Hoşgeldiniz: www.Pertekliyiz.Biz
Ana Sayfa Biz Kimiz Bize Ulasin Bizi Tanitin Köyler Kitap Önerileri Ziyaretci Defteri
  Merhaba Misafir!   
Pertekliyiz.biz Sitesine Hosgeldiniz........Xerhatin.........Xerama
 

RADYO PERTAQ FACEBOOK GRUBU
www.Pertekliyiz.Biz Formu - TOPLU YAZILAR ve DENEMELER

Radyo Pertaq

 


Giriş

Kullanıcı Adı:

Şifre:


icon_home.gif Ana Sayfa
som_downloads.gif Menü
tree-T.gif Pertek Resimleri
tree-T.gif Forum
tree-T.gif Dosyalar
tree-T.gif Alevilik
tree-T.gif Mesaj Panosu
tree-T.gif Etkinlikler
tree-T.gif Linkler
tree-T.gif Dilek Tahtasi
tree-T.gif Ziyaretci Defteri
tree-T.gif En Iyiler
tree-T.gif Anketler
tree-T.gif Kadromuz
tree-T.gif Biyografiler
tree-T.gif Sitenize Ekleyiniz
tree-T.gif Kadin
tree-T.gif Atasozleri
tree-T.gif Saglik
tree-T.gif Dersim Haritasi
tree-T.gif Sifali Bitkiler
tree-T.gif Testler
tree-T.gif Genel Bilgiler
tree-T.gif Mektuplar
tree-T.gif Oyun Eglence
icon_poll.gif Kültür&Sanat
tree-T.gif Gazeteler
tree-T.gif Tv Izle
tree-T.gif Sarki Sozleri
tree-T.gif Siirler
tree-T.gif Fikra Diyari
tree-T.gif Kitaplar
tree-T.gif Kitap Önerileri
tree-T.gif Filmler
tree-T.gif Klipler
tree-T.gif Kose Yazilari
tree-T.gif Dizi Izle
tree-T.gif Genel Kültür
tree-T.gif Eglence
icon_members.gif Üye Menüsü
tree-T.gif Kullanici Kaydi
tree-T.gif Özel Mesajlar
tree-T.gif Üye Listesi
tree-T.gif Ziyaretci Defteriniz
tree-T.gif Bizi Tanitin
tree-T.gif Bize Ulasin
favoritos.gif Haberler
tree-T.gif Haber Gönder
tree-T.gif Tüm Haberler
tree-T.gif Haber Arsivi
tree-T.gif Haber Basliklari
icon_members.gif Bilgileriniz
icon_members.gif Cikis Yap

Kategoriler
oarrow.gif Dersimden Haberler
oarrow.gif Dünyadan Haberler
oarrow.gif Güncel Haberler
oarrow.gif HABERLER
oarrow.gif Pertek Haberleri

Klipler

Yeni Klip
MERVAN TAN - ZARİN

MERVAN TAN - ZARİN
Yeni Klip
Tuncel Kurtiz//Grup Yorum 25.Yıl Konseri

Tuncel Kurtiz//Grup Yorum 25.Yıl Konseri
Yeni Klip
DENIZ YUSUF  HÜSEYIN

DENIZ YUSUF HÜSEYIN
Yeni Klip
DERSIM  MERKEZ

DERSIM MERKEZ
Yeni Klip
BABA BERTAL DA  DAVUL RESITALI

BABA BERTAL DA DAVUL RESITALI
Yeni Klip
PERTEK TANITIM FILMI

PERTEK TANITIM FILMI
Yeni Klip
Goran  Salih-Mn Ashqm

Goran Salih-Mn Ashqm
Yeni Klip
8 MART ETKINLIGI-PERTEK

8 MART ETKINLIGI-PERTEK
Yeni Klip
Kürmes Ezgisi

Kürmes Ezgisi
Yeni Klip
Ciwan Haco-diyarbekir

Ciwan Haco-diyarbekir


Yönetim
g Yönetim Bölümü

www.Pertekliyiz.Biz Formu Sisteme girmen gerek

En son aktif olan: 24/5/2012 Saat 00:45

Aşağı git
« Ön  Diğer »
küçükten büyüğe do;ğru sırala büyükten küçüğe doğru sırala Sayfa 1 kimden 5   «  1  2  3  4  5  »     print
Konuyu açan: Konu: TOPLU YAZILAR ve DENEMELER
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:33  
DEMOKRASİ,İKTİDAR VE ÖRGÜTLENME SORUNU ÜZERİNE KISA BİR GİRİŞ


Yıllardır üzerine tartışılıp durulan bu sorun gerçekten de kafaların en çok bulandığı ve net bakışların kendine has fikirlerin üretilemediği , diğer yandan çok çeşitli ayrılıkların da temel nedenlerinden biri de olagelmiştir.Bu açıdan çok önemli bir soruna kuşbakışı bakmanın ne kadar yetersiz olabileceğinin şimdiden altını çizmekte yarar vardır.Ama nihayetinde bu soruna en azından bir giriş ve temel bir bakış açısı ve çerçevesi çizmenin de gerekli ve katkılı olabileceğini de vurgulamalıyız.Mesele aslında bu temel sorunlardan birinin hangi çerçeve içerisinde ve hangi noktalar dikkate alınarak tartışılabileceğine ışık tutmaya çalışmaktır.Z ira konunun kendisi stratejik ve proğramatik düzeydedir.Ayrılık ve birlikteliklerin de temeli olmuş bir konudur.
Demokrasi bir iktidar biçimine tekabül etmektedir.Lenin’in deyimiyle ”demokrasi=diktatörlük=devlet”tir.Elbette ki Lenin bu soruna yaklaşırken diğer tüm sorunlarda olduğu gibi meseleye sınıfsal öz ve kimliğiyle yaklaşıyordu.Sınıfsal kimliğinden uzaklaştırılmış,içi boşaltılmış ve ne idüğü belirsiz sınıflar üstü ve herkese demokrasi anlayışlarından uzak;egemen sınıfa göre hegemonya anlayışlarına göre ve öte yandan sınıf mücadelesinin durumu ve seyrine göre kabuk değiştiren bir tanımlamaya dikkat çekmek istemiştir.Gerçekten de en çok içi boşaltılmış ve dejenere bir kimliğe büründürülmüş en önemli kavramlardan biridir demokrasi.İdeolojik mücadelenin bu önemli sorun üzerinde durması elzemdir.Zira gerek Türkiye’deki tek tek olay ve olgulardan gerekse AB’li ve ABD’li emperyalistlerin demokrasi havarilikleri ve ihraç çabaları(emperyalizm düşünün ki çeşitli ülkelere demokrasi getiriyor ve ihraç ediyor!) ve bunlar ardına gizlenmiş uşaklıklar,reformist-revizyonist güruhun heyecanla bu sürece gizli ve açık destekleri ,burjuva demokrasisi bile sayılamayacak girişimlerin alkışlanıp gerçek demokrasi diye yutturulmaya çalışılması , sınıf mücadelesinin nihai amaçlarının unutturulup bu süreçlerle aldatılması bu sorunu hem proğramatik düzeyde ve hem de güncel önemi bakımından öne çıkarmaktadır.
Demokrasi bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki baskı ve tahakküm aygıtı olan devletin yönetim biçimlerinden birisidir.Aynı zamanda bir sınıfsal eylem ve yaşam bütünlüğüdür. Emperyalist kapitalizmin gelişkin metropollerinde burjuva yönetimi nispi ve yine burjuva anlamda demokratik iken ;bağımlı ve geri bıraktırılmış ülkelerde aynı sistem baskı aygıtı olan devleti gerçek içeriğiyle ve faşist biçimiyle kullanmaktadır.Göstermelik parlamentoların varlığı,sendikal ve derneksel örgütlerin varlığı ,çeşitli demokratik hakların zoraki ve sistem dışına çıkılmasından korkularak kullanılması bu gerçeği hiçbir şekilde değiştirmez.Zira sistem dışına eğilimli her hareket ve girişim burjuva demokrasisinin merkezlerinde bile en şiddetli şekilde bastırılmaktadır.Bu en demokrat! ülkeler gerçek devrimci ve komünistlere her tür işkence,baskı yerinde infaz yapmaktadır.Almanya,İngiltere,İtalya,fransa vs. hepsi içinde tek tek örnekler verebilmek mümkündür.Kızıl tugayların akıbeti,Bask sorununa yaklaşım ve bastırma teknikleri,İRA sorunu,Baider-mainof gerçeği hepsi hafızalarda bir bir yeniden geçirilmelidir.Gerçi bizim toplum yine aynı sorundan yani demokrasi kültürünün olmayışından kaynaklı olarak çok çabuk unutuyor.Ya bizim lider geçinenlere ve farklılara! Ne demeli?Hafıza-i beşer nisyanla maluldür mü demeli?Daha gözümüzün önünde ve yanı başımızda Amerikan emperyalizminin Irak’ta yaptıkları dururken bu hayasızlık ve çarpıtma da amaç ne ola ki?Bu açıdan ideolojik mücadelenin önemini bir kez daha kavramak yararını sunuyor en azından bu süreçler.
Demokrasi bir eylemsel içeriktir ve bir yönetim biçimidir.Bu demektir ki bir yönetenler bir yönetilenler ve öte yandan bunların da bir yönetim tarzının eylemsel içeriği vardır.Faşizm kadar demokrasi de burjuvazinin sınıfsal koşullara,mücadelenin düzeyine yani kısacası hegemonik gücün ihtiyaçlarına göre belirlenmektedir.Dünyanın burjuva anlamda en demokratik ülkesi bir anda bu koşullar dolayısıyla faşizmi idare olarak benimseyebilir.Yine bu en demokratik ülkeler emperyalist paylaşım savaşlarını yapan ve yürüten güçlerdir.Nazizmi,mussolini faşizmini yaratan yine bu demokrat ülkeler değil midir?
Demokrasi sınıfsal egemenliğe göre bir idare biçimi olarak aynı zamanda bir yaşam biçimine karşılık gelmektedir.Yaşama ilişkin her konuda söz ,karar ve yetkinin kimin elinde olduğu bu yaşam biçiminin de içeriğini belirlemektedir.Bu elde bulundurma durumu demokrasinin kimin lehine işleyeceğini belirleyen temeldir.Yani demokrasi de işleyişin temeli iktidar sorunuyla ayrılmaz bir biçimdedir.İktidar sorunu,demokrasinin de ,içeriğini belirlemektedir.Proletaryanın iktidarında ya da proletaryanın diktatörlüğünde ezilen, sömürülen milyonlar için gerçek bir demokrasiden bahsedilebilirken bir avuç sömürenin elerinden her şeyleri iktidar dahil alınmıştır ve onlara bu iktidarı tanıdıkları müddetçe yaşam hakkı tanıyan bir iktidar olacaktır.Proletarya diktatörlüğü sınıfsız sömürüsüz bir dünyaya geçişin koşulları yaratılana kadar yaşayıp giderek sönümlenecektir.Sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumda devlete iktidara demokrasiye dolaylı olarak ihtiyaç olmayacaktır.Aşağıdan yukarıya yukardan aşağıya bu süreç bir yandan kendini yaratıp yaşatırken öte yandan kendini reddederek yok edecektir.
Demokrasinin bir yaşam biçimi olarak bir kültür olarak proletaryanın gündelik yaşamında can ve kan bulması gerekmektedir.Zira demokrasiyi bir yaşam biçimi haline getirememiş bir sınıfın kendi kendini yönetebilmesi kendi hak ve çıkarlarına ve ideallerine sahip çıkabilmesi olanaklı değildir.Geriye dönüşler bu sorunun bir sonucu olarak ortada durmakta ve bizler de dahil herkesçe tartışılmaktadır.Proleter demokrasi ile burjuva demokrasisini karşı karşıya getirmek ve kıyaslamak abesle iştigaldir.Demokrasi ,bir yaşam biçimi,bir kültür,bir gelenekler manzumesidir.Doğal olarak yaşamla birlikte kazanılan ve edinilen bir şeydir.Yaşamla elde edinilen bir şeye sahip çıkma ve sürdürme istidadı daha fazladır.Tırnak ile dişle ve kanla kazanılmış demokrasiye elbetteki Avrupalı daha çok sahip çıkacaktır.Kaldı ki geleneksel olarak aktarıldığından önceki nesillerin kanına böylece sahip çıkılmaktadır.
Demokrasiyle özgürlük ve örgütlenme sorunu da iç içedir.Demokrasiyle özgürlüğün çelişiyor gözükmesine sınıfsal bakış açısı son verecektir.Yukarda da ifade edildiği gibi demokrasi bir iktidara denk düşmektedir.Bu açıdan bir sınıf diğer sınıf üzerinde baskı ve tahakküm kurarken ; kendisi açısından tam demokratik ve özgür bir dünya yaratmış olmaktadır.İktidarda bulunan sınıfın tercihleri ve sosyo politik gelişmeler de bu durumdan elbette etkilenecektir.Doğal olarak demokrasi ile özgürlük ve sınıfsal örgütlülükler arasında bir çelişiklik yoktur(Elbette ki sınıfsal perspektifle bakıldığı sürece.Aksi durumda sınıflar üstü bir bakış açısı ile bu tarz bir çelişki olacaktır).
Egemen sınıf elbette ki kendisi için tam demokratik bir ortam yaratırken karşıt sınıf ya da sınıflar için bunun demokratik bir ortam yaratacağını söylemek olanaklı değildir.Her sınıf kendi çıkar ve örgütlülüğünü yaşatmak birincil amacıyla hareket edecektir.Proletarya geçici sınıfsal çıkarları için bu tarz bir demokrasiye ya da iktidara ihtiyaç duyacaktır.Bunun adına biz sosyalist iktidar yada proletarya diktatörlüğü demekteyiz.Proletaryanın nihai hedefi olan komünizme varmak için böyle bir ara yola ve geçişe mutlak ihtiyaç olduğundandır.Aksi durumda gerçek insanlık ideallerine ulaşmak ve bunu bir dünya ve insanlık sistemi yapmak olanaksızdır.Proletaryanın sosyalizmi mutlaklaştırmak gibi bir düşüncesi olamaz.Dolayısıyla iktidarın elde edilmesiyle birlikte ilginçtir ki bir yandan da hem iktidarın ve hem de tüm sınıfların,sınırların ve farlılıkların ortadan kaldırılması süreci başlayacaktır ve başlamak zorundadır.Proletarya ve kendi iktidarı kendini ret ve inkar ederek ilerleyecektir.Ama mevcut sınıflar ortadan kaldırılmadıkça,insan denilen varlık yek vücut olmadıkça,dünya üzerinde sosyalizm gerçek bir durum oldukça bu süreç hızla komünizme evrilecektir.Elbet bu süreçteki her direniş,her karşı örgütlenme ve sosyalizme olan saldırılara karşı proletarya kendini devleti,örgütlülükleri ve dayanışmasıyla savunacaktır.Bu tür girişimlere karşı açık ve gizli tüm savaşını vermek zorundadır ve verecektir.Nihai hedef yakınlaştıkça tehditler de azalacağından hızla sönümlenme ve çözülme yoluna gidecektir bu örgütlülükler ve hızla insanlık ideallerinin gerçekleriyle karşılayacaktır tarihi proletarya.Proletarya bu tarihi gelişmelerin ve değişimlerin temel dinamiği ve lideri olmak durumundadır.Komünizm sadece ve yalnız proletaryanın tarihsel misyonunun ürünüdür.
Öte yandan demokrasi mücadelesinin bu anlamda en temel dinamiği ve lideri yine proletaryadır ve olmalıdır.Demokrasisiz ve demokratik mücadele verilmeksizin proletaryanın nihai hedefine ulaşması olanaklı değildir.Bu ülkemiz açısından çok daha önemlidir demiştik. Zira ,demokrasiyi hiç görüp yaşamamış ve demokratik bilinci olmayan bir sınıfın kurucu niteliği olabileceğini iddia etmek yanlış olur.Zira demokrasi bir örgütlenme, bilinç, gelenek,kültürdür.Demokrasi söz ve ifade özgürlüğünden tutalım da azınlığın çoğunluğa dönüşme hakkına kadar;aşağıdan yukarıya sınıfın kendi gelecek ve çıkarlarının savunusu ve örgütlenme gereklerinin yaratılmasına kadar; özel ve önemli eylemsel içeriklerle edinildiğine göre bu ancak proletaryanın tarihsel eylem ve adımları ve mücadelesiyle bir gerçek olabilir.Proletarya bu bilinç ve örgütlenme düzeyini ancak sınıf savaşıyla ve sıcak sınıf mücadelesinin içinde öğrenip kazanabilir.Elbette liderlikler bu süreci hızlandırıp doğru yönlere kanalize etmek durumundadırlar.Bu anlamda liderlik katalizör bir görevdedir. Tamamen etkisiz olmasa da eyleminin içeriğinde ve kendi deneyimlerinden öğrenmesine özen göstermek durumundadır.Böylece kazanılan bir bilinç ve kültürün kalıcılığı tartışılmaz bile.
Bunun ya da bu sürecin özel bir demokratik aşamaya ihtiyaç duymayacağını başından belirtmeliyiz.Zira bir çok siyasal hareket özel bir geçiş aşamasını sırf bu nedeni işin göbeğine koyarak stratejik yanlışlıklar içine düşmektedirler.Bu demokratik bilincin ancak siyasal bir iktidarla edinileceği gibi bir anti Marksist bir yaklaşıma karşılık gelmektedir.Bu durum eylemin kendisini küçümsemek ve yaşamın öğreticiliğini göz önünde tutmamak demektir.Diğer nedenler bugünkü tarihsel koşullarda tamamen geçerliliğini yitirmiş durumdadır.Ülkenin yarı-sömürge yarı feodal olduğu,kapitalizmin yeterince gelişip ilerlemediği,proletaryanın niceliksel varlığının yetersiz olduğu,ittifak edilecek ve edilmesi gereken sınıfların düzenle olan bağları vs. gibi gerekçeler ülkemiz gerçeğiyle hiçbir biçimde örtüşmemektedir.Ülkemizin faşist bir diktatörlükçe yönetildiği ve faşizmden sosyalizme direkt olarak geçilemeyeceği gerçeği de bir safsatadan ibarettir.Zira yukarda da ifade ettiğimiz gibi faşizm de burjuvazinin idare etme biçimlerinden yalnızca bir tanesidir.İktidar yine burjuvazinin ellerinde olduğuna göre kapitalizmden sosyalizme geçişe engel olan her hangi bir şey yoktur.Tek engel proletaryanın bilinç ve örgütlülük düzeyi ve sosyalizmin inşası uğruna verdiği mücadelenin içeriğidir.Bu bilinç ve örgütlülük düzeyini yakalayamamış bir sınıfın demokratik devrimi gerçekleştirme ve önderlik edebilmesi nasıl mümkün olabilir?Asgari bir bilinç ve örgütlülük düzeyini gerektiren bu geçiş aşamasını mutlaklaştırmanın ve varsaymanın aslında sınıfsal olarak burjuva demokrasinin en son sınırlarını zorlayıp proleter demokrasinin sınırlarına ulaşmayacağını ve ulaşamayacağını söylemek kehanet sayılmamalıdır.Keza bu söylem ve stratejik anlayışın kendisi tam da küçük burjuva devrimci demokrasisinin sınırlarına karşılık gelmektedir.Küçük burjuva devrimci demokrasisi gibi bir anlayış ancak bu demokrasi anlayışını mutlaklaştırıp sınıflar üstü kimliğe büründürebilir ve bu anlayışı sınıfın anlayışıymış gibi sunmaya çalışabilir.Öte yandan proleter demokrasi ve sosyalizmden yana olduğunu iddia edenler yani komünist geçinenler işin özüne bu bilinç ve örgütlülük düzeyi meselesini koyarak aslında gerçek kimliklerini gizlemektedirler. Bu anlayışın geçersizliğini yukarda da ifade etmiştik.
Demokrasi,özgürlük , örgütlenme sorunları sınıfın ideolojik mücadele açısından özel olmaya devam ediyor ve devam edecektir.Zira yılladır bu ülkede sınıf adına mücadele ettiğini ifade eden teşkilatların hemen hemen hepsi aynı düşünce ve anlayışla sınıfın lider kadrolarında bile bilişsel ve bilinçsel bir kafa karışıklığı ve dejenerasyon yaratmıştır. Ve yaratmaya devam etmektedir.Bu açılardan bu soruna kısa bir giriş ve tartışma platformu yaratmak ve bunu dillendirmek temel öneme sahip konulardandır.Bu çerçevenin meşhur Troçkizmle hiçbir alakası olmamakla birlikte bu düzeye çekilmeye çalışılacağı kesindir.Bu platform bizim platformumuz değildir.Troçkizm yıllardır bu ülkede öcü olarak görünmüştür.Ve özcesi Stalinizm kadar kirli ve öcü olan bu fikir akımı sırf bu ülkenin uluslar arası öznel durumundan kaynaklı olarak suçlama ve karalama platformuna çevrilmiştir.Oysaki Stalinizmin kendisi ne kadar tehlikeli ve dejenere bir akımsa Troçkizm de o kadar sapma ve dejenere bir akımdır ve öyle olmaya devam edecektir.
Dikkat çekmekte yarar var ki,Stalinist akımların ezici çoğunluğu küçük-burjuva akımlardır ve hala ülkemiz öznel koşullarından kaynaklı olarak bir şekilde taban bulmaktalar ve bulacaklardır.Öte yandan Torçkizm bu ülkede kitlesel bir akım olmayı becerememiş olsa bile bu bulmayacağı anlamına gelmemektedir.Biz komünistlerin görevi her türden anti-marksist akıma karşı tutarlı ve kararlı ideolojik ve teorik mücadeleye ara vermeksizin inşa çalışmalarına devam etmektir.Bir yandan sıcak sınıf savaşının gereklerini yerine getirirken öte yandan eğitim ve aydınlatma çalışmalarına hele ülkemiz özgülünde daha ciddi oranda eğilmek ve hak ettiği değeri vermek özel bir görevdir.bu tam da demokratik bir bilinç ve örgütlenme anlayışı ve mücadelenin kaldıracı olacaktır.Her komünistin bu anlayış ve bilinçle hareket etmesini sağlamak liderliğin en temel görevlerindendir.Öte yandan sınıfın lider kadrolarının sınıfsal mevzi içinde bu küçük burjuva akımlardan koparılması stratejik bir öneme sahip olup ertelenemez ve asla vazgeçilemez bir görev olmaya devam edecektir.Görevden kaçanın boynu altında kalır ve geleceği göremez. Her zamankinden farklı özel mücadele değildir bu durum.Bu taktiksel bir öne çıkarım değil; tam tersine stratejik öneme sahip ve süreklilik arzetmesi gereken bir duruş ve ideolojik bir sergilenmedir.
ÖZGÜRLÜK,DEMOKRASİ VE SOSYALİZM İÇİN MÜCADELE İNSANLIK İDEALLERİ İÇİN VERİLEN MÜCADELENİN TA KENDİSİDİR.Özgür yurttaş ve özgür insan anacak insanlık düzeninde varolacaktır.Kelle koltukta mücadele eden insanlar ne için ve niye mücadele ettiğini bilmek zorundadırlar.Bu yolda mücadele eden herkesin yolu ve alnı açık olsun…..
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:34  
BİR YAŞAM BİÇİMİ OLARAK DEVRİMCİLİK

Devrimcilik bir yaşam biçimidir.Bu yaşam biçimine özünü veren olgu ise,mevcut düzen ve koşullarda yaşamak istemeyip daha iyi ve ileri bir insani düzende yaşama arzusudur.Bu anlamda, devrimci bir yandan mevcut düzende yaşayıp öte yandan içsel çelişkinin görüngüsü sonucu mevcut düzenin alternatifi olan bir sistemin yaşam biçimini kendine rehber edinmiş olup amaçlanan sistemin temel değerlerini kendinde cisimleştirmiş olandır.(Burada kastettiğimiz devrimci kavramının tam karşılığı komünist devrimcidir.Bundan sonra geçecek her devrimci deyimi,komünist devrimciyi anlatmak için kullanılmıştır.)
Devrimci deyimini açıklamaya girişmeden önce devrimcinin amaçladığı olguyu açmak gereklidir.Devrimci ,devrim için mücadele eden ve bunun için tüm yaşamını vakfetmiş olandır.Buradan devrim deyimine bir açıklık getirmek zorunludur.Devrim,mevcut düzeni tümden ortadan kaldırmak ve yerine daha iyi ve daha ileri bir şeyler koymak eyleminin kendisidir.Buradan hareketle,devrimci(elbette ki komünist devrimci) mevcut emperyalist kapitalist düzenin tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılıp yerine komünizmin ilk aşaması olan sosyalizmi ve ardından gerçek insanlık ve paylaşım düzeni olan komünizmi inşa etmek görevi uğruna mücadele veren örgütlü bireydir.Burada dikkatle bakılırsa bir olgunun altını çizmiş olduk:O da devrimcinin örgütlü bir bireye karşılık geldiğidir.
Yani devrimci bu eylemini ancak ve ancak örgütlü bireyler topluluğuna dahil olarak yapabilir.Yineleyelim ki,devrimi yapan devrimci değildir.Devrimi yapan mevcut düzenden rahatsız olan tüm sınıf ve katmanlara önderlik etme yeteneği kazandırılmış komünizmi kuracak biricik devrimci sınıf proletaryanın ta kendisidir.Tabi ki diğer devrimci sınıf ve katmanları bu devrimci mücadeleye katarak.Devrimci bu sınıf mücadelesinin katalizörüdür sadece.Ya da daha geniş anlamıyla sınıfı sınıf bilinciyle donatacak bu mücadelenin her evresinde liderlik edecek temel itici güçtür.Sosyalizm ve komünizm tarihsel sürecin sonuçlarıdırlar.Sınıflı toplumların sonuncusu sosyalizme ve sonrasında komünizme giden yol bilimsel bir sonuçtur.Ama bu süreç, yukardan aşağı inşa edilebilen tek düzeni işaret ettiğindendir ki,irade ve devrimci sınıf mücadelesi bu anlamda kilit rol oynayacaktır.
Sosyalizm kendinden önceki sınıflı toplumlar gibi bir önceki sınıflı toplumun bağrından çıkmaz.Sadece sosyalizmi kuracak ,altyapısını sunacak sınıflar ve ekonomik alt yapı sosyalizmin mevcut kapitalizmden aldığı unsurlardır.Oysa kapitalizm,kendinden önceki feodal toplumsal düzenin bağrından çıktı ve sonraki süreç içinde ekonomik alt yapı kapitalist olmasına rağmen iktidar feodal kral,bey vs ye aittti.Burjuva demokratik devrimler bu çelişkiyi ortadan kaldırdılar.(Şimdi dünya üzerinde sözümona krallıkla yönetilen ülkelerin olması bu noktada şaşırtıcı olmasın.buradaki krallıklar kesinlikle göstermelik krallıklardır. ve öte yandan bu mevcut krallıklar gerçekte şu anda büyük kapitalist şirketlerin en büyük ortaklarından olup krallık ünvanı sadece bu anlamda göstermeliktir.)Sosyalizm, kapitalizmin bağrından doğma bir sistem değildir.Sosyalizm iktidar elde edildikten sonra yukardan aşağıya inşa edilebilen tek toplumsal düzendir.İktidar elde edildikten sonra tüm yer altı ve tüm yerüstü zenginlik kaynakları,bankalar,tüm toplumsal üretim araçları kamulaştırılacak ya da toplumsallaştırılacaktır.Tüm bunlar için iktidarın alınması yani devrim zorunlu bir önkoşuldur.Burjuvazi alaşağı edilecek ve yerine sosyalizmin-komünizmin ve çağın en devrimci sınıfı olan proletarya geçecektir.Sosyalizm ya da diğer deyişle proletarya diktatörlüğünün kabulü diğer devrimci kesimlerle komünist devrimcileri ayrıştıran temel noktalardan en önemlisidir.Tabi ki tek başına kabul yetmez,buna uygun bir pratik olmak zorundadır.Sosyalizm mutlak bir toplumsal sistem olmayıp temel amacı komünizmin alt yapısını oluşurmak olan bir sistemdir.Yani sosyalizm ya da proletarya diktatörlüğü ya da proleterlerin devleti bir yandan kendini geliştirirken öte yandan kendi sonunu da getirmek zorundadır.Yani kendini red ve inkar etmelidir ki,komünizme ulaşılabilsin....Zira komünizm de sınıflar,sınırlar,devletler ya da her tür ayrım ortadan kalkmış olacaktır.
Bir yandan kendini güçlendiren ve öte yandan görev ve yetkilerini sınrlayan ve dağıtan bir devlete işaret eder sosyalizm ya da proleterlerin diktatörlüğü..
Komünist devrimci sınıf mücadelesini kabul etmek ve devrimden yana olmanın yanında proletaryanın diktatörlüğünün bir nolu savunucularındandır.Bunu savunmasının nedeni de yukarda anlattığımız gibi komünizme başka türlü gidilememesindendir.Zira sınıfları,sınırları ve de her tür ayrımı ortadan kaldıracakve komünizme gerek siyasal gerek ekonomik gerek kültürel vs vs her türlü altyapıyı sunacak tek örgütlü geçiş aşaması sosyalizmdir.Bu anlamdadır ki devrimci,mevcut sınıfların en devrimcisi ve komünizme götüren yolda zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan proletaryaya dayanmak ve onun tek bilimsel ideolojisi olan Marksizmi kendine klavuz edinendir.
Devrimci,diyalektik ve tarihsel materyalizmi ruhuna işletmiş ve Marksizmi ölü bir metinler topluluğu gibi kavramayıp onun canlı ruhuna uygun olarak yaratıcı bir biçimde yaşama geçiren iyi bir militandır.
Devrimci , mevcut koşullara başkaldıran ve başka bir dünyanın varlığını kendinde cisimleştiren yaşamının her dakikasında devrimi,sosyalizmi,komünizmi yaşayan insandır.bu onun günlük yaşamıyla çelişmek yerine tam da günlük yaşamını anlamlı kılan temel bir ilkedir.
Devrimci, güne ,koşullara bakılmaksızın inancını her zaman ve her koşulda diri ve yaşama ait tutan sürekli kendini geliştiren,yetiştiren,geniş emekçi yığınlarla düzgün,düzenli,istikrarlı ilişkiler kuran ve kurduğu her ilişkiyi devrim davasına aktarmasını bilen insandır.Devrimci geçici savrulmalardan bilinç ve iradesiyle,sınıf bilincinin engin derinliğiyle etkilenmeyen insandır.
Devrimci,bilimsel inancın ve çelikten iradenin yanısıra her gün değişen koşulların gerektirdiği kavrayış,anlayış,merak,bilimsel değerlendirme ve koşullara teslim olmama kişisel özelliklerine sahip olmalıdır.Zira günlük politika her an her dakika tavır üretilmesini zorunlu kılan koşullara sahiptir.Sınıfa liderlik iddiasıyla yola çıkmış insanların sınıfa her an her dakika olan olay ve olgular için söyleyebilecek doğru,ilkeli,tutarlı şeyleri vardır ve olmalıdır.doğal olarak bu da yığınlarla ciddi bir iletişimin yanısıra ciddi bir okuma,kavrama,bilimsel değerlendirme yapısı vs vs isteyecektir.Yoksa yığınları kendinize inandırabilirmisiniz?
Devrimci insani ve doğru,iyi olan ne kadar değer varsa onların hepsine sahip olandır.Söyledikleri ile yaptıkları aynı olandır.Boşuna yukarda devrimcilik bir yaşam biçimidir demedik.Devrimci kısacası örnek ve ideale en yakın insandır.
Devrimci,doğrucu ve dürüsttür.Asla yalan söylemez.Düşmanın işkence tezgahları ve illegal yaşantının gerekleri dışında devrimci asla yalan söylemez.Hiç bir şeyini gizlemez.Onun başkalarından gizleyeceği hiç bir yaşantısı olamaz.Devrimci doğru bildiğini her durumda ve her koşulda olduğu gibi ifade edendir.Yanlışlarını ve hatalarını dürüstçe kabul etmekten ve onlara sorumlu yaklaşıp değiştirmek-dönüştürmekten kaçınmaz.Devrimcinin illegalite kuralları dışında temsil edeceği sınıftan gizleyebileceği hiç bir şey olamaz.
Devrimci,paylaşımcıdır.Bir ekmeğini kırk kişiyle görüntüde değil gerçekte paylaşandır.Sadece maddi anlamıyla değil manende paylaşımı içine sindirmiş olandır.Hedeflediği düzen olan komünizmin paylaşımsal yasalarını kendine rehber etmiş olup öyle yaşayandır.
Devrimci alçak gönüllüdür.hiç kimseyi ve hiç bir şeyi küçümsemez.Kendi güç ve olanaklarına göre hareket edendir.Örgütlemek istediği toplumsal kesimlere yukardan bakan bir kişi nasıl bu insanları örgütleyip harekete geçirebilir ya da güven yaratır?
Devrimci güvenilirdir.Sözüne sadıktır ve sözü ve eyleminin arkasında durandır.Söz ve eylemi ya da hareketleri devrimcinin aynasıdır.Bilinmelidir ki,insanlar açısından hangi toplumsal kesimden olurlarsa olsunlar bu birlikteliği sağlamak temel öneme sahiptir.
Devrimci fedakardır.Önce başkaları sonra kendisi olandır yaşamında.Yine bu görüntüde değil gerçekte böyle olmalıdır.Yeri gelmişken parentez açıp devrimciliğin bir önemli noktasına değinelim.Devrimci kendisi böyle bir düzende yaşamak istemediği için devrimcilik yapar ya da devrim ister.Başkaları için devrimci olan ya da toplum için devrimcilik yapan gerçek bir devrimci olamaz.Zira devrimci yığınsal çalışmayı bir zorunluluktan ve kendisi için yapar.Devrim ancak devrimci sınıfların mücadelesiyle başarılabilir.Yığınsal çalışmanın nedeni de gerçekte budur.Yani şehit düşenler inanarak mücadele edip toprağa düşenler önce ve sadece kendi idealleri-amaçları uğruna düşmüşlerdir.Devrim başka türlü komplo-darbe vs ile olamayacağına göre yığınsal çalışma yapılmıştır.Devrimci bilinç yapısı budur.Başkası ya da başkaları için devrimcilik yapanlar zaten bir biçimde koşullar değiştiğinde bu işi bırakmaktalar.Devrimci inandığı değrler noktasında gözünü kırpmadan yaşamını verecek kadar fedakardır.
Devrimci,sürekli okuyan,araştıran,marksist felsefenin gerekleri noktasında değişim ve dönüşümleri yaşamın kendisinde kavrayıp çözümler üretendir.Yaşamın her alanına sirayet etmiş burjuva yoz değerleri,ilişki ve yaşam biçimini doğru bir biçimde analiz edip dönüşüm ve değişimin motoru olandır.
Devrimci namuslu,onurlu ve gururludur.Devrimci her durum ve koşulda doğru bildiğinden vazgeçmeden onurluca sahip olduğu değerleri bri nişane gibi taşıyandır.Devrimci başeğmez olandır düşmanın her türden tezgahında.Onun için mücadelenin her alanı sınıf savaşımının alanıdır.Çıplak savaş alanlarında örneğin işkencede,mapusta canı ve kanı pahasına savunduğu değerlerine ihanet etmeyip onur ve gururla devrimci kişiliğini taşıyandır.
Devrimci yaşamın her alanına her koşulda sevgi ve saygıyla yaklaşandır.(düşman ve onun değerleri hariç doğaldır ki)Dünyayı,insanı,doğayı,hayvanı vs vs sevmeyen bir devrimci tasavvur edebilirmisiniz?Elbette ki hayır.Bir çok devrimci daha iyi koşullarda yaşama vs koşullarına sahipken veya olabilirken neden devrimci olmayı seçmiştir acaba?
Bunun onlarca örneği verilebilir.Ama biz buna gerek görmüyoruz.
Devrimci eleştiri ve özeleştiri silahını en iyi şekilde kullanan insandır.Devrimci eleştiri ve özeleştirinin gerek kişinin kendisini ve gerekse de hareketin kendisini geliştiren en önemli yol olduğunu bilen ve uygulayan insandır.
Devrimci değerleri konusunda tutucu,inançları noktasında kararlı-tutarlı,amaçları konusunda mücadelecidir.Onu toplumun diğer kesimlerinden ayıran da esasen bu noktanın üzerine binişmiş özelliklerdir..
Devrimcilik bir yaşam biçimidir.Devrimci; dünyanın en güzel,en ulvi,en doğru,en iyi,en erdemli,en kişilik sahibi insanı olmaktır.Devrimci her şeye inat, her türden insanlık dışı değer ve yabancılaşma görüngülerine karşın dimdik insani değerlerini savunandır.Ve de öyle yaşayandır.Devrimci olmak farklılıktır,insan olmaktır,öze dönmektir,yaşamaktır ve yaşamın farkına varmaktır.Ve ölmek pahasına yaşamı sevmektir.Devrimcilik,dünyayı yaşanılası kılan veya kılacak tüm değerlerin mücadelesini vermektir.
DEVRİMCİLER ÖLÜR DEVRİMLER SÜRER!!!!
DEVRİMCİLER ÖLDÜ YAŞASIN DEVRİM!!!!!!!!
YAŞASIN İNSANLIK DÜZENİ OLAN KOMÜNİZM UĞRUNA VERİLEN MÜCADELEDE ŞEHİT DÜŞENLER!!!!!
YAŞASIN ÖZGÜRLÜK YAŞASIN SOSYALİZM!!!!!
YAŞASIN KOMÜNİZM!!!!
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 1
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:34  
DİN VE LAİKLİK SORUNUNA DEVRİMCİ YAKLAŞIM




