Rind Üye   Cevaplar: 38 kayıt olmuş: 28/4/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 4/9/2010 Saat 09:15 |
|
|
İnsanlar eceliyle ölsün, mayınla değil
04 Eylül 2010
Batman’ın barış meleği olarak anılan Sedat Özevin, 1 ay önce PKK
mayınıyla hayatını kaybetti. Geride kalan acılı eşi Hülya Özevin
referanduma da, politikaya da malzeme edilmekten dolayı perişan
Çok yakınını hiç beklenmedik şekilde kaybeden insanlar, acının şokunu o
kadar yoğun yaşar ki zaman zaman sayıklar gibi konuşur, kendini nereye
atacağını bilemez ama garip bir şekilde metin durur. O kadar çok ağlamıştır
ki göz pınarları kurudu sanır. Ama hâlâ akıyordur yaşlar, hiç
tükenmeyecekmiş, hatta daha da artacakmış gibi...
Hülya Özevin, kocasını, kendi deyimiyle “sevdiğini, yoldaşını,
arkadaşını” bir ay önce kaybetti. Batman’ın en sevilen
insanlarından, “barış meleği” olarak anılan eski Baro Başkanı
Sedat Özevin, en yakın dostu, İHD Batman Şubesi eski Başkanı Sadi Özdemir,
kardeşleri Salih ve Sıdık Özdemir ile birlikte feci bir olayda can verdi...
Dört kafadar, diktikleri ağaçlar yanacak endişesiyle arabaya atlamıştı.
Oysa yangını PKK’lılar çıkarmış, giderken de yola mayın döşemişti.
Dört kıymetli insanın bu şekilde ölmesi Batman’ı hem yasa, hem de
şoka boğdu.
‘Acı politize edilmesin’
Geçen hafta Hülya Özevin, referandumda “evet” diyeceği
haberiyle gündeme geldi. Hatta Star’ın 1. sayfasında “Yetmez
ama evet diyordum. Sedat’tan sonra evet diyorum” denilmişti.
Taziyeye gitiğimizde işin aslının böyle olmadığını öğrendik. Acısından
kıvranan bir insan, referanduma malzeme edilmişti. Çok üzgün, çok şaşkındı.
“Telefonla taziye için arayan birine, ‘referandumda
evet-hayır’ konusunda bir şey der miyim? Demem! İnsan insanın acısını
alır diye, Sedat hakkında eksik bir şey bırakmayayım diye konuştum. Sonra
acılı eş “evet dedi” diye yazıyorlar. Böyle bir eş, böyle bir
kadın olur mu? Acaba bilincimi mi yitirdim diye düşündüm. Şoke oldum”
diyordu.
Buna rağmen bize güvendi, evine kabul etti. Hülya Hanım’ın her sözü,
her tavrı, acıyla yoğrulmuş bilgelikle doluydu. Hiçbir abartı, hiçbir
ajitasyon, hiçbir çıkar veya taraf gütmüyordu. “Politika mı
diyorsunuz, aman aman! Ben hep barış diyeceğim. Acının politize edilmesini
istemiyorum” diye söze başladı... O konuştukça boğazımız
düğümlendi.
‘İntikam mı, asla!’
- 20 yıldır Batman’dayım. Hep aynı şeyleri istedik: Barış, halkların
kardeşliği dedik. Aysel Tuğluk, Ahmet Türk cenazede çok güzel sözler
söyledi. Ateşkes sürekli olsun. Başka politika malzemesi olsun istemem.
- Başından beri Allah kimseye böyle acı vermesin diyorum. Sedat, hep insan
hakları temelinde baktı, bilenler bilir. Bazıları politik hesaba çekmeye
çalışıyor. Sedat barış meleğidir, gitti.
- Öfke duyuyor muyum? Çocuklarımın öfke duymasından korkuyorum. Olan bu
halkın çocuklarına oluyor. Kürt halkının, Türk halkının çocuklarına oluyor.
İntikam falan asla, asla... Çok korkarım. Bu bizi daha çok üzer.
- Şehitler ölmez deniyor, bedel ödedik deniyor... Hayır, hayır. Bunlar
değil, bunlar değil... İnsanlar eceliyle ölsün. Mayınla ölmesin.
- Hepsi bizim çocuklarımız değil mi? Savaşı sürdürmenin anlamı yok.
Çocuklarım herhangi bir cephede yer almasın. Çocuklarımız ne asker, ne
gerilla olarak ölsün. Gerek yok, gerek yok... (Sessizce ağlıyor)
- Barış gününü onlara (Özevin ve Özdemir kardeşler) adadılar. Savaştaki
zayiattır, dört insan daha denmesin. Hayır, böyle olmasın.
‘Slogana gerek yok’
- Batman’a öğretmen olarak tayinim çıktığımda Sedat’la
tanıştım. 20 yılımı onunla geçirdim. Sevdiğim, yoldaşım, arkadaşım oldu.
Hep gurur duydum, iyi ki 20 yılımı onunla geçirmişim.
- Sessizdi Sedat. Ben bile bilmem yaptığı iyilikleri. Sufi demiş ya.
Sessizdir, yapar diye. O da öyleydi işte. Herkes için koşardı. Bir şeylere
alet olmasını istemiyorum. A, B, C politikası istemiyorum.
- Çocuklarımız 8, 13 ve 15 yaşında... Çocuklarım Türk müdür, Kürt müdür,
onu bile bilmezler.
- Taziyeye gelenlere bakıyorum ve şunu görüyorum: Batman için büyük
kayıptır.
- Batman’da kalacağım. Bilmiyordum Batman’ın mezarlıklarını,
artık öğrendim. Sedat’a hep çiçek götürmek istiyorum.
‘Aklımızla kınayalım’
- O gün çıkmış arkadaşlarıyla. Bu zulüm nereden gelirse gelsin, kınıyorum.
Yangın var diye dut ağacından dal koparıp gitmişler. O kadar naiftiler!
Yıldırım Türker yazmış, onlar kocaman çocuktular diye.
- Ertesi güne bilet almıştı, gelecekti. Sedat yeni yeni bizimle beraber
olmaya fırsat bulmuştu. Gece gündüz çalışırdı.
- Süleyman amca (Özdemir kardeşlerin babası) bizi teselli ediyor.
“Dört oğlum öldü” diyor. Annesi ağıt yakıyor, dördünün ismini
söylüyor.
- İnsanın en değerli hakkı, yaşam hakkı. Sedat’tan öğrendik bunları.
Kim almışsa canını, temel bir insan hakkını çiğnemiştir. “Kimin
yaptığı belli olsun, ona göre kınayacağız” dememeliyiz. Kim yaptıysa
yapsın, kim olursa olsun, vicdanımızda mahkum edelim. Aklımızla
kınayalım.
- Slogan atmaya gerek yok. İnsanlar isterse barış gelir. Barış için kim ne
yaparsa yapsın, saygı duyarım.
Terör örgütünün mayınlı tuzağında can veren Avukat Sedat Özevin’in
eşi Hülya Özevin zaman zaman gözyaşlarına boğularak, “Acımız
politize edilmesin. İnsanlar eceliyle ölsün, mayınla ölmesin. Çocuklarım
herhangi bir cephede yer almasın” dedi.
EVİNDE GÖRÜŞTÜĞÜMÜZ BERİVAN ENDİŞEYLE SORUYOR:
Yine beni alırlar mı?
Berivan’ın hikâyesini duymayan kalmadı. 15 yaşında “örgüte
propoganda yapmak” suçuyla cezaevine kondu. Tek “delil”,
Batman’da yapılan bir gösteriyi seyrederken ortalık karışınca koşup
kaçmaktı. 10 ay tutuklu kaldı. TMK mağduru çocukların sembolü oldu.
Nihayet, Meclis’ten çıkan yasal düzenlemeyle tahliye edildi. Birkaç
günlük medya ilgisinin ardından, “normal” hayata alışmaya
çalışıyor.
Batman Merkez’e bağlı Aydınkonak köyünde yaşayan Berivan’ın
ailesi, bizi buyur ediyor. Yoksullukları iç burkucu ama anne de, baba da,
ne espri ne de kıvrak zekâdan yoksun. Yedi çocukları var. Selim Bey
“Doğulular işte böyle” diyor gülerek. Anne, “Beni almak
için neler yapmadı ki” diye kocasına takılıyor. Berivan’ın
tutuklanmasından beri ant içmiş, Türkçe konuşmuyor. Kocası tercümeyi
yapıyor. “Büyük hakaret oldu” diyorlar kızlarının 10 ay hapiste
kalmasına: “Ne suçu vardı? Taş mı attı, adam mı öldürdü?”
Onlara göre “Türkiye’de her şey olabilir”.
Yasamız sandığın boş gitmesi
Berivan evde fare görünce kaçmış, komşuya gitmiş. Gelene kadar sohbet
ediyoruz. Referandumdan söz açılınca ateşleniyorlar: “Ha Kenan Evren,
ha Tayyip Erdoğan yasası, ne fark eder ki?” Anne Meryem ise
“Bizim yasamız, sandığın boş gitmesidir... O zaman Kürtleri
hatırlarlar” diyor. Baba Selim Bey, açılım olsaydı evet diyeceğini
belirtiyor. Kandil’den gelenlerin tutuklanmasından bahsederken Meryem
hanım yine espriyi patlatıyor: “Berivan için kurban kesmiştik,
başımıza bir iş gelmesin?”
Tam o sırada kapıdan giriyor Berivan. Fakat bizi görünce irkilip geri adım
atıyor. Doğru, yabancıyız. Ve Berivan hâlâ tekrar tutuklanabilirim
korkusunu yaşıyor. Onu üzecek şeyler sormayacağımı, zarar vermeyeceğimi
anlatıyorum. Çocuk işte, yavaş yavaş rahatlıyor. Önce havadan sudan,
tuttuğu takımdan (Fenerbahçe) konuşuyoruz. “Fare var orada”
diye kapıyı işaret ediyor. Cezaevinden beri fare fobisi tavana vurmuş.
Açıköğretim lisesine gidecekmiş ama o düz liseyi istiyor. Avukat olmak
istiyor çünkü. Maddi sıkıntıları da var, babası “Ramazanda daha 1
kilo et yemedik” diyor. Berivan geceleri uyuyamıyor. Rüyasında
polisleri gördüğünü söylüyor: “Beni hep yakalıyorlar. Çok
korkuyorum.”
Cezaevinde 2 hafta hücrede kalmış. Sonra başka çocuklarla. Günlerini TV
izleyerek geçiriyormuş. Kitap da okumak istemiş ama “hep siyasi
kitaplar vardı” diyor.
‘Erdoğan babama ev versin’
Berivan açıldıkça gülmeye, neşelenmeye başlıyor. Bir ara kulağıma eğilip
“Erdoğan babama ev versin” diyor. Kulaktan kulağa oyununu
sürdürüyoruz. Gitmeden önce yine eğilip “Erkekleri soydular ve
dövdüler” deyiveriyor. “Senin gözünün önünde mi?” diye
soruyorum. Başını sallıyor. Bir kez daha eğiliyor kulağıma: “Beni
tekrar alacaklar mı?” “Hayır” diyorum. Hayır.
Mehveş Evin
|
|
Cevap 150 |
|
Rind Üye   Cevaplar: 38 kayıt olmuş: 28/4/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 16/9/2010 Saat 21:09 |
|
|
Munzur'da Yanan Kim?
Dersim’i Dersim yapan bir çay vardır. Adı Munzur. İnsanın içini
titreten cinsten. Hani öyle derler ya, bakmaya kıyamazsınız. Masmavi
rengiyle, Ovacık Gözeler’den, Fırat’a doğru akar.
Dersim’in ormanları da vardır. Meşe ormanları. Tepelerde seyrelen,
vadi içlerinde yoğunlaşan yemyeşil ormanları. Her orman kadar güzel, her
orman gibi kutsal.
Dersim’in bir de insanları vardır. Damarındaki kanı asi, doğayla
arasındaki bağları güçlü, ışık yaratılışlı insanları. Bütün insanlar gibi
güzel ve özgürlüğüne düşkün.
Anadolu’nun her karışında olduğu gibi Dersim coğrafyasında da kültür,
doğayla, dereler ve ormanlarla yoğrulmuştur. Doğa, buradaki insanların
kökleridir.
Ne yazık ki Munzur Çayı Türkiye’nin tüm akarsularıyla benzer bir
kaderi paylaşmaktadır ve üzerine hidroelektrik santraller ile barajlar
yapılsın diye karış karış satılmıştır. Hızır’ın Munzur kıyısındaki
türbesi önce vinçlerle ezilmiş, sonra sular altında bırakılmıştır.
Hızır’ın yanıbaşında çırpınan anaları duyan tek bir insan evladı
bulunmamıştır. Munzur, anaların göz yaşı olmuştur.
Munzur Çayı’nın kaderini ormanlar da paylaşmaktadır. Her yıl,
Munzur’un ormanları yakılmakta ve bölge kültürünün kökleri birer
kurumaktadır. Her yaz orman yangınları için ayağa kalkan bir ülkede, Dersim
ormanlarının yanması haber dahi olmamaktadır. Ege’de orman yanarsa
afet, Munzur’da yanarsa memleket. Var mı böyle yağma? Var. Ne yazık
ki var.
Munzur’da yaşananlar artık akıllara ziyan bir noktaya gelmiştir.
Dereler satılıyor, ormanlar yakılıyor, insanlar göç ediyor. Neden peki?
Deresiz, insansız, ağaçsız toprağa memleket denir mi? Ağacın dahi güvende
olmadığı bir coğrafyada, insanlar güvende olabilir mi?
Memleket bir harita değildir. Bir ülkenin sınılarını korumakla o topraklara
sadık olunmaz. Aslolan, o sınırların içinde neler olup bittiğidir.
Memleket sevgisi, o coğrafyanın kurdunu, kuşunu, insanını sevmektir.
Dersimli ananın elini öpmek, ibadet ettiği yere saygı göstermektir.
Dersim’de Zazaca’yı hecelemek, Karaman’da
Sarıkeçililer’den öz Türkçe’yi, Hasankeyf’te
Arapaça’yı öğrenmektir. Dili, inancı ve kültürü ne olursa olsun o
toprakların tüm insanlarına var oluşları gereği değer vermektir. Doğayı,
dereleri ve ormanları canımız gibi korumaktır.
Memleket sevgisi savaşmayı değil, barışmayı gerektirir. Yakmayı yıkmayı
değil, yaşatmayı gerektirir. Böyle bir sevgi, okul sıralarında ezberlenmez.
Sevmek için emek vermek gerekir. Memleketini seven insan onun her karış
toprağına dokunur, insanını tanır, değer verir. Gezmeden, tanımadan, tozunu
yutmadan memleket sahibi olunmaz.
Munzur'da bugün yanan sadece ağaçlar değildir. Bugün, bütün Anadolu
insanlığı yanmaktadır. Ortak köklerimiz sızlamaktadır.
Dersimli bir ana demiş ki: Taş olsaydım çatlardım, toprak oldum içime
attım.
Hepimiz Anadolu toprağıyız. Birbirimize harita üzerindeki çizgilerle değil,
çok derinlerdeki köklerimizle bağlıyız.
Güven Eken
|
|
Cevap 151 |
|
Site kurucusu   Cevaplar: 262 kayıt olmuş: 22/10/2004 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 20/9/2010 Saat 11:29 |
|
|
YEZİDİLER KİMDİR?
YEZİDİLİK NEDİR?
Yezidilik, Ortadoğu kökenli bir dindir. Yezidiler çoğunlukla Kürt olup,
ağırlıklı olarak Irak'ın Musul kentinde yaşamaktadırlar. Suriye, Türkiye,
İran, Gürcistan ve Ermenistan'da da cemaatleri bulunan Yezidiler'in bugünkü
toplam sayısının 500,000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca başta
Almanya ve İsveç olmak üzere Avrupa ülkelerinde de birçok göçmen yezidi
yaşamaktadır.
Türkiye Yezidilerinin büyük bir kısmı bugün Almanya'da yaşamaktadır, Avrupa
Parlamentosu üyesi Feleknas Uçar bunlardan biridir.
Melek Tavus İslam dinindeki Şeytan'a karşılık gelen melek dir. Ancak Yezidi
inancında kötü bir melek değil, Allah'ın en değerli ve iyi cinidir.
Yezidilik'ten önceki ilahi dinlerde anlatılan, şeytanın, yaratıcının
buyruğuna rağmen insan karşısında eğilmeyip saygı göstermemesi, onun
aslında ne kadar asil olduğunun tüm evrene ispatıdır ve yaratıcı tarafından
sınanmıştır. İşte bu sınavı başarı ile verip tüm ınsanlığın ve dünya
işlerinin başına geçme hakkını kazanmıştır.
Ancak burada Şeytan'ın sahip olduğu özellikler diğer dinlerden farklıdır.
Yezidilikte tanrı dünyanın sadece yaratıcısıdır, ancak sürdürücüsü
değildir. Tanrısal iradenin vücut bulması için Şeytan bir nevi aracılık
rolü üstlenmiştir. Şeytan 'Melek Tavus' olarak adlandırılır ve bir tavus
kuşu ile simgelenir. Tanrı özünde iyilikle dolu olduğundan ibadet edip onun
gönlünü kazanmak gerekmez. Aksine ibadetin ona değil içi kötülüklerle dolu
olana, Tavus'a yapılması ile kötülüğün en büyük kaynağından korunulur. Bu
anlamda iyilik ve kötülüğün kaynağı aslında Melek Tavus'tur. Ahiret inancı
gibi sonradan hesap verilecek bir yerin varlığı söz konusu değildir.
İnsanın inanışına ve yaşayışına göre dünya cennete de cehenneme de
dönüşebilir. Melek Tavus bütün bu işlerin denetleyicisi ve tanrının bu
dünyadaki gölgesidir.
Ayrıca Yezidiklik'teki Melek Tavus incancı ile eski Zerdüştlük ve
Mitraistlik'den etkilenmiştir. Günümüzde, Yezidiler oldukça kapalı ve
geleneklerine bağlı olarak kültürlerini devam ettirmektedirler.
Yezidilikte İnanç :
Yezidiler, bir yüce ruh veya yüce varlık ile insan arasındaki ilişkilerin
bir başka insan yani bir peygamber tarafından düzenleneceğine
inanıyorlardı. Ama 36.425 yılda bir dünya düzeni değişecekti; insanlar,
bitkiler, hayvanlar yeni bir doğa ve yeni bir yaşam yeryüzünde
başlayacaktı.
Yezidiler, günde üç kez yüzlerini güneşe dönerek tapınırlardı. Birinci
tapınma da güneşin doğuşu karşılanırdı. Şafak vakti başlar, güneşin
doğuşuna kadar yarım saat sürerdi; üç kez secde edilir, sekiz kez
eğilinirdi. İkinci tapınma öğleyin, güneşin tam tepede olduğu zaman başlar
ve üç secde ve beş eğilmeden oluşurdu. Üçüncü tapınma da güneş uğurlanır,
güneşin batımına yakın bir saatte başlardı ve üç secde, beş eğilmeden
oluşurdu.
Bu tapınmalara tapınan kişinin yüzü ve bedeni her zaman güneşe dönüktür.
Mart ayında, yeni ayın çıkmasının 8. günü başlayan ve otuz gün süren bir
oruçları vardır. Aralık ayının 9. günü, 9 gün oruç tutarak yeni ayın
görünmesini sağlarlar. Şubatın 8. günü başlayan, 7 günlük bir oruçları daha
vardır. Bu oruç da ayla ilintilidir.
Gezegen biçimindeki tapınaklarında, gezegenlerin ruhlarına kurbanlar
sunarlar. En fazla kurban edilen hayvan horozdur. Kurban eti yenmez, ayin
bittikten sonra yakılır. Ayrıca boğa, domuz, yırtıcı kuşlar da kurban
edilir. Kurban zamanı, her ayın 7. 17. 27. ve 28. günleridir.
Bu günler yeni ayın gökte biçiminin değişmesine göre belirlenmiştir.
Yezidiler de doğan çocuk, doğumundan kırk gün sonra, köyün dini işlerini
düzenleyen rahip tarafından üç kez suya daldırarak vaftiz edilir.
Sünnet olunmaz, doğanın yaptığı şey bozulmaz; doğuşta nasıl ise öyle
kalınır. Bedenin bir parçası kesip alınmaz. Tanıklar huzurunda evlenilir,
akrabayla evlenmek yasaktır. Cemaat içinde kadın ve erkek eşit haklara
sahiptir. Evli çiftlerin ayrılmalarına, ancak çiftten birinin kaçamak
yapması kesin olarak kanıtlanırsa izin verilir. Erkek, ayrıldığı karısıyla
bir daha evlenemez; iki veya daha fazla eş veya cariye almak yasaktır.
Yezidilik felsefesine göre, ödüllendirme veya cezalandırma yalnız ruhun
eğitimi içindir; cemaatin bir üyesi ancak bu dünyada ödüllendirilir veya
cezalandırılır; yargı gününe bırakılmaz.
Yezidiler kendilerine 'Azday Halkı' adını verirler. İnançları arasında.
• Dünya sonsuzdur, dünyayı yaratan tanrı onu asla yıkmaz. •
Doğanın korunması ve doğaya saygıyı benimserler.
• Günde üç defa güneşe dönerek ibadet edilir.
• Çarşamba gününü dinlenme günü olarak kabul ederler çünkü, Melek
Tavus'un yaratıldığı gün, İlk iki insanın yaratıldığı gün ve Şahid bin
Car'ın meydana geldiği gündür çarşamba.
• Sonradan Yezidi olmaya izin verilmez.
• Şeytan'ın adını telaffuz etmek haramdır
• Şeytan'ın adını anımsatan kelimeleri anmak (Kitan, Şar, Şat, melun,
na'l, lucifer) haramdır
Meshafe Reş ve Kitabe Celve denen iki kutsal kitapları vardır.
Meshaf Reş ya da Türkçe Siyah Kitap: olarak bilinen bu kitap 15. yy da
yazılmıştır ve Yezidiler'in mitolojisini anlatır. Ayrıca kitabın sonunda
Yezidiler'in yapmalarının yasak olduğu şeyler bildirilir.
Kitabe Celve ya da Tanrısal İzahatlar: Daha geniş bir zaman diliminde
yazılmış, Yezidiler'i bilgilendiren bir kitaptır. Bu kitabın içide bu
kitabın sadece Yezidiler tarafından okunması gerektiği ve yabancıların
eline geçmemesi gerektiği bildirilmiştir. Beş bölümden oluşur.
Birinci Bölüm: Melek Tavus'un ezeli oluşu, ve sıfatları. Diğer dinlerin
artık hükümsüz oluşu ve kitaplarının geçerlililiğini yitirmiş olduğu.
İkinci Bölüm: Ödül ve Ceza, Reenkarnasyon.
Üçüncü Bölüm: Herşeyin Melek Tavus'un denetiminde olduğunu anlatan bölüm.
Dördüncü Bölüm: Mevsimler, yasalar ile ilgili bilgiler ve yabancı inançlara
kapılmamak gerektiğine dair uyarılar.
Beşinci Bölüm: Kendisini simgeleyen kavramlara saygılı olmayı buyuran
bölüm.
Yezidilerin gelenek ve görenekleri:
Yezidiler Mıshaf a- Reş'te yasaklanan hususlardan başka, şeytan ismini
telaffuzdan sakınırlar. Şayet ondan söz etmek zorundakalırlarsa, ya Tavus
Melek ya da dolaşık bir ifade ile "o bildiğin, cahillerle mecnunların telin
ettiği o" şeklinde konuşurlar. Yezidiler şarap içerler.
Yezidilerin Yezidi olmayan bir kadının yüzüne bakması haramdır. Yezidi bir
kadın, Yezidi olmayanlarla, evlenemezler. En büyük yeminleri Melek Tavus,
Êzid ve Şeyh Adi adı üzerine yapılan yeminlerdir.
Her Yezidinin bir ustası, bir şeyhi, bir piri, bir mürebbisi ve ahiret
kardeşi bulunur. Her Yezidi kendi denkleri arasından biri erkek, diğeri
kadın olmak üzere iki ahiret kardeşi edinmek zorundadır. Bu ahiret
kardeşleri ömür boyunca birbirlerine yardım ederler, armağanlarlar
verirler. Bunlardan biri ölümlük bir hastalığa tutulduğu zaman diğeri ona
Yezidi imanını telkin etmekle yükümlüdür. Öldüğünde öbür dünyada rahat
edebilmesi için niyazda bulunmak onun görevidir.
Bir kız kocasını kendi seçme hakkını haizdir. Rızası alınmadan
evlendirilmez. Kocasını seçen kız, babasına haber vermelidir.
Evlenmede esas yaygın olan geleneğe göre tek kadınla evliliktir. Birden çok
kadınla her yezidi evlenebilir. Evlenmede başlık verme geleneği
yürürlüktedir. Evlenme, Şeyh veya Pir tarafından bir ekmeğin ikiye bölünüp
yarısının geline yarısının da güveye verilmesi ile yerine getirilmiş olur.
Düğünlerde gelin Kırmızıbeyaz elbise giyer. Güvey, gelin eve girerken
itaatin bir işareti olarak ona bir Elma vurur. Yezidi olmayan biriyle
evlenen kız veya erkek aforoz edilir. Tarafların birbirlerini boşama
hakları vardır. Karısını boşamak isteyen erkek, karısına üç defa "sen benim
şeyhim ve pirimsin" demekle onu boşamiş olur. Kadin da ayni şekilde
kocasini boşama hakkina sahiptir.
Yezidilerde boşanma yok denecek kadar azdir. Baldizla evlenme yoktur.
Doğan çocuklarını mümkün ise bir hafta içinde değilsi iki yaşına kadar
mutlaka vaftiz ederler. Vaftiz, şeyhin doğan çocuğu Şeyh Adi'nin türbesi
civarında bulunan zemzem suyuna üç defa sokup çıkarmasıyla yapılmış olur.
Laleş dışında yaşayan Yezidiler Kavvalların getirdikleri zemzem suyunu
kullanırlar. Vaftizten sonra Şeyh, Melek Tavus'tan çocuğun imanı salih,
uğurlu, yararlı, uzun ömürlü, mutlu bir çocuk olması için niyazda bulunur,
dua eder. Sünnet de vaftizten kısa bir süre sonra yapılmalıdır. Çocuk ölü
dahi doğsa sünnet ederler. Kirvelik geleneği Yezidilerde de vardır. Kirve
kızı alınmadığı için kendi sınıfları dışından başka bir deyişle şeyh,
fakir, pir sınıfına mensup bir kirve temin edemedikleri takdirde,
sünnilerden bir kirve seçerler. Kendi aralarından birine kirve yapmayı,
nüfusları az olduğundan birbirlerinden kız alıp vermeyi engellememek için
sakıncalı bulurlar.
Ölü, yüksek sesle salavat getirilerek, ahiret kardeşinin huzurunda Yezidi
şeyhi veya fakir tarafindan yikanir; ölüye abdest aldirma onlarda yoktur.
Ceset kollari çapraz vaziyette ve baş kismi doguya, yani güneşin doğduğu
tarafa gelecek şekilde gömülür.
Ölenin mirası yalnız erkek çocuklarına kalır. Eğer erkek çocuk yoksa, miras
ölenin kardeşlerine, amcalarına, bunlar da yoksa ailedeki diğer erkeklere
intikal eder.
Kutsal günleri Çarşamba, istirahat günleri cumartesidir.
En büyük bayramları yeni yıl bayramıdır. Buna sersal derler. Her yılın
Nisan ayının ilk Çarşamba günü, en güzel elbiselerini giyip kıra çıkarlar.
Her aile kendi yiyecek ve içeceğini getirir veya orada pişirir. Bu yiyecek
ve içecekler orta yere dizilir. Hep birlikte öğle yemeğini yerler. Kurban
bayramını da kutlarlar ve bu bayramda kurban keserler.
Yezidilerin diğer bayramları şunlardır:
Îda Şêşims (Güneş bayramı): Aralık ayının birinci günü kutlanır. Bu bayram
sebebiyle üç gün oruç tutarlar.
Îda Êzî (Ezi bayramı): Îda Şêşims orucunun sonunda kutlanır.
Îda Xidir-İlyas (Hızır-İlyas bayramı): Bu bayramları 18 Şubattadır. 15-17
Şubatta üç gün oruç tutarlar, sonunda bu bayramı kutlarlar.
|
|
Cevap 152 |
|
Site kurucusu   Cevaplar: 262 kayıt olmuş: 22/10/2004 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 23/9/2010 Saat 14:01 |
|
|
AVRUPA GERÇEĞİ
YÜCEL ÖZDEMİR-yucel@evrensel.de
Avrupalı Kürtler
Türkiye’de çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir sürüp gelen savaşın bir
de Avrupa’da yaşayan binlerce, on binlerce mağduru var. Oğlu, kızı ya
da başka bir yakını dağa çıktığı için baskı altına alınan, evi, tarlası,
köyü yakılan binlerce Kürt, 1990’lı yılların başından itibaren
Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerine göç ederek iltica talebinde
bulundu.
Bunların önemli bir bölümün ilticası kabul edildiği, yaşadığı ülkenin
vatandaşı olduğu halde hâlen Türkiye’ye dönemiyor. Bugün resmi
rakamlara göre Almanya’da 2.7 milyon Türkiye kökenli/çıkışlı insan
yaşıyor. Bunların ne kadarının Türk, ne kadarının Kürt olduğu konusunda
kesin bir rakam yok, ancak çeşitli tahminler var.
Kürt kurumları Almanya’daki Kürt nüfusunu genellikle “700-800
bin arası” açıklıyor.
Alman kaynakları ise Kürt nüfusunu genellikle “yaklaşık 500
bin” olarak dile getiriyor. Bu sayının içinde Irak, Suriye ve
İran’dan gelenler de var.
Yine değişik kaynaklar, Türkiye ile Almanya arasında 1961’de
imzalanan İşgücü Anlaşmasıyla başlayan işçi göçü çerçevesinde, işçi
alımının durdurulduğu 1973 yılına kadar Türkiye’den gelen
“misafir işçilerin” üçte biri Kürt kökenli olduğunu belirtiyor.
Bu da 400 bine denk düşüyor.
Bu üçte birlik oranın, 12 Eylül faşist darbesi ve savaşın nedeniyle yaşanan
göçlerin artırdığını söylemek olanaklı.
Bu gerçekten hareket edildiğinde, genelde “dört parçaya
bölünmüş” diye ifade edilen dünyanın en büyük devletsiz halkı
Kürtlerin, aslında Avrupa boyutu da eklendiğine “beş parçaya”
bölündüğünü gösteriyor.
Bütün bunları Cumartesi günü Köln’de yapılan 18. Kürt Kültür
Festivali dolayısıyla yazıyorum.
Festival, Avrupa’ya dağılmış Kürtler için bir buluşma noktasını ifade
ediyor. Kadınlar geleneksel sarı-kırmızı-yeşil renkten elbiseler içinde.
Gençlerin yoğunluğu hemen dikkat çekerken, son nesil Kürtlerin alışık
olduğumuz “Kürt tipine” pek uymadığını söylememiz gerekiyor.
Daha çok Avrupai görünüş hakim.
Bütün bunlar eşliğinde, BDP Mardin Milletvekili Emine Ayna’nın
festivalde yaptığı “Ülkeye topluca dönüş” çağrısı üzerine insan
düşünmeden edemiyor.
Gerçekten Avrupa’da yaşayan Kürtler, zamanı geldiğinde, koşullar
oluştuğunda topluca ülkeye dönecekler mi?
Ya da dönebilecekler mi?
Almanya’daki göçmenler arasında Kürtlerin elbette ayrı bir özgünlüğü
bulunuyor. Çeyrek yüzyıldır devam eden savaşın doğrudan mağdurlarının,
yıllandır, on yıllardır içinde taşıdıkları özlemleri giderme, doğup
büyüdükleri topraklara bir kez dahi olsa ayak basma hayali ve arzusunun bir
volkan gibi patlayacağı günü beklediğinden kuşku yok.
Gidememenin yarattığı derin hasretin bitmesi, kapıların sonuna kadar
açılması kim bilir kaç büyük buluşmaya vesile olacak. Çünkü savaşın
doğrudan mağdurlarının azımsanmayacak bir bölümü yıllardır Avrupa’da
yaşıyor.
