev’i aşağıdaki Halidzor kasabasıyla bağlayan dünyanın en büyük teleferiği açıldı" denildi. Bir İsviçre-Avusturya firmasının manastır ve çevresindeki bölge 36 milyon avroluk yatırım yaptığını, yatırım kapsamında ulaşım, oteller ve diğer turizm tesisleri bulunduğunu yazan FT’de şu satırlar yer aldı:

"-Bu Türkiye ve Azerbaycan, Gürcistan ve İran arasında yükseltilere sıkışmış küçük eski Sovyet Cumhuriyeti, bir zamanlar Küçük Asya ve Hazar denizi arasında uzanıyordu. 301 yılında Hristiyanlığı resmen kabul eden ilk ulus oldu ve 100 yıl sonra St. Mesrop Mashtot; kolay nüfuz edilemeyen, Lord Byron’un İncil’i çevirmek için Venedik’te öğrenmeye çalıştığı, 36 ‘savaşçı’ harften oluşan Ermeni alfabesini icat etti. Persler, Araplar ve Türklerin akınları ve periodik katliamlar kadar önemli 1915 soykırımı karşısında bir tarih, başkent Erivan’daki bir anıtta simgeleniyor, din ve dilin iki sütunu hala ulusal kimliği savunuyor.

-Khor Virap’ın yedinci yüzyıldan kalan manastırı popüler bir kartpostal, kiliseyi Nuh’un geldiği Ağrı Dağı’nın (Mount Ararat) karlı zirvesi çerçeveliyor, önünde yine Nuh’un bizzat diktiği varsayılan asmalardan oluşan bağlar bulunuyor. Şu anda Türkiye’de sınır boyunca uzanan Ermenistan’ın yüce simgesi Ağrı Dağı, Lenin’in 1921’de Atatürk’e hediyesi.

-ALTYAPI KORKUNÇ-
-Akaryakıt kısıtlamaları ve korkunç altyapı kombinasyonu, başkent çevresi dışında yatırım yapmayı pratik olmaktan çıkarıyor.

-Erivan yakınlarındaki Geghard’da 4 ve 13’üncü yüzyıllara giden mağara kiliseleri bulunuyor. Hayvan ve efsane yaratıkları duvarlarını süslüyor. Khatchkars ?Ermenistan’da çoğu yerde rastlanan dikdörtgen taş anı haçları- desen çeşitliliğinde birbirleriyle yarışıyor.

-Hiç ummadığım birşeyle karşılaşıyorum. Batıda Kürdistan’dan Yezidi çobanlar; kuzeyde Fioletovo’da Rusya’dan 1840’larda sürülmüş Amishler’i anımsatan Molokan cemaati, geçtiğimiz yıllarda keşfedilen Yeghesis yakınlarında ‘hiçbiryerin ortasındaki’ dünyanın en eski Yahudi mezarlıklarından biri."
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 156
Site kurucusu
Tecrübeli Üye

mustafa
Cevaplar: 262
kayıt olmuş: 22/10/2004
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 18/11/2010 Saat 14:44  
selamlar;

Bu yaziyi okudugumda , Alman nazilerinin türkler icin müslümanlar icin yada tüm yabancilar icin düsündükleriyle ikiz ruh bir anlayis oldugunu sonucuna vardim ciden bu anlayisin altina imza atan bir bir dersimli ciidi sekilde bir sorunlu bais acisi icerisinde yer aliyor diye düsünüyorum...ben animsiyom 90 li yilarin baslarindaydi kürt hareketi dersim alanini yeni yeni kulanmaya baslamisti o dönemde bu anlayis tuhaf bir solculuk anlayisiyla dersim türkiye sol hareketlerinin baskentidir derdi, pkk miliyercidir,safidir dinci bir hareketi o dönemde isci partilililer pkk lilerin namaz kildigini istahli istahli anlatirlardi...yani kemalizmin mutasyonu bu olsa gerek simdide dersimcilik diye bir sosyal hastalik peyda olmus...hic bir sosyal ve siyasal dayanagi olmayan bu örgütlenme bicimi MIKROP miliyercilikten baska bir sey diye düsünüyorumm.. dersim kimliginin tanimi bu asiretsel bakis acisiyla yapilirsa isin icinde cikilmaz hal alir...sözde dedelik geleneginde gelen bu kisiler sahislar hepsi ayni asiret mensubu olmalari ciden ayri bir arastirma konusu..

DERSIMLI UYAN!senin
dilini,kimligini,herseyini yok
sayiyorlar.Dersimli olmak,zazaca
konusmak,kirmanc olmak,zorlarina
gidiyor sözde
...yurtseverlerin.Dersimi,bizi
insandan saymiyorlar,dilini
konustugun icin,Xizira inandigin
icin.Dersimliyim dedigin icin
düsmani oluyorsun kürtlerin.nedir
Dersimin hali böyle.DERSIM olmus
artik Diyarbakir!bazi hemseriler
bizi inkar edip satmis onlara.Ax
sare Dersim ax...Ax Kirmaniye
ax...Iyeke ma inkar kene pince
kutikune.pince kutik to cutur ma
inkar kena?to cutur vana
kirmancki,zazaki cino...To eve sene
ri vana ke Dersim ye
khuruno...Hangi yüzle dersim
kürtlerindir dersin?hangi
yüzle,vicdansiz,satilmis Dersim
haini!!DERSIMLILER,hic kimse sizin
düsüncenize zincir vuramaz,cünkü
sizin düsünceniz özgürdür,benzemez
baskalarina.Siz
Dersimlisiniz,Cesaretli,Asaletli,Me
rt,Cesur.Aranizda bazi Satilmis
itler olsa bile!!Qadea sima
bijerine.......
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 157
Site kurucusu
Tecrübeli Üye

mustafa
Cevaplar: 262
kayıt olmuş: 22/10/2004
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 7/1/2011 Saat 13:12  
Devam edeceğiz” diye noktalamıştım bir önceki yazıyı. Muhsin Kızılkaya ile edelim.
Muhsin Kızılkaya, PKK-BDP eksenine bulunabilecek en uzak noktada yer alan bir Kürt aydını. Ama ‘Kürt kimliği’, ‘anadilinin onuru’ söz konusu olunca en önde. Bazı hayati önemde konuları, onun-bunun ‘tezgâhı’ olarak görmemek ve nitelememek gerektiğinin canlı örneği.
Kızılkaya Hakkârili, yıllardır İstanbul’da yaşıyor. Star’ın pazar eki Açık Görüş’te ‘Hani her şeyi konuşacaktık!’ başlıklı yazısını Cumhurbaşkanı başta, tüm devlet yetkililerinin ve özellikle Başbakan başta tüm hükümet ve iktidar partisi üyelerinin okumasında yarar var.

İşin özü
‘İşin özü’ daha basit bir dille ve olanca çarpıcılığıyla ortaya konamazdı. Yazının dikkate getirmek istediğim satırları:
“... Vaktiyle Diyarbakır’da bir televizyon mikrofonu yaşlı bir adama uzatılır, ‘Amca, Kürtler ne istiyor’ diye sorar röportajcı. Yaşlı adam hiç sektirmeden, yüz yıldır anlatamadıysak hata bizde der gibi, ‘Kürtler quzilqurt (zıkkımın kökünü) istiyor’ diye cevap verir gülerek, röportajcı meseleyi hâlâ anlamamış, aval aval bakar adamın yüzüne.
Bir süre sonra ‘Kürtler daha ne istiyor?’ argümanının aslında pek de öyle sağlam bir argüman olmadığı ortaya çıktı. Evet, Kürtler bu memlekette her şey olabiliyorlardı; milletvekili, bakan, başbakan, hatta cumhurbaşkanı da... Bir tek Kürt olamıyorlardı. Kürt olduklarında hiçbir şey olamıyorlardır çünkü. Kendi kimliğinden vazgeçtiğin, Türk kimliğine bürünmekten gocunmadığın, evinde Kürtçe konuşmaktan imtina ettiğin ama yakın akrabalar arasında kulağına çalınan Kürtçe bir sese, bir ezgiye de nostaljik bir tepki vermeye devam ettiğin, kimliğine folklorik birbir malzeme muamelesi yaptığın sürece bu devlet önünde bütün engelleri kaldırıyor, seni istediğin yere getirebiliyordu.
Çünkü ulus yaratma projesini bizzat ulusun kendisi başlatmamıştı, devlet denilen bir aygıt vardı, devlet bir ulus yaratmaya soyunmuştu ve bu ulusu da o memlekette yaşayan birbirinden farklı etnik gruplardan toplamaya başlamıştı. Kendi kimliğinden vazgeçip Türk olmayı kabullenen ‘kim olursa olsun’ başımızın, gözümüzün üzerinde yeri vardı.
Böylece devletimiz, anayasaya da ‘Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür’ tanımını koyup, ‘kanun yoluyla’ Türk olmayı başarabilen ilk devlet oluyordu.

‘Kürt kökenli’ olmak ile ‘kültürel miras’ simetriktir
Bu arada Kürtlerin dili yasaklanmış, kimlikleri inkâr edilmiş, köyleri boşaltılmış, evleri yağmalanmış, hapishanelere doldurulup olmadık işkencelere maruz bırakılmış, sürgüne gönderilmiş kimin umurunda. Şakiler başkaldırıyordu ve cezaları ağırdı. Devlete başkaldıran sonuçlarına da katlanırdı.”
Bu satırlarda aleni ‘ironi’ bir yana, anlatılanlar net bir Türkiye siyaset sahnesi ve siyaset söylemi fotoğrafı da çekmiş oluyor.
Bu ‘fotoğraf karesi’ içinde Başbakan’ın çok övündüğü ve ‘Kürt temsiliyeti’ni BDP’den çekip almak için başvurduğu AK Partili ‘75 Kürt milletvekili’ doğal olarak ‘Kürt’ değiller. Onlar, tartışmasız AK Parti’nin ‘Kürt kökenli’ milletvekilleri.
Siz, hiç üç buçuk yıldır bu ‘75 Kürt’ün bir tanesinin, Meclis kürsüsünden bir tek kez ‘Kürt’ sözcüğünü telaffuz ettiğini, seçmenleri Kürtlerin sorunlarını dile getirdiğini duydunuz mu?
‘Kürt kökenli’ olursanız, böyle bir zorunluluğu hissetmezsiniz.
Kürt başka, Kürt kökenli olmak başka.
Kürt olmaya izin yok; Kürt kökenli olmak ise askeri darbe ürünü 1982 Anayasası’nda yer alan ‘vatandaşlık tanımı’na ve devletin ‘Kemalist ideolojisi’ne göre, esas alınan ‘üst kimlik’in altındaki makbul kimliklerden biri.
‘Üst’ kimliği ister ‘Türk’, ister Başbakan’ın vurguladığınca ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı’ diye ifade edin, alt kimlikleri asimile ederek eşitlemiş olduğu için ‘köken’de hiçbir sorun yok. Her birimiz bir şey ‘kökenliyiz’ zaten, varsın bazılarımız da ‘Kürt kökenli’ oluversin.
Öyle olunca, ‘eğitimde anadilin kullanılması’ diye bir talep de ‘Kürt kökenliler’den gelmez. Gelmesine gerek yoktur. Çünkü, Kürtçe, çeşitli lehçeleriyle zaten evde, sokakta, hatta AK Parti’nin sağladığı demokratik imkânla cezaevindeki tutuklu ve ziyaretçisi arasında da konuşuluyor artık. Devlet televizyonu 24 saat o dilden yayın yaptığına göre, ‘kültür mirası’na sahip çıkılmış oluyor. ‘Kültür zenginliğimiz’ yansıtılmış oluyor.
‘Kürt kökenli’ olmak ile ‘kültürel miras’ ve ‘kültürel zenginlik’ arasında simetrik bir ilişki var.

İnsan hakkı milliyetçilik değildir
Türkiye halkının yaklaşık beşte birini oluşturan, tüm bölgeye yayılmış, bölgenin en kadim insan topluluklarından birine bu şekilde yaklaştığınız anda onu ‘folklorik’ bir öğe haline indirgemiş de oluyorsunuz.
‘Folklor’ zaten ‘kültürel miras’ ve dolayısıyla ‘kültürel zenginliğimiz’ değil midir.
‘Kürt kökenli’ değil de Kürt iseniz, ‘eğitimde anadilin kullanılması’nı en doğal ‘insan hakkı’ olarak istersiniz tabii ki. Buna ‘ırkçılık’ denebilir mi? Bunun ‘milliyetçilik’ ile de ilgisi yoktur. ‘Temel insan hakkı’dır çünkü.
Demokratik bir ülkede, tüm vatandaşlarımızın ‘eşit ve özgür’ olduğu bir toplumda yaşamaktan yanaysak, Kürt değilsek de Kürt olmasak da bu hakka nasıl karşı çıkabiliriz?
Ne hakla?
Devam edeceğiz...
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 158
Site kurucusu
Tecrübeli Üye

mustafa
Cevaplar: 262
kayıt olmuş: 22/10/2004
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 8/1/2011 Saat 18:12  
Bitlis'teki iskeletler, yargı, siyaset, vs...
1997 yılında katıldığım bir Güneydoğu ziyareti sırasında sorduğum bir soru üzerine dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri Tümg. Erol Özkasnak, "Susurluk ile Türk Silahlı Kuvvetleri'ni aynı kaba sokan vatan hainidir, JİTEM diye bir örgüt yoktur..." demişti...

Ne gariptir ki, ertesi gün Gürvil tepesindeki askeri birlikte bir itirafçıyla karşılaşmış, bu itirafçının "bir tek Diyarbakır'da rahat etmem, çünkü orada Cem Ersever'le birlikte JİTEM'de çalışmıştım..." sözlerine tanık olmuştuk, üstelik Özkasnak'ın önünde...

Şimdi "soru" şu:

JİTEM'in varlığından söz etmek vatan hainliği oluyorsa, ama JİTEM diye bir örgüt olmuşsa, bunu bile bile inkar eden, Türkiye'yi altüst eden bir gerçeğin üstünü örten yetkiliyi nasıl tanımlamak gerekir?

Tatmin edici olmayan açıklamalar, bazı gerçekleri ortaya koyana, açıklama talep edene yönelik hain suçlamaları...

Vatan kavramı, hainlik suçlaması bu ülkede gayrimeşru ilişkilerin paravanı haline gelmiştir.

Ve bu, ülkeye akıl almaz derecede zarar vermektedir...

Değil mi ki, Kahramanmaraş, Sivas, Çorum katliamlarından 16 Mart 1978 hadisesine, Abdi İpekçi'nin katlinden Uğur Mumcu cinayetine, Çetin Emeç'in vurulmasından Hiram Abas'ın öldürülmesine, Ecevit'e yönelik suikastten Özal'a sıkılan kurşunlara, Vedat Aydın'dan Güneydoğu'daki Kürt aydınlarının yok edilmesine uzanan bir "faili meçhul hadiseler" ülkesidir Türkiye.

Ya da Hrant gibi gerçek faili meçhul olanların ülkesi...

25 yıl öncesinden yola çıkıp, olup bitenlere bir bütün halinde ve uzak açıdan bakıldığında, "unutturan zaman faktörü" bir kenara itildiğinde ortaya çıkan tablo korkunçtur.

Bu kritik cinayetler ve hadiselerden bir tanesinin bile faili bulunamamış, bir tanesi bile aydınlatılamamış. Hemen hepsinin dosyaları küllenmeye bırakılmış, soruşturmalarda izler ya bir anda ortadan kaybolmuş ya "devlet sırrı" duvarına çarpmış ya da resmi kuruluşlar gerekli belge ve bilgileri yargıdan gizlemiştir.

Hadiseler; nedenleriyle failleriyle tahmin edilmiş, tekerrür etmeyeceğine dair garip bir inançla bu olaylara çözülmüş muamelesi yapılmıştır.

Her şeye rağmen ortada izini sürebileceğimiz çıplak bir gerçek var:

Birçok Avrupa ülkesinde 50'lili yılların ortasında kurulmuş, 80'li yıllarda tasfiye edilmiş, yasa ve denetim dışı, paramiliter Gladyo örgütleri...

Ama Türkiye gibi bazı ülkelerde gladyo, sistemin ruhuna o denli uygun düştü ki, iktidar kavgalarında, iç hesaplaşmalarda rol oynamaya, kullanılmaya devam etti. Böylece kökleştiler, sistemin parçası olma sınırını geçip, sistemin ana mekanizması haline geldiler. Bu, zaman zaman sistem dışına çıkmalarına, rant çeteleri kurmalarına yol açtı. Örneğin Ağar'ın sık ima ettiği, "vatan adına" ve "para için" ayrımı temelinde çatışmalar da bu yüzden yaşandı ve bu ayrım yüzünden sistem zaman zaman daraldı, içini sınırlı biçimde temizlemeye kalktı. Ve bu temizlik çabaları "münferit hadiseler" adıyla ünlendi.

Milli politikalar adına asayiş mantığının yüceltildiği bu düzende gayrimeşru resmi örgütlenme ve eylemler; kişileri aşan kurumlara sirayet eden, her sorumluyu suç ortağı kılan tavra, politikaya dönüştü.

70'lerde Batur-Gürler ile Türün-Sancar ekipleri arasındaki hesaplaşmada, yani ordu içi iktidar kavgalarında işkencelerle, sorgularla, kumpaslarla, sabotajlarla MİT ve Özel Harp Dairesi üzerinden aktif rol oynayan bu yapılanma değil midir?

O günlerdeki başrol oyuncularının, Susurluk skandalının önde gelen isimleri olmasının hiç bir anlamı yok mu?

Kıbrıs'ta Türk Direniş Güçlerini örgütleyen anlayış, yapı ve eylem tarzıyla, JİTEM'inki ya da Ergenekon arasında paralellikler yok mu? Daha da öte bu konuda Veli Küçük, Korkut Eken gibi uzmanlaşmış kişiler yine iki dönemin de starları değil mi?

Hukuk tartışırken, siyaseti ve gerçekleri unutmayalım...

Biliyor musunuz, bu tartışmalar sırasında Bitlis Mutki'de bir jandarma karakolunun yanında 12 kişinin iskeleti bulundu...

Basında doğru dürüst yer almadı bile...
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 159
Site kurucusu
Tecrübeli Üye

mustafa
Cevaplar: 262
kayıt olmuş: 22/10/2004
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 24/1/2011 Saat 12:17  
ÇETİN DİYAR
Hakikat Komisyonu
Demokratik bir ülke için mücadele eden emek, barış ve demokrasi güçleri, yıllardır ‘Özel Harp Dairesi’nden bu yana halka karşı suç işlemiş karanlık suç örgütlerinin ve yaptıklarının açığa çıkartılması için ‘Hakikat Komisyonları’ kurulması talebini dillendiriyor. CHP’nin yeni Genel Başkan Yardımcısı, Sezgin Tanrıkulu da, önceki gün partisinin Diyarbakır İl Binası’nda yaptığı basın toplantısında “toplumsal barışın sağlanması için ‘Hakikat Komisyonu’ kurulması” talebini dile getirdi. 6-7 Eylül Olaylarından 1 Mayıs 77 ve Maraş katliamlarına, 80 darbesi sonrasında yaşanan vahşetten Bölge’de son 25 yıllık çatışmalı süreçte JİTEM, Hizb-i Kontra gibi cinayet şebekeleri üzerinden yapılanlara kadar ülkenin yakın tarihi, devlet eliyle ya da devletle işbirliği içinde tertiplenmiş ve bugüne kadar aydınlanmamış olay ve cinayetlerin tarihidir. Bu tarihle yüzleşmeden, karanlıklar aydınlanmadan ve sorumlular yargılanmadan ülkenin demokratikleşmesinin mümkün olmayacağı açıktır. Ergenekoncuların Bölge’deki icraatlarından Hrant Dink Cinayetine ve geçtiğimiz günlerde Mutki’de ortaya çıkarılan toplu mezara kadar AKP’nin bu konudaki tutumu, demokratikleşme söyleminin bir masaldan ibaret olduğunu göstermektedir. AKP Genel Başkan Yardımcısı Salih Kapusuz, hakikat komisyonu kurulması önerisine “Anayasa, yasalar, içtüzük belli. Bizim de parti olarak gündemimizde böyle bir şey yok” derken aslında demokratikleşme talebi karşısında durdukları yeri tarif etmektedir.
CHP Ağrı Milletvekili Ensar Öğüt’ün geçtiğimiz günlerde yaptığı “PKK ve devletin güvenlik güçlerinin karşılıklı silah bırakması” çağrısı ve Tanrıkulu’nun ‘Hakikat Komisyonu’ kurulması önerisi, Kürt sorununun barışçıl çözümü ve ülkenin demokratikleşmesi mücadelesini yürüten bütün halk güçlerinin de talepleri durumundadır. CHP’nin, demokrasi güçleri tarafından yıllardır dillendirilen ama daha yeni yeni söz konusu etmeye başladığı bu taleplerin ne kadar arkasında duracağı da ayrı bir tartışma konusudur. CHP’nin bugünkü duruşuyla, genel başkanının “Kürt” sözcüğünü bile ağzına almaktan imtina ettiği koşullarda bu konuda halka güven vermekten uzak bir yerde durduğu da bir gerçektir. Bugün belki Baykal’la değil ama Süheyl Batum’larla; Veli Küçük’lerin, Arif Doğan’ların, Levent Ersöz’lerin “avukatlığını” yapmaya devam ederken öte yandan Bölge’de bu isimlerin önemli rol oynadıkları karanlık olay ve katliamların aydınlatılmasını savunmanın kendi içinde bir çelişki taşıdığı (ya da bu konuda partinin içinde bir mücadele/çatışmanın yaşandığı) ortadadır. Yine çatışmaların karşılıklı olarak son bulmasını talebini dillendirmek ile Kürt halkının başta anadilde eğitim talebi olmak üzere taleplerine mesafeli durmak (ki, Kılıçdaroğlu, açık açık anadilde eğitime karşı olduğunu söylemektedir) da kendi içinde çelişkili, güven vermekten uzak bir durumu işaret etmektedir. Nihayetinde Özel Harp Dairesi’nden JİTEM’e karanlık suç örgütleri halkın demokrasi, insanca yaşam ve Kürtlerin eşit haklar talep ve mücadelesini engellemek için tertipler yapmışsa, emekçilerin, Kürt halkının bu taleplerini savunmadan ‘Hakikat Komisyonu’ talebini dile getirmek tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Çünkü bu talep, ancak halkın demokrasi, eşitlik ve insanca yaşam talep ve mücadelesinin bir adımı olarak anlamlı ve önemlidir.
Başbakan Erdoğan’ın bütün valileri “PKK provokasyonları” konusunda uyarması (aslında bu uyarı ülkede emek ve demokrasi adına yapılacak her eylem ve etkinliğin “terör eylemi” olarak ele alınacağını göstermektedir) ve Batman’da dahi giderek MHP’ye benzeyen bir söylemlerle Kürt ulusal hareketini hedef göstermesi, demokratikleşme mücadelesinin daha çok ‘sokak’ta şekilleneceği bir süreci işaret etmektedir. Ve bu süreçte ‘Hakikat Komisyonu’ ve ‘Demokratik Anayasa’ talepleri başta olmak üzere, kimin halkın bu taleplerinin ne kadar arkasında olduğu yine sokakta sınanacaktır.
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 160
Site kurucusu
Tecrübeli Üye

mustafa
Cevaplar: 262
kayıt olmuş: 22/10/2004
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 27/1/2011 Saat 16:03  
Dersim Kürtleri Ermenilere yardım etti mi?/ D. Barış Abbasoğlu Doğan Barış Abbasoğlu13:53 / 27 Ocak 2011 1915'te Harput'taki kıyımdan kurtulan Ester Mugerdiçyan adlı bir Ermeni kadının “Türk Tuzağında - Bir Ermeni Ailesinin Kaçış Öyküsü” hatıratı geçti elime. Doksan yıl kadar önce yayınlanan hatıratında Mugerdiçyan, Harput'ta işlenen cinayetleri ve Dersim aşiretlerinin yardımıyla nasıl Rusların kontrolündeki bölgelere kaçmayı başardığını ayrıntılarıyla anlatıyor.