“Din,halkların ve ezilenlerin afyonudur.”Bu genel marksist değerlendirme ezenler ve yönetenler açısından yüzelli yılı aşkın bir süreye yakındır hala aşılabilmiş değildir.Bu değerlendirme tamamen bilimsel ve dünyaya ait bir değerlendirme ki,günü ve geleceği o kadar iyi bir kavrayışın ürünüdür ki,yakın ve uzak bir gelecekte de aşılabilecek gibi değil.
Gerçekten bugün din, ezenler ve yönetenlerin ezilenleri yönetmek için kullandıkları bir numaralı uyuşturucusu ve kendinden uzaklaştırıp yabancılaştırılması için çok değerli bir rol oynamaktadır.Ezilenlerin daha iyi bir dünya ya da daha iyi ve insani koşullarda yaşama istekleri öbür dünyanın bilinmez tarihlerine ve bilinmezlerine ertelenmesinin yanı sıra;adaleti ve özgürlüğü arama sevdalarının-arayışlarının törpülenmesi ve mevcuda boyun eğişin öğütlenmesinin tinsel dünyevi hazlar ve ahiret korkusuyla dizginlenmesi yüzyıllardır insanın gelişimini ve ilerlemesini ve kendisi oluşunun önündeki en temel engellerden ve en önemlilerinden biri olmaya devam ediyor.Ve görünen o dur ki, daha uzun bir süre böyle olmaya devam edecektir.
Din,insanın dünyada ezenler tarafından terbiye edilmesinin en önemli araçlarındandır.İnsanların,aradıklarını bu dünyada göremeyenler açısından diğer dünyada görecekleri hayallerini yaşamasını sağlar.Dünyada isyan edenler ve mevcuda karşı çıkanlar açısından ise,karanlık ve zebaniler ile işkencelerin kendileri beklediği inancının yerleştirildiği ve korkularla kontrol altına alınmaya çalışıldığı bir sistemdir.Artık çıkışındaki gibi din,insanın ahlakının terbiye edilmesi ile ilgili olmanın çok dışına çıkmış bulunmaktadır.İnsanın toplumsal olarak sürü psikolojisiyle yönlendirildiği ve diğer yandan tüm toplumsal yaşantısının dinin gereklerine doğal olarak egemenler lehine düzenlendiği bir sonuç ortaya çıkarır.
DİNİN KISACA TARİHSEL GELİŞİMİ

Çağlar boyunca ,ilkel insandan bu yana çağımız modern emperyalist kapitalist düzenine kadar din,egemenlerin yönetmede önemli bir aracı olagelmiştir.
İlkel insan doğa karşısında güçsüz idi.bir çok bilinmezi olan dünyada güçsüz insan,kendine sığınacak limanlar arayışında oldu sürekli olarak.Ya da günlük yaşamını kolaylaştıran kimi şeyleri örneğin ateşi,güneşi vs. kutsal saydı;tinsel olarak ta onlara bağlandı.İnsanın dünya karşısındaki güçsüzlüğünün,çaresizliğinin ve çözümsüzlüğünün bir dışa vurumu olarak ortaya çıkan din,sınıflı toplumlarla birlikte toplumsal yaşamı düzenlemenin ve öte yandan toplumsal bir ortak akıl-ahlak oluşturmanın bir aracı haline geldi.
Beri yandan ezenler bu insani zayıflık-güçsüzlüğün farkındalığıyla birlikte ezilenleri mevcut düzene bağlı,itaatkar,kanaatkar bri çerçevede tutmak ve mevcut düzene karşı çıkanları ise korkutmak,cennet-cehennem ikilemiyle dünyayla genel olarak ilgilerini kesmek için uğraşmışlardır.
Çok tanrılı dinlerin kısmi demokratik-açık ortamı,tek tanrılı dinler ile beraber daha bir antidemokratik,dayatmacı,diktatoryal ve hemen hemen tüm toplumsal yaşantıyı düzenleyen teokratik-tottaliter-otokratik rejimlerin ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur.Din,tek tanrılı dinlerin dünyaya egemen olmasıyla birlikte siyasal erki elinde bulunduranlarca,hayatın her alanına müdahale edecek tarzda örgütlenmiştir.Öyle ki,siyasal erk sahipleri,hem ekonomik ve hem de tinsel dünyanın da tek hakimleriydiler.Doğal olarak sermaye ve ve gücün dokunulmazlığı;dinin afyon olarak geniş ezilen yığınları terbiye edip sistem içinde tutma;sistem dışı olabilecek her hareketi ise cezalandırma(hem dünyevi ve hem de dünya dışı-ahiret inancı ile)aracı olarak kullanagelmiştir.(engizisyonlar vs gibi)
Kapitalizmin-burjuvazinin feodal düzende ortaya çıkmasıyla birlikte;ekonomik alt yapının tamamen ya da önemli oranda kapitalistleşmesi ve giderek siyasal üst yapı olan feodalizmin,kapitalizmin palazlanması-gelişmesi önünde engel teşkil etmesiyle birlikte,bu temel çelişki ister istemez burjuva demokratik devrimleri zorunlu kıldı. Kapitalizmin doğuş-ilerleme döneminde bilimsel-teknik gelişmelerin önündeki en büyük engel olan din ile hesaplaşmak kapitalist burjuvazi açısından hayati bir öneme sahipti.Zira modern kapitalist üretim ve daha çok kar için emek yoğun üretimden(parça başı ya da manifaktürden,atölye ve benzerinden)büyük üretimin ana gövdeleri olan fabrikasyona geçişi ve bu da doğal olarak bilim ve teknik gelişmelerin önünün açılmasını gerektiriyordu.(zira matbaanın bulunuşunun dinsel teokrasi açısından nasıl karşılandığı hatırlanırsa bu dediğimiz daha iyi anlaşılabilinir.)Gerek ekonomik ve gerekse siyasal anlamda engel teşkil eden teokratik-otokratik-feodal rejimlerin ortadan kaldırılması gerekiyordu.Bu anlamda siyasal teokrasiye de(zira çağın rejimlerinde egemen olan feodalite aynı zamanda dinsel otoriteydi) savaş açmak gerekli idi.Burjuvazi siyasal mücadelesinin içeriğine laikliği koymak durumundaydı.Zira hayatın her alanında otoriteyi günlük yaşamdan çıkarmadan(siyasal erkten-eğitim-sağlık-örgütlenmeye kadar) verdiği iktidar savaşından başarılı çıkamayacaktı.
Bu süreçte bu savaşım sadece,burjuvazi açısından gerekli ve elzem değildi.Yüzyılların uyuşturulmuş ve sömürülmüş emekçileri de bu sürecin dahili oldular.Bilimsel gelişmeler de bu sürecin hızlanması,derinleşmesini getirdi.Nihayetinde Batı Avrupasında burjuva demokratik devrimle,iktidar değişimleri ile birlikte Laikliği de getirdi.En tam anlamıyla laiklik için mücadele binlerce insan ve emekçi öldü.Özellikle laik okullar mücadelsinde yığınlarca emekçi katledildi.Kilise okulları ile laik okullar arasındaki mücadele ancak kan ile çözülebildi ve öte yandan kapsamlı ideolojik-politik mücadeleyle.Bu sürecin en uç boyutlarıyla yaşandığı Fransız burjuva demokratik devrimi en kanlı geçişin olduğu yer oldu.Bu açıdanFransa laisizmin dünyadaki bayraktarlığını yapan ülke olagelmiştir.(Bu süreci en iyi anlatan Emile Zola olmuştur.GERÇEK adlı kitabı bu anlamıyla bir önemli başyapıttır.)
ÜLKEMİZDE GELİŞMELERE KISA BİR BAKIŞ
Aynı süreç içinde ve sonrasında Osmanlı da laik hareketler burjuvazinin gelişmesine parelel olarak gelişmiştir.1900 lü yılların başından itibaren başlayan süreç;ulusal kurtuluş savaşında en uç noktasına ulaşmıştır.Saltanatın ve hilafetin kaldırılması ile birlikte bir laikleşme(din -devlet işlerinin kesin olarak birbirinden ayrılması;zira saltanat makamı aynı zamanda hilafet makamıydı Osmanlı da) doruk noktasına ulaşmıştır.Ama diğer yandan bu laik adımların yanısıra dini kontrol altında tutmak ve tarikatların önünü kesmek adına Diyanet İşleri Başkanlığı(DİB) kurulmuş ve böylece devlet dini yaratılmıştır yeniden bu anlamda olmak üzere..DİB kurulduğu yıllarda nispeten laik düzenin bir parçası olmakla birlikte zamanla tarikat yuvaları haline gelmiş,çeşitli hükümetler döneminde kontrol edilemez bir biçimde laisizmin temelini dinamitlemiştir.
Laisizm,din ile devlet işlerinin kezin olarak birbirinden ayrılması demektir.Din toplumsal yaşamın hiçbir alanında müdahil değildir.Din tamamen kişisel bir sorundur.Kişi ile inandığı arasında herhangi bir aracının olmaması demektir laisizm.Öte yandan devlet ise dine,ki,şilerin inancına kesinlikle müdahale edemez.Din adına özel bir kurum oluşturmaz.Özel bir imamlar ve papazlar ordusu beslemez,maaş vermez,camiinşa etmez,maddi Hiçbir kaynak aktarmaz.Devlet her dinsal akıma,dine,mezhebe,tarikat vs ye karşı eşit mesafededir.Hiçbirinin ne arkasında ve ne de karşısındadır.Bu anlamda laisizm,burjuva demokrasisinin vazgeçilmezlerindendir esasen..
Yukarda tanımıza göre Türkiye laikmidir değilmidir?Bizce değildir.Nedenlerini aşağıda sıralamay çalışalım:
Birincisi,din işleri devlet işlerinden bağımsız olması gerekir iken, faşist devlet aygıtımız DİB gibi bir kuruma sahiptir.Bu kuruma her yıl bütçeden ayrılan pay sağlık ve eğitime ayrılan bütçenin kat be kat üstündedir.Hatta Milli Savunma Bakanlığına ayrılan bütçenin arkasından ikinci sırada gelmektedir bütçe olarak.Bir imamlar ordusu beslemektedir Türkiye..Kendi elleriyle camileri tarikat yuvaları,imamları tarikat reisleri yapmaktadır bu ülke...(Nitekim son cami imamı katlinden sonra ortaya çarşaf çarşaf dökülen olguları hatırlayınız.Resmen belgeli olarak cami imamı tarikat lideridir aynı zamanda camiler işkence merkezleri olarak bile kullanılmaktadır.Tarikatlar ve imamlar çeşitli çetelerle birlikte anılmaktadır vs vs vs....)
İkincisi,Devlet 1940 lı yılların sonundan itibaren din işlerinde kesinlikle taraf olmuş olup diğer dinsel akımları,dinleri,mezhepleri ve de yöneticilerin dahil oldukları tarikata göre dışındaki tarikatları dışlamış-yok saymış(aynen Osmanlı da Hanefi mezhebi dışındaki mezheplerin ve akımların rededilmesi benzeri) ve suni islamı yaymanın bir kurumu haline getirmiştir.DİB bütçeleri de suni islamı geliştirmek için kullanılmıştır.
Üçüncüsü,1980 Eylül faşist darbesi ile birlikte(çok öncelerden beridir Faşist MHP tarafından dillendirilen,savunulan),devletin egemen ideolojisi Türk-İslam sentezi olmuştur.(Ki faşist Türkeş 80 sonrası ifadelerindeşu lafları boşuna etmemiştir:Biz içerdeyiz ama fikrimiz iktidarda)Bu anlamıyla devlet ideolojisinde ırkçı bir söylemin yanında dinsel bir söylemin yer alması ya da faşist evrenin bir elinde Kuran öteki elinde nutukla miting miting dolaşmasıyla açığa çıktığı gibi nasıl laik olunabilinir?
Dördüncüsü,Bu faşist devlet egemenliğini sürdürmek adına dinci kimlikli örgütler kurdurup çeşitli toplumsal kesimleri bölüp parçalayıp yönetmeye açlışmıştır.Ve ayrıca bu kontra örgütler,devrimci ve yurtsever hareketlerin üzerine salınmış olup binlerce faili meçhul(aslında faili belli!)cinayetler işletmiştir.Hizbul kontralar onlarca aydının yanında,binlerce Kürt Yurtseverini katletmiştirler.Açıkça bu kontraları yetiştirip düzen muhaliflerinin üzerine gönderen bir devletin laik olmasını beklermisiniz?Dini bu anlamıyla da örgütleyip siyasal çıkarları uğruna kullanan devlet laik olabilir mi?
Beşincisi,Suni İslam ta ki okul öncesinden başlayarak tüm eğitim-öğretim kurumlarında kafalara kazınmaya çalışılan ve tüm diğer din,dinsel akımlar,mezheplerin dışlandığı bir müfredata sahiptir.tüm ders kitapları suni islamın ihtiyaçlarına göre hazırlanmaktadır ve tüm diğer akımlar vs harici sayılmaktadır.Öte yandan zorunlu din dersleri bile başlıbaşına devletin bu anlamda laik olup olmadığını da ortaya somut bir biçimde çıkaran bir göstergedir.Böyel bir devlet laik olabilir mi?
Altıncısı,devlet din eğitimi vermez.Böyle bir zorunluluğu yoktur laisizmde devletin. Ve bu anlamda eğitimin tarafı değildir.Olsa olsa verilen eğitimlerin doğru ve amacına uygun yapılıp yapılmadığını kontrol eden bir rolü vardır laisizmde.
Yedincisi,İnsanların nüfus cüzdanlarında zorunlu olarak din hanesinin bulunması ve sanki bilinçli bir tercihmiş gibi doğar doğmaz islam yazılması laisizmin ruhuna aykırıdır ve bu durum bu ülkede mevcuttur.
Yukardakiler ışığında bu devletin laik olmadığını rahatlıkla ifade edebiliriz.Çağın karekteri gereği , gerek emperyalist güçler ve gerkse bağımlı ülkeler dini kendi çıkarları uğruna kullanmak zorundaırlar.Zira yeşil kuşağı projelikten çıkarıp gerçek kılan ve dünyayı şimdi bu karanlık dünyayla korkutup egemenliği altında tutmaya çalışan yine başını ABD emperyalizminin çektiği güruh değil midir?Zira kucağında besleyip büyüttüğü,örgütlediği Humeyni rejimini,El Kaideleri piyasaya salıp şimdi de arkasından koşmak ve yoketmek bahanesiyle meşru ve haklı olamayan bir savaş örgütleyen ve yürüten ABD ve onun avanesi değil midir?Bu iki yüzlü güruh mevcut durumlarını korumak ve sağlamlaştırmak uğruna her yolu mübah sayan gürüh değil midir?
Çağımızın ve emperyalist kapitalizmin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan yabancılaşma tüm bu dinsel gelişmeleri kolaylaştıran vebesleyen biricik unsurlardan biridir.Hatırlayın yabancılaşma yazımız da ifade ettiklerimizi:

“Yukarıda ifade edilen tüm sonuçlar, birbirini tamamlayan, birlikte varolan sonuçlardır. Hiçbiri diğerinden bağımsız değildir. Yabancılaşmanın sosyolojik sonuçları şöyle özetlenebilir:
Toplumsal kurumlara ve topluma karşı gelen bir korku, güvensizlik ve onlar karşısında güçsüzlük.
Geleceğe karşı kötümserlik, değişime karşı inanç ve güvenin yitirilmesi.
Toplum geneline uygulanırsa, tüm bunların sonucunda toplumsal örgütlenmelerde (kitle örgütleri,dernekler,sendikalar vs.) zayıflık.
Kişi, kültür, otoriter ve totaliter rejimlere kolayca uyum ve bu tür toplumsal kültürlere yatkınlık.
Bastırılmış duygu ve düşünceler, otoriter eğilimler sonucu saldırganlık (örneğin, toplumsal linç olayları).
Toplumsal kültürsüzlük, kişiliksizlik, toplumsal çürüme.
Yaşamın her alanında kokuşma, yaşamın anlamsızlaşması sonucunda yaşama son verme (intihar olgusu) eğiliminin ciddi düzeylerde artması.
İnsanın yarattığı, ürettiği şeye karşı duyduğu ilgisizlik, kayıtsızlık, denetimsizlik ile birlikte robotlaşma.
İnsanı insan yapan değerlerden uzaklaşma, insan olarak yok oluşa doğru gitme. “;(Yabancılaşma ve sonuçları....SENDİREN)
Tüm bu yukarda ifade edilen yabancılaşma unsurları tam da kendi dışında sığınacak güvenli-rahat-huzur vericilimanlar arayışına itecektir insanı.Bu bireycileşmiş,bencilleşmiş,hayata karşı güvensiz,inançları noktasında tutarsız,korkak,uyuşuk,güdülmeye hazır insan en nihayetinde sistemin ve egemenlerinde yönlendirilmesiyle ve telkiniyle kendini sözümona dinsel huzurun kollarına atmaktadır.Orada mutluluğu-huzuru aramaktadır.Bu yalancı huzur ve mutluluktur ki,kendini kendi gerçeklerinden uzaklaştırmaktadır.Esasta kendi etrafında dönmesi gereken insan ,kendisi için çizilmiş sınırları olan hayaller dünyasında boşa dönmektedir.Dikkat çekelim ki,dünya üzerinde sapkın bir çok tarikat vardır,tüm bu tarikatların ciddi bir potansiyeli ve alanı vardıor.Çoğu yerde devlet destekli bu tarikatlar yığınlarca insanı etkilemekte ve uyuşturmaktadır.
Sistemin korktuğu şey insanın kendisi için varolması ve kendi etrafında dönmesi yani insanlaşmasıdır.Sınıfsal mücadele içinde yer alması korkunç bir kabus gibi başında oldukça emperyalist kapitalizm bu içkiyi içirmeye devam edecektir.
SONUÇ VE TUTUM ÜZERİNE
Ülkemiz dahil komünistlerin tali olarak çözmesi ama öte yandan çok ciddi bir ideolojik mücadele vermesi gereken bir sorundur din ve laiklik sorunu.Zira sorunun güncelliği ve öne çıkması da bu noktada tutumların deklarasyonu-yaşama geçirilmesini zorunlu kılmaktadır.Din sorunu salt bugüne ait bir dorun olmayıp yarının da en önemli sorunu olmaya devam edecketir.Yüzyılların önyargıları ve edinilmiş ddeğerleri ile mücadele sanıldığı kadar kolay olmayacaktır.Komünistler herkesin bildiği gibi ateisttir.Ama ateizmi sadece parti-örgüt proğramlarına özgüdür.Militan materyalizmin bu en önemli tüzük maddelerinden biri olan konu sadece parti üyelerini bağlamaktadır.Partinin ya da örgütün sınıf içindeki çalışmasının önüne çıkarılamaz bu sorun.Zira biz sınıf mücadelesinin ana kulvarlarında mücadele etmek zorundayız.Bu tarzda sorunlar karşımıza çıktığında sınıfsal tavrımızı alırız.Ki sınıfın her türden bölünmesine karşı olan bizler din,mezhep,ırk ayrımı gözetmeden sınıfın tek bir çatı altında mücadele etmesi gerektiğini savunuruz.Ama bir yandan da sınıfın bu anlamda da eğitimi açısından ideolojik mücadele vermeliyiz..Sosyalizm şaması için asgari proğramımız,proletarya diktatörlüğünde ya da proleterlerin devletinde laikliğin tam anlamıyla uygulanmasıdır.Hayatın her alanında tam bir laisizmin egemen kılınmasını sağlamaktır.
Görünen odur ki,mevcut devletin bir bütün olarak laikleştirilmesi gerek günümüz ve gerek gelecek açısından bir devrim ve sosyalizm sorunudur.Bu proğramatik amaçlarımızdan biridir.Komünistler bu açıdan da burjuvazinin yarı yolda bıraktığı çizgiyi tamamen sınıfsal bir perspektifle ele alıp devrimci-komünist tutumu gerçek ve yaşama ait kılmalıdırlar.Şeriata,gericiliğe,laisizmin karikatürlerine(ülkemizdeki gibi),dinin devletleştirilmesine ve de devletin dincileştirilmesine karşı kararlı bir ideolojik-politik mücadele vermek zorundadırlar.Emekçi yığınlara tüm gerçekler çıplak bir biçimde aktarılmalıdır.Propaganda-ajitasyon ve eylemin önemli içeriklerinden ve sistemden kopuşun önemli araçlarından biridir bu sorun...
DİB nın bütçesine ya da yönetim-idari anlayışına Aleviliğin ya da herhangi bir dinsel akımın,mezhebin,dinin dahil edilmesi demek;ülkeyi laik kılmaz.Tam tersine kurumun kendisi anti laik bir kurumdur.Kaldı ki böyle bir talep zaten gayrı meşru bir kurumu meşrulaştırmaya ve yığınlar nezdinde itibarlı yapmaya yarar sadece..Devrimci bir proğram bu kurumun lağvedilmesini ve kesin biçimde devletin dinden,dinin devletten bağımsızlığını savunur.Dini kişisel bir sorun olarak algılayan bu anlamda da gerçek laikler olan komünistler,onun toplumsal bir uyuşturucu,içki ve de toplumsal yaşamı etkileyen-düzenleyen bir unsur haline gelmesine karşı durup mücadele ederler.
Türkiye de yukarda sıraladığımız gibi laiklik yoktur ve maalesef burjuvazinin çözmesi gerekli sorunlardan birini yine proletaryaya bırakmıştır ve gerçek çözümü devrim ve nihayetinde komünizmdedir.
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 2
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:35  
EMPERYALİST BOĞAZLAMA SAVAŞI VE BÖLGESEL DEVRİM


Emperyalist kapitalizmin lider güçleri ABD ve yedeği İngiltere'nin başını çektiği güruh Ortadoğunun yeniden şekillendirilmesinde tam hız yol alacağa benziyorlar.diğer Emperyalist Odaklardan başını Rusya 'nın çektiği grup biraz daha geriden ve ağırdan alacağa benzer.Salyalı siyonist İsrail ağababalarının verdiği açık destekle Ortadoğu Halklarının belalısı olmaya ve katliamlarını sürdürmeye devam ediyor.Gidişat öyledir ki ve daha önceki makalelerimiz de de ele aldığımız gibi hızla bir yeni dünya savaşının ortasına emperyalist güruhların daha fazla para-güç ve iktidar hesaplarının kurbanı olarak sürüklenmektedir.
Ezilen ve sömürülen geniş milyarlar bu kez de kanlı bir savaşın göbeğine hızla aktarılmaktalar.bu savaş bir önceki savaşlardan kesinlikle farklı bir savaş olacaktır.Emperyalist güruhun biyolojik ve nükleer silahlar dahil bir çok yeni silahını bu savaşta kullanabileceğinin bir çok sinyali vardır.Ciddi bir hegemonya savaşının halklar üzerindeki yıkımının varlık ile yokluk arasında olduğunu ve olacağını sanırız yeniden ifade etmeye ve açıklamaya girişmeye sanırız gerek bile yok..Bu savaş öncekilerden kesinlikle farlı olacak.Dünya üzerinde hegemonya savaşına doğuda ki emperyal hedefleri olan Çin,Japonya'nın da katılacağı K. Kore'nin bu anlamdaki çıkışlarının gizli destekçilerinin Çin burjuvazisi olduğunu sanırız herkes açıkça görmektedir.Ama belirtmeliyiz ki , bu savaşın ana merkezi ve tetikleyicisi Ortadoğu üzerindeki hakimiyet kavgası oluşturacaktır.Bunun esas nedeni ise herkesin de bildiği üzere petrol ( dünya petrol rezervinin %55inin ortadoğu da bulunması)üzerindeki hakimiyet kavgasıdır.
Bu kavgada siyonist israil'in ilk etapta kullanılmasının akla uygun olmayan hiçbir tarafı yok gibi gözüküyor.İsrail'in mevcut koşullarda yıllarca savaşın içinde pişmiş ve sürekli bir biçimde çıban başı gibi gözüken Suriye ve İran üzerine gitmesini haklı gösterebilecek onlarca nedeni var kendilerine göre.Hariri'nin katledilmesi ile başlayan Cia-mossad planı yürürlüğe konulmayı bekliyordu.Aylardır tehdit edilen Suriye ve İran için de ateş ile barutun kokusu artık enselerinde.Bu arada çok güvendikleri Avrupalı emperyalistler ile Rusya son G-8 zirvesinde herhaldeki diğer emperyalist odaklardan gerekli rüşveti almışlar ki geçici olarak sessizliğe gömüldüler.Siyonist İsrail in ilk etapta saldırılarına karşı çıkan Rusya ve arkasından Fransa saldırıya şimdilik seyirci kalmayı seçmiş durumdalar.Ortadoğu halkları başta Filistin ve Lübnan da olmak üzere kıyım ve katliamdan geçerken Arap Halklarının ciddi bir desteğine de sahip değillerdir.Suriye dışında diğer Arap devletleri hemen hemen emperyalistlerin uşaklığını yapmaya devam etmekteler.Geçmişin Arap birliğini savunan ülkelerinden Mısır,Libya dahil olmak üzere ses ve seda çıkmamaktadır.Çok yönlü bir emperyalist kuşatmanın sıcak bir dünya savaşına evrilebileceğinden end,şeli de olan güruh her an tetikte kendi çıkarlarının tehlikede olduğu sıcak anı beklemeye koyulmuşlar gibi.
Öte yandan Avrupa;Rus;Çin ve Japon emperyalizmi ve de diğer bilimum dünya devletleri bu savaşta yani İsrail siyonizminin ve abd emperyalziminin Lübnan ve filistin'deki boğazlama faaliyetlerini son Roma konferansıda göstermiştir ki seyretmeye en azından bir süre daha devam edeceklerdir.bu sürecin uzunluğu ya da kısalığı bölgedeki dengelerin ne yöne doğru güçlü olarak kayması ile bağıntılı olacaktır.Bir kez daha görülmüştür ki,emperyalist güçlerin hangisi olursa olsun tüm girişimlerinin altında ekonomik-politik kaygıları yatmaktadır.O çok insan hakları savunucusu AB li emperyalistlerin hiç biri şu anda açıkça ve alenen İsrail siyonizmine ve ABD emperyalizmine kafa tutmayı bir kenara bırakın eleştirme cesaretini dahi gösteremiyorlar.korkak tavuklar gibi kafasını kaldırıp karnından bir iki konuşup tekrar ve yeniden kafasını en azından şimdilik kuma sokmuş durumdalar.Roma konferansı bu anlamda tüm bu yalancı insan hakları demagojilerinin üstündeki cilayı silmiş ve gerçekte emperyalist emellerinin ne kadar belirleyici olduğu gerçeğinin altını bir kez daha çizmiştir.
Beri yandan sözümona Uluslar arası toplumun temsilcisi olan ve olması gereken çeşitli gerçekte emperyalist merkezlerin kendi politikalarının aslında halklara göz boyayarak kabullendirilmesi ve ideolojik anlamda gerekli politik şartların sağlanmasında ve geniş yığınların bu bilinç bombardımanında anti-emperyalist,anti-faşist devrğimci demokrasi ve komünist saflarda olmasının önünü kesecek her türden manevranın merkezi olan BM vs gibi emperyalizmin Uluslar arası örgütlerinin de gerçek yüzü açığa çıkmış bulunuyor.Zira bu ve benzer her örgüt emperyalizmin çıkarlarına özellikle ABD emperyalizmi aleyhine her türden soruna dahil olurken mevcut kıyım ve katliama zerre ses çıkarmamıştır.Göstermelik kimi toplantılar dışında.Kendi temsilcilerini katleden İsrail siyonizmini kınamamıştır bile.Bu anlamda bu göstermelik emperyalist ideolojik-politik manevra örgütlerinin gerçek yüzünün açığa çıkarılması bakımından bile son gelişmeşleler öğretici ve eğiticidir.Devrimci-komünist ajitasyon ve propagandanın ve yığınlar nezdinde anti-emperyalist ve anti kapitalis-anti-faşist bilincin geliştirilmesi anlamında bu gerçeklerin bilince çıkarılması önem taşımaktadır.
1.Mevcut savaş emperyalist merkezlerin kısa vadede hesaplaşacakları bir manevra alanı sunmamaktadır.Bu anlamda Suriye ve İran ın sürece katılmasıyla birlikte ki,(aslında hedef başından da belirttiğimiz gibi yeni ya da genişletilmiş ortadoğu projesi nezdinde bu ülkeler idi); kendi yolunu yeniden çizip emperyalistler arası bir paylaşım savaşına dönme yönünde evrilecektir.Bu geçici geri, çekilmeler daha çok en uygun koşulları kollama ve bu süreçte eldeki manevra olanaklarını genişletip ve öte yandan pazarlık kozlarını arttırmaya dönük gibi gözükmektedir.Ama beri yandan Filistin ve Lübnan nezdinde tüm ezilen milyarlar ölümle yaşam arasında sıkıştırılmış bulunmaktadır.Elbette ve doğaldır ki,bu süreç en çok Ortadoğu halklarının bir numaralı gündemi olmuştur.
Bu arada Ortadoğunun yeniden şekillendirilmesinin en önemli sacayağı olan Türkiye de egemen sınıflar ve iktidar hesapları içinde çatlaklar derinleşmektedir.Tam uşaklıkta sınır tanımayan işbirlikçi tekelci burjuvazi ve onun faşist devleti bir yandan birebir Abd emperyalizminin her türlü operasyonunda aktif rol alırken öte yandan köylü kurnazlığı ve doğulu psikolojisiyle emperyalist odaklardan ne kadar koparırsam kardır mantığıyla davranmaya devam etmektedir.Gerek ekonomik ve gerekse siyasal olarak politikalar her fırsatta ABD emperyalizmi ve onun ekonomik örgütlerinin(İMF,Dünya Bankası) emriyle harfiyen yerine getirilmektedir.Bu arada çeşitli projelerle önüne atılan kemikle övünmeye ve onunla yetinmeye de gayret göstermekle birlikte,çeşitli operasyonlarda alacağı role karşılık elini güçlü tutmaya çalışmaktadır.Bakü_Tiflis_ceyhan boru hattından önüne atılan yemle biraz daha oyalanacak gibi gözükmüyor.Gerek emperyalistler ve gerekse onların uşakları ve gerekse de emekçi milyarlar açısından çok kritik dönemlere girilmiş bulunmaktadır.Bu kritik dönemin en önemli özelliği ise , at izinin it izine karışmış olması ve herkesin her ipte oynayabileceği hassas dengelerin olduğu bir dönem olmasıdır.Ayrıca Ortadoğu her zaman ve her koşulda kaypak bir zemin olmuştur.Ve binanın kendisi her an küçük müdahalelerle bile yıkılabilecek bir binadır. .Ayrıca bu bina yıkıldığında kimin altında kalacağını kestirmek olanaklı olmamaktadır.Bu anlamda herkes kartlarını en son sınırına kadar oynayacaktır.Ve en sonunda açık bir savaşa girecektir.Zira tüm yollar tükenmiştir.Artık politik her oyun bitmiştir ve sıra silahların konuşmasına gelmiştir bu anlamda Türkiye'nin ve Türkiye emekçi sınıflarıyla Kürt ulusal hareketinin bu gelişmeler karşısında tutumu hayatiyet taşımaktadır.
Mevcut başlatılmış ve yürütülmekte olan savaş Irak ile başlayıp Filistin ve Lübnan ile devam edip aslında bir bütün olarak Ortadoğunun emperyalist merkezlerce yeniden yapılandırılması ve dikensiz gül bahçesi yaratarak bu en eski uygarlık merkezinin ve şanlı direnişller topraklarının teslim alınıp boğulması amacını gütmektedir.Burada emperyalist metropollerin İsraile biçtikleri misyon ile Türk işbirlikçi tekelci kapitalist burjuvazisi ve onun faşist devletine uygun gördükleri roller yavaş yavaş şekillenmektedir.Daha önceki makalelerimiz de ifade ettiğimiz üzere İsrail kendi başına bu tarihsel emperyalist rolün altından kalkacak güce sahip değildir ve olamaz da.Bu arada ciddi bir emperyalist merkezin uşağı bir kukla devletin girişimlerinin de çok önemli rolü olacaktı ki; bu da Türk faşist devletidir.Oratadoğu Halkları boğazlanacaksa bu sürecin sadece ABD emperyalizminin bu bataklıkta yalnızca İsrail ile hareket edeceğini ve planlarında Türkiye'nin olmayacağını söylemek aptallık olur.Bu anlamda yumuşak karınların yakalanması gerekirdi ve şu anda yakalanmış görnüyor.Yazılmış senaryo oynanıyor.Gerek güney ve gerekse de Kuzey Kürdistan da belirsizlikler ve sıcak savaş ortamının yeniden alevlendirilmesi ve güney başta olmak üzere Kürt kartının emperyalist merkezlerce aktif biçimde kullanılmasının önünün açılacağının göstergeleri biri bir açığa çıkmaktadır.Yine aynı dönemlere denk gelmek kaydıyla Kuzey Kürdistan'da savaşın şiddetlendirilmesi için kontrgerilla ve egemen ABD ci güçlerce geliştirilmesi ve içte tam bir terörize ortamın yaratılması,terörle mücadele yasasının değiştirilerek savaş şartlarına göre biçimlendirilmesi,milliyetçi-kafatasçı akımın önünün açılması ve halkların birbirilerini boğazlaması için provakatif ortamların yaratılması vs vs. bu amansız ve yıkıcı savaşın kendi başına organizasyon parçalarındandır.
Ortadoğu coğrafyası yukarda da ve daha önceki makalelerimiz de de ifade ettiğimiz üzere bir çok şeye gebedir.Ortadoğu Halkları liderini beklemektedir.Ateşten baruttan uzak gerçek bir insanlık düzenini düşlemektedir.bu ancak ve ancak bölgesel güçlü bir devrimle olanaklıdır.Bu devrimin öncüsü bir çok arap ülkesinde örgütlü olan gerçekte anti emperyalist kimliğe sahip olamayıp öyle görünen yeşil örgütler yani Hizbullah,Hamas vs vs olamaz.Gerçek kurtuluş üzerine basa basa ifade ettiğimiz gibi Halkalaırn insanca -kardeşce-özgürce -adil yaşamlarının tek güvencesi olan bir mücadele ile yani anti-kapitalist,devrimci komünist mücadele ile olanaklıdır.Bu savaş milliyetçi arap yeşillerinin başaracağı bir iş olamaz.Bu asla mümkün değildir.Bu emperyalist kapitalizm ile komünizm arasındaki stratejik bir savaştır.Savaşı engellemek için verilecek savaş ve mücadele başarısız olursa (ki,başarısızdır ve sonuçsuz olacaktır.) savaşı iç savaşa çevirmek ve bölge halklarının ve dünya insanlığının önünü açacak devrimin mücadelesinin verilmesi her durumda boyun borcudur türk ve kürt emekçi sınıfları başta olmak üzere tüm ortadoğu emekçi sınıflarının...Dünyanın kalbi Orta doğu da atacaktır hem emperyalist metropoller açısından ve de hem de proletarya ve ezilen milyarlarca insan açısından..bu anlamda devrimci komünistler ile kürt ulusal kurtuluş hareketinin tarihsel bir misyona soyunması gerektiğinin altını çizmek özel bir önlem arz etmektedir.
Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi bu anlamda olmak üzere emperyalist metropollerin icazetine bırakılmış bir sözüm ona ince siyasal çizgiden devrimci bir çizgiye kendini çekmek zorundadır.Ulusal kurtuluşun gerçek kimliği olan bağımsız birleşik devrimci Kürdistan hedefine evrilip faşist devlet ve onun ağası olan ABD emperyalizminin ne i düğü belirsiz hesaplarının içinde boğulup kalmamalıdır.Gerçek kurtuluş Kürt halkı açısından kesinlikle ve kesinlikle sosyalizm ve komünizmde olanaklıdır.Emperyalist manevraların basit birer unsuru haline gelinmemelidir.Tüm Ortadoğu coğrafyası özgürleştirilmeden tek başına Türk faşist rejimi demokratikleşemez. Ve Kürt sorunu gerçekte hi,ç bir zaman çözülemez.
Türkiye devrimci komünist hareketinin de bir çok kez eline geçen ama değerlendiremediği bir fırsat daha geçmiştir.Artık güçlerin yetersizliği ve organizasyon yetersizliği vs vs diye kimi bahanelerin arkasına sığınıp mevcudu korumanın Hiçbir değeri yoktur ve olamaz da...Bu savaş ve yanısıra getirip götüreceği tüm her şey varlık ve yokluk ile bağıntılıdır.Bu süreçte tüm varlık nedeni her zaman olduğu gibi devrime kilitli olmak zorundadır.Ama doğaldır ki laf ta değil eylemin kendisinde...Süreç kendini aşıp yığınları devrimci savaşın içine katabilecek olgunlukta ciddi zeminler sunmaktadır her zamankinden daha fazla...Önemli olan bunu doğru kavrayıp doğru yer ve zamanda doğru işler yapabilmektedir.Artık söz yerini eyleme ve değiştirme -dönüştürmeye bırakmak zorundadır.Başka türlü yaşam biçimi ve varlık kabul edilemezdir.Önümüzde ciddi engellerin varlığına rağmen başarılamaz diye bir şey yoktur..
Makalemizi büyük savaşçı ve devrimci Ernesto Che Guevera'nın ünlü sözüyle bitirelim:Gerçekçi ol , imkansızı iste......Şu anda imkansız görünen tek şey devrimdir ve sosyalizmdir.TAMDA ZAMANIDIR.........
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 3
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:35  
EMPERYALİST KAPİTALİZMİN BUNALIMI VE DEVRİMCİ KOMÜNİST GÖREVLER