Belirtildiği gibi; Avrupa’daki Kürt göçmenlerin diğer göçmenlerden
bazı özünlükleri bulunuyor. Bunun temelinde halk olarak uğradıkları zulüm
ve çektikleri açılardan kaynaklanıyor. Ama bu onların göç ettikleri
ülkeleri kendilerine “yeni yurt” olarak görmedikleri ve
görmeyecekleri anlamına gelmiyor. Tam tersine, on yıllardır içinde
yaşadıkları Avrupa halklarıyla birlikte bir arada yaşama konusunda epey
mesafe kaydetmiş bulunuyorlar.
Bu yüzden de; Avrupalı Kürtlerin toplu dönüşü, tıpkı diğer göçmen
gruplarında olduğu gibi, eğer çok büyük dönüşümlere yol açacak siyasal
çalkantılar yaşanmasa, mümkün görünmüyor. Onlar artık çalıştıkları, alın
teriyle ailelerini geçindirdikleri Avrupa ülkelerinin birer yurttaşı olarak
yaşamlarını sürdürüyorlar. Ve Avrupa’daki bütün göçmenler ve yerli
emekçiler gibi Kürtler de egemenlerin izlemiş olduğu ayrımcılık, yabancı
düşmanlığı, işsizlik ve yoksulluk politikalarından nasibini alıyor. Bu
yüzden de Avrupalı Kürtlerin aynı zamanda yaşadıkları ülkelerdeki ekonomik
sosyal sorunlara karşı farklı uluslardan emekçilerle birlikte hareket
etmeleri giderek bir zorunluluk haline geliyor. Bu mücadeleye
katıldıklarında, ülkede kendi dillerini, kimliklerini, kültürlerini özgürce
ifade edemeyen Kürtlerin özlemlerini de yerli halklara kolay bir şekilde
anlatabilecek ve desteği alabilecekler.
Göç tarihi açıdan da pek mümkün görünmeyen “toplu” ya da
“kesin” dönüşü gündemleştirmek Kürtleri içinde yaşadıkları
toplumlardan yalıtmaya hizmet eder ki bunun olumsuz sonuçlarının olacağını
herkes biliyor.
|
|
Cevap 153 |
|
Rind Üye   Cevaplar: 38 kayıt olmuş: 28/4/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 11/10/2010 Saat 18:49 |
|
|
İsmail Beşikçi: Aydınlar..
Aydın geri bırakılmış üçüncü dünya toplumlarında varlığı yokluğu en çok
hissedilen bir toplumsal kategoridir.
Aydın aynı zamanda çok tartışılan, çok eleştirilen, zaman zaman aşağılanan,
suçlanan bir kategoridir. Ama hiçbir toplum, özellikle de geri bırakılmış
üçüncü dünya toplumları aydınsız yapamaz. Toplumsal ve siyasal gelişmeler
aydının varlığıyla çok yakından ilgilidir.
Aydın toplumsal ve siyasal sorunları çözen, çözüm önerileri ortaya koyan
bir kategori değildir. Aydın, toplumsal ve siyasal gelişmeleri izleyen,
sorun ortaya koyan bir kategoridir.
Sorunları çözmek siyasetçilerin işidir. Siyasetçiler toplumsal ve siyasal
güçleri oranında sorunları çözmeye, çözüm önerileri geliştirmeye
çalışırlar.
Bir toplumda aydın örgütlü bir kategori değildir. Aydınların örgütlenmesi
anlamlı da değildir. Aydın, aydınlar, tek tek bağımsız kişilerdir.
Siyasetçiler elbette örgütlü olmak, halk tabanında örgütlenmek
durumundadır.
Bugün Kürt sorunu çok konuşulan, tartışılan bir aşamaya gelmiştir.
Televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde, konuşmaları, tartışmaları izlemek
mümkündür. Siyasal partiler tarafından, çeşitli sivil toplum örgütleri
tarafından Kürt sorununu dile getiren toplantılar, paneller, konferanslar
düzenlenmektedir. Kürt kamuoyu, Türk kamuoyu bunları ilgiyle izlemektedir.
Kürtlerde gelişen bu süreç, Ermenileri, Asuri-Süryanileri, Çerkesleri,
Lazları da etkilemekte, onlar da milli haklarına sahip çıkmaya
çalışmaktadırlar. Müslümanlıktan ayrı dinsel bir grup olarak Kızılbaşlar,
(Aleviler) de kendi inançlarını yaşama mücadelesi içindedir. Bütün bunlar,
sorunun kendini dayattığı, çözümün gündeme geldiği anlamına gelmektedir.
Sorunu çözümsüz bırakmak, sürüncemede bırakmak, her şeyden önce, halkın
hükümete verdiği desteği aşındırır, sorunun daha da büyümesini,
çapraşıklaşmasını sağlar.
Bugün Kürt sorunuyla ilgili olarak ancak çözüm konuşulmaktadır hâlbuki Kürt
sorununda önemli olan, sorunun temel niteliğidir. Ortadoğu’nun
ortasında, bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış bir durumda 40 milyonsun ama
hiçbir uluslararası kurumda hak, hukuk, özgürlük denildiği zaman senin adın
geçmiyor. Hiçbir uluslararası kurumda sen yoksun. Birleşmiş
Milletler’de, Avrupa Konseyi’nde, Avrupa Birliği’nde,
İslam Konferansı’nda, İslam Kalkınma Örgütü’nde sen yoksun,
gözlemci bile değilsin. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı
AGİT’te sen yoksun. Senin adın sadece “terör” denildiği
zaman geçiyor. “terörü yok edeceğiz, terörü ezeceğiz”
şeklinde… Ama nüfusu 30 bin civarında olan, Birleşmiş Milletler ve
Avrupa Konseyi üyesi olan Andorra, San Marin, Monaco, Liechtenstein gibi
devletler, senin geleceğini belirlemede rol sahibidirler. Örneğin Avrupa
Konseyi’nin “Ortadoğu’da Kürt devleti kurulmasına
karşıyız”, “Ortadoğu’da sınırların değişimine
karşıyız” gibi kararlarında bu devletlerin de imzaları var. Bunların
sadece Kürtler için söylendiği açıktır. Filistinli Araplar için ayrı bir
devletin kurulması, Filistinli Arapların İsrail egemenliğinden
kurtarılması, Birleşmiş Milletlerin de Avrupa Konseyi’nin de, Avrupa
Birliği’nin de, İslam Konferansı’nın da, Avrupa Güvenlik ve
İşbirliği Teşkilatı’nın da benimsediği, desteklediği bir süreçtir.
Ortadoğu’da görülen bu statükonun Kürtlerin aleyhine olarak kurulduğu
çok açıktır. Ortadoğu’nun ortasında, Kürtlerin ve Kürdistan’ın
bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması, bilinçli olarak düşünülmüş, yaşama
geçirilmiş bir tasarımdır. Bu planın dört başı mamur bir şekilde yaşama
geçirildiği biliniyor. Bu elbette önemli bir durumdur ve çözümden bağımsız
olarak düşünülmesi, irdelenmesi, tartışılması gerekir.
Bu yazıyı kaleme almamın nedeni, Hasan Bildirici’nin
kurdistan-post’da yayınladığı “İktidarın Kürt Yazarları”
(21.04.2010), “Tetikçi Atalarım” (25.04.2010), “Burkay ve
Anıları” (29.05.2010), “Evetçiler” (26.08.2010),
“Kürt İsmi Sayarak” (12.09.2010) gibi yazılarıdır.
Bu arada, sitede, referandum sırasında “evet” oyu vereceklerini
açıklayan aydınlara karşı çok aşağılayıcı, suçlayıcı yazılar da yer
almıştır. Bu yazılar biraz da şımarıkça yazılardır. Bu yazılar da, bu
yazıyı kaleme almama neden olmuştur.
Bu yazılarda Ümit Fırat, Kemal Burkay, Orhan Miroğlu, Muhsin Kızılkaya gibi
Kürt yazarlarının ve Kürt aydınlarının düşünceleri ve eylemleri ele
alınmaktadır.
Bu yazılar, eleştiri içeren yazılar değildir. Aşağılamaya, suçlamaya dönük
yazılardır. Bu yazarların, aydınların, Türk televizyonlarında sık sık
görünmeleri “devlet kendi Kürdünü yaratıyor” , “bunlar
rantiyedirler” mantığıyla ele alınıyor. Bu değerlendirmeler
yanlıştır. Bu arkadaşları ben de tanıyorum. Mütevazı yaşantıları var. Ümit
Fırat ailesine, arkadaşlarına bağlı bir kişidir. 50 yıllık, belki daha
fazla yıllık arkadaşları var. Kendisiyle barışık bir kişidir. Kürt
değerlerine de bağlıdır.
Kürt sorunu artık kendini dayatmıştır. Televizyonlarda, radyolarda bu
konuyla ilgili programlar yapılması, gazetelerde sık sık yorumlar
görülmesi, tartışmalar yapılması, sorunun şöyle veya böyle çözüm yoluna
girdiğini gösterir. Çözümün olup olmayacağı, ne zaman olacağı, önerilerin
herkesi memnun edip etmeyeceği ayrı bir konudur. Bu bakımdan, basındaki bu
gelişmeleri “devlet kendi Kürdünü yaratmaya çalışıyor”
anlayışıyla değerlendirmek doğru değildir. Devletin aslında hiçbir Kürde
tahammül edemeyen bir anlayışı vardır. Devlet ancak ölü Kürde tahammül
edebilir. Sorunun kendini dayatmasıyla, bu devlet anlayışının aşınmaya
başladığı da açıktır.
Devlet, örneğin İçişleri Bakanı, eğer Kemal Burkay’la telefonda
görüşüyorsa, Kemal Burkay’ı Türkiye’ye çağırıyorsa bunu,
hükümetteki değişim niyetinin bir göstergesi olarak okumak gerekir. Çünkü
Kemal Burkay “en azından federasyon” diyen bir siyasetçidir.
Bir yazar olarak, bir aydın olarak da her zaman bunları dile getirmektedir.
Hükümetle muhtemel görüşmelerinde bunları dile getireceği açıktır. İçişleri
Bakanı’nın bu görüşteki bir aydınla, siyasetçiyle görüşmesi, bu
konuları görüşmeye, tartışmaya hazır olduğu anlamına gelir. Bu
görüşmelerden bir sonuç çıkmayabilir ama görüşmelerin kendisi olumludur.
Hasan Bildirici, 12 Eylül döneminde ve daha sonra gazetecilik yaptığı
dönemlerde çok sık eza, cefa gördüğünü anlatmaktadır. Kürt olup da eza,
cefa görmeyen siyasetçi, yazar, aydın yoktur. Kürtlerin, Kürt toplumu
olmaktan doğan haklarını isteyen bütün Kürtler böyle bir baskı altında
olmuşlardır. Örneğin 49’ların, örneğin 60’lar kuşağının daha
çok eza, cefa çektiği de söylenebilir.
Hasan Bildirici, “Dönüşü Olmayan Yol” romanının basımının Doz
Yayınevi’nde Ümit Fırat tarafından engellendiğini vurgulamaktadır. Bu
da doğru bir değerlendirme değildir. Ümit Fırat’ın o zaman Doz
Yayınevi’nde yönetici olup olmadığı hakkında sağlıklı bilgim yok ama
kitap, Doz Yayınevi tarafından basılmıştır. Bu tür yayınların idari ve
cezai yaptırımlarla karşılaşması muhtemeldir. O zaman yazarların, kendi
eserlerini savunması gündeme gelecektir. Bu savunma şüphesiz yerinde ve
zamanında yapılmak durumundadır. Zamanında, karakolda, emniyette,
savcılıkta, mahkemede hazır bulunmak önemlidir. Düşün özgürlüğü bireysel
bir özgürlüktür ama aynı zamanda toplumsal yönleri ağır basan bir
özgürlüktür. Bu bakımdan düşün özgürlüğü herkes tarafından, bütün yazarlar,
aydınlar, siyasetçiler tarafından savunulmalıdır. Bu çok açıktır. Ama her
şeyden önce, eserin, yazarı tarafından savunulması gerekir. Buysa başka
yaptırımları da gündeme getirebilir. Yazarlar, savcılıkta veya mahkemede
hazır bulundukları zaman, yazarla ilgili başka yaptırımlar da gündeme
gelebilir. Bu muhtemel yaptırımlar ise, yazarların Türkiye’ye
gelmelerine engel olmaktadır. Bütün bunlar bilindiği halde, Hasan
Bildirici’nin Ümit Fırat’ı suçlaması doğru değildir. Dönüşü
Olmayan Yol kitabından dolayı, Doz Yayınevi, cezaevine girmeyi engellemek
için ağır para cezası ödemek durumunda kalmıştır.
Yazarların, aydınların, siyasetçilerin düşüncelerinin, görüşlerinin
içeriğini de irdelemek gerekir. Bunu hiç dert etmeden suçlamalar ve
aşağılamalar yapmak etik bir tutum değildir. İkna edici olmadığı
besbellidir. Ümit Fırat “Öcalan’ın telefonu”ndan söz
ederken, Öcalan’ın kendi açıklamalarından hareket etmektedir. Hasan
Bildirici’nin bunları hiç değerlendirmemesi, yok farz etmesi dikkate
değer bir durumdur.
Son birkaç yıldır Kürt sorununun yoğun bir şekilde konuşulduğunu,
tartışıldığını görüyoruz. Bu ortam nasıl yaratıldı, bu ortama nasıl geldik?
Bu ortamın yaratılmasında gerilla mücadelesinin çok büyük rol oynadığı
açıktır. Eğer bugün Kürtler, Kürt dili, Kürt edebiyatı, Kürt kültürü, Kürt
sorunu etkin bir şekilde tartışılabiliyorsa burada PKK’nin çok büyük
rolü vardır ama bu saptama, PKK hakkında eleştirilerin yapılmasına engel
olmamalıdır.
1990-91 yıllarında, koğuştaki arkadaşlar Saliha Şener’den söz
ederlerdi. Saliha Şener’in polis ve asker karşısındaki direngenliği,
nizamiye kapılarındaki mücadelesi, tutuklu ailelerini örgütlemedeki
hünerleri, açlık grevlerindeki duruşu zengin olgularla anlatılırdı. O kadar
hayranlıkla, o kadar övgü dolu sözlerle söz ederlerdi ki, o ana kadar
Saliha Şener’i bilemediğim için mahcubiyet duyardım. 1990’ların
ortalarındaysa aynı arkadaşlar, Saliha Şener’i bir ajanın anası
olarak, bir emperyalist işbirlikçisinin anası olarak anlatmaya başladılar.
“Kör Saliha” denerek, ajan oğluyla işbirliği içinde olan bir
kadın olarak söz etmeye başladılar.
PKK barış diyor, devlete uzattığı elin tutulmasını istiyor. Türkiye Barış
Meclisi adı altında bir örgüt de var. Hakikatle Yüzleşme Komisyonu
kurulmasını, Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesini istiyor.
PKK içinde, Mehmet Şener gibi yüzlerce infaz var. Oğulları, kızları devlet
güçleri tarafından öldürülenler, köyleri yakılıp yıkılanlar, faili
meçhullerle karşılaşanlar şu veya bu şekilde hakları arayabiliyor,
seslerini duyurabiliyorlar. Oğulları, kızları kendi arkadaşları tarafından,
PKK tarafından infaz edilenler ise bir sessizliğe gömülmüş, hayattan
tamamen kopmuşlardır. Bu aileler için başvurulacak bir makam yoktur. PKK,
kendi içinde barışı aramadan, öbür Kürt örgütleriyle, Kürt sivil toplum
kurumlarıyla ahenkli ilişkiler geliştirmeden, Türkiye ile, devletle barışı
tesis etmesi olası değildir. PKK Kürtleri, Kürt örgütlerini dışlayarak,
Türk sol örgütleriyle ittifaklar geliştirerek ciddi kazanımlar elde
edemez.
PKK, örgütlerinin isimlerinde, yazılarında, konuşmalarında,
“demokratik” sözcüğünü çok kullanıyor. Bu sözcüğü çok
kullanarak demokrat olduğu izlenimini yaratmaya çalışıyor. Demokratik ulus,
demokratik vatan, demokratik özerklik vs. sözcüklerini sık sık kullanarak
demokrat olamazsınız. Demokrat olmanın tek ölçütü vardır. O da ifade
özgürlüğüdür. İfade özgürlüğü yaşama geçmeden demokrat, demokratik
olamazsınız. İfade özgürlüğünün yaşama geçmesi PKK için önemli
olmalıdır.
PKK’ye yakın gazetelerde çalışan arkadaşlar bazen röportaj talep
ediyorlar, olaylar hakkında görüş istiyorlar. Fakat röportajda kendi
görüşlerine aykırı bir düşünce olduğu zaman o kesimi çıkartarak
yayımlıyorlar veya röportajı hiç yayımlamıyorlar. Muhabire neden öyle
yaptıkları sorulduğunda “yer darlığından dolayı kısalttık”
diyor. Bazen “röportaj çok kısaydı onun için yayımlamadık”
bazen de “ben aynen yazıldığı gibi hazırladım ama yönetim sansür
yapmış” diyor.
Express dergisinden İrfan Aktan’ın tutumu biraz değişik. Sorularından
birine istemediği, benimsemediği bir cevap aldığı zaman, röportajın o
kesimini kendi sorusuyla birlikte çıkarıyor.
Bunlar şüphesiz yanlış tutumlar. PKK’nin övgüye değil, eleştiriye
ihtiyacı vardır. PKK’yi ilerletecek olan eleştiridir. Özeleştiri de
şüphesiz önemlidir. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın da, Barış ve
Demokrasi Partisi’nin de, Demokratik Toplum Kongresi’nin de bu
konuyu düşünmesinde yarar vardır.
kurdistan-post’da, Hüseyin Turhallı’nın Hülya Yetişen’e
verdiği bir röportaj var. Sitede böyle değerli bir röportajın yer alması
şüphesiz çok olumludur.
Üçüncü bir konu özerklikle ilgilidir. Demokratik özerklik kavramı bazen
özerk Kürdistan olarak da ifade edilmektedir. Kanımca doğru kavram budur.
Özerklik her şeyden önce merkezi yapılara karşı çevrenin serbestliğini
anlatır. Barış ve Demokrasi Partisi bugün devletten özerklik talep ediyor.
BDP İmralı’ya karşı özerkçe hareket edemezken bu süreçten olumlu bir
sonuç çıkmaz.
Kürt sorunu, günümüzde konuşuluyor, tartışılıyor. Bu süreçte gerilla
mücadelesinin rolünü kısaca belirtmeye çalışmıştım. Son yıllarda iki
gelişme daha var. Bunlardan biri Abdülkadir Aygan’nın itirafları,
açıklamalarıdır. Bu açıklamalar başlı başına bir özeleştiridir. Bu
açıklamalar kendi başına elbette önemlidir ama bu sürecin yarattığı etkiler
daha önemli olmuştur. Bu itiraflar, açıklamalar, başkalarının da
itiraf-açıklama yapmasını getirmektedir. Bu, 1962 yılında Kıbrıs’ta
gerçekleşen “camileri de bombaladık” itirafına kadar gitmiştir.
Bugünlerden sonra bu itirafların daha da artacağı açıktır.
İkinci olay ise Taraf gazetesinin yayına başlamasıdır. Taraf, üç seneye
yakın bir süredir yayın yapmaktadır. Taraf’ın Türkiye’de
siyasal iktidarın oluşmasıyla ilgili çok değerli eleştirileri, anlatımları
vardır. Türk siyasal sisteminde, siyasal iktidarın oluşumunda ordunun,
yüksek yargının rolü dile getirilmiş, bu geleneğin, teamüllerin
anti-demokratikliği üzerinde kararlı, ısrarlı bir şekilde durulmuştur.
Taraf bu yönüyle demokrasinin gelişmesini sağlayan önemli bir işleve
sahiptir. Kanımca, ordu ve yüksek yargının ortaklığına üniversitenin de
katılması gerekir.
Taraf deyince hemen “Taraf’ın arkasında kim var” sorusu
gündeme getiriliyor. Bu da yandaş bir bakış açısıdır. Taraf’ın ne
yazdığının, ne yaptığının, söylediklerinin irdelenmesi çok daha önemlidir.
Bu bakımdan bu tür sorular temel sorunu saptırıcı bir sorudur. Kişi olarak,
kendi adıma, şunu söyleyebilirim. Taraf’ın arkasında, bilime,
demokrasiye, adalete, insan haklarının yüce bir değer olduğuna inanan, bu
inancının doğru olduğunu bilen bir kadro var. Taraf bu değerlere
yaslanıyor. Taraf’ın, 50 bin civarında olan baskısıyla, Türk
basınında çok ayrı bir yeri var. Taraf’ı nitelik bakımından
değerlendirmek gerekir, nicelik bakımından değil. Taraf 50 bin değil bin
adet bassa da, toplumda değiştirici, dönüştürücü etkisini yine gösterir.300
bin-400 bin bassa, bugünkünden daha büyük bir etki yaratmaz. Taraf’ın
varlığı, Türk basınının kendine çeki-düzen vermesini de sağlayacaktır.
Taraf bundan sonra bir mihenk taşıdır.
Bütün bunlara rağmen Taraf elbette Türk basınının bir parçasıdır. Şu veya
bu şekilde ilan alabilmektedir. Basın İlan Kurumu’ndan ilan
alabilmektedir. İnternette, çeşitli sitelerde, “gazeteler”
denildiği zaman, günlük gazeteler arasında Taraf’a da yer
verilmektedir. Televizyonlarda, radyolarda Taraf’ın manşeti
gösterilmektedir. Gazetedeki bazı köşe yazarlarının yazılarından pasajlar
okunmaktadır. Yeni Ülke’den itibaren, Özgür Gündem’den
itibaren, 20 yılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen, Kürt gazeteleri bu
olanaklara sahip olamamıştır. Bu durumun irdelenmesi de bilgilerimizi
çoğaltacaktır.
|
|
Cevap 154 |
|
Tecrübeli Üye  Cevaplar: 129 kayıt olmuş: 18/9/2007 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 3/11/2010 Saat 17:25 |
|
|
Siyasette Kültürel Çerçeve
Bir önceki yazımda(*) bir tarafta Türklerle Kürtler, diğer tarafta
Türklerle Türkler arasında geçtiğimiz birkaç onyılda yaşanan ayrışmaların
ulaştığı duruma değinmiştim.. Avrupai Türkler, Asyatik Türkler ve
Kürtlerden oluşan üç ayrı topluluğun doğuşuna yol açan bu ayrışmalar, kuşku
yok ki politik alanı da yakından etkiliyorlar. Aşağıdaki yazıda, bu yeni
durumun politik alana muhtemel etkilerinden ilkini, siyasal alanda kültürel
çerçevenin artan önemini ve bununla bağlantılı bazı sorunları ele almaya
çalışacağım.
Yeni dönemde siyaseti yakından etkileyecek gelişmenin biri, kültürel
çerçevenin siyasal alanda eskisine oranla daha fazla öne çıkacak olmasıdır.
Esasen bu cümleyi gelecek zaman kipinde kurmaya gerek yok, çünkü siyaset
bir süreden beridir zaten küçümsenmeyecek ölçüde bu çerçevede yürüyor.
Türkiye’deki merkezin Avrupai Türkler ve Asyatik Türkler olarak
bölünmesi bunun işaretlerinden biridir. Önümüzdeki dönemde bunun belki daha
fazla görünür hale gelmesi söz konusu olabilir. Biraz karikatürleştirmek
pahasına durumu şöyle ifade edebiliriz: 1960’lar ve 70’ler
dünyasında nasıl, ilgili-ilgisiz her şey sınıfsal terimler üzerinden ifade
ediliyor idiyse, bugün de ilgili-ilgisiz birçok şey kültürel terimler
üzerinden ifade edilmektedir, edilecektir. Bu da siyaset alanıyla
ilgilenirken kültürel çerçeveye daha fazla dikkat edilmesi gerektiğine
işaret eder.
Ne var ki bazı gelenekler, böyle bir dikkati göstermek bakımından
sorunludurlar. Türk Solu bu geleneklerden biridir örneğin. Türk
Marksistleri, kültürel çerçevenin sosyal hareketlerin oluşumuna olan
etkilerine başından beri gerekli ilgiyi göstermemişlerdir.
cemil gundoganSorun bu kadarla sınırlı kalsaydı belki çok dikkat çekici
olmayabilirdi. Çünkü başka ülkelerin Marksist hareketlerinde de tesadüf
edilebilen bir durumdur bu. Fakat Türk Marksist hareketine öncülük eden
kadroların, kabaca 1960’ların sonlarına dek uzatılabilecek bir döneme
kadar, eğer ailesel arka plan itibarıyla değilse, mutlaka gelecek projesi
itibarıyla Avrupai Türklere yakın bir kültürel profil çizdikleri
düşünülürse, bu ilgisizlik biraz tuhaflaşmaya başlar. Bu örneği tartışmalı
bulacak okurlara, Rumeli kökenli sosyalistlerin, Türk sosyalist hareketinin
kurucu kadrolarıyla ilk sempatizanları arasında önemli bir ağırlık
oluşturduklarını hatırlatabilirim. Üstelik bu dönemde Rum, Ermeni ve Yahudi
kökenli komünistlerin hareket içindeki temsil düzeyi de görece yüksekti.
“Bu örnek çok eski bir döneme ait, o durum geçmişte kaldı” diye
düşünülebilir. Ama öyle değil. Çünkü Türk solunun tarihindeki en kitlesel
dönem olan 1970’lerde dayandığı en önemli toplumsal gruplardan biri
Alevilerdi. Kısacası, ister kuruluşa gidin, ister bugüne gelin farketmez,
kültürel çerçevenin sol üzerindeki etkisi gayet barizdir. Ama Türk solu hem
belirgin kültürel özellikler taşıyan bir sosyal zemine dayandı, hem de
kültürün siyasetle ilişkisini ıskalayan bir bakış açısına sahip olageldi.
Terslik veya çelişki işte burada.
Türk Marksistlerinin buradaki terslik üzerine yeterince düşünüp yazdıkları
herhalde söylenemez. Nitekim geçmişte bu ilgisizliğin bazı sonuçlarına
katlanmak zorunda kaldılar. Örneğin Kürt hareketinin, 1970’lerin
ortalarında, Türklerle Kürtlerin bir arada yaşadığı birkaç sınır ili
dışındaki bütün Kürdistan’da Türk Solunu göz açıp kapamadan tasfiye
edebilecek başarıyı göstermesinde, bu ilgisizliğin de katkısı vardı.
Kültüre referans yapan bir hareketin bir sosyal hareketle aynı sahada top
oynayabileceği düşünülmemişti bile. Türk Marksistlerinin Kürt hareketini
tanımlamak amacıyla geliştirdiği kavramlara bakın durumu daha rahat
anlarsınız: “feodal faşist” (Halkın Kurtuluşu adlı Türk soluna
mensup bir grubun dönemin Apocularını nitelemek için icat ettiği terim),
“emperyalizmin ekmeğine yağ sürenler”, “işçi sınıfını
bölenler” (neredeyse bütün Türk Marksistlerinin Kürt hareketine
ilişkin kullandığı ortak tanım), “sosyal-emperyalizmin beşinci
kolları” (Perinçek ekibinin tanımlarından) ... Sınıfsal terimlerinin
dışına taşabilen bir sosyal hareketin Türk Marksistlerinin gözünde
göründüğü biçimler bu tür şeyler olabilmişti. Bunun sadece
sosyal-şovenizmle veya sadece örgüt merkezciliğiyle ilgili bir durum
olmadığı açık.
Brezilyalı siyaset bilimci Evelina Dagnino, Latin Amerika solunun kültürle
politika arasındaki ilişkilere bakışında yaşanan değişiklikleri incelediği
bir makalesinde, Latin Amerikalı Marksistlerle ilgili olarak da benzer
tespitler yapıyor. Demek ki sorun bize özgü değilmiş. Dagninino’nun
bir diğer dikkat çekici tespiti ise A. Gramsci gibi bazı düşünürlerin
eserlerinin 1970’lerin ikinci yarısından itibaren bu ülkelere girmiş
olmasının, kültürle siyaset arasındaki ilişkilere dair soldaki yanlış
tutumun aşılmasının nedenlerinden birini oluşturduğudur. Biri dışında
Latin Amerika ülkelerini tanımadığım için tespitin doğruluğu hakkında bir
şey söyleyemeyeceğim; ama eğer araştırılırsa, Türkiye için de böyle ilginç
ve beklenmedik bazı nedenlerle karşılaşacağımızı tahmin edebilirim.
Hakkını yememek lazım, Türk Marksistleri içinde sosyal harekette kültürel
çerçeveyi önemseyen bir damar da vardı. Bu marjinal damar Birikim
çervresinden oluşuyordu. Fakat onlar da solun geneli için geçerli bazı
nedenlere ilaveten Kürt sorununun el yakan niteliğinden ötürü bu bakış
açısını Kürt meselesine uygulayabilecek kadar genişletemediler. Kürtler,
bütün bedelini, santim santim ve deyim yerindeyse kan ve hapisle ödeyerek
Kürt sorununu kamuoyunda görece risksiz biçimde tartışılır kılıncaya kadar,
daha çok İslam’la iligili egzersizler yapmakla yetindiler.
Dolayısıyla onlardan da fazla bir hayır çıkmadı.
Peki önümüzdeki dönemde ne olacak?
Kanımca solun seçenekleri basittir. Ya kültürel çerçeveyi daha fazla
gözeten yeni bir bakış açısı geliştirecekler, ya da bir süre daha “Bu
iş niye olmuyor?” diye kara kara düşünerek geceleri koyun saymaya
devam edecekler.
Ne var ki, kültürel çerçeveyle ilgili bu sorun sadece Türk soluyla sınırlı
değildir. Çoğunlukla Marksist bir geçmişe sahip olan günümüzün liberalleri
de benzer problemlerden muzdariptirler. Onları geçtik, bizzat kendisi
kültürel çerçeve içinde şekillenmiş bir hareket olan Kürt muhalefeti de bu
sorundan muaf değildir. Kürtlerdeki alt kimliklerle (mesela Alevilik,
Yezidilik veya Kırmanclık/Zazalık kimliğiyle) mutasavver üst Kürt kimliği
arasındaki ilişkilerin Kürt hareketi tarafından ele alınış biçimlerine
bakın, durumu daha açık biçimde görürsünüz.
Kürt hareketinin iç hiyerarşisinde yaşanan değişmeler (ki süreklidirler)
anılan kimliklere bir paralellik oluşturmadığı müddetçe, yani örneğin
harekette statü kaybetmek veya harekette daha yüksek statüye erişmek,
Alevilik, Sünnilik, Yezidilik, Kırmanclık/Zazalık veya Kurmanclık gibi
kültürel kavram ve kategorilerle belirlenmedikçe veya tesadüfen bunlarla
çakışmadığı müddetçe sorunsuz duran bu ilişki, böyle bir çakışma oluştuğu
veya bir çakışmanın oluştuğu hissini veren durumlar ortaya çıktığı anda
renk değiştirmeye başlar.
Nitekim Kırmanclar/Zazalar, 1980’lerin ikinci yarısından itibaren
Kürt hareketi içindeki pozisyonlarını yitirmeye başladıklarında başta
diaspora olmak üzere kıpırdamalar da başladı. Ve bu kıpırdamaların en
azından bir kısmı, kendilerini, tanıdık bir yolla, kültürel bir çerçeveye
bürünerek ifade etti (“Zazalar Kürtlerden ayrı bir ulustur”
tezi). Kürt hareketinin önemlice bir bölümünün bu gelişme karşısındaki
tavrı, hiç de kültürel çerçevenin siyasal mücadele içindeki rolünün
farkında olan bir hareketten beklenen bir tavra benzemiyordu:
Bu bir ajan faaliyetidir!
Peki Kürt hareketi neden böyle davrandı? Gerçekten de Zazacılığın,
Dersimciliğin vb. bir ajan faaliyeti olduğuna inandığı için mi?
ocalan9Hiç kuşkusuz Kürt hareketi içinde buna inanan insanlar vardı. Çünkü
devletin, “Zazacılık” üst başlığıyla ifade edilen oluşumlara
katkıları, özellikle 1990’ların başlarından sonra rahatlıkla
gözlenebilir nitelikteydi. Fakat ajanlar hemen her yerde vardırlar ve hemen
her türlü oluşumu devlet lehine yönlendirmek ve kullanmak için çaba
harcarlar. Ajanların cirit attığı bu alanlara Kürt hareketi de dahildir.
Ama buradan hareketle kimsenin aklına Kürt hareketinin bir ajan faaliyeti
olduğunu iddia etmek gelmiyor. Çünkü biliyoruz ki, bir sosyal hareket, sırf
ajanlar öyle istiyor diye oluşmaz, kazara oluşsa bile bu hareketi
besleyecek başkaca dinamikler yoksa varlığını sürdüremez. Dolayısıyla Kürt
hareketinin reaksiyonunu sadece bu yöndeki kanaatlere bağlamak açıklayıcı
olmaz.