Harput yani bugünkü Elazığ Anadolu Ermeni elitinin yaşadığı önemli bir merkezdi. Soykırım başladığı zaman da doğal olarak İttihatçıların ilk hedeflediği merkezlerden biri oldu. Vali Sağıroğlu Kemahlı Sabit Bey kumandasında 1915-17 yılları arasında Harput'taki Ermenilerin hemen hemen tümü yok edildi.

Sabit Bey, CHP'nin kurucularından Sabit Sağıroğlu'dur. Soykırımdan önce uzun süre Hozat'ta kaymakamlık yaptı. İttihat Terakki'nin en güvendiği adamlardan biriydi. Elazığ'daki “işini” tamamladıktan sonra 1917'de İstanbul'a gitti ve Birinci Dünya Savaşının bitmesinin ardından Elazığ'daki Ermeni katliamından sorumlu tutuldu. Yargılanmak üzere sürgüne gönderildiği Malta'dan Mustafa Kemal'in tuttuğu İngiliz rehinelere karşılık olarak serbest bırakılan Sağıroğlu, daha sonra Elazığ ve Erzurum milletvekili olarak görev yaptı.

Daha da yakından tanımak isterseniz kendisi şarkıcı Demet Sağıroğlu'nun dedesidir. Soykırım sırasında Ermenilerin mallarıyla zenginleştiği söylenir. ABD'nin Harput Konsolosu Leslie A. Davis kendisinden “kaba, kültürsüz” bir adam olarak bahseder.

Söylencelere göre Vali Sabit Bey bu dönemde çok sayıda Ermeni'nin Harput'tan kaçarak Erzurum'u işgal etmiş durumda olan Rus bölgesine gitmelerine göz yummuştur. Davis de hatıratında Sabit Bey'in Ermenilerin şehirden kaçarak Erzurum’a gitmelerini engellemek için çok fazla tedbir almadığını anlatıyor. Tabii Ermenilerin canlarının kısa bir süre için bağışlanması ya da Diyarbakır üzerinden Suriye'ye gönderilmemek için bütün mallarını peydelpey rüşvet olarak İttihatçılara yedirdiklerini de. Ve bundan en çok Sabit Bey'in faydalandığını da.

Ermeni belgelerine göre Harput'un köylerinde yaşayan fakir Ermenilerin hemen hemen hiçbirinin bu katliamdan kurtulmadığını da burada belirteyim.

Harput'taki Ermeni elitinin Erzurum'a ulaşmak için tek kaçış yolu Dersim'di. İttihatçıların etkinliğinin son derece sınırlı olduğu ve aşiretlerin egemenliğinde olan Dersim üzerinden kaçışını büyük oranda Harput'taki Batılı ülke misyonları ve yardım kuruluşları organize ediyordu. Mugerdiçyan da katliamdan bu şekilde kurtuldu.

Mugerdiçyan hatıratında önce oğlunu para karşılığında Dersimli bir yaşlı kadına teslim ettiğini ve onun daha sonra ayarladığı bir grup Dersimliyle birlikte Harput'tan kaçtığını anlatıyor. Dersim'e geçtiklerinde yolda Ermenice şarkılar söylemeye başlıyorlar ve Ermeni kaçaklar da katılıyor kervanlarına. Ağzunik köyüne varıyorlar.

Ağzunik bugün Hozat'a bağlı bir köy. 1915'te bir Ermeni köyüymüş. Aynı dönemlerde Yukarı Pilvenk'ten Zaza Kürtlerin de gelip bu köye yerleştikleri söyleniyor.

Ağzunik köyü ABD'nin Harput Konsolosu Davis'in ifadelerine göre Rus kontrolündeki bölgelere kaçan Ermenilerin Dersim'de buluştuğu merkezdi. Buraya ulaşan Ermeniler daha sonra kuryelerle Erzurum ve oradan da Tiflis'e gönderiliyordu. Yolda kimse onları soymaya kalkmıyordu çünkü genelde Ağzunik'te yola çıkmadan önce Ermeniler yanlarındaki tüm eşyaları satıyorlardı. Tabii ki değerlerinin çok daha altında fiyatlara.

Ermeni belgelerine ayrıca bu kaçışlar sırasında özellikle Koçuşağı aşiretinin ve başındaki İbrahim Ağa'nın Ermenilere yardım ettiği ifade ediliyor. Hatta yine rivayetlere göre kaçışların yoğun olduğu süreçte İbrahim Ağa bilhassa Erzincan'da kalıyor. Bu şekilde binlerce Ermeni soykırımdan kurtuluyor.

Tabii Koçuşakları yardım ettikleri Ermenilerin yanlarındaki tüm mallarını ve paralarına da genelde el koyuyorlar. İbrahim Ağa da bu şekilde ciddi sayılabilecek bir mal varlığına kavuşuyor.

Kazım Karabekir de meşhur Dersim raporunda Batı Dersim'de İbrahim Ağa'nın Ermenilere ve bilimum “şaki”lere kucak açtığını anlatarak ondan “bugün Nalbant Nasûhi narnındaki casus olduğu sanılan bir Ermeni'yi dahi himaye biniştir. Anılan kişinin, Hükümete bağlılığı ve sadakati dâima sözde kalmıştır. Acımaksızın katli farz olan Batı Dersim'in en şerir ve en şahsiyetsiz bir şakîsidir” diye bahsetmiştir.

Koçuşağı aşireti de 1926 yılında başında 33 Kurşun olayının kahramanı Mustafa Muğlalı'nın bulunduğu Türk ordu birlikleri tarafından kıyımdan geçirildi. Birçok tarihçi harekatın Seyit Rıza ve diğer Dersim aşiretlerine gözdağı vermek amacıyla yapıldığını iddia eder. Bunun doğruluğu tartışılır zira Dersim aşiretlerinin büyük bir kısmı Koçuşağı tedibatı sırasında devletin yanında yer almışlardır. Nuri Dersimi de bu harekat sırasında devlete verilen desteği “devleti oyuna getirmek ve Koçuşağı’na gizli destek vermek” olarak açıklar. Bunun da ne kadar doğru olduğu tartışılır.

Sonuç olarak Koçuşaklarından Ermenilerin kaçışına verdikleri desteğin intikamı acı bir şekilde alındı. 6 Eylül 1926 tarihinde başlayan harekatta Mustafa Muğlalı mağaralara sığınan yüzlerce Koçuşağını teker teker öldürttü. 54 gün süren harekatın sonunda tüm Koçuşakları sürgün edildi.

Şimdi Dersim aşiretlerinin tümüm Ermeni soykırımına karşı durduğu söylenemese de özellikle Batı Dersim aşiretlerinin binlerce Ermeninin kıyımdan kurtulmasını sağladıklarını ifade etmek yanlış olmaz. Ancak tarihi işine geldiği şekilde anlatmak da doğru değil tabii. Doğu Dersim'de katledilen binlerce Ermeni'yi, 1916'da Ruslara karşı verilen savaşta Pülümür çayında öldürülenleri unutmayalım.

ANF NEWS AGENCY
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 161
Rind Üye
Rind Üye

simge
Cevaplar: 38
kayıt olmuş: 28/4/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bayan
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 28/1/2011 Saat 15:54  
Bir Sahtekâr Olarak Hayat...
Otuzların ortasından sonrası biraz zormuş. “Diğerleri gibi yakasına” giden o köp...rüden önceki son çıkış geçildikten sonra işler biraz zahmetliymiş. Sen “sonu pek belli olmayanlar” yakasındasın şimdi. Bizim yaka, diğerlerinin izlemeye bayıldığı bir filmdir aslında, bakma. Bilhassa ve en çok da köprüden son anda kendilerini öte tarafa atanlar merak ederler sonumuzu. Bu yüzden biz, köprünün öte tarafının fotoromanıyızdır biraz. Karşı tarafın kendisi hakkında “Aman canım iyi ki...” diye başlayıp hayatı ucuz atlatmanın ferahlamasıyla okudukları. Biz, hayatı hiç ucuz atlatamayız.

DEBDEBE VE VESVESE

Otuzların ortasını geçince yol stabilize. Maceralı gençliğin debdebesinin yerini pek o kadar da macera istemediğin orta yaşın vesvesesi almaya başladığında insanın kalbi çiçek bozuğu oluyor biraz.

Daha önce “Ya beceremezsem” diye korkuyorsun da otuzların ortasını geçince bu korkuyla koşturup durmaktan dalağın şişmiş oluyor, böğründe kalp gibi atan tuhaf bir sancı. Artık “Ya beceremezsem” diye korkmuyorsun, hasbelkader becermiş oluyorsun zaten ne becereceksen. İnsan artık “Ya hayattan alacaklı kalırsam” diye korkuyor. Hayatın kendilerine borçlu olduğunu hisseden ihtiyarlar beni çok içlendiriyor bu yüzden. Çok pis bir dolandırıcının eline düşmüş zavallılar gibi öfkelerini nereden çıkaracaklarını bilmiyorlar. O devamsızlık tatsızlaştırıyor son yıllarını. Otuzların ortasını geçince işte onlar gibi ihtiyarlamaktan korkmaya başlıyorsun. Ne acayip! Daha dün 16 yaşındaydın.

SEÇMEYE ZAMAN MI VARDI?

Daha dün 16 yaşındaydın gibi hissettiğine göre demek ki yalandı. Her şey bizim seçimimiz, bu yolu biz seçtik meselesi yani, palavra. Çünkü hiçbir şey seçmeye vakit yoktur aslında. Kalbinde yazılı, kendinin de o anda okuyamadığı, sonra bakınca söktüğü bir yazı, bir bilgi var. Ne seçeceğini sen biliyorsun ama aklınla ilgili bir şey değil bu. Akla zaman mı vardı? Daha dün 16 yaşındaydın diyorum! Bugüne gelene kadar arada ne oldu? Bu aynı zamanda geri kalan ömrün de aynı hızda geçeceğini mi gösteriyor? Biz “bugün” adlı noktada durup zamanın olmayan iki ucunu arayan biçareler miyiz aslında? Şu anlaşılıyor otuzların ortası geçince işte: Hayat diye bir uzunluk birimi yoktur!

KOŞARAK YAŞLANMAK

Bizim gibilerin nasıl yaşlanacağı belli değil. En çok bu bakımdan dolandırıldık sanırım. Kalbin emniyeti için hasis duygusal yatırımlarımızı yapmadık. Hayatımızın güvenliği için insanları ölçüp biçip biriktirmedik. Ruhsal emekliliğimiz için kenara, tatsız olsa da sağlam diye ilişkiler koymadık. Vaktiyle sıkılanlar, sıkıcı olanlar, şimdi bireysel emeklilik maaşlarını alıyorlar hayattan. “Hiçbir şey” diye bir şey yapıyorlar, dediklerine bakılırsa pek konforlu. Biz bomboş bir mevduat hesabıyla dikiliyoruz hayatın ortasında, istemediğin kadar bireysel bir mevduat hesabı bu. Demek ki bu yüzden hâlâ koşturarak ve yaşlılığı fena bir melodrama dönüştüren bir telaşla yaşıyor hayattan alacaklı olduğuna inanan ihtiyarlar...

CEPLERİNİ YOKLA KARDEŞ!

Son tahlilde bakıldığında elimizde ne var? Tek bir sıkı kartımız var elimizde, o da hikâyeler. Kimselerinkine benzemeyen, her anlatıldığında karşı yakadakileri imrendiren, hatta bazen hasetten deliye döndüren hikâyelerimiz var. Bizdeki mamelek bundan ibaret. Tek başına hastaneye gitmek zorunda kaldığında ya da yazları kalabalık masalarda karışık kızartmaya sarımsaklı yoğurt dökülürken ve sen kenardan geçerken bu hikâyeleri düşün. Yalnız başına yola çıkmış her yolcunun yaptığı gibi ferahlamak için sık sık hikâye dolu ceplerini yokla.

Hayat bir sahtekâr dolandırıcı. Ve sen bunu 16 yaşında bilmiyor değildin. Bilmediğin tek şey, köprüden önceki son çıkışın tepesine tabela koymadıklarıydı namussuzların. Ceplerini yokla şimdi, yürümeye devam et. Bari sen bizim gibiler için bu filmin iyi bitebileceğini ispat et.
Ece TEMELKURAN
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 162
Rind Üye
Rind Üye

simge
Cevaplar: 38
kayıt olmuş: 28/4/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bayan
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 31/1/2011 Saat 10:18  
Kırmızı Gül Buz İçinde
SIRRI SÜREYYA ÖNDER
30/01/2011

Pınar Sağ, onu övdüğü için 10 ay hapis almış. Ne dediyse, aynısını benim de dediğimi sayın. Onu övmek haddimiz değil, buna ihtiyacı da yok.


Çorum Alacalı Ali Kaypakkaya, oğlu İbrahim’i Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne göndermişti. Yazları köye gelen İbrahim köy işlerine koşturuyordu.
Yaz sıcağında ortaya çıkıp, davarlara musallat olan bir sinek vardı, köylüler ‘bunelek’ diyorlardı. Bunelek davarı ısırdığında hayvanlar deliye dönerdi. Yine böyle bir gün davarlar bunelek saldırısına uğrayınca bir koşu kendilerini dereye atmışlardı. İbrahim elindeki sopayı saz gibi kullanarak şu türküyü yakmıştı:
Aşağıdan geldi buneleğin sürüsü,
Bizim mala kondu onun yarısı
Alinağa yakaladı birisi
Aldı götürüyo bakın anneler.
Çorumlu yoksul Ali Kaypakkaya, oğlu İbrahim için hazırlanan ‘Kırmızı Gül Buz İçinde’ isimli belgeselde, yiğit evladını böyle anlatıyordu.
Oğluna dair hepi topu üç anısı vardı anlattığı. Sadece “Bu türküyü ara sıra mandolinle de çaldırır dinlerdim” derken acıyla ve yoksullukla kararmış gözleri gülüyordu.
İkinci anısı, oğlunun Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’ndan atılmasıyla ilgiliydi.
İbrahim, 6. Filo’nun İstanbul kerhanesini ziyarete gelmesine itiraz edenler arasındaydı. Sağcılar da itiraz edenlere
itiraz etmekle meşguldüler. Yayımladıkları bildirilerde ABD’yi ‘Ehli kitap’ sayıyorlardı. Çıkan çatışmalardan dolayı İbrahim, kaldığı öğrenci yurdundan atılmıştı. Babası onu tekrar yurda kayıt ettirebilmek için hatırlı bir hemşehrisine ricacı olmuştu. Hemşehri şart olarak İbrahim’in bir daha böyle eylemlere katılmayacağını bir kâğıda yazıp imzalamasını istemişti. Bu şartla yeniden yurtta kalabilirdi. Ali Kaypakkaya bu durumu oğluna söylediğinde “Baba silahın varsa çek beni vur, ‘niye vurdun’ demem. Ama bunu benden isteme! Ben bana inananları satmam, yarı
yolda bırakmam!” demişti.
Bu anıyı anlatırken bir baba evladıyla ne kadar onurlanırsa o kadar onurlanıyordu.
Üçüncü anısı, oğluna dair son anısıydı.
Oğlu, ‘Diyarbakır Zindanı’nda parça parça edilerek öldürülmüştü. Ayakları kesilmiş, kafası, kolları kesilmiş bir et yığını olarak, dönemin paşası Şükrü Olcay tarafından kendisine teslim edilmişti. 430 liraya bir tabut yaptırtmış, 70 liraya da kefen almıştı.
“...Ordan bi hamal
tuttum, o adam öylece baktı. Ondan sonra ‘Ne bu’ dedi. ‘Öğrenciydi’ dedim. ‘Burada işkencede öldürdüler, Çorum’a götürecem’ dedim. Diyarbakırlı hamal ağlamaya başladı, ‘Ben almayayım o 5 lirayı, helal olsun’ dedi. Ağladı, yürüdü gitti.”
Aynı belgeselde, Muzaffer Oruçoğlu şöyle anlatıyor: “...hamallara karşı çok derin bir sevgisi vardı. Parti kadroları içinde en çok hamalları seviyordu. Diyordu ki bu adam bu kadar çalışıyor ama bu çalıştığını bakışlarıyla, sözleriyle, davranışlarıyla hiç açığa vurmuyor. Bu korkunç bir şey. Bu, peygamberlik gibi bir şey.”
İbrahim Kaypakkaya, yoksulların gönlündeki gülistanda ‘ser verip sır vermeyen yiğit’ olarak yatmakta.
24 yıllık ömrüne 5000 sayfalık teorik üretimi sığdırdı.
Kemalizmle hesaplaşmayı, Türkiye solunda ilk akıl edenlerden oldu.
Gitmediği köy, katılmadığı direniş kalmadı.
Pınar Sağ, onu övdüğü için 10 ay hapis cezası almış.
Ne diyerek övmüşse aynısını benim de dediğimi sayın.
Onu övmek haddimiz değil, buna ihtiyacı da yok.
Onu anlamak, hatırlamak ve halkların kalbindeki yerine işaret etmek;
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 163
Rind Üye
Rind Üye

simge
Cevaplar: 38
kayıt olmuş: 28/4/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bayan
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 31/1/2011 Saat 19:02  
Terörist ölüler ve hassasiyet
YILDIRIM TÜRKER
31/01/2011

Yaşarken diriye sayılmayanlar hassasiyet tacirleri tarafından ölürken de sayılmıyorlar.


Hassasiyet kadar kirli; üstünde kan pıhtısından eroin zerrelerine, salyalı diş izlerinden linç kakmalarına kadar binbir çeşit zulüm damgası olan bir kelime daha yoktur güzel dilimizde.
Milli ve dini olmak üzere en tehlikeli türleri, bu toprakların üzerinde okşanır, kışkırtılır, hedefe kilitlenir.
Koskoca bir nüfusun artık sorgulayamaz hale getirildiği vahşet uygulamaları, meşru bilgi katına bir türlü yükselemez. Herkes Ermenilere neler yapıldığını gayet iyi bilir de işitmek istemez. Önlerine ne tür kanıtlar dikersen dik, ikna olmazlar. Kuşkulanırlar. Dönüp devlete bakarlar. Bir tek onun sözüne inanacaklardır. Çünkü hassastırlar. Çünkü Türk yapmaz. Yapmışsa da Ermeni hak etmiştir.
Evlat katili kaç yüz yıllık iktidar erbabının şanını korumak da hassaslara düşer. Atatürk’ün bıyığını, Türk’ün kanını, erkeklerin erkekliğini, yalanların en haslarını korumak da.
Kemalist’in de mütedeyyin iktidar ortaklarının da hassasiyetlere cız dedirtme konusunda en ufak tereddütleri yoktur.
Kemalistler, Sabiha Gökçen’in Ermeni olma ihtimali karşısında dehşete kapılıp ‘kutsala tecavüz’ çığlıklarıyla bir çırpıda faşist ortaklarıyla kol kola girebilir.
Mütedeyyin Başbakan linç olayları karşısında, halkının hassasiyetlerine dikkat göstermeyip linççi kalabalığın ortasında kalmış olana yüklenir. Linççi delikanlıların başlarını okşar.
En demokrat yandaşları, sürekli ayrımcılık görüp canlarına kastedilen eşcinselleri günahkar ilan edip katillere işaret eder. Onların da daha demokrat yandaşları eşcinselliğin hastalık ya da günah olduğunu ilan edenlerin marifetlerini ‘fikir özgürlüğü’ çerçevesi içinde görmemiz gerektiğini buyurur.

Onlar ki hassastırlar
Hassasiyet konusunda bu ikili çark, çoğunluk birbiriyle geçişimli ve dönüşümlü olarak hayatımızı zından eder.
Onlar o kadar hassastır ki, düşmanlarının ölülerinin kulaklarını toplarlar. Donlarını indirip sünnetli mi diye bakarlar, topluca bir kuytu çukura gömmeden önce.
Henüz Mutki’de bir jandarma komutanlığının çöplüğünden çıkan 18 kişinin cesedi üstüne memlekette bir infial varsa da ben gözlemleyemedim. Dünyanın herhangi bir ülkesinde baş gündeme oturacak, tarihe milat düşecek bir durum değil midir, ikide bir çıkan toplu mezarlar?
Mutki’de 36 kişinin 4 ayrı noktaya gömüldüğü iddiaları üstüne tek yerde yapılan kazılarda 18 ölü bulundu.
Kayıp aileleri huzursuz. Yakınlarının ölüsü çıkmayanlardan Ekrem Yalçın, “Bir noktada kazı yapıldı, sadece orayla sınırlı kalmaması gerekiyor. Ben kardeşimin Deliklitaş yakınlarında bulunan bir toplu mezarda olabileceğinden şüpheleniyorum. İHD ve Cumhuriyet Savcılığı’na o yönde başvuruda bulundum. Ama kazı tek alanda yapıldı” diye yakınıyor sözgelimi.
1999 yılında çalıştığı İstanbul’dan askerlik işlemlerini yaptırmak için Bitlis’e gelen ve bir daha kendisinden haber alınamayan 20 yaşındaki Gülavi Eren’in ağabeyi Mehmet Eren kardeşinin ortadan kaybolmasından sonra ailesinin polisler tarafından sık sık rahatsız edildiğini anlatıyor, “Evimize her gün polis geliyordu. Bir defasında babamı götürdüler, saatlerce işkence gördü. Eve geldiğinde çok kötüydü. Bir gün Mutki taraflarından bir haber geldi. Kardeşimin kayboluşunun ikinci ayıydı. Bir grup genç, özel harekâtçılar tarafından kurşuna dizilmişti. Kardeşimin de aralarında olduğunu söylüyorlardı. Gittik, ama bize göstermediler. Kardeşimin o dönemde katledildiği ve o çöplüğe gömüldüğü ihtimali çok yüksek” diyor.
Onlar gibi kaç aile var, biliyor musunuz, toprağa her kazma değdiğinde yüreği ağzına gelen?
Mutki’den sonra da Elazığ’da bir toplu mezar ortaya çıktı.
Elazığ ilçelerinde ve çevre illerde 1993 yılından bu yana çıkan çatışmalarda yaşamını yitiren birçok PKK’linin cenazesinin ailelerine haber verilmeden Elazığ Asri Mezarlığı içerisinde açılan çukurlara toplu halde gömüldüğü anlaşılıyor şimdi de.
PKK’liler, mezarlık kayıt defterlerine kırmızı kalemle ‘terörist’ diye geçirilmiş.
Asri Mezarlık içerisinde ayrılan belli bir bölümde kepçe ile açılan çukurlara gömülen PKK’lilerin mezarlarının bulunduğu kesime hastanelerden ameliyat sonrası getirilen atıklar gömülüyormuş.
Yüksekova Haber’in belirttiğine göne, adını vermek istemeyen ve birçok olaya tanıklık etmiş mezarlık görevlisi anlatıyor: “1993’ten bugüne kadar Maden, Arıcak, Kovancılar, Karakoçan ve çevre illerden çok kişinin cenazesi getirildi. Bu cenazelerle kimseye haber verilmemişti. Bu insanlar dini vecibeleri yerine getirilmeden açılan çukurlara ya üzerindeki elbiselerle ya da ceset torbalarıyla gömüldü.”