Emperyalist-kapitalist sistem bir dünya bunalımının eşiğindedir.Bastırılmaya çalışılan bir kriz ortamında tüketim giderek kısılmakta,üretim değerleri düşmekte,işsizlik dünya çapında hızla artmakta,paranın parayı çektiği faizler özellikle dolar bazında düşmekte ve paralar hızla pula dönüşmekte,emperyalist metropollerde cari açıklar-ithalat ve ihracat değerleri mutlak olarak birbirini karşılayamamaktadır.Bir çok belirti var bunları bize düşündüren.Ama öte yandan gerek pazarların sınırlılığı,gerekse dünya hakimiyeti noktasında çeşitli bölgeler üzerindeki gizli savaşın açık bir dünya savaşına dönüşme olasılığı hiç te azımsanmayacak düzeyde artmaktadır.
Petrolün dünya hegemonyalar savaşında kilit bir rol oynadığını ve dünya petrol rezervlerinin %50 sine yakınının Ortadoğu bölgesinde yer aldığını düşünürsek bu savaşın neden yerel biçimleriyle Ortadoğu da yaşandığını anlamak kolaylaşacaktır.Emperyalist metropollerin artık arka bahçelerden ötesine ihtiyaç duyduğu ve birkaç merkezli yönelim ve gelişmelerin eskisi kadar güvenli sayılamayacak ve her an dengelerin değişmesiyle bu arka bahçelerin dahi elde tutulamayacağı gün gibi aşikardır.Güney Amerika deneyimi ABD açısından önemli deneyimler sunmuş olmalı ki ABD bu işi şimdi biraz daha sıkı tutmaya başlamıştır.Öte yandan Rusya açısından Gürcistan ve Ukrayna vs. deneyimleri özel ders olmuştur.Başını alman ve Fransız emperyalistlerinin çektiği ab li blok emperyalizmi bu süreçten en karlı grup olarak çıkmış gibi gözüküyor.Ama kendi içlerinden öteden beri varolan düşmanlık ve liderlik kavgasının zayıf karınları olduğunu ifade etmek gerekir.
Gerek İsrail Filistin sorunu gerekse Lübnan üzerinden Suriye ve İran yönelik tehdit ve girişimler öte yandan ulusal hareketin tekrar silahlanıp eyleme geçmesi ile güney kürdistan daki gelişmeler orta doğuda kısa ve orta vadede yeni oluşum ve yeni bir takım taktik savaşlara tanıklık edecektir.Gelişmeler de her ne kadar ABD bir adım ilerde gözükse bile bu sürecin iki keskin uçlar arasında her an gidip geleceğini söylemek gerekir.Bunu emperyalist metropollerde bildikleri için işlerini çok sıkı tutmaya gayret etmekteler.Ortadoğu da gerçekten zeminin azami kaygan olduğunu ve her an yön değiştirebileceğini tekrar tekrar ifade etmekte yarar görüyoruz.
Ortadoğu eksenli yerel çatışma ve müdahalelerin ne salt petrol ne salt güç gösterisi ne salt hegemonya yarışı ve de ne salt kaşınabilecek çıkar umulabilecek zayıf etnik,mezhebi,dinsel vs öğelerine bağlanıp salt herhangi biriyle açıklanmaya çalışılması doğru sonuçlar vermeyecektir.Ortadoğu’ya ilişkin her politik gelişmenin ve müdahili gelişmelerin bunların hepsini içine alabilecek genişlikte düşünüldüğünden emperyalist güçler ile onların bölge uşaklarının hesap ettiğinden gerçekten de kuşku yoktur.Tüm bunlar üzerinden ve hesaplı yürütülen politikaların kısa ve orta erimde amacına ulaştığını görebiliyoruz.Şu anda süreç ABD emperyalizmi lehinedir.Ama Kürt ve İran ekseni başta olmak üzere ab li emperyalistlerin güç toplamaya dönük çalışmalarına da tanık oluyoruz.Talabani’nin başkan seçilmesi bir ABD oyunu olsa da hesap edilmiş olup ta gelişmelere müdahil edilmemi,ş bir kuzey ve doğu kürdistan ve bölgede diğer halkların amerikan eksenli gizli açık operasyonlarına duyulan öfke ve bu operasyonların açığa çıkarılması ile açık çatışmalara girilebilecek olması amerikanın bölge ülkeleri içinde kendine bağımlıları öne çıkaracağını söylemekte yarar var.Bu Türkiye olabileceği gibi İsrail Yunanistan Ürdün Suudi Arabistan vs olabilir.bu tamamen süreç içindeki gelişmeler ve gelişmelerin içeriğine göre değişecektir.Yunanistan ın bu aralar ABD ile özel yakınlaşmasının Ortadoğu üzerindeki hegemonyanın bir yansıması olduğunu görmemek için kör olmak gerekir.Öte yandan çok çabuk yıpranan Ortadoğu iktidarları içinde yeni operasyonların olabileceğini de ister seçim ile ister açık yada örtülü darbelerle bu sürecin gelişebileceğini de ifade etmeliyiz.
Ortadoğu yeni gelişmelere gebedir.Topyekün değişmelere tamamen açık olan bölgenin dünya devrim dalgasının yeni öncüsü olabileceğini ve sürecin öncüsü olabileceğinin altını çizmekte yarar var.Ortadoğu da taşların yerinden oynaması ile birlikte köklü değişimlerin olabileceğini tahmin etmek kehanet olmasa gerektir.bu bilimsel bir değerlendirmenin sonucudur.
İşte tüm bu nedenlerden dolayıdır ki,bölgede devrimci kom.çalışmanın hem tek tek yerel ülkelerde ve hem de bir bütün olarak bölge eksenli konfederatif bir çatı altında başından beri örgütlenmesinde gelecek ve devrimci organizasyon açısından özel bir önem atfetmekte yarar var.Bu durum özel bir önem taşımaktadır.Bu bilinç ve değerlere başından beri tüm birikim ve deneyimlerin gerektirdiği tarzda yaklaşmak temel öneme sahiptir.Doğmamış çocuğa ta başından böyle bir misyon yüklemek deliliği ancak büyük ve geleceği düşünen ve hayalleriyle gerçekler arasında ince bir sınır çizgisi olan gerçektende devrimci kom.deliliğin yansıması olsa gerektir.Öte yandan dünya sistemi hedef merkezli politik bir akımın böyle bir kaygı ve örgütlenme anlayışında olması kadar doğal bir durum olamaz.Kom.ler gerçekten akıllı delilerdendir.Bu hayaldir şu anda …Doğrudur. Ama gerçekleştirmek bu amaca dönük yaşamak ve çalışmak için hayallerimizin sıcacık tutulması gerekmektedir.Salt teorik düzeyde değil pratik düzeylerde de bu amaç yakın yada uzak tüm hedeflerimizin içinde olmalıdır.
Bu her zamankinden daha büyük bir önem taşımaktadır.Global emperyalist saldırılar ancak global direniş ve karşı saldırılarla yok edilebilir.global kom.geleceği böyle inşa edilebilir.Bölgenin durumu da göz önüne alındığında bu iç içe geçmişlik gerek sınıflar ve halklar açısından ve gerekse de kapitalizme karşı mücadelenin emperyalizme karşı mücadeleden ayrılamayacağı gerçeğinden hareketle bu her zamankinden daha bir fazlaca olanaklıdır.Gerek proğramatik ve gerekse de pratik taktiksel açıdan buna özel bir önem vermek gerektiği gün gibi aşikardır.
Ülke merkezli sınıfsal çalışmanın gerek emperyalist-kapitalist sisteme karşı mücadele ve gerekse de halklar arası dayanışma ve nihai örgütlenme amacına uygun olmasına dikkat etmekte yarar var.Ortadoğu kaynayan bir kazan olmaya devam etmektedir.bu kaynayan kazan içinde nelerin öne çıkıp nelerin geri planda kalacağının önceden görülüp bunlara yönelik hazırlık içinde olunması temel öneme sahiptir.Ortadoğu ezilenlerinin kaderi bir ve aynıdır.Geleceği kucaklayan bizlerinde bu temel bilinçte olmasında yarar vardır.Bu bölgede yaşayan halkların geleceği birebir birbirine bağlıdır.Zaten bölge halklarının hemen tamamı zorlama sınırlarla ve emperyalist merkezlerce oluşturulmuş duvarlarla birbirlerinden ayrılmıştır.bu birlikteliği sağlamak temel kom.görevlerden biridir.Bu duruma hak ettiği değeri vererek gereğini yapmak tüm samimi kom.lere düşmektedir.Ağır ve zor bir göreve talip olanlara denecek bir cümleyle bitirmeliyiz:KOLAY GELSİN!!!!!
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 4
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:36  
EMPERYALİZM VE DEVRİM

“Çağımız emperyalizm ve proleter devrimler çağıdır.”Emperyalist kapitalizm gelişip ilerledikçe devrimler de beraberinde gelişip ilerlemektedir.Emperyalist kapitalizm kendi mezar kazıcısını da yaratıp geliştirdikçe bu süreç birlikte atbaşı sürgit varolacaktır.Ta ki emperyalist kapitalizm tarih,h sahnesinden yok olup gidinceye kadar.
Büyük üstatların bu tespiti üzerine elbette söylenecek bir şeyler vardır.Zira emperyalist kapitalizm sürekli kendini yenilemekte ve çakılı alanlarda kalmamaktadır.Sürekli bir biçimde gerek sömürü biçimlerinde gerek se yönetim ve idare biçimlerinde gelişmeye ve ilerlemeye paralel biçimde kendisini mevcut duruma adapte edecek ve mevcut iktidarını sağlamalaştırıp varlığını sürdürecek tüm önlemleri yaşama geçirmektedir.İdare biçimlerinde esneme her zaman var olagelmekle birlikte bunun süreğenleşmesi konusunda sürekli bir araştırma ve geliştirme içerisinde olduğunu ifade etsek sanırız abartmış olamayacağız.Aynen üretim ve paylaşım konusunda bir devamlılık ve ar-ge mevcutsa bunun toplumsal ayaklarının da aynı ilgiyi gördüğünü söylemeliyiz.Kaldı ki, iktidarın sağlamalaştırılması ve devamlılığı gerçekte buna bağlıdır.Bunun içinde rahatça bu faaliyetlerini sürdüreceği bağımlı ve sömürge ülkelerde mevcutken bu çok daha kolay olmaktadır.
Emperyalist kapitalizm dönemin de varsayıldığı ve bir kaça örnekte de yaşandığı üzere zayıf halkalardan kopmalar yada devrimler gerçekleşmesi tarihsel bir olaydır.Emperyalist kapitalizmin gelişmişlik düzeyi ve eşitsiz gelişim ve kar paylarının dağıtımından kaynaklı olarak bu ekonomik alt yapının emri gibidir.Elbet alt yapı mevcut üst yapıyı belirler.Bu temel materyalist yaklaşımın bir sonucudur.Ve fakat üst yapının ya da iradenin ve diğer tüm öğelerin dışlanması sonucunu üretmemek zorundadır.(bu öğelerin açılımına ilerdeki paragraflarda yer vereceğiz.)Böyle bir karşı karşıya getirme süreci diyalektik materyalizmin temel yasalarının inkarı sonucunu üretecektir.Karşılıklı etkileşimin ve iç içe geçerken birbirlerinden alıp verme yanında birbirlerinin geleceğini etkilemesinin reddi anlamına gelebilir.Her şey birbirine dönüşebilir.Enerji vardan yok yoktan varolmaz.Sadece bir yer değiştirme ya da biçim değiştirmeden söz edilebilir bu anlamda.
Mevcut durumda Marksistlerin ezici çoğunluğu zayıf halkalardan metropollere doğru devrimsel aktivitenin aktarılarak i,ilerleyeceğini ve bunun sonucunda emperyalist metropollerdeki devrimlerin ancak ve de genel olarak sömürge devrimlerinin kuşatması sonucu olacağı ve bu devrimlerin belki de kansız teslim olmayla sonuçlanabileceği varsayımını tarihsel bir teorik sonuç seviyesine çıkartmışlardır.Bildiğimiz kadarıyla Marks ve Engels de böyle bir tespit yoktur.(Olmuş olsa bile bu bizim aşağıda ifade edeceğimiz gibi bizim çeşitli sonuçlara ulaşmamızı engellemezdi.Zaten gerçek bir Marksist te esasen onların gerçekten izlerinden yürümeyi temel almalıdır.Yani diyalektik ve tarihsel materyalist anlayışla gerek yerel gerek uluslar arası anlamada insanın kurtuluşu üzerine politika yapmayı hedef bilmelidir.Onların temel mirası kapitalizm ve tahlili,tarihsel yasaların ifadesi ve öte yandan gelecek dünyanın varlığı ve nasıl elde edilebilirliği üzerinedir.)Bu tespiti Lenin de de özel vurgularla görmek olanaklı değildir.Bu tespitin temeli Stalin ve sonrasına aittir.Tek ülkede sosyalizmin inşasının en temel gerekçelerinden biri haline getirilen bu sonuç gerçekte dünya devrimine sırtını dönmenin de diğer yüzüdür.Zira dünya devriminin temel başarı kriterlerinin başında o zamanda şimdi de emperyalist metropollerden en azından bir veya bir kaçında devrimin gerçekleşmiş olması yada oralar işçilerinin sömürgeler işçi ve emekçilerinin arkasında kuvvetli bir desteği olmasına bağlıdır genel olarak.Tek tek sömürgelerdeki devrimlerin nasıl boğulup dejenere edildiğini tarihsel deneyimlerimizle biliyoruz.Bugün çok daha kapsamlı ve yıkıcı bir karşı faaliyette olduğundan şüphemiz de yoktur.Ama öte yandan tek tek sömürge ülkelerdeki devrimsel kalkışmalara gidilmemesi ve mücadele edilmemesi sonucu çıkarmamak gereklidir yukarıdaki ifadelerden.Tama tersine devrimin daha fazla uluslar arasılaştığını ve uluslara sı mücadelenin ve enternasyonalist iç içe geçmişliğin öne çıktığını ve öte yandan tek tek yerel düzeydeki devrimlerin başarısının tam da bu ifade edilen gerçekle yaşamsal bağı olduğunu söylüyoruz.Bunun özel vurgusunu yapmakta yarar vardır.Zira bizim öküz altından buzağı arayan salata beyinlilerle bu saatten sonra niyetlerimiz ve durduğumuz yeri yeniden anlatmak gibi bir lüksümüz yoktur.Gerçekten de bunlar artık bir lüks olarak algılanmalıdır.Zira ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.
Bir komünistin temel şiarı ve hedefi insanlık düzeni olan komünizmdir.Kom. ise bir dünya sistemidir ve dünya devrimiyle mümkündür.Dünya devrimi hedefiyle hareket eden bir kom.için enternasyonalizm ve dünya devriminin yolunun nasıl bir gelişme izleyeceği ve hedefe nasıl ulaşılacağı temel öneme sahiptir ve olmalıdır.Dar ulusal sınırlara hapsedilmiş bir devrim anlayışının ulusal devrimi bile gerçekleştirme yada yaşatma şansı yoktur.
Enternasyonal devrim,uluslar arası emperyalist kapitalizmin en çok korktuğu şeydir.Emperyalist kapitalizm ekonomik,sosyal,politik anlamda zaten dünyayı bir tek ülkeye çevirmiştir.Kapitalist gelişme ve emperyalizmin ulaştığı doğal yer zaten burası olmuştur.Bu açıdan dünya kom.lerinin işi de bir o kadar kolaylaşmıştır.Enternasyonal olarak her türden her renkten her ulustan işçilerin birliği önündeki doğal sınırlar dolaylı olarak aşılmıştır.Uluslararası tekellerin hemen hemen tüm sömürge ülkelerde metropollerde ki kadar işçiyi doğrudan çalıştırdığını,sömürgelerdeki ucuz emeğin emek yoğun ür4etimde nasıl kullandığını , artık bir çok açıdan taşeron ve distribütörlere ihtiyaç duymadan pazarlara da doğrudan girdiğini vs vs. görmemek için kör olmak gerekir.Emperyalist kapitalizm gerçekten de tüm yerküreyi tek bir Pazar tek bir üretim alanı ve tek bir paylaşım alanı haline getirmiştir.Doğal olarak daha önceki bir yazımızda da ifade ettiğimiz üzere tek tek ülkelere uzmanlık alanları ve sınırları çizilerek gerek üretim ve gerekse Pazar ve gerekse de paylaşımda durmaları gereken yerler belirlenmiştir.Eşitsiz gelişimin sadece ve sadece paylaşımda önemi varlığını sürdürmektedir.Uluslararası emek dolaşımının da giderek önünün açıldığını ve daha fazla da açılacağının altını çizmekte yarar vardır ;tabi ki tüm dengeleri altüst etmeyecek düzeyde…
Doğal olarak dünya devriminin merkezleri de değişmektedir.Ateşlenme merkezleri ve dalgaların kıyılarında daha fazla gezeceği yerler giderek daha çok metropollere doğru kaymaktadır ve kayacaktır.Bunun birkaç nedeni vardır bizce.Bunları aşağıda açmaya çalışacağız.:
Birincisi,yukarda da ifade edildiği üzere globalleşen-küreselleşen dünya giderek tek bir ülke haline gelmektedir.bu anlamda sınıfsal her hareketlilik birebir tüm dünyayı etkileyen kocaman dalgalar haline gelebilir.ekonomik-demokratik-siyasal her anlamda bunun böyle olması kuvvetle muhtemeldir.Dünya hegemonik burjuvazisinin karşısında dünya proletaryası yer alacaktır.Doğaldır ki,bu konuda önderlik batı proletaryasında olacaktır.Batı proletaryası demokratik bilinç,örgütlenme ve mücadele deneyimi bakımından geri ülke proletaryalarının önünü açacak,yol gösterici olacaktır.bu sürecin kendi başına sonuçları uluslar arası proletaryanın itici gücünün ve liderliğinin komünist örgütlenmesinin acili yet taşıdığıdır.
İkincisi,batı proletaryası yabancılaşma sürecinin dibine vurmuş olup sonraki aşamaya sıçramalarla varacak olmasıdır.Çıkış ve arayışın sonu elbette ki,düzen dışı taleplerin öne çıkmasını getirecektir..yeniden insana , insanın toplumsal varlığına sahip çıkma süreciyle politikleşmesi atbaşı gidecektir.Öte yandan metropol dışı ülkelerde hala tam bir kapitalistleşme ve kapitalizmin doğrudan sonuçlarıyla uğraşma aşamasına gelinmemiştir ağırlıklı olarak.Tam bir ekonomik-sosyal-kültürel karmaşıklık yaşanmaktadır.bir üretim biçiminin egemen olmasına rağmen(kapitalizmin) hala ister kırıntı düzeyde ve isterse de önemli düzeyde geçmiş düzenlerin etkileri süregelmektedir.Düzenden kopuş bu anlamda olmak üzere her ne kadar genel koşullar gereği kolaylaştırıcı etkiye sahip olsa da, diğer yandan geçmiş düzen bağları sistemden kopuş anlamında bir kelepçe rolü üstlenmektedir.Yabancılaşma açısından da tam bir dibe vurmuşluk hala tam bir gerçeklik değildir.Çevre ülke insanlarının beyinleri çok yönlü dumura uğratılmış,ekonomik-kültürel ve sosyal tam bir kuşatılmışlık egemendir.Bilinç ve örgütlenme açısından gerinin de gerisi bir konumdadır.
Üçüncüsü,ciddi bir emperyalist-kapitalist kriz emperyalist metropolleri derinden sarsacaktır.Tüm dünyayı aynı anda sarsacak bir ekonomik-siyasi krizin eskisi gibi tolere edebilecek kanallar tıkanmış olacağı için metropol proletaryasının siyasal mücadelesini keskinleştirecektir.bir zincirin halkaları gibi metropol proletaryasının her hareketi birebir sömürge proletaryasına akacaktır.
Dördüncüsü,emperyalist-kapitalist burjuvazinin dünya üzerindeki hegemonik etkisini salt bilinen yöntemler de tutmayıp son 25 yılın da gösterdiği gibi askeri işgallerle sürdürdüğü ve bunu süreğenleştirme eğiliminde olduğunu düşünürsek bunun metropol proletaryasının her açıdan yaşamını farklılaştırıp olumsuzluğa evrilttiğini ve sistemle bağların koparılması anlamında bir itici güç olacağını ve öte yandan sömürge proletaryasının haklı anti-emperyalist mücadelesine destek olmanın ötesine geçip öncülüğe doğru evrileceği sonucuna ulaşabiliriz.Öbür yandan bu askeri kaydırmalarla sitemin merkezinde güçlerin dağılımı da metropol proletaryası üzerindeki baskıyı azaltacaktır.Kalkışma hareketleri daha az bir güçle mücadele etmek zorunda kalacaktır askeri olarak…
Beşincisi,emperyalist metropollerdeki proletarya sömürgelerden gelen akışla tamamen kozmopolit bir yapıya bürünmüş olup bir dışlanmış getto proletaryası yaratmıştır ve buralar her an patlamaya hazır birer bombadır.(Son kalkışma hareketleri hatırlansın.)Bu patlamaların sıçramayla batı proletaryasının ana omurgalarını harekete getirmesi yüksek olasılıktır.Öte yandan, bu getto proletaryası ve ya hazır işçi ve işsiz ordusunun bir ayağının da sömürgelerde olduğunu düşünürsek, bu zincirin halkaları böylece tamamlanmış olacaktır.
Daha bir çok neden sıralanabilir.ama şimdilik bu kadarı yeter.Tüm bu nedenlerden dolayıdır ki,tek ülke haline gelmiş dünya burjuvazisinin karşısın yek vücut tek bir proletarya ordusunun çıkması artık kaçınılmaz bir durumdur.(Kaldı ki yek vücut bir burjuva hareketinden de söz edilemez bu paylaşım koşularında ve rekabette)Öte yandan bir emperyalist paylaşım savaşı çok ta uzak bir olasılık değildir.
Sömürgeler deki, devrimci dalga ile dünya devrim dalgasının önünün açılacağı iddiası ve teorik çıkarsaması her ne kadar tümüyle olanaksız değilse de ;devrim dalgasının fırtına ve kasırgalara dönüşüp tüm dünyaya egemen olmasının yegane koşulu emperyalist metropollerdeki devrimler olmuştur.Artık devrimlerin yegane hedef olan komünizme ulaşmasının temel koşulu metropol devrimleri ve başarısına bağlıdır.Merkezlere kaymak zorundadır hareketin kendisinin.Ve her koşulda bölgesel devrimler ve dünya devrim hareketi ve enternasyonal bakış temel alınmak zorundadır.bu tek tek ülke devrimlerinin önünü açacak temel dinamiktir.Bu ülke devrimleri ile uğraşılmaması anlamına kesinlikle gelmemektedir.Bu tamamen ufkun geniş tutulması ve kalıcı başarıların elde edilmesini önkoşul saymak anlamına gelir.İster teorik ister ideolojik ve isterse de pratik çalışmaların bu temel anlayışla ele alınması ve bu çerçevede hareket edilmesi bir zorunluluktur.Bir dünya sistemi olan komünizmin başarısı gerçek te tam da buna bağlıdır.Zaten komünistlerde bunun için yaşamak ve ölmektedirler…..
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 5
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:36  
HER ÖLÜM ERKENDİR HELE DAHA ÖMRÜNÜN BAHARINDA İKEN!!!!!
ERDENER'E


Her ölüm erkendir.Ama erkenin de erkeni var.Daha dünyanın bir çok şeyine doymadan ve dünayayla en ufak hesaplaşmasını dahi yapmadan gitmek var bu namussuz dünyadan.Bahanesi ne olursa olsun ölümün.Ölüm soğuk yüzüyle her gün insanların enselerinde gürültü yapmaya ve yaşama doymamışları bir bir alıp götürmeye devam ediyor.Nedir bu acele nedir bu ivecenlik???
Erkenden gözlerini yummak ve bir daha yaşamıyor olmak.Ve de en insafsızından acılara gark ederek geride bıraktıklarını.Bir daha nefes alamıyor olmak.Bir daha gülemiyor olmak..Bir daha sevinememek ve bir daha ağlayamamak..Yaşamın en zor dönemeçlerinde küfredememek feleğe ve çarkına...Bir dönemeçte yalnız kaldığında ne iştir deyip arkasına bakamamak.Yaşamamak
Ölüm.Ölüm.Ölüm..
Bu güne kadar en yiğitlerimizi,en gençlerimizi,en yeteneklilerimizi,en güzellerimizi,en iyilerimizi,en yaşamamışlarımızı aldın elimizden...Senin en acımasız yüzlerini bizler gördük.yılmayalım dedik,düşmeyelim dedik,boynumuzu bükük görmeyesin diye acılarımızı içimize gömdük.Sessiz karanlık geceler bizlerin ağlamasına ne kadar da çok tanık oldu.İçimize döktüğümüz gözyaşlarıyla erkenden ağarttık saçlarımızı daha genç sayılabilecek yaşlarımızda.Ölümü paylaşamadık kimselerle.Yaşamda yarın yanağından gayrı her şeyi paylaşmayı bilen bizler ölümleri de paylaşamadık.Ateş gerçekten de düştüğü yeri yaktı çoğu kez.
Çoğunda bir çok insan “iyi ki de ben yaşamamışım” diyerek içsel sevinmeler yaşadılar.Sancılarıyla yüzlerimiz buruş buruş olduğunda direngenlik sanki bize yaşamla özdeşmiş gibi geldi.Salıveremedik,koyveremedik kendimizi yaşamın kare kare bize öğrettiklerine...Sağ yanımız ateş parçası oldu kor ile;sol yanımızı buza çevirdik çoğu kez.Sanki acılarımızı hafifletecekmiş gibi.Sanki bir an olsun bizi sevdamızla,sevdiklerimizle aynılaştıracakmış gibi...
Soğuk ölümün yüzü soğuk.Binlercesine tanık olsan da yine de soğuk.
Her ölüm erken ama ya buna ne demeli???Daha 20 li yaşlarında ,daha gencecik ve dah yeni terlemiş sakalları ve bıyıkları...Ve daha yeni yeni tanımaya başlamış yaşamı.Bir ucundan tutmak ve bir şeylere yaraşmak.Bu genç yaşta ölüm de ne ki?Kahpe dünya-felek.....Ne kadar erkene çektin ölümleri ve de ne insafsızlaştın böyle....Nedir verdiğimiz canlar yetmedi mi?Bitip tükenmek bilmez hırsın neden?
Daha annesi “büyüttüm besledim asker eyledim bile dememişti”!!!Daha babası her adımında “aman evladım ne olur dikkat”dediği döneminde.Daha gençliğinin bir çok şeyini tatmamış çağında...Adın ERDENER.....Ama sevgili dostum ve kardeşim hiçte erden daha er çıkmadın.Bu erken terketmen bizi hangi erlikle bağdaşır?Er insan hiç böyle yapmışmıdır?Hani seni baş göz edecektik?Hani Dersim'in güzel kapkara kızlarından sana bir tane alıverecektik?Hani babanın yerine ben isteyiverirdim ne olacak ki...Benim dostumun,dünyadaki en sevdiğim dostlarımdan birinin canına can katmak bizlerin değil de kimin görevidir?Ah rındıkamın.Daha ne kadar oldu ki görüştüğümüz....Hani kız kardeşinle tavla oynarken gelmiştik yanınıza....Sıcak gülümsemelerin ve bizlere takılmanı ne çabuk unutacağız biz?Başka çağıracak kimseler mi yoktu da seni çağırdı bu amansız felek???
Baban belki de en ağırlarını gördü.Ne gençleri kaldırdı düştükleri yerlerden.Ve cenkler verdi bu düzene karşı gencecik insanların cenazeleri için.Ne canı yandı bir bilsen!!!!!Ama gel gör ki bu bambaşka bir acı....Tarif edilemez bir acı.Canından binlerce parça koparılmasından daha büyük bir acı.. Hangi güç bu acıyı tamı tamına tarif edebilir ki???Evet tamı tamına.....Hani tüm dünyayı omuzlarında taşıyan işçi figürü var ya....dünyayı omuzlarında taşıyan insan böylesine acıları ne kadar ve nereye kadar taşıyabilir ki????Taşır elbet taşır elbet....Deyişini duyar gibiyimm...Taşıyacak elbet ama ne pahasına....
Sen ERDENER canından bir parça yitirdin mi?Kendi yarattığın bir parçanın elinden dah ömrünün baharında iken elinden kaydığını gördün mü?Sen hiç anne ve baba oldun mu???
Sen hiç açlık grevci-ölüm oruççu ve cezaevinde evladı olan anne ve babalarla bunlar üzerine sohbet ettin mi???Sen onlara güç ve inanç veren şeyin ne olduğunu kavrayabildin mi????Evlatlarının yaşaması bile başlıbaşına bir tesellidir onlar için bilirmisin?Ne kadar olumsuzluk içinde olurlarsa olsunlar ,onların nefes aldıklarını bilmek bile ailelerin en büyük yaşam kaynaklarıdır bilir misin?
Peki senin bu gidişin ne kadar zamansız ve ne kadar umursamaz!!!!
ERDENER biz biliriz ölümün ne kadar acı ve sonsuz bir gerçek olduğunu.Biz biliriz yaşamla ölümün bir bıçağın iki keskin uçu olduğunu..Diyalektik olarak her şeyin karşıtıyla birlikte varolduğunu biliriz de biliriz....Ama yine de yakıştıramayız sana, senin gibi daha baharında olanlara yaşamın..Konduramayız üzerinize...Bize en zor gelen de budur ya....Kabullenmek ne zor bilir misin?
Ama nereden bileceksin ki?Sen provasını yapmadın ki ölümün.Sen hiç aklına bile getirmedin böyle ölümü.Can dündar'ın yazdıklarını bile okumamışsındır eminim ki,sen de öldükten sonra geride bıraktıklarına geriye dönüp bakabilesin????Ama tamı tamına Can Dündar tarif etmemişse bile aşağı yukarı bunlar oluyor can ERDENER!!!!!!
Ah ciğeremın.Ah iki gözüm.Ne acelen vardı?Göz pınarlarımızda yaş ta kalmamış ki dökelim yaşlarımızı hoyratça!!!Yine derinden derinden sızlanmak düşüyor bizlere.Ve ölüme inat yaşamı yaşatmak düşüyor.Yazmak belki de en iyi anlatmaktır kendini.Acılarını paylaşmanın.Gözyaşlarını pınarlarından kurutarak...
Ah ciğerparem!!!Yanında değildim seni uğurlarken dostlarımın.Yanında değildim senin...Yüreğim kan ağladı duyduğumda.Ciğerlerim parelendi...Kan damladı yüreğimizin orta yerine...Türlü acıları ,en yakınımızda insanların düşüşünü görmüşüz...Artık sanırım yaşlanmışız.Artık eskisi kadar güçlü davranamıyoruz ölümlere karşı.Hele de zamansız ölümlere....
Her ölüm zamansız ama senin ki be birader tamamen zamansız....
Ne diyelim!!!Topraklarımızda gün geçmiyor ki bir acı yaşanmasın?Gün geçmiyor ki zamansız ölümler olmasın!!!Gün geçmiyor ki kor alevleriyle yürekler yanmasın???Yandıkça yanıyoruzz.Habire yanıyoruz.Acılar bizleri olgunlaştırdığı kadar olgunlaştırmış ama şimdi de yaşlandırıyor galiba...