Tarih boyunca kendilerini etnik planda Kürtlükle tanımlamış olan bir
topluluğun, ansızın Kürtten başka bir şey olduğunun iddia edilmesinin
doğurduğu doğal tepki veya yeni bir sorunu ele alırken sıkça tanık olunan,
pakete dahil acemilik türünden faktörleri eledikten sonra elde kalan
nedenlere baktığımızda, bunlardan birinin de sosyal hareketlerin kültürel
çerçeveye olan ilişkisine dair kavrayış yetmezliği olduğunu görürüz.
Kendisini kültürel bir çerçevede ifade etmiş olan Kürt hareketi, başkasının
da bunu yapabileceğini aklına bile getiremediyse bir kavrayış
yetmezliğinden söz etmek, Kürt hareketine haksızlık sayılmaz. Bugün dahi
Dersim’deki Dersimciliğin veya Zazacılığın, Maoculuktan veya
Kemalizmden kalma bir bozulma veya çürümüşlük olduğuna inanan çok sayıda
Kürt aydını vardır. Ama Dersim’deki Maoculuğun ve hatta Kemalizm
olarak adlandırılan bazı fenomenlerin, en azından bazı boyutları itibarıyla
kültürel çerçeveye dair ifadeler olabilecekleri üzerine fikir egzersizi
yapabilen fazla Kürt aydını yoktur. Bütün bunlar, kendisi kültürel
çerçevede gelişmiş bir hareketin de pekala kültürel çerçevenin siyasete
etkisi üzerine tutarlı bir kavrayışa sahip olamayabileceğine dair bir örnek
oluşturuyor.
Sonuç olarak şunu belirtmek gerekir ki, muhalif hareketlerde toplumsal
problemleri ele alırken kültürel çerçeveyi yeterince hesaba katmama tavrı
varlığını sürdürürse önümüzdeki dönemde gelişecek birçok şeyi anlamak ve
doğru tavır takınma imkanı daha da daralacaktır. Bu noktada Alevilik sorun
yaşanacak ilk alanlardan biri gibi görünüyor örneğin. Türk-İslam senteziyle
karakterize olan Asyatik Türklerin iktidardaki yeni pozisyonu, eskiden
başka ifade biçimlerini tercih eden bazı toplumsal eğilimlerin yarın
karşımıza daha açık Alevici ifadeler içinde çıkmalarına yol açabilir
örneğin.
Kültürel çerçeveyle bağlantılı ve yakın gelecekte siyaseti daha açık
biçimde etkileyecek olan gelişme ise, Türkiye’deki merkezin artık
Avrupai Türkler ve Asyatik Türkler şeklinde ikiye bölünmüş olmasıdır.
Merkez bir kez kutuplaşınca çevredeki hiç bir gücün merkezle olan ilişkisi
artık eskisi gibi kalamaz. Avrupai Türklerle Asyatik Türkler arasındakai
ayrışma ve çekişme görece kalıcı bir nitelik taşıdığından Kürt hareketinin
merkezle olan ilişkisi de bu yeni duruma uygun yeni biçimler kazanacaktır.
Gelecek yazıda, bu konuyu ele almaya çalışacağım.
31.10.2010
Cemil Gündoğan
|
|
|
Site kurucusu   Cevaplar: 262 kayıt olmuş: 22/10/2004 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 6/11/2010 Saat 16:57 |
|
|
'Ağrı Dağı Lenin'in Atatürk'e hediyesi'
Financial Times gazetesinin Ermenistan'ı incelediği bir makalesinde "Şu
anda Türkiye'de sınır boyunca uzanan Ermenistan'ın yüce simgesi Ağrı Dağı,
Lenin'in 1921'de Atatürk'e hediyesi" denildi
LONDRA/FRANKFURT
FT’da Teresa Levonian Cole imzasıyla "Ermenistan ziyaretçilere
açılıyor" başlıklı, Ermenistan’ın gelişen turizm sektörünü ele alan
bir makale yer aldı. Makalenin dokuzuncu yüzyıldan kalma manastırı bulunan
Tatev kasabasının anlatıldığı bölümünde, "Manastırın 300 metre altındaki
derinlikte ağaçlık Vorotan geçidi yeralıyor. Arabayla ulaşmak için dağlara
yılan gibi kıvrılan yollarla bir saatte çıkıyoruz. Tatev’e ulaşmadan
önce yeniden Şeytan Köprüsü geçidine inerken, 11 asırlık kalıcı huzuru
soluyabilirsiniz. Ancak başımızın üzerindeki kablolar yeni bir şafağı
müjdeliyor. Ekim’in ilk günlerinde, Tatev’i aşağıdaki Halidzor
kasabasıyla bağlayan dünyanın en büyük teleferiği açıldı" denildi. Bir
İsviçre-Avusturya firmasının manastır ve çevresindeki bölge 36 milyon
avroluk yatırım yaptığını, yatırım kapsamında ulaşım, oteller ve diğer
turizm tesisleri bulunduğunu yazan FT’de şu satırlar yer aldı:
"-Bu Türkiye ve Azerbaycan, Gürcistan ve İran arasında yükseltilere
sıkışmış küçük eski Sovyet Cumhuriyeti, bir zamanlar Küçük Asya ve Hazar
denizi arasında uzanıyordu. 301 yılında Hristiyanlığı resmen kabul eden ilk
ulus oldu ve 100 yıl sonra St. Mesrop Mashtot; kolay nüfuz edilemeyen, Lord
Byron’un İncil’i çevirmek için Venedik’te öğrenmeye
çalıştığı, 36 ‘savaşçı’ harften oluşan Ermeni alfabesini icat
etti. Persler, Araplar ve Türklerin akınları ve periodik katliamlar kadar
önemli 1915 soykırımı karşısında bir tarih, başkent Erivan’daki bir
anıtta simgeleniyor, din ve dilin iki sütunu hala ulusal kimliği savunuyor.
-Khor Virap’ın yedinci yüzyıldan kalan manastırı popüler bir
kartpostal, kiliseyi Nuh’un geldiği Ağrı Dağı’nın (Mount
Ararat) karlı zirvesi çerçeveliyor, önünde yine Nuh’un bizzat diktiği
varsayılan asmalardan oluşan bağlar bulunuyor. Şu anda Türkiye’de
sınır boyunca uzanan Ermenistan’ın yüce simgesi Ağrı Dağı,
Lenin’in 1921’de Atatürk’e hediyesi.
-ALTYAPI KORKUNÇ-
-Akaryakıt kısıtlamaları ve korkunç altyapı kombinasyonu, başkent çevresi
dışında yatırım yapmayı pratik olmaktan çıkarıyor.
-Erivan yakınlarındaki Geghard’da 4 ve 13’üncü yüzyıllara giden
mağara kiliseleri bulunuyor. Hayvan ve efsane yaratıkları duvarlarını
süslüyor. Khatchkars ?Ermenistan’da çoğu yerde rastlanan dikdörtgen
taş anı haçları- desen çeşitliliğinde birbirleriyle yarışıyor.
-Hiç ummadığım birşeyle karşılaşıyorum. Batıda Kürdistan’dan Yezidi
çobanlar; kuzeyde Fioletovo’da Rusya’dan 1840’larda
sürülmüş Amishler’i anımsatan Molokan cemaati, geçtiğimiz yıllarda
keşfedilen Yeghesis yakınlarında ‘hiçbiryerin ortasındaki’
dünyanın en eski Yahudi mezarlıklarından biri."
|
|
Cevap 156 |
|
Site kurucusu   Cevaplar: 262 kayıt olmuş: 22/10/2004 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 18/11/2010 Saat 14:44 |
|
|
selamlar;
Bu yaziyi okudugumda , Alman nazilerinin türkler icin müslümanlar icin
yada tüm yabancilar icin düsündükleriyle ikiz ruh bir anlayis oldugunu
sonucuna vardim ciden bu anlayisin altina imza atan bir bir dersimli ciidi
sekilde bir sorunlu bais acisi icerisinde yer aliyor diye
düsünüyorum...ben animsiyom 90 li yilarin baslarindaydi kürt hareketi
dersim alanini yeni yeni kulanmaya baslamisti o dönemde bu anlayis tuhaf
bir solculuk anlayisiyla dersim türkiye sol hareketlerinin baskentidir
derdi, pkk miliyercidir,safidir dinci bir hareketi o dönemde isci
partilililer pkk lilerin namaz kildigini istahli istahli
anlatirlardi...yani kemalizmin mutasyonu bu olsa gerek simdide
dersimcilik diye bir sosyal hastalik peyda olmus...hic bir sosyal ve
siyasal dayanagi olmayan bu örgütlenme bicimi MIKROP miliyercilikten baska
bir sey diye düsünüyorumm.. dersim kimliginin tanimi bu asiretsel bakis
acisiyla yapilirsa isin icinde cikilmaz hal alir...sözde dedelik
geleneginde gelen bu kisiler sahislar hepsi ayni asiret mensubu
olmalari ciden ayri bir arastirma konusu..
DERSIMLI UYAN!senin
dilini,kimligini,herseyini yok
sayiyorlar.Dersimli olmak,zazaca
konusmak,kirmanc olmak,zorlarina
gidiyor sözde
...yurtseverlerin.Dersimi,bizi
insandan saymiyorlar,dilini
konustugun icin,Xizira inandigin
icin.Dersimliyim dedigin icin
düsmani oluyorsun kürtlerin.nedir
Dersimin hali böyle.DERSIM olmus
artik Diyarbakir!bazi hemseriler
bizi inkar edip satmis onlara.Ax
sare Dersim ax...Ax Kirmaniye
ax...Iyeke ma inkar kene pince
kutikune.pince kutik to cutur ma
inkar kena?to cutur vana
kirmancki,zazaki cino...To eve sene
ri vana ke Dersim ye
khuruno...Hangi yüzle dersim
kürtlerindir dersin?hangi
yüzle,vicdansiz,satilmis Dersim
haini!!DERSIMLILER,hic kimse sizin
düsüncenize zincir vuramaz,cünkü
sizin düsünceniz özgürdür,benzemez
baskalarina.Siz
Dersimlisiniz,Cesaretli,Asaletli,Me
rt,Cesur.Aranizda bazi Satilmis
itler olsa bile!!Qadea sima
bijerine.......
|
|
Cevap 157 |
|
Site kurucusu   Cevaplar: 262 kayıt olmuş: 22/10/2004 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 7/1/2011 Saat 13:12 |
|
|
Devam edeceğiz” diye noktalamıştım bir önceki yazıyı. Muhsin
Kızılkaya ile edelim.
Muhsin Kızılkaya, PKK-BDP eksenine bulunabilecek en uzak noktada yer alan
bir Kürt aydını. Ama ‘Kürt kimliği’, ‘anadilinin
onuru’ söz konusu olunca en önde. Bazı hayati önemde konuları,
onun-bunun ‘tezgâhı’ olarak görmemek ve nitelememek
gerektiğinin canlı örneği.
Kızılkaya Hakkârili, yıllardır İstanbul’da yaşıyor. Star’ın
pazar eki Açık Görüş’te ‘Hani her şeyi konuşacaktık!’
başlıklı yazısını Cumhurbaşkanı başta, tüm devlet yetkililerinin ve
özellikle Başbakan başta tüm hükümet ve iktidar partisi üyelerinin
okumasında yarar var.
İşin özü
‘İşin özü’ daha basit bir dille ve olanca çarpıcılığıyla ortaya
konamazdı. Yazının dikkate getirmek istediğim satırları:
“... Vaktiyle Diyarbakır’da bir televizyon mikrofonu yaşlı bir
adama uzatılır, ‘Amca, Kürtler ne istiyor’ diye sorar
röportajcı. Yaşlı adam hiç sektirmeden, yüz yıldır anlatamadıysak hata
bizde der gibi, ‘Kürtler quzilqurt (zıkkımın kökünü) istiyor’
diye cevap verir gülerek, röportajcı meseleyi hâlâ anlamamış, aval aval
bakar adamın yüzüne.
Bir süre sonra ‘Kürtler daha ne istiyor?’ argümanının aslında
pek de öyle sağlam bir argüman olmadığı ortaya çıktı. Evet, Kürtler bu
memlekette her şey olabiliyorlardı; milletvekili, bakan, başbakan, hatta
cumhurbaşkanı da... Bir tek Kürt olamıyorlardı. Kürt olduklarında hiçbir
şey olamıyorlardır çünkü. Kendi kimliğinden vazgeçtiğin, Türk kimliğine
bürünmekten gocunmadığın, evinde Kürtçe konuşmaktan imtina ettiğin ama
yakın akrabalar arasında kulağına çalınan Kürtçe bir sese, bir ezgiye de
nostaljik bir tepki vermeye devam ettiğin, kimliğine folklorik birbir
malzeme muamelesi yaptığın sürece bu devlet önünde bütün engelleri
kaldırıyor, seni istediğin yere getirebiliyordu.
Çünkü ulus yaratma projesini bizzat ulusun kendisi başlatmamıştı, devlet
denilen bir aygıt vardı, devlet bir ulus yaratmaya soyunmuştu ve bu ulusu
da o memlekette yaşayan birbirinden farklı etnik gruplardan toplamaya
başlamıştı. Kendi kimliğinden vazgeçip Türk olmayı kabullenen ‘kim
olursa olsun’ başımızın, gözümüzün üzerinde yeri vardı.
Böylece devletimiz, anayasaya da ‘Türkiye Cumhuriyeti’ne
vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür’ tanımını koyup,
‘kanun yoluyla’ Türk olmayı başarabilen ilk devlet oluyordu.
‘Kürt kökenli’ olmak ile ‘kültürel miras’
simetriktir
Bu arada Kürtlerin dili yasaklanmış, kimlikleri inkâr edilmiş, köyleri
boşaltılmış, evleri yağmalanmış, hapishanelere doldurulup olmadık
işkencelere maruz bırakılmış, sürgüne gönderilmiş kimin umurunda. Şakiler
başkaldırıyordu ve cezaları ağırdı. Devlete başkaldıran sonuçlarına da
katlanırdı.”
Bu satırlarda aleni ‘ironi’ bir yana, anlatılanlar net bir
Türkiye siyaset sahnesi ve siyaset söylemi fotoğrafı da çekmiş oluyor.
Bu ‘fotoğraf karesi’ içinde Başbakan’ın çok övündüğü ve
‘Kürt temsiliyeti’ni BDP’den çekip almak için başvurduğu
AK Partili ‘75 Kürt milletvekili’ doğal olarak
‘Kürt’ değiller. Onlar, tartışmasız AK Parti’nin
‘Kürt kökenli’ milletvekilleri.
Siz, hiç üç buçuk yıldır bu ‘75 Kürt’ün bir tanesinin, Meclis
kürsüsünden bir tek kez ‘Kürt’ sözcüğünü telaffuz ettiğini,
seçmenleri Kürtlerin sorunlarını dile getirdiğini duydunuz mu?
‘Kürt kökenli’ olursanız, böyle bir zorunluluğu hissetmezsiniz.
Kürt başka, Kürt kökenli olmak başka.
Kürt olmaya izin yok; Kürt kökenli olmak ise askeri darbe ürünü 1982
Anayasası’nda yer alan ‘vatandaşlık tanımı’na ve devletin
‘Kemalist ideolojisi’ne göre, esas alınan ‘üst
kimlik’in altındaki makbul kimliklerden biri.
‘Üst’ kimliği ister ‘Türk’, ister Başbakan’ın
vurguladığınca ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı’ diye ifade
edin, alt kimlikleri asimile ederek eşitlemiş olduğu için
‘köken’de hiçbir sorun yok. Her birimiz bir şey
‘kökenliyiz’ zaten, varsın bazılarımız da ‘Kürt
kökenli’ oluversin.
Öyle olunca, ‘eğitimde anadilin kullanılması’ diye bir talep de
‘Kürt kökenliler’den gelmez. Gelmesine gerek yoktur. Çünkü,
Kürtçe, çeşitli lehçeleriyle zaten evde, sokakta, hatta AK Parti’nin
sağladığı demokratik imkânla cezaevindeki tutuklu ve ziyaretçisi arasında
da konuşuluyor artık. Devlet televizyonu 24 saat o dilden yayın yaptığına
göre, ‘kültür mirası’na sahip çıkılmış oluyor. ‘Kültür
zenginliğimiz’ yansıtılmış oluyor.
‘Kürt kökenli’ olmak ile ‘kültürel miras’ ve
‘kültürel zenginlik’ arasında simetrik bir ilişki var.
İnsan hakkı milliyetçilik değildir
Türkiye halkının yaklaşık beşte birini oluşturan, tüm bölgeye yayılmış,
bölgenin en kadim insan topluluklarından birine bu şekilde yaklaştığınız
anda onu ‘folklorik’ bir öğe haline indirgemiş de oluyorsunuz.
‘Folklor’ zaten ‘kültürel miras’ ve dolayısıyla
‘kültürel zenginliğimiz’ değil midir.
‘Kürt kökenli’ değil de Kürt iseniz, ‘eğitimde anadilin
kullanılması’nı en doğal ‘insan hakkı’ olarak istersiniz
tabii ki. Buna ‘ırkçılık’ denebilir mi? Bunun
‘milliyetçilik’ ile de ilgisi yoktur. ‘Temel insan
hakkı’dır çünkü.
Demokratik bir ülkede, tüm vatandaşlarımızın ‘eşit ve özgür’
olduğu bir toplumda yaşamaktan yanaysak, Kürt değilsek de Kürt olmasak da
bu hakka nasıl karşı çıkabiliriz?
Ne hakla?
Devam edeceğiz...
|
|
Cevap 158 |
|
Site kurucusu   Cevaplar: 262 kayıt olmuş: 22/10/2004 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 8/1/2011 Saat 18:12 |
|
|
Bitlis'teki iskeletler, yargı, siyaset, vs...
1997 yılında katıldığım bir Güneydoğu ziyareti sırasında sorduğum bir soru
üzerine dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri Tümg. Erol Özkasnak, "Susurluk
ile Türk Silahlı Kuvvetleri'ni aynı kaba sokan vatan hainidir, JİTEM diye
bir örgüt yoktur..." demişti...
Ne gariptir ki, ertesi gün Gürvil tepesindeki askeri birlikte bir
itirafçıyla karşılaşmış, bu itirafçının "bir tek Diyarbakır'da rahat etmem,
çünkü orada Cem Ersever'le birlikte JİTEM'de çalışmıştım..." sözlerine
tanık olmuştuk, üstelik Özkasnak'ın önünde...
Şimdi "soru" şu:
JİTEM'in varlığından söz etmek vatan hainliği oluyorsa, ama JİTEM diye bir
örgüt olmuşsa, bunu bile bile inkar eden, Türkiye'yi altüst eden bir
gerçeğin üstünü örten yetkiliyi nasıl tanımlamak gerekir?
Tatmin edici olmayan açıklamalar, bazı gerçekleri ortaya koyana, açıklama
talep edene yönelik hain suçlamaları...
Vatan kavramı, hainlik suçlaması bu ülkede gayrimeşru ilişkilerin paravanı
haline gelmiştir.
Ve bu, ülkeye akıl almaz derecede zarar vermektedir...
Değil mi ki, Kahramanmaraş, Sivas, Çorum katliamlarından 16 Mart 1978
hadisesine, Abdi İpekçi'nin katlinden Uğur Mumcu cinayetine, Çetin Emeç'in
vurulmasından Hiram Abas'ın öldürülmesine, Ecevit'e yönelik suikastten
Özal'a sıkılan kurşunlara, Vedat Aydın'dan Güneydoğu'daki Kürt aydınlarının
yok edilmesine uzanan bir "faili meçhul hadiseler" ülkesidir Türkiye.
Ya da Hrant gibi gerçek faili meçhul olanların ülkesi...
25 yıl öncesinden yola çıkıp, olup bitenlere bir bütün halinde ve uzak
açıdan bakıldığında, "unutturan zaman faktörü" bir kenara itildiğinde
ortaya çıkan tablo korkunçtur.
Bu kritik cinayetler ve hadiselerden bir tanesinin bile faili bulunamamış,
bir tanesi bile aydınlatılamamış. Hemen hepsinin dosyaları küllenmeye
bırakılmış, soruşturmalarda izler ya bir anda ortadan kaybolmuş ya "devlet
sırrı" duvarına çarpmış ya da resmi kuruluşlar gerekli belge ve bilgileri
yargıdan gizlemiştir.
Hadiseler; nedenleriyle failleriyle tahmin edilmiş, tekerrür etmeyeceğine
dair garip bir inançla bu olaylara çözülmüş muamelesi yapılmıştır.
Her şeye rağmen ortada izini sürebileceğimiz çıplak bir gerçek var:
Birçok Avrupa ülkesinde 50'lili yılların ortasında kurulmuş, 80'li yıllarda
tasfiye edilmiş, yasa ve denetim dışı, paramiliter Gladyo örgütleri...
Ama Türkiye gibi bazı ülkelerde gladyo, sistemin ruhuna o denli uygun düştü
ki, iktidar kavgalarında, iç hesaplaşmalarda rol oynamaya, kullanılmaya
devam etti. Böylece kökleştiler, sistemin parçası olma sınırını geçip,
sistemin ana mekanizması haline geldiler. Bu, zaman zaman sistem dışına
çıkmalarına, rant çeteleri kurmalarına yol açtı. Örneğin Ağar'ın sık ima
ettiği, "vatan adına" ve "para için" ayrımı temelinde çatışmalar da bu
yüzden yaşandı ve bu ayrım yüzünden sistem zaman zaman daraldı, içini
sınırlı biçimde temizlemeye kalktı. Ve bu temizlik çabaları "münferit
hadiseler" adıyla ünlendi.
Milli politikalar adına asayiş mantığının yüceltildiği bu düzende
gayrimeşru resmi örgütlenme ve eylemler; kişileri aşan kurumlara sirayet
eden, her sorumluyu suç ortağı kılan tavra, politikaya dönüştü.
70'lerde Batur-Gürler ile Türün-Sancar ekipleri arasındaki hesaplaşmada,
yani ordu içi iktidar kavgalarında işkencelerle, sorgularla, kumpaslarla,
sabotajlarla MİT ve Özel Harp Dairesi üzerinden aktif rol oynayan bu
yapılanma değil midir?
O günlerdeki başrol oyuncularının, Susurluk skandalının önde gelen isimleri
olmasının hiç bir anlamı yok mu?
Kıbrıs'ta Türk Direniş Güçlerini örgütleyen anlayış, yapı ve eylem
tarzıyla, JİTEM'inki ya da Ergenekon arasında paralellikler yok mu? Daha da
öte bu konuda Veli Küçük, Korkut Eken gibi uzmanlaşmış kişiler yine iki
dönemin de starları değil mi?
Hukuk tartışırken, siyaseti ve gerçekleri unutmayalım...
Biliyor musunuz, bu tartışmalar sırasında Bitlis Mutki'de bir jandarma
karakolunun yanında 12 kişinin iskeleti bulundu...
Basında doğru dürüst yer almadı bile...
|
|
Cevap 159 |
|
Site kurucusu   Cevaplar: 262 kayıt olmuş: 22/10/2004 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 24/1/2011 Saat 12:17 |
|
|
ÇETİN DİYAR
Hakikat Komisyonu
Demokratik bir ülke için mücadele eden emek, barış ve demokrasi güçleri,
yıllardır ‘Özel Harp Dairesi’nden bu yana halka karşı suç
işlemiş karanlık suç örgütlerinin ve yaptıklarının açığa çıkartılması için
‘Hakikat Komisyonları’ kurulması talebini dillendiriyor.
CHP’nin yeni Genel Başkan Yardımcısı, Sezgin Tanrıkulu da, önceki gün
partisinin Diyarbakır İl Binası’nda yaptığı basın toplantısında
“toplumsal barışın sağlanması için ‘Hakikat Komisyonu’
kurulması” talebini dile getirdi. 6-7 Eylül Olaylarından 1 Mayıs 77
ve Maraş katliamlarına, 80 darbesi sonrasında yaşanan vahşetten
Bölge’de son 25 yıllık çatışmalı süreçte JİTEM, Hizb-i Kontra gibi
cinayet şebekeleri üzerinden yapılanlara kadar ülkenin yakın tarihi, devlet
eliyle ya da devletle işbirliği içinde tertiplenmiş ve bugüne kadar
aydınlanmamış olay ve cinayetlerin tarihidir. Bu tarihle yüzleşmeden,
karanlıklar aydınlanmadan ve sorumlular yargılanmadan ülkenin
demokratikleşmesinin mümkün olmayacağı açıktır. Ergenekoncuların
Bölge’deki icraatlarından Hrant Dink Cinayetine ve geçtiğimiz
günlerde Mutki’de ortaya çıkarılan toplu mezara kadar AKP’nin
bu konudaki tutumu, demokratikleşme söyleminin bir masaldan ibaret olduğunu
göstermektedir. AKP Genel Başkan Yardımcısı Salih Kapusuz, hakikat
komisyonu kurulması önerisine “Anayasa, yasalar, içtüzük belli. Bizim
de parti olarak gündemimizde böyle bir şey yok” derken aslında
demokratikleşme talebi karşısında durdukları yeri tarif etmektedir.
CHP Ağrı Milletvekili Ensar Öğüt’ün geçtiğimiz günlerde yaptığı
“PKK ve devletin güvenlik güçlerinin karşılıklı silah
bırakması” çağrısı ve Tanrıkulu’nun ‘Hakikat
Komisyonu’ kurulması önerisi, Kürt sorununun barışçıl çözümü ve
ülkenin demokratikleşmesi mücadelesini yürüten bütün halk güçlerinin de
talepleri durumundadır. CHP’nin, demokrasi güçleri tarafından
yıllardır dillendirilen ama daha yeni yeni söz konusu etmeye başladığı bu
taleplerin ne kadar arkasında duracağı da ayrı bir tartışma konusudur.
CHP’nin bugünkü duruşuyla, genel başkanının “Kürt”
sözcüğünü bile ağzına almaktan imtina ettiği koşullarda bu konuda halka
güven vermekten uzak bir yerde durduğu da bir gerçektir. Bugün belki
Baykal’la değil ama Süheyl Batum’larla; Veli Küçük’lerin,
Arif Doğan’ların, Levent Ersöz’lerin “avukatlığını”
yapmaya devam ederken öte yandan Bölge’de bu isimlerin önemli rol
oynadıkları karanlık olay ve katliamların aydınlatılmasını savunmanın kendi
içinde bir çelişki taşıdığı (ya da bu konuda partinin içinde bir
mücadele/çatışmanın yaşandığı) ortadadır. Yine çatışmaların karşılıklı
olarak son bulmasını talebini dillendirmek ile Kürt halkının başta anadilde
eğitim talebi olmak üzere taleplerine mesafeli durmak (ki, Kılıçdaroğlu,
açık açık anadilde eğitime karşı olduğunu söylemektedir) da kendi içinde
çelişkili, güven vermekten uzak bir durumu işaret etmektedir. Nihayetinde
Özel Harp Dairesi’nden JİTEM’e karanlık suç örgütleri halkın
demokrasi, insanca yaşam ve Kürtlerin eşit haklar talep ve mücadelesini
engellemek için tertipler yapmışsa, emekçilerin, Kürt halkının bu
taleplerini savunmadan ‘Hakikat Komisyonu’ talebini dile
getirmek tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Çünkü bu talep, ancak
halkın demokrasi, eşitlik ve insanca yaşam talep ve mücadelesinin bir adımı
olarak anlamlı ve önemlidir.
Başbakan Erdoğan’ın bütün valileri “PKK provokasyonları”
konusunda uyarması (aslında bu uyarı ülkede emek ve demokrasi adına
yapılacak her eylem ve etkinliğin “terör eylemi” olarak ele
alınacağını göstermektedir) ve Batman’da dahi giderek MHP’ye
benzeyen bir söylemlerle Kürt ulusal hareketini hedef göstermesi,
demokratikleşme mücadelesinin daha çok ‘sokak’ta şekilleneceği
bir süreci işaret etmektedir. Ve bu süreçte ‘Hakikat Komisyonu’
ve ‘Demokratik Anayasa’ talepleri başta olmak üzere, kimin
halkın bu taleplerinin ne kadar arkasında olduğu yine sokakta sınanacaktır.
|
|
Cevap 160 |
|
Site kurucusu   Cevaplar: 262 kayıt olmuş: 22/10/2004 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 27/1/2011 Saat 16:03 |
|
|
Dersim Kürtleri Ermenilere yardım etti mi?/ D. Barış Abbasoğlu Doğan Barış
Abbasoğlu13:53 / 27 Ocak 2011 1915'te Harput'taki kıyımdan kurtulan Ester
Mugerdiçyan adlı bir Ermeni kadının “Türk Tuzağında - Bir Ermeni
Ailesinin Kaçış Öyküsü” hatıratı geçti elime. Doksan yıl kadar önce
yayınlanan hatıratında Mugerdiçyan, Harput'ta işlenen cinayetleri ve Dersim
aşiretlerinin yardımıyla nasıl Rusların kontrolündeki bölgelere kaçmayı
başardığını ayrıntılarıyla anlatıyor.
Harput yani bugünkü Elazığ Anadolu Ermeni elitinin yaşadığı önemli bir
merkezdi. Soykırım başladığı zaman da doğal olarak İttihatçıların ilk
hedeflediği merkezlerden biri oldu. Vali Sağıroğlu Kemahlı Sabit Bey
kumandasında 1915-17 yılları arasında Harput'taki Ermenilerin hemen hemen
tümü yok edildi.
Sabit Bey, CHP'nin kurucularından Sabit Sağıroğlu'dur. Soykırımdan önce
uzun süre Hozat'ta kaymakamlık yaptı. İttihat Terakki'nin en güvendiği
adamlardan biriydi. Elazığ'daki “işini” tamamladıktan sonra
1917'de İstanbul'a gitti ve Birinci Dünya Savaşının bitmesinin ardından
Elazığ'daki Ermeni katliamından sorumlu tutuldu. Yargılanmak üzere sürgüne
gönderildiği Malta'dan Mustafa Kemal'in tuttuğu İngiliz rehinelere karşılık
olarak serbest bırakılan Sağıroğlu, daha sonra Elazığ ve Erzurum
milletvekili olarak görev yaptı.
Daha da yakından tanımak isterseniz kendisi şarkıcı Demet Sağıroğlu'nun
dedesidir. Soykırım sırasında Ermenilerin mallarıyla zenginleştiği
söylenir. ABD'nin Harput Konsolosu Leslie A. Davis kendisinden “kaba,
kültürsüz” bir adam olarak bahseder.
Söylencelere göre Vali Sabit Bey bu dönemde çok sayıda Ermeni'nin
Harput'tan kaçarak Erzurum'u işgal etmiş durumda olan Rus bölgesine
gitmelerine göz yummuştur. Davis de hatıratında Sabit Bey'in Ermenilerin
şehirden kaçarak Erzurum’a gitmelerini engellemek için çok fazla
tedbir almadığını anlatıyor. Tabii Ermenilerin canlarının kısa bir süre
için bağışlanması ya da Diyarbakır üzerinden Suriye'ye gönderilmemek için
bütün mallarını peydelpey rüşvet olarak İttihatçılara yedirdiklerini de. Ve
bundan en çok Sabit Bey'in faydalandığını da.
Ermeni belgelerine göre Harput'un köylerinde yaşayan fakir Ermenilerin
hemen hemen hiçbirinin bu katliamdan kurtulmadığını da burada belirteyim.
Harput'taki Ermeni elitinin Erzurum'a ulaşmak için tek kaçış yolu
Dersim'di. İttihatçıların etkinliğinin son derece sınırlı olduğu ve
aşiretlerin egemenliğinde olan Dersim üzerinden kaçışını büyük oranda
Harput'taki Batılı ülke misyonları ve yardım kuruluşları organize ediyordu.
Mugerdiçyan da katliamdan bu şekilde kurtuldu.
Mugerdiçyan hatıratında önce oğlunu para karşılığında Dersimli bir yaşlı
kadına teslim ettiğini ve onun daha sonra ayarladığı bir grup Dersimliyle
birlikte Harput'tan kaçtığını anlatıyor. Dersim'e geçtiklerinde yolda
Ermenice şarkılar söylemeye başlıyorlar ve Ermeni kaçaklar da katılıyor
kervanlarına. Ağzunik köyüne varıyorlar.
Ağzunik bugün Hozat'a bağlı bir köy. 1915'te bir Ermeni köyüymüş. Aynı
dönemlerde Yukarı Pilvenk'ten Zaza Kürtlerin de gelip bu köye yerleştikleri
söyleniyor.