İnsani hassasiyet
Hassaslar, ölülerle bile ödeşemezler.
Hrant’ın ardından söven rütbeli askerleri unutmadık.
Kimileyin bir deftere kırmızı kalemle terörist yazıp onlarcasını gömüverdiği düşmanları karşısında bu devletin utanç duymasını beklemiyorum elbet. Şanlı ordumuzun topluca kurşuna dizip çöplüklere gömdükleri için nedamet getireceğini beklemek de safdillik olur elbet. Ama insan olanın, milli-dini hassasiyetlerle değil insani hassasiyetlerle yaralı olanın, bu suratımıza patlayan toplu mezarlar karşısında sessiz kalması korkunçtur.
Çorum’un, Maraş’ın, Madımak’ın, Gazi Mahallesi, Taksim Meydanı’nın ve daha nicelerinin asla insandan sayılmamış kurbanları bu sessizlikten nasibini alıyor maalesef.
Kimlere uygulanan kıyımın tevatür sayıldığını; asla okul kitaplarına, resmi tarih dökümlerine geçmeyeceğini biliyoruz.
Yaşarken diriye sayılmayanlar hassasiyet tacirleri tarafından ölürken de sayılmıyorlar.
Düşman gördüklerinin ölülerini yaftalayıp biyolojik atıklarla birlikte gömmeyi hazmedebiliyor mu milli-dini hassasiyetleriniz?
Kutsalı insan olan, utanır.
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 164
Site kurucusu
Tecrübeli Üye

mustafa
Cevaplar: 262
kayıt olmuş: 22/10/2004
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 28/3/2011 Saat 11:27  
Kürtsüzleştirme, heterolaştırma
PINAR ÖĞÜNÇ
16/03/2011

20'lerinde öldürülen iki erkek: Şerzan Kurt ve Ahmet Yıldız. Bu iki dava bize neler anlatıyor?



Geçen yıl mayıs ayının 11’i; Muğla’da gece yarısı… ıngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencisi iki kadın, ziyarete gittikleri bir arkadaş evinden çıkıyor. Üzerlerinde bir bakış hissediyorlar, sonra da bir erkek sesi: “Sizi buradan çıkaracağız, sizi keseceğiz”…


İki kadın, arkadaşlarına haber veriyor, beş kişi geliyor. ıstanbul isimli barın önünde, içeriden çıkan 20 kişi şişelerle, sopalarla saldırıyor o beş kişiye. Görünürde nasıl ‘kız meselesi’ değil mi? ‘Muğla size mezar olacak’ diyorlar, ‘Kürtleri burada barındırmayacağız’ diye inliyorlar.
Muğla Emniyet Müdürlüğü’yle hengamenin çıktığı yer arası kaç metre… Görgü tanıklarının Kürt olanları polis barikatının arasından taşlandıklarını anlatıyor. Bir süre sonra da silah sesleri… Bir arabanın arkasına saklanmaya çalışan 21 yaşındaki şerzan Kurt omzundan vuruluyor.
Silahı o yöne doğrultanın bir polis memuru olduğunu görenler var. 19 Mayıs’ta Kurt’un ölümüne neden olan o merminin polis silahından çıktığı belgeleniyor. Elde bir de çevre dükkânlardan alınan kamera görüntüleri de mevcut.
O memur, olaydan dört gün sonra tutuklandı. Bugün ise güvenlik gerekçesiyle Muğla’dan Eskişehir 1.Ağır Ceza Mahkemesi’ne nakledilen davanın dördüncü duruşması görülecek.
şerzan Kurt’un annesi Necla ve babası Ömer Kurt’un hatırında Baran Tursun’lar, Uğur Kaymaz’lar var. ıçleri bir kat daha acıyor. Oğullarının faili meçhule kurban gitmesinden endişe ediyorlar. Son beş-altı yılda sadece Kürt olduğu için linç girişiminde bulunulan öğrencileri, şivesi, saçı sakalı Kürt’ü andırana ev verilmediğini biliyorlar. Ege’de dükkânları kurşunlanan Kürt esnafından haberdarlar. Bir kitlenin alenen dile getirdiği ‘Kürtleri denize dökeceğiz’ emelini duymuşlar. Kimlerin ne şekilde korunabileceğini tahmin ediyorlar. Ve korkuyorlar.Siz şerzan Kurt’un ‘faili meçhuller’ listesine girmeyeceğinin garantisini verebilir misiniz?
* * *
Kestirmeden ‘eşcinsel töre cinayeti’ olarak hatırlanıyor. 15 Temmuz 2008, ıstanbul, Bulgurlu Mahallesi… Marmara Üniversitesi Fizik Bölümü öğrencisi Ahmet Yıldız gece yarısına doğru sevgilisi ıbrahim Can’la birlikte yaşadığı evden dondurma almak için dışarı çıkıyor ve orada da vurularak öldürülüyor. Bir süre önce ailesine eşcinsel olduğunu itiraf etmiş, ipler kopmuş, hatta sevgilisinin ifadesine göre tehditler alıyor. Naaşı ailesi tarafından haftalarca morgdan alınmayan Yıldız, sonunda kimsesizler mezarlığında gömülüyor zaten.
Bu davanın uluslararası gündeme taşınmasının sebebi biraz da ucunu bırakmayan sevgilisi ıbrahim Can’ın gayretleri oldu.
şüpheli baba Yahya Yıldız o tarihten beri kayıp. Evvelsi gün yapılan altıncı duruşmanın en mühim yanı mahkeme heyeti başkanının değişmesiydi. Daha önce salona kimsenin girmesine izin verilmezken, bu kez kapılar açıldı. Telefon görüşmelerinden yurtdışında olduğu düşünülen firari baba için kırmızı bülten çıkarılması ve bu arada telefonla görüştüğü şahısların tanık olarak çağrılmaları talep edildi.
Bütün bunlar seyir açısından umut verici. Fakat bir önceki duruşmada müdahil olma talebi, ‘olaydan zarar görmediği’ gerekçesiyle reddedilen ıbrahim Can, davanın ‘siyasileştiğinde’ iddialı. Bir yandan son duruşmada yaşananlar ‘istenirse’ çözüleceği izlenimini verirken, ‘istenmezse’ de çözülmeyeceğini söylüyor çünkü… Siz ıbrahim Can’ı aksine ikna edebilir misiniz?
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 165
Site kurucusu
Tecrübeli Üye

pertekli
Cevaplar: 153
kayıt olmuş: 22/10/2004
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 24/5/2011 Saat 17:53  

Dağdan inip düz ovada siyaset yapamadılar, şimdi hep birlikte dağlara çıkıyorlar. Çocuklar ve kadınlar, ihtiyarlar ve sakatlar... Ölülerini almaya gidiyorlar. Başkalarının "terörist" dediği çocuklarının ölüsünü almaya gidiyorlar. Çok hızlı oluyor her şey. Cenazeler şehirlere dağılıyor. Siz görmüyorsunuz, göstermiyorlar: Güneydoğu yanıyor!

KINALI CENAZELER

Nasıl olduğunu anlatayım: Çocuklarının cenazelerini askerin elinden almaya çalışıyorlar. Çocuklarının cenazesi çekiştirilip duruyor. Sonunda alındığında cenazeler, yollara düşüyor tabutlar. Tabut, her geçtiği yere savaşı hatırlatıyor. Ölümden yılmış olan halkın göğsündeki ateşi tazeliyor her cenaze.Ölenlere bin kere, milyon kere terörist deseniz de onlar birilerinin çocuğu, birilerinin kardeşi, birilerinin yeğeni, sizin çocuklarınız öldüğünde ne oluyorsa onlara da aynı oluyor. Toprağa gömülmeden önce her cenaze binlerle insan topluyor etrafında.

Nasıl ki her Türk asker doğuyorsa, orada da artık her Kürt gerilla doğuyor. Her ölüm, ölmeye hazır çocuklar doğuruyor. Cenazeyi almaya insanlar tepsi tepsi kınayla gidiyor. Öyle zalim bir çarktır bu; "Bu cenaze değil, onun düğünüdür" dedirtiyor. Nasıl ki siz oğullarınızı davul zurnayla gönderiyorsunuz askere, onlar da ölmüş kızlarının eline kına yakarak gömüyor. Hayrını görün: Kürtler bıçaktı, şimdi jilet oluyor!

BİLMEYENLERİN SESİ

AKP'lisi de, MHP'lisi de, CHP'lisi de, bölge milletvekillerinin hepsi neyden bahsettiğimi çok iyi biliyor. Ama kimse cesaret edip de söyleyemiyor. Bu kaçıncıdır; ok yaydan çıkıyor. Bölge milletvekilleri dilleri dönüp de bu cenazelerin, bu "operasyonların" bu halkın neresini yaktığını anlatamıyor, anlatmıyor. Bölgede ne olduğunu her nasılsa en çok bölgede olmayanlar biliyor, mikrofonlardan en çok onların sesi geliyor.

KÜRT SORUNU YOKTUR!

Hakkâri'de gözaltına alınmasın diye 16 yaşındaki oğlu, bir kadın dizlerinin üzerine çökmüş, Çevik Kuvvet polisine yalvarıyor. Geriye cenazesini mi alır, kaç kemiği kırık kalır, kadın bunu düşünüyor, o yüzden ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor...

Kardeşini, dayısını, babasını görmüş dövülürken, öldürülürken. Güpegündüz görmüş, gece gelip alırlarken görmüş, götürülüp geri getirilmeyen bütün o kadınları ve adamları görmüş.

Sizin hiç bilmediğiniz tepelerin isimlerini çatışmalara takılan Kürtçe isimlerle ezberlemiş, her tepede ölenlerin isimlerini eteğinde biriktirmiş. Anlatın bakalım şimdi o kadına neden "Kürt sorunu diye bir şey olmadığını". Sonsuz süre size ve baskı yok, konuşabilirsiniz istediğiniz dilde.

MASUMİYET VE MAĞDURİYET

Kimse masum değil artık. Ama bu ortada bir mağdur olduğu gerçeğini değiştirmez. Savaş başladıktan sonra kimse masum değildir artık. Ama bu, ölümlerin durdurulabileceği gerçeğini değiştirmez. Sandığımdan çok daha hızlı yaklaşıyoruz ateşe. Bilenler, bu ateşin Suriye'deki ateşle birleşip tarihi değiştirebileceğini görüyor. Canım sıkkın yani. Sizinki de sıkılsın. Çünkü işler hiç de iyiye gitmiyor.


____________________
Savasan Kaybedebilir!Ama Savasmayan Zaten Kaybetmistir.
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 166
Rind Üye
Rind Üye

taylan
Cevaplar: 31
kayıt olmuş: 4/7/2006
Durum: Çevrimdışı
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 4/7/2011 Saat 17:36 New
Madımak helalleşmesi

Bu helalleşme meselesi üstüne daha çok yazacağız besbelli.
Örtbas edilmiş katliamlarla yüklü bir geçmişi var çünkü, bu toprakların. Nereyi kazsan, toplu mezar fışkırıyor. Binlerce kayıp insan gömülü bu coğrafyada.

Artık koyu bir devlet dili edinmiş olan Başbakan’ın, toplumu ve muhaliflerini helalleşmeye çağırırken önerdiği de işte bu kadar basit. Şimdiye kadar devlet diskurunun asker borusuyla hipnotize edilip zaten çoktan unutmaya meyyal kılınmış bu toprak halkları bir kez daha, bu kez açıkça kaderiyle barışıp unutmaya çağrılıyor. Hakkınızı helal edin. Bana. Devlete. Vatana. Barışa. Ama nasıl?

Kayıp yakınları, unutun gitsin. Işkence kurbaları, unutun gitsin. Katliamdan geçenler, kılıç artıkları, unutsanıza be kardeşim.
Unutalım diye maarif çılgın Türkler gibi uğraşıyor. Büyük tarihçiler simli köşelerinden doğru yepyeni ve tertemiz bir tarih yazıyorlar yüz yıldır, Türk olana. Türkler Ermenileri kesmedi. Ermeniler kendi nefretlerinde boğulup kendi kendilerini yok ettiler. Rumları kovmadık. Kendileri gittiler. Kürtlere kıymadık. Dersim katliamı, yalan.

Tarihi felaketleri ille anacaksak, ‘yiğidi öldürsek bile’ hakkını yemeyecek, vatanı uğruna kan dökmüş ‘şerrefli’ yiğitleri de ölenlerle birlikte anacağız. Bu vatan için kurşun atan da yiyen de şerefli ya.

Van da Sivas da
Haydi tekrar soralım: Ordu üzerinde olması gereken sivil tahakkümü sağladığı iddia edilen AKP hükümeti, Van’ın Özalp ilçesinde 33 Kürt vatandaşını kurşuna dizdirmiş olan ve Genelkurmay’ın yöre halkına ibret-nispet-gözdağı olsun diye adını verdiği Mustafa Muğlalı kışlası konusunda bile Hüseyin Çelik’in ve bizzat Başbakan’ın niyet belirtmesine karşın hiçbir şey yapamamıştır. Yakında adını değiştireceğiz diye söz verdikleri kışlanın adını Genelkurmay hala sakınıp ileri kuşaklar için de saklamaktadır.

Bir tek kışlasının, fevkalade savaş kışkırtıcılığı içeren, o topraklarda dedeleri-babaları katledilmişlere yönelik akıl almaz bir gösteri olan adını bile değiştiremeyen, orada mağdur olan halkının başını okşamayı beceremeyen hükümetin asker üzerindeki etkisine nasıl inanalım?

Ama konumuz bu değil doğrusu. Konumuz, bu topraklarda basınından sivil kuruluşuna, yargısından sokağına devleti her halükarda koruyup, devletlileri tarihin tacizinden sakınan bir dilin her daim dolaşımda olması. Muktedir olmak da Muğlalı rezaletini görmezden gelmeyi gerektiriyor. 33 çulsuz Kürt köylüsünü kurşuna dizdi diye koskoca paşamızdan vazgeçecek değiliz ya.
Şimdi de katillerle maktulleri hiç değilse tarihin belleğinde barıştırma projelerinden biri yürürlüğe sokulmuş durumda.
Gerçekten insanın aklı bu kadarını almıyor.

2 Temmuz, Sivas katliamının 18’inci yıldönümüydü. Madımak Oteli kamulaştırılıp Bilim ve Kültür Merkezi’ne dönüştürülmüştü.
Binanın girişinde bir ‘Anı Köşesi’ bulunuyor. O köşede 37 isim var: Olaylar sırasında yanarak hayatını kaybeden 33 aydın, iki otel görevlisi ve onların yanında iki saldırgan.
Evet, iki linççi de; oradaki insanları diri diri yakanlardan iki kişi de o duvarda saygıyla anılıyor.
Bu arada bir validen insanlık da öğreniyoruz.
Sivas Valisi Ali Kolat, olaya “İnsan merkezli baktığımız için hiçbir ayrım yapmadık.” deyivermiş. Böyle mangal yürekli, manda gönünden bir insanlık anlayışına varamamış olabilirsiniz, demeye getiriyor, vali efendi.

Zaten lobideki Atatürk büstünün altına, ‘Toplumun içindeki farklı düşünceler, farklı inanışlar ne olursa olsun; milli birlik ve beraberlik içerisinde hareket etmesini bilen bir milletin başaramayacağı iş, aşamayacağı engel yoktur’ yazdırtmış ya. Anlayana.
Anı köşesi alfabetik sırayla hazırlandığı için, ilk sırada saldırganlardan Ahmet Alan’ın ismi bulunuyor. Yaşamını yitirenlerin adlarının alt bölümünde: “2 Temmuz 1993 tarihinde meydana gelen elim olayda 37 insanımız hayatını kaybetmiştir. Böyle acıların bir daha yaşanmaması dileğiyle” cümlesi yer alıyor. Yan tarafta ise, Aşık Veysel, Pir Sultan Abdal, Aşık Ruhsati, Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlana Celaleddini Rumi ve Yunus Emre’nin özlü sözleri var. Ayrıca her ismin altında 24 saat akacak temsili çeşmeler bulunuyor.
Aleviler elbette bu durumdan çok rahatsız oldu.

Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok Akatlı, basına gönderdiği yazıda, babasının adının o köşeden kaldırılmasını talep ediyor ve şöyle bitiriyor:
“18 yıldır duygusal sebeplerle Sivas’a adım atmadım. Sadece bir utanç müzesi ya da bir insanlık anıtı yapılırsa gideceğimi söyledim. Şimdi gerekirse oraya gider o plaketi sökerim. Beni buna mecbur etmeyin. Bir zahmet siz kaldırın. Hemen!”

İnsanlığa davet
Valinin dilinden insanlığa davet ediliyoruz. Katilleri cürümleriyle andığımız için.
Çünkü hala linççilerden korkuluyor. Çünkü o gün o oteli yakanların büyük kısmı kaçtı, bir kısmı cezalandırılmadı. Katlettikleri canlar yanlarına kar kaldı.
Çünkü kafaları bozulursa tekrar yakarlar, canlarını sıkanları. Onların bu katliamla yatıştırdıkları hassasiyetleri toplum olarak referans almak zorundayız.

Işte katliamların üstünden ferahça atlayıp geçen tarih böyle yazılıyor. ‘O gün orada 37 kişi öldü. Kaderin oyunu. Ölen de öldüren de bizim insanımızdı. Dolayısıyla hepsini hayırla anmalıyız.’
Böylece dostlarımızı, yakınlarımızı, vatandaşlarımızı, insanları yakanlar, daha ileride birer kuruma, kuruluşa ad olacaklar besbelli. Yollarından gidenlerin yolları açık tutulacak. Onların hassasiyetlerine uygun olmayan yakılmayı hak etmiştir.
Bu kafayla Deniz’in mezarının yanına Baki Tuğ’un yerini hazırlayın bari.
Hrant’ın mezarına ,ölümünde katkılarını esirgemeyenlerin listesi olan bronz bir plaket de mükemmel bir helalleşme yordamı olmaz mı?
2 Temmuz günü otelin önüne yürümek isteyenler, valinin emriyle gaz bombalarına tutuldular. Yakılmadıklarına şükredelim.

Maziye daldım
Bianet, 3 Temmuz 1993’ün gazete manşetlerini derleyerek mükemmel bir hizmette bulunmuş.
‘Hırsızın hiç mi suçu yok’ gazeteciliğinin nadide örnekleri, çok değerli gazetecilerimizin ağzından…
Aziz Nesin’in büyük bir nefretle bu katliamın sorumlusu ilan edildiğini, katliamcı halkın hassasiyetinin nasıl anlayışla karşılandığını hatırlamıyor olabilirsiniz. Birkaçını aktaracağım.

Öncelikle Sabah, Hürriyet, Milliyet, Türkiye, Meydan gibi yüksek satışlı beş gazete “olaylara Aziz Nesin’in yaptığı bir konuşmayla neden olması”nı öne çıkarıyor, Hürriyet, bu konuşmanın “yerel basında abartılı bir şekilde yayınlanması”na vurgu yapıyordu. O gün yegane hakikat duyurucusu Özgür Gündem’di. Manşeti, ‘Devlet gözetiminde katliam: 40 ölü’ idi.
Sabah’a kalırsa olayın içinde Alevi-Sünni çatışması yoktu. Aziz Nesin tahrik etmiş, halk da galeyana gelmişti. Milliyet, Aziz Nesin’in Türk milletini yüzdelere bölüşünü hatırlatıyor, böylelikle Nesin’in kışkırtıcılığını tescilliyordu.
Sabah’ta Mehmet Barlas, “Aydın olmak ve laik olmak inançlara saygısız olmak veya inanç sahiplerini küçümsemek değildir.” buyuruyordu. Yanarak ölmüş 35 kişinin üstüne.

Cengiz Çandar daha fütursuzdu: “Sivas Faciası : Provokasyon ve Gaflet” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Devletin vurdumduymazlığı ve aczi “birey”in provokatörlüğü olgusunu ortadan kaldırmaz... ‘Türk milletinin yüzde altmışından fazlasının aptal olduğu’ kanaatini her yerde tekrarlayan Aziz Nesin’in bu saptamasında doğru bir husus var: Eğer seksenine dayanmış Aziz Nesin bunak değilse, Türk milletinin bir aptal ferdi.”
Tansu Çiller, Sivas’ta 35 kişinin ölümüyle neticelenen olayların, Aziz Nesin’in tahrik edici konuşmasından kaynaklandığını söylemişti.

Tercüman’da başyazının başlığı: “Şeytan Aziz”di. “Askerin ‘tayın bedeli’ni çalmak iddiası ve bu sebepten ordudan atılmak ile başlayan hayat macerasını kanlı bir olayla noktalama histerisine kapılan Aziz Nesin hafızasını yitirmiş olmalı ki akıl almaz görüş ve düşünceler öne sürerek Türk toplumunu manevi anlamda yaralayabilme gayreti içinde çırpınıp durmaktadır.”

Demokrasi limonu Nazlı Ilıcak, “Müslümanlığa sövmek herhalde fikir hürriyetinin kapsamı içinde alınamaz. Aziz Nesin bir süredir belki de enteresan olabilme gayretiyle “sıra dışı” konuşmalar yapıyor halbuki mizah yazarı olarak kalsaydı, toplumumuz nezdinde şüphesiz daha saygı değer bir konumda bulunacaktı...” Ilıcak sonra da olayın abartılmaması gereken münferit bir katliam olduğunu belirtmeden geçmiyordu. Yani fikir hürriyeti kapsamında değerlendirilebilirdi.
Bağlayalım.
Devletimiz ve akılverenleri zaten hep Madımak’da yakanların yanında oldu. Bir ara bir Adalet Bakanımız katillerin avukatlığını üstlenmişti sözgelimi.
Devlet, şimdi Sivas valisi eliyle, insanlık adına, katil yakınlarının, potansiyel katillerin, hassassiyeti kanlı dindarların sırtını sıvazlıyor.
Her an yakılma tehlikesi altında yaşayanlar zaten belli değil mi?
Onlardan hayır gelir mi bu yüce ulusa?

YILDIRIM TÜRKER
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 167
Rind Üye
Rind Üye

taylan
Cevaplar: 31
kayıt olmuş: 4/7/2006
Durum: Çevrimdışı
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 17/7/2011 Saat 19:53 New
Aynur’a şarkı okutmayanlara!

Aynur’a Kürtçe şarkı okutmayan behey sersemler! 80 yıl Aynur’lara Kürtçe şarkı okutulmadığı için bu hallerdeyiz zaten! Daha kurumadı dediğin şehitlerimizin kanı (ki içlerinde bir Kürt kardeşimiz de var) zaten BU yüzden akıyor! Sen ve senin gibilerin sersem kafası yüzünden!

Sen ve senin gibilerin ota boka İstiklal Marşı söylemesi, dağa taşa “Ne mutlu Türküm diyene” diye yazdırması, sen ve senin gibilerin 80 yıl boyunca Kürde Türküm dedirtmeye çalışması, ismini, soyunu sopunu, dilini, mezhebini değiştirmeye çalışması, demiyorsa, değiştirmiyorsa etmediği eziyeti, yedirmediği b*ku bırakmaması yüzünden.. Evet tam da yedirilen buydu..