SEN RAHAT UYU DOST ERDENER.ERDEN ER ÇIKMADIN NEYSE.BİZDEYDİ SIRA..SENDEKİ BU ACELE NİYE,ANLAMADIK!!!AMA SENİNLE HESAPLAŞACAĞIZ MUTLAKA...BEKLE BİZDE GELİRİZ YANINA....BU SEVDA BİZİM VE BU KAVGA DA BİZİM...ÖLÜMLE YAŞAM ARASINDAKİ İNCE ÇİZGİDE BİR GÜN MUTLAKA YOLUMUZ SANA DOĞRU DÜŞECEK.YÜREĞİMİZDE İNCE BİR SIZI BIRAKTIN...BİZİM SENİN VARLIĞINA VE SANA İHTİYACIMIZ VARDI.SENİN İSE BİZSİZLİĞE VARMIŞ İHTİYACIN...SEN RAHAT UYU DERSİMİN ERDENERİİİ.....KIVIRCIK SAÇLI GÜLEN YÜZLÜ DELİKANLIM.....SEN RAHAT UYU....DİRENÇ GÜLLERİNİ DOSTLARIMA GÖNDER Kİ SENSİZ YAŞAYABİLSİNLER...CANLARINDAN BİR PARÇANIN ACISIYLA DÜŞMESİNLER...GÖKYÜZÜNDEN ÇİÇEKLERİ SAĞIP ONLARA GÖNDER BE CAN...MUNZURUN YANIBAŞINDA TAMDA YERİNDE UYUYACAKSIN ŞANSLISIN ERDENER...HANGİ GÜÇ SENİ ÇAĞIRDI HOZATTAN OVACIĞA....MUNZUR BABA SENİ KORUSUN.....
GÖZLERİNDEKİ GÜLÜŞ VE İÇTENLİK HER ZAMAN HAFIZALARIMIZDA KAZILI KALACAK...ANILARINI HEP BİRLİKTE YAŞATACAĞIZ...ACILARIN TEMBELLİĞİNDE TAKILIP KALMAYACAĞIZ..SANA,SEN YAŞTA BAHARINDA YİTENLERE LAYIK OLMAK İÇİN DAHA BİR ÇOK ÇALIŞACAĞIZ VE İNSANA LAYIK BİR DÜNYA İÇİN DAHA ÇOK MÜCADELE VERECEĞİZ...
HEP YAŞAYACAKSINIZ BİZLER YAŞADIKÇA.......ANILARINIZLA....


ÜLKEM(GÜN GEÇMİYOR)

Can pazarı ülkem,
Gün geçmiyor ki,kara haberler
yakmasın ana yüreklerini....

gün geçmiyor ki,
kan saçılmasın sokaklarına.
Arkasından kiminden timsah gözyaşlarını
dökerek insancıklar,
saçmasınlar kendilerini
ülkemin caddelerine..

Gün geçmiyor ki,
yürekleri bıçaklar dağlamasın.
Acılar bahçelerde çiçekler gibi
günbegün hınzırlar gibi çoğalmasın...

Gün geçmiyor ki,
kirli kokular burun direklerini
kırarcasına sarıp sarmalamasın
ahtapotca canım ülkemi....

Gün geçmiyor ki,
çığlıklara çığlık katmak için
çığlık çığlığa koşuşturan
insanların çığlıkları
yalnız kalmasın.....

Gün geçmiyor ki,
insanlar ölmesin.
Ana yürekleri yanmasın.
Pis kokular yayılmasın.
Çığlıklar yükselmesin....
GÜN GEÇMİYOR ÜLKEMDE......

SENDİREN
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 6
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:37  
ULUSLARASI DURUM,GELİŞMELER VE GÖREVLERİMİZ

“Zulmün direklerine bir mermi de benden “Zulüm dizginlerinden boşanmış ve almış başını gidiyor.Gerek ulusal düzeyde ve gerekse uluslar arası düzeyde çok ciddi bir yeni saldırı dalgasının yeniden ve ısıtılarak hazırlandığı herkes tarafından malum.Herkesin malumu bu süreç gerçekten yeni sınırların yeni ateşten gömleklerin ve yeni savaş sahalarının açılması anlamına gelmektedir.Öte yandan uluslar arası proletarya hareketinin bu yeni sürece gerek teorik düzeyde kavrayış olarak ve gerekse pratik politik düzeyde hazır olduğunu söyleyemeyiz.Aşağıda bu yeni süreç ve olası sonuçları ile proleter hareketin yönü noktasında çeşitli çözümlemeler yapmaya çalışacağız.
Başını ABD emperyalizminin çektiği dünya jandarması güruh bir yandan öte yandan piyasa şartlarında uluslar arası arenada yeterince yer almadıklarını düşünen Rus emperyalizmi ve yedeklemeye çalıştığı ötekiler(Çin ve kısmen Avrupalılar) arasında uluslar arası düzeyde yeni paylaşım savaşlarının gizli ya da açık yansımaları giderek gün ışığına çıkmaktadır.Diğer yandan emperyalist metropollerin hemen hemen hepsinde çok ciddi bir ekonomik krizin (bu dünya ekonomik krizinin habercisidir. Ve öte ayandan bu krizin olası aşılmasının yeni bir paylaşım süreci olacağını peşinen söylemekte yarar var .bu paylaşım görünen odur ki,açık bir savaşa doğru evirilmektedir.) varlığının artık inkar edilemez boyutlara ulaştığını ve bunu takiben politik krizlerin geleceğini ifade edebiliriz.Cari açıklar artmakta,ihracatın ithalatı karşılama oranları giderek düşmekte,üretici fiyat endeksleri yükselmekte,üretim rasyonel düzeylerde tutulamamakta,kar oranları eskisi kadar cazip olmamakta,vb vb…Tüm bu nedenlerin yanında dünya pazarının sınırlılığı ve bu pazarların ele geçirilmesi savaşında eskisinden daha fazla mücadele edilmesi gerektiği , öte yandan diğer tüm emperyalist metropol ülkelerin de aynı durumda bulunması mevcut koşulları daha da ağırlaştırıp içinden çıkılması güç durumlar yaratmaktadır.Ciddi savaşlar olmadan bu hegemonya mücadelesinin netliğe kavuşturulması en azından şimdilik olası görünmemektedir.tüm kapitalist emperyalist metropoller bu durumun farkında olmakla birlikte henüz açık bir yarışın ve dolayısıyla savaşın içine girmekte zorlanmaktalar.
Bu durumdan kuşkusuz en fazla etkilenen ABD emperyalizmidir.Baskılanmış ekonomik kriz, öte yandan Irak’ın işgalinin bir çok sorunu perdelemiş olması mevcut bunalımın en azından şu anda politik bir krize evirilmesine engel olmaktadır.Ekonomik veriler her açıklandığında ABD ekonomisinin gün geç tikçe bu krizin ne kadar ciddi düzeye eriştiğinin kanıtı olmaktadır.Diğer yandan ABD arka bahçesi sayılan Güney Amerika da ki gelişmeler(Venezüella ya eklenen Şili,Bolivya ve diğer yandan Brezilya,Arjantin ve diğerleri ) ABD emperyalizminin güç dengelerinde ve Pazar savaşında giderek daha fazla geriye düşeceğini ve bu açığın mutlak biçimde diğer araçlarla sürdürüleceğinin fazlasıyla işaret etmektedir.Nitekim Savaş dediğimiz olay tam da Clauswittz’in ifadesiyle “politikanın silahlarla yürütülmesi “ demek değilmidir?Güney Amerika da çok çeşitli kaynaklarında ifade ettiği üzere çok ciddi bir ABD karşıtlığının geliştiğini ve bunun hızla siyasal mücadelenin çeşitli araçlarıyla ifade edilmeye b aşlandığı giderek CHEnin düşlediği Latin Amerika uyanışının bölgesel anlamda hem yerel ve hem de bölgesel dayanışma ve mücadelenin ivmesini arttırdığını ve nihayetinde bu gelişmelerin ABD emperyalizminin bölgesel gücünün ve etkinlik alanının giderek daralmasıyla birlikte yeni ve hızlı biçimde farklı arayışların ortaya çıkacağını söylemek kehanet olmamalıdır sanırız.Mevcut toplumsal muhalefet hareketlerinin sadece kendi başına düzen içinde kalacağını sanmak aptallık olur.Ama öte yandan bu reformsal gelişme ve hareketlerin devrimsel hareketlere dönüşmesinin ve Nikaragua başka bir çok örnekte olduğu gibi boğulamamasının temel güvencesi gerçek komünist-devrimci bir hareketin varlığı ve toplumsal muhalefet hareketinin salt amerikan düşmanlığı üzerinde yükselen değil bizzat tüm kıtada sosyalizmin hedeflenmesine bağlıdır.Çeşitli ülkelerde komünist odaklar varolmasına rağmen mevcut durumda küçük burjuva devrimci önderliklerinin sınıf ve diğer emekçi yığınlar içindeki etkinliğinin daha yoğun olduğunu belirtmeliyiz.bu yığınların devrimcileşmesi için bir artı olarak haneye geçinirse bile beri yandan bilinç bulanıklıklarının had safhada yaşanıp ve bununda bilincin komünizmin özüne evrilmesinde ciddi bir handikap yaratacağı unutulmamalıdır.Burada uluslar arası dayanışmanın bir parçası emperyalizme karşı ortak mücadelenin örgütlenmesi ise,diğer parçası mevcut komünist ve devrimci hareketlerinin bilinç ve örgütlülük kapasitelerinin gerçekten ML kriterlere uygun bir düzeye eriştirilmesinde yardımcı ve yol gösterici olabilmeyi başarmaktır.Zira Latin Amerika Devrimci hareketlerinin geleneğinde gerek reformist hareketler ve gerekse tam tersi Fok ocu anlayışların ağırlığını hala üst düzeyde kendini hissettirdiğini ifade etmeliyiz.Mevcut gelişmeler ABD emperyalizminin bir numaralı mermiyi yiyeceği ve zulmün duvarlarının en fazla inceleceği ana noktadır.
Öte yandan Avrupalı emperyalistler içinde İngiliz emperyalist gücü dışında ciddi ve samimi bir desteği bulunmamaktadır.Giderek bağımsız hareket etme eğilimi içindeki Fransız ve Alman emperyalistleri yakın ve orta vadede bu niyetlerinin pratik biçime kavuşturmak arzusundadırlar.Zira AB li emperyalist metropollerde de ciddi ekonomik kriz mevcuttur.Bu kriz şu anda baskılanmış gibi gözükse de her an zincirlerinden boşalıp önüne kattığı her şeyi alıp götürebilecektir.Siyasal alanda da yakın zamanda çeşitli patlamaların da gösterdiği gibi iktidarları önemli oranda sarsacak ve ya yerlerinden edecek bir bunalım kaçınılmazdır.Halihazırda ABD li ağabeyleri gibi bunalımı kendi içlerinde çözebilme kabiliyeti olağanüstü ölçüde azdır.Bu da ister istemez bunalımın yansımalarının bir emperyalist savaşı kışkırtmakta olduğu gerçeğinin altını çizmektedir.Nitekim gerek Latin Amerika daki gelişmelere ve gerekse de Çin,İran,Suriye,Türkiye ve Filistin gibi sorunlar da daha ciddi bir taraf olmayı en azından şimdilik açık açık olmasa da alttan alta bu gelişmelerde taraf olmayı ya da müdahil olarak kendi çıkarlarını öne çıkarmaya çalışmaktadırlar.Asırlardır varolan Fransız ve Alman düşmanlığı iş hegemonya savaşında yer tutmaya gelince ortak düşmana karşı yek vücut olunma sa da en azından yapıştırmayı zorunlu kılmış olmaktadır.Her iki taraf açısından bu durum şu anda kabul edilebilir görünmektedir.
Rus emperyalizmi,artık 1990 lardaki görünümünden hayli uzaklaşmış ve emperyalist amaçlarını ve yayılmacı politikalarını daha net bir dille ifade etmeye başlamıştır.Gerek Uzakdoğu gerek orta asya cumhuriyetleri ve gerekse de orta doğuda son zamanlar da geliştirdiği politikanın esasını bu oluşturmaktadır.Mevcut durumda dünya jandarması ABD ye karşı dişini açıkça gösterme cesareti gösteren tek güç Rus emperyalizmidir.İran ve Suriye sorununda ve nükleer çalışmalar konusunda net taraf tutan güç olmuştur.Öte yandan Filistin seçimlerinin arkasından ABD destekli Türkiye’nin Hamas görüşmelerine ilk yanıt ve resmi davet Ruslardan gelmiştir.Görünen odur ki Rusya bundan böyle gerek bölge de ve gerekse de dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir soruna doğrudan ya da dolaylı taraf olarak hegemonik gücünü arttırma uğraşında apaçık olacaktır.Bu durumunda ABD emperyalist hegemonyasıyla karşı karşıya gelmemesi imkansızdır.
Çin,Japonya gibi Uzakdoğu ülkelerinin dünya pazarında halihazırda ciddi bir yerleri mevcuttur.Çin ve Japon üretimi tüm mallar tüm dünyada olduğu gibi emperyalist metropollerde bile satılmakta ve talep görmekteler.Bu durum yıllardan beridir başta ABD olmak üzere emperyalist güçleri oldukça rahatsız etmektedir.Emek yoğun üretimin ürünü olan mallara karşı diğer emperyalist güçlerin rekabeti oldukça zorlaşmıştır.Zira emek yoğun üretim artı ucuz maliyet rakip güçlerin en azından şu anda çözüm üretemedikleri bir durumla karşı karşıya olunması durumu oluşturmuştur.
Sorunlar yumağına dönmüş dünyanın dört bir yanı her an patlamaya yada fitili ateşlenmeye hazır bir barutu andırmaktadır.Ama hemen hemen herkes ya da her kesimin üzerinde hemfikir olacağı sorunlar bu barutun kesinkes ateşleneceği çeşitli bölgeler üzerinde yoğunlaştığı noktasındadır ki,bunların başında ülkemizin de içinde yer aldığı Ortadoğu bulunmaktadır.
Ortadoğu üzerine daha önceki dönemler de de yer yer değerlendirmeler yapmıştık.Ve Ortadoğu’nun sürekli kaynamakta olan bir cadı kazanı olduğunu ve çok hassas dengelere sahip olduğunu ,olası kimi gelişmelerde taraflardan hangisinin bu binanın altında kalacağının kestirilemeyecek kadar karmaşık olduğu noktasının defalarca altını çizmiştik.Ortadoğu dünya hegemonya savaşının ana noktalarından biridir. Ve kesinlikle stratejik öneme sahiptir.Oratadoğuda patlak verecek bir savaş mevcut durumda salt bölgesel olmayacak ve kesinlikle dünyanın üçte ikisini kapsayacak bir çapa sahip olacaktır.Ortadoğu üzerindeki savaş iddia edildiği gibi bir Pazar kavgası değildir sadece.Ondan daha da önemlisi dünya geleceğinin elde bulundurulmasının temeli olan petrol ve yer altının diğer zengin kaynakları üzerindeki söz sahipliğinin kavgası olacaktır.Bölgesel İran-Türkiye savaşı ya da bölgesel diğer bazı ülkeler savaşı olarak beklenmemelidir. Artık orta doğudaki savaşlar.Süreç 1980 ler değildir.O günün şartları ile ki tamamen yine emperyalist güçlerin el altından ya da açıkça desteklediği İran –Irak savaşı şartları yoktur dünyada.Pazar ve hegemonya kavgasının kızıştığı ve öte yandan zaten bir ateşten gömlek olan Ortadoğu da şu anda zaten bir çok anlamda savaş yürütülmektedir.Irak işgal altındadır.Her gün yüzlerle ifade edilen sayıda insan ölmektedir.Filistin keza İsrail in tekrardan provokasyonlarıyla yeniden bir ateş-bir kıvılcım beklemektedir.İran ABD nin tüm tehditlerine rağmen nükleer silahlar konusunda taviz vermemektedir Rusya yı ve gizlice ab li emperyalistlerin teşvikiyle.Kürt sorunu şimdi her zamankinden daha fazla uluslar arasılaşmış bulunmaktadır.artık parçalar arasındaki ayrım belirsizleşmektedir.Kuzey Kürdistan daki gelişmeler ve diğer yandan Türk egemen sınıflarının Faşist Diktatörlüğü tahkim ve sağlamlaştırma girişimleri bu sorunu daha daboyutlandırıp iç savaşın kızışmasıyla birlikte Güney Kürdistan a olacak müdahalelerle birlikte bu sorunda bölgesel çapta değerini daha bir hissettirecektir.Bölge ülkeleri gerçektende bir savaş hazırlığı neyi gerektiriyorsa onu yapmaya çalışmaktalar.Öte yandan kendi içlerinde dikensiz gül bahçesi yaratmak ve iktidarlarını reorganize edip çoğu diktatoryal yönetimlere sahip olan ülkeler yeniden iktidarlarını tahkim etmekle meşguller.Bu süreç her bir Ortadoğu ülkesinde bulaşıcı bir hastalık misali yaygınlaşmaktadır.İsrail giderek saldırganlaşmakta ve tehditlerini arttırmaktadır.Öte yandan sürece aktif müdahil olmak isteyen ve düşler sahibi olmakla birlikte amerikancılığın pervasız uşaklığında sınır tanımayan Türk faşist diktatörlüğü İran_Suriye ve Kürdistan üzerinden politika yapmakla birlikte öte yandan Filistin üzerinden politikaya el atmakta da tereddüt etmiyor.
Öte yandan iktidarlar içindeki klik çatışmalarının da kendini açıkça ayyuka çıkaracağı yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz.Yeni siyasal yapılanmalar tamamen yeni sürecin ihtiyaçlarına yani bir yeni paylaşım sürecinin ihtiyaçlarına göre yapılanacaktır.Çevremizdeki gelişmelere bu kertede bakmak zorunluluğu artmış bulunmaktadır.Bölge ülkeleri hızla şu yada bu emperyalist merkezin manipülasyanlarının gerektirdiği yapılanmaları hızla icra etmektedirler.Bölge Burjuvazisi her açıdan mevcut süreçten kendilerini en kazançlı çıkaracak yönelimler ve ittifaklar peşinde koşmaktadırlar.Ve enselerinde ABD li emperyalistlerin soğuk nefesi olmakla birlikte yeniden şekillenmesini bekledikleri bu coğrafyanın en karlı üyeleri olmak için her kartı ve her kozu ortaya sürmekten çekinmemektedirler.İran ,Ortadoğu’nun en uç noktasındaki bir ülke olarak bu gelişmelerden en fazla kendi payına kaygısı olan güçlerin başında gelmektedir.Güç dengelerinin odak noktasındaki bu ülke bir yandan eski acem iktidarlarının gücüne özenmekle birlikte öte yandan emperyalist metropollerin birebir piyon olarak kullandığı ve üzerlerinde istedikleri hamleyi yaptıkları bir satranç tahtasını anımsatmaktadır.İran ABD emperyalizminin karşıtı emperyalist güçlerin kışkırtması ve çıkarları gereği bu ateş,kan ve barut çemberinin göbeğinde yer alıyor gözükmektedir şimdilik.
Bu bölgede ki bir didişmenin bir paylaşım ve dünya savaşının habercisi olduğunu vurgulamakta yeniden ve tekrar etmekte yarar görüyoruz.Kesinlikle böyle bir kıvılcım bölge savaşının değil dünya savaşının ateşleyicisi olacaktır.
Kürt Ulusal Mücadelesini daha önceleri birkaç kez değişik boyutlarıyla ele almıştık.Ulusal mücadelenin uzun bir aradan sonra alevlenerek devam etmesi her boyutuyla hem bölge ülkeleri içinde Türkiye nine egemen güçlerinin işine gelmektedir ve hem de ABD lif emperyalistlerin geçici olarak işine gelmektedir.Bu süreç geçicidir.Ama bu kart şu anda ABD liderin ve Türk egemenlerinin gerek Suriye gerek İran ve gerekse de Irak politikasında kesinlikle elzem olmaya devam etmektedir.Uluslararası arenada bu mecrada akmaya devam edecek sorunlar yumağının önemli bir parçasıdır Kürt sorunu…
Daha önceki yazılarımız da ifade edildiği gibi süreç hızla devrimci gelişmelerin kendini fazlasıyla hissettirmenin ötesinde yaşatacağı kritik olaylara gebedir.Yukarda da ifade edildiği üzere dünyanın dört bir yanında emperyalist hegemonya savaşlarıyla akbaşı giden toplumsal muhalefet hareketleri ve devrimci gelişmelere de sahne olmaktadır ve olacaktır.Emperyalist metropol merkezlerde de toplumsal hareketlilikler giderek artmaktadır.Zira emperyalist metropollerde sınıfa saldırılar açık bir biçimde yürütülmektedir.Hem içte ekonomik ve siyasal-sosyal kriz bakımından ve hem de bunun dışsal yansımaları ister istemez bir dünya bunalımının işaretlerini arttırmaktadır.Proletarya gelecek toplumun lideri olarak bu sürece aktif bir biçimde dahil olmak zorundadır ve istemese de müdahil olacaktır.
Proletarya örgütsüzdür ve komünist bilince sahip değildir.Bu durum sadece bu ülke açısından değil dünya çapında da geçerlidir.Proleter öncülerin her bir ülkede kendi sınıfıyla sağlıklı ve kalıcı bağlar kurmak yanında daha önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz üzere bölgesel ve enternasyonal bazda birlikte ve ortak mücadelenin nüvelerini zaman geçirmeden yaratmak zorundadırlar.Ölüm kalım savaşlarının yaşanacağı kritik dönemeçlerden geçilecektir.Her şey ve herkes türlü sınamalardan geçecektir.Proletarya bu sınavdan sosyalizmi yaratmak başarısıyla çıkamasa da en azından gelecek nesillere onuruyla mücadele edip mevcut süreci yek vücut insanlık yararına dönüştürme uğruna bir gelenek yaratma ve sosyalizmin insanlık ideallerinin hala bir gerçek ve hedef olduğunu hatırlattığı ve yaşattığı bir miras bırakmakla kalmayıp bir demokratik(tabii ki proleter anlamda)kültür bırakacağı bir zeminde olacaktır.
Proletarya ve Öncüleri hem bu gelişmelerin bir dünya savaşına evrilmesini engelleyebilirler ve hem de proleter devrimler zincirlerini başlatabilirler.Dünya proleterleri bu amaç uğruna birleştiklerinde onların karşısında dünya emperyalist kapitalist devleri birleşse dahi bu selin önünde asla duramayacaklardır.İşte bu yüzdendir ki,Tüm dünya proleterleri hep bir ağızdan şöyle bağırıp ve eyleme geçmelidirler:ZULMÜN DİREĞİNE BİR MERMİDE BENDEN.YAŞASIN PROLETARYA ENTERNASYONALİZMİ
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 7
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:37  
KÜÇÜK BURJUVA DEVRİMCİLİĞİNE ELEŞTİREL BAKIŞ VE DOĞRULAR ÜZERİNE DENEMELER
GİRİŞ
Üzerinde yaşadığımız topraklar devrimci gelişmeler ve toplumsal muhalif hareketler açısından hemen hemen her dönemde verimli bir zemin sunmuştur.O kadar ki , her türden akımın kolayca beslenebildiği,kendini yoktan var edebildiği,diğer yandan bu muhalif akımların kendini hissettiği alanda objektif konumundan bağımsız olarak ifade edebildiği ender topraklardır buralar.O kadar zengin ve çeşitli kültürlerin harmanlandığı ender topraklardan biri olan Anadolu da bu zenginliğin ,bu toplumun siyasal alanında da kendi yansımalarını yaratmayacağını iddia edemeyiz bile.Elbet bu zenginlik ,hayli zengin biçimde siyasal hayatın çeşitlenmesinde temel yere sahiptir.Diğer yandan sınıflı toplumların ilk ortaya çıkışından beridir iktidar mücadelelerinin en çetin bir biçimde yaşandığı bir tarihsel mirasın üzerinde yaşadığımızı da hatırlamakta yarar vardır.
Siyasal iktidar mücadelelerinin sıkça yaşandığı bu topraklar kişi ya da toplumların kendilerini genel olarak her biçimde rahatça ifade edebildikleri bir zeminde sunmuştur.Zira toplumsal adaletsizlik ve çatışmaların en nihayetinde temel bulması siyasal hareketlerin de daha rahat taban bulmaları sonucunu doğurmuştur.Bu hareketler çoğu zaman kendi öz kimliklerinden uzak , toplumsal sınıfsal durumlarından bağımsız olarak ütopyalarının peşinden en azından teorik olarak ta olsa yürümeleri ya da kendilerini bu çerçevede sunmaları sonucunu doğurmuştur.Saf , gelişkin bir toplumsal kültüre sahip olmayış ile birlikte ve öte yandan ekonomik-sosyal-siyasal alt yapıda bu kayganlığa uygun bir yapıda olunca hem kavramsal kargaşalar ve hem de pratik duruşlar birbirine karışmış olmaktadır.Doğal olarak objektif duruşundan bağımsız olarak siyasal hareketler genel olarak kendilerini başka sınıfsal kategorilerin ve ya ana sınıfların cephesinde görüp ona yakın yada onu temsil etme iddiasıyla ortaya çıkmışlardır.Öyle ki gerçek temsilciler ile bu yalancı temsilciler arasında ( ki temsilcilik bile başlı başına tartışılır bir deyim olmalıdır) çok ince çizgiler ve nüans farkları olagelmiştir.Teori de bu genel olarak tutarlı bir duruşun ve pratik te de strateji ve taktik anlayışın ve de hayatın kendisin de yaşananların ve yaşatılanların ince bir analizinden geçe bileceğini söylemeliyiz.Bu ayrışma ve de diğer yandan birleşmelerin hızlanabileceği özel bir dönemden geçtiğimizi söyleyebiliriz.Zira şu yada bu hareketten irili ufaklı kopmalar oluyor yada geçmiş mirasların olumlu taraflarına yeniden bir sarılma ve onun üzerine yeni bir şeyler bina etme arzusunun ifade edildiği kanallar açılması iradesi gündeme geliyor.Bunlar olumlu gelişmelerdir.Yalnız bu gelişmelerin gerçekten sınıf mevzisine kanal ize edilmesi gibi bir ağır sorumluluğun işaretidir aynı zamanda.Barutunu tüketmiş ve teoriden başka hayatla ilgisi olmayanlara enerji yoğunlaştırıp tartışmak yerine bu yeni gelişmelere sınıf tarafından müdahil olmak gerektiği gün gibi aşikardır.Oradan buradan aşağıda tartışacağımız gibi küçük burjuva devrimciliği,reformizm ve revizyonizm parçalanıyor ve parçalanmaya devam edecektir.Proleter komünistler burada devreye girip sınıfın bu daha ileri ucundaki mevzilerde yanlışlıkla yer almış unsurlara önyargısız bir biçimde yaklaşıp onları sınıf mücadelesinin doğru kanallarında değerlendirmekle görevlidir.Bu tarihsel bir sorumluluktur.Bu açıdan ideolojik ve teorik mücadelenin pratik yaşamdan kopmadan sağlıklıca sürdürülmesi ve hedeflerin doğru tespit edilip planlı,organize ve amaca uygun stratejik ve taktik adımların atılmasında kesin sınıfsal bir zorunluluk mevcuttur.
Küçük burjuva devrimciliği bu topraklarda ilk paragraflarda da ifade edildiği üzere her zaman varolacaktır.Bu kaçınılmazdır.Ama proletarya saflarında ve komünizm ülküsünün dejenere edilip yok edilmesine izin verilmemelidir.Zira bu hareketler kendilerini proletaryanın temsilcileri olduğunu iddia edip mevcut komünist hareketin zayıflığını da fırsat bilerek sınıf içinde mevzileniyorlar ve bu süreç tersine işletilmediği sürece böyle olmaya devam edecektir.
KÜÇÜK BURJUVA DEVRİMCİLİĞİNİN ÜLKEMİZDEKİ TARİHSEL TEMELLERİ
Elbette bu sürecin değerlendirmesini moderne sınıf mücadelesinin başladığı kapitalist gelişmeyle birlikte ele alacağız.O açıdan cumhuriyet öncesi dönemi kısaca ele alıp hemen bizi daha çok ilgilendiren kısmına geçmeyi hedefleyeceğiz.
Cumhuriyet öncesi dönemde bu topraklarda ciddi bir sınıfsal mücadeleden söz edilemez.Cumhuriyet mücadelesinin temel örgütlü dinamikleri elbette burjuvazinin ve onun temsilcisi aydınlarıdır (ittihat ve terakki gibi örgütlenmeler).Reji ve demiryolu işçileri dışında basit te olsa proleter örgütlenmelerden bahsedilemez.Ki bu işçiler bizatihi aktif olarak emperyalist işgal,kurtuluş mücadelesi ve yeniden inşa döneminin aktif unsurları da olmuşlardır.Öte yandan 1900 lerin başından itibaren ortaya çıkan nüve devrimci-sosyalist örgütlülüklerinde temel çalışma alanları olmuştur.Şehirli küçük burjuvazi,aydınları ve kırlarda yoksul-küçük köylülüğün sınıfla birlikte işgalin sonlandırılması ve cumhuriyetin kuruluşunda aktif rolleri vardır.Bu süreçte Yeşil ordu gibi esasen dünya devrimci dalgalanmalarından etkilenen irili ufaklı yapılanmalar etraflıca sınıfla bağlar oluşturamamış yada oluşturmasına fırsat verilmeden iktidarı elde eden dünün ilerici sınıfları tarafından hemen boğulmuştur.TKP nin kuruluşu ve ekim devriminin yansımaları ülkede de bu yönlü hak ettiği cevabı bulmuş olmasına rağmen bu pratik kazanımlara dönüştürülemeden derin devlet ve entrika deneyimini Osmanlı dan devralan ve kendisi de bizzat derin devlet yetiştirmesi olan M.Kemal ce M.Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz de boğdurulması sonrası ülke sınıf hareketi çıkıştaki sınıfsal mecrasından daha sonraları enternasyonalin olumsuz etkileriyle de birleşerek kendi mevzilerinden uzaklaştırılmıştır.Bunda egemen sınıfların baskısı ve sahte partiler ile sınıfın kandırılması girişimlerinin de hakkını teslim etmek gerekir.Sınıf içinde hayli örgütlü olan TKP’nin bundan sonraki süreçte süreci devrim lehine değiştirip ve dönüştürme iradesinin ortadan kaldırıldığını adım adım reformcu ve Kemalist adımların bir nolu destekçilerinden olduğunu görüyoruz.Her ne kadar yığınlarca devrimci,işçi,öğrenci işkence tezgahlarından geçirilse de ,sınıfın boyundurukları arttırılıp ve her geçen gün örgütlenmesi boğulup düzene yedeklenmenin tek alternatif olarak sunulması gibi gelişmeler yaşansa da bu durum ne TKP de ne de Zamanın Enternasyonali tarafından Kemalist desteklerini ortadan kaldırmamıştır.TKP ve onun sınıf içindeki unsurları Devrimci mücadeleyi bir kenara bırakıp Bu toprakları elbirliğiyle modern kapitalist bir memleket yapacak her türden reformcu çalışmanın sınıfa faydası olup olmadığına bakılmaksızın yada demokratik yada antidemokratik olup olmadığına bakılmaksızın koşulsuz destekçileri olmuşlardır.Program yada teoride ne olursa olsun tamamen düzen içi reformların ve öte yandan uluslar arası revizyonist hareketlerin de katkısıyla!!! Hızla reformist ve revizyonist bir çizgiye çekilmiştir TKP.Bu süreç 1960 lı yıllara kadar sürmüştür.
1960 lı yıllar genel olarak dünyada ve özel olarak Anadolu da devrimci gelişmelerin keskin virajlar alarak ve hızla farklı kanallardan akmaya başladığı bir dönemeç noktası olmuştur.İşte bizi esas ilgilendiren boyutu da burada başlamaktadır.Zira, tüm dünyada devrimci dalgalanmaların ve kalkışmaların en üst düzeyde yaşandığı ve yığınların değişim ve dönüşüm sloganlarını her renkten ve dilden topluca ve aynı anda atmaları ile birlikte KB.devrimciliğinin özellikle bizim gibi ülkelerde hayli zemin bulduğu ve esasen bu süreçten sonra kökleştiği bir dönüm noktası olmuştur.68 li yıllar özelde gençliğin(öğrenci) ciddi bir biçimde muhalefet hareketinin hızla düzen dışına akması ve Marksizm’in yeterince kavranmamış-okunmamış olmasından ve diğer toplumsal sorunlardan dolayı bu hareket kendi başına zaten kb. köken ve ideolojik temel almıştır.KB. devrimciliği, olumlu bir devrimci miras bırakmasına ve komünist hareketin öncellerini yaratmış olmasına rağmen ülkede halende varlığını önemli oranda sürdürmesinin ve devrimci hareketin ana omurgasını oluşturmasının kısa,orta ve uzun erimde mevcut durumunu korumasının komünist hareketin önüne ayak bağı olarak çıkmasının özünü karartmamaktadır.Hala KB. devrimci hareketlerinin temel dayanak noktası 68 ve sonrasında devamı olan 78 li yıllardır.Her ne kadar iki süreç birbirinden farklı özelliklere ve sonuçlara yol açıp kendi mecrasında yürüse de bu anlamıyla sürece damgasını vuran hareketlerin nitel yanları hemen hemen aynı düzeyde kalmıştır.
&8 li hareket bu ülkede reformist ve revizyonist kanalardan kopuşu sağlamış olsa da yönelim Marksizm doğru değil ve tam tersi sol sapmalara dönük olmuştur.Emekçi yığınlardan kopuk bir avuç devrimcinin iradesini yığın hareketinin karşısına koyan ve iradeyi bu anlamda kutsayan bir yol açmıştır.Ve daha sonraki gelişmeler bu tek yanlı abartının sonuçlarının ne kadar ağır olduğunu tarihe bir kez daha kalın çizgilerle yazmıştır.Süreçten gerekli sonuçların çıkarılması ve en azından benzer hataların yapılmaması anlamında ciddi bir özeleştirel yaklaşım egemen olması gerekirken , yine ml nin kavranamamasının sonucu olarak bu kez de sağa savrulmalara açık bir platform oluşturulmuştur.Nitekim bu savrulmanın en yıkıcı sonuçlarından biri bu ülke devriminin en büyük yıkıcı sonuçlarını üreten 80 eylül darbesi ve sonrasında yaşanan dağılma,çözülme ve gelenek aktarımının yaratılamamasıdır.Göreceli geniş yığınlarla buluşmuş bir devrimci hareketler zinciri yaratmış olmasına rağmen 78 li yıllar köklü bir gelenek yaratamama gibi bir handikabı ve diğer yandan kendi içinde çok derin zaafları barındırma ve ideolojik mücadelenin yerini alan şiddet hareketleri ile bugüne olumsuz bir miras bırakmıştır.
Ama öte yandan bu yıllar çeşitli kb. hareketlerin KB. devrimciliği ile ideolojik ve teorik anlamda hesaplaşmaya başlaması ve üç dünya teorisinin reddi,Maocu ve fokocu anlayışın terki ile devam eden olumlu bir yürüyüşe de tanık olmuştur.Bu olumlu adımlar 80 faşist darbesiyle kesintiye uğratılmış olmasına rağmen 80 sonrası bu süreç kaldığı yerden devam etmiş olup bu durum bugüne kadar komünist hareketin çekirdeklerinin oluşturulması bakımından ciddi bir örnek olmuştur.Ama kendi içinde zaafları salt teorik ve ideolojik olmayan ve stratejik olarak temel bir öneme sahip olan pratik örgütlenme de aynı ilerlemenin dikkate alındığını ve gerçekte teorik olarak hep ifade edilse de sınıfla birleşmenin ve yönetmenin adımları bir türlü atılamamıştır.Örgütlenmenin karakteri kburjuvaca kalmıştır ve halada aynıdır.Zira bugün komünizme yakın duran hareketlerle her ne kadar ideolojik ve teorik olarak farklılıklarımız varsa da bunlar bir şekilde aşılabilecek sorunlar olmasına rağmen asıl yönelimimizi belirleyen ve öte yandan pratik duruş farklılıkları yani kısacası “ eylemin içeriği”dir daha çok ayrı kılan.Yada Lenin’in deyimiyle “ileri doğru atılan her adım, bir düzine programdan daha değerlidir” felsefesiyle hareket etmekteyiz.Bu çok temel bir ayrım noktasıdır.
80 sonrası yaşananlardan da KB. devrimciliği gerekli sonuçları çıkartmamıştır.Bir çok hesap yapılmamış olup bu sürece damgasını vuran Ulusal hareketin gölgesinde yaşanan daha da karanlık bir sürece girilmiştir.Ulusal mücadele son yirmi yıla damgasını vurduğu gibi devrimci sınıf hareketinin çekirdek halinde ilerlemesinin önünü tıkamış olup bundan sonraki sürece hayatın günlük getirileri yön vermiş olup daha önce adımları atılmış olan ideolojik ve teorik ve pratik hesaplaşma sonlandırılamamıştır.Öte yandan ulusal harekete öykünme ve hayranlık yer yer kendi özsel değerlerinden uzaklaşmayı da beraberinde getirmiştir.Artık bundan sonraki koşullarda hareketin tutarlılığının sanki başka göstergeleri yokmuş gibi sadece ulusal hareket ve ona yaklaşım olmuştur.Bu anlamda bile önemli teorik ve ideolojik duruş hataları yapılmıştır.Hareketin kendi karakteri açık seçik ortada olmasına rağmen mevcut pratik her şeye egemen hale gelmiş , stratejik ve taktik hataların önü açılmıştır.
Bu dalgalanmalar yığınsal hareketler yaratmasına rağmen devrimci hareket bunu derleyip toparlayabilecek bir birikime devrimci duruşa ve öngörüye ve ideolojik duruşa sahip olmadı.Doğal olarak bu kendiliğinden yığın hareketleri bir süre sonra yine kendiliğinden sönüp gitti.Ya da reformist ve revizyonistlerin elinde eridi.
Bu dalgalı sürecin en önemli sonuçlarından biri de yeni bir tasfiyeci ve sağcı dalganın kimi devrimci hareketlerin bağrında çıkıp ve onlara egemen olmasıdır.DY,TDKP ve diğerlerinin hızla yasallaşmaları ve bu durumun diğer devrimci hareketleri de aynı düzeyde etkilemese de yasal çalışmayı her şey haline getirmeleri sonucunu da üretti.Kitlelerle buluşma adına yasal örgütlenmeler ve ne idüğü belirsiz platform tarzı yapılar temel çalışma alanları haline getirildi.Bir gazete çıkarmak,bu gazetenin dağıtımı bile başlı başına bir iş haline getirildi.Ajitasyon ve propaganda da klasik seyri aşan ve gündem belirleyip yöneten değil sürecin peşinden resmen yuvarlanmayı esas kabul eden bir gelişme izlendi.
KB devrimciliğinin tarihsel altyapısı budur kısaca.Mevcut olarak üzerinde yaşadığımız topraklar bu durumun vahametini arttırmaktadır sadece.Mevcut yapılanmaların bu durumu aşabilmeleri olanaklı değildir.Zira hem bu sürecin yaratıcılarıdır ve hem de sonuçlarıdır.
KÜÇÜK BURJUVA DEVRİMCİLİĞİNİN TEMEL ÖZELİKLERİ
Ülkemiz pratiğinden yola çıkarak ana başlıklar halinde aşağıda sıralayacağımız olgular temelinde hareketin olması gereken çizgileri de açığa çıkacaktır.
1-KB devrimciliği hiçbir zaman kendi sınıfsal kategorisinin temsilcisi olarak ortaya çıkmamış olup proletaryanın temsilcisi olduğu iddiasıyla politika arenasında yerini almaya çalışmıştır.Çağın en devrimci sınıfı proletaryanında komünist perspektifle donanmış olmaması ve örgütlenemeyişi de (ki bu elbette ki kendiliğinden olacak değildir.Dışardan bilinç taşıma esprisi de buradan kaynağını almaktadır.Yalnız bu dışardan taşıma işi bizim gibi ülkelerde farklı algılanmış olup M.Çayan’ın PASS’ı ile uzaktan yakından ilişkisi yoktur.)bu durumu kolaylaştırıcı bir etken olmuştur.
2-KB. devrimciliği ideolojik ve teorik olarak ya da proğramatik olarak gerçekte hiçbir zaman ML’in yanına dahi yaklaşamamıştır.İkili devrim stratejisinden tutalım da örgütlenmenin temel ilkelerinde kadar,ülkenin analizinden mevcut pratiğin yönelimine kadar bu durum gün gibi aşikardır.ML’i bu hareketler kuru bir metinler topluluğu olarak anlamış olup sadece çeşitli ideolojik tartışmalarında cımbızla sözcükler çekip kendilerini doğrulama aracı olarak görmüşlerdir.ML’in canlı ve yaşayan bilimsel ruhuna her koşulda uzak bir doğmalara inanıp onun peşinden gitmektedirler.
3-KB. devrimciliği hala şunun bile farkında değildir.Tüm pratikleri hemen hemen temel teorik tezlerine tümüyle karşı olmasına rağmen hala aynı tezleri yer yer alay edercesine savunmaktadırlar.Örn.DHKP’nin Çayan’ın tüm tezlerini savunuyor gözükmesine rağmen pratğiğnin tamamen farklı olması gibi.Ya da TKP/ML geleneklerinin hala İbrahim’in çağını önüne geçmesine rağmen şu anda bile kendilerinden önde durması gibi(yarı sömürge yarı feodal değerlendirmesi.)
4-KB. devrimciliğinin mevcut çalışma ve örgütlenme biçimleri hali hazırda objektif olarak durdukları yerin bile gerisindedir.Normal koşullarda bunca yıllık bir geçmişe sahip yapıların şu anki konumda olmaması gerekirdi.Salt sistemin saldırılarının bu durumu yarattığını söylemek hem kendilerini,hem yığınları aldatmak olur.
5-KB. devrimciliği eleştiri ve özeleştiriyi hiçbir zaman gelişme ve ilerlemenin temel bir kaldıracı olarak kullanmamışlardır.Her ne kadar devrimci bir mirasa sahip olmasa da bu mevcut durumun doğruluğunun kanıtı olarak ele alınamaz.
6-KB.devrimciliği teorik ve ideolojik olarak kendini geliştiremediği için her zaman lider kültleri yaratmıştır.Mevcutlar yerlerini zorunlu yada isteyerek terk ettiklerinde yerlerini kendi karikatürleri çarçabuk almıştır.
7-Örgüt yapıları hiçbir koşulda gerçekten demokratik merkeziyetçilik esasında olmamıştır.Yada her koşul ve şart altında merkeziyetçilik tek ve gerçek idare biçimi olmuştur.Kendi içinde demokrasiyi doğru bir tarzda işletemeyen yapıların yığınları nasıl idare edeceklerini varın sizler düşünün.
8-KB.devrimciliği ideolojik ve teorik ve de pratik olarak her durumda komünizmin gerçek özünün tahribinde önemli rol oynamaktadır.Zira yapıp ede geldiklerinin hepsini ML için yaptıklarını söylemektedirler.