Ağzunik köyü ABD'nin Harput Konsolosu Davis'in ifadelerine göre Rus
kontrolündeki bölgelere kaçan Ermenilerin Dersim'de buluştuğu merkezdi.
Buraya ulaşan Ermeniler daha sonra kuryelerle Erzurum ve oradan da Tiflis'e
gönderiliyordu. Yolda kimse onları soymaya kalkmıyordu çünkü genelde
Ağzunik'te yola çıkmadan önce Ermeniler yanlarındaki tüm eşyaları
satıyorlardı. Tabii ki değerlerinin çok daha altında fiyatlara.
Ermeni belgelerine ayrıca bu kaçışlar sırasında özellikle Koçuşağı
aşiretinin ve başındaki İbrahim Ağa'nın Ermenilere yardım ettiği ifade
ediliyor. Hatta yine rivayetlere göre kaçışların yoğun olduğu süreçte
İbrahim Ağa bilhassa Erzincan'da kalıyor. Bu şekilde binlerce Ermeni
soykırımdan kurtuluyor.
Tabii Koçuşakları yardım ettikleri Ermenilerin yanlarındaki tüm mallarını
ve paralarına da genelde el koyuyorlar. İbrahim Ağa da bu şekilde ciddi
sayılabilecek bir mal varlığına kavuşuyor.
Kazım Karabekir de meşhur Dersim raporunda Batı Dersim'de İbrahim Ağa'nın
Ermenilere ve bilimum “şaki”lere kucak açtığını anlatarak ondan
“bugün Nalbant Nasûhi narnındaki casus olduğu sanılan bir Ermeni'yi
dahi himaye biniştir. Anılan kişinin, Hükümete bağlılığı ve sadakati dâima
sözde kalmıştır. Acımaksızın katli farz olan Batı Dersim'in en şerir ve en
şahsiyetsiz bir şakîsidir” diye bahsetmiştir.
Koçuşağı aşireti de 1926 yılında başında 33 Kurşun olayının kahramanı
Mustafa Muğlalı'nın bulunduğu Türk ordu birlikleri tarafından kıyımdan
geçirildi. Birçok tarihçi harekatın Seyit Rıza ve diğer Dersim aşiretlerine
gözdağı vermek amacıyla yapıldığını iddia eder. Bunun doğruluğu tartışılır
zira Dersim aşiretlerinin büyük bir kısmı Koçuşağı tedibatı sırasında
devletin yanında yer almışlardır. Nuri Dersimi de bu harekat sırasında
devlete verilen desteği “devleti oyuna getirmek ve Koçuşağı’na
gizli destek vermek” olarak açıklar. Bunun da ne kadar doğru olduğu
tartışılır.
Sonuç olarak Koçuşaklarından Ermenilerin kaçışına verdikleri desteğin
intikamı acı bir şekilde alındı. 6 Eylül 1926 tarihinde başlayan harekatta
Mustafa Muğlalı mağaralara sığınan yüzlerce Koçuşağını teker teker
öldürttü. 54 gün süren harekatın sonunda tüm Koçuşakları sürgün edildi.
Şimdi Dersim aşiretlerinin tümüm Ermeni soykırımına karşı durduğu
söylenemese de özellikle Batı Dersim aşiretlerinin binlerce Ermeninin
kıyımdan kurtulmasını sağladıklarını ifade etmek yanlış olmaz. Ancak tarihi
işine geldiği şekilde anlatmak da doğru değil tabii. Doğu Dersim'de
katledilen binlerce Ermeni'yi, 1916'da Ruslara karşı verilen savaşta
Pülümür çayında öldürülenleri unutmayalım.
ANF NEWS AGENCY
|
|
Cevap 161 |
|
Rind Üye   Cevaplar: 38 kayıt olmuş: 28/4/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 28/1/2011 Saat 15:54 |
|
|
Bir Sahtekâr Olarak Hayat...
Otuzların ortasından sonrası biraz zormuş. “Diğerleri gibi
yakasına” giden o köp...rüden önceki son çıkış geçildikten sonra
işler biraz zahmetliymiş. Sen “sonu pek belli olmayanlar”
yakasındasın şimdi. Bizim yaka, diğerlerinin izlemeye bayıldığı bir filmdir
aslında, bakma. Bilhassa ve en çok da köprüden son anda kendilerini öte
tarafa atanlar merak ederler sonumuzu. Bu yüzden biz, köprünün öte
tarafının fotoromanıyızdır biraz. Karşı tarafın kendisi hakkında
“Aman canım iyi ki...” diye başlayıp hayatı ucuz atlatmanın
ferahlamasıyla okudukları. Biz, hayatı hiç ucuz atlatamayız.
DEBDEBE VE VESVESE
Otuzların ortasını geçince yol stabilize. Maceralı gençliğin debdebesinin
yerini pek o kadar da macera istemediğin orta yaşın vesvesesi almaya
başladığında insanın kalbi çiçek bozuğu oluyor biraz.
Daha önce “Ya beceremezsem” diye korkuyorsun da otuzların
ortasını geçince bu korkuyla koşturup durmaktan dalağın şişmiş oluyor,
böğründe kalp gibi atan tuhaf bir sancı. Artık “Ya
beceremezsem” diye korkmuyorsun, hasbelkader becermiş oluyorsun zaten
ne becereceksen. İnsan artık “Ya hayattan alacaklı kalırsam”
diye korkuyor. Hayatın kendilerine borçlu olduğunu hisseden ihtiyarlar beni
çok içlendiriyor bu yüzden. Çok pis bir dolandırıcının eline düşmüş
zavallılar gibi öfkelerini nereden çıkaracaklarını bilmiyorlar. O
devamsızlık tatsızlaştırıyor son yıllarını. Otuzların ortasını geçince işte
onlar gibi ihtiyarlamaktan korkmaya başlıyorsun. Ne acayip! Daha dün 16
yaşındaydın.
SEÇMEYE ZAMAN MI VARDI?
Daha dün 16 yaşındaydın gibi hissettiğine göre demek ki yalandı. Her şey
bizim seçimimiz, bu yolu biz seçtik meselesi yani, palavra. Çünkü hiçbir
şey seçmeye vakit yoktur aslında. Kalbinde yazılı, kendinin de o anda
okuyamadığı, sonra bakınca söktüğü bir yazı, bir bilgi var. Ne seçeceğini
sen biliyorsun ama aklınla ilgili bir şey değil bu. Akla zaman mı vardı?
Daha dün 16 yaşındaydın diyorum! Bugüne gelene kadar arada ne oldu? Bu aynı
zamanda geri kalan ömrün de aynı hızda geçeceğini mi gösteriyor? Biz
“bugün” adlı noktada durup zamanın olmayan iki ucunu arayan
biçareler miyiz aslında? Şu anlaşılıyor otuzların ortası geçince işte:
Hayat diye bir uzunluk birimi yoktur!
KOŞARAK YAŞLANMAK
Bizim gibilerin nasıl yaşlanacağı belli değil. En çok bu bakımdan
dolandırıldık sanırım. Kalbin emniyeti için hasis duygusal yatırımlarımızı
yapmadık. Hayatımızın güvenliği için insanları ölçüp biçip biriktirmedik.
Ruhsal emekliliğimiz için kenara, tatsız olsa da sağlam diye ilişkiler
koymadık. Vaktiyle sıkılanlar, sıkıcı olanlar, şimdi bireysel emeklilik
maaşlarını alıyorlar hayattan. “Hiçbir şey” diye bir şey
yapıyorlar, dediklerine bakılırsa pek konforlu. Biz bomboş bir mevduat
hesabıyla dikiliyoruz hayatın ortasında, istemediğin kadar bireysel bir
mevduat hesabı bu. Demek ki bu yüzden hâlâ koşturarak ve yaşlılığı fena bir
melodrama dönüştüren bir telaşla yaşıyor hayattan alacaklı olduğuna inanan
ihtiyarlar...
CEPLERİNİ YOKLA KARDEŞ!
Son tahlilde bakıldığında elimizde ne var? Tek bir sıkı kartımız var
elimizde, o da hikâyeler. Kimselerinkine benzemeyen, her anlatıldığında
karşı yakadakileri imrendiren, hatta bazen hasetten deliye döndüren
hikâyelerimiz var. Bizdeki mamelek bundan ibaret. Tek başına hastaneye
gitmek zorunda kaldığında ya da yazları kalabalık masalarda karışık
kızartmaya sarımsaklı yoğurt dökülürken ve sen kenardan geçerken bu
hikâyeleri düşün. Yalnız başına yola çıkmış her yolcunun yaptığı gibi
ferahlamak için sık sık hikâye dolu ceplerini yokla.
Hayat bir sahtekâr dolandırıcı. Ve sen bunu 16 yaşında bilmiyor değildin.
Bilmediğin tek şey, köprüden önceki son çıkışın tepesine tabela
koymadıklarıydı namussuzların. Ceplerini yokla şimdi, yürümeye devam et.
Bari sen bizim gibiler için bu filmin iyi bitebileceğini ispat et.
Ece TEMELKURAN
|
|
Cevap 162 |
|
Rind Üye   Cevaplar: 38 kayıt olmuş: 28/4/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 31/1/2011 Saat 10:18 |
|
|
Kırmızı Gül Buz İçinde
SIRRI SÜREYYA ÖNDER
30/01/2011
Pınar Sağ, onu övdüğü için 10 ay hapis almış. Ne dediyse, aynısını benim de
dediğimi sayın. Onu övmek haddimiz değil, buna ihtiyacı da yok.
Çorum Alacalı Ali Kaypakkaya, oğlu İbrahim’i Hasanoğlan Köy
Enstitüsü’ne göndermişti. Yazları köye gelen İbrahim köy işlerine
koşturuyordu.
Yaz sıcağında ortaya çıkıp, davarlara musallat olan bir sinek vardı,
köylüler ‘bunelek’ diyorlardı. Bunelek davarı ısırdığında
hayvanlar deliye dönerdi. Yine böyle bir gün davarlar bunelek saldırısına
uğrayınca bir koşu kendilerini dereye atmışlardı. İbrahim elindeki sopayı
saz gibi kullanarak şu türküyü yakmıştı:
Aşağıdan geldi buneleğin sürüsü,
Bizim mala kondu onun yarısı
Alinağa yakaladı birisi
Aldı götürüyo bakın anneler.
Çorumlu yoksul Ali Kaypakkaya, oğlu İbrahim için hazırlanan ‘Kırmızı
Gül Buz İçinde’ isimli belgeselde, yiğit evladını böyle anlatıyordu.
Oğluna dair hepi topu üç anısı vardı anlattığı. Sadece “Bu türküyü
ara sıra mandolinle de çaldırır dinlerdim” derken acıyla ve
yoksullukla kararmış gözleri gülüyordu.
İkinci anısı, oğlunun Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’ndan atılmasıyla
ilgiliydi.
İbrahim, 6. Filo’nun İstanbul kerhanesini ziyarete gelmesine itiraz
edenler arasındaydı. Sağcılar da itiraz edenlere
itiraz etmekle meşguldüler. Yayımladıkları bildirilerde ABD’yi
‘Ehli kitap’ sayıyorlardı. Çıkan çatışmalardan dolayı İbrahim,
kaldığı öğrenci yurdundan atılmıştı. Babası onu tekrar yurda kayıt
ettirebilmek için hatırlı bir hemşehrisine ricacı olmuştu. Hemşehri şart
olarak İbrahim’in bir daha böyle eylemlere katılmayacağını bir kâğıda
yazıp imzalamasını istemişti. Bu şartla yeniden yurtta kalabilirdi. Ali
Kaypakkaya bu durumu oğluna söylediğinde “Baba silahın varsa çek beni
vur, ‘niye vurdun’ demem. Ama bunu benden isteme! Ben bana
inananları satmam, yarı
yolda bırakmam!” demişti.
Bu anıyı anlatırken bir baba evladıyla ne kadar onurlanırsa o kadar
onurlanıyordu.
Üçüncü anısı, oğluna dair son anısıydı.
Oğlu, ‘Diyarbakır Zindanı’nda parça parça edilerek
öldürülmüştü. Ayakları kesilmiş, kafası, kolları kesilmiş bir et yığını
olarak, dönemin paşası Şükrü Olcay tarafından kendisine teslim edilmişti.
430 liraya bir tabut yaptırtmış, 70 liraya da kefen almıştı.
“...Ordan bi hamal
tuttum, o adam öylece baktı. Ondan sonra ‘Ne bu’ dedi.
‘Öğrenciydi’ dedim. ‘Burada işkencede öldürdüler,
Çorum’a götürecem’ dedim. Diyarbakırlı hamal ağlamaya başladı,
‘Ben almayayım o 5 lirayı, helal olsun’ dedi. Ağladı, yürüdü
gitti.”
Aynı belgeselde, Muzaffer Oruçoğlu şöyle anlatıyor: “...hamallara
karşı çok derin bir sevgisi vardı. Parti kadroları içinde en çok hamalları
seviyordu. Diyordu ki bu adam bu kadar çalışıyor ama bu çalıştığını
bakışlarıyla, sözleriyle, davranışlarıyla hiç açığa vurmuyor. Bu korkunç
bir şey. Bu, peygamberlik gibi bir şey.”
İbrahim Kaypakkaya, yoksulların gönlündeki gülistanda ‘ser verip sır
vermeyen yiğit’ olarak yatmakta.
24 yıllık ömrüne 5000 sayfalık teorik üretimi sığdırdı.
Kemalizmle hesaplaşmayı, Türkiye solunda ilk akıl edenlerden oldu.
Gitmediği köy, katılmadığı direniş kalmadı.
Pınar Sağ, onu övdüğü için 10 ay hapis cezası almış.
Ne diyerek övmüşse aynısını benim de dediğimi sayın.
Onu övmek haddimiz değil, buna ihtiyacı da yok.
Onu anlamak, hatırlamak ve halkların kalbindeki yerine işaret etmek;
|
|
Cevap 163 |
|
Rind Üye   Cevaplar: 38 kayıt olmuş: 28/4/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 31/1/2011 Saat 19:02 |
|
|
Terörist ölüler ve hassasiyet
YILDIRIM TÜRKER
31/01/2011
Yaşarken diriye sayılmayanlar hassasiyet tacirleri tarafından ölürken de
sayılmıyorlar.
Hassasiyet kadar kirli; üstünde kan pıhtısından eroin zerrelerine, salyalı
diş izlerinden linç kakmalarına kadar binbir çeşit zulüm damgası olan bir
kelime daha yoktur güzel dilimizde.
Milli ve dini olmak üzere en tehlikeli türleri, bu toprakların üzerinde
okşanır, kışkırtılır, hedefe kilitlenir.
Koskoca bir nüfusun artık sorgulayamaz hale getirildiği vahşet
uygulamaları, meşru bilgi katına bir türlü yükselemez. Herkes Ermenilere
neler yapıldığını gayet iyi bilir de işitmek istemez. Önlerine ne tür
kanıtlar dikersen dik, ikna olmazlar. Kuşkulanırlar. Dönüp devlete
bakarlar. Bir tek onun sözüne inanacaklardır. Çünkü hassastırlar. Çünkü
Türk yapmaz. Yapmışsa da Ermeni hak etmiştir.
Evlat katili kaç yüz yıllık iktidar erbabının şanını korumak da hassaslara
düşer. Atatürk’ün bıyığını, Türk’ün kanını, erkeklerin
erkekliğini, yalanların en haslarını korumak da.
Kemalist’in de mütedeyyin iktidar ortaklarının da hassasiyetlere cız
dedirtme konusunda en ufak tereddütleri yoktur.
Kemalistler, Sabiha Gökçen’in Ermeni olma ihtimali karşısında dehşete
kapılıp ‘kutsala tecavüz’ çığlıklarıyla bir çırpıda faşist
ortaklarıyla kol kola girebilir.
Mütedeyyin Başbakan linç olayları karşısında, halkının hassasiyetlerine
dikkat göstermeyip linççi kalabalığın ortasında kalmış olana yüklenir.
Linççi delikanlıların başlarını okşar.
En demokrat yandaşları, sürekli ayrımcılık görüp canlarına kastedilen
eşcinselleri günahkar ilan edip katillere işaret eder. Onların da daha
demokrat yandaşları eşcinselliğin hastalık ya da günah olduğunu ilan
edenlerin marifetlerini ‘fikir özgürlüğü’ çerçevesi içinde
görmemiz gerektiğini buyurur.
Onlar ki hassastırlar
Hassasiyet konusunda bu ikili çark, çoğunluk birbiriyle geçişimli ve
dönüşümlü olarak hayatımızı zından eder.
Onlar o kadar hassastır ki, düşmanlarının ölülerinin kulaklarını toplarlar.
Donlarını indirip sünnetli mi diye bakarlar, topluca bir kuytu çukura
gömmeden önce.
Henüz Mutki’de bir jandarma komutanlığının çöplüğünden çıkan 18
kişinin cesedi üstüne memlekette bir infial varsa da ben gözlemleyemedim.
Dünyanın herhangi bir ülkesinde baş gündeme oturacak, tarihe milat düşecek
bir durum değil midir, ikide bir çıkan toplu mezarlar?
Mutki’de 36 kişinin 4 ayrı noktaya gömüldüğü iddiaları üstüne tek
yerde yapılan kazılarda 18 ölü bulundu.
Kayıp aileleri huzursuz. Yakınlarının ölüsü çıkmayanlardan Ekrem Yalçın,
“Bir noktada kazı yapıldı, sadece orayla sınırlı kalmaması gerekiyor.
Ben kardeşimin Deliklitaş yakınlarında bulunan bir toplu mezarda
olabileceğinden şüpheleniyorum. İHD ve Cumhuriyet Savcılığı’na o
yönde başvuruda bulundum. Ama kazı tek alanda yapıldı” diye yakınıyor
sözgelimi.
1999 yılında çalıştığı İstanbul’dan askerlik işlemlerini yaptırmak
için Bitlis’e gelen ve bir daha kendisinden haber alınamayan 20
yaşındaki Gülavi Eren’in ağabeyi Mehmet Eren kardeşinin ortadan
kaybolmasından sonra ailesinin polisler tarafından sık sık rahatsız
edildiğini anlatıyor, “Evimize her gün polis geliyordu. Bir defasında
babamı götürdüler, saatlerce işkence gördü. Eve geldiğinde çok kötüydü. Bir
gün Mutki taraflarından bir haber geldi. Kardeşimin kayboluşunun ikinci
ayıydı. Bir grup genç, özel harekâtçılar tarafından kurşuna dizilmişti.
Kardeşimin de aralarında olduğunu söylüyorlardı. Gittik, ama bize
göstermediler. Kardeşimin o dönemde katledildiği ve o çöplüğe gömüldüğü
ihtimali çok yüksek” diyor.
Onlar gibi kaç aile var, biliyor musunuz, toprağa her kazma değdiğinde
yüreği ağzına gelen?
Mutki’den sonra da Elazığ’da bir toplu mezar ortaya çıktı.
Elazığ ilçelerinde ve çevre illerde 1993 yılından bu yana çıkan
çatışmalarda yaşamını yitiren birçok PKK’linin cenazesinin ailelerine
haber verilmeden Elazığ Asri Mezarlığı içerisinde açılan çukurlara toplu
halde gömüldüğü anlaşılıyor şimdi de.
PKK’liler, mezarlık kayıt defterlerine kırmızı kalemle
‘terörist’ diye geçirilmiş.
Asri Mezarlık içerisinde ayrılan belli bir bölümde kepçe ile açılan
çukurlara gömülen PKK’lilerin mezarlarının bulunduğu kesime
hastanelerden ameliyat sonrası getirilen atıklar gömülüyormuş.
Yüksekova Haber’in belirttiğine göne, adını vermek istemeyen ve
birçok olaya tanıklık etmiş mezarlık görevlisi anlatıyor:
“1993’ten bugüne kadar Maden, Arıcak, Kovancılar, Karakoçan ve
çevre illerden çok kişinin cenazesi getirildi. Bu cenazelerle kimseye haber
verilmemişti. Bu insanlar dini vecibeleri yerine getirilmeden açılan
çukurlara ya üzerindeki elbiselerle ya da ceset torbalarıyla
gömüldü.”
İnsani hassasiyet
Hassaslar, ölülerle bile ödeşemezler.
Hrant’ın ardından söven rütbeli askerleri unutmadık.
Kimileyin bir deftere kırmızı kalemle terörist yazıp onlarcasını
gömüverdiği düşmanları karşısında bu devletin utanç duymasını beklemiyorum
elbet. Şanlı ordumuzun topluca kurşuna dizip çöplüklere gömdükleri için
nedamet getireceğini beklemek de safdillik olur elbet. Ama insan olanın,
milli-dini hassasiyetlerle değil insani hassasiyetlerle yaralı olanın, bu
suratımıza patlayan toplu mezarlar karşısında sessiz kalması korkunçtur.
Çorum’un, Maraş’ın, Madımak’ın, Gazi Mahallesi, Taksim
Meydanı’nın ve daha nicelerinin asla insandan sayılmamış kurbanları
bu sessizlikten nasibini alıyor maalesef.
Kimlere uygulanan kıyımın tevatür sayıldığını; asla okul kitaplarına, resmi
tarih dökümlerine geçmeyeceğini biliyoruz.
Yaşarken diriye sayılmayanlar hassasiyet tacirleri tarafından ölürken de
sayılmıyorlar.
Düşman gördüklerinin ölülerini yaftalayıp biyolojik atıklarla birlikte
gömmeyi hazmedebiliyor mu milli-dini hassasiyetleriniz?
Kutsalı insan olan, utanır.
|
|
Cevap 164 |
|
Site kurucusu   Cevaplar: 262 kayıt olmuş: 22/10/2004 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 28/3/2011 Saat 11:27 |
|
|
Kürtsüzleştirme, heterolaştırma
PINAR ÖĞÜNÇ
16/03/2011
20'lerinde öldürülen iki erkek: Şerzan Kurt ve Ahmet Yıldız. Bu iki dava
bize neler anlatıyor?
Geçen yıl mayıs ayının 11’i; Muğla’da gece yarısı…
ıngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencisi iki kadın, ziyarete gittikleri
bir arkadaş evinden çıkıyor. Üzerlerinde bir bakış hissediyorlar, sonra da
bir erkek sesi: “Sizi buradan çıkaracağız, sizi
keseceğiz”…
İki kadın, arkadaşlarına haber veriyor, beş kişi geliyor. ıstanbul isimli
barın önünde, içeriden çıkan 20 kişi şişelerle, sopalarla saldırıyor o beş
kişiye. Görünürde nasıl ‘kız meselesi’ değil mi? ‘Muğla
size mezar olacak’ diyorlar, ‘Kürtleri burada
barındırmayacağız’ diye inliyorlar.
Muğla Emniyet Müdürlüğü’yle hengamenin çıktığı yer arası kaç
metre… Görgü tanıklarının Kürt olanları polis barikatının arasından
taşlandıklarını anlatıyor. Bir süre sonra da silah sesleri… Bir
arabanın arkasına saklanmaya çalışan 21 yaşındaki şerzan Kurt omzundan
vuruluyor.
Silahı o yöne doğrultanın bir polis memuru olduğunu görenler var. 19
Mayıs’ta Kurt’un ölümüne neden olan o merminin polis silahından
çıktığı belgeleniyor. Elde bir de çevre dükkânlardan alınan kamera
görüntüleri de mevcut.
O memur, olaydan dört gün sonra tutuklandı. Bugün ise güvenlik gerekçesiyle
Muğla’dan Eskişehir 1.Ağır Ceza Mahkemesi’ne nakledilen davanın
dördüncü duruşması görülecek.
şerzan Kurt’un annesi Necla ve babası Ömer Kurt’un hatırında
Baran Tursun’lar, Uğur Kaymaz’lar var. ıçleri bir kat daha
acıyor. Oğullarının faili meçhule kurban gitmesinden endişe ediyorlar. Son
beş-altı yılda sadece Kürt olduğu için linç girişiminde bulunulan
öğrencileri, şivesi, saçı sakalı Kürt’ü andırana ev verilmediğini
biliyorlar. Ege’de dükkânları kurşunlanan Kürt esnafından
haberdarlar. Bir kitlenin alenen dile getirdiği ‘Kürtleri denize
dökeceğiz’ emelini duymuşlar. Kimlerin ne şekilde korunabileceğini
tahmin ediyorlar. Ve korkuyorlar.Siz şerzan Kurt’un ‘faili
meçhuller’ listesine girmeyeceğinin garantisini verebilir misiniz?
* * *
Kestirmeden ‘eşcinsel töre cinayeti’ olarak hatırlanıyor. 15
Temmuz 2008, ıstanbul, Bulgurlu Mahallesi… Marmara Üniversitesi Fizik
Bölümü öğrencisi Ahmet Yıldız gece yarısına doğru sevgilisi ıbrahim
Can’la birlikte yaşadığı evden dondurma almak için dışarı çıkıyor ve
orada da vurularak öldürülüyor. Bir süre önce ailesine eşcinsel olduğunu
itiraf etmiş, ipler kopmuş, hatta sevgilisinin ifadesine göre tehditler
alıyor. Naaşı ailesi tarafından haftalarca morgdan alınmayan Yıldız,
sonunda kimsesizler mezarlığında gömülüyor zaten.
Bu davanın uluslararası gündeme taşınmasının sebebi biraz da ucunu
bırakmayan sevgilisi ıbrahim Can’ın gayretleri oldu.
şüpheli baba Yahya Yıldız o tarihten beri kayıp. Evvelsi gün yapılan
altıncı duruşmanın en mühim yanı mahkeme heyeti başkanının değişmesiydi.
Daha önce salona kimsenin girmesine izin verilmezken, bu kez kapılar
açıldı. Telefon görüşmelerinden yurtdışında olduğu düşünülen firari baba
için kırmızı bülten çıkarılması ve bu arada telefonla görüştüğü şahısların
tanık olarak çağrılmaları talep edildi.
Bütün bunlar seyir açısından umut verici. Fakat bir önceki duruşmada
müdahil olma talebi, ‘olaydan zarar görmediği’ gerekçesiyle
reddedilen ıbrahim Can, davanın ‘siyasileştiğinde’ iddialı. Bir
yandan son duruşmada yaşananlar ‘istenirse’ çözüleceği
izlenimini verirken, ‘istenmezse’ de çözülmeyeceğini söylüyor
çünkü… Siz ıbrahim Can’ı aksine ikna edebilir misiniz?
|
|
Cevap 165 |
|
Site kurucusu   Cevaplar: 153 kayıt olmuş: 22/10/2004 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 24/5/2011 Saat 17:53 |
|
|

Dağdan inip düz ovada siyaset yapamadılar, şimdi hep birlikte dağlara
çıkıyorlar. Çocuklar ve kadınlar, ihtiyarlar ve sakatlar... Ölülerini
almaya gidiyorlar. Başkalarının "terörist" dediği çocuklarının ölüsünü
almaya gidiyorlar. Çok hızlı oluyor her şey. Cenazeler şehirlere dağılıyor.
Siz görmüyorsunuz, göstermiyorlar: Güneydoğu yanıyor!
KINALI CENAZELER
Nasıl olduğunu anlatayım: Çocuklarının cenazelerini askerin elinden almaya
çalışıyorlar. Çocuklarının cenazesi çekiştirilip duruyor. Sonunda
alındığında cenazeler, yollara düşüyor tabutlar. Tabut, her geçtiği yere
savaşı hatırlatıyor. Ölümden yılmış olan halkın göğsündeki ateşi tazeliyor
her cenaze.Ölenlere bin kere, milyon kere terörist deseniz de onlar
birilerinin çocuğu, birilerinin kardeşi, birilerinin yeğeni, sizin
çocuklarınız öldüğünde ne oluyorsa onlara da aynı oluyor. Toprağa
gömülmeden önce her cenaze binlerle insan topluyor etrafında.
Nasıl ki her Türk asker doğuyorsa, orada da artık her Kürt gerilla doğuyor.
Her ölüm, ölmeye hazır çocuklar doğuruyor. Cenazeyi almaya insanlar tepsi
tepsi kınayla gidiyor. Öyle zalim bir çarktır bu; "Bu cenaze değil, onun
düğünüdür" dedirtiyor. Nasıl ki siz oğullarınızı davul zurnayla
gönderiyorsunuz askere, onlar da ölmüş kızlarının eline kına yakarak
gömüyor. Hayrını görün: Kürtler bıçaktı, şimdi jilet oluyor!
BİLMEYENLERİN SESİ
AKP'lisi de, MHP'lisi de, CHP'lisi de, bölge milletvekillerinin hepsi
neyden bahsettiğimi çok iyi biliyor. Ama kimse cesaret edip de
söyleyemiyor. Bu kaçıncıdır; ok yaydan çıkıyor. Bölge milletvekilleri
dilleri dönüp de bu cenazelerin, bu "operasyonların" bu halkın neresini
yaktığını anlatamıyor, anlatmıyor. Bölgede ne olduğunu her nasılsa en çok
bölgede olmayanlar biliyor, mikrofonlardan en çok onların sesi geliyor.
KÜRT SORUNU YOKTUR!
Hakkâri'de gözaltına alınmasın diye 16 yaşındaki oğlu, bir kadın dizlerinin
üzerine çökmüş, Çevik Kuvvet polisine yalvarıyor. Geriye cenazesini mi
alır, kaç kemiği kırık kalır, kadın bunu düşünüyor, o yüzden ağlıyor,
ağlıyor, ağlıyor...
Kardeşini, dayısını, babasını görmüş dövülürken, öldürülürken. Güpegündüz
görmüş, gece gelip alırlarken görmüş, götürülüp geri getirilmeyen bütün o
kadınları ve adamları görmüş.
Sizin hiç bilmediğiniz tepelerin isimlerini çatışmalara takılan Kürtçe
isimlerle ezberlemiş, her tepede ölenlerin isimlerini eteğinde biriktirmiş.
Anlatın bakalım şimdi o kadına neden "Kürt sorunu diye bir şey olmadığını".
Sonsuz süre size ve baskı yok, konuşabilirsiniz istediğiniz dilde.
MASUMİYET VE MAĞDURİYET
Kimse masum değil artık. Ama bu ortada bir mağdur olduğu gerçeğini
değiştirmez. Savaş başladıktan sonra kimse masum değildir artık. Ama bu,
ölümlerin durdurulabileceği gerçeğini değiştirmez. Sandığımdan çok daha
hızlı yaklaşıyoruz ateşe. Bilenler, bu ateşin Suriye'deki ateşle birleşip
tarihi değiştirebileceğini görüyor. Canım sıkkın yani. Sizinki de sıkılsın.
Çünkü işler hiç de iyiye gitmiyor. ____________________ Savasan Kaybedebilir!Ama Savasmayan Zaten Kaybetmistir.
|
|
|
Rind Üye   Cevaplar: 31 kayıt olmuş: 4/7/2006 Durum: Çevrimdışı
|
 |
Yazılış Tarihi: 4/7/2011 Saat 17:36  |
|
|
Madımak helalleşmesi
Bu helalleşme meselesi üstüne daha çok yazacağız besbelli.
Örtbas edilmiş katliamlarla yüklü bir geçmişi var çünkü, bu toprakların.
Nereyi kazsan, toplu mezar fışkırıyor. Binlerce kayıp insan gömülü bu
coğrafyada.
Artık koyu bir devlet dili edinmiş olan Başbakan’ın, toplumu ve
muhaliflerini helalleşmeye çağırırken önerdiği de işte bu kadar basit.
Şimdiye kadar devlet diskurunun asker borusuyla hipnotize edilip zaten
çoktan unutmaya meyyal kılınmış bu toprak halkları bir kez daha, bu kez
açıkça kaderiyle barışıp unutmaya çağrılıyor. Hakkınızı helal edin. Bana.
Devlete. Vatana. Barışa. Ama nasıl?
Kayıp yakınları, unutun gitsin. Işkence kurbaları, unutun gitsin.
Katliamdan geçenler, kılıç artıkları, unutsanıza be kardeşim.
Unutalım diye maarif çılgın Türkler gibi uğraşıyor. Büyük tarihçiler simli
köşelerinden doğru yepyeni ve tertemiz bir tarih yazıyorlar yüz yıldır,
Türk olana. Türkler Ermenileri kesmedi. Ermeniler kendi nefretlerinde
boğulup kendi kendilerini yok ettiler. Rumları kovmadık. Kendileri
gittiler. Kürtlere kıymadık. Dersim katliamı, yalan.