30 bin, 40 bin, belki de 50 bin insan öldü! On binlerce insan kolunu bacağını ve ruhunu yitirdi. Yüz binlerce insan babasız, kocasız, kardeşsiz, anasız, bacısız kaldı. Koca bir kuşak savaş içinde büyüdü.

Behey sersem! Hadi on on beş yıl öncesine kadar aşağılık (bülten) basın(ı) yazmıyordu doğuda ne olup bittiğini. Kendinin de haberi yoktu zaten.

Ama şimdi yazıyor. On yıldır da mı öğrenemedin? Ne olmuş, ne bitmiş? Hiç mi kimselerden duymadın? Hep mı kulağın sağır, gözün kördü?

Aşk şarkısı söylemiş üstelik... Ama Kürde aşkı bile yakıştırmıyorduk biz değil mi? Kürtçe söylemişse marş söylemiştir.

Tam da konserlerde babalanarak pek güzel faş ettiğin üzere, senin kendini ırkından dolayı efendi, geri kalanı da senin lütfüne tabii ikinci sınıf tebaa görmenden dolayı o kanlar hiç kurumadı zaten!

Kendini beğenmişliğin yüzünden memleketin neredeyse yarısının konuştuğu o dilin tek kelimesini öğrenmedin... Aşk şarkısı mıdır bilemeyecek kadar uzak, yabancı, düşman kaldın o bir karışını bile vermek istemediğin memleketinin bir diline..

İspanyolca söyleme, İngilizce söyleme diyemezsin, kendinde o hakkı görmezsin de “Kürtçe okuma bakalım sen” deme hakkını bal gibi görürüsün.

Kürtçe değil Kürtçesizlik öldürdü senin askerini!

“Sen kimsin be?”ler öldürdü..

İki bomba ile işi hallederizciler öldürdü.

Askeri keklik gibi ovaya salanlar öldürdü.

Onlara dayılan sen, şarkı söyleyen minicik bir kadına değil...

Mutlu Tönbekici
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 168
Rind Üye
Rind Üye

taylan
Cevaplar: 31
kayıt olmuş: 4/7/2006
Durum: Çevrimdışı
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 11/9/2011 Saat 20:12 New
12 Eylül: Karşı Devrim Devam Ediyor


12 Eylül darbesi, bir karşı devrimdir. 12 Eylül yeni bir emperyal konseptin ürünü olarak gerçekleşti. Ülke şartları ve Ortadoğu’daki gelişmeler yanında bu konsept anlaşıldığı oranda karşı devrimin mahiyeti ve etkisi kavranabilir.

Sermayenin yeniden yapılanma süreci ya da yeni sermaye birikim rejimi, küresel bir karşı devrim içeriğinde politikalar geliştirilmesine yol açtı. Bugün yaşanan kapitalist krizin tarihsel kökleri, emperyalizmin yeni konsept arayışlarının da ortaya çıktığı dönemi işaretledi.

İçinde yaşadığımız kriz, aslında kapitalizmin bir uzun dalga krizinin ya da kapitalizmin yapısal krizinin depresyon evresidir. Krizin tarihsel kökleri 1970’lerin başına dayanmaktadır.

1970’lerin başında kapitalist sistem hem üretim yapısını, hem kurumsal yapısını değiştirdi. Bu değişimin ya da zorunluluğun, iki temel nedeni vardı. Birincisi siyasal, ikincisi ise ekonomik boyuttu. Özellikle bu yeniden yapılanma sürecinin siyasal boyutu ihmal edilir ya görülmez ya da yeterince kavranmaz. En başta Vietnam Savaşı, dünya halkları için başka bir tarihin olabileceğini ortaya koydu. “Yenilmez” bir güç, dünyanın imparatoru ABD, Ho Chi Minh önderliğinde Vietnam halkının olağanüstü direnişi ve büyük bedeller ödemesi sonucu dize getirildi. Mao’nun deyimiyle Vietnam Savaşı emperyalizmin “kağıttan bir kaplan” olduğunu ortaya koydu. Halklara umut, direniş ve özgürlük aşkı aşıladı. Sömürge halklarını Afrika’dan Asya’ya, Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya isyan ateşi sardı. “ İki üç daha fazla Vietnam” şiarı gerçek oldu. Laos’tan Kamboçya’ya, Angola’dan Mozambik’e, Şili’den El Salvador’a halklar ayağa kalktı.

Öte yandan diğer bir siyasal boyut ise, merkez ülkelerde 1968’de yaşanan küresel isyan hareketiydi. Her ne kadar 1968 öğrenci gençlik ayaklanması olarak görülse de, aslında Fransa’da ve İtalya’da yaşandığı gibi bir işçi hareketidir. Bu iki ülkede işçi sınıfı, işçi konseyleri kurarak, alternatif iktidar organları yarattı. Finans kapital işçi hareketindeki bu gelişmeyi durdurmaya çalıştı. Düzenin devamı ve istikrarı için ayrıca pro-sovyetik komünist partiler de harekete geçti. İleride Avro-komünizmin başat partileri olacak bu yapılar sistemin organik parçası gibi bir konumlandı. Konsey ve genel grev pratiklerinden olağanüstü derecede rahatsız oldular. Eylemler, goşizm ve “anarşizm” olarak değerlendirildi. Sistem dışına çıkması engellendi. Sartre’ın FKP’ye yönelik son derece sert eleştirisi, dönemin KP’leri hakkında önemli fikir vermektedir. 1968 Kıta Avrupa’sını sardığı gibi ABD’de 1930’lu yıllardan beri geri çekilmiş toplumsal muhalefeti tetikledi. ABD halkları barış ve sivil haklar için harekete geçti. Martin Luther King, Malcolm X gibi kişilikler hem siyahi hareketinin hem de dinsel diskriminasyona karşı siyah öfkenin simgeleri oldu. Kara Panterler, siyah öfkenin radikal organizasyonuydu. Ayrıca öğrenci gençlik hareketi ve savaş karşıtı hareket, tüketim toplumu olarak zehirlenmiş topraklarda umudun ve yeni arayışların habercisi oldu. 1968’in iki temel ayağı vardı. Birincisi kapitalizmin insanı bir kadavraya çevirdiği Refah toplumuna karşı bir ayaklanmaydı. İkincisi bürokratik ve otoriter bir kast tarafından ya da egemen sınıf tarafından (nomenklatura) yönetilen özgürlüğün kirletildiği, işçi sınıfının bir başka biçimde apolitize edildiği, şekilsizleştirildiği sınıf üzerinde diktatörlük olan reel sosyalizme karşı bir duruştu. Ve kitleler bir başka dünyanın mümkün olduğunu gösteriyorlardı. Bunu özgür üniversitelerde, işgal edilmiş okullarda, genel grevlerde, kitle gösterilerinde, sokak çatışmalarında dışa vurdular. 1968 ideolojik bir isyan, bir arınma ve kolektif bir umuttu. Ne yazık kendi siyasal önderliklerini yaratamaması ve kapitalizmin aynı zamanda sosyo-kültürel bir sistem olması 1968’in sönümlenmesine yol açtı. 1968’in yıkıcı enerjisi bir müddet sonra kapitalizm tarafından absorbe edildi. 1968 hareketi geri çekildi. Ama arkasında kitlelerin yaratıcı zenginliğini, özgürlüğün bir kalp atışı gibi gerçekliğini bıraktı. Bu iki siyasal etken, 1970’lerin ortasında bir dizi ekonomik etkenle birleşti. Kapitalist sistem, 1960’ların ortalarından sonra özellikle metropollerde çıplak bir şekilde gözlemlenen kar oranlarında ciddi düşüşler yaşadı. Kapitalizmin yapısal özelliklerinden kaynaklanan bu durum, kapitalist sistemi bir uzun dalga ya da büyük bunalım içine sürükledi. Sanayide kar oranlarının düşmesi, yaşanan petrol krizi, yeni sermaye birikim rejimine geçişi beraberinde getirdi.

Kapitalist sistem acil önlemler alma ihtiyacı duydu.

Bir başka ifadeyle krize çözüm yöntemleri, aynı zamanda kapitalizmin yeniden yapılanma süreci olarak işledi.

Finans kapital krize karşı bir dizi proje geliştirdi. Öz olarak ikili bir amaç hedefledi. Önlem paketinin birincisi, azalan kar oranlarını nasıl artırırım ya da maksimum kara nasıl ulaşırım oldu. Çünkü kapitalizmin temel düsturu, kanunu ya da kaidesi maksimum kara ulaşmaktır. Kar daha fazla kar onun ontolojisidir.

Bu yönde uzun zamandan beri Türkiye işçi sınıfına açık bir saldırı mahiyeti taşıyan, fason üretim, taşeronlaşma, esnek üretim ve sistematik güvencesizleştirme yönünde adımlar atılmaya başlandı. Üretim tekniklerinde önemli değişiklikler yapıldı. Dünyanın fabrikalaşması ve başta Çin ve Uzak Asya’nın makro bir atölyeye çevrilmesi yönünde düzenlemelere girişildi. Yoğun bir mülksüzleştirme politikası izlendi. Bu gelişmeler sınıf profilinde bir dizi farklılaşmayı beraberinde getirdi. İşçi sınıfının kapsamında muazzam genişlemeye karşın, organik birliği dağıldı. Hızla amorfe oldu. Katmanlaştı.

Önlem paketinin ikinci ayağıyla işçi sınıfının ekonomik, demokratik, siyasi her türlü ve her düzeydeki örgütlülüğünün dağıtılması hedeflendi. Böylece sınıfın ehlileştirilmesi ve boyunduruk altına alınması amaçlandı. Bu süreç bir yanıyla sınıfın ıslah edilmesi ve rıza göstermesi yönünde düzenlemeleri içerdi.

AÇIK ZOR VE İDEOLOJİK ZORUN KONSANTRASYONU

Finans kapital bu amaçlarını realize etmek için açık zorla (çıplak tehdit ve terörle) ekonomik zoru (ekonomik faşizmi) sistematik olarak devreye soktu. Zor diyalektiği ideolojik zorla sistemleştirildi. İdeolojik zorun hedefi beyinleri fethetme, tüm toplumu suç ortağı haline getirmekti. Bu uygulamalar kısaca sermayenin açık ve azgın diktatörlüğü olarak da tanımlanabilir. Finans kapital önünde hiçbir engel istemiyordu. Şiddeti çok boyutlu çıplak şiddetin yanında ekonomik ve ideolojik olarak da kullandı. Gündelik hayatın bir parçası kıldı.

Bu sürecin metropollerde ve periferide, biçimlenişi farklı oldu.

Süreç metropollerde Thatcher ve Reagan’la simgelendi. ABD ve İngiltere’de yaşanan işçi sınıfına yönelik açık saldırı, neo-liberal karşı devrimin niteliğini ortaya koydu. Artık Thatcher tanımıyla TİNA – “başka alternatif yoktu. ” Kapitalizmin ve neo-liberalizm tahakkümü altında yaşamak bir zorunluluktu.

Bu yönde İngiltere’de 1984–1985 Büyük Madenci grevi önem taşıdı. Bu grev sınıfa karşı sermayenin topyekun saldırısıydı. Thatcher, son derece soğukkanlı bir şekilde önce çeşitli özelleştirme politikaları ve bürokratik sendikalarla girdiği ilişkiler sonucu, İngiliz işçi sınıfının en radikal gücü olan madencileri yalnızlaştırdı. Sonra yoğun bir dezenformasyon ve manipülasyon politikası izledi. Madenci grevlerine yapılan ekonomik destekleri kesti. Hatta son açıklanan belgelere göre Sovyet madencilerinden gelen büyük miktarda finans desteği, iki ülke arasında kriz yaratılarak engellendi. Büyük Madenci grevinin yenilgisi, Britanya’da neo-liberalizmin ya da sermayenin “altın dönemini” simgeledi. 1985 sonrasında son derece sistematik, rafine ve acımasızca sınıfa yönelik açık saldırı başlatıldı. Bu süreç bir başka yanıyla dünya çapında neo-liberal karşı devrim taktiklerinin hayata geçirilmesini simgeledi.

ABD’de Reagan yönetiminin havaalanı kontrolörlerinin grevini kırması, neo-liberal saldırıların başlangıcı oldu. Evet, “liberal virüs” öldürücü bir şekilde ve büyük bir hızla yayılmaya başladı. Virüsün semptomları çok netti, yığınsal yoksullaştırmayı, işsizleştirme ve güvencesizleştirme izledi. Her alan metalaştı. İnsanın emeği yanında, bedeni de metalaştı. Dünyayı kronik açlık, yoksulluk ve işsizlik sardı. Öte yandan sermaye inanılmaz karlar elde etti. Hızla yoğunlaştı ve merkezleşti.

Metropollerde, sosyal devletin sosyal yönü özelleştirildi. Metalaştırıldı. Sosyalizmin tehdidine karşı kapitalist sistemin bir önlem projesi olarak devreye sokulan sosyal devlet, hızla tasfiye edildi. Ulaşımdan eğitime, sağlıktan gündelik hayatın her alanına kadar radikal özelleştirme politikaları hayata geçirildi.

Devlet bir gece bekçisi konumuna getirildi. Sermayenin güvenliğinden sorumlu, sınıfın her düzeydeki örgütlülüğünü ve tepkisini dağıtan bir misyonla hareket etti. Bir anlamda devletin yarattığı illüzyon dağıldı. Devlet gerçek niteliğiyle devreye girerek, kapitalist sistemin güvenliğini sağlayan ve işlerliğinden sorumlu bir aygıt olduğunu gösterdi.

Çevre ülkelerde ya da bizim gibi ülkelerde ise yeni emperyal konsepte uygun düzenlemeler yapıldı. Türkiye’de neo-liberal virüsü yayan baş mimar Turgut Özal oldu. 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül darbesi virüsün yayılma zeminini yarattı.

Özellikle Latin Amerika bu konseptin deney alanı, laboratuarı olarak öne çıktı. Güney Doğu Asya bir başka coğrafya olarak dikkat çekti.

1964’te Brezilya’da gerçekleşen darbe ilk adım oldu. Darbe Ulusal Güvenlik Doktrini diye tanımlanan karşı devrimci stratejinin ürünü olarak hayata geçirildi. Bu strateji, 1960’lı yılların başından itibaren sömürge ülkelerde hızla gelişen gerilla hareketlerine bir yanıttı. Bu arada Küba’da ve Cezayir’de devrim gerçekleşmişti. Che’nin gerillası ezilen halklara umut veriyordu. Gelişmeler karşısında emperyalizm bu doktrini ek unsurlarla tahkim etti. Yeni konsept Ayaklanmaya Karşı Mücadele Konsepti adında uygulanma başlandı.

Konsept Ulusal Güvenlik Doktrini’nde olduğu gibi komünizmi bir iç düşman olarak değerlendirdi. Bu düşmanı ortadan kaldırmak için her yöntemi (kontr-gerilla, ölüm mangaları, işkence, kaybetme, suikast, provokasyon vb. ) büyük bir acımasızlıkla kullandı. Yeni sömürge ülkelerdeki ordular reorganize edildi. Yeni misyonlar yüklendi. Karşı devrimci taktiklerin merkezi haline dönüştürüldü. Ordu askeri diktatörlük kurmakla, devletin tüm fonksiyonlarını üstlendi. Bir nevi kontr-gerilla cumhuriyetleri oluşturuldu. Baskı metodları rafine edildi. Medya etkili bir ideoloji üretim mekanizmasına dönüştürüldü. Umut hareketlerinin beslendiği deniz, yani kitlelerin “zehirlenmesi” hedeflendi. Gerilla ve devrimci hareketlerin parçalanması, dağılması ve marjinalize edilmesi için taktikler geliştirildi. Hedef her düzeydeki muhalefetin bastırılması ve yok edilmesiydi. Böylece neo-liberal politikalar rahatça hayata geçirilebilirdi. Zaten öyle de oldu. Askeri zoru, ekonomik zor izledi.

Bu yönde 1971 Bolivya’da, 1972 Uruguay ve Honduras’ta, 1973’te Şili’de, 1975 Peru’da, 1976 Arjantin’de askeri faşist darbeler yaşandı.

Ardından bütün bu saydığımız ülkelerde radikal neo-liberal politikalar devreye sokuldu.

Benzer gelişmeler Uzak Asya’da, Güney Kore’de, Pakistan’da ve Türkiye’de yaşandı. Yani aslında Türkiye’nin yaşadığı şeyleri anlamak istiyorsak, Latin Amerika’da askeri darbelere, örneğin Şili’ye, Arjantin’e, Uruguay’a bakmamız yeterliydi. Ama uluslararası karşı devrim tehdidi ne yazık işçi sınıfı ve siyasal önderlikler tarafından görülmedi, anlaşılmadı ve yeterince kavranmadı. İş böyle olunca karşı devrim son derece iyi programlanmış ve kitleleri manipüle edecek olanaklarla hayata geçirildi.

Türkiye’de 24 Ocak 1980 ekonomik kararları ve onun devamı olan 12 Eylül askeri faşist darbesi, aynı konseptin ürünüydü.

Kısaca; çevre ülkeler yeni uluslararası işbölümüne ve kapitalizmin yeniden yapılanmasına uygun biçim alıyordu.

Açık zorla (şiddet ve terörle), ekonomik zor (ekonomik faşizm) konsantre edilerek, yeni bir devlet, toplum, birey ilişkisi yaratılıyordu.

Toparlarsak; 24 Ocak kararları artı 12 Eylül darbesi faşist diktatörlüğün ekonomi politiğidir.

Önce açık zorla toplumsal muhalefet ezildi. Korku kitleselleştirildi. 12 Eylül bir korku dinamosu gibi çalıştı. Sınıfın her düzeydeki örgütlenmesi dağıtıldı. Ardından ekonomik zor yani neo-liberal darbeler geldi.

Neo-liberalizm (bir karşı devrim programıydı) ve ekonomik zor / faşizm olarak devreye sokuldu.

BİR KARŞI DEVRİM OLARAK NEO-LİBERALİZM

Neo-liberalizm bu zamana kadar en fazla sonuçlarıyla ve satıhta tartışıldı. Yalnızca ekonomik boyutu ele alındı. Ne var ki sistematik ve konsantre bir karşı devrim programıydı.

Neo-liberalizmin birbirini tamamlayan ve iç içe geçmiş üç boyutu vardır. Birinci boyutu ideolojik, ikincisi kültürel, üçüncüsü ise ekonomik boyuttur.

İdeolojik boyutu açmamız gerekirse bu boyut da kendi içinde üç ayağa ayrılmaktadır. Birincisi Kalvinizim ya da Püritanizm: M. Weber’in kapitalizm ruhu olarak tanımladığı kalvinizm, Protestanlık ya da püritanizm, çalışmayı ve rekabeti kutsallaştırır. Kar ve hırsın insanın doğasında olduğunu savunur. Dünyadaki adaletsizliğe teolojik kılıflar uydurur. Dünyada zenginin zaten günahsız olduğu için zengin olduğunu, fakirin ise günahları çok olduğundan dolayı fakir kaldığını ileri sürer. Bunu da kadr-i mutlak olarak görür. Bunun değiştirilemeyecek bir kader olduğunu, bu dünyanın da bir sınama dünyası olduğunu açıklar. Bir anlamda fakirliğe itirazın kadere, aynı anlama gelmek üzere Allah’a itiraz etmek olduğunu belirtir. İnsanların rıza göstermesini, itaat etmesini telkin eder. Çünkü rıza ve itaat sistemin devamının güvencesidir.

Özal’ın “ben zenginleri severim” sözü bir ideolojik yaklaşımdır. Özal’ın her ne kadar Nakşibendi olduğu söylense de, aslında o bir püritendir. Kalvinisttir. Kapitalist sistemin bekası onun için her şeyden önemlidir. İdeolojik boyutun ikinci ayağını ise ferdiyetçilik ya da bireycilik, felsefi anlamda İndividualizm oluşturur.

Bu anlayışa göre her türlü toplumsal dayanışma, paylaşma ilişkisi reddedilmelidir. Bunlar ilkel, kaba duygulardır. Önemli olan birey ve egodur. Anlayışın özü elit, seçilmiş, üstün insandır. Eğer paran varsa her şeysin, yoksa hiçbir şeysin mantığı hakimdir.

Yine Özal böylesi bir ahlak ve toplumu açıkça dile getirdi. “Benim memurum işini bilir” dedi. Yani hırsızlık yap, rüşvet al, her türlü tezgahın içine gir ve gemini kurtar. Gerisi seni ilgilendirmiyor. Nasıl olsa her koyun kendi bacağından asılır.

İdeolojik boyutun üçüncü ayağını ise Sosyal Darwinizm oluşturur.

Sosyal darwinizm, bir boyutuyla faşist ideolojinin mayasıdır. Naziler gibi, İtalyan faşistleri de sosyal darwinist argümanlarla ideolojilerine destek bulmaya çalıştı.

Sosyal darwinizim özünde, “büyük balık her zaman küçük balığı yer” sözüne dayanır. Bunu bir doğa kanunu olarak söyler. İlerlemenin temel gücünü sosyal darwinist yönlerin oluşturduğunu ifade eder. Güçsüz insan, aşağı ve zayıf insandır. Fakir de güçsüz insandır. O da aşağı ve zayıftır. Doğanın kanunu olarak ezilmeye mahkumdur.

Bu üçlü ideolojik ayak son derece sistemli bir şekilde hayata geçirildi. Devletin ideolojik aygıtları kitleleri bu yönde bombardımana tuttu. Gösteri toplumun araçları yani yazılı ve görsel medya bu ideolojik manipülasyonla, yalanın imparatorluğunu kurdu. İdeolojik mistifikasyonlar her gün yeniden üretildi.

Hedef beyinleri fethetmekti. Çünkü yeni fetih alanı beyinlerdi. Beyinlerin fethedilmesi beraberinde biatı ve suç ortaklığını getirecekti. Kitleler bu yönde tekno-ideolojik bombardımana maruz kaldı. Korkunun kitleselleşmesi ideolojik manipülasyonun gücünü artırdı. Korkunun “enfekte” ettiği beyin, artık tutsaktı ve bu tutsaklıktan memnun hale getirildi.

İdeolojik saldırıyı, son derece sistemli yürütülen kültürel operasyonlar izledi. Kültürel manipülasyonlarla toplumun Mc Donalds’laşması, tek tipleştirilmesi, üniform bir toplum haline getirilmesi amaçlandı.

Bu yönde tüketim terörü körüklendi. Artık tükettiğin, tüketebildiğin kadar özgürdün. Hatta özgürlük tüketmekti. Gerisinin hiçbir anlamı yoktu. Mananın yoğunluk kazandığı yer tüketmekti. Tüketmek, tüketebilmek ve bunun yarattığı haz her şeydi. Hedonizm son derece rafine hayata geçirildi. Hedonizm son derece yok edici bireycilikle içselleştirildi. Sistem yeni haz nesneleri yarattı. Hazları kontrol etti, yönlendirdi. Bu yönde duygu doğurdu. İnsanın ontolojisini hedonizm üzerinden yeniden inşa etti. Emperyalist kültür, kültür imgeleri ve nesneleri topluma sistematik bir şekilde şırıngaladı. Tüketim terörü, toplumun temel özelliği haline getirildi.