Bu ana başlıklar tek başına kb. devrimciliğinin mevcut durumunu anlamaya yeter de artar bile.

SONUÇ YERİNE

KB. devrimciliğinin miadını doldurması gerekmektedir.Ya da en azından elini proletaryanın omuzlarından çekmelidir artık.Taşların yerli yerine oturtulmasının zamanı gelmiş de gediyor artık.Mevcut durumda komünistlerin yürütecekleri mücadelenin en önemli ayağını kb. devrimciliğine karşı verecekleri ideolojik ve politik mücadele oluşturmaktadır.KB. devrimciliğinin her renk ve her türüne karşı ciddi ve kapsamlı bir mücadele yürütmek temel öneme sahiptir.Zira mevcut koşullar hızla devrimci bunalım ve atılım durumuna evirilmektedir.Bir çok KB. devrimci hareketten ciddi kopmalar olmaktadır.Bu kopmaların ezici çoğunluğu da devrimci komünist arayışların temel olduğunu söyleyebiliriz.Mevcudun reddi ama yerine konacağın belirsizliği bu süreci onlar açısından karanlıkta tutmaktadır.Bu durumda yol gösterici ve aydınlatıcı olmanın önemini vurgulamaya gerek bile yok.Reformist hareketlerden genel olarak rahatsızlıklar gerek yığınlar ve gerekse de kendi tabanları açısından artmaktadır.
Yukarıdaki durumun güncelliği ve hayatiyeti kadar mevcut hareketin kendi kimliğini de geliştirme fırsatı da yakalanabilir.Çeşitli günceli ilgilendiren yazılarımızda da ifade ettiğimiz üzere her süreç komünist hareketin kendini geliştirip ilerletme ve eğitimi içinde bir fırsat doğuracaktır.
Öte yandan bir bütün olarak Ortadoğu daki gelişmeler dünyada yeni gelişmelere gebedir.Uluslararası ve uluslar üstü ekonomik kriz ve takibeden siyasal ve yeniden paylaşım krizlerin devrimleri üretmesi kaçınılmazdır.:Bu kaotik ortamda devrimci komünist bir ışığa ihtiyaç hayatidir.Herkesin üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirtmek gibi bir kaygısı olmak zorunluluğu artmıştır.
ML komünistler dışında bunu başarabilecek hiçbir güç yoktur.Mevcut objektif koşullar azami uygunluk sunmasa da bu koşullar bir çok döneme göre daha olgundur.İradeyle koşuları birleştiren bir akıl yaşamsaldır.İnanç ise bütünleyecektir.KB devrimciliğiyle her açıdan hesaplaşmak zamanıdır.bu görev ertelenemez.
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 8
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:38  
KİTLE ÖRGÜTLERİ VE İLKELERİ ÜZERİNE

Her şeyden önce bir düzeltme yapmak gereklidir bu sorunu tartışmaya başlamadan önce.O sorun da tanım üzerinedir.1980 Askeri faşist darbesine kadar ve de tüm komünist-devrimci literatürde bu tarz örgütlenmelerin tanımı kitle örgütleri iken , askeri faşist darbe sonrası her ne hikmetse bir günde değişmiş ve sanki Hiçbir şey olmamış gibi tanım değişmiş ve bunun muhasebesi yapılmadan demokratik kitle örgütü tanımı kullanılmıştır.Aşağıda da geniş bir şekilde açıklayacağımız üzere bu örgütlerin ismi kitle örgütleridir.Sanırız ondan önceki süreç içinde gerçekte kitle örgütleri olması gereken yığın örgütleri her örgütün ast örgütü olarak algılandığı ve öyle olduğu içindir ki sanki günah deyimdeymiş gibi kitle örgütü deyimi bir kenara itilmiş ve demokratik kitle örgütü deyimi kullanılmıştır.Gerçekte zaten kitle örgütleri demokratik ve kapsayıcı nitelikleriyle birlikte vardır ve öyledir.
Şimdi bu kısa açıklamadan sonra sorunun kendisini açıklamaya girişebiliriz.Kitle Örgütü nedir ne değildir? Sorusu bizim için en önemli sorudur..
Kitle örgütleri her şeyden önce geniş yığın örgütleridir.Hangi alan için kurulmuş ve faaliyet alanı belirlemişse o alandaki tüm herkesi kapsamak ve onların sorunlarını temel almak zorundadırlar.Kitle örgütlerine en önemli örnekler sendikalar,dernekler,meslek odaları vs vs dir.Hedef aldıkları kitlenin önemli çoğunluğunu kapsamak ve onların temel sorunlarını kendine çıkış noktası yapmak gibi bir zorunlulukları vardır.örneğin bir sendika hedef aldığı işçi kitlesinin hepsinin ekonomik demokratik tüm sorunlarını kendine çıkış noktası yapar ve örgütlenme ve mücadelesinin temel esaslarını buna göre belirler.Ve o alandaki işçi sınıfının diline ,dinine,ırkına,vs bakmadan temel olarak ortaklaştıkları tüm sorunlar temelinde biraraya geldikleri geniş yığın örgütleridir bu anlamda sendikalar.Onları biraraya getiren tüm sorunları uğruna mücadele değil ya da sistemle doğrudan hesaplaşacak siyasal örgütleri değil ,temel olarak iş,ücret,işyeri sorunları,demokratik kimi hakları vs vs dir.Siyasal olarak kapitalizme karşı sınıfın mücadelesinin esas örgütü yine hedefe uygun olarak siyasal parti ve örgütlerdir.Bu demek değildir ki,kitle örgütleri siyasetle uğraşmaz.yukardaki ifadelerden bu çıkarılmamalıdır.Tam tersine faşist reji,mlerin hüküm sürdüğü ve demokrasinin bir rejim sorunu ve devrim sorunu olduğu yerlerde,ülkelerde kitle örgütlerinin demokratik talep ve istemleri ister istemez sistemle hesaplaşmayı gerektirdiği için demokratik cephede siyasal mücadele yapmalarını da zorunlu kılmaktadır.Ancak bu tamamen zorunluluktan kaynaklanmaktadır bu anlamda.yoksa kitle örgütleri siyasal mücadelenin araçları değildirler.Onlar sistem içi ekonomik-demokratik-eğitsel-bölgesel-yerel vs vs istem ve talepler uğruna mücadele veren geniş yığüın örgütleridirler.Siyasallaşması ve siyasal mücadele içine çekilip esas mücaedele uğruna kanalize edilmesi devrimci-komünist güçlerin buralardaki mücadele ve etkinliğine bağlıdır.Öte yandan rejimi ilgilendiren sorunlar uğruna verdiği geniş yığüınsal etkinliğe bağlıdır bağlantılı olarak..
Kitle örgütleri herhangi bir siyasal partinin ve örgütün yan ve ast örgütleri değildir ve olmamalıdır.Siyasal hareketlerin bunu karşılayacak gençlik için komsomolları,kadın örgütlenmesi için yan kadın özel örgütleri ya da coğrafya sözkonusu ise örneğin kürdistan için özel coğrafya örgütleri vardır. Ve öyle olmalıdır.Kitle örgütleri bu anlamda siyasal olarak ta hedef aldıkları kitlenin Hiçbir biçimde kökenine bakmadan o kitlenin çoğunluğunu kapsayan bir örgüttür.Bu anlamda hedef aldıkları kitlenin çoğunluğunu örgtütlemiş olmak onun için hem bir görev ve hem de bir zorunluluktur.
Diğer yandan kitle örgütleri gerek yapı itibarıyla ve gerekse de işleyiş olarak kesinlikle demokratik olmak zorundadırlar.Demokrasi mücadelesinin bir parçası olunmadan kitle örgütü olunamayacağı gibi işleyiş olarak demokrasiyi kendine rehber edinmeyen bir kitle örgütü düşünülemez.(Buradan çeşitli durumlara bakarak örneğin çeşitli işçi sendikalarının faşist yönetimler elinde olması ve demokratik bir işleyişe sahip olmamasından kaynaklı olarak onların kitle örgütü olmadığı gibi bir sonuç çıkarılamaz.Zira işçilerin ezici çoğunluğunun birleştiği,ekonomik-sosyal ya da kısmi demokratik sorunları uğruna savaştığı bir örgüt ya da sendika sırf yönetimlerinin faşist olmasından kaynaklı olarak kitle örgütü sıfatından çıkarılamaz.yönetimler ve sınıfın kendisini ya da dernek üye yapısı ile yönetiminin farklılığı bir örgütü kitle örgütü olmaktan çıkaracak yeterli bir gerekçeye sahip değildir.Bu anlamda devrimcilerin etkinliğine de aynı gerkçeyle karşı çıkmak gerekirdi.Önemli olan oralarda çalışıp çoğunluğu elde ederek oraları gerçek kitle örgütleri düzeyine yükseltmek hedef olmalıdır.Öte yandan sırf bu yönetimler nedeniyle geniş yığın örgütlerine alternatif olarak dar yan ve ast örgütlere yönelmek te aynı anlamda hedeften uzaklaşmak demektir.)Bu anlamda geniş yığın örgütleri olan kitle örgütleri demokratik hadefler uğruna mücadele vermelidirler.Çünkü ekonomik-sosyal ve de bir çok sorununun gerçek çözümü yaşmada gerçekten demokrasi mücadelesi vermeyi gerektirmektedir.Bu anlamda da mücadelesinin özü gereği demokrasiyi ve demokrasi mücadelesini temel almak zorundaırlar.
Öte yandan işleyiş olarak ta demokrasiyi temel almalıdırlar.bu genel anlamıyla şöyle ifade edilmektedir:en geniş demokrasi ve siyasal anlamdan daha da gevşetilmiş merkeziyetçilik esası.demokratik merkeziyetçilik kitle örgütlerinin vazgeçilemez işleyiş mekanizmasıdır ve olmak zorundadır.Daha doğrusu kitle örgütlerinin temel kurallarından diğeridir.Biri hedef aldıkları kitlenin çoğunluğunu örgütlemek ve hedefleri uğruna mücadelesine önederlik etymek ise diğeri ise gerek mücadelesinin içeriği itibarıyla ve gerekse de iç işleyiş mekanizması olarak demokratik olması ve merkeziyetçiliği esas almasıdır.Azınlığın çoğunluğa dönüşme hakkı,herkesin kendini özgürce ifade etme hakkı,herkesin kendini yönetimde ifade etme hakkı,her fikrin ve düşüncenin kendini çoğunluğa dönüştürmesinin önünün açık olması yani söz - karar – ve yetkinin her halükarda tabandaki yığının kendisine ait olduğu bir işleyiş mekanizması esastır ve olmalıdır.Her fikir ve düşünce karar alınıncaya kadar özgürce tartışılabilinir ve ikna edilmeye ve ikna etmeye açıklık vardır.Beri yandan demokrasinin gereği olarak seçilen yöneticilerin artık yığınları temsil etmediği düşünüldüğünde ya da bu yönde temayüller oluştuğunda yönetimlerin görevi geri alınıp özgür,demokratik bir ortamda yeni yönetimlerin seçilmesi de bir diğer önemli noktadır.Bu da kitle örgütlerinde demokratik işleyişin bir diğer önemli ayağıdır. Ve vazgeçilemezidir.Bugüne kadar uygulanamamış olması bu ilkenin yanlışlığını ve uygulanabilirliğini ortadan kaldıramaz.
Kitle örgütlerinin bir diğer işleyiş mekanizması tamamlayıcısı ise merkeziyetçiliktir.Geniş yığınlşarın olduğu ya da Birkaç kişinin olduğu yerde disiplinsizlikten ya da ortak hareket zaafiyetinden bahsedilebilir mi?Hayır.(Gerçi disiplin sadece topluluklar için değil içsel olaarak tek tek bireyler için de gereklidir)Bu anlamda bu ortak hareket birliğini ve disiplini sağlamanın yolu da merkeziyetçilikten geçmektedir.Kitle örgütleri demokratik olduğu kadar merkezi de olmalıdır.Merkeziyetçilikten kasıt ise eylemde birlik ve propaganda ve ajitasyonda serbestlik ilkesiyle bağdaştırılabilinir.yani eylem kararı alınana kadar herkes fikrini söyleyip kabul ettirmeye çalışacak ama bir kez kara alındı mı bu karara ister katılınsın ister katılınmasın eylem beraber çıkılacaktır.bu ortak hareketin ve demokrasinin tamamlayıcısı olarak akbul edilmelidir.Ama bundan da siyasal amaçlı hareket ve partilerin sahip olduğu bir merkeziyetçiliğ kabul ettiğimiz gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır.Bu merkeziyetçilik siyasal hareket ve partilerde uygulanan anlayışın daha gevşek bir biçimidir.Zira siyasal hareketlerde her konuda genel bir birliktelik ve disiplin anlayışı vardır.Ama bunun bir geniş yığın örgütü olan kitle örgütünde olduğunu varsaymak kesinlikle yanlış olur.Eğer böyle bir durum olursa bunun adı da kitle örgütü değil komsomol Ya da ast-yan örgüt olur.Zira kitle örgütünün en önemli özelliklerinden biri de hedef aldıkları kitlenin genel olarak kökenlerine,dillerine,ırklarına,siyasal fikirlerine bakmaksızın genelini kapsamasıdydı.Bu açıdan bu kitlenin her konuda aynı düşünce de ve davranışta olmasını ve yüzde yüz her eylemliliğe katılmasını ön koşul saymak bu örgütlenmenin ruhuna aykırı olur.Nitekim bir sendikada çalışıyoruz diyelim ki,sendika yöneticileri her türlü çabamıza rağmen faşist bir eylem kararı almış olsunlar.Biz bu faşizan eylem katılmak gibi bir şey yapamayız değil mi?Elbette.Bunu kendi açımızdan bir örnekle açıklamamız kendi başına yeter de artar bile.Ama politik bir harekette aynı düşünce ve eylem pratiği içindeki insanlarda merkeziyetçiliğin hele faşsit bir devletle boğuşuluyorsa merkeziyetçiliğin öne çıkmasını doğal karşılamamak abesle iştigaldir.Merkeziyetçilik siyasal hareketlerde kesin bir zorunluluktur.Zira gerçek insanlık düzeni ve demokrasisizliği hedefleyen komünistlerin(yani komünizmi-sınıfların-sınırların-ayrımların-doğal olarak demokrasinin de olmadığı__neden demokrasisizlik diyoruz anlaşılmaz ise şöyle açıklayalım:demokrasi devlet örgütlenmesi ya da bir biçimde azınlık-çoğunluk adına örgütlenmenin olduğu yerde anlamlıdır.Sınıfların-sınırların-ayırımlaırn olmadığı bir düzende birinin diğerine baskı ya da özgürlükle anlamlandırılabilecek bir talebi olmayacağı için buna da gereksinim yoktur.Yaşamda insanlaşmanın sadece ve sadece insanın olduğu bir yerde her açıdan hemen Hiçbir şeye ihtiyaç yoktur.) bu düzene ulaşması için ortak bir irade birliğine sahip olmaları kadar bunu başarmak için düzenle savaşlarında herkesin bildiği gibi demokrasiye yani kendi içlerinde demokratik ifade etme hakkı kadar ve belkide daha çok merkeziyetçiliğe ihtiyacı vardır ve bunda şaşılacak bir yan yoktur.Ama yukarda ifade ettiğimiz üzere her iki örgütün eyleminin içeriği birbirinden kesinlikle farklıdır örtüştükleri yerler olsa da.
Kitle örgütlerini tartışırken yine kitle örgütlerinde demokrasinin vazgeçilmezlerinden olan seçim sistemini tartışmamak olmaz.Kitle örgütünde demokratik anlamda herkesin kendini özgürce ifade etme hakkı kadar ve belki de onun kadar önemli bir diğer demokratik işleyiş ilkesi ise;herkesin kendi gücü oranında kendini yönetimde ifade etmesi ve temsilinin sağlanması ve azınlığın çoğunluğa dönüşmesi hakkıdır.Bunun yegane güvencesi ise bugüne kadar tescillenmiş tek demokratik seçim sistemi olan nispi temsil seçim sisteminin kitle örgütlerinde uygulanmasıdır.Bu seçim sistemine göre herkes kendi oy oranına göre yönetimlere seçilebilecektir.Bu anlamda azınlıkta kalanlar da kendini yönetimde ifade edebileceklerdir.buna örneklendirelim.Bir derneğin varsayalım ki 100 tane üyesi var.Yönetim kuruluna seçilecek kişi sayısı ise 9 olsun.Seçime farklı kesimlerden 3liste girmiş olsun.örneğin listeler şöyle bir oy dizilimine sahip olsunlar:1. Liste 45,2.liste 36, 3.liste19, oy almış olsun.100 ü 9 a bölerseniz anahtar rakamı bulmuş oluruz.Buna göre anahtar rakam 11 dir..Nedeni ise yönetim kuruluna 9 kişinin seçilecek olmasıdır.Bu dağılıma göre 1. liste 4 ,2. liste 3, 3. liste ise tek kişi garanti 8 kişide diğerlerinden fazla olduğu içindir ki 2 kişi ile yönetim kurulunda temsil edilebilecektir.Bu herkesin kendini yönetimde ifade etmesi ve azınlığında kendini idari yerlerde temsili bakımından gerçek bir demokratik seçim sağlamış olur.Bu seçim sistemi demokratik olduğu kadar devrimci komünistlerin kendilerini çok değişik yığın kitle örgütlerinde faşist ve gerici akımlara karşı kendini ifade etmesi bakımından da önemli ve değerlidir.
Sonuç olarak kitle örgütleri geniş yığın örgütleri ve hedef aldıkları kitlenin ekonomik-demokratik-sosyal tüm talep ve istemlerinin mücadelesinin yapıldığı gerek eyleminin içeriği ve gerkse de iç işleyiş mekanizması bakımından demokratik olan ama aynı zamanda merkezi bir kimliğe sahip olsa da bu merkezi kimliğ siyasal hareketlere oranla daha da gevşek bir zeminde olan örgütlerdir.....
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 9
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:39  
Uzun süredir pratik faaliyetleriyle gündemde olmayan,son yıllarda çokta konuşulmayan Kontrgerilla son bir yıla yakındır süre içinde arka arkaya yaptığı eylemlerle yine gündemin birinci maddelerinden biri haline geldi.Kürdistan ağırlıklı olmak üzere yaptığı eylemlerle ve provakatif etkinlikleriyle günlük politikada yerini alan kontrgerilla sistem sürdüğü ve sınıfsal mücadele-ulusal mücadele varlığını sürdürdüğü sürece gündemde kalmaya devam edecektir.Zira sistemin her halükarda bu tarzda örgütlenmeler ve faaliyetlere ihtiyacı var ve olmaya da devam edecektir.
Kimi haberlere göre,son 3-4 haftadır,Diyarbakır da askeri bir eğitim kursu açılmış olup bu kursa subay,polis ve itirafçılardan oluşmuş yarı sivil kimseler alınmıştır.Bu haberlerin hemen arkasından Diyarbakır Bağlar daki kitlesel katliam geldi.Bu eylem göstermiştir ki,Kontrgerilla yeniden ve daha hızlı bir biçimde savaşı derinleştirmeye,kirletmeye ve yığınsallaştırmaya çalışacaktır.Bu durum aynı zamanda Uluslar arası gelişmelere uygun olarak süregidecektir.Önümüzdeki dönem önemli gelişmelere gebedir.ABD nin Uluslar arası planlarının parçaları adım adım yürürlüğe konulmaktadır.Görünen odur ki,ABD nin Ortadoğu planlarının en önemli ayağı herkesin bildiğinin tersine İsrail değil Türkiye olacaktır.İsrail bu aşamada üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirmiş olarak kenarda tutulacak,Arap ulusunu bir potada tutmanın sübabı olmaya devam edecektir.Ama yeni aksiyonların baş aktörü Türkiye olacaktır.Lübnan a asker göndermeden tutalım da Afganistan a daha fazla birlik gönderilmesinin istenmesi ve daha aktif roller istenmesi ve de aşağıda açıklayacağımız nedenlerden dolayıdır ki,Türkiye tamda göbeğinde olacaktır bu yeni sürecin..ABD nin Irak,Suriye ve İran ile ilgili palanlarını ve adımlarını daha önceki makalelerimizde ele alımıştık.Dileyen daha önceki makalelerimizden Emperyalizm ve Anadolu,Emperyalist Boğazlama Savaşı ve Bölgesel Devrim ile Genel Gidişat Ve Görevlerimiz'e bakabilirler.Bu makalelerimizde de vurgulandığı gibi en önemli sacayaklarından biri kesinlikle Türkiye'dir.Kürt sorunu ve temsilcileri de bu anlamda olmak üzere kısaca da olsa ele alınmış idi.ABD' nin Ortadoğu Planlarının Kürt sorununu gündemine almadan ve onsuz bir politika yürüteceğini sanmak saflık olur.Bu açıdan ABD 'nin Kürt politikasının ana iki ekseni olduğunu söyleyip bunları açmaya çalışmak gereklidir.ABD Kürt poltikasını ve kartını her halükarda bu iki ana eksen ve olasılıklara göre biçimlendirilmiş gelişmelere endekslemiştir.Şimdi bunları açmaya çalışalım:
I.Tek tek ülkelerde Kürt hareketlerini kullanma politikası:
Güney Kürdistan'daki fiili ve giderek yasallaşan Kürt devletinin de etkisiyle;Kuzey,doğu ve güney batı Kürdistan'ı da içine alacak bir yeni oluşum ileyeni bir vurucu güç oluşturmak ve bunun önünü açmak.Böylece bir taşla Birkaç kuş vurmuş olacaktır ABD.Hem ortadoğu da çıban başı gördüğü İran-Suriyeyi zayıflatacak ve ciddi kozlarının bu ülkelerin toplumsal yapılarını da sarsacak şekilde oynayacaktır.Bu arada Kuzey Kürdistan'ında bu paydada önemli rol oynaması bekleniyor ki,tüm İran ve Suriye eylemlerinin içinde düşünülen türkiye açısından ABD önemli bir şantaj silahını her an kullanabilecek biçimde el altında ve hazır tutacaktır.
Ama burada tam da ciddi bir hesap hatası içindedir ABD.bu dolaylı saldırıların,Arap ve Fars(İranlı) halkarını daha bir bütünleşmeye doğru ,iteceği-ittiği ve nihayetinde başta Farslar olmak üzere toplumsal-geleneksel yapılarını daha da bir güçlendireceğini ABD hesaba katmak zorunda kalacaktır.(Ve gelişmeler göstermiştir ki, ABD bu durumun farkına varmıştır ve bundan sonraki adımlarını bu durumu hesaba katarak atacaktır.)Zira dünya ölçeğinde çok az ulsuta varolan bir geleneğe sahipler Farslar.Tarihleri boyunca hiç boyunduruk altına girmemiş bir halk olan Farslar,aynı zamanda ciddi bir devlet geleneğine ve de ayrıca ciddi bir ulusal bilince sahipler.Bundan kaynaklı olarak ister dolaylı ister dolaysız bir ABD saldırısı bundan önce karşılaştığı dirençlerden çok daha köklü,çok daha katı bir karşı koyuşla cevaplanabilir.ABD bu anlmada Vietnam'ı bile arayabilir.Öte yandan İran'a olası bir doğrudan saldırının diğer emperyalist merkezleri de dolaylı ya da doğrudan işin içerisine sokacağı yüksek olasılıktır.
Tüm bunları hesaplayan ABD nin Kürt kozunu kullanması bu açıdan daha akla yakın durmaktadır.Her bir parçada içsel dinamikleri hareketlendirmek ve bu içsel dinamiklerin mevcut ülkeyle savaşımında dolaylı taraf olmak,öte yandan zayıflatıp çökertmek Abd açısından daha az kayı ve yıpratıcılık demektir.Ama daha uzun vadeli bir iş olduğu da açıktır.Ama ABD nin yıllardır bu taktik anlayışa bağlı kalarak hareket ettiğini en azından Güney ve kuzey parçalarında görmekteyiz.Bunu diğer parçalara da yaymak gibi bir hedef güttüğünü, şu anda bunun altyapısıyla meşgul olduğunu düşünebiliriz.
Zira bu durumu gören İran egemenleri gerek Türk egemen sınıflarına mesaj vermek ve gereksede olası Kürt kalkışmalarını(bir savaş ortamında çok daha yakıcı ve sonuç alıcı olacağı açık olan) engellemek adına Kandil'e saldırılar düzenledi.Uzun süren bu saldırıyla verilmek istenen mesaj,Türk egemenleriyle ancak ortak bir şekilde hareket edildiğinde ancak bu ortak sorunun ortadan kaldırılabileceği ve öte yandan Kürt hareketlerinin ve de özellikle PKK'nin Irak-Suriye ve Türkiye de olduğu gibi rahat hareket edemeyeceği bugüne kadar yaratılan ortamın artık yaratılamayacağı,bu anlamda Türkiye nin de atacağı adımlara bağlı olarak PKK ye karşı tavır alınacağıdır.Ama görünen odur ki ve normaldir ki,bağımsız olmayan ve özgür hareket edemeyen türk egemen sınıfları bu mesajın karşılığını veremediler.ABD politikasına bağımlılık bu pratik durumda da kendini gösterdi.
Her bir parçada uzun vadeli olarak Kürt sorununu gerek Ortadoğu egemenleri ve gerekse de halkları açısından kullanan ABD emperyalizmi,bu durumu derinleştirecektir.Her bir parçada kendi politik hedefleri uğruna Kürt hareketlerini kullanmaya devam edecektir.Bunun başını kuşkusuz ki,Güney kürdistan hareketleri çekmektedir.
Türk egemenleri derin devleti ve ordusu savaşı tırmandırmakla aslında bu meselede öteden beri uygulayageldiğinin esasen yeni politik konumlanışının da nedeni olduğunu gösterdi.ağustos sonundan başlayarak tırmandırılan savaş ve operasyonlar,ciddi kontrgerilla eylemleriyle provakatif bir kimlik kazanmaya doğru evrileceğinin işaretlerini verdi.İşte tam da burada devreye abd nin ikinci planı girmektedir.
II.Tek tek ülkelerde iç savaşı dayatma:
Son 20 günlük gelişmelere bakılırsa iç savaş politikasının hemen hemen devreye sokulmaya başlandığını görmek olanaklıdır.Güney Kürdistan da fiili-meşru durumun giderek yasallığa dönüştürülmeye çalışıldığı ve bunu da bizzat ABD nin dayattığı açıktır.Kürt bayrağının artık kullanılacağını ve bağımsızlık söylemlerinin açık açık dillendirilmesinin güney Kürt hareketlerinin kendi başlarına ortaya koydukları bir yönelim olduğunu düşünmek elbette ki safdillik olacaktır.Bu durumun Irak ın diğer halkları tarafından hoş karşılanmadığını ve zaten ilan edilmemiş bir iç savaş yaşayan halklar arasına Kürtlerin de müdahil edilmesi bu süreç içinde kehanet olarak görülmemelidir.Gidişat bu mevcut çatışma ortamına Kürtlerin de dahil edilebileceği noktasındadır.Bu artık ilan edilir bir savaş oldu.Zira ABD resmi olarak gidişatın iç savaş noktasında olduğunu kabul etmeye başlamıştır.
Öte yandan Kuzey Kürdistan dada ABD nin bu yöndeki bir evrilmeyi hızlandırmaya çalıştığı da apaçık bir gerçektir.Ki zaten, gerek ABD nin ve gerekse Türkiye nin PKK koordinatörü atamaları ve paraleldeki süreçte kontrgerilla eylemlerinin provakatif olarak halkları birbirlerinin karşısına getirip kırdırma politikalarının başlaması ve hız kazanması hiç te tesadüfi değildir.Ortak bir iç savaş stratejisinin halkların doğrudan dahil olduğu bir politikanın adım adım yüyürlüğe konulduğunu görmekteyiz.Kirli savaşı bu anlamda ABD nin kendine bağımlı ülkelerde bir kalıcılaşma ve kendi varlığının üzerini örtme bakımından kullandığını onlarca örneğiyle bilmekteyiz.Kitlesel katliam provaları,linç gösterilerinin proveke edilmesi,cenazelerin artmasıyla birlikte kitlesel tepkilerin giderek açık biçimde sıradan insanlara yönelik halklar arası uçurumu ve savaşımı arttıracak boyuta sürüklenmesi vs vs. bu sürecin belirtileri olarak anılabilir.Ayrıca kontrgerilla etkinlik alanının ve pratik faaliyetlerinin de tamamen buna dönük organizasyon içinde olması bu durumu güçlendirmektedir.
Yeri gelmişken Kontrgerilla gerçeğini açmakta yarar görüyoruz.Zira çoğu zaman gerek kavramın kendisi üzerinden ve gerekse eylemsel aktiviteleri ve sistem içindeki rolü noktasında yanlış değerlendirmeler yapılabiliyor.
Kontrgerilla adı üzerinde gerillaya karşı yine gerilla taktikleriyle ve onun savaş biçimleriyle mücadele etmek için örgütlenmiş sistemin yer altı örgütüdür.Ama resmi bir kurumdur her ne kadar red edilse de..Kontrgerillanın mucidi ABD emperyalizmdir.Emperyalis 2. paylaşım savaşından galip çıkan abd;dünya ölçeğinde gelişen ve hareketlenen Doğu Avrupa ülkeleri başta olmak üzere başarı kazanan(ve de genellikle verilen gerilla mücadelesiyle başarı kazandılar)devrimci mücadelelerden çıkardığı en büyük sonuç ve ders idi;gerilla mücadelelerine karşı onun savaş taktikleriyle karşı koymak.Bu süreçte Uluslar arası emperyalizmin askeri örgütü olarak kurulan NATO bu iş için biçilmiş kaftan idi.Kendi devlet yapılanması içinde oturtuğu yapıyı tüm nato üyesi ülkelere de iharaç etti ABD.Tüm eğitimleri ABD kontrgerilla elemanlarınca yapıldı ve çoğu abd de eğitim gördüler ilk zamanlar da...Sahra talimatnamesi ve savaş sanatı konusunda tam bir uzman eğitimi alan asker-polis ve de siviller den oluşan çekirdek örgütlenmeler aynen bir devrimci bir illegal örgüt nasıl yapılanırsa öyle yapılanıyor ve birbirlerinden bağımsız olmak ama tek bir karargah merkezinden yönetilmek kaydıyla ve ana yönetim kademesi Ordudan olmak kaydıyla hareket eden bir yapılanmadır.
Türkiye de ilk kurulduğunda ismi Seferberlik Tetkik Kurulu olan örgüt bir çok provakasyon eyleminin altına imzasını atmıştır.Binlerce örneği var ama 6-7 eylül olayları,12 mart süreci öncesi ve sonrası, 1 mayıs katliamı, 15-16 mart katliamı vs vs.60 lı yıllarda ismini değiştiren örgüt Özel Harp Dairesi olarak anılmaya başlandı.Ve şimdiler de ismi Özel Kuvvetler Komutanlığı olmuştur.
Sosyalizmin dünya çapında kazandığı zaferin hemen ardından kurulan bu örgütlerin yasal dayanakları ve oluşum amaçları , ülke işgal edilirse cephe savaşının dışında yer altı kurtuluş hareketini örgütlemek ve yönetmek olarak tesbit edilmiş idi.Ama gelin görün ki,bu örgütler tam da sınıfsal ve ulusal kurtuluş hareketlerini boğmak ve yok etmek için kullanılmıştır.Türkiye tarihine bakmak bile başlı başına yeterlidir.Ya da ABD nin Nikaragua da Sandinist rejime karşı örgütlediği ve tamamen gerilla taktikleriyle mücadele verdiğini herkes bilmektedir.Bu yer altı örgüt kurulduğu yıllardan bu yana devrimci ,komünist ve ulusal kurtuluş hareketlerini yok etmek için yalan,provakasyon,dezonformasyon,kitlesel katliamlar,tek tek cinayetler,işkenceler,vs vs. sayabileceğimiz daha bir çok şeyi kendisine yöntem olarak benimsemiştir.Kontrgerilla örgütü ve sözümona mücadele biçimlerinde her şey mübahtır ve kural-yasaya göre çalışmazlar.Toplumun bulunmuş olduğu her alanda örgütlüdür.Mahallede,okulda,işyerlerinde,v vs..
Kontrgerilla hakkında daha geniş bilgi TALAT TURHAN'IN KONTRGERİLLA CUMHURİYETİ adlı kitabında bulunabilir.Kontrgerillanın içinden gelmiş ve sonrasında ona isyan bayrağı çekip istifa etmiş biri olan Talat Turhan yine kontrgerillaca katledilmiş aydın bir askerdir.Tüm örgütlenmesi,tüm taktiksel savaş biçimleri konusunda bu kitapta net veriler bulunabilir.
Kontrgerilla ülkemizde onlarca kez fiilen yakalanmıştır.Susurluk ve Şemdinli bizzat cisimleşmiş olmasına rağmen binlerce kontrgerilla eylemine tanıklık etmiş bu ülke insanı şimdi bir derin devletin ve ağababası ABD nin yeni bir oyunuyla ,yeni bir stratejisiyle karşı karşıyadır.
Bu da Kürt sorunu üzerinden iç savaş ve halkları birbirine kırdırma operasyonudur.Bu ABD ve kontrgerilla operasyonu ve amacına karşı Halkların birlikte ve ortak bir biçimde karşı koyuşunun örülmesini sağlamak gibi bir hayati görevle karşı karşıyadır devrimci ve yurtsever hareketler.Bugüne kadar başaramadığı iç savaşı bu saatten sonra da başarmamalıdır.Zira ABD nin yeni Ortadoğu stratejisini dayandırdığı bu biçim her halükarda devrim,sosyalizm,barış,kardeşlik düşmanı olmakla kalmayıp;aynı zamanda devrimci-yurtsever hareketi toptan bitirmenin-yoketmenin de kaldıracı olarak işlev görecektir.
Kürt sorunu bu anlamda sıcak gündem olarak çeşitli kontrgerilla eylemleri ve yaratılan havayla istenilen noktalara çekilmek istenecektir ve isteniyor da.Buna karşı devrimci-yurtsever uyanıklığı arttırmak ve adım adım bu yeni yönelimin deşifre edilerek ,devrimci ajitasyon ve propaganda ve giderek örgütlenme ile boşa çıkarmak gereklidir.Bu başarılabilir.Birlikte hareketin önemi daha bir öne çıkmıştır.Kürt ve türk ve de diğer halkların devrimcilerinin birarada ve ortak mücadele etmesi kesinkes başarılması gereklidir.Tüm ortadoğu devrimci mücadele alanına çevrilmeli ve ortadoğu devrim sürecinin bir parçası olarak ülke devrimi ele alınmalıdır.