Tarihi felaketleri ille anacaksak, ‘yiğidi öldürsek bile’
hakkını yemeyecek, vatanı uğruna kan dökmüş ‘şerrefli’
yiğitleri de ölenlerle birlikte anacağız. Bu vatan için kurşun atan da
yiyen de şerefli ya.
Van da Sivas da
Haydi tekrar soralım: Ordu üzerinde olması gereken sivil tahakkümü
sağladığı iddia edilen AKP hükümeti, Van’ın Özalp ilçesinde 33 Kürt
vatandaşını kurşuna dizdirmiş olan ve Genelkurmay’ın yöre halkına
ibret-nispet-gözdağı olsun diye adını verdiği Mustafa Muğlalı kışlası
konusunda bile Hüseyin Çelik’in ve bizzat Başbakan’ın niyet
belirtmesine karşın hiçbir şey yapamamıştır. Yakında adını değiştireceğiz
diye söz verdikleri kışlanın adını Genelkurmay hala sakınıp ileri kuşaklar
için de saklamaktadır.
Bir tek kışlasının, fevkalade savaş kışkırtıcılığı içeren, o topraklarda
dedeleri-babaları katledilmişlere yönelik akıl almaz bir gösteri olan adını
bile değiştiremeyen, orada mağdur olan halkının başını okşamayı beceremeyen
hükümetin asker üzerindeki etkisine nasıl inanalım?
Ama konumuz bu değil doğrusu. Konumuz, bu topraklarda basınından sivil
kuruluşuna, yargısından sokağına devleti her halükarda koruyup,
devletlileri tarihin tacizinden sakınan bir dilin her daim dolaşımda
olması. Muktedir olmak da Muğlalı rezaletini görmezden gelmeyi
gerektiriyor. 33 çulsuz Kürt köylüsünü kurşuna dizdi diye koskoca
paşamızdan vazgeçecek değiliz ya.
Şimdi de katillerle maktulleri hiç değilse tarihin belleğinde barıştırma
projelerinden biri yürürlüğe sokulmuş durumda.
Gerçekten insanın aklı bu kadarını almıyor.
2 Temmuz, Sivas katliamının 18’inci yıldönümüydü. Madımak Oteli
kamulaştırılıp Bilim ve Kültür Merkezi’ne dönüştürülmüştü.
Binanın girişinde bir ‘Anı Köşesi’ bulunuyor. O köşede 37 isim
var: Olaylar sırasında yanarak hayatını kaybeden 33 aydın, iki otel
görevlisi ve onların yanında iki saldırgan.
Evet, iki linççi de; oradaki insanları diri diri yakanlardan iki kişi de o
duvarda saygıyla anılıyor.
Bu arada bir validen insanlık da öğreniyoruz.
Sivas Valisi Ali Kolat, olaya “İnsan merkezli baktığımız için hiçbir
ayrım yapmadık.” deyivermiş. Böyle mangal yürekli, manda gönünden bir
insanlık anlayışına varamamış olabilirsiniz, demeye getiriyor, vali efendi.
Zaten lobideki Atatürk büstünün altına, ‘Toplumun içindeki farklı
düşünceler, farklı inanışlar ne olursa olsun; milli birlik ve beraberlik
içerisinde hareket etmesini bilen bir milletin başaramayacağı iş,
aşamayacağı engel yoktur’ yazdırtmış ya. Anlayana.
Anı köşesi alfabetik sırayla hazırlandığı için, ilk sırada saldırganlardan
Ahmet Alan’ın ismi bulunuyor. Yaşamını yitirenlerin adlarının alt
bölümünde: “2 Temmuz 1993 tarihinde meydana gelen elim olayda 37
insanımız hayatını kaybetmiştir. Böyle acıların bir daha yaşanmaması
dileğiyle” cümlesi yer alıyor. Yan tarafta ise, Aşık Veysel, Pir
Sultan Abdal, Aşık Ruhsati, Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlana Celaleddini Rumi ve
Yunus Emre’nin özlü sözleri var. Ayrıca her ismin altında 24 saat
akacak temsili çeşmeler bulunuyor.
Aleviler elbette bu durumdan çok rahatsız oldu.
Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok Akatlı, basına gönderdiği yazıda,
babasının adının o köşeden kaldırılmasını talep ediyor ve şöyle bitiriyor:
“18 yıldır duygusal sebeplerle Sivas’a adım atmadım. Sadece bir
utanç müzesi ya da bir insanlık anıtı yapılırsa gideceğimi söyledim. Şimdi
gerekirse oraya gider o plaketi sökerim. Beni buna mecbur etmeyin. Bir
zahmet siz kaldırın. Hemen!”
İnsanlığa davet
Valinin dilinden insanlığa davet ediliyoruz. Katilleri cürümleriyle
andığımız için.
Çünkü hala linççilerden korkuluyor. Çünkü o gün o oteli yakanların büyük
kısmı kaçtı, bir kısmı cezalandırılmadı. Katlettikleri canlar yanlarına kar
kaldı.
Çünkü kafaları bozulursa tekrar yakarlar, canlarını sıkanları. Onların bu
katliamla yatıştırdıkları hassasiyetleri toplum olarak referans almak
zorundayız.
Işte katliamların üstünden ferahça atlayıp geçen tarih böyle yazılıyor.
‘O gün orada 37 kişi öldü. Kaderin oyunu. Ölen de öldüren de bizim
insanımızdı. Dolayısıyla hepsini hayırla anmalıyız.’
Böylece dostlarımızı, yakınlarımızı, vatandaşlarımızı, insanları yakanlar,
daha ileride birer kuruma, kuruluşa ad olacaklar besbelli. Yollarından
gidenlerin yolları açık tutulacak. Onların hassasiyetlerine uygun olmayan
yakılmayı hak etmiştir.
Bu kafayla Deniz’in mezarının yanına Baki Tuğ’un yerini
hazırlayın bari.
Hrant’ın mezarına ,ölümünde katkılarını esirgemeyenlerin listesi olan
bronz bir plaket de mükemmel bir helalleşme yordamı olmaz mı?
2 Temmuz günü otelin önüne yürümek isteyenler, valinin emriyle gaz
bombalarına tutuldular. Yakılmadıklarına şükredelim.
Maziye daldım
Bianet, 3 Temmuz 1993’ün gazete manşetlerini derleyerek mükemmel bir
hizmette bulunmuş.
‘Hırsızın hiç mi suçu yok’ gazeteciliğinin nadide örnekleri,
çok değerli gazetecilerimizin ağzından…
Aziz Nesin’in büyük bir nefretle bu katliamın sorumlusu ilan
edildiğini, katliamcı halkın hassasiyetinin nasıl anlayışla karşılandığını
hatırlamıyor olabilirsiniz. Birkaçını aktaracağım.
Öncelikle Sabah, Hürriyet, Milliyet, Türkiye, Meydan gibi yüksek satışlı
beş gazete “olaylara Aziz Nesin’in yaptığı bir konuşmayla neden
olması”nı öne çıkarıyor, Hürriyet, bu konuşmanın “yerel basında
abartılı bir şekilde yayınlanması”na vurgu yapıyordu. O gün yegane
hakikat duyurucusu Özgür Gündem’di. Manşeti, ‘Devlet
gözetiminde katliam: 40 ölü’ idi.
Sabah’a kalırsa olayın içinde Alevi-Sünni çatışması yoktu. Aziz Nesin
tahrik etmiş, halk da galeyana gelmişti. Milliyet, Aziz Nesin’in Türk
milletini yüzdelere bölüşünü hatırlatıyor, böylelikle Nesin’in
kışkırtıcılığını tescilliyordu.
Sabah’ta Mehmet Barlas, “Aydın olmak ve laik olmak inançlara
saygısız olmak veya inanç sahiplerini küçümsemek değildir.”
buyuruyordu. Yanarak ölmüş 35 kişinin üstüne.
Cengiz Çandar daha fütursuzdu: “Sivas Faciası : Provokasyon ve
Gaflet” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Devletin
vurdumduymazlığı ve aczi “birey”in provokatörlüğü olgusunu
ortadan kaldırmaz... ‘Türk milletinin yüzde altmışından fazlasının
aptal olduğu’ kanaatini her yerde tekrarlayan Aziz Nesin’in bu
saptamasında doğru bir husus var: Eğer seksenine dayanmış Aziz Nesin bunak
değilse, Türk milletinin bir aptal ferdi.”
Tansu Çiller, Sivas’ta 35 kişinin ölümüyle neticelenen olayların,
Aziz Nesin’in tahrik edici konuşmasından kaynaklandığını söylemişti.
Tercüman’da başyazının başlığı: “Şeytan Aziz”di.
“Askerin ‘tayın bedeli’ni çalmak iddiası ve bu sebepten
ordudan atılmak ile başlayan hayat macerasını kanlı bir olayla noktalama
histerisine kapılan Aziz Nesin hafızasını yitirmiş olmalı ki akıl almaz
görüş ve düşünceler öne sürerek Türk toplumunu manevi anlamda yaralayabilme
gayreti içinde çırpınıp durmaktadır.”
Demokrasi limonu Nazlı Ilıcak, “Müslümanlığa sövmek herhalde fikir
hürriyetinin kapsamı içinde alınamaz. Aziz Nesin bir süredir belki de
enteresan olabilme gayretiyle “sıra dışı” konuşmalar yapıyor
halbuki mizah yazarı olarak kalsaydı, toplumumuz nezdinde şüphesiz daha
saygı değer bir konumda bulunacaktı...” Ilıcak sonra da olayın
abartılmaması gereken münferit bir katliam olduğunu belirtmeden geçmiyordu.
Yani fikir hürriyeti kapsamında değerlendirilebilirdi.
Bağlayalım.
Devletimiz ve akılverenleri zaten hep Madımak’da yakanların yanında
oldu. Bir ara bir Adalet Bakanımız katillerin avukatlığını üstlenmişti
sözgelimi.
Devlet, şimdi Sivas valisi eliyle, insanlık adına, katil yakınlarının,
potansiyel katillerin, hassassiyeti kanlı dindarların sırtını sıvazlıyor.
Her an yakılma tehlikesi altında yaşayanlar zaten belli değil mi?
Onlardan hayır gelir mi bu yüce ulusa?
YILDIRIM TÜRKER
|
|
Cevap 167 |
|
Rind Üye   Cevaplar: 31 kayıt olmuş: 4/7/2006 Durum: Çevrimdışı
|
 |
Yazılış Tarihi: 17/7/2011 Saat 19:53  |
|
|
Aynur’a şarkı okutmayanlara!
Aynur’a Kürtçe şarkı okutmayan behey sersemler! 80 yıl
Aynur’lara Kürtçe şarkı okutulmadığı için bu hallerdeyiz zaten! Daha
kurumadı dediğin şehitlerimizin kanı (ki içlerinde bir Kürt kardeşimiz de
var) zaten BU yüzden akıyor! Sen ve senin gibilerin sersem kafası yüzünden!
Sen ve senin gibilerin ota boka İstiklal Marşı söylemesi, dağa taşa
“Ne mutlu Türküm diyene” diye yazdırması, sen ve senin
gibilerin 80 yıl boyunca Kürde Türküm dedirtmeye çalışması, ismini, soyunu
sopunu, dilini, mezhebini değiştirmeye çalışması, demiyorsa,
değiştirmiyorsa etmediği eziyeti, yedirmediği b*ku bırakmaması yüzünden..
Evet tam da yedirilen buydu..
30 bin, 40 bin, belki de 50 bin insan öldü! On binlerce insan kolunu
bacağını ve ruhunu yitirdi. Yüz binlerce insan babasız, kocasız, kardeşsiz,
anasız, bacısız kaldı. Koca bir kuşak savaş içinde büyüdü.
Behey sersem! Hadi on on beş yıl öncesine kadar aşağılık (bülten) basın(ı)
yazmıyordu doğuda ne olup bittiğini. Kendinin de haberi yoktu zaten.
Ama şimdi yazıyor. On yıldır da mı öğrenemedin? Ne olmuş, ne bitmiş? Hiç mi
kimselerden duymadın? Hep mı kulağın sağır, gözün kördü?
Aşk şarkısı söylemiş üstelik... Ama Kürde aşkı bile yakıştırmıyorduk biz
değil mi? Kürtçe söylemişse marş söylemiştir.
Tam da konserlerde babalanarak pek güzel faş ettiğin üzere, senin kendini
ırkından dolayı efendi, geri kalanı da senin lütfüne tabii ikinci sınıf
tebaa görmenden dolayı o kanlar hiç kurumadı zaten!
Kendini beğenmişliğin yüzünden memleketin neredeyse yarısının konuştuğu o
dilin tek kelimesini öğrenmedin... Aşk şarkısı mıdır bilemeyecek kadar
uzak, yabancı, düşman kaldın o bir karışını bile vermek istemediğin
memleketinin bir diline..
İspanyolca söyleme, İngilizce söyleme diyemezsin, kendinde o hakkı
görmezsin de “Kürtçe okuma bakalım sen” deme hakkını bal gibi
görürüsün.
Kürtçe değil Kürtçesizlik öldürdü senin askerini!
“Sen kimsin be?”ler öldürdü..
İki bomba ile işi hallederizciler öldürdü.
Askeri keklik gibi ovaya salanlar öldürdü.
Onlara dayılan sen, şarkı söyleyen minicik bir kadına değil...
Mutlu Tönbekici
|
|
Cevap 168 |
|
Rind Üye   Cevaplar: 31 kayıt olmuş: 4/7/2006 Durum: Çevrimdışı
|
 |
Yazılış Tarihi: 11/9/2011 Saat 20:12  |
|
|
12 Eylül: Karşı Devrim Devam Ediyor
12 Eylül darbesi, bir karşı devrimdir. 12 Eylül yeni bir emperyal konseptin
ürünü olarak gerçekleşti. Ülke şartları ve Ortadoğu’daki gelişmeler
yanında bu konsept anlaşıldığı oranda karşı devrimin mahiyeti ve etkisi
kavranabilir.
Sermayenin yeniden yapılanma süreci ya da yeni sermaye birikim rejimi,
küresel bir karşı devrim içeriğinde politikalar geliştirilmesine yol açtı.
Bugün yaşanan kapitalist krizin tarihsel kökleri, emperyalizmin yeni
konsept arayışlarının da ortaya çıktığı dönemi işaretledi.
İçinde yaşadığımız kriz, aslında kapitalizmin bir uzun dalga krizinin ya da
kapitalizmin yapısal krizinin depresyon evresidir. Krizin tarihsel kökleri
1970’lerin başına dayanmaktadır.
1970’lerin başında kapitalist sistem hem üretim yapısını, hem
kurumsal yapısını değiştirdi. Bu değişimin ya da zorunluluğun, iki temel
nedeni vardı. Birincisi siyasal, ikincisi ise ekonomik boyuttu. Özellikle
bu yeniden yapılanma sürecinin siyasal boyutu ihmal edilir ya görülmez ya
da yeterince kavranmaz. En başta Vietnam Savaşı, dünya halkları için başka
bir tarihin olabileceğini ortaya koydu. “Yenilmez” bir güç,
dünyanın imparatoru ABD, Ho Chi Minh önderliğinde Vietnam halkının
olağanüstü direnişi ve büyük bedeller ödemesi sonucu dize getirildi.
Mao’nun deyimiyle Vietnam Savaşı emperyalizmin “kağıttan bir
kaplan” olduğunu ortaya koydu. Halklara umut, direniş ve özgürlük
aşkı aşıladı. Sömürge halklarını Afrika’dan Asya’ya, Latin
Amerika’dan Ortadoğu’ya isyan ateşi sardı. “ İki üç daha
fazla Vietnam” şiarı gerçek oldu. Laos’tan Kamboçya’ya,
Angola’dan Mozambik’e, Şili’den El Salvador’a
halklar ayağa kalktı.
Öte yandan diğer bir siyasal boyut ise, merkez ülkelerde 1968’de
yaşanan küresel isyan hareketiydi. Her ne kadar 1968 öğrenci gençlik
ayaklanması olarak görülse de, aslında Fransa’da ve İtalya’da
yaşandığı gibi bir işçi hareketidir. Bu iki ülkede işçi sınıfı, işçi
konseyleri kurarak, alternatif iktidar organları yarattı. Finans kapital
işçi hareketindeki bu gelişmeyi durdurmaya çalıştı. Düzenin devamı ve
istikrarı için ayrıca pro-sovyetik komünist partiler de harekete geçti.
İleride Avro-komünizmin başat partileri olacak bu yapılar sistemin organik
parçası gibi bir konumlandı. Konsey ve genel grev pratiklerinden olağanüstü
derecede rahatsız oldular. Eylemler, goşizm ve “anarşizm”
olarak değerlendirildi. Sistem dışına çıkması engellendi. Sartre’ın
FKP’ye yönelik son derece sert eleştirisi, dönemin KP’leri
hakkında önemli fikir vermektedir. 1968 Kıta Avrupa’sını sardığı gibi
ABD’de 1930’lu yıllardan beri geri çekilmiş toplumsal
muhalefeti tetikledi. ABD halkları barış ve sivil haklar için harekete
geçti. Martin Luther King, Malcolm X gibi kişilikler hem siyahi hareketinin
hem de dinsel diskriminasyona karşı siyah öfkenin simgeleri oldu. Kara
Panterler, siyah öfkenin radikal organizasyonuydu. Ayrıca öğrenci gençlik
hareketi ve savaş karşıtı hareket, tüketim toplumu olarak zehirlenmiş
topraklarda umudun ve yeni arayışların habercisi oldu. 1968’in iki
temel ayağı vardı. Birincisi kapitalizmin insanı bir kadavraya çevirdiği
Refah toplumuna karşı bir ayaklanmaydı. İkincisi bürokratik ve otoriter bir
kast tarafından ya da egemen sınıf tarafından (nomenklatura) yönetilen
özgürlüğün kirletildiği, işçi sınıfının bir başka biçimde apolitize
edildiği, şekilsizleştirildiği sınıf üzerinde diktatörlük olan reel
sosyalizme karşı bir duruştu. Ve kitleler bir başka dünyanın mümkün
olduğunu gösteriyorlardı. Bunu özgür üniversitelerde, işgal edilmiş
okullarda, genel grevlerde, kitle gösterilerinde, sokak çatışmalarında dışa
vurdular. 1968 ideolojik bir isyan, bir arınma ve kolektif bir umuttu. Ne
yazık kendi siyasal önderliklerini yaratamaması ve kapitalizmin aynı
zamanda sosyo-kültürel bir sistem olması 1968’in sönümlenmesine yol
açtı. 1968’in yıkıcı enerjisi bir müddet sonra kapitalizm tarafından
absorbe edildi. 1968 hareketi geri çekildi. Ama arkasında kitlelerin
yaratıcı zenginliğini, özgürlüğün bir kalp atışı gibi gerçekliğini bıraktı.
Bu iki siyasal etken, 1970’lerin ortasında bir dizi ekonomik etkenle
birleşti. Kapitalist sistem, 1960’ların ortalarından sonra özellikle
metropollerde çıplak bir şekilde gözlemlenen kar oranlarında ciddi düşüşler
yaşadı. Kapitalizmin yapısal özelliklerinden kaynaklanan bu durum,
kapitalist sistemi bir uzun dalga ya da büyük bunalım içine sürükledi.
Sanayide kar oranlarının düşmesi, yaşanan petrol krizi, yeni sermaye
birikim rejimine geçişi beraberinde getirdi.
Kapitalist sistem acil önlemler alma ihtiyacı duydu.
Bir başka ifadeyle krize çözüm yöntemleri, aynı zamanda kapitalizmin
yeniden yapılanma süreci olarak işledi.
Finans kapital krize karşı bir dizi proje geliştirdi. Öz olarak ikili bir
amaç hedefledi. Önlem paketinin birincisi, azalan kar oranlarını nasıl
artırırım ya da maksimum kara nasıl ulaşırım oldu. Çünkü kapitalizmin temel
düsturu, kanunu ya da kaidesi maksimum kara ulaşmaktır. Kar daha fazla kar
onun ontolojisidir.
Bu yönde uzun zamandan beri Türkiye işçi sınıfına açık bir saldırı mahiyeti
taşıyan, fason üretim, taşeronlaşma, esnek üretim ve sistematik
güvencesizleştirme yönünde adımlar atılmaya başlandı. Üretim tekniklerinde
önemli değişiklikler yapıldı. Dünyanın fabrikalaşması ve başta Çin ve Uzak
Asya’nın makro bir atölyeye çevrilmesi yönünde düzenlemelere
girişildi. Yoğun bir mülksüzleştirme politikası izlendi. Bu gelişmeler
sınıf profilinde bir dizi farklılaşmayı beraberinde getirdi. İşçi sınıfının
kapsamında muazzam genişlemeye karşın, organik birliği dağıldı. Hızla
amorfe oldu. Katmanlaştı.
Önlem paketinin ikinci ayağıyla işçi sınıfının ekonomik, demokratik, siyasi
her türlü ve her düzeydeki örgütlülüğünün dağıtılması hedeflendi. Böylece
sınıfın ehlileştirilmesi ve boyunduruk altına alınması amaçlandı. Bu süreç
bir yanıyla sınıfın ıslah edilmesi ve rıza göstermesi yönünde düzenlemeleri
içerdi.
AÇIK ZOR VE İDEOLOJİK ZORUN KONSANTRASYONU
Finans kapital bu amaçlarını realize etmek için açık zorla (çıplak tehdit
ve terörle) ekonomik zoru (ekonomik faşizmi) sistematik olarak devreye
soktu. Zor diyalektiği ideolojik zorla sistemleştirildi. İdeolojik zorun
hedefi beyinleri fethetme, tüm toplumu suç ortağı haline getirmekti. Bu
uygulamalar kısaca sermayenin açık ve azgın diktatörlüğü olarak da
tanımlanabilir. Finans kapital önünde hiçbir engel istemiyordu. Şiddeti çok
boyutlu çıplak şiddetin yanında ekonomik ve ideolojik olarak da kullandı.
Gündelik hayatın bir parçası kıldı.
Bu sürecin metropollerde ve periferide, biçimlenişi farklı oldu.
Süreç metropollerde Thatcher ve Reagan’la simgelendi. ABD ve
İngiltere’de yaşanan işçi sınıfına yönelik açık saldırı, neo-liberal
karşı devrimin niteliğini ortaya koydu. Artık Thatcher tanımıyla TİNA
– “başka alternatif yoktu. ” Kapitalizmin ve
neo-liberalizm tahakkümü altında yaşamak bir zorunluluktu.
Bu yönde İngiltere’de 1984–1985 Büyük Madenci grevi önem
taşıdı. Bu grev sınıfa karşı sermayenin topyekun saldırısıydı. Thatcher,
son derece soğukkanlı bir şekilde önce çeşitli özelleştirme politikaları ve
bürokratik sendikalarla girdiği ilişkiler sonucu, İngiliz işçi sınıfının en
radikal gücü olan madencileri yalnızlaştırdı. Sonra yoğun bir
dezenformasyon ve manipülasyon politikası izledi. Madenci grevlerine
yapılan ekonomik destekleri kesti. Hatta son açıklanan belgelere göre
Sovyet madencilerinden gelen büyük miktarda finans desteği, iki ülke
arasında kriz yaratılarak engellendi. Büyük Madenci grevinin yenilgisi,
Britanya’da neo-liberalizmin ya da sermayenin “altın
dönemini” simgeledi. 1985 sonrasında son derece sistematik, rafine ve
acımasızca sınıfa yönelik açık saldırı başlatıldı. Bu süreç bir başka
yanıyla dünya çapında neo-liberal karşı devrim taktiklerinin hayata
geçirilmesini simgeledi.
ABD’de Reagan yönetiminin havaalanı kontrolörlerinin grevini kırması,
neo-liberal saldırıların başlangıcı oldu. Evet, “liberal virüs”
öldürücü bir şekilde ve büyük bir hızla yayılmaya başladı. Virüsün
semptomları çok netti, yığınsal yoksullaştırmayı, işsizleştirme ve
güvencesizleştirme izledi. Her alan metalaştı. İnsanın emeği yanında,
bedeni de metalaştı. Dünyayı kronik açlık, yoksulluk ve işsizlik sardı. Öte
yandan sermaye inanılmaz karlar elde etti. Hızla yoğunlaştı ve
merkezleşti.
Metropollerde, sosyal devletin sosyal yönü özelleştirildi. Metalaştırıldı.
Sosyalizmin tehdidine karşı kapitalist sistemin bir önlem projesi olarak
devreye sokulan sosyal devlet, hızla tasfiye edildi. Ulaşımdan eğitime,
sağlıktan gündelik hayatın her alanına kadar radikal özelleştirme
politikaları hayata geçirildi.
Devlet bir gece bekçisi konumuna getirildi. Sermayenin güvenliğinden
sorumlu, sınıfın her düzeydeki örgütlülüğünü ve tepkisini dağıtan bir
misyonla hareket etti. Bir anlamda devletin yarattığı illüzyon dağıldı.
Devlet gerçek niteliğiyle devreye girerek, kapitalist sistemin güvenliğini
sağlayan ve işlerliğinden sorumlu bir aygıt olduğunu gösterdi.
Çevre ülkelerde ya da bizim gibi ülkelerde ise yeni emperyal konsepte uygun
düzenlemeler yapıldı. Türkiye’de neo-liberal virüsü yayan baş mimar
Turgut Özal oldu. 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül darbesi virüsün yayılma
zeminini yarattı.
Özellikle Latin Amerika bu konseptin deney alanı, laboratuarı olarak öne
çıktı. Güney Doğu Asya bir başka coğrafya olarak dikkat çekti.
1964’te Brezilya’da gerçekleşen darbe ilk adım oldu. Darbe
Ulusal Güvenlik Doktrini diye tanımlanan karşı devrimci stratejinin ürünü
olarak hayata geçirildi. Bu strateji, 1960’lı yılların başından
itibaren sömürge ülkelerde hızla gelişen gerilla hareketlerine bir yanıttı.
Bu arada Küba’da ve Cezayir’de devrim gerçekleşmişti.
Che’nin gerillası ezilen halklara umut veriyordu. Gelişmeler
karşısında emperyalizm bu doktrini ek unsurlarla tahkim etti. Yeni konsept
Ayaklanmaya Karşı Mücadele Konsepti adında uygulanma başlandı.
Konsept Ulusal Güvenlik Doktrini’nde olduğu gibi komünizmi bir iç
düşman olarak değerlendirdi. Bu düşmanı ortadan kaldırmak için her yöntemi
(kontr-gerilla, ölüm mangaları, işkence, kaybetme, suikast, provokasyon vb.
) büyük bir acımasızlıkla kullandı. Yeni sömürge ülkelerdeki ordular
reorganize edildi. Yeni misyonlar yüklendi. Karşı devrimci taktiklerin
merkezi haline dönüştürüldü. Ordu askeri diktatörlük kurmakla, devletin tüm
fonksiyonlarını üstlendi. Bir nevi kontr-gerilla cumhuriyetleri
oluşturuldu. Baskı metodları rafine edildi. Medya etkili bir ideoloji
üretim mekanizmasına dönüştürüldü. Umut hareketlerinin beslendiği deniz,
yani kitlelerin “zehirlenmesi” hedeflendi. Gerilla ve devrimci
hareketlerin parçalanması, dağılması ve marjinalize edilmesi için taktikler
geliştirildi. Hedef her düzeydeki muhalefetin bastırılması ve yok
edilmesiydi. Böylece neo-liberal politikalar rahatça hayata
geçirilebilirdi. Zaten öyle de oldu. Askeri zoru, ekonomik zor izledi.
Bu yönde 1971 Bolivya’da, 1972 Uruguay ve Honduras’ta,
1973’te Şili’de, 1975 Peru’da, 1976 Arjantin’de
askeri faşist darbeler yaşandı.
Ardından bütün bu saydığımız ülkelerde radikal neo-liberal politikalar
devreye sokuldu.
Benzer gelişmeler Uzak Asya’da, Güney Kore’de,
Pakistan’da ve Türkiye’de yaşandı. Yani aslında
Türkiye’nin yaşadığı şeyleri anlamak istiyorsak, Latin
Amerika’da askeri darbelere, örneğin Şili’ye, Arjantin’e,
Uruguay’a bakmamız yeterliydi. Ama uluslararası karşı devrim tehdidi
ne yazık işçi sınıfı ve siyasal önderlikler tarafından görülmedi,
anlaşılmadı ve yeterince kavranmadı. İş böyle olunca karşı devrim son
derece iyi programlanmış ve kitleleri manipüle edecek olanaklarla hayata
geçirildi.
Türkiye’de 24 Ocak 1980 ekonomik kararları ve onun devamı olan 12
Eylül askeri faşist darbesi, aynı konseptin ürünüydü.
Kısaca; çevre ülkeler yeni uluslararası işbölümüne ve kapitalizmin yeniden
yapılanmasına uygun biçim alıyordu.
Açık zorla (şiddet ve terörle), ekonomik zor (ekonomik faşizm) konsantre
edilerek, yeni bir devlet, toplum, birey ilişkisi yaratılıyordu.
Toparlarsak; 24 Ocak kararları artı 12 Eylül darbesi faşist diktatörlüğün
ekonomi politiğidir.
Önce açık zorla toplumsal muhalefet ezildi. Korku kitleselleştirildi. 12
Eylül bir korku dinamosu gibi çalıştı. Sınıfın her düzeydeki örgütlenmesi
dağıtıldı. Ardından ekonomik zor yani neo-liberal darbeler geldi.
Neo-liberalizm (bir karşı devrim programıydı) ve ekonomik zor / faşizm
olarak devreye sokuldu.
BİR KARŞI DEVRİM OLARAK NEO-LİBERALİZM
Neo-liberalizm bu zamana kadar en fazla sonuçlarıyla ve satıhta tartışıldı.
Yalnızca ekonomik boyutu ele alındı. Ne var ki sistematik ve konsantre bir
karşı devrim programıydı.
Neo-liberalizmin birbirini tamamlayan ve iç içe geçmiş üç boyutu vardır.
Birinci boyutu ideolojik, ikincisi kültürel, üçüncüsü ise ekonomik
boyuttur.
İdeolojik boyutu açmamız gerekirse bu boyut da kendi içinde üç ayağa
ayrılmaktadır. Birincisi Kalvinizim ya da Püritanizm: M. Weber’in
kapitalizm ruhu olarak tanımladığı kalvinizm, Protestanlık ya da
püritanizm, çalışmayı ve rekabeti kutsallaştırır. Kar ve hırsın insanın
doğasında olduğunu savunur. Dünyadaki adaletsizliğe teolojik kılıflar
uydurur. Dünyada zenginin zaten günahsız olduğu için zengin olduğunu,
fakirin ise günahları çok olduğundan dolayı fakir kaldığını ileri sürer.
Bunu da kadr-i mutlak olarak görür. Bunun değiştirilemeyecek bir kader
olduğunu, bu dünyanın da bir sınama dünyası olduğunu açıklar. Bir anlamda
fakirliğe itirazın kadere, aynı anlama gelmek üzere Allah’a itiraz
etmek olduğunu belirtir. İnsanların rıza göstermesini, itaat etmesini
telkin eder. Çünkü rıza ve itaat sistemin devamının güvencesidir.
Özal’ın “ben zenginleri severim” sözü bir ideolojik
yaklaşımdır. Özal’ın her ne kadar Nakşibendi olduğu söylense de,
aslında o bir püritendir. Kalvinisttir. Kapitalist sistemin bekası onun
için her şeyden önemlidir. İdeolojik boyutun ikinci ayağını ise
ferdiyetçilik ya da bireycilik, felsefi anlamda İndividualizm oluşturur.
Bu anlayışa göre her türlü toplumsal dayanışma, paylaşma ilişkisi
reddedilmelidir. Bunlar ilkel, kaba duygulardır. Önemli olan birey ve
egodur. Anlayışın özü elit, seçilmiş, üstün insandır. Eğer paran varsa her
şeysin, yoksa hiçbir şeysin mantığı hakimdir.
Yine Özal böylesi bir ahlak ve toplumu açıkça dile getirdi. “Benim
memurum işini bilir” dedi. Yani hırsızlık yap, rüşvet al, her türlü
tezgahın içine gir ve gemini kurtar. Gerisi seni ilgilendirmiyor. Nasıl
olsa her koyun kendi bacağından asılır.
İdeolojik boyutun üçüncü ayağını ise Sosyal Darwinizm oluşturur.
Sosyal darwinizm, bir boyutuyla faşist ideolojinin mayasıdır. Naziler gibi,
İtalyan faşistleri de sosyal darwinist argümanlarla ideolojilerine destek
bulmaya çalıştı.