Kültürel operasyonlarla beyni felç olmuş, bloke edilmiş ve fethedilmiş birey ve kitleler tam anlamıyla suç ortağına dönüştürüldü. Artık herkes sistemin döngüsünün bir parçası, hatta sistemin ayrılmaz parçasıydı.

Bu iki karşı devrimci taktiğin kitleler içinde nüfuzu, radikal ekonomik operasyonları koşulladı.

Neo-liberalizm devlet/toplum/birey ilişkisinin yeniden kuruluşuydu. Kitlelerin karşı duruşunun ve direncinin kırılması, sessizleştirilmesi, boyun eğmesi ve suç ortağı haline getirilmesiyle ekonomik faşizmin radikal uygulamaları hayata geçirildi.

Özelleştirme politikaları sistematik bir şekilde gerçekleştirildi. Finans kapital tarihin en büyük vurgununu ya da soygununu özelleştirmelerle yaptı. Bu küresel soygun ne Sezar’ın, ne Hitler’in ne de Mussolini’nin tahayyülünün ötesindeydi.

Finans kapital küresel düzeyde özelleştirme operasyonlarıyla karına kar kattı. Finans kapital büyük bir açgözlülükle saldırdı, çaldı, soydu. Kapitalist devlet bu soygunun örgütleyicisi olarak hareket etti. Böylece tarihin en büyük talanı ve yağması gerçekleşti.

1990’da Sovyet sistemin çökmesi finans kapitale yeni bakir alanlar yarattı. Bu coğrafyalarda kriminal bir kapitalizm sürecinden geçildi. Finans kapital bu coğrafyaları tam anlamıyla talan etti. Enkaz haline getirdi.

Neo-liberalizm bu üçlü karşı devrimci boyutu kavrandığı ölçüde anlaşılabilirdi. Ne yazık ki saldırının boyutu ve mahiyeti kavranmadı. Yalnızca neo-liberal politikaların bir ayağı olan ekonomik boyutu ve onun da sonuçlarıyla, yani işsizlik, sendikasızlık, toplu tensikatla mücadele edildi. O da bir düzeyde. Sonuçtan hareketle bir direnç gösterme çabalarının başarılı olması mümkün değildi. Zaten de olmadı. İşçi sınıfı bu sürecin bütününde olağanüstü düzeyde zarar gördü, ağır darbeler aldı. Örgütsel gücü parçalandı. Amorfe, hatta deklase oldu. Yoğun demoralizasyon içine düştü. Sendikal hareketin bu süreçte en azından bir savunma gerçekleştirememesi, yer yer suç ortağı olması, son derece olumsuz sonuçlar yarattı. Sendikal harekette hızla çözülme ve çürüme yaşandı. Bu süreç ülkemizde olduğu kadar metropolde de benzer şekilde yaşandı.

Sendikal hareketin sınıf örgütü olma özelliği dejenere oldu. Sendikalar sınıftan ve sınıfın sorunlarından uzaklaştı. Ona yabancılaştı. Bu süreç de sınıfın parçalanmasını artırdı. Kendine güvenini zayıflattı. Gerici dalga ve karşı devrimci saldırıya karşı, işçi sınıfı geri çekildi. Örgütsel gücü parçalandı. Hızla şekilsizleşti.

Neo-liberal karşı devrim böylece büyük kazanımlar sağladı. Finans kapital sınıfın güçsüzlüğü üzerinden gücünü inşa etti. Neo-liberalizm, finans kapitalin sınıfa yönelik konsantre savaşıydı. Bu saldırılar, sınıfı böldü, parçaladı, dağıttı ve şekilsizleştirdi.

Kısaca ideolojik bombardımanlarla önce beyinler felç edildi. Kültürel operasyon ve manipülasyonlarla toplum suç ortağı haline getirildi.

İdeolojik ve kültürel hegemonya sağlandıktan sonra, ekonomik operasyonlar geldi. Radikal özelleştirme operasyonları devreye sokuldu.

Türkiye özelinde neo-liberal saldırı dalgası, 1985’te sistemli bir biçim aldı. 1985–1998 arasında bu karşı devrim saldırısının alt yapısı oluşturuldu. 1998–2007 arasında ise son derece yoğun ve sistemli saldırılara geçildi. Büyük sosyal yıkım operasyonları gerçekleştirildi.



ULUSLARARASI SERMAYENİN YOL HARİTASI, SINIFA YÖNELİK ÜÇLÜ KARŞI DEVRİMCİ SALDIRI VE ETKİLERİ

Finans kapital’in izleyeceği rota ya da uluslararası sermayenin yol haritası 1983’te imzalanan Washington Konsensüsü –uzlaşısı- adı verilen anlaşmayla çizildi.

Ne yazık ki bu rotanın anlaşılmaması, yeterince kavranmaması, finans kapitalin topyekun saldırısına karşı önlemler alınamamasına yol açtı.

Washington uzlaşısı hem finans kapitalin hem kapitalist devletin izleyeceği politikaları bütün açıklığıyla, hatta pervasızca dile getirmişti.

Uluslararası düzlemde ve Türkiye’de izlenen neo-liberal saldırılar bu uzlaşının belirlediği koşullarda realize oldu.

Uzlaşının ana yönelimlerine baktığımızda, daha 1980’lerin başında, 2000’li yıllarda hem Türkiye hem de uluslararası düzeyde radikal özelleştirme politikalarının rotasını tespit etmek mümkündü. Bahar Eylemleri’nin, Zonguldak Büyük Madenci Yürüyüşü’nün gerçekleştiği koşullarda bazı önlemler alınabilirdi. Sınıf hareketi ve sendikal hareket bu derecede ağır darbeler almazdı, bir düzeyde kazanımlarını koruyabilirdi. Ayrıca işçi sınıfı gerçekleştirdiği savunmayla sınıfın deklase olmasını, şekilsizleşmesini engelleyebilirdi, sendikal hareketin bürokratik bir kastta dönüşmesinin önü kesilebilirdi.

Yaşanan son derece konsantre ve rafine saldırıların işçi sınıfına yansıması yıkıcı oldu. Finans kapital ve kapitalist devlet esas olarak sınıfın devrimci kimyasını bozmayı hedefledi. Çünkü kapitalist sistemde tek devrimci sınıf, tek yıkıcı güç, kolektif davranabilme ve kolektif aksiyon gerçekleştirebilme kabiliyeti olan sınıf, işçi sınıfıdır. Finans kapital bunu tarihsel deneyimlerinden öğrendiğinden dolayı, sınıfın her düzeyde bloke edilmesini, ontolojisinin bozulmasını ve hızla şekilsizleşmesini hedefledi. Böylece devrimci kimyası bozulan sınıfın, biat ve riayet etmesi, boyun eğmesi sağlanabilirdi. Saldırılar bu yönde başlatıldı ve son derece soğukkanlı ve acımasızca hayata geçirildi.

Finans kapitalin saldırıları, üçlü karşı devrimci bir kombinasyon şeklinde biçimlendi.

Birinci operasyon; sınıfın kimliğine ve bilincine yönelikti. Bilinç ve kimlikte deformasyonlar ve aşınmaların yaratılması amaçlandı. Bilincin her düzeyde kırılması ve dejenerasyonu yönünde hamleler yapıldı. Sınıfın zihinsel ve ruhsal yeteneklerinin köreltilmesi için sistematik programlar uygulandı.

Finans kapital sınıfın karakterinde aşınmaları sağladıkça ters orantılı bir şekilde hareket serbestliği, maksimum sömürü olanakları kazandı. İdeolojik hegemonyasını yaydı. Sınıf egemenliğini, yeni rıza mekanizmaları üreterek toplumsal egemenlik şeklinde kabul ettirdi.

Sınıfın kimliğine ve bilincine yönelik konsantre saldırılar, sınıfın şekilsizleşmesine ve birlik zeminini kaybetmesine yol açtı. Bireyciliği körükleyen dezenformasyon politikalarıyla, sınıf içinde rekabet ve hırs körüklendi ve sınıf hızla atomize oldu. Marx Alman İdeolojisi’nde sınıfın şekillenmesine ilişkin şöyle bir vurgu yapar: “Tek tek bireyler, ancak başka bir sınıfa karşı ortak mücadele yürütmek zorunda oldukça, bir sınıf meydana getirebilirler; bunu dışında, rekabet içinde birbirinin düşmanıdırlar. . . ”

Bu gelişmelerin doğal yansımasıyla sınıfın örgütsel gücü dağıtıldı ve parçalandı. Sınıfın bilinç ve kimliğinde yaşadığı olağanüstü deformasyonun bazı somut yansımaları oldu. Yani bir anlamda “negatif” diyalektik işledi. Yani yaşanan süreç aynı zamanda sınıfın eylem ve örgütlenme kapasitesini zayıflattı. Çünkü sınıfın bilinç ve kimliğiyle onun eylem kapasitesi ve örgütlenme gücü arasında diyalektik bir bağ vardır. Eğer sınıfın bu diyalektik alanların birinde kırılma ve dejenerasyon yaşanması doğrudan başka alanlara yansımasına yol açar. Kısaca bilincin deforme olması peşi sıra kimliği zayıflatır. Bilincin deformasyonu ve kimliğin aşınması doğal olarak, sınıfın eylem gücünü etkiler ve örgütsel kapasitesini düşürür. Finans kapital sınıfın çok yönelimli ve birbirini besleyen kabiliyetlerini bozdu ve aşındırdı. Son derece bilinçli bir şekilde savaş stratejisi uyguladı. Devletin ideolojik aygıtlarını sistemli çalıştırdı. İdeolojik ve siyasal hegemonyasını kökleştirdi ve yaygınlaştırdı.

Bilinç ve kimlik, eylem ve örgütlenme arasındaki diyalektik sarmalın kırılması sınıfın farklı ve geri refleksler geliştirmesine yol açtı.

İşçi sınıfı olaylara, dünyaya kendi sınıf kimliğiyle bakamadı. İşçi olma üst kimliği dejenere oldu. Alt kimlikler öne çıktı. Sistem bu kimliklerin öne çıkmasını körükledi, ön açtı. İşçi sınıfı yaşadığı cangılda bir savunma refleksi olarak alt kimliklerine sarıldı. Varoluşunu burada kurdu. Ama sermayenin bu kimlikleri son derece kullanma kabiliyeti, sınıfın atomizasyonunu ve dejenerasyonun beraberinde getirdi.

Sosyolojide objektif kimlik olarak tanımlanan alt kimlikler, bireyin etnik, dini, mezhebi, ırksal vb. yönlerini işaretler. Bir anlamda bireyin doğarken aldığı, “kazandığı” kimliklerdir.

Sosyolojide sübjektif kimlik olarak tanımlanan üst kimlik iradi olarak oluşturulur ve özneleşme sürecini işaretler. Kapitalist sistemde sınıfsal eksen bu kimliğin gerçek oluşma zeminidir. İşçi sınıfı bu kimliğiyle yani işçi olma kimliğiyle yaşamını kazanır ve sürdürür, yaşamsal duruş ve rolünü kavrar. Bu kimlik sınıf mücadelesi içinde edinilen bir kimliktir.

İşçi sınıfı üst kimliğiyle bakmayı, olguları değerlendirmeyi bıraktığı an, sermayenin bütün saldırılarına maruz kalır. Bu noktada alt kimlikler sermayenin inisiyatif kurduğu, manipüle ettiği alanlar olduğundan, alt kimlikle hareket eden sınıf güçsüz, mecalsiz hatta sert koşullarda birbirinin düşmanı haline gelir.

Sermayenin ikinci operasyonu sınıfın değersizleştirilmesi, şeyleştirilmesi ya da nesneleştirilmesidir.

Kapitalist üretim ilişkisi, doğasında sınıfın yabancılaşmasına yol açar. Önce kendine, yarattığı ürüne yabancılaşan işçi giderek bu yabancılaşmayı içselleştirir. Sermaye artı değer yaratma gücünü, kapasitesini bu yabancılaşma üzerinden rahatça kurgular. İşçiyi bir nesne, basit bir emek gücü haline getirdikçe varoluşunun temeli olan sermaye birikimini sağlar.

Sermaye ekonomik, siyasi, ideolojik hegemonyasını sınıfı değersizleştirip, onu hiçleştirerek ya da bir nesneye çevirerek kurar.

Sermaye bu yönde son derece iyi programlanmış ve iyi hesaplanmış taktikler uygular. Örneğin; Wall-Mart’ta çalışan kadın kasiyerin iş saatinde tuvalete gitmesini engellemek için altına pet bağlatır. Böylece en temel insani ihtiyaç, işçiyi boyunduruk altına almanın, onu terbiye etmenin aracına dönüşür. Bunu sermaye bilinçli olarak yapar. Sınıfı aşağılama eğilimi olan bu tutum, esas olarak sınıfın kendine öz saygısını yitirmesini hedefler. Bugün birçok işyerinde artık olağan hale gelmiş üst arama tavrı da sınıfa yönelik açık bir aşağılama hareketidir. İşçiler işe giriş ve çıkışlarında, her sefer “hırsız” olmadıklarını kanıtlamaya çalışır. Ama muamele “sen potansiyel hırsızsın” demektir. Bu muameleye maruz kalan işçi tedirgin, tereddütlü ve kendinden emin değildir. Yine asgari ücret alan bir işçi (Türkiye işçi sınıfının %65’i asgari ücretle yaşamını sürdürmektedir) objektif olarak kendini değersiz hisseder. Bugün birçok araştırmaya göre açlık sınırı, 750/800 TL’dir. Yoksulluk sınırı ise 2. 500 TL’ye yaklaştı. Böylesi bir ekonomik ortamda işçiye asgari ücret olarak 650 TL vermek onu alenen aşağılama ve hor görmektir. Her ne kadar bizler, asgari ücretin insanca bir ücret olması için talepler geliştirsek de, asgari ücret politikası başlı başına sınıfı değersizleştirme taktiğidir ve salt ekonomik değil, ideolojik ve varoluşsal temelleri bulunmaktadır.

Sermaye böylesi taktiklerle sınıfa kendisini hiç hissettirir. Kendini değersiz gören işçi salt ekonomik teröre değil, ideolojik teröre de maruz kalmaktadır.

İşçi sınıfı böylece sistematik değersizleştirme operasyonlarıyla karşı karşıyadır. İş yerlerinde artık olağanlaşan işleyiş sonucu (emir, hakaret, aşağılama ve farklı mobbing uygulamalarıyla) ruhsal ve duygusal bir teröre tabi tutulur.

Bütün bu uygulamalar özünde sınıfın devrimci gücünün kırılmasını, devrimci kimyasının bozulmasını hedefler. Kendini değersiz ve hiç hisseden bir işçi harekete geçmez. Nesneleşen bir işçi rıza gösterir, boyun eğer, riayet eder. Sınıf nesneler yığınına dönüştürülerek, deklase edilir.

Buradan çıkan sonuç şudur, sınıfın onuru ekmekten daha da önemlidir. Bu anlamda 1917 Şubat devriminde garson ve hizmetçilerin şu talebi sarsıcıdır: “Bundan sonra bize sen değil, siz diye hitap edeceksiniz. ” Ayrıca DİSK kurucusu Lastik-İş Sendikası Başkanı Rıza Kuas’ın 1969’da “üstünü aratma” eylemi, sınıfın değersizleştirilmesine, nesneleştirilmesine karşı muhteşem bir eylemdir. Bugün dahi bizlere yol göstermektedir.

Bu iki operasyonu sınıfın bir zümreye çevrilmesi, cemaatleştirilmesi izledi.

12 Eylül faşist darbesinden sonra radikal bir şekilde hayata geçirilen neo-liberal politikalar, 2000’lerin başlarında derinleştirildi. Yeni bir momente girildi. Uluslararası düzlemde hegemonya krizi yaşayan ABD imparatorluk projesi olarak BOP’u devreye soktu. Uluslararası jeopolitikteki bu gelişmeler TC’yi etkiledi. TC, BOP’un model ülkesi olarak bölgede öne çıkarıldı. Model parti ise AKP’ydi. Bu süreç iç ve dış politikada bir dizi değişikliğe, altüst oluşa neden oldu. AKP’nin iktidara gelmesi bir transformasyonun önünü açtı. 12 Eylül’ün resmi ideolojisi olan Türk-İslam sentezine neo-liberal bir aşı yapıldı. Neo-liberalizme meşruiyet kazandıran cemaatçi hayırsever kapitalizm inşa edilmeye başlandı. Kritik eşik ikinci AKP iktidarı dönemi oldu. Bu AKP yeni bir AKP’ydi. Yakın zamanda gerçekleşen referandum ve yerel seçimlerle AKP’nin üçüncü dönemine girildi. Bu süreç T. C.’nin hızlı bir transformasyonunun önünü açtı.

Yasama-yürütme-yargı sistematiğinde özellikle yürütmenin belirleyiciliği arttı. Yürütme güçler ayrılığını ifade eden bir erkten öte, iktidarın son derece konsantre hale getirildiği bir yapıya dönüştü, yasama ve yargı da bu konsantrasyona bağlı olarak yeniden şekillendirildi. Devletin yeniden yapılanmasını ifade eden bu operasyonlarla devlet bir yandan içeride hızla militarize olup, otoriter ve totaliter oluşumlara giderken, dışarıda bölgesel bir karşı devrim merkezi gibi biçimlenmeye başladı. Devlet daha konsantre bir faşist yapılanmaya dönüşüp, kendini “saklayıp” bir yandan içe çekildi, öte yandan sivil toplumu da devlet eliyle inşa ederek ya da fethederek, kendisini saklamanın aracına dönüştürdü. Böylece siyasal gericiliğin gündelik hayata daha etkin müdahale etme olanakları çoğaldı. Küresel sermayenin ihtiyaçları ve kapitalist entegrasyonun önündeki engellerin kaldırılması yönünde devlet yeniden işlevlendirildi.

Bu sürecin bir parçası olarak ayrıca devlet, “hayırsever kapitalizmin” inşasının en önemli unsuru olarak devreye girdi. Birinci AKP iktidarıyla cemaatçi-hayırsever kapitalizmin alt yapısı oluşturuldu. Bu durum paradoksi bir gelişmeyi işaretledi. Kapitalizm aslında cemaati parçalar ve bozar. Ne var ki sosyal devletin tasfiyesi ve radikal neo-liberal politikalar sonucu bir “sadaka toplumu” yaratıldı. Devlet-cemaat-birey ilişkisi inşa edildi. Kapitalist devlet cemaatleşti. Cemaat devletleşti. Kitlelerin sosyal devlet olmaktan kaynaklanan en temel hakları eğitim, sağlık, ulaşım vb. metalaştırıldı, gasp edildi. Kitleler yardıma muhtaç yığın haline getirildi. Muhtaçlar yığını sadaka toplumunun zeminini oluşturdu. Fakirlik, yoksulluk “kader” olurken, ona yardım bir “hayırseverlik” ve cennetin anahtarı olarak sunuldu. Yoksullar, hayırseverlik organizasyonlarıyla -bizzat bu organizasyonların bir kısmını devlet gerçekleştirdi- nesneler yığınına dönüştürüldü, enkaz haline getirildi. İşçi sınıfı da bu gelişmelerin bir parçası oldu.

Sistem devletin ideolojik aygıtlarını devreye sokarak, yeni rıza mekanizmaları üretti. Hayırseverlik, rıza ve şükürle beslendi.

Sınıfa yönelik bu karşı devrimci operasyonlar, son derece tehlikeli sonuçlar doğurabilir. En başta işçi sınıfı yeni bir zihniyet dünyası içinde, kaderine razı, koşulsuz kula dönüştürülebilir. Ayrıca yaşadığı bütün olumsuzlukları kanıksamış, atıl, düşünmeyen, boyun eğen, sessiz yığınlar haline getirilebilir. Yoksulluğun kader olarak algılanması yazının başında belirttiğimiz, neo-liberalizmin ideolojik saldırılarının (prütanizm) parçasıdır. Amaç; sınıfın köleleştirilmesi, nesneleştirilmesi, ruhunu ve mücadele gücünü kaybetmesidir. Ama sınıflar mücadelesi son derece yaratıcı, zengin ve en olumsuz koşullarda bile umudu ayaklandıran bir dinamiktir. Yaşanan kapitalist kriz ve yarattığı sonuçlar bunu bir kez daha ispatladı. Çeyrek asırlık karabasan küresel düzeyde paramparça oldu.

Hayat kendi zenginliğiyle yeniden ortaya çıktı. Sermayenin yarattığı cehennem, hegemonya hızla dağıldı. Sınıfsal antagonizmanın, kutuplaşmanın üstündeki “kadife karanlık” yok oldu. Emek sermaye çelişkisini örten, gizleyen tül parçalandı.

Kapitalist kriz uluslararası düzeyde yeni bir tarihsel momentin önünü açtı. Muazzam dinamikleri açığa çıkardı ve çıkarmaya devam ediyor.

Kısaca özetlersek, 12 Eylül faşist diktatörlüğü sınıfın devrimci kimyasını bozmayı, sınıfı köleleştirmeyi, bilinç ve kimliğini deforme etmeyi ve onu demoralize etmeyi amaçladı. Onun ontolojisine saldırdı. Faşizm sınıfın ontolojisine yönelik açık bir saldırıdır. Sermayenin maksimum tahakkümüdür. Karşı devrimdir ve karşı devrim hala sürmektedir.

Sınıfın ontolojisini yeniden kurmak işçi sınıfının yıkıcı gücünü açığa çıkarmakla mümkündür. Bu anlamda sınıfın yıkıcı gücünü açığa çıkaracak her çaba, onun devrimci kimyasını besleyecek her çalışma, bilinç ve kimliğini yeniden inşa edecek her faaliyet, moralini besleyecek her direniş ve her eylem 12 Eylül faşizmine ve kapitalizme vurulan bir darbe olacaktır.

12 Eylül faşizmi ve onun kurduğu düzenle ancak böyle hesaplaşılabilir.

Devrimin mayalandığı işçi havzalarında, fabrikalarda, atölyelerde, organize sanayi bölgelerinde, sınıfın öfkesini ve kinini örgütlediğimiz ve bu sisteme yönelttiğimiz oranda 12 Eylül faşizmiyle hesaplaşabilir ve geleceği kurabiliriz.

[VOLKAN YARAŞIR]
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 169
Rind Üye
Rind Üye

taylan
Cevaplar: 31
kayıt olmuş: 4/7/2006
Durum: Çevrimdışı
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 23/10/2011 Saat 10:57 New
PEKİ BUNLARI PROTESTO ETTİNİZ Mİ,DEMOKRATIMSILAR?

Dün yazıma midem bulanıyor, h...er yanım ağrıyor diye başlamıştım, ondan sonra bilhassa facebook’da gönderilen küfürleri, ölüm ilanlarını temizlemekle geçti günüm. Küfür edenleri sildiğime bakmayın kendilerini çok ciddiye aldığım yok. Ciddiye aldıklarım kendilerine demokrat diyen kesim, onların yazdıkları (Ki bir kısmını çok yakından tanıyorum) çok ağırıma gidiyor. Çağrılar yapıyorlar durmadan, yok şurada buluşalım, yok burada toplanalım diye.