KAHROLSUN KONTGERİLLA YAŞASIN ÖZGÜRLÜK YAŞASIN SOSYALİZM!!!
YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ VE BİRLİĞİ!!!
İÇ SAVAŞA KARŞI DEVRİMCİ SAVAŞ!!!!
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 10
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:39  
Emperyalist kapitalist sistemin lider güçlerinin Anadolu üzerine her birinin pek de yabancı olmadığımız yeniden yapılandırma ve çıkarlarına uygun reorganizasyon çalışmaları içinde oldukları ve kıyasıya rekabet ettikleri bir süreçten geçiyoruz.Ne yazık ki,gerek ulusal ve gerekse uluslar arası sermaye gruplarının yoğun propaganda bombardımanı altında beyinleri dumura uğratılmış emekçi sınıf ve katmanların bu noktada bağımsız ve ülkenin geleceği konusunda bir fikir ve ideal peşinde olmadığını görüyoruz.Elbette bunda örgütsüzleştirilmesinin ve silahsız bırakılmasının önemli bir rolü var.ama öte yandan kendiliğinden bilincin ekonomik alt öğelerinden hiçbirine bile rastlamamaktayız.Sömürünün en aşağılık ve soyguncu açık tarzlarına karşı bile tepkisizlik tek gerçek.
İşin enteresan tarafı,kendi kendine öncü sıfatını yükleyenlerinde ciddi bir kafa karışıklığı içinde oldukları ve bilinen ajitatif ve propagandif gevezelikleri yinelemek dışında bir alternatif çaba ve aydınlatma çalışmaları içinde olduklarını söyleyemiyoruz.Zira AB konusu başlı başına bir ayraç konusu oldu.Sınıf ve sınıfın tercihleri dışında atılıp tutulan ,ahkam kesilen her bir konunun ideolojik-teorik çerçevelerde analize tutulmadan sırf tavır(ister olumlu ister olumsuz)almak adına ciddi sapmalara düşüldüğü ve giderek teorik-pratik bütünselliğin bozulamaya yüz tuttuğu gün gibi aşikar.AB ye karşı olmak ve ya taraftar olmak ekseninde yürütülen günübirlik polemiklerin sınıfsal analiz ve Marksizm ile zerre kadar ilgisi yok.
ABD emperyalizminin yıllardan beri hazırlanıp uygulamaya koyduğu genişletilmiş orta doğunun yada projenin kendisinin gerçekte yeniden yapılandırma ve emperyalist yeniden paylaşım sürecinin bir gereği olarak gündemimize girdiği hala kavranabilmiş değil.AB li emperyalistlerin ülkemiz üzerinde ki yeni girişimlerinin ABD emperyalizmiyle alttan alta yürütülen gizli bir savaşın ana noktalarından olduğu , keza bu sürece görece daha geriden takibe geçen ve giderek kendi bölgesinde ve eski Türki cumhuriyetler ile Ukrayna –Beyaz Rusya vs. üzerindeki etkinlik alanları daralmış ve yarış ta bende varım diyen sömürgeci eğilimleri açıkça depreşmiş Rus Emperyalizmini de katmak zorundayız.Her birinin Ortadoğunun stratejik öneminden kaynaklı olarak Türkiye’ye biçmiş oldukları roller var.
Bu yeniden paylaşım sürecinin açıkça ve silahlı bir çatışmaya girilmeden çözülmesine çalışıyorlar.Bu sürecin silahlı boyuta ulaşmamasının diğer bir sebebi de ABD nin rakiplerinden bir adım önde olması ile henüz silahlı çatışmada ABD nin yenileceğine olan rakiplerinin kendilerine güvensizlikleridir.Ama bir tespitte bulunmakta yarar var:Şu anda bastırılan ve gizliden yürütülüp çeşitli taşeronlar aracılığıyla yürütülen çatışmalar ve güç savaşlarının yeni bir dünya savaşını olanaksız kılmadığıdır.(Dünya savaşı derken bir paylaşım savaşından ve kapsayacağı alanın genişliğine –derinliğine vurgu yapmaktayız.)Tam tersine gelişmeler ve kapitalist –emperyalist sistemin bastırılmış ve patlamaya hazır yapısal krizinin ;öte yandan pazarların sınırlılığının ve nispeten genel yoksullaşma ve açlığın azami boyutlarda seyretmesiyle paralel olarak yerel her kıvılcımın pimi çekilmiş bir bomba misali her tarafı ateş çemberine çevireceği ,bu kaosun içinde kimin yıkılan duvarların altında kalacağının kestirilememesinin bu savaşı olanaklı kılıp yakınlaştıracağını söylersek kehanette mi bulunmuş olmayız.Bu arada çeşitli emperyalist yeni oluşum ve çıkar birlikteliklerinin oluşmaya başladığı ve de aynen 1.emperyalist paylaşım savaşı öncesi benzeri bir bağlaşık sistemin yaşandığı ama ABD nin bu süreçte rolünün belirleyici olduğu görülmektedir.
Türkiye bu ateş çemberinin tam da göbeğinde olduğu içindir ki ,gerçekte yaşanacak her tür gelişmeden birebir etkilenecektir.Zira yaşanan her tür olaydan da birebir etkilenmektedir.Ab üyeliği bu savaşın yansımalarından biridir.ABD bu süreci kendi lehine çeviremeyeceğini kavradığı anda Türkiye nin ab üyeliği konusunda desteğini çekmiştir.Zira ABD nin uzun vadeli çıkarları gereği bu bölgede istikrar zararlıdır.Öte yandan Kıbrıs konusunda ki uzun vadeli hesaplarının tutmayacağı görüleceğinden bu sürece alternatif düzenekler peşindedir.Kuzey Kıbrıs ABD nin yeni askeri üssü olacaktır.Kuzey Kıbrıs’ın ortadan kalkması politik ve askeri çıkar ve hedefleri dışındadır ABD nin.Diğer yandan güney kürdistan ın varlığı ve Irak taki gelişmeler türkiyenin genel terbiyesi açısından gereklidir.Ya da kaos ABD varlığının tartışılmasını engellemektedir.Türkiye ABD nin geçmişte İsrail yüklediği trupa atı rolüne soyundurulmuştur.bu hükümet üzerindeki azami destek ve boyamaların uzun vadeli hedefi göreli de olsa bir istikrar ortamı yaratmak ve uzun vadede İsrail misyonuna uygun askeri operasyonlarda ufak verilen görevlerle bu boyutuyla elden geldiğince yararlanmaktır. Afganistan operasyonu,Bosna operasyonu vs. bu hazırlık sürecinin birer parçalarıydılar.ABD nin yeni operasyonlarının birinci ayağı artık İsrail değil Türkiye olacaktır.
Ab li emperyalistler ise Türkiye üzerine oynanan bu oyunun bilincinde olarak ABD ile Türkiye arasında kırılma noktaları yaratmak peşindeler.Kıbrıs,güney kürdistan,Suriye ve İran ile Rusya ile olan ilişkilere esasen yön veren ab li emperyalistlerdir.Bu kırılma noktaları hem Türkiye ve hem de ABD açısından yumuşak karnı oluşturmaktadır.bu boyutuyla yürütülen savaşta geçici olarak ABD nin galip geldiğini söyleyebiliriz.ama bu savaşın burada bittiği ve devamının tatile çıkarıldığı anlamına gelmiyor.Tama tersine daha güçlü ve reddedilemez bir biçimde belki de yeni araçlarla ve belki de açıktan yürütüleceğinden kuşkumuz yoktur.Ab Kıbrıs dayatmasını bu anlamda sürdürecektir.Bu kırılma noktasının esas noktası güç ve hedef kilitlenmesidir.Bu savaşta eli daha güçlü olan göreli olarak ABD gözükmektedir.Ama ab li emperyalistlerin Rusya kartı ve temel birlikteliklerini güçlendirmeyle bir adım öne geçeceklerini sanıyoruz.
Ehven-i şerlerin bile olmadığı kritik bir dönemden geçtiğimizi söyleyebiliriz.Öte yandan bu süreç gerek içte ve gerekse de dışta çok ciddi değişime gebedir.Koşullar giderek daha fazla olgunlaşacaktır.elbetteki nesnel koşullardan bahsediyoruz.Yukarda ifade ettiğimiz uluslar arası durumun Türkiye de yapısal ekonomik ve siyasi krizi derinleştireceğinden eminiz.zira Türkiye nin şu anada bulunduğu ulusal koşulları ve mevcut göreli durumun çok esnek –çabucak aksine dönüşeceği yüzde yüzdür.
Yıların biriktirdiği öfkenin hangi düzeyde ve nasıl bir patlama üreteceğinden biz bile ürkmekteyiz öngörüsel olarak.Yabancılaşmanın iki keskin ucu vardır.Bu keskin ucun törpülenmiş ve yok sayılmış tarafının sistemi yok edeceğini ve altüst edeceğini varsayıyoruz ve öyle de olacaktır.Mevcut dönem 1980 sonrasının izafi ve suni ortamını andırmaktadır.(Derin tahlillere girmiyoruz zira hemen hemen herkesin gördüğü şeylerdir bunlar.Elbette ki birebir aynı değildir ve olamaz da.ama benzerlikleri öne çıkarıp çıkarsamalarımızı mevcut Marksist kimliğimizle yeniden analize tabi tutuyoruz.)
Gerek ekonomik gerek politik gerek ideolojik olarak tam bir tükenişi yaşamaktadır Türkiye de emekçi sınıflar ve öncüleri geçinenler.Bu tükeniş katiyen olumludur ve bunlar yaşanmak zorundadır.Çok yönlü ikiyüzlülüklerin çöküş ve gerçeğin açığa çıkışını hızlandıracaktır bu gelişmeler.Yok oluşun diğer tarafı yeni bir doğum sürecinin varlığına işaret etmesidir.Her varoluş bir yok oluşun ,her yok oluş bir varoluşun sancılarını beraberinde taşımak zorundadır.bu temel bir doğa ve diyalektik yasasıdır.Bu umudun gerekçesi ve varlığının temeli,doğal olarak yaşamın kaynağıdır.
Emekçi sınıflarımızın en büyük dezavantajı,demokratik ve kendiliğinden bilincin hemen hemen hiç olmamasıdır.bu açıdan öncü gücün görev ve sorumluluklarının katbekat daha fazlalaşmasıdır.Sınıf gerçekten bugün derin bir uykuya dalmış ve uyandırılmayı bekleyen pamuk prenses öpücüğünü beklemektedir.Açlık,sefalet,onursuzca yaşam,vs vs. artık diz boyunu değil kafa boyunu bile aşmıştır.Yabancılaşmanın yaratmış olduğu geçici katarakt çok da büyük olmayabilecek basit operasyonlar ve ya dizisine ihtiyaç duymaktadır.
Artık gerçek bir öncüye ihtiyaç mevcut gelişmeler ışığında aciliyet seviyesini daha önlere çıkarmış bulunmaktadır.Sistemin çok kapsamlı ekonomik siyasal ve hayati saldırıları konusunda uyarıcı,örgütleyici ve mevzi savaşından cephe savaşına geçişte esnek ve belirleyici öngörü ve iradeye sahip katalizörlere ihtiyacının daha da yoğunlaştığını ve esasta bundan kaynaklı (öncüye sahip olamamaktan)sorunlarının temel belirleyici-yaşamsal olduğunu görmemek için körden beter olmak gerekir herhalde.Mevcutlarla olmadığı ve olamayacağı başından bellidir.Umudu yeşertmenin yol ve yöntemlerini bilenler umudu gerçek kılmak içinde azami çabayla yolları döşemeliler.Çalışma biçimiyle mevcutu aşan ve geleceği kucaklayan,güven veren ,arayışlarını ve yaşayacaklarını ve yaşadıklarını sınıfla ve açıkça yaşayan , kendine güvenen,dürüst,sağlam ve kararlı-inançlı bir çekirdek bunu karşılamaya aday olabilir.Kolları sıvamanın ve işe girişmenin zamanıdır.
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 11
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:40  
POLİTİK ÖRGÜTLER,YAN KURULUŞLARI,LEGAL VE İLLEGAL ÖRGÜTLENME ÜZERİNE DENEME