Sosyal darwinizim özünde, “büyük balık her zaman küçük balığı
yer” sözüne dayanır. Bunu bir doğa kanunu olarak söyler. İlerlemenin
temel gücünü sosyal darwinist yönlerin oluşturduğunu ifade eder. Güçsüz
insan, aşağı ve zayıf insandır. Fakir de güçsüz insandır. O da aşağı ve
zayıftır. Doğanın kanunu olarak ezilmeye mahkumdur.
Bu üçlü ideolojik ayak son derece sistemli bir şekilde hayata geçirildi.
Devletin ideolojik aygıtları kitleleri bu yönde bombardımana tuttu. Gösteri
toplumun araçları yani yazılı ve görsel medya bu ideolojik manipülasyonla,
yalanın imparatorluğunu kurdu. İdeolojik mistifikasyonlar her gün yeniden
üretildi.
Hedef beyinleri fethetmekti. Çünkü yeni fetih alanı beyinlerdi. Beyinlerin
fethedilmesi beraberinde biatı ve suç ortaklığını getirecekti. Kitleler bu
yönde tekno-ideolojik bombardımana maruz kaldı. Korkunun kitleselleşmesi
ideolojik manipülasyonun gücünü artırdı. Korkunun “enfekte”
ettiği beyin, artık tutsaktı ve bu tutsaklıktan memnun hale getirildi.
İdeolojik saldırıyı, son derece sistemli yürütülen kültürel operasyonlar
izledi. Kültürel manipülasyonlarla toplumun Mc Donalds’laşması, tek
tipleştirilmesi, üniform bir toplum haline getirilmesi amaçlandı.
Bu yönde tüketim terörü körüklendi. Artık tükettiğin, tüketebildiğin kadar
özgürdün. Hatta özgürlük tüketmekti. Gerisinin hiçbir anlamı yoktu. Mananın
yoğunluk kazandığı yer tüketmekti. Tüketmek, tüketebilmek ve bunun
yarattığı haz her şeydi. Hedonizm son derece rafine hayata geçirildi.
Hedonizm son derece yok edici bireycilikle içselleştirildi. Sistem yeni haz
nesneleri yarattı. Hazları kontrol etti, yönlendirdi. Bu yönde duygu
doğurdu. İnsanın ontolojisini hedonizm üzerinden yeniden inşa etti.
Emperyalist kültür, kültür imgeleri ve nesneleri topluma sistematik bir
şekilde şırıngaladı. Tüketim terörü, toplumun temel özelliği haline
getirildi.
Kültürel operasyonlarla beyni felç olmuş, bloke edilmiş ve fethedilmiş
birey ve kitleler tam anlamıyla suç ortağına dönüştürüldü. Artık herkes
sistemin döngüsünün bir parçası, hatta sistemin ayrılmaz parçasıydı.
Bu iki karşı devrimci taktiğin kitleler içinde nüfuzu, radikal ekonomik
operasyonları koşulladı.
Neo-liberalizm devlet/toplum/birey ilişkisinin yeniden kuruluşuydu.
Kitlelerin karşı duruşunun ve direncinin kırılması, sessizleştirilmesi,
boyun eğmesi ve suç ortağı haline getirilmesiyle ekonomik faşizmin radikal
uygulamaları hayata geçirildi.
Özelleştirme politikaları sistematik bir şekilde gerçekleştirildi. Finans
kapital tarihin en büyük vurgununu ya da soygununu özelleştirmelerle yaptı.
Bu küresel soygun ne Sezar’ın, ne Hitler’in ne de
Mussolini’nin tahayyülünün ötesindeydi.
Finans kapital küresel düzeyde özelleştirme operasyonlarıyla karına kar
kattı. Finans kapital büyük bir açgözlülükle saldırdı, çaldı, soydu.
Kapitalist devlet bu soygunun örgütleyicisi olarak hareket etti. Böylece
tarihin en büyük talanı ve yağması gerçekleşti.
1990’da Sovyet sistemin çökmesi finans kapitale yeni bakir alanlar
yarattı. Bu coğrafyalarda kriminal bir kapitalizm sürecinden geçildi.
Finans kapital bu coğrafyaları tam anlamıyla talan etti. Enkaz haline
getirdi.
Neo-liberalizm bu üçlü karşı devrimci boyutu kavrandığı ölçüde
anlaşılabilirdi. Ne yazık ki saldırının boyutu ve mahiyeti kavranmadı.
Yalnızca neo-liberal politikaların bir ayağı olan ekonomik boyutu ve onun
da sonuçlarıyla, yani işsizlik, sendikasızlık, toplu tensikatla mücadele
edildi. O da bir düzeyde. Sonuçtan hareketle bir direnç gösterme
çabalarının başarılı olması mümkün değildi. Zaten de olmadı. İşçi sınıfı bu
sürecin bütününde olağanüstü düzeyde zarar gördü, ağır darbeler aldı.
Örgütsel gücü parçalandı. Amorfe, hatta deklase oldu. Yoğun demoralizasyon
içine düştü. Sendikal hareketin bu süreçte en azından bir savunma
gerçekleştirememesi, yer yer suç ortağı olması, son derece olumsuz sonuçlar
yarattı. Sendikal harekette hızla çözülme ve çürüme yaşandı. Bu süreç
ülkemizde olduğu kadar metropolde de benzer şekilde yaşandı.
Sendikal hareketin sınıf örgütü olma özelliği dejenere oldu. Sendikalar
sınıftan ve sınıfın sorunlarından uzaklaştı. Ona yabancılaştı. Bu süreç de
sınıfın parçalanmasını artırdı. Kendine güvenini zayıflattı. Gerici dalga
ve karşı devrimci saldırıya karşı, işçi sınıfı geri çekildi. Örgütsel gücü
parçalandı. Hızla şekilsizleşti.
Neo-liberal karşı devrim böylece büyük kazanımlar sağladı. Finans kapital
sınıfın güçsüzlüğü üzerinden gücünü inşa etti. Neo-liberalizm, finans
kapitalin sınıfa yönelik konsantre savaşıydı. Bu saldırılar, sınıfı böldü,
parçaladı, dağıttı ve şekilsizleştirdi.
Kısaca ideolojik bombardımanlarla önce beyinler felç edildi. Kültürel
operasyon ve manipülasyonlarla toplum suç ortağı haline getirildi.
İdeolojik ve kültürel hegemonya sağlandıktan sonra, ekonomik operasyonlar
geldi. Radikal özelleştirme operasyonları devreye sokuldu.
Türkiye özelinde neo-liberal saldırı dalgası, 1985’te sistemli bir
biçim aldı. 1985–1998 arasında bu karşı devrim saldırısının alt
yapısı oluşturuldu. 1998–2007 arasında ise son derece yoğun ve
sistemli saldırılara geçildi. Büyük sosyal yıkım operasyonları
gerçekleştirildi.
ULUSLARARASI SERMAYENİN YOL HARİTASI, SINIFA YÖNELİK ÜÇLÜ KARŞI DEVRİMCİ
SALDIRI VE ETKİLERİ
Finans kapital’in izleyeceği rota ya da uluslararası sermayenin yol
haritası 1983’te imzalanan Washington Konsensüsü –uzlaşısı- adı
verilen anlaşmayla çizildi.
Ne yazık ki bu rotanın anlaşılmaması, yeterince kavranmaması, finans
kapitalin topyekun saldırısına karşı önlemler alınamamasına yol açtı.
Washington uzlaşısı hem finans kapitalin hem kapitalist devletin izleyeceği
politikaları bütün açıklığıyla, hatta pervasızca dile getirmişti.
Uluslararası düzlemde ve Türkiye’de izlenen neo-liberal saldırılar bu
uzlaşının belirlediği koşullarda realize oldu.
Uzlaşının ana yönelimlerine baktığımızda, daha 1980’lerin başında,
2000’li yıllarda hem Türkiye hem de uluslararası düzeyde radikal
özelleştirme politikalarının rotasını tespit etmek mümkündü. Bahar
Eylemleri’nin, Zonguldak Büyük Madenci Yürüyüşü’nün
gerçekleştiği koşullarda bazı önlemler alınabilirdi. Sınıf hareketi ve
sendikal hareket bu derecede ağır darbeler almazdı, bir düzeyde
kazanımlarını koruyabilirdi. Ayrıca işçi sınıfı gerçekleştirdiği savunmayla
sınıfın deklase olmasını, şekilsizleşmesini engelleyebilirdi, sendikal
hareketin bürokratik bir kastta dönüşmesinin önü kesilebilirdi.
Yaşanan son derece konsantre ve rafine saldırıların işçi sınıfına yansıması
yıkıcı oldu. Finans kapital ve kapitalist devlet esas olarak sınıfın
devrimci kimyasını bozmayı hedefledi. Çünkü kapitalist sistemde tek
devrimci sınıf, tek yıkıcı güç, kolektif davranabilme ve kolektif aksiyon
gerçekleştirebilme kabiliyeti olan sınıf, işçi sınıfıdır. Finans kapital
bunu tarihsel deneyimlerinden öğrendiğinden dolayı, sınıfın her düzeyde
bloke edilmesini, ontolojisinin bozulmasını ve hızla şekilsizleşmesini
hedefledi. Böylece devrimci kimyası bozulan sınıfın, biat ve riayet etmesi,
boyun eğmesi sağlanabilirdi. Saldırılar bu yönde başlatıldı ve son derece
soğukkanlı ve acımasızca hayata geçirildi.
Finans kapitalin saldırıları, üçlü karşı devrimci bir kombinasyon şeklinde
biçimlendi.
Birinci operasyon; sınıfın kimliğine ve bilincine yönelikti. Bilinç ve
kimlikte deformasyonlar ve aşınmaların yaratılması amaçlandı. Bilincin her
düzeyde kırılması ve dejenerasyonu yönünde hamleler yapıldı. Sınıfın
zihinsel ve ruhsal yeteneklerinin köreltilmesi için sistematik programlar
uygulandı.
Finans kapital sınıfın karakterinde aşınmaları sağladıkça ters orantılı bir
şekilde hareket serbestliği, maksimum sömürü olanakları kazandı. İdeolojik
hegemonyasını yaydı. Sınıf egemenliğini, yeni rıza mekanizmaları üreterek
toplumsal egemenlik şeklinde kabul ettirdi.
Sınıfın kimliğine ve bilincine yönelik konsantre saldırılar, sınıfın
şekilsizleşmesine ve birlik zeminini kaybetmesine yol açtı. Bireyciliği
körükleyen dezenformasyon politikalarıyla, sınıf içinde rekabet ve hırs
körüklendi ve sınıf hızla atomize oldu. Marx Alman İdeolojisi’nde
sınıfın şekillenmesine ilişkin şöyle bir vurgu yapar: “Tek tek
bireyler, ancak başka bir sınıfa karşı ortak mücadele yürütmek zorunda
oldukça, bir sınıf meydana getirebilirler; bunu dışında, rekabet içinde
birbirinin düşmanıdırlar. . . ”
Bu gelişmelerin doğal yansımasıyla sınıfın örgütsel gücü dağıtıldı ve
parçalandı. Sınıfın bilinç ve kimliğinde yaşadığı olağanüstü deformasyonun
bazı somut yansımaları oldu. Yani bir anlamda “negatif”
diyalektik işledi. Yani yaşanan süreç aynı zamanda sınıfın eylem ve
örgütlenme kapasitesini zayıflattı. Çünkü sınıfın bilinç ve kimliğiyle onun
eylem kapasitesi ve örgütlenme gücü arasında diyalektik bir bağ vardır.
Eğer sınıfın bu diyalektik alanların birinde kırılma ve dejenerasyon
yaşanması doğrudan başka alanlara yansımasına yol açar. Kısaca bilincin
deforme olması peşi sıra kimliği zayıflatır. Bilincin deformasyonu ve
kimliğin aşınması doğal olarak, sınıfın eylem gücünü etkiler ve örgütsel
kapasitesini düşürür. Finans kapital sınıfın çok yönelimli ve birbirini
besleyen kabiliyetlerini bozdu ve aşındırdı. Son derece bilinçli bir
şekilde savaş stratejisi uyguladı. Devletin ideolojik aygıtlarını sistemli
çalıştırdı. İdeolojik ve siyasal hegemonyasını kökleştirdi ve
yaygınlaştırdı.
Bilinç ve kimlik, eylem ve örgütlenme arasındaki diyalektik sarmalın
kırılması sınıfın farklı ve geri refleksler geliştirmesine yol açtı.
İşçi sınıfı olaylara, dünyaya kendi sınıf kimliğiyle bakamadı. İşçi olma
üst kimliği dejenere oldu. Alt kimlikler öne çıktı. Sistem bu kimliklerin
öne çıkmasını körükledi, ön açtı. İşçi sınıfı yaşadığı cangılda bir savunma
refleksi olarak alt kimliklerine sarıldı. Varoluşunu burada kurdu. Ama
sermayenin bu kimlikleri son derece kullanma kabiliyeti, sınıfın
atomizasyonunu ve dejenerasyonun beraberinde getirdi.
Sosyolojide objektif kimlik olarak tanımlanan alt kimlikler, bireyin etnik,
dini, mezhebi, ırksal vb. yönlerini işaretler. Bir anlamda bireyin doğarken
aldığı, “kazandığı” kimliklerdir.
Sosyolojide sübjektif kimlik olarak tanımlanan üst kimlik iradi olarak
oluşturulur ve özneleşme sürecini işaretler. Kapitalist sistemde sınıfsal
eksen bu kimliğin gerçek oluşma zeminidir. İşçi sınıfı bu kimliğiyle yani
işçi olma kimliğiyle yaşamını kazanır ve sürdürür, yaşamsal duruş ve rolünü
kavrar. Bu kimlik sınıf mücadelesi içinde edinilen bir kimliktir.
İşçi sınıfı üst kimliğiyle bakmayı, olguları değerlendirmeyi bıraktığı an,
sermayenin bütün saldırılarına maruz kalır. Bu noktada alt kimlikler
sermayenin inisiyatif kurduğu, manipüle ettiği alanlar olduğundan, alt
kimlikle hareket eden sınıf güçsüz, mecalsiz hatta sert koşullarda
birbirinin düşmanı haline gelir.
Sermayenin ikinci operasyonu sınıfın değersizleştirilmesi, şeyleştirilmesi
ya da nesneleştirilmesidir.
Kapitalist üretim ilişkisi, doğasında sınıfın yabancılaşmasına yol açar.
Önce kendine, yarattığı ürüne yabancılaşan işçi giderek bu yabancılaşmayı
içselleştirir. Sermaye artı değer yaratma gücünü, kapasitesini bu
yabancılaşma üzerinden rahatça kurgular. İşçiyi bir nesne, basit bir emek
gücü haline getirdikçe varoluşunun temeli olan sermaye birikimini
sağlar.
Sermaye ekonomik, siyasi, ideolojik hegemonyasını sınıfı değersizleştirip,
onu hiçleştirerek ya da bir nesneye çevirerek kurar.
Sermaye bu yönde son derece iyi programlanmış ve iyi hesaplanmış taktikler
uygular. Örneğin; Wall-Mart’ta çalışan kadın kasiyerin iş saatinde
tuvalete gitmesini engellemek için altına pet bağlatır. Böylece en temel
insani ihtiyaç, işçiyi boyunduruk altına almanın, onu terbiye etmenin
aracına dönüşür. Bunu sermaye bilinçli olarak yapar. Sınıfı aşağılama
eğilimi olan bu tutum, esas olarak sınıfın kendine öz saygısını yitirmesini
hedefler. Bugün birçok işyerinde artık olağan hale gelmiş üst arama tavrı
da sınıfa yönelik açık bir aşağılama hareketidir. İşçiler işe giriş ve
çıkışlarında, her sefer “hırsız” olmadıklarını kanıtlamaya
çalışır. Ama muamele “sen potansiyel hırsızsın” demektir. Bu
muameleye maruz kalan işçi tedirgin, tereddütlü ve kendinden emin değildir.
Yine asgari ücret alan bir işçi (Türkiye işçi sınıfının %65’i asgari
ücretle yaşamını sürdürmektedir) objektif olarak kendini değersiz hisseder.
Bugün birçok araştırmaya göre açlık sınırı, 750/800 TL’dir. Yoksulluk
sınırı ise 2. 500 TL’ye yaklaştı. Böylesi bir ekonomik ortamda işçiye
asgari ücret olarak 650 TL vermek onu alenen aşağılama ve hor görmektir.
Her ne kadar bizler, asgari ücretin insanca bir ücret olması için talepler
geliştirsek de, asgari ücret politikası başlı başına sınıfı
değersizleştirme taktiğidir ve salt ekonomik değil, ideolojik ve varoluşsal
temelleri bulunmaktadır.
Sermaye böylesi taktiklerle sınıfa kendisini hiç hissettirir. Kendini
değersiz gören işçi salt ekonomik teröre değil, ideolojik teröre de maruz
kalmaktadır.
İşçi sınıfı böylece sistematik değersizleştirme operasyonlarıyla karşı
karşıyadır. İş yerlerinde artık olağanlaşan işleyiş sonucu (emir, hakaret,
aşağılama ve farklı mobbing uygulamalarıyla) ruhsal ve duygusal bir teröre
tabi tutulur.
Bütün bu uygulamalar özünde sınıfın devrimci gücünün kırılmasını, devrimci
kimyasının bozulmasını hedefler. Kendini değersiz ve hiç hisseden bir işçi
harekete geçmez. Nesneleşen bir işçi rıza gösterir, boyun eğer, riayet
eder. Sınıf nesneler yığınına dönüştürülerek, deklase edilir.
Buradan çıkan sonuç şudur, sınıfın onuru ekmekten daha da önemlidir. Bu
anlamda 1917 Şubat devriminde garson ve hizmetçilerin şu talebi sarsıcıdır:
“Bundan sonra bize sen değil, siz diye hitap edeceksiniz. ”
Ayrıca DİSK kurucusu Lastik-İş Sendikası Başkanı Rıza Kuas’ın
1969’da “üstünü aratma” eylemi, sınıfın
değersizleştirilmesine, nesneleştirilmesine karşı muhteşem bir eylemdir.
Bugün dahi bizlere yol göstermektedir.
Bu iki operasyonu sınıfın bir zümreye çevrilmesi, cemaatleştirilmesi
izledi.
12 Eylül faşist darbesinden sonra radikal bir şekilde hayata geçirilen
neo-liberal politikalar, 2000’lerin başlarında derinleştirildi. Yeni
bir momente girildi. Uluslararası düzlemde hegemonya krizi yaşayan ABD
imparatorluk projesi olarak BOP’u devreye soktu. Uluslararası
jeopolitikteki bu gelişmeler TC’yi etkiledi. TC, BOP’un model
ülkesi olarak bölgede öne çıkarıldı. Model parti ise AKP’ydi. Bu
süreç iç ve dış politikada bir dizi değişikliğe, altüst oluşa neden oldu.
AKP’nin iktidara gelmesi bir transformasyonun önünü açtı. 12
Eylül’ün resmi ideolojisi olan Türk-İslam sentezine neo-liberal bir
aşı yapıldı. Neo-liberalizme meşruiyet kazandıran cemaatçi hayırsever
kapitalizm inşa edilmeye başlandı. Kritik eşik ikinci AKP iktidarı dönemi
oldu. Bu AKP yeni bir AKP’ydi. Yakın zamanda gerçekleşen referandum
ve yerel seçimlerle AKP’nin üçüncü dönemine girildi. Bu süreç T.
C.’nin hızlı bir transformasyonunun önünü açtı.
Yasama-yürütme-yargı sistematiğinde özellikle yürütmenin belirleyiciliği
arttı. Yürütme güçler ayrılığını ifade eden bir erkten öte, iktidarın son
derece konsantre hale getirildiği bir yapıya dönüştü, yasama ve yargı da bu
konsantrasyona bağlı olarak yeniden şekillendirildi. Devletin yeniden
yapılanmasını ifade eden bu operasyonlarla devlet bir yandan içeride hızla
militarize olup, otoriter ve totaliter oluşumlara giderken, dışarıda
bölgesel bir karşı devrim merkezi gibi biçimlenmeye başladı. Devlet daha
konsantre bir faşist yapılanmaya dönüşüp, kendini “saklayıp”
bir yandan içe çekildi, öte yandan sivil toplumu da devlet eliyle inşa
ederek ya da fethederek, kendisini saklamanın aracına dönüştürdü. Böylece
siyasal gericiliğin gündelik hayata daha etkin müdahale etme olanakları
çoğaldı. Küresel sermayenin ihtiyaçları ve kapitalist entegrasyonun
önündeki engellerin kaldırılması yönünde devlet yeniden işlevlendirildi.
Bu sürecin bir parçası olarak ayrıca devlet, “hayırsever
kapitalizmin” inşasının en önemli unsuru olarak devreye girdi.
Birinci AKP iktidarıyla cemaatçi-hayırsever kapitalizmin alt yapısı
oluşturuldu. Bu durum paradoksi bir gelişmeyi işaretledi. Kapitalizm
aslında cemaati parçalar ve bozar. Ne var ki sosyal devletin tasfiyesi ve
radikal neo-liberal politikalar sonucu bir “sadaka toplumu”
yaratıldı. Devlet-cemaat-birey ilişkisi inşa edildi. Kapitalist devlet
cemaatleşti. Cemaat devletleşti. Kitlelerin sosyal devlet olmaktan
kaynaklanan en temel hakları eğitim, sağlık, ulaşım vb. metalaştırıldı,
gasp edildi. Kitleler yardıma muhtaç yığın haline getirildi. Muhtaçlar
yığını sadaka toplumunun zeminini oluşturdu. Fakirlik, yoksulluk
“kader” olurken, ona yardım bir “hayırseverlik” ve
cennetin anahtarı olarak sunuldu. Yoksullar, hayırseverlik
organizasyonlarıyla -bizzat bu organizasyonların bir kısmını devlet
gerçekleştirdi- nesneler yığınına dönüştürüldü, enkaz haline getirildi.
İşçi sınıfı da bu gelişmelerin bir parçası oldu.
Sistem devletin ideolojik aygıtlarını devreye sokarak, yeni rıza
mekanizmaları üretti. Hayırseverlik, rıza ve şükürle beslendi.
Sınıfa yönelik bu karşı devrimci operasyonlar, son derece tehlikeli
sonuçlar doğurabilir. En başta işçi sınıfı yeni bir zihniyet dünyası
içinde, kaderine razı, koşulsuz kula dönüştürülebilir. Ayrıca yaşadığı
bütün olumsuzlukları kanıksamış, atıl, düşünmeyen, boyun eğen, sessiz
yığınlar haline getirilebilir. Yoksulluğun kader olarak algılanması yazının
başında belirttiğimiz, neo-liberalizmin ideolojik saldırılarının
(prütanizm) parçasıdır. Amaç; sınıfın köleleştirilmesi, nesneleştirilmesi,
ruhunu ve mücadele gücünü kaybetmesidir. Ama sınıflar mücadelesi son derece
yaratıcı, zengin ve en olumsuz koşullarda bile umudu ayaklandıran bir
dinamiktir. Yaşanan kapitalist kriz ve yarattığı sonuçlar bunu bir kez daha
ispatladı. Çeyrek asırlık karabasan küresel düzeyde paramparça oldu.
Hayat kendi zenginliğiyle yeniden ortaya çıktı. Sermayenin yarattığı
cehennem, hegemonya hızla dağıldı. Sınıfsal antagonizmanın, kutuplaşmanın
üstündeki “kadife karanlık” yok oldu. Emek sermaye çelişkisini
örten, gizleyen tül parçalandı.
Kapitalist kriz uluslararası düzeyde yeni bir tarihsel momentin önünü açtı.
Muazzam dinamikleri açığa çıkardı ve çıkarmaya devam ediyor.
Kısaca özetlersek, 12 Eylül faşist diktatörlüğü sınıfın devrimci kimyasını
bozmayı, sınıfı köleleştirmeyi, bilinç ve kimliğini deforme etmeyi ve onu
demoralize etmeyi amaçladı. Onun ontolojisine saldırdı. Faşizm sınıfın
ontolojisine yönelik açık bir saldırıdır. Sermayenin maksimum tahakkümüdür.
Karşı devrimdir ve karşı devrim hala sürmektedir.
Sınıfın ontolojisini yeniden kurmak işçi sınıfının yıkıcı gücünü açığa
çıkarmakla mümkündür. Bu anlamda sınıfın yıkıcı gücünü açığa çıkaracak her
çaba, onun devrimci kimyasını besleyecek her çalışma, bilinç ve kimliğini
yeniden inşa edecek her faaliyet, moralini besleyecek her direniş ve her
eylem 12 Eylül faşizmine ve kapitalizme vurulan bir darbe olacaktır.
12 Eylül faşizmi ve onun kurduğu düzenle ancak böyle hesaplaşılabilir.
Devrimin mayalandığı işçi havzalarında, fabrikalarda, atölyelerde, organize
sanayi bölgelerinde, sınıfın öfkesini ve kinini örgütlediğimiz ve bu
sisteme yönelttiğimiz oranda 12 Eylül faşizmiyle hesaplaşabilir ve geleceği
kurabiliriz.
[VOLKAN YARAŞIR]
|
|
Cevap 169 |
|
Rind Üye   Cevaplar: 31 kayıt olmuş: 4/7/2006 Durum: Çevrimdışı
|
 |
Yazılış Tarihi: 23/10/2011 Saat 10:57  |
|
|
PEKİ BUNLARI PROTESTO ETTİNİZ Mİ,DEMOKRATIMSILAR?
Dün yazıma midem bulanıyor, h...er yanım ağrıyor diye başlamıştım, ondan
sonra bilhassa facebook’da gönderilen küfürleri, ölüm ilanlarını
temizlemekle geçti günüm. Küfür edenleri sildiğime bakmayın kendilerini çok
ciddiye aldığım yok. Ciddiye aldıklarım kendilerine demokrat diyen kesim,
onların yazdıkları (Ki bir kısmını çok yakından tanıyorum) çok ağırıma
gidiyor. Çağrılar yapıyorlar durmadan, yok şurada buluşalım, yok burada
toplanalım diye.
Bunlardan biri de Istanbul Bağdat Caddesi’nde olacakmış, aklımda
kaldığı kadarıyla Şaşkınbakkal’da protesto edeceklermiş. Protesto
dediğin her yerde yapılmalı tabii ki ama yine de benim aklıma bişey
takıldı. Oralarda hiç cenaze evi olmadı, olma olasılığı da yok. Orada
protestoya katılanların çocukları, nişanlıları, kardeşleri yada kocaları
askere giderken kimi torpiller yapılmış oluyor ve asla gözleri arkada
kalmıyor. Ne anlatanların ne de anlatılanların böyle bir sorunu yok. Bağdat
Caddesi’nde oturan belli bir kesimin sorunu var bu konuda, onlar da o
apartmanlarda kapıcılık yapanlar. Hatta belki onlardan bikaçının ama dağda
ama işkencede kaybettiği bir akrabası bile olabilir. Onların çocukları,
nişanlıları, kardeşleri gidecek o bölgede askerlik yapmaya… Sanırım
bir gün bile aklınıza gelmedi onların sorunları yada evinize temizliğe
gelen çoğunlukla Kürt kadınlarının yaşam koşulları.
Sizler bu konuda memnunsunuz, hatta türkçeyi yeteri kadar konuşamadıkları
için aranızda alay konusu yapıp fıkralaştırdıklarınız bile vardır. Bu sizin
sorununuz değil çünkü Migros’tan paketlerinizi taşıyacak bir Kürt
çocuğu lazım size, ayakkabınızı boyayacak, gezmelere gittiğinizde
çocuklarınıza bakacak genç kızlar. Büyük çoğunluğunuz da onları evden
çatal-bıçak çalmakla suçlarsınız.
Bugüne kadar neyi protesto ettiğinizi oturup bir düşünsenize!..
12 Mart darbesiyle idam edilen Deniz Gezmişler için yapılan herhangi
protestoya,
Havan topuyla öldürülen Mahir Çayanları anma toplantısına,
İşkenceyle öldürülen İbrahim Kaypakkaya’nın anma gecesine katıldınız
mı?
Bir gün bile “Neden darbe yapıyorsunuz kardeşim, bu
faşizmdir?” diye sokağa çıktığınız oldu mu?
12 Eylül darbesinde Diyarbakır Cezaevi’nde bok yedirilen, karılarına
ve kızlarına tecavüz edilen insanların yanında yer alıp bir gün olsun bunu
yapanlara hesap sormayı aklınıza getirdiniz mi?
Bilhassa Tansu Çiller döneminde 17 bin faili meçhul Kürt ve sosyalistlerin
öldürülmesine tepki gösterdiniz mi?
AKP döneminde 800’e yakın faili meçhul cinayet olduğunu biliyor
musunuz, bu sizi zerre kadar ilgilendirdi mi?
Kanser hastası olarak tedavisi hücrede yapılan Güler Zere’nin ve
başkalarının öldüğünü biliyor musunuz?
Diyarbakır Sur ilçesinin Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş şu an kanser
hastası ve kendisine yurt dışı tedavisi için pasaport verilmiyor, sizi hiç
ilgilendirdi mi?
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül para tırtıklamaktan hapis cezası aldığında,
aynı davadan yargılanmasına yada sanık olmasına karşın Necmettin
Erbakan’ı affettiğinde ne gibi bir tepki gösterdiniz?
Evrakta sahtekarlık ve kalpazanlık davalarından sanık olan Recep Tayyip
Erdoğan için aynı sokağa çıkıp “Erdoğan, yargılan da
gel…” diye toplantı yapıp haykırdığınız oldu mu?
Ruhi Su ve Orhan Apaydın’a pasaport verilmeyip infaz edildiklerinde
neredeydiniz?
1 Mayıs 1977, Kahramanmaraş, Çorum ve Sıvas Madımak katliamlarının
hesabını sormak aklınızın ucundan geçti mi? Bu sene 2 Temmuz’da
Sıvas’a gelip protesto etmeyi düşünüyor musunuz, yoksa çok işiniz mi
var o tarihte?
Bir kısmınız Alman Lisesi’nde, kiminiz Fransız, kiminiz İtalyan
Lisesi’nde okuyarak üniversiteleri bitirdiniz ama Kürtlerin kürtçe
öğrenmek istemeleri sizlerin tüylerini diken diken ediyor.
Kiminiz AKP’ye oy vererek kiminiz de darbe girişimcilerini
destekleyerek kendisini demokrat sanıyor.
Bu ülkede Süleyman Demirel’in kardeşleri ve yeğenleri, Tansu Çiller
ve Turgut Özal’ın çocukları, Necmettin Erbakan’ın kardeşi,
Erdoğan’ın yedi sülalesi ve dünürleri trilyoner oldu, ne yaptınız
bugüne değgin…
Şimdi barışı sınır ötesi savaşta görüyorsunuz. Bu yazdıklarımı
çerçeveletin ve her sabah bir kere okuyun, bakalım güne rahat başlayacak
mısınız, aynaya yada çocuklarınızın yüzüne sevecenlikle bakacak mısınız?
Bunları okuduktan sonra da ölenlerin sadece asker yada polis olduğunu
düşünecek misiniz? İnsan ölüyor insan, öldüğü için 2 bin liralık elektrik
borcu affedilen bir ülkede yaşıyoruz biz, bu utanç hepimize yeter de artar
bile… Protestolarınızı bekliyorum, sevecenlik ve barışla
kalın…
Ahmet Nesin/ 21 Ekim 2011
|
|
Cevap 170 |
|
Rind Üye   Cevaplar: 31 kayıt olmuş: 4/7/2006 Durum: Çevrimdışı
|
 |
Yazılış Tarihi: 20/11/2011 Saat 23:38  |
|
|
Hayali Gönlümde Yadigâr Kalan!
SARKİS HATSPANİAN | 20 – 11 – 2011 | Yıllar önce yazımın
kahramanı hakkında “Bir kısmımız onu Orhan Bakır, bir kısmımız
Armenak Bakırcıyan, bir kısmımız Ali Ağa kod adıyla bildi… Hangi
isimle bilinirse bilinsin, geçmişte, bugünde ve gelecekte yüreği eşitlik ve
özgürlükten yana kardeşçe bir yaşamdan yana atanlar için O, daima
hafızalarda yiğit bir komünist, kararlı, sevilen ve unutulmayan bir kişilik
olarak belleklerde yerini koruyacak” anlatımıyla özetlenmiş,
O’nu gerçekten de bire bir tanımlayan güzel bir makale okumuştum.
Orada Armenak’ın insani meziyetleri hakkında olabildiğince bilgi
verilmiş olsa da etno-kültürel kişiliği okuyuculara yeterince
iletilmemişti diye düşünenlerdenim.