Bunlardan biri de Istanbul Bağdat Caddesi’nde olacakmış, aklımda kaldığı kadarıyla Şaşkınbakkal’da protesto edeceklermiş. Protesto dediğin her yerde yapılmalı tabii ki ama yine de benim aklıma bişey takıldı. Oralarda hiç cenaze evi olmadı, olma olasılığı da yok. Orada protestoya katılanların çocukları, nişanlıları, kardeşleri yada kocaları askere giderken kimi torpiller yapılmış oluyor ve asla gözleri arkada kalmıyor. Ne anlatanların ne de anlatılanların böyle bir sorunu yok. Bağdat Caddesi’nde oturan belli bir kesimin sorunu var bu konuda, onlar da o apartmanlarda kapıcılık yapanlar. Hatta belki onlardan bikaçının ama dağda ama işkencede kaybettiği bir akrabası bile olabilir. Onların çocukları, nişanlıları, kardeşleri gidecek o bölgede askerlik yapmaya… Sanırım bir gün bile aklınıza gelmedi onların sorunları yada evinize temizliğe gelen çoğunlukla Kürt kadınlarının yaşam koşulları.

Sizler bu konuda memnunsunuz, hatta türkçeyi yeteri kadar konuşamadıkları için aranızda alay konusu yapıp fıkralaştırdıklarınız bile vardır. Bu sizin sorununuz değil çünkü Migros’tan paketlerinizi taşıyacak bir Kürt çocuğu lazım size, ayakkabınızı boyayacak, gezmelere gittiğinizde çocuklarınıza bakacak genç kızlar. Büyük çoğunluğunuz da onları evden çatal-bıçak çalmakla suçlarsınız.

Bugüne kadar neyi protesto ettiğinizi oturup bir düşünsenize!..
12 Mart darbesiyle idam edilen Deniz Gezmişler için yapılan herhangi protestoya,
Havan topuyla öldürülen Mahir Çayanları anma toplantısına,
İşkenceyle öldürülen İbrahim Kaypakkaya’nın anma gecesine katıldınız mı?

Bir gün bile “Neden darbe yapıyorsunuz kardeşim, bu faşizmdir?” diye sokağa çıktığınız oldu mu?

12 Eylül darbesinde Diyarbakır Cezaevi’nde bok yedirilen, karılarına ve kızlarına tecavüz edilen insanların yanında yer alıp bir gün olsun bunu yapanlara hesap sormayı aklınıza getirdiniz mi?

Bilhassa Tansu Çiller döneminde 17 bin faili meçhul Kürt ve sosyalistlerin öldürülmesine tepki gösterdiniz mi?

AKP döneminde 800’e yakın faili meçhul cinayet olduğunu biliyor musunuz, bu sizi zerre kadar ilgilendirdi mi?

Kanser hastası olarak tedavisi hücrede yapılan Güler Zere’nin ve başkalarının öldüğünü biliyor musunuz?

Diyarbakır Sur ilçesinin Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş şu an kanser hastası ve kendisine yurt dışı tedavisi için pasaport verilmiyor, sizi hiç ilgilendirdi mi?

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül para tırtıklamaktan hapis cezası aldığında, aynı davadan yargılanmasına yada sanık olmasına karşın Necmettin Erbakan’ı affettiğinde ne gibi bir tepki gösterdiniz?

Evrakta sahtekarlık ve kalpazanlık davalarından sanık olan Recep Tayyip Erdoğan için aynı sokağa çıkıp “Erdoğan, yargılan da gel…” diye toplantı yapıp haykırdığınız oldu mu?

Ruhi Su ve Orhan Apaydın’a pasaport verilmeyip infaz edildiklerinde neredeydiniz?

1 Mayıs 1977, Kahramanmaraş, Çorum ve Sıvas Madımak katliamlarının hesabını sormak aklınızın ucundan geçti mi? Bu sene 2 Temmuz’da Sıvas’a gelip protesto etmeyi düşünüyor musunuz, yoksa çok işiniz mi var o tarihte?

Bir kısmınız Alman Lisesi’nde, kiminiz Fransız, kiminiz İtalyan Lisesi’nde okuyarak üniversiteleri bitirdiniz ama Kürtlerin kürtçe öğrenmek istemeleri sizlerin tüylerini diken diken ediyor.

Kiminiz AKP’ye oy vererek kiminiz de darbe girişimcilerini destekleyerek kendisini demokrat sanıyor.

Bu ülkede Süleyman Demirel’in kardeşleri ve yeğenleri, Tansu Çiller ve Turgut Özal’ın çocukları, Necmettin Erbakan’ın kardeşi, Erdoğan’ın yedi sülalesi ve dünürleri trilyoner oldu, ne yaptınız bugüne değgin…

Şimdi barışı sınır ötesi savaşta görüyorsunuz. Bu yazdıklarımı çerçeveletin ve her sabah bir kere okuyun, bakalım güne rahat başlayacak mısınız, aynaya yada çocuklarınızın yüzüne sevecenlikle bakacak mısınız?

Bunları okuduktan sonra da ölenlerin sadece asker yada polis olduğunu düşünecek misiniz? İnsan ölüyor insan, öldüğü için 2 bin liralık elektrik borcu affedilen bir ülkede yaşıyoruz biz, bu utanç hepimize yeter de artar bile… Protestolarınızı bekliyorum, sevecenlik ve barışla kalın…


Ahmet Nesin/ 21 Ekim 2011
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 170
Rind Üye
Rind Üye

taylan
Cevaplar: 31
kayıt olmuş: 4/7/2006
Durum: Çevrimdışı
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 20/11/2011 Saat 23:38 New
Hayali Gönlümde Yadigâr Kalan!

SARKİS HATSPANİAN | 20 – 11 – 2011 | Yıllar önce yazımın kahramanı hakkında “Bir kısmımız onu Orhan Bakır, bir kısmımız Armenak Bakırcıyan, bir kısmımız Ali Ağa kod adıyla bildi… Hangi isimle bilinirse bilinsin, geçmişte, bugünde ve gelecekte yüreği eşitlik ve özgürlükten yana kardeşçe bir yaşamdan yana atanlar için O, daima hafızalarda yiğit bir komünist, kararlı, sevilen ve unutulmayan bir kişilik olarak belleklerde yerini koruyacak” anlatımıyla özetlenmiş, O’nu gerçekten de bire bir tanımlayan güzel bir makale okumuştum. Orada Armenak’ın insani meziyetleri hakkında olabildiğince bilgi verilmiş olsa da etno-kültürel kişiliği okuyuculara yeterince 
iletilmemişti diye düşünenlerdenim.

İnançlı bir Hıristiyan ve aynı zamanda komünist olan Giritli yazar Nikos Kazantzakis, İsa Mesih’in insani-dünyevi yaşamını anlattığı, Türkçe’ye “Günaha Son Çağrı” başlığıyla çevrilen ve aynı zamanda tüm Hıristiyan alemini allak-bullak eden bir filme de adapte edilen kitabıyla ilgili bir Alman düşünürle yaptığı görüşme sırasında, kendi açısından insanı: 
”İnandıkları uğruna adanan bir yaşamın temeline, yani köklerine inerek, ilk bakışta görünmeyen ya da fark edilmeyen yapısal
 özelliklerin hamuruna katılan mayadan arınıp, içinde yanmakta olan
 ateşin anlaşılırlığına ulaşmakla ancak tanınabilecek bir varlık”
 olarak tarif ediyordu.

Bence Armenak’ın hamuruna katılan maya ve içinde var olan ateşin anlaşılması için, onun köklerine, yani Sasun’un sarp kayalıklarına, kutsal Andok, Maratuk Dağlarına, ezgiye, baskıya, zulme, hıyanete karşı Ermeni insanının destanlara konu olmuş direnişlerine, kendi topraklarında özgürce yaşama arzusunu gerçekleştirme amacıyla yakılmış bilinen-bilinmeyen ateşlerine ulaşmak gerekiyor. Öyleki, gelin isterseniz Silvan’dan Diyarbakır’a göçen bir Ermeni ailesinin 7 çocuğundan dördüncüsü olarak 1953′te doğan yiğidimizin, 1972 yılında mahkemeye başvurarak değiştirmek zorunda kaldığı asıl adından başlayarak onu daha yakından tanımayı deneyelim.

Doğduğunda, babası Cano’nun aslı Sasun’un Aharonk köyünden çok yakın bir arkadaşı ona: “Gel bu çocuğa köylüm Armenak’ın adını ver de, 
sadece 44 bahar yaşayabilmiş yiğit fedayimizin adını onun şahsında yaşatalım” demiş. Böylece O, Ermeni tarihine Hrayr (Ateşadam) ve Tjokhk (Cehennem) takma adlarıyla geçmiş, 1860′ta Batı Ermenistan’ın Daron
 Bölgesi’nin Sasun nahiyesine bağlı Aharonk köyünde bir papaz ailesinde dünyaya gelip yaşamış, Muş’un Surp Garabet Manastırı’ndaki ruhban
 okulunda okuyup mezun olmuş, bölgenin Ermeni okullarında öğretmenlik yapmış, aydın kişiliği nedeniyle daha 20 yaşındayken Muş Ermenilerinin önemli liderlerinden biri olarak halk tarafından tanınmış, ama aslen
 Sasun halk direnişlerinin
örgütleyicilerinden Sosyal Demokrat Hınçak 
Partisi’nin devrimci önderlerinden Mihran Damadyan ve Medzn Murad (Hampartsoum Boyacıyan) ve hatırı sayılır fedailerden(1) Ağpür Serop, Kevork Çavuş ve Antranik Ozanyan’la omuz omuza döğüştüğü için 1894 ve
1904 Sasun direnişlerinin en önemli isimlerinden biri olması, yaşamının noktalandığı Gelieguzan Köyü’nü kuşatan Türk ve Kürt 
güçlerine karşı eşitsiz bir kavgada son kurşununa dek döğüşerek şehit
 olduğu için hakkında kahramanlık şiirleriyle devrimci şarkılar yazılıp 
söylenen, gerçek adı Armenak Ğazaryan olan can fedainin ismine layık görülmüş işte!

Armenak’ın tüm bacı ve kardeşlerinin nüfusta yazılı olanlar değil ama gerçek adları da yine Sasun direnişlerine katılmış halk fedaileri ve onların analarıyla eşlerinin anısını yaşatmak amacıyla verilmişti. Öyleki, “T.C.” nüfus kayıtlarına Meryem, İbrahim, Süslü, Adnan, Kenan, Semra olarak geçen bu insanlar gerçekte Mariam, Abraham, Sose, Arman, Keğam ve Sima adlıdırlar. Eğer günlerden birgün Armenak Bakırcıyan’ın biyografisini kitaplaştırma çalışmasında bulunma 
niyetli bir araştırmacı ortaya çıkacak olsa, biri 1904, diğeri 1980′de 
şehit olan her iki Armenak’ın yaşam hikayeleri ve kaderlerinin
 birbirine şaşılacak derecede benzediğini de mutlaka görecektir.

…Hapisten kaçırıldıktan sonra, işler istendiği gibi gitmemiş, o koşullarda dört kişiyle yolculuk yapılamayacağından mecburen ayrılmışlardı. İlk durağı İstanbul oldu, orada bir Ermeni dostunun anasıgilde, yeni bir kimlik getirilene kadar bekledi. Sonra birlikte yolculuk yapacağı Dersimli yoldaşıyla Diyarbakır’a gitmek üzere yola çıktılar. Onlarca kontrolden geçip, iki yerde zorunlu aktarma yaptıktan sonra doğup-büyüdüğü şehre varmışlardı. Oradan Ergani’ye gitmek için
 daha önceden bildiği bir tanıdık kamyoncunun yardımıyla gece geç vakit yola düştüler. Bu arada açlıktan başlarına ağrı girmişti ama 
bulundukları kamyonun da Ergani’ye varmasına çok az kalmıştı. Şoför 
kim olduklarını bilmese de çocukluk arkadaşı Ermeni Khaço’nun
yakınları olduklarından onların da fılla(2) olduğunu tahmin 
edebiliyor ve kanunla sorunları olduğu besbelli bu insanları gün
ağarmadan Khaçogile ulaştırması gerektiğini de iyi anlıyordu. Armenak’la Alişan Ergani’de iki gün kaldıktan sonra, asker-polis-jandarma birçok tehlikeli arama-tarama zincirlerini zarar-ziyansız atlatarak Dersim’e, Nazımiye’nin(3) Khodik(4) köyünde 
onları bekleyen Ali Haydarlara ulaşabilmişlerdi. Orada, bölgeyi çok iyi tanıyan güvenilir bir dostlarından “Hapisten kaçmış olan Armenak’ın fotolarının tüm jandarma ve polis karakollarına dağıtılmış
 olduğu ve çevre köylerde onlara yataklık etmeye kalkışanların da 
terörist muamelesine tabi tutulacakları” yönünde çok geniş bir 
propaganda yapıldığını öğrendiler. Ona, Pülümür-Kırmızıköprü-
Günceler(5, 6, 7) muhtarlığından alınmış sahte bir kimlik kartı
 vermişlerdi, bu kartta kayıtlı olan sicil numarasının karşısındaki 
haneye 427 yazılmış olduğunu görünce yüzünde bir tebessüm belirmiş, geçmişine gitmişti. Diyarbakır Cumhuriyet İlkokulu’nu bitirdikten sonra orta ve lise öğrenimini edinmek için geldiği İstanbul’un Üsküdar
 Mahallesi’nde bulunan Surp Khaç Tıbrevank’a kayıt olduğu 1966 eylülünde, okul sekreteri Baron Zare’nin kendisini “427 No’lu talebemiz oldun” diyerek kutladığı o ilk gününü anımsamış ve biri kalkıp da ona, ‘çok yıllar sonra aynı okul numarasıyla sahte bir kimlik kartı taşıyacağını’ ona söylese de, böyle birşeyin insanın aklının ucundan bile geçirilemeyecek “kaderin bir cilvesi” olması haline şaşa kalmıştı. Altı yılını yatılı olarak geçirdiği sevgili okulunda suyu, ekmeği, tuzu, yatak-yastığı, iyi ve kötü tüm günlerini paylaşmış olduğu sınıf arkadaşlarını hatırlayıp, onları bir bir gözünün önüne getirdi. İki Hagop, iki Krikor, iki Zakar, dört Garabet, Nubar, Khaçik, Panos, Muşeğ, Khosrov, Bedros, Hovsep, Sarkis, Lutfik, Gülbenk, Nuran, Hayk, Donik, Avedis, Stepan, Vartkes, Stepanos, Masis, Sahak, Zadik, Emran, 
Yaşar-Serop ve Aydın’la yaşadığı bu eşsiz “Communard Cenneti” yıllarında tanışmış olduğu devrimci fikirlere gönül vermesi sayesinde komünist olmasını işte “çeliğine su verildiği” o güzel günlere borçlu olduğunu da düşünmeden edemedi…

Diyarbakır’da bitirdiği
 Cumhuriyet İlkokulu sonrası Armenak, İstanbul’da yatılı okul olan Surp Khaç Tıbrevank’ta okuyor. Burası, Lozan Antlaşması’na inat Anadolu’dan getirilmiş Ermeni çocukları ruhban olarak yetiştirmek amacıyla tam da kendi doğmuş olduğu 1953′te kurulmuş, tabir-i caiz ise 1915 sonrasını anımsatan bir nev’i “toplama yurdudur”.

Amaçlandığı üzere ruhban yerine çok miktarda solcu yetiştirmiş olan Surp Haç Tıbrevank Ermeni 
Okulu talebelerinin devrimci fikirlere gönül vermesinin temelinde,
 1915 artığı olarak kalakalmış, hayatın her tür sillesini yemiş, Ermeni kimliğini sanki bir suçmuş gibi taşımış, ezilen, horlanan, yoksul 
Anadolu insanlarının çocukları olması yatar. “T.C.” ’68 Kuşağı’ denen
 devrimci gençlik hareketiyle çalkalanıyorken, bu kuşağın en önemli 
figürlerinden birinin Tıbrevank sıralarından büyükleri Garbis Altınoğlu
olmasının oynadığı rol da çok önemlidir.

Anadolu’dan getirilmiş Ermeni çocuklardan birçoklarının Tıbrevank’ta devrimci gençlik hareketleriyle 
tanışmasında, 12 Mart döneminin devrimci kadrolarından Garbis Altınoğlu’nun manevi etkisinden sonra, Armenak’ın kendisinin de mezuniyetini takiben
militan bir devrimci olarak devam eden Tıbrevank bağlarıyla örgütleyici ve 
politize edici rolü büyük olmuştur. Tıbrevanklı gençlerin o yıllarda ülkeyi
 saran devrimci hareketler içinde özellikle TKP/ML-TİKKO’ya sempati
 duymalarında ise, herhalde onun kurucusu İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip 
sır vermeyen bir yiğit olmasından öte, Türkiye solunun 50 yıllık İttihatçı
damarından radikal biçimde ayrılan, Kemalist ideolojinin ırkçı-faşist özünü çırılçıplak teşhir eden, gayrı-Müslim halkların kanlı tasfiyesi ve farklı kimliklerin inkarı üzerine kurulmuş Türk-Müslüman hakimiyetini sorgulayarak 
ezilen ulus ve azınlıkların özgürlüğü için mücadele bilincini de yükselten 
bir önder olması belirleyici olmuştur.

Tıbrevank, “T.C.” tarihindeki Ermeni gerçekliğini anlayabilmek
 açısından bir milattır. Tıbrevank’ın öyküsünü öğrenmek isteyen herkes, 1915 felaketinin ardında bıraktığı facianın da canlı şahidi olabilir. Elinden herşeyi çalınmış bir ulusun mucizeyle “hayatta kalanlarının” yine kendi toprakları üzerinde, ama bölük-pörçük, üçü burda-beşi orda, bir o kadarı da beri tarafta yaşasalar bile, uğratıldıkları akıl almaz 
soykırımını gerçekleştirenlerin arasında yaşıyor olmalarının üzerlerinde bıraktığı tarif edilmesi zor etkilerle, asıl doğa ve yapılarını neredeyse tamamiyle yitirip, tümden başkalaşmış evlatlarıyla karşı karşıya kalınan bir gerçek ortaya çıkmıştır.

Anadilinde eğitim görme olanağından yararlanmak için her yaz Anadolu’nun dört bir yanına giderek, kaybolmakta olan soydaşlarını arama, bulma ve onların erkek-kız çocuklarını İstanbul’a getirerek Ermeni okullarında 
okumalarını sağlamak amacıyla ter dökenlerin kervanına Armenak da 
katılmıştır. 1966-1972 yılları arasında, Diyarbakır’daki Ermeni
 Kilisesi papazı Der Giragos’un değerli yardımlarıyla Siirt, Şırnak, Urfa ve Mardin civarında dolaşarak kader ortağı olduklarından yüzlerce
 Ermeni’ye ulaşabilmiş, sayısız çocukların İstanbul’a getirilip 
Ermenice eğitim almalarını sağlamıştı.

Tıbrevank’a kayıt olduğu 1966′da okul müdürlüğüne başlayıp, mezun olduğu 1972′de müdürlükten ayrılan hemşehrisi Mıgırdiç Margosyan’ın edebiyata düşkünlüğüne özenmesiyle, onun okul kütüphanesinde ne kadar kitap varsa okumasını da getirmişti. Okumak onun için aynı hava, ekmek, su gibi bir ihtiyaç demekti, sınıf arkadaşları gibi futbol, voleybol, basketbol türü oyunlara pek ilgisi yoktu, ama çok severek, büyük bir haz duyarak 
satranç oynuyordu.

1963-1969 yılları arasında dünya satranç şampiyonu olan Dikran Bedrosyan, o dönem doğal olarak tüm dünya Ermenilerinin gurur kaynağı olup, özellikle genç neslin satranca ilgi duymasına da sebep olmuştu. O yıllardan itibaren Tıbrevank talebelerinden birçoğunun değişik yarışmalarda şaşılası başarılara ulaşması ve ülke çapında satranç şampiyonları vermiş olması, hele hele o gençlerin kırsal alanda yaşayan, köylü kökenli ya da zanaatkâr ailelerin çocukları olması öyle kolayca açıklanır, anlaşılabilir birşey değildi. 
”Formu bir oyuna benzeyen satranç, aslında sanat içerikli ve sporda yenme arzusunu zafere dönüştürme azmini geliştirmeye yarayan bir araçtır” sözleriyle bilinen Dikran Bedrosyan’ın izinden yürüyen Gary Kasparov, Levon Aronyan gibi diğer dünya şampiyonlarımız da zamanla Virtüoz Maestro’nun sözlerini doğrulamışlardı.

Armenak, zekasını kullanarak 
binbir beladan başını kurtarmasında satrancın yadsınmaz rolünü çok iyi bildiğini en yakını gördüğü birkaç arkadaşıyla paylaştığı anılarında itiraf etmişti. Okulda, anadilini öğrenme sayesinde çoğu 1915′te ölüme
 gidip-gelmeyen Ermeni şair ve yazarların eserlerini de okuma şansına sahip olmuş, Ermenice ve Edebiyat dersleri öğretmenleriyle o kayıpların acı kaderi hakkında sohbet ediyor, böylece “sakıncalı” konulara giderek artan ilgisi karakterinin oluşmasında da oldukça 
önemli bir rol oynuyordu. Sessiz, sakin halini aslında sönük sanılan bir volkana benzetmek daha doğru olurdu, ateş dışarı fışkırıp, lavını dökmese de, onun içinde, yüreğindeydi ve devrimci yaşamının en
 doruğuna, dağlara çıktığı dönemlerde kendini mutlaka gösterecekti.

…1993 yılı mayısında, Karabağ halk direnişine çok değerli katkılarda bulunmuş ve savaş nedeniyle yerinden yurdundan edilmiş
insanlarımıza insani yardım ulaştırmak için sıradan bir insanın
 yapabileceğinin çok üstünde emek ve çaba sarfetmesini fazlasıyla 
takdir ettiğim, 47 yaşındayken aniden vefat eden Varujan Karian adlı Zaralı çok değerli bir arkadaşımın cenazesine katılmak için Los Angeles’e gitmiştim. O zamana kadar yurtdışında görmüş olduğum tüm cenaze merasimlerinden en kalabalık olanına katılırken, yaşadığı 
toplumda bu kadar sevilmiş-sayılmış olan insanımızı son yolculuğuna uğurlarken, anısına saygı anlamında yaptığım konuşmada, başkalarının dert ve acılarını gönüllü omuzlayarak, yürekten paylaşmaya adanmış bir 
yaşama paralelde bulunmak için verdiğim bir örnekle O’na atıfta 
bulunup, “13 sene önce yine bugünlerde yitirmiş olduğumuz Ermeni halkının yiğit evladı Armenak Bakırcıyan’ın ruhu için de dua edelim” 
deyivermiştim.