Politik örgütlenme sınıf savaşımının vazgeçilmez temel unsurudur.Örgütsüz bir sınıf savaşımının başarı şansı yoktur.Sınıf ancak aşağıdan yukarıya kendiliğinden bilincinin ürünü olarak sendikalardan başlayarak en üst savaş örgütü ve okulu olarak partiyle nihai hedefine;sınıfsız ,sömürüsüz bir dünyaya ulaşabilir.Her örgütün sınıfın günlük ve nihai hedeflerindeki yeri ve konumu farklıdır.Her biri sınıfın farklı gereksinim ve hedeflerinin ürünüdür.Ki zira ortaya çıkışlarının temelinde de ihtiyaç ve gereksinim ile birlikte hedefleri koşullayıcıdır.Doğal olarak zorlama ve zortlamalarla bu süreç olumlu kılınamaz.Aksi durumda varolan ideolojik ve teorik çerçevenin içinin boşaltılmasıdır.
Geçmişte olduğu gibi ülkemizde bu sürecin tam da yukarda tanımladığımız tarzda içinin boşaltılmasıyla karşı karşıyayız.Yılların deneyimi ve yaşananları hiçbir biçimde ders olmamış bizim ustalarımıza!!!Üretimde ve yeniden yeniden tamda tarihin klasik idealist kavranışının ifadesi olacak biçimde tekerrürden ibaret olduğuna kanıt sunar gibi yaşamaya ve bir avuç aveneye de yaşatmaya devam etmekteler.Hallerinden memnun bu kendinden menkul kerametleri olanlar bunca zamana inat değişmenin anacak olumsuzluklarını sunmuşlardır.Bu fosil beyinliler sosyalizm ve kom.kavrayışları bir kenara örgüt ve örgütlenme anlayışıyla egemenlerin bile artık ciddiye almadığı bir geleneğin sürdürücüsü olmayı onur meselesi yapıyorlar herhalde.Oysa örgüt ve örgütlenme sorunları taktik değil stratejik bir anlam ifade etmektedir.Sosyalizm ve kom. Kavrayışları ile sınıf örgütlenmesinin temel taşları salt bugünü değil daha da çok belki de yarını ve inşa çalışmalarını belirleyecektir.
Düşmanını küçümseyen hiçbir hareket ya da tek tek kişiler hiçbir zaman başarıya ulaşamamışlardır.Düşman ve onun stratejik ve taktik düzenekleri ve yaşamın şartlarına göre değişen yüzleri dikkate alınmadan üretilen ve yaratılan hiçbir şeyin gerçek yaşamda karşılığı bulunmaz ancak kağıtlar,gerçekte içeriksiz boş kağıtlar paylaşır bu zırvaları.Bu zırvalarla uyutulan bir yığın beyne ve namuslu yüreğe ne demeli!!!!Gerçekte kendini değiştirme ve dönüştürme gücüne sahip olmayan bu menem beyinler nasıl yeni bir dünyanın kuruculuğuna liderlik yapabilirler ki????Elbette bu kocaman beyinler! ancak kendini idare edebilirler ve çevrelerindeki bir avuç dünya görmemiş ve yaşamında tam da halk deyimiyle bir baltaya sahip olamamışları….(****)
Öylesine kirlenmiş ve dejenere olmuş bir dünyada yaşıyoruz ki halk deyimiyle at izi it izine karışmış durumda..Kimin hangi ipte oynadığı bizlerce malum olsa da yığınlarca belli değil.Yığınlarca illegal olduğunu iddia eden örgütlerin hemen hepsi gerçekte yarı legal ve legal örgütlerden ibaret.yıllarca taraftar,sempatizan ve içindeki unsurlarını kandıran bu örgütler gerçekten de tam da yukarıdaki tarifimize uymaktalar.yığınlarla farklı ve olması gereken kanallardan bağ kuramayınca bunun yaratmış olduğu ruh haliyle kendilerini varolan kurulu duruma uydurmakta çare arayanların yığınların bu anlamda gerisine düştüğünü sanırız vurgulamaya gerek bile yoktur.O ahım şahım partiler birbirlerinin yerini doldurmak için gösterdikleri yarışı ve enerjiyi sınıfı kazanmak uğruna harcasalar bu durumu bu tarzda değerlendiremezdik herhalde.Bu ahım şahım partiler her eylem ve etkinlikte bir avuç insanı ki onlar da genelde örgütlü kesimlerden oluşmaktadır, kendi parti şemsiyeleri altına çağırmak avazı dışında ve öte yandan örgüt kutsamacılığı yapmak dışında bir şey yapamaz duruma gelmişlerdir.Bu ahım şahım partiler yıllardır yaşadıklarından zerre kadar sonuç çıkaramamış olacaklar ki,her eylem ve etkinlikte kendi bayrakları daha doğrusu legal veya yarı legal şemsiyeleri altına kitlelerini toplayarak ve birkaç slogan atıp kaba reklam uğruna günbegün düşmanın ufak yada büyük gazabına uğrayıp bunun da çalışmalarının bir ürünü olduğu yalanına sığınarak hem kendilerini ve hem de yığınları kandırmaktadırlar.Bu durum gerçekte yıllardır yenilemeyen ve görülmeyen bir hastalığın ürünüdür.Temel aldıkları gençlik örgütlenmelerinden tutun da kadın ve sınıf örgütlenmesine kadar neleri var neleri yoksa tamamen legal platformlarda her an her türlü saldırıya açık bir tarzda çalışma ve etkinliklerini sürdüren yapılar neyi hangi çekirdek yapıyla başarabileceklerdir???Bu ucu açık soru tüm gerçekte küçük burjuva iddialarıyla kom.devrimci teşkilatlara sorulmalıdır?yıllardır aynı hataları yineleyip hiçbir ders çıkarmadan daha ne kadar yollarına devam etmeyi düşünüyorlar????Kimileri düşmana adeta davetiye çıkarırcasına en mahrem toplantılarını gerçekte günün koşulları ve düşmanın genel durumunu dikkate almaksızın düşmanın göreli güçlü olduğu yerlerde yapmak gibi bir karar alıp ve imhayı kendine dayatıyor.İnsan ve hele yetişmiş ve politik yeterlilikte belli aşamaları kaydetmiş onlarca insan bu kadar rahat bir şekilde kendini zamansız ölümlerin kucağına atar???Her ölüm zamansız ve acı olsa da ihmal ve yanlışlardan ve yıllarca tekrarlanan hatalardan kaynaklı ölümler ve kayıplar(buna hapishanelere düşenleri dahil ediyoruz) herhalde ki daha acı ve zamansız yeri doldurulmaz kederlerin ürünü olmalıdır…Acıyı gerçekte yaşamak çok olumlu ve güzeldir.Acı eğitir,olgunlaştırır,güzelleştirir ve geleceğe ilişkin olumluluklara adım attırır.Acı insanı insan yapan temel öğelerden biridir.
Bugün kurulu ve varolan teşkilatların ezici çoğunluğu bu temel tespitlerden çokça nasibini alsalar da bunlardan gerekli ve yeterli dersleri çıkarmış olduklarını düşünmek olanaksızdır.
Zira her şey onların gözünde kitabına uygundur. Ve bunlara dokunmak abesle iştigaldir.Onlar ML temel olarak ortaya koydukları felsefelerini hiçbir zaman gerçekten anlamak ve algılamak gibi bir zahmete katlanmamışlardır.Onlar alıntı yapıp kendi doğruluklarını kanıtlamak peşindedirler.Onların derdi dünyayı değiştirmek değildir gerçekte kendilerinin ne kadar daha ml olduklarını ispatlamayı daha önemli görürler.Bunun için sayfalarca alıntı yapanlar kendi gerçeklerini kavramak uğruna zerre kadar çaba sarf etmezler.
Günümüz Türkiyesinde ve Anadolusunda şu anda gerçek bir parti ve örgütlenmeden bahsetmek olanaksızdır.Bu menem partiler ki sınıfla hiçbir bağları yoktur.Bir tek grev ya da eylem örgütleyememiş tabela partileri ne kadar inandırıcı geliyor sınıfa????Gerek sınıfın ve gerekse de biz gerçek ML lerin bu yalan ve dalaverelere karnı tok ve bu yalanlarla bizleri asla uyutamayanlar ne hikmet ki bir avuç insanı kandırabiliyor?Bunun sebebi tam da ruhsal tatmin sağlayamayan,dünyada ve yaşama dair bir işe gerçekte yaramayacak insanların varlığı ve çokluğudur.Zira emperyalist kapitalizm kendine uygun insan yapısını üretip yaratacak ki devamlılığını sağlayabilsin.
Öteden beridir savunduğumuz düşüncelerin doğruluğunun ispatı niteliği taşıyan bu süreç gerçekten de öğreticidir.Yenilgi,derin dejenerasyon,yok oluş,tükenişin karşılığı yenden diriliş,varoluş ve ayağa dikilmedir.
Sınıfsal örgütlenme ve parti ancak sınıfla ciddi bağ ve kanallara sahip olduğunda bir gerçek olacaktır.Sınıfla üretim alanlarında birliktelik sağlayamamış ve sınıfla organik hiçbir bağ içinde olmayan bir hareketin kendisini sınıf partisi olduğunu iddia etmesine gerçekten de gülünmelidir.Çevre,örgüt,parti arasındaki geçişler hareketin kendisine ait olgularla değil sınıfla olan iletim ve ilişkilerine göre ele alınmalıdır.Çevre ,, kendi çapında daha kendi ideolojik ve teorik sorunlarını aşamamış ve bu anlamda sınıfa liderlik iddiasında olan en son kategorik sırada yer alır.Zira öncelik teorik ve ideolojik olarak sınıfa liderliğe kendini hazırlamaktadır.Örgüt bir yandan kurulu dünyada hem içsel hem de dışsal olarak sorunlarla ilgilenen ama öte yandan sınıfla bu anlamda kalıcı ve sarsılsa da yıkılmaz bağlara sahip olmayan ama öte yandan hedefi bu doğrultuda dürüstçe ve iyi niyetlice bağlar kurmak olan , hem kendisini ve hem de çevresini algılayıp geliştirmeye çalışan yapıdır.Öte yandan parti ise hemen hemen ideolojik ve teorik genel çerçevesini belirlemiş ve sınıfla ciddi organik bağlar kurmuş bir yapıya işaret etmektedir.Partide ciddi stratejik savrulmalar yaşanmaz.sınıfla ilişkiler ve önderlik hemen hemen tartışılmazdır.Zira sınıfla kurulan yakın ilişkiler hiçbir burjuva ve küçük burjuva parti ve hareketin yıkamayacağı bir seviyeye işaret etmelidir.En azından kimi kalıcı ilişkilerini her zaman ve her koşulda muhafaza edebilecek bir düzeye karşılık gelmelidir.
Biz de bu tanıma uygun bir partiden bahsetmek olanaklı mıdır?Tabelaları dışında bu tanıma uygun düşen bir hareketten bahsetmek kuyruklu bir yalandır.Öte yandan devrim hedefli bir hareketin niteliği de küçük burjuva anlamda kavransa bile rejimin niteliği düşünülürse ciddi zaaflar ve yanlışlıklar içermektedir.
Hareketlerin hemen hemen hepsi sözüm ona illegaldir ama gerçekte yukarda da ifade ettiğimiz gibi yarı legal ve ya legaldir.Zira örgütlü oldukları tüm kesimleri gerek alanlara taşırken gerek se de çalışmalarının sonucu itibarıyla bu çerçevede harekete geçirmekteler.Her bir hareketin ne idüğü belirsiz legal ve yarı legal kitle örgütü sıfatına yakışmayacak yapıları mevcut.Kadın,gençlik ya da isminin bile doğru ve ilkeli bir olguyu çağrıştırmayan platformları mevcut.Ve temel varsa sözüm ona politikalarının temel içeriklerini bunlar ve yasal yayınları oluşturmaktadır göründüğü kadarıyla.
Sınıf hareketi olduğunu iddia edenler hareketin kendisi bu kadar güçsüzken bile nasıl olur da hareketi bu kadar bölük pörçük harekete getirip kadro ve gerisinin enerjisini heba edebilir????Hareket bu kadar geriyken yapılması gereken güçlerin dağıtılması değil mevcutların toparlanıp tek bir hedefe kilitlenmesinin sağlanmasıdır.Zira sınıf hareketinin diğer alanlarda çalışması talidir yani türkçesiyle ikincildir!!!!Zira diğer tüm alanlarda ki çalışmalar sınıf çalışmasının gereklerine tabi olmak zorundadır;tabidir ki gerçek sınıf hareketlerinde bu böyledir….Ama kb hareketlerinde her alanda olduğu gibi bu alanda da ayrıksı özelliklere ilk bakışta bile rastlanmasına rağmen bu kör ve sağır ve de dilsiz bakış korkuyla muzdarip devam ede gelmektedir.Zira herkes bu derdin özüyle muzdariptir.zira herkes bu çanaktan yiyip içmektedir.
Öte yandan ayrı sınıfsal örgütlenmelere bir kom. Parti neden ihtiyaç duyar ki hiç bunu da tartışan yoktur!!!!Zira işçi gençlik neden sınıftan bağımsız bir komsomolda örgütlensin ki;zira bu enerjik,çabuk kavrayan ve değişime adaptasyonu güçlü kesimi ve öncülerini sınıftan niye ayrı tutalım ki???Bir kom. Bu enerjiyi sınıf içinde amacına uygun bir şekilde kullanmak yerine neden onu yalıtıp kendi sınıfının dışından gelenlerle(her ne kadar belli kriter ve ölçüleri olsa da) ile aynı potada eritmek yoluna gider?????Yada zaten cinsi üstünlüğü her zaman ret ve inkar eden bir toplumsal düşünce savunucusu kendi içinde bu ayrımı her ne ad ve niyetle olursa olsun resmileştirip örgütler ki???Zira yüzyılların getirdiği bir ayrımı ortadan kaldırmak için verilen mücadelenin gerçek çözümünün bir sistemin ortadan kaldırılıp insani ve özgür bir dünyanın kurulması olduğunu bilip görenlerin toplumsal sınıfların değişik kesimlerine hitap eden örgütler yaratıp üretmek ve onları yaşatmak uğruna verdikleri mücadelenin kom hedefiyle ne kadar ilgisi vardır???Emekçi kadın emekçi erkeğe göre elbet iki kat daha fazla eziliyordur ama öte yanda bu başlı başına özel bir örgütlenme aracına bu açıdan nasıl dönüştürülebilir?
Her tür toplumsal ayrıma karşı çıkan bir parti elbette ki kom. Bir parti her bir toplumsal örgütlenme için ayrı bir örgütlenme içine girerse toplumsal devrim mücadelesine bu ne kadar katkı sağlar ya da ne kadar götürür bunu hesap etmek zorunludur.Biz farklı uluslardan sınıfa hitap etmekten bahsetmiyoruz aynı ulustan sınıfın parçalarından bahsediyoruz.Zira farklı uluslardan olsa bile hedeflerimizin aynı olduğunu unutmamak ve dünya sistemi hedeflediğimizin farkında olduğumuzu bilmeliyiz.
Bu anlamda farklı örgütlenmeye tabii tutulması gerekenin sadece öğrenci gençlik olduğunu ifade etmeliyiz.Zira bu toplumsal kesim sınıfın en dinamik unsurlarının gelecekte temsil edeceğinden ve profesyoneller ordusunun neferi olabileceğinden bu toplumsal kesimin yarı legal ve ayrı örgütlenmesinde bir sakınca görülmemelidir.bu kesim her yönüyle gerek beyaz yakalılar arasında ve onlar aracılığıyla sınıf örgütlenmesinde ve gerekse de profesyonel yönetici ve eğitimli kadrolarda gelişime göre ayrı değerlendirilmesi gereken bir konumda olmalıdır.
Ülkemiz politik hareket tarihinde eksik ve yanlışlarla dolu bir düzine olguyla karşılaşmak artık sıradanlaşmaktan çıkarılmalıdır.Doğru ve olması gerekenler bir şekilde tartışılmalı ve yaşamda can ve kan bulmalıdır.Ortalık artık kendini,miyatlarını ve geleceklerini yitirmişlerden temizlenmelidir.Kom.uzak bir geleceğin bilinmez bir günü ve saatine ertelenmemelidir.Artık canların düşmesine hiçbir canın tahammülü olmamalıdır.artık yapılan yanlışların ve artık suç diye tarif edilebilecek her olgunun ceremesini tüm yığınlar ve muhalifler çekmemelidir.Artık bu ülkede tarihi yeniden yazacak ve bu tarihi birikimi uluslar arası düzeyde alnının akıyla taşıyacak bir harekete ve önderliğe ihtiyaç yaşamsaldır.Tarih bu doğrultuda yürümeyenleri ağır cezalara çarptıracaktır.Şapka düşüp kel görünmüştür.Bizlerin görevi keli kapatmak değil,keli kendi haline bırakıp yeni saçlar ve gelecek uğruna mücadele vermektir.Hangi toplumsal ve politik gelenekten gelirse gelsin bizler için temel ,sınıf ve onun kurtuluşu uğruna verilen mücadelede ideolojik,teorik,pratik bütünselliği yakalamaktır.Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz!!!!
*****Dipnot: burada kastedilen gerçekten inançları uğruna ölen ve her durumda ölebilecek olanlar değil;gerçekten avene tayfasından ve gerçekten hiçbir işe yaramayacak ve başka bir hayat tarzı bilmeyenler içindir.bundan sonra da bu anlamda tarifler sadece bu tanım çerçevesi içinde olanlar içindir.bu ayrımı yapmak temel öneme sahiptir.zira inanç ile bu tarz bir yaşam tarzını yan yana getirmek bizim için gerçekten içinden çıkılmaz bir vebal olur.Başından bu vebali almamak için bu dipnota gereksinim duyduğumuzu belirtelim.
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 12
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:40  
SENDİKALAR,SORUNLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Sendikalar,proletaryanın sınıf mücadelesinin önemli kaldıraçlarından olup,sınıfın kapitalizme ve burjuvaziye karşı ekonomik-demokratik, sosyal ve politik mücadelesinin yığınsal ve kitlesel örgütleridir.Proletaryanın, günlük hayatın iyileştirilmesinden politik kimi taleplere kadar kendisini ifade ettiği,birliğini ve mücadelesini sağladığı kitle örgütleridir sendikalar.
Sendikalar, proletaryanın kapitalizme karşı verdiği mücadelede toplumsal ideallerine ulaşmada kullandığı temel araçlardan biridir.Emeğin öz ve temel bir örgütüdür. Komünist toplumun üst aşamasına varana dek işçi sınıfın kendi öz çıkarlarını koruduğu,geliştirdiği ve birliğini sağladığı bu örgütler sınıfın vazgeçilmez bir silahıdır.Kapitalizme karşı mücadelede ileri bir karakoldur.Tarihsel olarak kapitalizmle yaşıt olan sendikalar ,sınıfın birlik olmadan başarılı olamayacağı anlaşıla beri var olageldi.Çartist hareket ve İngiliz işçi sınıfının öncülüğünde dünya çapında sınıfın en temel örgütlerinden biri oldu.
Sendikalar, sınıfın en reel, en birleştirici örgütü olmasından kaynaklı olarak,sosyalizmin inşası ve geçişin tamamlanmasına kadar gerek ekonomik-demokratik-sosyal ve gerekse de politik yaşamın temel unsurlarından biri olmak zorundadır.Aynı zamanda partinin ve öncülerin sonuna kadar etkisine açık olmakla beraber özerkliğinden taviz vermemelidir.Öncünün ast örgütü haline getirilip özerkliği yok edilirse,öncüdeki her olumsuz hareket ve yozlaşma ile birlikte bu kitle örgütü de aynı yola kolayca girecektir.Sınıfın bilinç ve örgütlülük düzeyi ile sınıfın çıkarsal reflekslerine azami değer vermek zorunludur.Aksi halde geriye dönüşler sorunu,sınıftaki yozlaşma ve gericileşmeyi daha da derin ve yıkıcı hale getirecektir. Bu konu pratik sonuçları ve gelecek açısından hakkettiği şekilde ve objektif olarak değerlendirilip tartışılmalıdır.

Sendikaların iki temel özelliği vardır. Birincisi, sınıfın önemli bir bölümünü kucaklayan din,dil,ırk,mezhep vs. ayrımı olmaksızın birlik,bütünlük ve kitleselliğinin sağlandığı temel bir örgüt olmalarıdır. İkincisi, sınıfın kendiliğinden taleplerinin ifade edildiği ve kapitalizme karşı verilen düzen dışı mücadelenin boyutlarına ve sınıftaki yansımalarına göre giderek politikleştiği bir eğitim ve savaş okuludur.Ve, kesinlikle en önemli özelliği demokratik olmak zorunluluğudur.Gerek eyleminin içeriği, gerekse de işleyiş ve yaşam biçimi olarak demokrasi vazgeçilmez olmak zorundadır. Kısacası, sendikalar demokratik ve kitlesel proletarya örgütleridirler.

Ülkemizde Durum

Ülkemizde sendikaların ömrü kapitalizmin gelişme ve ilerlemesiyle yaşıt olmakla beraber aşağı yukarı 100 yıllık sayılabilir.Reji ve demiryolu işçilerinin bu sürecin öncü kolu olduklarını söylemeden geçmek haksızlık olur.
Kapitalizm gelişip serpildikçe proletaryanın bu örgütü ve mücadelesi de doğal olarak gelişip ilerlemiştir.Yer yer politik hedefli grev ve direnişler bile örgütlemiş olan sendikalar, politik önderlik gelişimiyle birlikte,kapitalist devletin faşizan saldırılarının boy hedefi haline de gelmiştir.Ciddi ve düzen dışına evirilme eğilimi belirginleşen sınıf hareketini düzen içinde boğup eritmede ustalaşmış olan devlet, bu duruma meydan vermemek için 1952’de sarı sendikalar konfederasyonu Türk-İş'i kendi eliyle kurmuştur.Türk-İş,kapitalist devletin sınıf içindeki ajanı ve ehlileştirici aracı görevini hakkını fazlasıyla vererek yapmıştır ve hala da yapmaktadır.
İthal ikameci sanayileşme modeli ve 5 yıllık kalkınma planlarıyla palazlanmaya başlayan burjuvazi gerek ekonomik alt yapıda ve gerekse de üst yapıda egemen hale gelmiştir.Bu palazlanma ve büyümede kolektif kapitalist olan devlet ile 1940’lı yılların sonundan itibaren, uluslararası emperyalist tekellerin katkısını teslim etmekte yarar var.Sanayiinin yoğunlaştığı kentlerde,sınıf ve mücadelesi artık sosyalizm mücadelesinin can ve kan bulmasını da sağlamıştır.
Burjuvazi ve proletarya arasındaki mücadelenin en üst seviyesine ulaştığı 60’lı yılların sonunda ve 70’li yıllarda, gerek ekonomik-demokratik, gerekse de politik kimi kazanımların elde edilmesinde sendikalar önemli rol oynamıştır.(Elbette DİSK’in bu sürece damgasını vurduğunu söylemek gerekir.)Tüm bu dönem boyunca gerek sendikalı-örgütlü işçi sayısının ulaştığı düzey, gerekse de grev, direniş, işgal vs. eylemlerden hareketle sınıf mücadelesinin keskinleştiği ve bir kırılma noktasına geldiğini vurgulamakta yarar vardır.Zira,bu süreçte uluslararası politik akımların, bu arada sosyalizmin, gelişme ve ilerlemesinin ülkemizde de etkisini gösterdiği, buna karşılık kapitalist-emperyalist kampın bu süreci tespitiyle birlikte iki karşı saldırıya geçtiğini ,71 ve 80 faşist darbelerinin sınıf hareketini ve sınıfın yığınsal devrimci mücadelesini boğmak-tüketmek-yok etmek amacıyla yapıldıklarını vurgulamalıyız.71 faşist darbesi,bir kurumsallık sağlamasa ve 80 darbesi kadar geniş kapsamlı olmasa da ,sınıf mücadelesinde kapitalistlerden gelen karşı saldırılarının ne derece ve hangi boyutlarda olacağının habercisi olmuştur.
71 sonrası sınıf kavgası,bir iç savaş ve iktidarın zaptı mücadelesine evirildi evirilecek derken 12 Eylül 1980 darbesi sınıfa karşı çok köklü bir saldırı dalgasını bir gerçeklik haline getirmiştir.80 Eylülü kapitalizmin ülkede yeniden örgütlenmesi anlamını taşımaktadır ve her alanda köklü dönüşümler yaratan bir milattır.. Bu yeniden örgütlenmenin ekonomik ayağını 24 ocak 1980 kararları ve İMF-Dünya Bankasının yeniden yapılandırma programları ile birlikte İhracata Dönük Sanayileşme modeli oluşturmuştur.Politik ayağı ise,faşizmin kurumsallaşması ve kolektif kapitalist devletin 82 Anayasasıyla, küçük bir azınlık dışında, toplumun hemen her kesiminin günlük yaşamda faşist saldırı dalgasından nasibini almasıdır.Toplumsal muhalefet,kimi öncü kesimlerin tasfiye edilmelerinin yanında, bir bütün olarak korku-baskı-yıldırma ve yok etmeyle hemen hemen tamamen susturulmuştur.Bunda sınıfın ve öncü geçinenlerin sınıf ile gerçek bağlar üretememelerinin ve direniş odakları yaratamamalarının,politik hareketlerin hemen hepsinin özce küçük burjuva akımlardan oluşmasının önemi büyüktür.
Bu köklü ekonomik yeniden yapılandırma ve faşist terör, 80 Eylülü öncesi hemen hemen 3 ile 3.5 milyonu bulan sendikalı işçi sayısının giderek 1.5 milyonu bulan bir rakama inmesi sonucunu üretmiştir.Özelleştirme,taşeronlaştırma ve sendikasızlaştırma sacayaklı bu saldırı hedefine ulaşmış görünüyor.Günümüzde tahkim,esnek çalışma yasası vs. yasalarla kuşatılan sınıfın öz örgütlerinin ne bir politikası var, ne de ciddi bir mücadelesi.
Tabandan gelen kimi dalgalar (89 bahar eylemlilikleri gibi) saman alevi gibi söndürülmüş ve bastırılmış olup,sınıfsal mevzilerde ileriye doğru kazanımlar elde edilemediği gibi, gerilemenin-yozlaşmanın ve yabancılaşmanın bugünkü boyutlara ulaşmasının önüne geçilememiştir.Zira,80 faşist darbesiyle kurulan politik rejim, psikolojik savaşı 80 sonrası gelişen Kürt ulusal hareketi ile olan savaştan öğrendiklerini de kullanarak, sınıf üzerinde bilfiil uygulamıştır.Bu durumdan diğer bir sorumlu da, politik hareketlerin küçük burjuva niteliği ve marjinalliği ile birlikte, sınıfla bırakınız kalıcı ilişkiler kurmayı geçici bağlar bile kuramamalıdır. Tekil kimi direnişlerde bağlar kurulsa bile, çalışma,eylem ve politika biçimlerinin yanlışlığı nedeniyle zamanla bu bağlar da tüketilmiştir.
Bu süreçte, bağımsız gelişen ve sınıfın diğer katmanlarına göre nispeten daha hareketli ve militan bir hareketten bahsetmek gerekiyor.O da,657’ye tabi memur sayılan işçi kesiminin örgütlenme ve mücadelesidir.Çok ciddi eylemliliklerden geçen ve aşağı yukarı 15 yıllık bir maziye sahip 657’lik işçiler ve sendikaları da düzen içinde boğulup hapsedilmiş olup, sahte sendika yasasıyla cendereye alınan hareket hızla bürokratik-sarı sendikacılığın tuzağına düşmüş durumdadır. Devrimci ko...lerin etkinliğinin olmaması nedeniyle bu süreci tersine çevirmek şimdilik uzak görünmektedir.
Günümüz Türkiye’sinde ciddi bir işçi hareketi,ulusal hareket veya genel bir halk hareketinden bahsetmek zor,hemen hemen imkansızdır.Cılız ve hemen hemen halktan tamamen kopuk olgulardan bahsetmiyoruz doğal olarak.Ulusal hareket de,uluslararası operasyonla, düzen içinde diğer toplumsal hareketlilikler gibi boğulmuştur ve de boğulacaktır.
Bugünkü durum tam da yukarıdaki gibidir. Proletaryanın sendikal örgütlenme derecesi düşüktür. Sendikalı işçi sayısı, üç büyük işçi konfederasyonunun varlığına karşın, bunlarda örgütlü işçi sayısına 657’ye tabi olanları da dahil edersek, 2.5 milyonu bile bulmamaktadır. Sınıfın öz örgütleri olan sendikalarda örgütlü işçi sayısı,toplam işçi sayısının %25’ine bile denk düşmemektedir.İşsizleri ve gizli işsizleri de hesaba katarsak, örgütsüzlüğün ne boyutlara vardığı anlaşılır sanırız.
Kısacası, mevcut durumda sendikalar sınıfın öz örgütleri,refleks,dayanışma,hak-çıkar,eğitim-savaş okulları olmaktan çıkmış ya da çıkarılmışlardır.Sendikaların ezici çoğunluğu tabela örgütünden ibaret olup, kongreden kongreye sandalye-makam-koltuk kavgasına arenalık eden,zaman zaman yığınların enerji birikimini çeşitli içi boşaltılmış eylemlerle deşarj eden göstermelik derneklere dönüşmüştür.Sendikalar, tam anlamıyla, bürokratik-sınıf işbirlikçisi sarı sendikacılık anlayış ve ilkelerinin egemen kılındığı marjinal örgütlere çevrilmiştir.Bu arada, çeşitli sendikal anlayışlara da vurgu yapmadan geçmek, tarihsel anlamda bu olumsuz gidişatın eksik tespit edilmesini beraberinde getirecektir.
Anarko-sendikalist anlayış bir yanda sendikaların hiçbir biçimde politikayla uğraşmaması gerektiğini öne sürerken, öte yandan da bu yığınsal örgütlerin anarşist tarzda hareket etmesini ileri sürmektedir.Sendikalizmin temelini sendikaları politik örgüt olarak görmek,sınıfın nihai hedeflerini klasik reformcu taleplerle sınırlamak oluşturur.Yığınların kendiliğinden bilincini aşamayan ve ko...-devrimci sendikacılığın temeli olan,sınıfa politik bilinç kazandırıp bilinç sıçraması yapmayı yok sayan,kendiliğinden mücadeleye tapınmayı tek kutsal yöneliş sayan bu anlayış, çağımızın klasik sendikacılığının ve adına çağdaş sendikacılık dedikleri bulamacın reel görünümüdür.Sınıf, politikayla ve düzenle uğraşmamalı,mevcut kapitalist boyunduruğa boyun eğmeli,sınıf üretim ve tüketimde egemen sınıfla işbirliğini esas almalıdır.Öncü politik güçler,sınıfın bilincini politik bilince çevirmeyi ve sıçratmayı bırakmalı,yığınların seviyesine inip o düzeyde düşünmeli ve yaşamalıdır.
Sınıf, mevcut olanları korumaktan bile acze düşmüşken onlara önerebilecekleri bir tek politikaları bile yoktur.Bu tarz bir sendikal anlayışın ne eylemsel içeriğinin, ne de işleyişsel sürecinin demokratik olmadığını söylemeye gerek bile yok.Tamamen antidemokratik merkeziyetçi ve bürokratik bir sendikal anlayıştır.
Öte yandan, 657’ye tabi işçilerin sendikası olan KESK’te ise benzer süreçler yaşanmakta olup,yozlaşma ve gericileşme tavana vurmuş bulunmaktadır.Örnek model olarak diğer işçi sendikaları alınmakla birlikte,bir tek farkı vardır ki, o da kimi politik akımların KESK’i birer arka bahçe,birer ast örgüt haline getirmeye çalışmalarıdır.Son bir kaç yıllık gelişmeler bu tespitin ne kadar doğru olduğunu ve gidişatın bu yönde evirilip önemli mesafeler alındığını göstermektedir.
Sendikalar, günümüz Türkiye’sinde sınıfın genel çıkarlarını hedef alan bir çalışma,plan ve programdan ziyade ve azade olmak üzere, günübirlik pratik çalışmalar içine girmekte, eylemci unsurların enerjileri bunlarla boşaltılmakta ve işçi sınıfının gözü boyanmaktadır.Klasik çalışma ve eylem biçimlerini faydalı kılıp onları aşan yeni ve üretken bir anlayıştan tamamen uzaktırlar.
Yeri gelmişken, son yirmi yılın popüler sendikacılık anlayışlarından biri olan ve esasında sınıf sendikacılığının içini boşaltmak için ortaya atılan sözde sınıf ve kitle sendikacılığından bahsetmeden geçmek olmaz.Sınıf, zaten, bilindiği üzere, bir toplumsal kitleye denk gelmektedir. Ama sınıfın kendisi,proletarya kapitalizmin karşısında homojen bir kitleye denir. Sınıf ve kitle sendikacılığı tanımı bu anlamıyla heterojen bir kitle varmış gibi sınıfsal kategorisi olmayan bir yığınsal kitleye denk düşürülmektedir. Bu kelime oyunu esasta sınıfsal program ve politikaların içeriğini boşaltma amaçlıdır. Öte yandan, bu tür tanım ve kavramlar sınıfın eyleminin içeriğini ve programsal görüşlerini etkilediğinden, onların iyi niyetle yapılmış olduklarını düşünmek saflık olur. Kavram ve tanımlar politika ve programların en yalın ve kısa ifade biçimleridir.Bu saçmalık sınıftan uzak tutulmalı ve buna karşı ideolojik ve teorik savaşım verilmelidir.

Demokratik Merkeziyetçilik

Bir kitle örgütü olarak sendikalar,hem eyleminin içeriği ve hem de işleyiş itibarıyla demokrasiyi vazgeçilmezi yapmak zorundadırlar.Demokrasiyi işleyiş esası olarak ele alırsak şu başlıkları öne çıkarmak zorunludur.Eylemde birlik ve ajitasyon-propagandada özgürlük temel şiarından hareketle, sendika-içi demokrasi, herkesin kendini özgürce ifade edebildiği,azınlığın çoğunluğa dönüşme hakkının güvence altına alındığı, kararların aşağıdan yukarıya doğru alınıp yukarıdan aşağıya doğru uygulandığı,söz, karar ve yetki hakkının gerçekten tabanda olduğu, seçilmiş yöneticilerin istendiği anda geri çağrılabildiği vs. temel demokratik özgürlükleri içermelidir.Kendi içinde demokrasiyi yaşatmayan bir örgüt ya da kişi nasıl demokrasi ve özgürlük mücadelesi verebilir?Böylesi bir iç yaşama sahip olmayan bir örgüt bürokratik merkeziyetçidir.Burada, seçim sisteminin de model olarak demokrasiyi etkilediğini vurgulamakta yarar var. Şu ana kadar uygulanmayan ve bürokratik merkeziyetçi sendikal anlayışların bulaşıcı bir hastalıktan kaçar gibi kaçtıkları ve seçimlerde demokratik temsil olanağı sağlayan nispi temsil sisteminin, mevcut sistemlerden çok ileri olduğu gerçeğinin altını çizmekte yarar görüyoruz.
Merkeziyetçilikte ise esas olan,eylemde birliği sağlamaktır.Özgürlük ve demokrasiyi dışlamadan..... Bir kez demokratik bir karar alındı mı onun uygulanması esas alınmalıdır.Tartışılacak her şey eylem sonuna bırakılmalıdır.Aksi halde anarşizm kaçınılmaz olur. Örgüt, elbette ki tüm üyelerince yönetilecektir; ama onların demokratik süreçte seçtikleri yöneticiler aracılığıyla ve seçilmiş yöneticilerin istendiği anda geri çağrılabilmeleri kaydıyla.
Bu iki temel ilkenin doğru harmanlanıp bütünleştirilmesi yaşamsaldır.Zira, iki ucu keskin bıçak olarak hassas bir dengede tutulmazsa bir tarafta bürokratik sendikalizm, öte tarafta anarşi ve kaos kaçınılmaz olacaktır.
Çalışma ya da eylem biçimlerinin eskidiğini söylemek olanaklı değildir.Belki üretken çabalarla çeşitlendirilip etkinliği arttırılabilir.Ama, çalışma ve eylem biçimlerindeki esas sorun, içeriklerinin boşaltılması,sıradanlaştırılıp günü kurtarmaya yönelik olmaları;öte yandan politikasız-programsız olunduğundan sınıfın enerjisinin hedefe kilitlenmeden deşarj edilmesidir. Diğer yandan, bir çok eylemci,bürokratik sendikal anlayıştan ve bu programsız-politikasız çalışma biçimlerinden yılmış ve köşeye çekilmiştir.Umutsuzluk,karamsarlık ana eğilim olmuştur.Bu sınıfın kendisi için de aynıdır.Artık o kadar kanıksanmıştır ki, bir çok şey artık kendini bile yeniden üretememektedir.Güvensizlik,gerek sınıfın kendisinde ve gerekse eylemcilerde diz boyudur.Bu sorun aşılmadıkça gerçekten ne sendikalarda, ne de genel politikada bir aşama kaydetmek olanaklı olur.

Sonuç

Genel olarak gidişatın olumlu olduğunu söylemek olanaklı değildir.Bürokratik merkeziyetçi, hatta yer yer faşizan uygulamaları esas alan sendikal anlayışların etkinliği kırılmadan,sınıf sendikacılığını tesis etmek ve sınıfın önündeki engelleri kaldırıp devrim ve sonuçta ko... düzene geçmek olanaksızdır.Bu yüzdendir ki,mevcut anlayışları gerek ideolojik-teorik platformda ve gerekse de eylemsel-pratik platformda hem tanımak, hem de sınıfın gözünde deşifre etmek zorunludur.Bununla da kalmayıp alternatif ve olması gereken anlayışı her açıdan ortaya koyup sınıfı seçeneksizlikten seçeneğe (kendi seçeneğine) sıçratmak gerekmektedir.Bu uzun soluklu mücadele , ko.. toplumsal ideallerin gerçekleşmesinde temel öneme sahiptir.Zira, sınıf için bir okul,savaş ve eğitim alanı olan sendikalar, gerçek sınıf örgütleri haline ancak bu temel anlayışla gelebilirler.Bu süreci doğru kavrayıp doğru hamleler yapmak ve ayrıca hızlı davranmak gereklidir.Demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak algılayamamış ve yaşamamış bir toplum ve onun temel kaldıracı olan proletarya,nerede,ne zaman ve nasıl patlar kestirmek zordur.Bizim gibi ülkelerde süreç ani sıçrama ve düşüşlerle karakterize edilir.Ani sıçramalara hazırlık her alanda olduğu gibi ,sınıfsal temel çalışma alanı olarak sendikalarda daha da öne çıkarılmalı ve bilince kazınmalıdır...
Aktivistlerin bu alandaki politik-ideolojik-pratik eğitimi önem kazanmaktadır.Süreç ani sıçrama,volkanik patlamalara hızla evirilmektedir.Görev zorlu ve ağırdır.Ama gelişmeler bizlerin lehinedir.Yeter ki görmesini bilelim ve hazırlığımızı çok yönlü olarak yapalım.
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 13
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:41  
YABANCILAŞMA : ÇAĞIMIZIN VE KAPİTALİZMİN EN ÖNEMLİ SONUÇLARINDAN BİRİDİR.


Yabancılaşma,çağımızın en çok tartışılan ve tartışılması gereken; muhtemelen gelecekte de çokça tartışılacak olan bir olgusudur. Yabancılaşma, bir gerçek ve bir sonuçtur aynı zamanda. Özellikle bilimsel anlamda 1800'lerin ortasından itibaren sosyolojinin, politik-ekonominin ve politik-psikolojinin en önemli ilgi alanlarından biri olmuştur. Yabancılaşma başlı başına tarihsel gerçeklik içinde, ekonomik ve siyasal temelleriyle birlikte ele alınmalıdır. Tarihsel temellerinden, ekonomik ve siyasi öğelerden soyutlanmış bir yabancılaşma olgusu tespitinin doğru olması ve bilimsel sonuçlar üretmesi olanaksızdır.

Yabancılaşmanın Kaynağı

Bizce yabancılaşma olgusunun temeli, insanın insan olarak öznelikten çıkıp nesneleşmesidir.İnsanın insan olarak özne olmaktan çıkıp nesneleşmesi, tarihsel olarak, ilkel komünal toplumdan sınıflı toplumların ilk evresi olan köleci topluma geçişle birlikte başlamıştır. Yabancılaşmanın temeli, özel mülkiyetle birlikte gönüllü ve özgür iş(çalışma)ten zorunlu iş ve çalışmaya geçişiyle ortaya çıkmıştır. Çalışmanın ve emeğin, gönüllü olmaktan ve insanı tatmin etmekten çıkıp, yaşamak ve geçinmek için zorunlu olmasıyla, insanın emeğine, ürettiğine, kendine ve topluma yabancılaşması süreci başlamıştır. Özel mülkiyet ile yabancılaşma birbirlerini karşılıklı olarak koşullandırmakta, birbirlerinin hem nedeni, hem de sonucu olmaktadırlar.

Peki, özel mülkiyet ile yabancılaşma arasındaki bu ilişkinin temeli nedir? Bu insanın kullanım değeri (insanın kendisi veya ailesi için ürettiği şey) yerine,değişim değeri (pazarda alınıp satılabilen meta) üretmesidir. Böylece, işgücü ve giderek de insan metalaşmakta ve üretim sürecinin pasif bir parçası olmaya zorlanmaktadır. Doğal olarak bu sürece katılan insanın gönüllü ve özgür, isteyerek çalışmasını beklemek olanaksızdır. Zira insan ürettiği metaya alabildiğine uzak kalmaktadır. Üretim süreci içinde işbölümünün de artmasıyla bu süreç hızlanmakta ve sonuçları daha belirgin hala gelmektedir.

Nitekim, temel gereksinimleri karşılamak ve yaşamak için çalışma ile (yani zorunlu çalışma) insanın tüm yaratıcılığını ortaya koyduğu ve çalışmanın bir zevk haline geldiği bir çalışma arasında;yabancılaşma olgusu durmaktadır. Yabancılaşma olgusunun temeli her ne kadar ekonomik ise de, bu üst yapısal kurumların önemsiz olduğu ve yabancılaşmayı etkilemediği anlamına gelmez. Aksine, bu iki temel olgu, siyasal üstyapı ve ekonomik altyapı birbirleriyle bağlantılı olarak birbirlerinin yaptıklarını pekiştirirler. Ekonomik temeli pekiştirme görevini, üretimin örgütlenmesinden insanların yönlendirilmesi için kullanılan tüm araçlara kadar siyasal üst yapı üstlenir.Örneğin, baskı, terör, sindirme ve açlığın bir tehdit olarak kullanılması. İşsizlik, kültürel ve sosyal yozlaşmayı besleyen etkenlerin devreye konulması, moda, dinsel temalar vs. Feodal dönemin engizisyon mahkemeleri bu tür bir işlevi yerine getiren çok somut bir örnektir.