İnançlı bir Hıristiyan ve aynı zamanda komünist olan Giritli yazar Nikos
Kazantzakis, İsa Mesih’in insani-dünyevi yaşamını anlattığı,
Türkçe’ye “Günaha Son Çağrı” başlığıyla çevrilen ve aynı
zamanda tüm Hıristiyan alemini allak-bullak eden bir filme de adapte edilen
kitabıyla ilgili bir Alman düşünürle yaptığı görüşme sırasında, kendi
açısından insanı:
”İnandıkları uğruna adanan bir yaşamın
temeline, yani köklerine inerek, ilk bakışta görünmeyen ya da fark
edilmeyen yapısal
özelliklerin hamuruna katılan mayadan arınıp,
içinde yanmakta olan
ateşin anlaşılırlığına ulaşmakla ancak
tanınabilecek bir varlık”
olarak tarif ediyordu.
Bence Armenak’ın hamuruna katılan maya ve içinde var olan ateşin
anlaşılması için, onun köklerine, yani Sasun’un sarp kayalıklarına,
kutsal Andok, Maratuk Dağlarına, ezgiye, baskıya, zulme, hıyanete karşı
Ermeni insanının destanlara konu olmuş direnişlerine, kendi topraklarında
özgürce yaşama arzusunu gerçekleştirme amacıyla yakılmış bilinen-bilinmeyen
ateşlerine ulaşmak gerekiyor. Öyleki, gelin isterseniz Silvan’dan
Diyarbakır’a göçen bir Ermeni ailesinin 7 çocuğundan dördüncüsü
olarak 1953′te doğan yiğidimizin, 1972 yılında mahkemeye başvurarak
değiştirmek zorunda kaldığı asıl adından başlayarak onu daha yakından
tanımayı deneyelim.
Doğduğunda, babası Cano’nun aslı Sasun’un Aharonk köyünden çok
yakın bir arkadaşı ona: “Gel bu çocuğa köylüm Armenak’ın adını
ver de,
sadece 44 bahar yaşayabilmiş yiğit fedayimizin adını onun
şahsında yaşatalım” demiş. Böylece O, Ermeni tarihine Hrayr
(Ateşadam) ve Tjokhk (Cehennem) takma adlarıyla geçmiş, 1860′ta Batı
Ermenistan’ın Daron
Bölgesi’nin Sasun nahiyesine bağlı
Aharonk köyünde bir papaz ailesinde dünyaya gelip yaşamış, Muş’un
Surp Garabet Manastırı’ndaki ruhban
okulunda okuyup mezun
olmuş, bölgenin Ermeni okullarında öğretmenlik yapmış, aydın kişiliği
nedeniyle daha 20 yaşındayken Muş Ermenilerinin önemli liderlerinden biri
olarak halk tarafından tanınmış, ama aslen
Sasun halk
direnişlerinin
örgütleyicilerinden Sosyal Demokrat Hınçak
Partisi’nin devrimci önderlerinden Mihran Damadyan ve Medzn
Murad (Hampartsoum Boyacıyan) ve hatırı sayılır fedailerden(1) Ağpür Serop,
Kevork Çavuş ve Antranik Ozanyan’la omuz omuza döğüştüğü için 1894
ve
1904 Sasun direnişlerinin en önemli isimlerinden biri olması,
yaşamının noktalandığı Gelieguzan Köyü’nü kuşatan Türk ve Kürt
güçlerine karşı eşitsiz bir kavgada son kurşununa dek döğüşerek
şehit
olduğu için hakkında kahramanlık şiirleriyle devrimci şarkılar
yazılıp
söylenen, gerçek adı Armenak Ğazaryan olan can fedainin
ismine layık görülmüş işte!
Armenak’ın tüm bacı ve kardeşlerinin nüfusta yazılı olanlar değil ama
gerçek adları da yine Sasun direnişlerine katılmış halk fedaileri ve
onların analarıyla eşlerinin anısını yaşatmak amacıyla verilmişti. Öyleki,
“T.C.” nüfus kayıtlarına Meryem, İbrahim, Süslü, Adnan, Kenan,
Semra olarak geçen bu insanlar gerçekte Mariam, Abraham, Sose, Arman, Keğam
ve Sima adlıdırlar. Eğer günlerden birgün Armenak Bakırcıyan’ın
biyografisini kitaplaştırma çalışmasında bulunma
niyetli bir
araştırmacı ortaya çıkacak olsa, biri 1904, diğeri 1980′de
şehit olan her iki Armenak’ın yaşam hikayeleri ve
kaderlerinin
birbirine şaşılacak derecede benzediğini de mutlaka
görecektir.
…Hapisten kaçırıldıktan sonra, işler istendiği gibi gitmemiş, o
koşullarda dört kişiyle yolculuk yapılamayacağından mecburen ayrılmışlardı.
İlk durağı İstanbul oldu, orada bir Ermeni dostunun anasıgilde, yeni bir
kimlik getirilene kadar bekledi. Sonra birlikte yolculuk yapacağı Dersimli
yoldaşıyla Diyarbakır’a gitmek üzere yola çıktılar. Onlarca
kontrolden geçip, iki yerde zorunlu aktarma yaptıktan sonra doğup-büyüdüğü
şehre varmışlardı. Oradan Ergani’ye gitmek için
daha önceden
bildiği bir tanıdık kamyoncunun yardımıyla gece geç vakit yola düştüler. Bu
arada açlıktan başlarına ağrı girmişti ama
bulundukları kamyonun da
Ergani’ye varmasına çok az kalmıştı. Şoför
kim olduklarını
bilmese de çocukluk arkadaşı Ermeni Khaço’nun
yakınları
olduklarından onların da fılla(2) olduğunu tahmin
edebiliyor ve
kanunla sorunları olduğu besbelli bu insanları gün
ağarmadan
Khaçogile ulaştırması gerektiğini de iyi anlıyordu. Armenak’la Alişan
Ergani’de iki gün kaldıktan sonra, asker-polis-jandarma birçok
tehlikeli arama-tarama zincirlerini zarar-ziyansız atlatarak
Dersim’e, Nazımiye’nin(3) Khodik(4) köyünde
onları
bekleyen Ali Haydarlara ulaşabilmişlerdi. Orada, bölgeyi çok iyi tanıyan
güvenilir bir dostlarından “Hapisten kaçmış olan Armenak’ın
fotolarının tüm jandarma ve polis karakollarına dağıtılmış
olduğu ve
çevre köylerde onlara yataklık etmeye kalkışanların da
terörist
muamelesine tabi tutulacakları” yönünde çok geniş bir
propaganda yapıldığını öğrendiler. Ona,
Pülümür-Kırmızıköprü-
Günceler(5, 6, 7) muhtarlığından alınmış sahte
bir kimlik kartı
vermişlerdi, bu kartta kayıtlı olan sicil
numarasının karşısındaki
haneye 427 yazılmış olduğunu görünce
yüzünde bir tebessüm belirmiş, geçmişine gitmişti. Diyarbakır Cumhuriyet
İlkokulu’nu bitirdikten sonra orta ve lise öğrenimini edinmek için
geldiği İstanbul’un Üsküdar
Mahallesi’nde bulunan Surp
Khaç Tıbrevank’a kayıt olduğu 1966 eylülünde, okul sekreteri Baron
Zare’nin kendisini “427 No’lu talebemiz oldun”
diyerek kutladığı o ilk gününü anımsamış ve biri kalkıp da ona, ‘çok
yıllar sonra aynı okul numarasıyla sahte bir kimlik kartı
taşıyacağını’ ona söylese de, böyle birşeyin insanın aklının ucundan
bile geçirilemeyecek “kaderin bir cilvesi” olması haline şaşa
kalmıştı. Altı yılını yatılı olarak geçirdiği sevgili okulunda suyu,
ekmeği, tuzu, yatak-yastığı, iyi ve kötü tüm günlerini paylaşmış olduğu
sınıf arkadaşlarını hatırlayıp, onları bir bir gözünün önüne getirdi. İki
Hagop, iki Krikor, iki Zakar, dört Garabet, Nubar, Khaçik, Panos, Muşeğ,
Khosrov, Bedros, Hovsep, Sarkis, Lutfik, Gülbenk, Nuran, Hayk, Donik,
Avedis, Stepan, Vartkes, Stepanos, Masis, Sahak, Zadik, Emran,
Yaşar-Serop ve Aydın’la yaşadığı bu eşsiz “Communard
Cenneti” yıllarında tanışmış olduğu devrimci fikirlere gönül vermesi
sayesinde komünist olmasını işte “çeliğine su verildiği” o
güzel günlere borçlu olduğunu da düşünmeden edemedi…
Diyarbakır’da bitirdiği
Cumhuriyet İlkokulu sonrası Armenak,
İstanbul’da yatılı okul olan Surp Khaç Tıbrevank’ta okuyor.
Burası, Lozan Antlaşması’na inat Anadolu’dan getirilmiş Ermeni
çocukları ruhban olarak yetiştirmek amacıyla tam da kendi doğmuş olduğu
1953′te kurulmuş, tabir-i caiz ise 1915 sonrasını anımsatan bir
nev’i “toplama yurdudur”.
Amaçlandığı üzere ruhban yerine çok miktarda solcu yetiştirmiş olan Surp
Haç Tıbrevank Ermeni
Okulu talebelerinin devrimci fikirlere gönül
vermesinin temelinde,
1915 artığı olarak kalakalmış, hayatın her tür
sillesini yemiş, Ermeni kimliğini sanki bir suçmuş gibi taşımış, ezilen,
horlanan, yoksul
Anadolu insanlarının çocukları olması yatar.
“T.C.” ’68 Kuşağı’ denen
devrimci gençlik
hareketiyle çalkalanıyorken, bu kuşağın en önemli
figürlerinden
birinin Tıbrevank sıralarından büyükleri Garbis Altınoğlu
olmasının
oynadığı rol da çok önemlidir.
Anadolu’dan getirilmiş Ermeni çocuklardan birçoklarının
Tıbrevank’ta devrimci gençlik hareketleriyle
tanışmasında, 12
Mart döneminin devrimci kadrolarından Garbis Altınoğlu’nun manevi
etkisinden sonra, Armenak’ın kendisinin de mezuniyetini
takiben
militan bir devrimci olarak devam eden Tıbrevank bağlarıyla
örgütleyici ve
politize edici rolü büyük olmuştur. Tıbrevanklı
gençlerin o yıllarda ülkeyi
saran devrimci hareketler içinde
özellikle TKP/ML-TİKKO’ya sempati
duymalarında ise, herhalde
onun kurucusu İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip
sır vermeyen
bir yiğit olmasından öte, Türkiye solunun 50 yıllık
İttihatçı
damarından radikal biçimde ayrılan, Kemalist ideolojinin
ırkçı-faşist özünü çırılçıplak teşhir eden, gayrı-Müslim halkların kanlı
tasfiyesi ve farklı kimliklerin inkarı üzerine kurulmuş Türk-Müslüman
hakimiyetini sorgulayarak
ezilen ulus ve azınlıkların özgürlüğü için
mücadele bilincini de yükselten
bir önder olması belirleyici
olmuştur.
Tıbrevank, “T.C.” tarihindeki Ermeni gerçekliğini
anlayabilmek
açısından bir milattır. Tıbrevank’ın öyküsünü
öğrenmek isteyen herkes, 1915 felaketinin ardında bıraktığı facianın da
canlı şahidi olabilir. Elinden herşeyi çalınmış bir ulusun mucizeyle
“hayatta kalanlarının” yine kendi toprakları üzerinde, ama
bölük-pörçük, üçü burda-beşi orda, bir o kadarı da beri tarafta yaşasalar
bile, uğratıldıkları akıl almaz
soykırımını gerçekleştirenlerin
arasında yaşıyor olmalarının üzerlerinde bıraktığı tarif edilmesi zor
etkilerle, asıl doğa ve yapılarını neredeyse tamamiyle yitirip, tümden
başkalaşmış evlatlarıyla karşı karşıya kalınan bir gerçek ortaya
çıkmıştır.
Anadilinde eğitim görme olanağından yararlanmak için her yaz
Anadolu’nun dört bir yanına giderek, kaybolmakta olan soydaşlarını
arama, bulma ve onların erkek-kız çocuklarını İstanbul’a getirerek
Ermeni okullarında
okumalarını sağlamak amacıyla ter dökenlerin
kervanına Armenak da
katılmıştır. 1966-1972 yılları arasında,
Diyarbakır’daki Ermeni
Kilisesi papazı Der Giragos’un
değerli yardımlarıyla Siirt, Şırnak, Urfa ve Mardin civarında dolaşarak
kader ortağı olduklarından yüzlerce
Ermeni’ye ulaşabilmiş,
sayısız çocukların İstanbul’a getirilip
Ermenice eğitim
almalarını sağlamıştı.
Tıbrevank’a kayıt olduğu 1966′da okul müdürlüğüne başlayıp,
mezun olduğu 1972′de müdürlükten ayrılan hemşehrisi Mıgırdiç
Margosyan’ın edebiyata düşkünlüğüne özenmesiyle, onun okul
kütüphanesinde ne kadar kitap varsa okumasını da getirmişti. Okumak onun
için aynı hava, ekmek, su gibi bir ihtiyaç demekti, sınıf arkadaşları gibi
futbol, voleybol, basketbol türü oyunlara pek ilgisi yoktu, ama çok
severek, büyük bir haz duyarak
satranç oynuyordu.
1963-1969 yılları arasında dünya satranç şampiyonu olan Dikran Bedrosyan, o
dönem doğal olarak tüm dünya Ermenilerinin gurur kaynağı olup, özellikle
genç neslin satranca ilgi duymasına da sebep olmuştu. O yıllardan itibaren
Tıbrevank talebelerinden birçoğunun değişik yarışmalarda şaşılası
başarılara ulaşması ve ülke çapında satranç şampiyonları vermiş olması,
hele hele o gençlerin kırsal alanda yaşayan, köylü kökenli ya da zanaatkâr
ailelerin çocukları olması öyle kolayca açıklanır, anlaşılabilir birşey
değildi.
”Formu bir oyuna benzeyen satranç, aslında sanat
içerikli ve sporda yenme arzusunu zafere dönüştürme azmini geliştirmeye
yarayan bir araçtır” sözleriyle bilinen Dikran Bedrosyan’ın
izinden yürüyen Gary Kasparov, Levon Aronyan gibi diğer dünya
şampiyonlarımız da zamanla Virtüoz Maestro’nun sözlerini
doğrulamışlardı.
Armenak, zekasını kullanarak
binbir beladan başını kurtarmasında
satrancın yadsınmaz rolünü çok iyi bildiğini en yakını gördüğü birkaç
arkadaşıyla paylaştığı anılarında itiraf etmişti. Okulda, anadilini öğrenme
sayesinde çoğu 1915′te ölüme
gidip-gelmeyen Ermeni şair ve
yazarların eserlerini de okuma şansına sahip olmuş, Ermenice ve Edebiyat
dersleri öğretmenleriyle o kayıpların acı kaderi hakkında sohbet ediyor,
böylece “sakıncalı” konulara giderek artan ilgisi karakterinin
oluşmasında da oldukça
önemli bir rol oynuyordu. Sessiz, sakin
halini aslında sönük sanılan bir volkana benzetmek daha doğru olurdu, ateş
dışarı fışkırıp, lavını dökmese de, onun içinde, yüreğindeydi ve devrimci
yaşamının en
doruğuna, dağlara çıktığı dönemlerde kendini mutlaka
gösterecekti.
…1993 yılı mayısında, Karabağ halk direnişine çok değerli katkılarda
bulunmuş ve savaş nedeniyle yerinden yurdundan edilmiş
insanlarımıza
insani yardım ulaştırmak için sıradan bir insanın
yapabileceğinin
çok üstünde emek ve çaba sarfetmesini fazlasıyla
takdir ettiğim, 47
yaşındayken aniden vefat eden Varujan Karian adlı Zaralı çok değerli bir
arkadaşımın cenazesine katılmak için Los Angeles’e gitmiştim. O
zamana kadar yurtdışında görmüş olduğum tüm cenaze merasimlerinden en
kalabalık olanına katılırken, yaşadığı
toplumda bu kadar
sevilmiş-sayılmış olan insanımızı son yolculuğuna uğurlarken, anısına saygı
anlamında yaptığım konuşmada, başkalarının dert ve acılarını gönüllü
omuzlayarak, yürekten paylaşmaya adanmış bir
yaşama paralelde
bulunmak için verdiğim bir örnekle O’na atıfta
bulunup,
“13 sene önce yine bugünlerde yitirmiş olduğumuz Ermeni halkının
yiğit evladı Armenak Bakırcıyan’ın ruhu için de dua edelim”
deyivermiştim.
İkindi vakti Ermeni kilisesi salonunda verilen cenaze yemeğinde, kim
olduğunu bilmediğim yaklaşık 40 yaşlarında bir bayan bana yanaşıp çok gizli
birşey söylercesine pek usulca: “Söylemesem çok rahatsız olacağım bir
şeyi size bildirmek istiyorum. Okul arkadaşınız olduğunu konuşmanızdan
öğrendiğim Armenak’ın sevdiği kız, benim
Oregon’da
yaşayan ağabeyimin bundan bir yıl önce acı bir kazada
kaybettiğimiz
kızıydı. Zamanında Armenak üniversite öğrencisiyken, yeğenime özel dersler
verirken birbirlerini sevmiş olduklarının belki de tek şahidiyim. Ayrıca
bize satranç oynamayı, düşünmeyi, kitap okumayı, herhangi bir konuda görüş
bildirmeyi de ondan öğrendik diyebilirim. Amerika’ya göç ettikten
sonra bile yeğenim onu
unutamıyor, biri diğerinin ardından ne yazık
ki hep cevapsız kalan mektuplar yazıp yolluyordu, vurulduğunu çok geç
öğrendiğinde ise karalara bürünmüş, uzun zaman yaşayamadığı aşkının yasını
tutmuştu” diye hüzünlü bir heyecanla anlattıklarına bir de gözleri
yaşla dolu “Bugün burada gördüğünüz, memleketlerinden kovulmuş olarak
yaşayan hep hor görülmüş, ezilmiş, bin bir hakaret ve tacize uğratılmış,
vurulup
kolu kanadı kırılmış olduğu için de pısırık, korkak, ürkek,
edilgen
bir karakter sahibi olmaya itilip-zorlanmış
Anadolu’dan göçme bu
Ermeni toplumu, şimdi anavatanı
Ermenistan ve Karabağ’ın var olması
için çalışmış
insanlarından birini bu denli sevip de saygılarını görkemli bir merasimle
bildirme noktasına gelmişse eğer, inanın tüm bu
insanların bilinç
altında Armenak ve Armenak gibi yiğitlerimiz
yatmaktadır”
sözlerini de ekleyince bu kez duygulanıp gözyaşlarımı tutamayan ben
olmuştum. Armenak, yeryüzünün iki ayrı ve birbirinden
çok uzak
kıtasında yaşayan iki Ermeni yüreğinde aynı gurur ve acıyı var edebiliyorsa
eğer, yarınlarda 2 milyon insanımızın bilinç altında var olanı da pekâlâ
bilince çıkarabilirdi kuşkusuz!…
…Partisinin İzmir Tariş fabrikasında çalışan işçilerin sendikal
örgütlenme çalışmalarını koordine etme ve Ege bölgesinde devrimci
kadrolardan oluşan bir ağ yaratmayı becermeye muktedir aday arayışı
probleminin Armenak sayesinde çözülmesi sevindiriciydi. Tariş, işçi
mahalleleri ve kirada kalınılan iki ev arasında mekik dokuyor,
başını
kaşıyacak kadar vakti olmadığı halde, örgütleme
çalışmalarında
eksikliği çok hissedilen onlarca kadroların yapması
gerekeni tek
başına üstlenip yapmaya çalışıyordu. Devrimci
örgütlenmelerde o
dönemler işlerin çoğunlukla parasızlık nedeniyle
aksamasının
alternatif çözümü olarak banka soygunlarıyla telafi
edilebileceği fikri hayat buluyor, kabul ediliyordu.
Ancak, “T.C.” tarihinde hiç, ama hiç kimsenin aklından
“arka oturağında iple bağlanmış tahtadan bir
sebze sandığı
olan bir bisikletle, tek başına bir bankaya girip soygun yapıp dışarı
çıktıktan sonra naylon torbaya doldurduğu paraları bisikletinin arkasındaki
karnabahar dolu sandığa koyup da aynı sokağın yaklaşık üç-beş yüz metre
ötesindeki bir başka bankaya daha girip
veznedeki bayana
“Bacım şu torbaya sığacak kadar parayı koy da ben gideyim, fazlasını
yerleştirecek yerim yok, üstü sizde kalsın” dedikten sonra, elinde
para dolu naylon torbayla, soyduğu bu ikinci bankanın önüne bıraktığı
bisiklete binip de kayıplara karışan” Armenak’tan başka bir
soyguncu daha olmadığı ve olamayacağı da bilinmelidir mutlaka!
İzmir’de polis tarafından gerçekleştirilen bir ev
baskınında
yaralı olarak yakalanıncaya kadar, şehirde yapılan
banka
soygunlarından birkaçının, pratik zekası tartışma götürmez
Armenak’ın işi olduğunu tarihe not düşmek gerekir… Ancak bu
böyle olduğu halde, onun
dürüst kişiliği sayesinde Partisi’nin
gereklerini karşılamak için “kamulaştırılan” paraya hiç el
atmadan günlerce aç kaldığına şahitlik edecek onlarca insan hâlâ sağ olup
aramızda yaşamaktadır. Bu, 1970′li yılların
devrimci
kadrolarında varolan fedakârlık ve idealistliğin,
püritanizme varan
böylesi bir dürüstlüğün takdir edilmesi için hem
çok önemli ve gereklidir, hem de Armenak nezdinde o neslin özverili, pak
yürekli, vicdanı temiz tüm insanlarını layık oldukları gibi anmamız
anlamında insani bir görevdir de!…
…Uzun zamandan beri bölgede faşist terör estiren jandarma binbaşısı
ve gaddarlıkta ondan geri kalmadığını her fırsatta günahsız köylülere
katmerli işkenceleriyle sergileyen yaverinin karakol baskını sırasında
birlikte cezalandırıldığı olayda ağır yaralanan yaver yüzbaşının
Armenak’ın ayaklarına düşüp “Hayatımı bağışla Ali Ağa,
çoluk-çocuğuma acı, vurma beni” türü
yalvarış-yakarışlarına
“bizde düşene vurulmaz kuralı hep yürürlükte
yüzbaşı, ama
Munzur Vadisi’nde dolaşan kurda kuşa yem olup olmaman bizim elimizde
değil ki” diyerek onu kaderine ve işlemiş olduğu ağır
suçlarıyla kendi vicdani muhasebesini yapmaya mahkûm etmek gibi bir
cezalandırmayla olduğu yerde terkedip gittiklerine dair etkileyici haber,
birkaç gün zarfında Dersim dağ köylerine ulaştığında, insanlar mutluluktan
havalara uçmuş, ziyarete çevrilen yıkık Ermeni kiliselerine adaklar adamış,
“helal süt emmiş” TİKKO komutanının sağlığı için hayır duaları
etmişlerdi.
Haydar iki aydan fazla zamandır Ali Ağa olarak bildiği Armenak’tan
tek adım olsun ayrılmamış, onun tüm bölge insanlarının olağanüstü büyük
sevgisine layık görülmesinin ‘ilk
elden’ şahidi olmanın
manevi doyumuna varmasının tadını çıkarıyordu.
Türk olduğunu sandığı, Zazaca bilmeyen Armenak’ın dünyada sırf adalet
için yaşayan çok az insandan biri olduğuna yürekten inanıyor ve kendi
kafasında efsaneleştirdiği kahramanıyla geçirdiği her anı doya doya
yaşamaya çalışıyordu. Onunla ilgili kendisine soru soranlara, bir
yerine iki olumlu bilgi iletmek, hatta abartılı eklemelerde bulunmaktan da
geri kalmıyordu. Çok yorgun oldukları bir gün, Mazgirt
yakınlarında
Bağin/Pağin(10) köyünde, yerel halkın Çermik(11) olarak adlandırdığı, hem
ılık su pınarı, hem de çok eski tarihlerden kalma üç metrelik kalın ve
düzenli olarak örülmüş taş duvarlarla çevrili, her yanı çalılık ve adam
boyu yaban otlarıyla örtülü metruk
bir yerde dinlenmek için mola
vermek, uyuyup dinlenmek durumunda
kalmışlardı. 6 kişilik Partizan
grubunun 4 üyesi duvar dibine kıvrılıp uyurken, 2 yoldaşı güvenlik nöbeti
tutuyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla beraber ayağa kalkan grup,
komutanlarının yerdeki taşlar üzerindeki
anlaşılmaz işaretleri sanki
okuyabiliyormuşçasına, elindeki küçük not
defterine bir şeyler
çiziktirdiğini görmüşlerdi. Epeyi zaman sonra, işini bitirip, cep defterini
iç cebine yerleştirirken bakışlarıyla kendisini sorgulayan gençlere dönüp
“ne yaptığımı merak ettiğinizi
görüyorum yoldaşlar, bu
taşların üzerinde benim anadilimde yazılar
görünce, doğal olarak ne
olduğunu anlamak istedim ve 7.inci yüzyıldan kalma bu yer hakkında bilgi
sahibi oldum. Ben Ermeniyim, asıl adımı bilmenizin bir yararı olduğunu
sanmadığım için onu es geçmeyi doğru buluyorum. Önemli olan asıl, bu
topraklarda ezelden beri yaşanmış
adaletsizliklere, zulme,
katliamlara, yani haksızlıklara maruz kalmış,
mağdur edilmiş her halktan insanların eşit olarak, özgür yaşayacağı
yarınlar için bugün omuz omuza birlikte mücadele etmekte olmamızın
anlaşılması ve halklarımızın devrimci kavgada bizimle olmasını
sağlamak için elimizden geleni yapmaya çalışmaktır” içerikli bir
konuşma yapmıştı. Duyduklarından heyecan duyan Partizan grubuna sadece 6 ay
önce katılan Ali Rıza, “benim köyümde de çok Ermeni, onların
evlerinde de bu taşlardaki yazılarla yazılmış kitaplardan var. Senede iki
defa bayramlarını kutlamak için köyümüze gelen, onları ziyaret eden
dedelere o kitaplar üzerine dua etmelerini istiyorlar. Eğer uygunsa gece
karanlığında köye gider, çocukluk arkadaşım Ermeni
Musalarla
görüşebiliriz, onun çok yaşlı dedesi hâlâ sağ ve Dersim hakkında her
meseleyi bilen çok bilgili biridir” deyince, beklenmedik
bu
öneri üzerine Armenak’ın istemiyle tüm grup, güneye
Pertek’in(12) Sürgüç(13) köyüne doğru yola koyulmuştu…
Yazımın en başında bahsini ettiğim yazıda, mutlaka alıntılamayı istediğim
ve kısmen doğru bulduğum önemli bilgiler barındıran başka bölümler de
vardı. Orada; “Ermeni Soykırımı sonrası bölgede sağ kalan
ancak
varlığını ‘gizlemek’ zorunda hisseden pek çok
Ermeni aile, onunla
başlayan bir uyanışın içerisinde bulur kendini,
bu hem ulusal olarak
kendilerine yapılan zulme karşı tavır almanın
zorunluluğu, sınıfsal olarak ezilmişlikleriyle de birleştirir. O, ülkemizde
yaşayan çeşitli
milliyetlerden emekçi halkın kurtuluşunun
sosyalizmle olacağına beyni ve yüreğiyle sarsılmaz bir inançla
inanmaktadır. Hayrabet Hançer(14), Nubar Yalımyan(15)(*) ve Manuel
Demir(16) gibi pek çok Ermeni devrimci TKP/ML saflarında mücadele eder ve
hayatlarını bu uğurda kaybederler. Aklımızda Armenak ve yoldaşlarını alıp,
bize ne kadar güzel değerler bıraktıklarını, bunları daha da geliştirmemiz
gerektiğini düşünerek,
millet, dil, din farkı gözetmeksizin insan
olmanın, devrimci olmanın güzelliğini daha da bir hissederek…”
deniyor ve hemen ardından da “Ölümünden sonra özellikle faaliyet
yürüttüğü Elazığ, Tunceli, Bingöl çevresinde doğacak olan pek çok çocuğun
adı da Orhan olacaktır” diye
bir iyi niyet eklemesinde
bulunuluyordu.
Burada bir parantez açarak,
önemli bulduğum bir konuya değinmek,
daha doğrusu hâlâ kanayan bir yaraya parmak basmak istiyorum.
Armenak’ın okuldan yakın arkadaşı olan
Hrant Dink’in
“Türk Solu” hakkındaki eleştirel anlatım ve yayımlanan
söyleşilerinden, 12 Mart döneminin baskı ve şiddet ortamında, henüz
TİKKO sempatizanı oldukları zaman, örgüt yeraltına çekildiğinde Ermeni
cemaatinin başına kendi eylemlerinden ötürü kötü bir şey gelmesin
diye, üç okul arkadaşının mahkemeye başvurup Ermeni isimlerini
nasıl
değiştirdiklerini, Orhan, Fırat ve Murat yaptıklarının acı
öyküsünü bilmeyen kalmamıştır sanıyorum. Hrant, yaşadığı yıllarda nüfus
cüzdanında Fırat olarak kayıtlı olduğu halde, tek defalığına bile olsa
Türkçe o ismi hiç kullanmadı ve bunu çok bilinçli olarak yapıyor, bu
topraklarda Fırat değil, HRANT olarak yaşayabilmenin mücadelesini verdiği
için böyle davranıyordu.
Bu bağlamda, yiğidimiz Armenak’la
ilgili herhangi bir anlatı, söyleşi, şiir, yazı, kitap, ağıt, türkü
yazıldığında, “12 Mart mirası Orhan” yerine bundan böyle onu
sadece kendi adı Armenak(17) olarak anmak ve yeni nesle de onu asıl adıyla,
gerçekte olduğu gibi tanıtmak gerektiğinin çok daha doğru olduğuna
inanıyor, bu satırlarımın bir öneri olarak kabul görmesini diliyor, duyarlı
Ermeni yüreklerine dert olan bu acının hafifletilmesi için bu yönde
belirgin adımlar atılmasını arzuluyorum. Keşke O’nun gömülü olduğu
topraklarda bir gün Orhan’lar kadar Armenak’lar da doğabilseler
de, özlenen güzel günlerin güneşi tüm halkların eşit ve özgürce yaşayacağı
yarınlarımızı da tüm sıcaklığıyla ısıtabilse ne iyi olurdu diye düşünmek,
aynı zamanda ortak geleceğimize birlikte yürüyebilmenin tek şartını adil
olarak yerine getirme görevimizi, bilinçle, insana olan inanç ve güven
temelinde yükseltmeyi becermemizi de umut etmek istiyorum.
…2004 Aralığında yeğenimin düğününe katılmak için
Amerika’dayım. Fırsat bu fırsat, Tıbrevank’tan sınıf
arkadaşlarımın bir akşam yemeği davetine katılmak üzere eski okul
arkadaşlarımla okyanusun dalgalarına nazır küçük bir “kendin
doldur-kendin ye” aşevinde toplanıyoruz. Bir, iki, beş,
on… derken
masamız kalabalık bir grup can yoldaşıyla doluyor.
Armenak’ın sınıf arkadaşlarından, Hrant’ın anlatımlarında
“kutsal üçlü” olarak anılan ve Ermeni isimlerini değiştirmek
için mahkemeye başvuran yoldaşlardan
üçüncüsü Stepan’la, bir
diğer sınıf arkadaşı Zadik tam karşımdalar.
Anadolu, Tıbrevank,
Diaspora, Ermenistan, Karabağ ve daha nice konu hakkında konuşuyor,
tartışıyor, boğuşuyoruz… Yiğidimiz Armenak da tabii bizle beraber,
yanımızda, içimizde, hatta baş ucumuzda ama
hiçbirimiz adını vermeye
cesaret edemiyor gibi… Adı dilimizin ucuna geliyor da yutkunup,
boğazımızda düğümleniyor sanki… Bir türlü ağzımızdan çıkmıyor,
çıkamıyor nedense! Çok aktif, gürültülü koyu sohbet gırla giderken, bir an
beklenmedik, hiç nedensiz bir sessizlik
oluyor her nasılsa…
Stepan’la göz göze geliyoruz, Zadik de
bakışlarıyla sessizce
bize katılıyor… İçimiz içimize sığmıyor artık… Stepan barut
gibi, patladı patlayacak… Zadik ateş sanki, yanıp tutuşuyor…
Dayanamıyorum artık, dayanamıyor hiç birimiz ve bizden kim başlıyor
hatırımda değil ama, Armenak’ın anısına hep bir
ağızdan, hep
beraber güzel bir Anadolu türküsü söylüyoruz…
HAYALİ GÖNLÜMDE
YADİGÂR KALAN!