İkindi vakti Ermeni kilisesi salonunda verilen cenaze yemeğinde, kim olduğunu bilmediğim yaklaşık 40 yaşlarında bir bayan bana yanaşıp çok gizli birşey söylercesine pek usulca: “Söylemesem çok rahatsız olacağım bir şeyi size bildirmek istiyorum. Okul arkadaşınız olduğunu konuşmanızdan öğrendiğim Armenak’ın sevdiği kız, benim
 Oregon’da yaşayan ağabeyimin bundan bir yıl önce acı bir kazada 
kaybettiğimiz kızıydı. Zamanında Armenak üniversite öğrencisiyken, yeğenime özel dersler verirken birbirlerini sevmiş olduklarının belki de tek şahidiyim. Ayrıca bize satranç oynamayı, düşünmeyi, kitap okumayı, herhangi bir konuda görüş bildirmeyi de ondan öğrendik diyebilirim. Amerika’ya göç ettikten sonra bile yeğenim onu 
unutamıyor, biri diğerinin ardından ne yazık ki hep cevapsız kalan mektuplar yazıp yolluyordu, vurulduğunu çok geç öğrendiğinde ise karalara bürünmüş, uzun zaman yaşayamadığı aşkının yasını tutmuştu” diye hüzünlü bir heyecanla anlattıklarına bir de gözleri yaşla dolu “Bugün burada gördüğünüz, memleketlerinden kovulmuş olarak yaşayan hep hor görülmüş, ezilmiş, bin bir hakaret ve tacize uğratılmış, vurulup 
kolu kanadı kırılmış olduğu için de pısırık, korkak, ürkek, edilgen
 bir karakter sahibi olmaya itilip-zorlanmış Anadolu’dan göçme bu 
Ermeni toplumu, şimdi anavatanı Ermenistan ve Karabağ’ın var olması 
için çalışmış insanlarından birini bu denli sevip de saygılarını görkemli bir merasimle bildirme noktasına gelmişse eğer, inanın tüm bu
insanların bilinç altında Armenak ve Armenak gibi yiğitlerimiz 
yatmaktadır” sözlerini de ekleyince bu kez duygulanıp gözyaşlarımı tutamayan ben olmuştum. Armenak, yeryüzünün iki ayrı ve birbirinden 
çok uzak kıtasında yaşayan iki Ermeni yüreğinde aynı gurur ve acıyı var edebiliyorsa eğer, yarınlarda 2 milyon insanımızın bilinç altında var olanı da pekâlâ bilince çıkarabilirdi kuşkusuz!…

…Partisinin İzmir Tariş fabrikasında çalışan işçilerin sendikal 
örgütlenme çalışmalarını koordine etme ve Ege bölgesinde devrimci kadrolardan oluşan bir ağ yaratmayı becermeye muktedir aday arayışı probleminin Armenak sayesinde çözülmesi sevindiriciydi. Tariş, işçi
 mahalleleri ve kirada kalınılan iki ev arasında mekik dokuyor, başını
 kaşıyacak kadar vakti olmadığı halde, örgütleme çalışmalarında
 eksikliği çok hissedilen onlarca kadroların yapması gerekeni tek
 başına üstlenip yapmaya çalışıyordu. Devrimci örgütlenmelerde o
 dönemler işlerin çoğunlukla parasızlık nedeniyle aksamasının
 alternatif çözümü olarak banka soygunlarıyla telafi edilebileceği fikri hayat buluyor, kabul ediliyordu.

Ancak, “T.C.” tarihinde hiç, ama hiç kimsenin aklından “arka oturağında iple bağlanmış tahtadan bir
 sebze sandığı olan bir bisikletle, tek başına bir bankaya girip soygun yapıp dışarı çıktıktan sonra naylon torbaya doldurduğu paraları bisikletinin arkasındaki karnabahar dolu sandığa koyup da aynı sokağın yaklaşık üç-beş yüz metre ötesindeki bir başka bankaya daha girip
 veznedeki bayana “Bacım şu torbaya sığacak kadar parayı koy da ben gideyim, fazlasını yerleştirecek yerim yok, üstü sizde kalsın” dedikten sonra, elinde para dolu naylon torbayla, soyduğu bu ikinci bankanın önüne bıraktığı bisiklete binip de kayıplara karışan” Armenak’tan başka bir soyguncu daha olmadığı ve olamayacağı da bilinmelidir mutlaka!

İzmir’de polis tarafından gerçekleştirilen bir ev 
baskınında yaralı olarak yakalanıncaya kadar, şehirde yapılan banka
soygunlarından birkaçının, pratik zekası tartışma götürmez Armenak’ın işi olduğunu tarihe not düşmek gerekir… Ancak bu böyle olduğu halde, onun
 dürüst kişiliği sayesinde Partisi’nin gereklerini karşılamak için “kamulaştırılan” paraya hiç el atmadan günlerce aç kaldığına şahitlik edecek onlarca insan hâlâ sağ olup aramızda yaşamaktadır. Bu, 1970′li yılların devrimci
kadrolarında varolan fedakârlık ve idealistliğin, püritanizme varan 
böylesi bir dürüstlüğün takdir edilmesi için hem çok önemli ve gereklidir, hem de Armenak nezdinde o neslin özverili, pak yürekli, vicdanı temiz tüm insanlarını layık oldukları gibi anmamız anlamında insani bir görevdir de!…

…Uzun zamandan beri bölgede faşist terör estiren jandarma binbaşısı ve gaddarlıkta ondan geri kalmadığını her fırsatta günahsız köylülere katmerli işkenceleriyle sergileyen yaverinin karakol baskını sırasında birlikte cezalandırıldığı olayda ağır yaralanan yaver yüzbaşının Armenak’ın ayaklarına düşüp “Hayatımı bağışla Ali Ağa, çoluk-çocuğuma acı, vurma beni” türü
yalvarış-yakarışlarına “bizde düşene vurulmaz kuralı hep yürürlükte 
yüzbaşı, ama Munzur Vadisi’nde dolaşan kurda kuşa yem olup olmaman bizim elimizde değil ki” diyerek onu kaderine ve işlemiş olduğu ağır
 suçlarıyla kendi vicdani muhasebesini yapmaya mahkûm etmek gibi bir
 cezalandırmayla olduğu yerde terkedip gittiklerine dair etkileyici haber, birkaç gün zarfında Dersim dağ köylerine ulaştığında, insanlar mutluluktan havalara uçmuş, ziyarete çevrilen yıkık Ermeni kiliselerine adaklar adamış, “helal süt emmiş” TİKKO komutanının sağlığı için hayır duaları etmişlerdi.

Haydar iki aydan fazla zamandır Ali Ağa olarak bildiği Armenak’tan tek adım olsun ayrılmamış, onun tüm bölge insanlarının olağanüstü büyük sevgisine layık görülmesinin ‘ilk
 elden’ şahidi olmanın manevi doyumuna varmasının tadını çıkarıyordu.

Türk olduğunu sandığı, Zazaca bilmeyen Armenak’ın dünyada sırf adalet için yaşayan çok az insandan biri olduğuna yürekten inanıyor ve kendi 
kafasında efsaneleştirdiği kahramanıyla geçirdiği her anı doya doya 
yaşamaya çalışıyordu. Onunla ilgili kendisine soru soranlara, bir yerine iki olumlu bilgi iletmek, hatta abartılı eklemelerde bulunmaktan da geri kalmıyordu. Çok yorgun oldukları bir gün, Mazgirt
 yakınlarında Bağin/Pağin(10) köyünde, yerel halkın Çermik(11) olarak adlandırdığı, hem ılık su pınarı, hem de çok eski tarihlerden kalma üç metrelik kalın ve düzenli olarak örülmüş taş duvarlarla çevrili, her yanı çalılık ve adam boyu yaban otlarıyla örtülü metruk
 bir yerde dinlenmek için mola vermek, uyuyup dinlenmek durumunda 
kalmışlardı. 6 kişilik Partizan grubunun 4 üyesi duvar dibine kıvrılıp uyurken, 2 yoldaşı güvenlik nöbeti tutuyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla beraber ayağa kalkan grup, komutanlarının yerdeki taşlar üzerindeki 
anlaşılmaz işaretleri sanki okuyabiliyormuşçasına, elindeki küçük not 
defterine bir şeyler çiziktirdiğini görmüşlerdi. Epeyi zaman sonra, işini bitirip, cep defterini iç cebine yerleştirirken bakışlarıyla kendisini sorgulayan gençlere dönüp “ne yaptığımı merak ettiğinizi 
görüyorum yoldaşlar, bu taşların üzerinde benim anadilimde yazılar
 görünce, doğal olarak ne olduğunu anlamak istedim ve 7.inci yüzyıldan kalma bu yer hakkında bilgi sahibi oldum. Ben Ermeniyim, asıl adımı bilmenizin bir yararı olduğunu sanmadığım için onu es geçmeyi doğru buluyorum. Önemli olan asıl, bu topraklarda ezelden beri yaşanmış 
adaletsizliklere, zulme, katliamlara, yani haksızlıklara maruz kalmış,

mağdur edilmiş her halktan insanların eşit olarak, özgür yaşayacağı yarınlar için bugün omuz omuza birlikte mücadele etmekte olmamızın 
anlaşılması ve halklarımızın devrimci kavgada bizimle olmasını sağlamak için elimizden geleni yapmaya çalışmaktır” içerikli bir konuşma yapmıştı. Duyduklarından heyecan duyan Partizan grubuna sadece 6 ay önce katılan Ali Rıza, “benim köyümde de çok Ermeni, onların evlerinde de bu taşlardaki yazılarla yazılmış kitaplardan var. Senede iki defa bayramlarını kutlamak için köyümüze gelen, onları ziyaret eden dedelere o kitaplar üzerine dua etmelerini istiyorlar. Eğer uygunsa gece karanlığında köye gider, çocukluk arkadaşım Ermeni
 Musalarla görüşebiliriz, onun çok yaşlı dedesi hâlâ sağ ve Dersim hakkında her meseleyi bilen çok bilgili biridir” deyince, beklenmedik
 bu öneri üzerine Armenak’ın istemiyle tüm grup, güneye Pertek’in(12) Sürgüç(13) köyüne doğru yola koyulmuştu…

Yazımın en başında bahsini ettiğim yazıda, mutlaka alıntılamayı istediğim ve kısmen doğru bulduğum önemli bilgiler barındıran başka bölümler de vardı. Orada; “Ermeni Soykırımı sonrası bölgede sağ kalan ancak
 varlığını ‘gizlemek’ zorunda hisseden pek çok Ermeni aile, onunla 
başlayan bir uyanışın içerisinde bulur kendini, bu hem ulusal olarak 
kendilerine yapılan zulme karşı tavır almanın zorunluluğu, sınıfsal olarak ezilmişlikleriyle de birleştirir. O, ülkemizde yaşayan çeşitli
 milliyetlerden emekçi halkın kurtuluşunun sosyalizmle olacağına beyni ve yüreğiyle sarsılmaz bir inançla inanmaktadır. Hayrabet Hançer(14), Nubar Yalımyan(15)(*) ve Manuel Demir(16) gibi pek çok Ermeni devrimci TKP/ML saflarında mücadele eder ve hayatlarını bu uğurda kaybederler. Aklımızda Armenak ve yoldaşlarını alıp, bize ne kadar güzel değerler bıraktıklarını, bunları daha da geliştirmemiz gerektiğini düşünerek, 
millet, dil, din farkı gözetmeksizin insan olmanın, devrimci olmanın güzelliğini daha da bir hissederek…” deniyor ve hemen ardından da “Ölümünden sonra özellikle faaliyet yürüttüğü Elazığ, Tunceli, Bingöl çevresinde doğacak olan pek çok çocuğun adı da Orhan olacaktır” diye 
bir iyi niyet eklemesinde bulunuluyordu.

Burada bir parantez açarak, 
önemli bulduğum bir konuya değinmek, daha doğrusu hâlâ kanayan bir yaraya parmak basmak istiyorum.
 Armenak’ın okuldan yakın arkadaşı olan 
Hrant Dink’in “Türk Solu” hakkındaki eleştirel anlatım ve yayımlanan söyleşilerinden, 12 Mart döneminin baskı ve şiddet ortamında, henüz
 TİKKO sempatizanı oldukları zaman, örgüt yeraltına çekildiğinde Ermeni cemaatinin başına kendi eylemlerinden ötürü kötü bir şey gelmesin 
diye, üç okul arkadaşının mahkemeye başvurup Ermeni isimlerini nasıl
 değiştirdiklerini, Orhan, Fırat ve Murat yaptıklarının acı öyküsünü bilmeyen kalmamıştır sanıyorum. Hrant, yaşadığı yıllarda nüfus cüzdanında Fırat olarak kayıtlı olduğu halde, tek defalığına bile olsa Türkçe o ismi hiç kullanmadı ve bunu çok bilinçli olarak yapıyor, bu topraklarda Fırat değil, HRANT olarak yaşayabilmenin mücadelesini verdiği için böyle davranıyordu.
 Bu bağlamda, yiğidimiz Armenak’la ilgili herhangi bir anlatı, söyleşi, şiir, yazı, kitap, ağıt, türkü yazıldığında, “12 Mart mirası Orhan” yerine bundan böyle onu sadece kendi adı Armenak(17) olarak anmak ve yeni nesle de onu asıl adıyla, gerçekte olduğu gibi tanıtmak gerektiğinin çok daha doğru olduğuna inanıyor, bu satırlarımın bir öneri olarak kabul görmesini diliyor, duyarlı Ermeni yüreklerine dert olan bu acının hafifletilmesi için bu yönde belirgin adımlar atılmasını arzuluyorum. Keşke O’nun gömülü olduğu topraklarda bir gün Orhan’lar kadar Armenak’lar da doğabilseler de, özlenen güzel günlerin güneşi tüm halkların eşit ve özgürce yaşayacağı yarınlarımızı da tüm sıcaklığıyla ısıtabilse ne iyi olurdu diye düşünmek, aynı zamanda ortak geleceğimize birlikte yürüyebilmenin tek şartını adil olarak yerine getirme görevimizi, bilinçle, insana olan inanç ve güven temelinde yükseltmeyi becermemizi de umut etmek istiyorum.

…2004 Aralığında yeğenimin düğününe katılmak için Amerika’dayım. Fırsat bu fırsat, Tıbrevank’tan sınıf arkadaşlarımın bir akşam yemeği davetine katılmak üzere eski okul
 arkadaşlarımla okyanusun dalgalarına nazır küçük bir “kendin 
doldur-kendin ye” aşevinde toplanıyoruz. Bir, iki, beş, on… derken 
masamız kalabalık bir grup can yoldaşıyla doluyor. Armenak’ın sınıf arkadaşlarından, Hrant’ın anlatımlarında “kutsal üçlü” olarak anılan ve Ermeni isimlerini değiştirmek için mahkemeye başvuran yoldaşlardan
 üçüncüsü Stepan’la, bir diğer sınıf arkadaşı Zadik tam karşımdalar. 
Anadolu, Tıbrevank, Diaspora, Ermenistan, Karabağ ve daha nice konu hakkında konuşuyor, tartışıyor, boğuşuyoruz… Yiğidimiz Armenak da tabii bizle beraber, yanımızda, içimizde, hatta baş ucumuzda ama 
hiçbirimiz adını vermeye cesaret edemiyor gibi… Adı dilimizin ucuna geliyor da yutkunup, boğazımızda düğümleniyor sanki… Bir türlü ağzımızdan çıkmıyor, çıkamıyor nedense! Çok aktif, gürültülü koyu sohbet gırla giderken, bir an beklenmedik, hiç nedensiz bir sessizlik 
oluyor her nasılsa… Stepan’la göz göze geliyoruz, Zadik de
 bakışlarıyla sessizce bize katılıyor… İçimiz içimize sığmıyor artık… Stepan barut gibi, patladı patlayacak… Zadik ateş sanki, yanıp tutuşuyor… Dayanamıyorum artık, dayanamıyor hiç birimiz ve bizden kim başlıyor hatırımda değil ama, Armenak’ın anısına hep bir
 ağızdan, hep beraber güzel bir Anadolu türküsü söylüyoruz… 
HAYALİ GÖNLÜMDE YADİGÂR KALAN!

Sesimiz olabildiğince gür, sesimiz pek cesur ve korkusuz… Birlikte, o an orada bulunan tüm Tıbrevanklılarla doğup-büyüdüğümüz topraklara, Kilikia’ya, Batı Ermenistan’a,
 Medzgerd’e, Faraç’a(18) doğru kanatlanıp uçuyoruz. Orada, her zamanki gülen yüzüyle Armenak’ı görüyoruz… Sıcak, çocuk kadar masum, bildiğimiz, tanıdık tebessümüyle bize bakıyor… Yüreğimiz yerinden oynuyor, kalkıyor, yükseliyor ve hayali gönlümüzde yadigâr kalıyor!…

“Vardaşen” Mahpusanesi



Notlar:

(1) Fedai: Ermeni halkının oluşturduğu
 direnişçi Partizan gruplarına verdiği ad.

(2) Fılla: Kürtler tarafından tüm Hristiyanlara, burada Ermenilere verilen ad.

(3) Nazımiye: Batı Ermenistan’da asıl adı Garmir Vank (Kızıl Kilise) olan bir yerleşim yeridir. Zazacada kullanılan Kısle şekli, Kızıl Kilise’nin 
bozularak telafuz edilenidir. 1896 yılında Sultan Abdülhamid tarafından kızı Nazime’nin onuruna, şehre Nazımiye adı verilmiştir.

(4) Khodik: Zazacada da Xodiğ olarak adlandırılan, “T.C.”
tarafından adı Yazgeldi olarak değiştirilen bir Ermeni köyüdür.

(5) Pülümür: Dersim’in kuzeyinde Ermenice aslı Plurmori (Böğürtlentepe) olan bir Ermeni şehridir. Zazacada bozuk şekliyle telafuz edilmektedir.

(6) Kırmızıköprü: Ermenice aslıyla Garmir Gamurç olarak adlandırılan Plurmori merkezinin güney-batısında bulunan köye 
Zazaca Ermenice’den aynı anlam tercümesiyle Pırdosur (Kırmızı,
Kızılköprü) denmektedir.

(7) Günceler: Ermenice asıl adı Gıntsıni (Yabanağaç, Karaağaç) anlamını taşıyan, yakınında küçük bir kilise de bulunan bir Ermeni köyüdür.

(8) Kamulaştırma: “Kamulaştırma” denilince akla ilk olarak, “Lenin’in fedaisi” Bolşevik kahraman, KAMO devrimci adıyla tanınan Simon Der-Bedrosyan gelir. O, tarihe meydan okuyan, onu değiştirmek için kurbanı olacağı tarihsel güçlere dayandıran efsanevi devrimci bir kahramandır. 15 Mayıs 1882’de Tiflis yakınlarında, Stalin’in de doğum yeri olan Gori kasabasında dünyaya gelmesinden, 18 Temmuz 1922′de trajik ölümü sonrası Yerevan’ın kenarındaki ebedi huzura çekildiği güne kadar süren 40 yıl gibi kısa hayatına olağanüstü çalkantılı, devrimci bir yaşamı sığdıran bu Ermeni enternasyonalistin tıpkı bir mermi gibi akıl almaz yaşamı, sırf kendine özgü bir çizgi izler. Devrim için hayatını defalarca hiçe sayarken Çarlık, Avrupa ve Osmanlı zindanlarından vakurla geçen bu efsanevi devrimci, ender görülen bir fiziksel cesarete, az bulunur bir irade ile bir halk kahramanının, bir adalet dağıtıcısının tüm özelliklerini kendinde toplamıştır. Efsanevi devrimci Simon Der-Bedrosyan’ın ölümünden 50 yıl sonra bile Bakülü taksi söförü, Tiflisli meşrubat satıcısı ya da Batumlu çay toplayıcısı kadın Simon Yoldaş’ı sadece tanımakla kalmayıp ondan sevgiyle söz etmesi olağandışı olmakla birlikte, anlamsız değildir. (Bu efsanevi devrimcinin yaşam ve mücadelesiyle ilgili Jacques Baynac’ın pek değerli bir incelemesi “KAMO Lenin’in fedaisi” adıyla Kaldıraç Yayınları tarafından yayınlanmıştır.) Armenak ile soydaşı ve yoldaşı KAMO/Simon Der-Bedrosyan’ın yaşamları şaşılası bir benzerlik gösterirler.

(9) Mazgirt: Batı Ermenistan’ın Ermenice aslıyla Medzgerd (Büyükhisar, Büyükşehir) anlamıyla adlandırılan şehridir.

(10) Bağin/Pağin: Urartu Krallığı döneminden kalma kalesi ve Ortaçağ’dan beri işletilen ılıcası olan çok eski bir
 Ermeni yerleşim yeridir. Bağnadun/Pağnik/Pağin/Bağin Ermenicede Hamam, yıkanma yerine verilen addır.

(11) Çermik: Ermenicedeki telafuzuyla Çermuk, Sıcak Su, Ilıca, Kaplıca anlamında kullanılmaktadır.

(12) Pertek: Batı Ermenistan’da asıl adı Pertak/Pertag olan ve (Küçük kale, Kalecik) anlamını taşıyan önemli bir şehridir.

(13) Sürgüç: Ermenice Surp 
Pırgiç (Kurtarıcı, Aziz/Kutsal İsa -peygamber-) anlamını taşıyan ve aynı adla anılan bir de Ermeni kilisesi olan Pertak yakınlarında bir 
köydür. Sürgüç, bozuk ağızla telafuz edilen şeklidir.

(14) Hayrabet Hançer: 1957, Sivas-Gemerek doğumlu Hayrabet Hançer (Honca), 1969-1975 yılları arasında S.H.Tıbrevank’ta okudu. İleriki yıllarda TKP/ML Hareketi safında politik çalışmalarda bulundu, çok aktif ve göze çarpan bir militandı. “Halkın Birliği” gazetesi editörlüğünü yaparken, 1 Mayıs 1980 günü Kayseri’de faşistler tarafından güpe gündüz sokak ortasında hunharca katledildi.

(15) Nubar Yalımyan: 1958, Mardin Silopi kırsalında yaşayan Ermeni Varto Aşireti doğumlu Nubar (Reşo) Yalımyan, 1970-1973 yılları arasında S.H.Tıbrevank’ta okudu. İleriki yıllarda TKP/ML safında politik çalışmalarda bulundu, İstanbul’da yayınlanan Ermenice günlük MARMARA gazetesinde çalıştı. 1977′de 1 Mayıs katliamında Kontr-gerilla kurşunlarıyla yaralandı. 1978′de politik ilticacı olarak Hollanda’ya göç etti. Yurtdışında olduğu yıllarda da çok aktif ve göze çarpan çalışmalarda bulundu. Ermenice-Türkçe dilinde “BAYKAR-Mücadele” adlı bir derginin kuruculuğu ve başyazarlığını yaptı. 5 Kasım 1982 günü Utrecht’de kaldığı evde Türk devletinin gizli ajanları tarafından delik deşik edilerek katledildi.

(16) Manuel Demir: 1963′de Kayseri-Bünyan-Gigi köyünde doğan Manuel Demir, 1974-1980 yılları arasında S.H.Tıbrevank’ta okudu. İleriki yıllarda TKP/ML safında aktif politik çalışmalarda ve 1987 sonrasında MK üyeliğinde de bulundu. 1981-1985 yıllarını hapiste geçiren, özgürlüğüne ulaştıktan sonra çok daha aktif ve illegal örgütleme çalışmalarında önder kadro konumunda bir militanken, Kandıra Piyade Alayı’na karşı yapılan askeri bir operasyon sonrası polislerce takip edilerek Sefaköy’de kaldığı evde tutuklandı ve çok ağır işkencelerden geçirildi. Yiğitçe direnişini hazmedemeyen devlet güçleri tarafından İstanbul-Sefaköy yolunda boş bir arsaya götürülüp kurşuna dizilerek, 24 Ocak 1988 günü hunharca katledildiği halde, bu cinayeti gizlemek için “çatışmada ölmüş” süsü verildi ve Türk basını da bu yalana çanak tuttu.

(17) Armenak: Ermenice “Küçük Ermeni”, “Ermenicik” anlamını taşımaktadır.