Sesimiz olabildiğince gür, sesimiz pek cesur ve
korkusuz… Birlikte, o an orada bulunan tüm Tıbrevanklılarla
doğup-büyüdüğümüz topraklara, Kilikia’ya, Batı
Ermenistan’a,
Medzgerd’e, Faraç’a(18) doğru
kanatlanıp uçuyoruz. Orada, her zamanki gülen yüzüyle Armenak’ı
görüyoruz… Sıcak, çocuk kadar masum, bildiğimiz, tanıdık tebessümüyle
bize bakıyor… Yüreğimiz yerinden oynuyor, kalkıyor, yükseliyor ve
hayali gönlümüzde yadigâr kalıyor!…
“Vardaşen” Mahpusanesi
Notlar:
(1) Fedai: Ermeni halkının oluşturduğu
direnişçi Partizan gruplarına
verdiği ad.
(2) Fılla: Kürtler tarafından tüm Hristiyanlara, burada Ermenilere verilen
ad.
(3) Nazımiye: Batı Ermenistan’da asıl adı Garmir Vank (Kızıl Kilise)
olan bir yerleşim yeridir. Zazacada kullanılan Kısle şekli, Kızıl
Kilise’nin
bozularak telafuz edilenidir. 1896 yılında Sultan
Abdülhamid tarafından kızı Nazime’nin onuruna, şehre Nazımiye adı
verilmiştir.
(4) Khodik: Zazacada da Xodiğ olarak adlandırılan,
“T.C.”
tarafından adı Yazgeldi olarak değiştirilen bir
Ermeni köyüdür.
(5) Pülümür: Dersim’in kuzeyinde Ermenice aslı Plurmori
(Böğürtlentepe) olan bir Ermeni şehridir. Zazacada bozuk şekliyle telafuz
edilmektedir.
(6) Kırmızıköprü: Ermenice aslıyla Garmir Gamurç olarak adlandırılan
Plurmori merkezinin güney-batısında bulunan köye
Zazaca
Ermenice’den aynı anlam tercümesiyle Pırdosur
(Kırmızı,
Kızılköprü) denmektedir.
(7) Günceler: Ermenice asıl adı Gıntsıni (Yabanağaç, Karaağaç) anlamını
taşıyan, yakınında küçük bir kilise de bulunan bir Ermeni köyüdür.
(8) Kamulaştırma: “Kamulaştırma” denilince akla ilk olarak,
“Lenin’in fedaisi” Bolşevik kahraman, KAMO devrimci
adıyla tanınan Simon Der-Bedrosyan gelir. O, tarihe meydan okuyan, onu
değiştirmek için kurbanı olacağı tarihsel güçlere dayandıran efsanevi
devrimci bir kahramandır. 15 Mayıs 1882’de Tiflis yakınlarında,
Stalin’in de doğum yeri olan Gori kasabasında dünyaya gelmesinden, 18
Temmuz 1922′de trajik ölümü sonrası Yerevan’ın kenarındaki
ebedi huzura çekildiği güne kadar süren 40 yıl gibi kısa hayatına
olağanüstü çalkantılı, devrimci bir yaşamı sığdıran bu Ermeni
enternasyonalistin tıpkı bir mermi gibi akıl almaz yaşamı, sırf kendine
özgü bir çizgi izler. Devrim için hayatını defalarca hiçe sayarken Çarlık,
Avrupa ve Osmanlı zindanlarından vakurla geçen bu efsanevi devrimci, ender
görülen bir fiziksel cesarete, az bulunur bir irade ile bir halk
kahramanının, bir adalet dağıtıcısının tüm özelliklerini kendinde
toplamıştır. Efsanevi devrimci Simon Der-Bedrosyan’ın ölümünden 50
yıl sonra bile Bakülü taksi söförü, Tiflisli meşrubat satıcısı ya da
Batumlu çay toplayıcısı kadın Simon Yoldaş’ı sadece tanımakla
kalmayıp ondan sevgiyle söz etmesi olağandışı olmakla birlikte, anlamsız
değildir. (Bu efsanevi devrimcinin yaşam ve mücadelesiyle ilgili Jacques
Baynac’ın pek değerli bir incelemesi “KAMO Lenin’in
fedaisi” adıyla Kaldıraç Yayınları tarafından yayınlanmıştır.)
Armenak ile soydaşı ve yoldaşı KAMO/Simon Der-Bedrosyan’ın yaşamları
şaşılası bir benzerlik gösterirler.
(9) Mazgirt: Batı Ermenistan’ın Ermenice aslıyla Medzgerd
(Büyükhisar, Büyükşehir) anlamıyla adlandırılan şehridir.
(10) Bağin/Pağin: Urartu Krallığı döneminden kalma kalesi ve
Ortaçağ’dan beri işletilen ılıcası olan çok eski bir
Ermeni
yerleşim yeridir. Bağnadun/Pağnik/Pağin/Bağin Ermenicede Hamam, yıkanma
yerine verilen addır.
(11) Çermik: Ermenicedeki telafuzuyla Çermuk, Sıcak Su, Ilıca, Kaplıca
anlamında kullanılmaktadır.
(12) Pertek: Batı Ermenistan’da asıl adı Pertak/Pertag olan ve (Küçük
kale, Kalecik) anlamını taşıyan önemli bir şehridir.
(13) Sürgüç: Ermenice Surp
Pırgiç (Kurtarıcı, Aziz/Kutsal İsa
-peygamber-) anlamını taşıyan ve aynı adla anılan bir de Ermeni kilisesi
olan Pertak yakınlarında bir
köydür. Sürgüç, bozuk ağızla telafuz
edilen şeklidir.
(14) Hayrabet Hançer: 1957, Sivas-Gemerek doğumlu Hayrabet Hançer (Honca),
1969-1975 yılları arasında S.H.Tıbrevank’ta okudu. İleriki yıllarda
TKP/ML Hareketi safında politik çalışmalarda bulundu, çok aktif ve göze
çarpan bir militandı. “Halkın Birliği” gazetesi editörlüğünü
yaparken, 1 Mayıs 1980 günü Kayseri’de faşistler tarafından güpe
gündüz sokak ortasında hunharca katledildi.
(15) Nubar Yalımyan: 1958, Mardin Silopi kırsalında yaşayan Ermeni Varto
Aşireti doğumlu Nubar (Reşo) Yalımyan, 1970-1973 yılları arasında
S.H.Tıbrevank’ta okudu. İleriki yıllarda TKP/ML safında politik
çalışmalarda bulundu, İstanbul’da yayınlanan Ermenice günlük MARMARA
gazetesinde çalıştı. 1977′de 1 Mayıs katliamında Kontr-gerilla
kurşunlarıyla yaralandı. 1978′de politik ilticacı olarak
Hollanda’ya göç etti. Yurtdışında olduğu yıllarda da çok aktif ve
göze çarpan çalışmalarda bulundu. Ermenice-Türkçe dilinde
“BAYKAR-Mücadele” adlı bir derginin kuruculuğu ve
başyazarlığını yaptı. 5 Kasım 1982 günü Utrecht’de kaldığı evde Türk
devletinin gizli ajanları tarafından delik deşik edilerek katledildi.
(16) Manuel Demir: 1963′de Kayseri-Bünyan-Gigi köyünde doğan Manuel
Demir, 1974-1980 yılları arasında S.H.Tıbrevank’ta okudu. İleriki
yıllarda TKP/ML safında aktif politik çalışmalarda ve 1987 sonrasında MK
üyeliğinde de bulundu. 1981-1985 yıllarını hapiste geçiren, özgürlüğüne
ulaştıktan sonra çok daha aktif ve illegal örgütleme çalışmalarında önder
kadro konumunda bir militanken, Kandıra Piyade Alayı’na karşı yapılan
askeri bir operasyon sonrası polislerce takip edilerek Sefaköy’de
kaldığı evde tutuklandı ve çok ağır işkencelerden geçirildi. Yiğitçe
direnişini hazmedemeyen devlet güçleri tarafından İstanbul-Sefaköy yolunda
boş bir arsaya götürülüp kurşuna dizilerek, 24 Ocak 1988 günü hunharca
katledildiği halde, bu cinayeti gizlemek için “çatışmada ölmüş”
süsü verildi ve Türk basını da bu yalana çanak tuttu.
(17) Armenak: Ermenice “Küçük Ermeni”, “Ermenicik”
anlamını taşımaktadır.
(18) Faraç: Armenak’ın kendi vasiyeti üzerine yoldaşları tarafından
Faraç’da gömülmesi de bizleri tarihin bir başka önemli olgusuyla, çok
anlamlı bir şekilde karşı karşıya getirmiştir. 1915′te kırımdan kaçan
Palu Ermenilerinden yüzlercesi Alevi İzol aşiretinin yaşadığı Peri suyunun
iki yakasına dizili onlarca köyde sığınak bulmuş ve 1916′da devletin
bu bölgelere askeri harekat yapması üzerine Dersim içlerine çekilmişlerdir.
Bu Ermeni kaçaklar ve direnişçilerinin bir yıl kadar barındıkları köylerin
bir kısmı bugün Karakoçan’a (Ermenice Oğu/Ohu), bir kısmı ise
Mazgirt’e (Ermenice Medzgerd) bağlıdır ve Faraç da o köylerden biri
olarak, Armenak’ı “kendi vasiyeti üzerine” atalarının
ruhuyla buluşturmuştur. Bu vesileyle, hem 1915′te mazlum Ermenilere
sahip çıkan, hem de 65 yıl sonra Armenak’ın cenazesini layık olduğu
büyük bir kitle katılımıyla kaldırıp, düşmana inat, ebediyen bağrına basan
dost ve yoldaş bölge insanlarına teşekkürü borç bilir, saygı ve sıcak
selamlarımızı sunarız.
(*) Armenak’ın katlinden 7 ay sonra yitirdiği yoldaşının anısına
Nubar Yalımyan’ın Ermenice yazmış olduğu
şiirin Türkçe
çevirisi aşağıdadır;
BİR YILDIZIN KAYMASI
Bir can,
Bir ışık,
Bir yıldızdı doğan
Çok uluslu Türkiye halkının bağrından.
Bir korku,
Bir dehşet,
Bir ateş topu,
Bir yıldırım parçasıydı inen
Zalim diktatörlerin yüreğine.
O, ateşle,
kılıçla,
silahla,
Gün evvel gitmeliydi
Zalimlerin huzuru için.
Onlar ahtlarını yerine getirdiler Karakoçan’da,
Ama bilmiyorlardı ki,
Böyle yiğitler doğuran bir halk,
Öyle zalimlerin devranına son vermek için
Daha çok yıldızlar doğururdu.
17.12.1980, Hollanda
Makale yazarının ricası : “T.C.” Devrimci hareketleri
içerisinde değişik dönemlerde aktif rol oynamış ve faşist devlet tarafından
katledilmiş Ermeni devrimcilerin yaşam öykülerini kitap halinde yayınlama
amaçlı varolan kollektif bir projenin hayata geçirilmesi için, o yiğit
insanlar hakkında değerli verilere sahip olan tüm okuyucuların,
bilgilendirme merkezi olmayı gönüllü olarak üstlenip, projeye destek ve
dayanışmasını belirten Ermenistan Helsinki Komitesi
“commitehelsinki@yahoo.com” ve 1915 Soykırımı Kafkas Araştırma
Merkezi’nin “armenie1915@yahoo.com” e-posta adreslerine
başvurmaları rica olunur. (Norzartonk)
|
|
Cevap 171 |
|
Rind Üye   Cevaplar: 31 kayıt olmuş: 4/7/2006 Durum: Çevrimdışı
|
 |
Yazılış Tarihi: 1/1/2012 Saat 19:21  |
|
|
EMRET KOMUTAN!
ANLADIK, siz çocukları öldürün biz de "Bir bildikleri vardır" diye susalım
istiyorsunuz. Siz insanları bombalayın, biz onları sessizce eşeklere
yükleyip, götürüp gömelim, bizi öldürürken milyar dolarlık bombalar
kullanın ama cenazelerimizi kendimiz taşıyalım, karlı tepelerden omzumuzda,
yayan aşıralım istiyorsunuz. Daha taziyemizin çadırı kurulurken, ağıdımızın
sesi duyulmadan, biz daha yasımıza başlamadan siz "Höt!" deyin biz de
evlerimize dağılalım, çekirdeğimizi çitleyip televizyonda oynayanlara
bakalım, aptal olalım, hatta hiç olmayalım, gidip kendi kendimize bir yerde
ölelim, ölürken hiç ses çıkarmayalım, geride sonradan canınızı sıkacak bir
iz bırakmayalım istiyorsunuz.
Anladık, deprem evlerimizi başımıza yıksın, siz bizi dondurucu soğukta
naylon çadırlara koyun, sonra karşımıza geçip "Sarayda yaşıyorsunuz ulen!"
diye sırıtın, biz başımızı önümüze eğelim, hiç üşümeyelim, üşürken ölen
bebeklerimizin "hiç giyilmemiş pabuçlarını" ağlamadan satalım, o parayla
çekirdek alıp sonra gidip evlerimize çekirdeğimizi çitleyip, televizyonda
oynayanlara bakalım, aptal olalım, bir gece uykumuzda donarak, sessizce
ölelim, daha da başınıza bela olmayalım, bir mezar taşımız da olmasın ki
görünce canınız sıkılmasın istiyorsunuz.
Anladık, kimsenin kimseden haberi olmasın, kimse kimsenin derdiyle hemhal
olmasın, haber vermeye çalışanlar, memleketine dertlenen çocuklar, öfkeli
hocalar, sendikacılar, hukukçular artık kim varsa "büyük düşünmenizi"
engelleyen, hepsi bundan böyle hapishanede yaşasın, kalemini, kâğıdını
alın, yerine kumanya verin mis gibi, orada hayvanlar gibi birbirleriyle
bile konuşamadan ömürlerini geçirsinler istiyorsunuz. Biz de bunlarla
ilgilenmeyelim, çekirdeğimiz, televizyonumuz, domuzlar gibi huzurumuzla
yaşayalım gidelim, siz canınız hiç sıkılmadan "projelerinizin" açılış
kurdelelerini kesin, hep kurdeleler, alkışlar, balonlar ve
çiğdemler-çekirdekler istiyorsunuz.
Anladık, siz bir gün öyle bir gün böyle deyin, biriniz başka biriniz başka
söylesin, barış deyin, savaş deyin, sonra yine barış, sonra yine savaş,
arada açılım, kapanım, aklınıza ne gelirse söyleyin, biz her gün hafızamızı
yeniden "tazeleyelim", her sabah sıfır olsun kafamız, ayna gibi mesela, hiç
muhakeme yapmayalım, siz her sabah ne söylerseniz bizim için ilk söz o
olsun, son söz sizinkisi olsun, hep size inanalım, başkasına hiç kulak
asmayalım, siz hep haklı olun, sonra yeniden haklı çıkın, biz de salak gibi
böyle oturup "Aaa tabii bir de balkon konuşması var, ona bakmak lazım"
diyelim, çekirdeğimizi alalım, balkonlarda hep gözümüz sizi arasın, başka
herkese kör olalım, böyle istiyorsunuz.
Anladık, siz cambazlar arası kim daha cambaz müsabakası düzenleyin,
istihbarat ve komplo kumkumalıklarıyla bir gün önce ölmüş çocuklarımızın
cenazesini unutturun, hiç özür dilemeyin, aman siz hiç özür dilemeyin,
bizim çocuklar hep sizin çocukların mezesi olsun, ölüsüyle dirisiyle hep
sizin "büyük düşünmelerinize" hizmet etsin, okyanus ötesi-berisi bir
kayıkçı kavgası bizim öfkemizden hep daha mühim olsun, İstanbul'daki iki
kırık dükkân camı bizim çocukların kanını berhava etsin, dershane parası
için sınırdan sigara kaçırmak zorunda kalan çocuklarımız bizim, ömründe
İstanbul'daki o vitrin camlarını hiç görmeden ölen çocuklarımız hep sizin
olsun, tepe tepe kullanın, kullanamayınca öfkelenip böğrümüze çökün,
böğrümüz, bağrımız hep size açık olsun istiyorsunuz.
Anladık, böyle istiyorsunuz. Bunları iyice belledik. Bellettirdin,
sağolasın! Şimdi aynaya bak komutan! Bu, sensin! Sen böylesin. Sen bu
kadarsın. Sen de şunu anla ey komutan! Biz de bu memleketin geri kalanıyız.
Biz seni anladık. Sen de şunu anla o zaman: Bizden bu kadar! Kabul
etmiyoruz! Dinlemiyoruz! Sen istediğin kadar emret! Kendi kendine konuş
dur! Biz seni dinlemiyoruz!
{Ece TEMELKURAN}
|
|
Cevap 172 |
|
Rind Üye   Cevaplar: 31 kayıt olmuş: 4/7/2006 Durum: Çevrimdışı
|
 |
Yazılış Tarihi: 13/1/2012 Saat 23:17  |
|
|
Kürtler Helikoptere Binmesin
Uludere katliamının kurbanlarından biri de Başbuğ oldu.Dünyanın
gözleri önünde suçüstü yakalanan TC Devleti, bana
kalırsa öncelikle Batı’ya yönelik bir ödeme olarak
hesapladı.Başbuğ’un apar topar derdest edilip tutuklanmasını.
Böylelikle
katliamcılıkta yeni bir sayfaya imza atan devletimiz, ‘tarihte
ilk’ tantanasıyla en yüksek rütbeli askerini bile gözünü
kırpmadan cezalandırabilen demokrasi jeneratörü olarak karşımızda
sırıtıyor şimdi. Yeter ki Uludere katliamı
‘büyütülmesin’, bir çırpıda sevinçli bir bunaklıkla
unutalım.
Yiğit demokrat hükümetin katliam sonrası genelkurmayına şükranlarını
sunmuşluğu da gürültüye gelmiş oluyor böylelikle.
Tıknefes AB’nin takdirini kazanmışlığı da cabası. Bu rezillikler
silsilesi içinde yeterince altı çizilmemiş olduğuna inandığım bir
noktayı işaret etmektir, bu yazının muradı. İstiklal Marşı’nı,
bestelenmemiş hörgücüyle birlikte ezbere okuyan 5 yaşındaki çocuk, kanıyla
Türk bayrağı boyamış ergenler karşısında gözyaşları sel olup akan, ikide
bir duygu selleriyle kürsülerde tıkanıp kalan iktidar erbabının bu katliam
karşısındaki ‘akılcı’ soğukkanlılığı kimseyi şaşırtmasın diye
yazıyorum. Bu katliamı, kasıtlı olduğu bütün tanıklıklardan aşikâr olan bu
toplu cinayeti ‘masrafı neyse öderiz’ üslubuyla karşılayan
hükümetimiz karşısında Gültan Kışanak’ın Meclis konuşması, kanımca bu
memlekette kalan insanların duygularına tercüman oldu.
Kılıçdaroğlu’na katliam köyüne ulaşabilmesi için helikopter
tahsis edilmemişliği üstüne Hüseyin Çelik’in son derece doğal,
hiç mi hiç sorgulanmamış, fevkalade hızlı refleksi gözlerden kaçmasın.
Tarihe kayıt düşülsün AKP Genel BaĂkan Yardımcısı Çelik şöyle dedi:
“Ana muhalefet partisi lideri helikopter istediğinde, yarın
Selahattin Demirtaş da ister.”
Çelik, hayır, utanmıyor bu sözler ağzından kaçtı diye. Bu sözlerin açık
ettiği ruh halinden, dünya algısından da rahatsız
değil. O kadar doğal, o kadar ikna edici bir gerekçe ki, halkı kendisini
anlayıp hak verecektir. Bundan emin. En ufak bir
kuşku sızmıyor içinin karanlığına.Çelik nasıl bu kadar rahat olabiliyor
sizce? Nasıl bu kadar fütursuzca konuşabiliyor, hem de savaş uçaklarıyla
kendi halkını bombalamasının üstünden henüz birkaç gün geçmişken? Hem de o
halkın çok önemli bir nüfusunun temsilcisi olan bir partinin liderinden söz
ederken? Evet mesele işte budur. Amaç ille de ve her halükârda ‘Kürt,
anasını görmesin’dir. Çelik açıkça, ‘Kılıçdaroğlu’na
elbet veririz de bu kapıyı açmaya gelmez. Sonra Kürdü de isterse ne
yapacağız?’demeye getiriyor. Hayır. Diyor. O helikopterlerin atasının
malı olduğundan şuncacık kuşkusu yok. ‘Devlet malı deniz, Kürde
yedirmeyiz’ diyor.
Maksat, Kürt helikoptere binmesin, diyor.Kimse de bu açıklamayı
sorgulayıp, “Efendi, sen ne diyorsun?
Demirtaş milyonlarca oy almış bir partinin başkanıdır. Bu memleket, senin
denize tepeden bakan siten midir? Kapıcının
çocukları da oynamasın diye salıncağın zincirlerine düğüm atan
albay emeklisi site yöneticisi misin?” demiyor. Selahattin
Demirtaş’ın o helikopterle bölgeye gitmesinde nasıl
sorgulanmayası bir sakınca var?
35 canını birkaç gün içinde F16’larında bombaladığın yörede
Demirtaş’ın devletin helikopterine zaten ihtiyaç duymadığını,
zaten katliam senin ve basının tarafından henüz duyurulmamışken kendisinin
cinayet mahalinde yurttaşının
yanında bulunduğunu bilmiyor musun? Sen katlettiğin yurttaşların köyüne
helikopterle bile yanaşamazken Demirtaş
ve diğer Kürt milletvekillerinin acılı insanların yanından bir an olsun
ayrılmadıklarını görmüyor muyuz?
İşte bu ‘operasyon kazası’ denen katliamlar bu kafa-ruh
bütünlüğü nedeniyle yaşanıyor.Böylesi büyük bir acı karşısında böylesi
kibirli, böylesi umursamaz, böylesi müdanasız duran muktedirler, Kürtlere
yaşatılan bütün zulüm repertuvarının yaratıcısıdır. 35 Kürt vatandaşı
bombalarla paramparça etmiş ordusuna teşekkür edenler, kapı komşusundan
Kürtler de yararlanmasın diye ortak hakkın kullanımına getirdiği
kısıtlamalar için özür dileyenler, Kürt açılımı ve demokrasi sözü
veriyorlar hâlâ.
Hükümet, katliamcı ordusuna teşekkür ederken darbe ıskacısı emekli
paşasını tutuklayarak sivil demokrat oluyor.
Bakın sayın savcılar, yıpratmak için söylüyorum. AKP sonuna
yaklaşmaktadır. Giderayak intihari bir vahşilik edinen
tragedya tiranları gibi hepimizi de yanında tarihin çöplüğüne sürüklemeye
çalışıyor.Şimdi kendilerine kalan orduevi kuaförlerinde düğün makyajı
yaptırdıklarına bakmayın. Darbesiz katliamlara hazır olun.
Yıldırım TÜRKER
|
|
Cevap 173 |
|
Rind Üye   Cevaplar: 31 kayıt olmuş: 4/7/2006 Durum: Çevrimdışı
|
 |
Yazılış Tarihi: 27/2/2012 Saat 16:39  |
|
|
Hepimiz p.çiz!
Mahallemizdeki Garo bakkalı severdim; çocukluk arkadaşım Mardik’i
de... Alıp veremediğimiz olmadı hiç. Üstelik aşağı sokağımız Bozkurt
Mahallesi, üst mahallemiz Ergenekon, en yakın okulumuz Talat Paşa, semtimiz
Kurtuluş’tu. Kurtuluş’un, neyden, kimden kurtuluş olduğunu
düşünmezdim. Şimdi benim bütün o komşularıma; Hrant Dink vurulduktan sonra
azınlığın yanında durmak adına Hepimiz Ermeniyiz diyen arkadaşlarıma piç
demişler!
Piç demişler! Bir Violette Leduc kitabıdır Piç. Lezbiyen literatürün ağır
toplarından. Önsözünü Simone De Beauvoir yazmıştır. Orada şöyle bir cümle
geçer: Şeytandan korkmam! Tanrı varsa rakibi yoktur...
Bir de ne var bak! Piç, ağacın dibinden bitiveren sürgündür. Yıllarca
sürgünlerde çürüyenlerden bahsetmiyorum canım; bu, budandıkça doğanın
sunduğu bir varoluş biçimidir. Her baharda yeniden çoğalır. Sizin Nihat
Doğan gibi kesildikçe çıkan cinsten değil!
Piç demişler! Bu ülkenin “pek sayın” bir bakanı da o piçli
pankartı taşıyan topluluğa büyük sözler etmiş. Başbakanı “afedersin
Ermeni, Rum” makamında konuşan yerde bakanının “kanlar yerde
kalmaz” tadındaki kanlı konuşması normal değil mi? Eski orgeneral
Sabri Yirmibeşoğlu da 6-7 Eylül’ü muhteşem diye övmemiş miydi? Ah
faşizmin muhteşem yüzyılı! Bunlar kahraman Osmanlı torunları! Oysa İsmet
Özel Senin Olan Yenilgi adlı şiirinde piçler, yani aşk çocukları diyordu...
Aşkın çocukları. Kalbi aşka da, kaybetmeye de yetenler.
Mesele şu: Dün Ermeni Yalanına Sessiz Kalma başlığı altında bir yürüyüş
düzenlendi. Her zamanki gibi bir çok gazetede “büyük protesto”
denilerek haber eylendi. Büyük protestoydu gerçekten. Devletin bakanının,
halen o devlette yaşama cesaretine sahip vatandaşlarına piç yakıştırması
yapılan bir pankartın önünde konuşma yaptığı “büyük protesto”.
SOL, YENİLEN TAKIMI TUTAR
Öncelikle şimdi hemen “bir Ermeni öldü diye toplanan kalabalık Hocalı
için neden bir şey yapmaz” sorusunun cevabını vereyim. Solun
doğasından kısaca bahsedeceğim, bir cümleyle: Sol, yenilen takımı tutar.
Nasıl, anlatayım.
Bizim aile Arnavut. Çocukluğumda evimizde Arnavutça konuşulurdu. Oradan da
sana bir soykırım, katliam çıkarayım: 27 Haziran 1944’te, Napolyon
Zervas komutanlığında, Ulusal Cumhuriyetçi Yunan Birliği (ne beterdir bu
uluslar!) Müslüman Çamerya Arnavutlarına saldırmıştır. Toplam bilançoyu
vermeyeceğim fakat bil: 3 yaşından küçük 32 çocuk kılıçtan geçirilmiştir.
İşte o yüzden Yunanistan’a gittiğimde, orada yaşayan Arnavutlar için
Hepimiz Arnavutuz diye bağırabilirim! Srebrenitsa’ya gel şimdi! Aynı
mantıkla Sırbistan’da da Hepimiz Boşnak’ızdır anlıyor musun?
Almanya’da işçiysek Hepimiz Türk, Fransa’da göçmensek Hepimiz
Cezayirli, İsrail’de Hepimiz Filistinli, Filistin’de Hepimiz
Yahudi, Azerbaycan’da Hepimiz Sumgayıtlı, Ermenistan’da da
Hepimiz Hocalılı...
Sumgayıt dedim, bilmezsin belki; bahsedeyim: 27 Şubat 1988. Azeri faşist
milisleri devrede bu kez. Ermeni siviller öldürülmüştür. Hocalı’dan
tam dört yıl önce. Hani senin soydaşların, hani sen katliam yapmıyordun ya,
öyle işte! Gerçi gözünün önünde hamile kadınların karınlarına süngü
saplanmış, insanlarının kimisine bok yedirilmiş bir tarih dururken, Uludere
dururken, Sivas dururken; Dersim, Çorum, Fatsa dururken... Neyse, geçeyim.
“Hepimiz” meselesine geri döneyim.
‘HEPİMİZ ŞUYUZ, HEPİMİZ BUYUZ’
Anladın mı neye deniyor Hepimiz Şuyuz, Hepimiz Buyuz diye! Ezenin olduğu
yerde, ezilene gözdağı vermek; mağdura, mazluma, ırk, din, cüzdan sormadan
yanında durmak için. Yoksa faşist her yerde aynı faşisttir! Sen bir uçak
düştüğü zaman uçakta kaç Türk öldü haberine dikkat kesilirsin, ben kaç
insan helak oldu, yazık oldu diye üzülürüm. Herhangi bir ırktan olmak,
basit bir tesadüften başka bir şey değildir zira. Baban Alman olaydı Türk
olmayacaktın biliyorsun bu işleri. Sadece vahim bir tesadüf.
Faşizmin dili katliamlardan kendine göre olanı seçer. Her katliam
birbirinin eşidir oysa. Aramızdaki fark ne biliyor musun? Ben
Ermenistan’da Hepimiz Azeri’yiz diye bağırabilirim ama sen
Türkiye’de Hepimiz Ermeni’yiz diyemezsin. Biz şiirdeki gibi aşk
çocuğuyuz çünkü. Yenilgimiz vardır fakat ezik değilizdir. Onurluyuzdur,
insanlıktan utanmayız, yaratıldığı için falan değil hem de; yaşama hakkı
olduğu için insana sevdalıyızdır. Sende kalp yetmezliği var, kalbin yetmez
bunlara!
HOCALI’DAN BİR SAHNE
Gel sana Hocalı’dan bir sahne sunayım; katliama bizzat katılmış Zori
Balayan’ı hatırlatayım! Ruhumuzun Canlanması kitabında bak ne der
faşist: “Biz arkadaşımız Haçatur'la ele geçirdiğimiz eve girerken
askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk
çocuğunun bağırış çağırışları çok duyulmasın diye, Haçatur çocuğun
annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu. daha sonra bu 13
yaşındaki Türk’e onların atalarının bizim çocuklara yaptıklarını
yaptım. başından, sinesinden ve karnından derisini soydum. saate baktım,
Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü. ilk mesleğim hekimlik
olduğuna göre hümanist idim, bunun için de Türk çocuğuna yaptığım bu
işkencelerden dolayı kendimi rahatsız hissetmedim. ama ruhum halkımın yüzde
birinin bile intikamını aldığım için sevinçten gururlanırdı. Haçatur daha
sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve bu Türkle aynı
kökten olan köpeklere attı. akşam aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık.
ben bir Ermeni vatansever olarak görevimi yerine getirdim. Haçatur da çok
terlemişti, ama ben onun gözlerinde ve diğer askerlerimizin gözlerinde
intikam ve güçlü hümanizmin mücadelesini gördüm. ertesi gün biz kiliseye
giderek 1915'te ölenlerimiz ve ruhumuzun dün gördüğü kirden temizlenmesi
için dua ettik. ancak biz Hocalı'yı ve vatanımızın bir parçasını işgal eden
30 bin kişilik pislikten temizlemeyi başardık.”
Ne acı hikâye değil mi? Ne zaman okusam gözlerim dolar. Ne zaman bir
cinayet toplu halde olursa, kan, vatan diye süslenip püslenir...
Gel şimdi oradan Haçatur’u kaldırıp yerine Türkçe isim koy.
“Türk” kelimesini kaldır, Alevi yaz. Bak ne çıkıyor! Maraş
Katliamı’nı hatırla hadi. Miloşeviç’i hatırla! 12 Eylül’ü
hatırla! Diyarbakır Cezaevi’ni hatırla! Faşizm diyorum sana.
Nâzım’ın dediği gibi insanlığa, umuda düşmandır faşizm. Bunlardan
birine senin gibi lanet edip ötekine “yapılmış, olmuş bir kere ama
sanıldığı gibi değil” tarzında cümlelerle karşılayacağıma piç
olmaktan onur duyarım! Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak / Bir
hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir!
Piçle başladık, çok sevdiğim şair Çamlıbel’in Piç adlı şiirinin bir
bölümüyle bitireyim. Kime istiyorsan ona ithaf et:
“Sana soylu olanlar der ki ‘soysuz kişi bu’ /Onların
belli çünkü gelmişi geçmişi / Biz neden soyluyuz da, sana soysuz diyorlar?
/Aslını hiç arama, tesadüfün işi bu./ Haydi adsız doğmanın derdini duya
duya/ Yat ölüme benzeyen bir uğursuz uykuya/ Yazık ki boğazına bir ip
geçirmediler/ Yazık ki atmadılar seni bir kör kuyuya.”
Şair Onur Caymaz
|
|
Cevap 174 |
|
|