(18) Faraç: Armenak’ın kendi vasiyeti üzerine yoldaşları tarafından Faraç’da gömülmesi de bizleri tarihin bir başka önemli olgusuyla, çok anlamlı bir şekilde karşı karşıya getirmiştir. 1915′te kırımdan kaçan Palu Ermenilerinden yüzlercesi Alevi İzol aşiretinin yaşadığı Peri suyunun iki yakasına dizili onlarca köyde sığınak bulmuş ve 1916′da devletin bu bölgelere askeri harekat yapması üzerine Dersim içlerine çekilmişlerdir. Bu Ermeni kaçaklar ve direnişçilerinin bir yıl kadar barındıkları köylerin bir kısmı bugün Karakoçan’a (Ermenice Oğu/Ohu), bir kısmı ise Mazgirt’e (Ermenice Medzgerd) bağlıdır ve Faraç da o köylerden biri olarak, Armenak’ı “kendi vasiyeti üzerine” atalarının ruhuyla buluşturmuştur. Bu vesileyle, hem 1915′te mazlum Ermenilere sahip çıkan, hem de 65 yıl sonra Armenak’ın cenazesini layık olduğu büyük bir kitle katılımıyla kaldırıp, düşmana inat, ebediyen bağrına basan dost ve yoldaş bölge insanlarına teşekkürü borç bilir, saygı ve sıcak selamlarımızı sunarız.

(*) Armenak’ın katlinden 7 ay sonra yitirdiği yoldaşının anısına Nubar Yalımyan’ın Ermenice yazmış olduğu 
şiirin Türkçe çevirisi aşağıdadır;

BİR YILDIZIN KAYMASI

Bir can,

Bir ışık,

Bir yıldızdı doğan

Çok uluslu Türkiye halkının bağrından.

Bir korku,

Bir dehşet,

Bir ateş topu,

Bir yıldırım parçasıydı inen

Zalim diktatörlerin yüreğine.

O, ateşle, 

kılıçla,

silahla,

Gün evvel gitmeliydi

Zalimlerin huzuru için.

Onlar ahtlarını yerine getirdiler Karakoçan’da,

Ama bilmiyorlardı ki,

Böyle yiğitler doğuran bir halk,

Öyle zalimlerin devranına son vermek için

Daha çok yıldızlar doğururdu.

17.12.1980, Hollanda

Makale yazarının ricası : “T.C.” Devrimci hareketleri içerisinde değişik dönemlerde aktif rol oynamış ve faşist devlet tarafından katledilmiş Ermeni devrimcilerin yaşam öykülerini kitap halinde yayınlama amaçlı varolan kollektif bir projenin hayata geçirilmesi için, o yiğit insanlar hakkında değerli verilere sahip olan tüm okuyucuların, bilgilendirme merkezi olmayı gönüllü olarak üstlenip, projeye destek ve dayanışmasını belirten Ermenistan Helsinki Komitesi “commitehelsinki@yahoo.com” ve 1915 Soykırımı Kafkas Araştırma Merkezi’nin “armenie1915@yahoo.com” e-posta adreslerine başvurmaları rica olunur. (Norzartonk)
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 171
Rind Üye
Rind Üye

taylan
Cevaplar: 31
kayıt olmuş: 4/7/2006
Durum: Çevrimdışı
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 1/1/2012 Saat 19:21 New
EMRET KOMUTAN!

ANLADIK, siz çocukları öldürün biz de "Bir bildikleri vardır" diye susalım istiyorsunuz. Siz insanları bombalayın, biz onları sessizce eşeklere yükleyip, götürüp gömelim, bizi öldürürken milyar dolarlık bombalar kullanın ama cenazelerimizi kendimiz taşıyalım, karlı tepelerden omzumuzda, yayan aşıralım istiyorsunuz. Daha taziyemizin çadırı kurulurken, ağıdımızın sesi duyulmadan, biz daha yasımıza başlamadan siz "Höt!" deyin biz de evlerimize dağılalım, çekirdeğimizi çitleyip televizyonda oynayanlara bakalım, aptal olalım, hatta hiç olmayalım, gidip kendi kendimize bir yerde ölelim, ölürken hiç ses çıkarmayalım, geride sonradan canınızı sıkacak bir iz bırakmayalım istiyorsunuz.

Anladık, deprem evlerimizi başımıza yıksın, siz bizi dondurucu soğukta naylon çadırlara koyun, sonra karşımıza geçip "Sarayda yaşıyorsunuz ulen!" diye sırıtın, biz başımızı önümüze eğelim, hiç üşümeyelim, üşürken ölen bebeklerimizin "hiç giyilmemiş pabuçlarını" ağlamadan satalım, o parayla çekirdek alıp sonra gidip evlerimize çekirdeğimizi çitleyip, televizyonda oynayanlara bakalım, aptal olalım, bir gece uykumuzda donarak, sessizce ölelim, daha da başınıza bela olmayalım, bir mezar taşımız da olmasın ki görünce canınız sıkılmasın istiyorsunuz.


Anladık, kimsenin kimseden haberi olmasın, kimse kimsenin derdiyle hemhal olmasın, haber vermeye çalışanlar, memleketine dertlenen çocuklar, öfkeli hocalar, sendikacılar, hukukçular artık kim varsa "büyük düşünmenizi" engelleyen, hepsi bundan böyle hapishanede yaşasın, kalemini, kâğıdını alın, yerine kumanya verin mis gibi, orada hayvanlar gibi birbirleriyle bile konuşamadan ömürlerini geçirsinler istiyorsunuz. Biz de bunlarla ilgilenmeyelim, çekirdeğimiz, televizyonumuz, domuzlar gibi huzurumuzla yaşayalım gidelim, siz canınız hiç sıkılmadan "projelerinizin" açılış kurdelelerini kesin, hep kurdeleler, alkışlar, balonlar ve çiğdemler-çekirdekler istiyorsunuz.

Anladık, siz bir gün öyle bir gün böyle deyin, biriniz başka biriniz başka söylesin, barış deyin, savaş deyin, sonra yine barış, sonra yine savaş, arada açılım, kapanım, aklınıza ne gelirse söyleyin, biz her gün hafızamızı yeniden "tazeleyelim", her sabah sıfır olsun kafamız, ayna gibi mesela, hiç muhakeme yapmayalım, siz her sabah ne söylerseniz bizim için ilk söz o olsun, son söz sizinkisi olsun, hep size inanalım, başkasına hiç kulak asmayalım, siz hep haklı olun, sonra yeniden haklı çıkın, biz de salak gibi böyle oturup "Aaa tabii bir de balkon konuşması var, ona bakmak lazım" diyelim, çekirdeğimizi alalım, balkonlarda hep gözümüz sizi arasın, başka herkese kör olalım, böyle istiyorsunuz.

Anladık, siz cambazlar arası kim daha cambaz müsabakası düzenleyin, istihbarat ve komplo kumkumalıklarıyla bir gün önce ölmüş çocuklarımızın cenazesini unutturun, hiç özür dilemeyin, aman siz hiç özür dilemeyin, bizim çocuklar hep sizin çocukların mezesi olsun, ölüsüyle dirisiyle hep sizin "büyük düşünmelerinize" hizmet etsin, okyanus ötesi-berisi bir kayıkçı kavgası bizim öfkemizden hep daha mühim olsun, İstanbul'daki iki kırık dükkân camı bizim çocukların kanını berhava etsin, dershane parası için sınırdan sigara kaçırmak zorunda kalan çocuklarımız bizim, ömründe İstanbul'daki o vitrin camlarını hiç görmeden ölen çocuklarımız hep sizin olsun, tepe tepe kullanın, kullanamayınca öfkelenip böğrümüze çökün, böğrümüz, bağrımız hep size açık olsun istiyorsunuz.

Anladık, böyle istiyorsunuz. Bunları iyice belledik. Bellettirdin, sağolasın! Şimdi aynaya bak komutan! Bu, sensin! Sen böylesin. Sen bu kadarsın. Sen de şunu anla ey komutan! Biz de bu memleketin geri kalanıyız. Biz seni anladık. Sen de şunu anla o zaman: Bizden bu kadar! Kabul etmiyoruz! Dinlemiyoruz! Sen istediğin kadar emret! Kendi kendine konuş dur! Biz seni dinlemiyoruz!
{Ece TEMELKURAN}
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 172
Rind Üye
Rind Üye

taylan
Cevaplar: 31
kayıt olmuş: 4/7/2006
Durum: Çevrimdışı
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 13/1/2012 Saat 23:17 New
Kürtler Helikoptere Binmesin

Uludere katliamının kurbanlarından biri de Başbuğ oldu.Dünyanın gözleri önünde suçüstü yakalanan TC Devleti, bana
kalırsa öncelikle Batı’ya yönelik bir ödeme olarak hesapladı.Başbuğ’un apar topar derdest edilip tutuklanmasını. Böylelikle
katliamcılıkta yeni bir sayfaya imza atan devletimiz, ‘tarihte ilk’ tantanasıyla en yüksek rütbeli askerini bile gözünü
kırpmadan cezalandırabilen demokrasi jeneratörü olarak karşımızda sırıtıyor şimdi. Yeter ki Uludere katliamı
‘büyütülmesin’, bir çırpıda sevinçli bir bunaklıkla unutalım.

Yiğit demokrat hükümetin katliam sonrası genelkurmayına şükranlarını sunmuşluğu da gürültüye gelmiş oluyor böylelikle.
Tıknefes AB’nin takdirini kazanmışlığı da cabası. Bu rezillikler silsilesi içinde yeterince altı çizilmemiş olduğuna inandığım bir
noktayı işaret etmektir, bu yazının muradı. İstiklal Marşı’nı, bestelenmemiş hörgücüyle birlikte ezbere okuyan 5 yaşındaki çocuk, kanıyla Türk bayrağı boyamış ergenler karşısında gözyaşları sel olup akan, ikide bir duygu selleriyle kürsülerde tıkanıp kalan iktidar erbabının bu katliam karşısındaki ‘akılcı’ soğukkanlılığı kimseyi şaşırtmasın diye yazıyorum. Bu katliamı, kasıtlı olduğu bütün tanıklıklardan aşikâr olan bu toplu cinayeti ‘masrafı neyse öderiz’ üslubuyla karşılayan hükümetimiz karşısında Gültan Kışanak’ın Meclis konuşması, kanımca bu memlekette kalan insanların duygularına tercüman oldu.

Kılıçdaroğlu’na katliam köyüne ulaşabilmesi için helikopter tahsis edilmemişliği üstüne Hüseyin Çelik’in son derece doğal,
hiç mi hiç sorgulanmamış, fevkalade hızlı refleksi gözlerden kaçmasın. Tarihe kayıt düşülsün AKP Genel BaĂkan Yardımcısı Çelik şöyle dedi: “Ana muhalefet partisi lideri helikopter istediğinde, yarın Selahattin Demirtaş da ister.”
Çelik, hayır, utanmıyor bu sözler ağzından kaçtı diye. Bu sözlerin açık ettiği ruh halinden, dünya algısından da rahatsız
değil. O kadar doğal, o kadar ikna edici bir gerekçe ki, halkı kendisini anlayıp hak verecektir. Bundan emin. En ufak bir
kuşku sızmıyor içinin karanlığına.Çelik nasıl bu kadar rahat olabiliyor sizce? Nasıl bu kadar fütursuzca konuşabiliyor, hem de savaş uçaklarıyla kendi halkını bombalamasının üstünden henüz birkaç gün geçmişken? Hem de o halkın çok önemli bir nüfusunun temsilcisi olan bir partinin liderinden söz ederken? Evet mesele işte budur. Amaç ille de ve her halükârda ‘Kürt, anasını görmesin’dir. Çelik açıkça, ‘Kılıçdaroğlu’na elbet veririz de bu kapıyı açmaya gelmez. Sonra Kürdü de isterse ne yapacağız?’demeye getiriyor. Hayır. Diyor. O helikopterlerin atasının malı olduğundan şuncacık kuşkusu yok. ‘Devlet malı deniz, Kürde yedirmeyiz’ diyor.

Maksat, Kürt helikoptere binmesin, diyor.Kimse de bu açıklamayı sorgulayıp, “Efendi, sen ne diyorsun?
Demirtaş milyonlarca oy almış bir partinin başkanıdır. Bu memleket, senin denize tepeden bakan siten midir? Kapıcının
çocukları da oynamasın diye salıncağın zincirlerine düğüm atan
albay emeklisi site yöneticisi misin?” demiyor. Selahattin Demirtaş’ın o helikopterle bölgeye gitmesinde nasıl
sorgulanmayası bir sakınca var?
35 canını birkaç gün içinde F16’larında bombaladığın yörede Demirtaş’ın devletin helikopterine zaten ihtiyaç duymadığını,
zaten katliam senin ve basının tarafından henüz duyurulmamışken kendisinin cinayet mahalinde yurttaşının
yanında bulunduğunu bilmiyor musun? Sen katlettiğin yurttaşların köyüne helikopterle bile yanaşamazken Demirtaş
ve diğer Kürt milletvekillerinin acılı insanların yanından bir an olsun ayrılmadıklarını görmüyor muyuz?

İşte bu ‘operasyon kazası’ denen katliamlar bu kafa-ruh bütünlüğü nedeniyle yaşanıyor.Böylesi büyük bir acı karşısında böylesi kibirli, böylesi umursamaz, böylesi müdanasız duran muktedirler, Kürtlere yaşatılan bütün zulüm repertuvarının yaratıcısıdır. 35 Kürt vatandaşı bombalarla paramparça etmiş ordusuna teşekkür edenler, kapı komşusundan Kürtler de yararlanmasın diye ortak hakkın kullanımına getirdiği kısıtlamalar için özür dileyenler, Kürt açılımı ve demokrasi sözü veriyorlar hâlâ.

Hükümet, katliamcı ordusuna teşekkür ederken darbe ıskacısı emekli paşasını tutuklayarak sivil demokrat oluyor.
Bakın sayın savcılar, yıpratmak için söylüyorum. AKP sonuna yaklaşmaktadır. Giderayak intihari bir vahşilik edinen
tragedya tiranları gibi hepimizi de yanında tarihin çöplüğüne sürüklemeye çalışıyor.Şimdi kendilerine kalan orduevi kuaförlerinde düğün makyajı yaptırdıklarına bakmayın. Darbesiz katliamlara hazır olun.

Yıldırım TÜRKER
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 173
Rind Üye
Rind Üye

taylan
Cevaplar: 31
kayıt olmuş: 4/7/2006
Durum: Çevrimdışı
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 27/2/2012 Saat 16:39 New
Hepimiz p.çiz!

Mahallemizdeki Garo bakkalı severdim; çocukluk arkadaşım Mardik’i de... Alıp veremediğimiz olmadı hiç. Üstelik aşağı sokağımız Bozkurt Mahallesi, üst mahallemiz Ergenekon, en yakın okulumuz Talat Paşa, semtimiz Kurtuluş’tu. Kurtuluş’un, neyden, kimden kurtuluş olduğunu düşünmezdim. Şimdi benim bütün o komşularıma; Hrant Dink vurulduktan sonra azınlığın yanında durmak adına Hepimiz Ermeniyiz diyen arkadaşlarıma piç demişler!

Piç demişler! Bir Violette Leduc kitabıdır Piç. Lezbiyen literatürün ağır toplarından. Önsözünü Simone De Beauvoir yazmıştır. Orada şöyle bir cümle geçer: Şeytandan korkmam! Tanrı varsa rakibi yoktur...

Bir de ne var bak! Piç, ağacın dibinden bitiveren sürgündür. Yıllarca sürgünlerde çürüyenlerden bahsetmiyorum canım; bu, budandıkça doğanın sunduğu bir varoluş biçimidir. Her baharda yeniden çoğalır. Sizin Nihat Doğan gibi kesildikçe çıkan cinsten değil!

Piç demişler! Bu ülkenin “pek sayın” bir bakanı da o piçli pankartı taşıyan topluluğa büyük sözler etmiş. Başbakanı “afedersin Ermeni, Rum” makamında konuşan yerde bakanının “kanlar yerde kalmaz” tadındaki kanlı konuşması normal değil mi? Eski orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu da 6-7 Eylül’ü muhteşem diye övmemiş miydi? Ah faşizmin muhteşem yüzyılı! Bunlar kahraman Osmanlı torunları! Oysa İsmet Özel Senin Olan Yenilgi adlı şiirinde piçler, yani aşk çocukları diyordu... Aşkın çocukları. Kalbi aşka da, kaybetmeye de yetenler.

Mesele şu: Dün Ermeni Yalanına Sessiz Kalma başlığı altında bir yürüyüş düzenlendi. Her zamanki gibi bir çok gazetede “büyük protesto” denilerek haber eylendi. Büyük protestoydu gerçekten. Devletin bakanının, halen o devlette yaşama cesaretine sahip vatandaşlarına piç yakıştırması yapılan bir pankartın önünde konuşma yaptığı “büyük protesto”.

SOL, YENİLEN TAKIMI TUTAR
Öncelikle şimdi hemen “bir Ermeni öldü diye toplanan kalabalık Hocalı için neden bir şey yapmaz” sorusunun cevabını vereyim. Solun doğasından kısaca bahsedeceğim, bir cümleyle: Sol, yenilen takımı tutar. Nasıl, anlatayım.

Bizim aile Arnavut. Çocukluğumda evimizde Arnavutça konuşulurdu. Oradan da sana bir soykırım, katliam çıkarayım: 27 Haziran 1944’te, Napolyon Zervas komutanlığında, Ulusal Cumhuriyetçi Yunan Birliği (ne beterdir bu uluslar!) Müslüman Çamerya Arnavutlarına saldırmıştır. Toplam bilançoyu vermeyeceğim fakat bil: 3 yaşından küçük 32 çocuk kılıçtan geçirilmiştir. İşte o yüzden Yunanistan’a gittiğimde, orada yaşayan Arnavutlar için Hepimiz Arnavutuz diye bağırabilirim! Srebrenitsa’ya gel şimdi! Aynı mantıkla Sırbistan’da da Hepimiz Boşnak’ızdır anlıyor musun? Almanya’da işçiysek Hepimiz Türk, Fransa’da göçmensek Hepimiz Cezayirli, İsrail’de Hepimiz Filistinli, Filistin’de Hepimiz Yahudi, Azerbaycan’da Hepimiz Sumgayıtlı, Ermenistan’da da Hepimiz Hocalılı...

Sumgayıt dedim, bilmezsin belki; bahsedeyim: 27 Şubat 1988. Azeri faşist milisleri devrede bu kez. Ermeni siviller öldürülmüştür. Hocalı’dan tam dört yıl önce. Hani senin soydaşların, hani sen katliam yapmıyordun ya, öyle işte! Gerçi gözünün önünde hamile kadınların karınlarına süngü saplanmış, insanlarının kimisine bok yedirilmiş bir tarih dururken, Uludere dururken, Sivas dururken; Dersim, Çorum, Fatsa dururken... Neyse, geçeyim. “Hepimiz” meselesine geri döneyim.

‘HEPİMİZ ŞUYUZ, HEPİMİZ BUYUZ’
Anladın mı neye deniyor Hepimiz Şuyuz, Hepimiz Buyuz diye! Ezenin olduğu yerde, ezilene gözdağı vermek; mağdura, mazluma, ırk, din, cüzdan sormadan yanında durmak için. Yoksa faşist her yerde aynı faşisttir! Sen bir uçak düştüğü zaman uçakta kaç Türk öldü haberine dikkat kesilirsin, ben kaç insan helak oldu, yazık oldu diye üzülürüm. Herhangi bir ırktan olmak, basit bir tesadüften başka bir şey değildir zira. Baban Alman olaydı Türk olmayacaktın biliyorsun bu işleri. Sadece vahim bir tesadüf.

Faşizmin dili katliamlardan kendine göre olanı seçer. Her katliam birbirinin eşidir oysa. Aramızdaki fark ne biliyor musun? Ben Ermenistan’da Hepimiz Azeri’yiz diye bağırabilirim ama sen Türkiye’de Hepimiz Ermeni’yiz diyemezsin. Biz şiirdeki gibi aşk çocuğuyuz çünkü. Yenilgimiz vardır fakat ezik değilizdir. Onurluyuzdur, insanlıktan utanmayız, yaratıldığı için falan değil hem de; yaşama hakkı olduğu için insana sevdalıyızdır. Sende kalp yetmezliği var, kalbin yetmez bunlara!

HOCALI’DAN BİR SAHNE
Gel sana Hocalı’dan bir sahne sunayım; katliama bizzat katılmış Zori Balayan’ı hatırlatayım! Ruhumuzun Canlanması kitabında bak ne der faşist: “Biz arkadaşımız Haçatur'la ele geçirdiğimiz eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk çocuğunun bağırış çağırışları çok duyulmasın diye, Haçatur çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu. daha sonra bu 13 yaşındaki Türk’e onların atalarının bizim çocuklara yaptıklarını yaptım. başından, sinesinden ve karnından derisini soydum. saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü. ilk mesleğim hekimlik olduğuna göre hümanist idim, bunun için de Türk çocuğuna yaptığım bu işkencelerden dolayı kendimi rahatsız hissetmedim. ama ruhum halkımın yüzde birinin bile intikamını aldığım için sevinçten gururlanırdı. Haçatur daha sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve bu Türkle aynı kökten olan köpeklere attı. akşam aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık. ben bir Ermeni vatansever olarak görevimi yerine getirdim. Haçatur da çok terlemişti, ama ben onun gözlerinde ve diğer askerlerimizin gözlerinde intikam ve güçlü hümanizmin mücadelesini gördüm. ertesi gün biz kiliseye giderek 1915'te ölenlerimiz ve ruhumuzun dün gördüğü kirden temizlenmesi için dua ettik. ancak biz Hocalı'yı ve vatanımızın bir parçasını işgal eden 30 bin kişilik pislikten temizlemeyi başardık.”

Ne acı hikâye değil mi? Ne zaman okusam gözlerim dolar. Ne zaman bir cinayet toplu halde olursa, kan, vatan diye süslenip püslenir...

Gel şimdi oradan Haçatur’u kaldırıp yerine Türkçe isim koy. “Türk” kelimesini kaldır, Alevi yaz. Bak ne çıkıyor! Maraş Katliamı’nı hatırla hadi. Miloşeviç’i hatırla! 12 Eylül’ü hatırla! Diyarbakır Cezaevi’ni hatırla! Faşizm diyorum sana. Nâzım’ın dediği gibi insanlığa, umuda düşmandır faşizm. Bunlardan birine senin gibi lanet edip ötekine “yapılmış, olmuş bir kere ama sanıldığı gibi değil” tarzında cümlelerle karşılayacağıma piç olmaktan onur duyarım! Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak / Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir!
Piçle başladık, çok sevdiğim şair Çamlıbel’in Piç adlı şiirinin bir bölümüyle bitireyim. Kime istiyorsan ona ithaf et:

“Sana soylu olanlar der ki ‘soysuz kişi bu’ /Onların belli çünkü gelmişi geçmişi / Biz neden soyluyuz da, sana soysuz diyorlar? /Aslını hiç arama, tesadüfün işi bu./ Haydi adsız doğmanın derdini duya duya/ Yat ölüme benzeyen bir uğursuz uykuya/ Yazık ki boğazına bir ip geçirmediler/ Yazık ki atmadılar seni bir kör kuyuya.”

Şair Onur Caymaz
Profiline gir Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 174
« Ön  Diğer »   Sayfa 7 kimden 8   «  4  5  6  7  8  »     print
Yukarı git


mxBoard, © 2006 by pragmaMx.org, based on eBoard, XMB and XForum

0,649 saniye - 48 queries