Yabancılaşmanın Değişik Tanımları

Yabancılaşma, Latince "alienatio-abolienatio" sözcüklerinden kaynak almıştır. Latince de bu kavramın toplumsal yaşamın en az üç değişik alanında ve çok çeşitli anlamlarda kullanıldığı bilinmektedir:

a) Hukuk alanında, translaiovenditio karşılığı olarak devretme,elden çıkarma, zilliyet-mülkiyet hakkını başkasına verme vb. anlamında.
b) Toplumbilim alanında disiunctia-aversatio karşılığı olarak ayrılmak, diğer insanlardan-yurdundan-tanrılardan ayrı düşmek, kopmak anlamında.
c) Tıp-psikoloji alanında demontia-insania karşılığı olarak çılgınlık,tinsel şaşkınlık vb. gibi bir tür bunama ya da psişik bozukluklar demeti, ruh hastalığı karşılığı olarak kullanılmıştır.

Bu tanımlar elbette kendi başına bu olguyu açıklamaya yetmiyor. Çünkü, çok çeşitli yönleriyle bu olgu hala hem ciddi bir problem olmaya devam ediyor, hem de toplumbilimi ve değişik bilim dallarında kavramın tam tanımı üzerinde bir görüş birliği yoktur.Buna rağmen John Lewis'in söylediklerine katılmamak olanaksız gibi: "Yabancılaşma-terimi çoğunlukla o denli bulanık ve kaypak bir anlamda kullanılıyor ki, kimi çevreler de, herkesin dilinden düşmeyen basit bir sözcük oldu çıktı neredeyse. Bu bir talihsizliktir; çünkü, sözcük çok anlamlı bir insani yaşantıya gönderme yapmaktadır. Bu yaşantı bir hüzün, bir zihin perişanlığı, bir şaşkınlık ve bir yoğun yalnızlık duygusu... derin bir tedirginlik, yaklaşan bir felaketin sezgisi, bir tinsel bitkinlik duygusu, yaşama, güvene ve inanca bir yeniden dönme özlemidir -üstelik kaçınılmaz bir olgudur da- terim sonra gelse de, yanlış kullanılmış olsa da gösterdiği şey yine olduğu gibi." Ancak bugünkü güncel durum Lewis'in tanımlamasının ötesinde ve biraz daha karmaşıklaşmış ve değişmiştir.

Yabancılaşma, en çok toplumsal kriz dönemlerinde, devrimci bunalım ve atılım dönemlerinde tartışma konusu olmuştur. 1789 Fransız Devrimi ile 1848 Sanayi Devrimi arasında en çok tartışılan olgulardan biridir yabancılaşma. Bugün bilinen insanlık tarihinde büyük alt-üst oluşların yaşandığı bir dönemde, insanların psişik bunalımlar içinde olması beklenirken, durumlarından rahatsız olan insanların sayısı bu kriz dönemlerinden hiç de fazla değildir.En azından bu rahatsızlıklar örgütlenmelere, toplumsal olarak değişime olan isteğe yansımamaktadır. Diğer yandan, kayıtsızlık, ilgisizlik ve sevinerek yaşamak vs. gibi "moral anestezi" durumu hakim gibi. Ülkemizden örneklemek gerekirse. Toplumsal olarak yaşanan tüm ağır ve yaşamsal sorunlara rağmen insanlarda ciddi rahatsızlıkların olmamasının ve değişim isteğinin örgütlenmelere yansımamasının yanı sıra, toplumsal bıkkınlığın kayıtsızlık-ilgisizlik şeklinde bir dışavurumu çok somuttur. Zamlara karşılık insanların tepkisi, karşı çıkmak değil ne olursa olsun stoklamaya çalışmak olmaktadır. Ya da, toplumda işsizlik kronik bir hal almışken, buna karşı bir mücadele hareketi yerine tam bir kayıtsızlık yaşanmaktadır.Ya da, bir işçinin işten atılmamak için çıkarlarının savunucusu olan sendikaya üye olmaması gibi.

Bu yönüyle toplumsal temel olan ekonomik yaşam için, yabancılaşmanın en doğru tanımı Karl Marks tarafından yapılmıştır. "Öyleyse özel mülkiyet, çözümleme gereği yabancılaşmış emek, yani yabancılaşmış insan, yabancı kılınmış emek, yabancı kılınmış yaşam, yabancı kılınmış insan kavramından doğar."

Diğer yandan Karl Marks "yabancılaşmış insan" olgusunu en gelişmiş biçimiyle Kapital 1'de "Metaların Fetişizmi ve Bunun Sırrı" adlı bölümde tartışmıştır. Marks, "bu nedenle, benzer bir örnek vermek için, din aleminin sislerle kaplı katlarını dolaşmamız gerekir" diye yazmış ve şöyle sürdürmüştür sözlerini: Bu alemde insan beyninin ürünleri bağımsız canlı varlıklar gibi görünür ve hem birbirleriyle, hem de insanoğlu ile ilişki içine girerler.İşte metalar aleminde de, insan elinin yarattığı ürünler için durum aynıdır. Çalışma ürünlerine, meta olarak üretildikleri anda yapışıveren ve bu nedenle meta üretiminden ayrılması olanaksız şeye ben, fetişizm diyorum. Tahlilimizin de gösterdiği gibi, metalardaki bu fetişizmin kökeni, bunları üreten işin özel toplumsal niteliğindedir."

Tüm yukarıda ortaya koyduklarımızın sonucunda şu yargıya ulaşmak olanaklı hale gelmektedir: Yabancılaşma, insan çalışmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak her çalışmayı,yabancılaşmış çalışma olarak değerlendirmek mümkün olmamaktadır.Çalışma sürecinde,genel olarak çalışma:
Bedensel ve entelektüel işbölümünün artması;
Çalışma ürünlerinin giderek pazarda meta fetişizmine dönüşmesi; ve
Özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla yabancılaşmış çalışmaya dönüşmektedir.
Özel mülkiyet, bizzat yabancılaşmış bir çalışmanın ürünüdür. Yine, özel mülkiyetin kendisi sürekli olarak yabancılaşmış çalışma üretir.Bununla bağlantılı olarak yabancılaşmayı;
Çalışma süreci içinde yabancılaşma;
Üretim süreci içinde yabancılaşma;
İnsanın kendine ve insani değerlere yabancılaşması;
İnsanın diğer insanlara yabancılaşması olarak sınıflandırmak gerekir. Akılda tutmak gerekir ki, bunlar birbirlerinden kopuk değildirler; aksine bağlantılıdırlar ve bir sürecin çeşitli aşamalarıdırlar.
Önce insan kendi işgücüne, sonra ürettiği ürüne ve en sonunda da kendine ve diğer toplum bireylerine yabancılaşır.

Başında da belirttiğimiz gibi, sınıflı toplumların kaçınılmaz kaderidir yabancılaşma. Kapitalist sanayi toplumunda ise bunu daha yoğunlaşmış ve karmaşıklaşmış bir halde karşımızda buluruz. Bir anlamda, insanın şeyleşmesini, nesneleşmiş ve yabancılaşmış insanın öyküsünü en iyi ve en çarpıcı anlatan toplumsal sistemdir kapitalizm. Özel mülkiyet temeliyle başlayan yabancılaşmaya koşut olarak üstyapısal kurumlar, bu temeli sağlamlaştıran adımlar atmakta gecikmez. Yönetici sınıf, yabancılaşmış insana ihtiyaç duyduğu için kültürüyle, yaşam biçimiyle, günlük-orta veya uzun vadeli politikalarıyla, baskı aygıtı olan devlet örgütlenmesiyle vs. yerini sağlamlaştırmak zorundadır. En nihayetinde yabancılaşmış insanı, istediği gibi koşullanmaya ve sürülmeye hazır bir hale getirmiş olur. Barışçıl tarzlarla sonuç alamazsa, zoru devreye sokarak korku, sindirme ve baskı ile yabancılaşmayı derinleştirmek zorundadır.

Yabancılaşmanın Toplumsal Sonuçları

En başta verili koşullara uyum (konformizm) ve geri çekilme gibi bir sonuç ortaya çıkarmaktadır.Yapılan araştırmaların bir çoğunda yabancılaşmış insanda en çok görülen davranış biçimi konformizm olmuştur. Hele ağır baskı koşullarından sonra bu çok daha geçerlidir. Kendini sisteme karşı güçsüz hisseden insan, geri çekilmekte ve istenilen koşullara çok çabuk uyum sağlayabilmektedir. Geri çekilme, hem sosyolojik, hem de psikolojik açıdan güçlü olana karşı en iyi savunma mekanizmasıdır. Tüm verili toplumsal normlara uyum sağlayamayan insan, onların karşısında kendi normlarını savunamayınca geri çekilmeyi tercih edecektir. Örneğin, ülkemizde insanların normal yaşamını sürdürebilecek kadar yeterli bir ücret alamadığını hepimiz biliyoruz. Hatta ezici çoğunluk açlık sınırının altında bulunmaktadır. Buna rağmen bu insanlar nasıl yaşıyor? nasıl açlıktan ölmüyor? diye ortaya bir soru attığımızda şöyle bir sonuçla karşılaşacağız: İnsanlar memur denilen emekçilerdense, ek işler yapıyorlar, rüşvet alıyorlar, hırsızlık yapıyorlar ve yine yaşıyorlar. Ya da hakları için onurluca mücadele yerine, amirine yalakalık yapma ve yaranma yolu seçiliyor. Yani bir yolla sisteme uyum sağlanıyor. Diğer yandan, geri çekilmeye en iyi örneği, metropollerdeki gecekondu yaşantısı ve kültürü içinde bulabilmek mümkündür. Ne kent kültürüne uyum sağlanabiliyor; ne de ona karşı sistemli bir karşı koyuş yaşanıyor, bir yolla da olsa köylü-kentli karışık bir harman yakalanıyor.

İkinci olarak, yabancılaşma, insanda güçsüzlük sonucunu doğurmaktadır ki, bu en temel sonuçlardan biridir. Birey, büyük toplumsal kurumlar karşısında kendini çok yönlü güçsüz hisseder. Güçsüzlük, kurumlar karşısında olduğu gibi modern toplum karşısında da bir güçsüzlüktür aynı zamanda. Kendi ayakları üzerinde duramayan, bir yerlere, bir şeylere, başkalarına yaslanmadan bir şey yapamayan bir kişilik çıkar ortaya. Güçsüzlük, sonuçta, toplumsal normlar doğru olmasalar dahi, insanda onlara uyma, boyun eğme sonucunu doğuracaktır.

Üçüncü olarak, yabancılaşma insanda topluma, diğer insanlara ve nihayetinde kendine karşı güvensizlik doğuracaktır. Bu da elbette ki toplumla yaşamayı sınırlayacak, toplumdan izolasyonu koşullandıracaktır.Yapılan araştırmalara göre, modern kapitalist toplumlarda yalnız yaşama eğilimi ciddi oranlarda saptanmıştır.

Dördüncüsü, kötümserliktir. Geleceğe güvenle bakabilme yoktur. Düş kurma alabildiğine azalmıştır. Hayatın her alanına ait kötümserlik yaşamın ana hatlarını belirler. Sosyolojik olarak, toplumsal karamsarlık ve geleceksizliktir bu..

Beşincisi, insanın kendisiyle aynı konumdaki insanlara karşı duyduğu korkudur. Yabancılaşma o boyutta bir korku yaratır ki, insanlar konuşmaktan, beraber olmaktan vs. dahi korkar hale gelirler. Günlük yaşantıda bunun örneklerini çokça ve sıkça görebilmek mümkündür.

Altıncısı, tam bir normsuzluk, kişiliksizlik sonucu doğurur.Öylesine elastik bir tarz kişilik (daha doğrusu kişiliksizlik) oluşur ki, her ortama uyum sağlama biricik gerçek doğru şey olur.

Yedincisi, yaşamın anlamsızlaşması ve bireyin kendi kendine yabancılaşmasıdır. Birey açısından yaşam anlamsızlaştığı oranda hayvani ihtiyaçların giderilmesi (yemek, uyumak, içmek, seks, vs.) yaşamın başlıca amacı haline gelir ki, insani olan her şeyden uzaklaşılır.

Yukarıda ifade edilen tüm sonuçlar, birbirini tamamlayan, birlikte varolan sonuçlardır. Hiçbiri diğerinden bağımsız değildir. Yabancılaşmanın sosyolojik sonuçları şöyle özetlenebilir:
Toplumsal kurumlara ve topluma karşı gelen bir korku, güvensizlik ve onlar karşısında güçsüzlük.
Geleceğe karşı kötümserlik, değişime karşı inanç ve güvenin yitirilmesi.
Toplum geneline uygulanırsa, tüm bunların sonucunda toplumsal örgütlenmelerde (kitle örgütleri,dernekler,sendikalar vs.) zayıflık.
Kişi, kültür, otoriter ve totaliter rejimlere kolayca uyum ve bu tür toplumsal kültürlere yatkınlık.
Bastırılmış duygu ve düşünceler, otoriter eğilimler sonucu saldırganlık (örneğin, toplumsal linç olayları).
Toplumsal kültürsüzlük, kişiliksizlik, toplumsal çürüme.
Yaşamın her alanında kokuşma, yaşamın anlamsızlaşması sonucunda yaşama son verme (intihar olgusu) eğiliminin ciddi düzeylerde artması.
İnsanın yarattığı, ürettiği şeye karşı duyduğu ilgisizlik, kayıtsızlık, denetimsizlik ile birlikte robotlaşma.
İnsanı insan yapan değerlerden uzaklaşma, insan olarak yok oluşa doğru gitme.
Sonuç

Yabancılaşma, toplumsal, politik, sosyal, sosyolojik, psikolojik, ekonomik bir olgudur. Bu kadar çok düzeyli ve büyük bir sorunun temeli, ekonomik olduğu kadarıyla sınıflı toplumların özel mülkiyet tarzında örgütlenmesidir. Ama öyle sonuçları var ki, tüm toplum ve toplumbilim dallarının hemen hemen hepsini ilgilendirmektedir.

Ama yabancılaşma, aynı zamanda "....yaşama, güvene, inanca bir yeniden dönme özlemidir." Nihayetinde, özel mülkiyet ve onun sonuçlarının ortadan kaldırılması ile yabancılaşma olgusu da ortadan kaldırılmış olacaktır. Zira yabancılaşma, yukarda da gördüğümüz gibi, temelini özel mülkiyetten almaktadır. Yabancılaşmayı ortadan kaldırmak her yönüyle tam bir özgürlüğü gerektirir. Keza, yabancılaşmanın kaynağı zorunluluk, zorunluluğun karşıtı ise ÖZGÜRLÜKTÜR.
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 14
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:41  
YABANCILAŞMA VE TÜKENİŞ-ÇILDIRMA ARASINDAKİ İNCE SINIR ÇİZGİ VE DEVRİMCİ TUTUM
ÜZERİNE

Yabancılaşma konusu gerçekte bizler tarafından gördüğü ilgiyi sanırız hemen hemen hiçbir kesim tarafından görmüyor.Kafaları ve vücutlarını kuma gömmüşler ve kendi yarattıklarını sandıkları ve her an sanrılarla derin uykulara daldıkları bir dünyada yaşıyor çoğu efendiler kesimi.Daha ne kadar sürecek bu kendini ve çevreyi aldatma süreci bilinmez ama bildiğimiz bir şey var ki bu konu bizim verdiğimiz önem ve değerden daha fazlasını hak ediyor.Zira bir çok konunun ve gelişmenin altında yatan bu temel sosyo-patolojik durumun ve uyuşuk ve yalancı bahar ruh halinin bir çok olayda kendini çırılçıplak hisetirmesine rağmen bakar körlük neden ola ki?Çok bariz bir örnekle açılım üzerine düşünmekte yarar var:ÖSS sınavlarının ve paralı eğitimin protestosu için eylem yapanlara ve basın açıklamasına öğrenci velileri yani emekçi kesimler şiddetle karşı çıkıp müdahale ediyorlar.Gerekçe gürültü yapıldığı.Toplumsal cinnet vakalarına bir diğer örnek ise gürültü yapan komşuları ve kiracılarına kurşun yağdırıp öldüren vatandaş ….
Toplumsal duyarga noktalarının sıfırlanması ve hastalıklı bir toplum haline gelen bir emekçi sınıflar bütünlüğü tam da yabancılaşmanın en üst boyutlarıyla yaşandığının bir göstergesi değimlidir?Emekçi sınıflar kendi özsel sorunlarıyla uğraşmak yerine sistemle bütünleşmesine engel olan girişimlerle savaşıyor.Bu yalnızlaşma ve bedbahtlaşma sürecin derinleşip ağır sorunlar üretmesinin önünü açmaktadır.Emekçi sınıflar gerçek bir tükeniş yaşamaktadırlar.Öte yandan bu tükenişin diğer bir sivri ucu toplumsal cinnet,toplumsal çıldırma ve yıkıcı-yok edici girişim ve eylemlerdir.Bu keskin uç çok ağır sonuçlar üretmektedir.Bir yandan yabancılaşma ve tükenişi derinleştirirken bir yandan da toplumsal olan ne varsa onu silip süpürmektedir.
Diyalektik olarak her şey kendi karşıtını yaratarak gelişir,ilerler ve varolur.bu temel yasa gereği bu ağır sürecin kendi karşıtlarını geliştirmesi ya da bu zemini sunması gerekirken ülke topraklarında bu durumun emarelerini şu anda göreceli olarak görememekteyiz.Zira bunun bu topraklarda yaşanmış ya da yaşanamamış onlarca olguyla bağlantısı var.Ki fakat biz bu konuyu bir başka makalede almak kaydıyla bir temel olguya dikkat çekerek geçelim.O da demokrasi ve demokratik kültürün geleneksel olmayışı.
Kendi karşıtını nasıl geliştirip ilerleyecektir bu süreç ve nasıl sosyalizm lehine çevrilebilecektir.?Bu sınır çizginin yani tükeniş ve çıldırma arasındaki bu ince hattın aynı zamanda sistemden köklü kopuş ve sisteme ait ne varsa geriye dönüşsüz gemileri yakmak sürecine evirilebilecek bir hat olduğunu ifade etmekte yarar var.Umutsuzluk sisteme ve yaşama ait olup yeniden umuda nasıl çevrilebilir?Bu umutsuzluk genel ve göreli bir umutsuzluk olup her gün ufak tefek her şeyde kendi karşıtını yaratabilen bir umutsuzluk ve karamsarlık halidir.
Devrimciler ya da iyi örgütçü,iyi ajitatörler,yada propagandistler aynı zamanda yaptıkları profesyonel iş gereği iyi eğitimli olmaları yanı sıra şu temel gerçekleri bilmek ve uygulamak durumunda olurlarsa bu sivri uç kesinlikle sisteme yönelecektir:Yaşadıkları ülke özgülünü,insan yapısını,gelenek görenek ve kültürünü bilmek yanında iyi psikologlar olurlarsa bu süreci tersine çevirebilirler.İnsanı temel almayan bir materyalizm anlayışı sapma ve başarısız olmaya mahkumdur.
Toplumsal saldırganlık,cinnet ve sistemden bağını koparmasına ramak kalmış yığınların anlık reflekslerinin kontrolü tarihsel olarak misyonunu tamamlamış burjuvazi ve avenesine bırakılırsa ve gündemi belirlemelerine izin verilirse bu sürecin devrimcilerin linçini aşıp farklı noktalara gelebileceğini unutmamak gerekir.Bu ince ve temel çizginin hangi noktalardan başlayıp hangi noktalara ve nerelere varacağını kestirmek gerçekten zordur.Tarihsel olarak Vandalizm varabilecek bir şiddet ve yok etme kültürünün emareleridir bunlar ve gerçekten ciddiye alınmalıdır.Zira bugünden yarına her şeyin yok edilmesini hedef alan bu derin ruhsal saldırganlık aynı zaman da kendi geleceğinin ve kendi çıkarlarının temsilcisi olan öğelerin yok oluşunu da yaşatabilir.buna ancak olumlu anlamda bir yıkıcılık ve alternatifli bir toplumsal düzenin inşa zorunluluğunun bilince çıkarılmasıyla karşı durulabilir.Egemenlerin korkulu rüyası da tam da budur.Onlar bu vandalist eğilimler nezdinde emekçi sınıfın bu geri ve bilinçsiz kesimini aşağılayıp kendi sistemlerinin devamı uğruna propaganda aracı olarak kullanadursunlar bu süreci tersine çevirmek her zaman ve her koşulda bizlerin tarihsel görevidir.Başarıya kilitlenmek ve başarmak doğru tahlil yanında doğru stratejik ve takti,k bütünlüğe sahip olmayı da önkoşul sayar.
Toplumsal cinnet ve ruhsal tükeniş gerçekten toplumsal gelecek hareketlerinin ve sosyo psikolojinin üzerinde önemle durması gereken bir konudur.Bu durum gerçektende yabancılaşmanın en ciddi sonuçlarından biridir.Derin umutsuzluğun,karamsarlık ve gelecek kaygısının ve kendi insani temellerinden uzaklaşmanın ve hayvani özüne dönmenin ve hatta daha da ileri giderek yaşamak için değil;sırf kendi hayvani güdülerini tatmin için yaşamak ve öldürmeye giden bir sürecin sonuçlarını ve bu kaotik ortamın giderek yaşamın her zerresine sirayet ettiği bir gidişatın sanırız uzak bir gelecek olmadığını her kafası insan ve gelişmelerle meşgul olanların görebilmesi imkan dahilindedir.Bu açıdan makaleye başlık olarak giren tükeniş ile çıldırma arasındaki ince sınırın halkalarının doğru kavranması gereklidir.
Yukarda da ifade ettiğimiz üzere her şey kendi karşıtını geliştirerek ilerler.bu sürecin tam tersi yani tükeniş,çıldırma karşısındakini yani yeni bir varoluş ve kendini yeniden tanımlama ve insani öz ve özelliklere ve insani ve özgür dünya uğruna yeniden bir mücadeleye dönüşecektir.Zira bu tükeniş ve çıldırma süreci bilinçli ve yerinde müdahale ve örgütlülük araçlarının yaratılması ve her tür tepkinin organize bir biçimde sisteme yöneltilmesiyle tersine bir dünya dalgası yaratacaktır.
Yabancılaşma kapitalizmin doğal bir ürünüdür ve kaçınılmaz sonuçlarından biridir.Zira kapitalizm doğası gereği bu süreçle atbaşı gitmeseydi ve yabancılaşma bir gerçek olmasaydı kapitalist emperyalizmin ömrü bu kadar da uzun olmayıp öte yandan dünya devrim dalgası önce durdurulup sonra karşı devri,m dalgasının girdabında boğulamazdı bu kadar rahatlıkla.Hala dimdik ayakta duran ya da durmaya çabalayan aslında tam da yabancılaşma heyulasının ta kendisidir.Emperyalist kapitalizm bu doğal sürecin tersine çevrilememesinin verdiği rahatlıkla ulusal ve uluslar arası saldırganlık ve emekçi sınıfların her gün hak gasplarına dayalı yeni saldırılarını yapamazdı.
Bugün emperyalist saldırganlığın en uç ve açık boyutlarıyla hortlatılmasının bir nedeni dünyanın çıkarları doğrultusunda yeniden reorganizasyonuysa ; ama buna cesaret etmesinin en önemli nedeni ise tek tek ülkelerden tüm dünya emekçi sınıflarının toplumsal her düzeyde örgütsüzlük ve yabancılaşmasının ve kısa vadede uluslar arası bir dalganın ufukta gözükmemesidir.Yer yer kimi kabarmaların bir dalgaya dönüşmemesinin de tam da bu sonuçlarla ya da yaptığımız tespitle birebir örtüştüğünü görmekteyiz.Örneğin dünyanın hiçbir yerinde herhangi bir nedenle işçi sınıfının dünyanın herhangi bir yerindeki sınıflarla bir dayanışma grevi yada basit dayanışma eylemlerine rastlamamaktayız.Öte yandan kendi ülkelerinde herhangi bir hak gaspına karşı yerel düzeyde bir reformist eylem dalgasına şahit olabiliyor o da sadece emperyalist metropollerde.Zira buna karşılık her ne kadar devrimci kesimlerce kabul görmese de Avrupa merkezli bir ırkçı bir dalganın yeniden hortladığını ya da hortlatıldığını görmekteyiz.Zira bu ırkçı dalga aynı zamanda bizim gibi ikincil ülkelerde de aynı düzeyde gelişmektedir.Her iki ülke düzeylerinde de bu gelişmenin ortak bir noktasını yakalamakta yarar vardır.:Bu da her iki ülke emekçi sınıflarının varolan konumunu sürdürmek amacı gütmeleridir.Öte yandan Avrupa merkezli dalgadan doğrudan egemen sınıfların yönlendirilmesinin kısmiliğiyle bizim gibi ülkelerde bunun egemen sınıflarca ciddi yönetimsel alternatifleri içerdiği ve toplumsal manipülasyonlarca temellen dirildiğini ifade etmeliyiz.Emperyalist metropollerinde bunda parmağı ve planları olduğunu da ifade etmek gereklidir.Yeniden savaşın hortlatılması gibi.
Yakın ve önemli bir örnek te İran da yaşanan seçim sonuçları dır ki,özel bir değerlendirmeye tabi tutulması gereken bu seçim sonuçları işaret etmektedir ki İranlı emekçiler Doğrudan ve dolaylı olarak ABD li ve ab li emperyalistlerin manipülasyonlarının sonucu olarak onların istedikleri sonuçları üretmişlerdir.zira kendi bağımsız alternatifleri olmadığından yani kom.gelecek mücadelesi yaratılamadığından emperyalist manipülasyonlar göreli başarıya ulaşmış olmaktadır.Uzun süren ABD li emperyalist kışkırtmanın ve kuşatılmışlık duygusunun İranlı emekçileri varolan sisteme dayanmasını ve ab li emperyalistlere ve onların yerli ve gerici uşaklarına yaslanması sonucunu doğurmuştur.bu süreç aynı zamanda yerli gericilik ve milliyetçi akımların güçlenmesinin de önünü açacaktır.Öte yandan ABD li emperyalistler için orta doğuda kalmak için bir gerekçe oluşmuş bulunmaktadır.
İşte yabancılaşma ile atbaşı giden tükenmişlik-karamsarlık-umutsuzluk-kuşatılmışlık duygusu ve diğer yandan toplumsal çılgınlık kendi başına politik sonuçlarını bu kadar ciddi düzeyde şimdi olmasa da sonraları daha ağır bir şekilde hissettirecektir.Bu ruh hali istendiği gibi yönlendirilebilir.
Bu haleti ruhiye istendiği gibi maniple edilebildiği gibi tek tek saldırganlıklar toplumsal paranoyalarla beraber şizofrenik saldırganlığa çok rahatça evriltilebilir.Kendini ret ve inkar üzerine yükselen bu ruh hali her türlü olumsuzluğa gebe olabilir.
Kom.devrimciler bu süreci tersine çevirebilecek akıl,mantık,öngörü ve yeterliliğe sahip olmak zorundadırlar.Verili koşulları analiz etmek kendi başına önemli olsa da (zira tüm bunlara rağmen oturdukları yerden rahat ve sorunsuz devrim hayalleri görenler ve her 1 mayısta ne kadar kitleyle yürüdükleriyle övünenler ya da şurada ya da burada basit birkaç şiddet eylemi ile kendini ve ruhlarını tatmin edenler var tüm bu yaşananlara rağmen.Hala kafaları kumda enerjilerini boşa heba edenler ve gerçeklerden uzak eski tas eski hamam teorik-pratik çerçevede kendinden ve gelişmelerden memnunlar var.Ve hala ölüm üzerine kurulu edebiyatlarıyla kendilerini en geride mevzile yenler var!!!)
Esas olan varolan durumu emekçi sınıfların kendi gerçek çıkarları lehine pratik olarak çevirmektir.Verili koşullar tüm bu olumsuzluklara rağmen tersine çevrilebilir.Bilinmelidir ki,verili tüm koşullarda aleyhimize olan lehimize olandan çok ço9k daha fazladır.bunun için cesaret ve yürek kadar akıl,mantık,bilinç ve kararlığımıza ihtiyaç vardır.Enerjilerimizin doğru zeminlerde doğru noktalara kanal ize edilmesi temel öneme sahiptir.Kom. duygu ve bilinç bütünlüğünün doğru harmanlanmasının ürünü olacaktır nihai olarak.lider parti ya da örgütlülükler gelecek uğruna ürettikleri politik stratejik ve taktik kararlarının kendi gücüyle orantılı olmasının yanında mutlak ezilen yığınların mevcut konum ve durumlarına uygunluğunu temel prensip edinmelidirler.bu asla mevcut olana boyun eğmek ve mevcut geri konuma teslim olmak olmamalıdır.Mevcut geriliğin teorik ve politik olarak tespiti başkadır.bu mevcut geriliğin teorisini yapıp kendini buna tamamen adapte edip yığınların seviyesini temel seviye yapmak olmamalıdır.Teslimiyetçi reformizm sınırlarıyla dalga geçerken öte yandan kendini yığınların en uzağına hapsederek ve yığınların kendiliğinden bilinciyle bizlerle buluşacağını varsaymak ta olmamalıdır.bu iki keskin uçta yelken açarak dolaşmak biz kom.lerin işi olamaz.Zira bu derin gelecek kaygısı ve onun yarattığı tüm sonuçlara sonradan müdahale güç olacaktır mutlaka.bu doğru müdahaleyi ancak ve ancak kom.bilinç ve örgütlülüğe sahip olanlar yapabilir.YARIN ÇOK GEÇ OLABİLİR!!!!!
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 15
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:42  
YAŞAMA YENİDEN BAKABİLMENİN ADI:TARAF OLMAK


Bir bir düşmekte bu toprağın yiğitleri gün be gün.Bir bir yitmekte bu toprağın nasırlaşmamış yürekleri.Bir tek yürek yakmadan ve yıldızları kayarak.Bu büyük yürekler ki yıldız toplayıp gögöyüzünden sağarlar yeryüzüne.Kimin umurunda her gün kayan yıldızzların taşıdığı umutların her gün yeşeren umutları tükettiği... Ve her geçen gün daha da yabancılaştığı toprak insanlarının yeryüzüne ....
Her geçen gün yeni şafaklara gebedir demek ne anlam ifade eder ki bedenini ölüme yatıranlarca...İnancın bükülmez ve çelikten iradesine hangi güç söz geçirebilir ki...Hangi insani deryanın içinde yalnızlığı ve yenilmezliği yaşamak farklı bir anlam taşıyabilir ki....
Sessiz sedasız ölümle kardeşliği seçmişlerin dünyası ile dışarda akıp giden yaşamın karmaşası ve vurdumduymazlığı birarada nasıl bulunabiliyor anlamsızca ya da anlamı bilinse de insani sorumlulukların yerine getirilemediği dünyada.Ucu açık soruların gerçekte yaşamda karşılığı olsa da bilinmezlikler ortasında yitirilen ve her geçen gün yokolan insanlığın yanıtsız ve karanlık dehlizlerinde ışık bekler dururken...Kocaman topluluklar ve insan ormanı içinde yaşanan kocaman sessiz sedasız yalnızlıklar...
İnanca kelepçe ve düşünceye zincir vurulabilir mi gerçekte?Bu gerçek yaşamdaki yalnızlıklar ile tecrit edilmiş ve gerçek yaşam kaynağı olan insan ve insanlık dünyasının neferleri olarak F tipi tabutluklara hapsedilmiş tutsakların bedenlerini ölüme yatırdıklarında yaşadıkları yalnızlıklar ile ne kadar benzeş bir durum mevcuttur????
Yüzleri aşan insanın toprağa düşmesiyle ve bu sayıyı yüzlerle aşan insanın yarı sakat veya sakat kalmasıyla sonuçlanan bu sürece insan olarak,birey olarak,örgütsel alternatifler olarak ne kadar sahip çıkılmış ve neler yapılmıştır???Bir muhasebe defteri tutulmuş olsaydı ve bu konudaki tavır ve tutumlar kaydedilmiş olsaydı ortaya ne gibi bir tablo çıkardı????Yanıbaşımızda geçmiş ve gelecek arasındaki köprüsel bağlantılarımız ve tüm değer aktarıcılarımız bir biri düşerken yüreklerimiz dahi sızlamadı mı?
Yoksa yabancılaşma çukurunda debelenmenin keyfiyle aman bizden uzak olsunlar zaten ölümle yaşatılmaz ki insan deyip vicdanlarımızın kendine ait dehlizlerinde yeniden ve yeniden daha bir kendinden uzaklaşmasını seyre mi çıktık topluca????Bir muhasebe yapmanın zamanı geldi de geçiyor artık değil mi???Ya bizden ya da başkalaşmadan ve yabandan olma noktasında tavır almanın zamanı değil mi artık???
AÇLIK GREVLERİ VE ÖLÜM ORUÇLARI SÜREÇLERİNİN KISA BİR TARİHİ
1980 nin karanlık günlerinin günlük yaşantımıza kazandırdığı eylem biçimlerinden biri olan açlık grevleri ve ölüm oruçları hala ve yeniden ülke gündemimizin en önemli gündem maddelerinden biri olmasa da zindanlardaki siyasal mahkum ve tutsakların bir numaralı savunma ve saldırı araçlarından biri olmaya devam ediyor.1984 te tek tip elbiseyle tek tipleştirmeye karşı verilen mücadelenin en önemli araçlarından oldu ölüm oruçları.4 canın 4 yiğit yoldaşın toprağa verilmesiyle bu acı veren mücadelenin sonu gelecek sanıldı.Ama zindanlar bir mektep ve mücadele okulu olarak yeni militanların ve önderlerin yetişmesinde bir ekol olarak varlığını sürdürüp ve de diğer yandan sınıfsal mücadelenin en önemli mevzilerinden olmayı sürdürdükleri içindir ki devamında faşist devletin en önemli hedeflerinden biri haline gelmeyi sürdürdü.Her yeni fırsatta bu başeğmez direnç kalelerinin zaptedilmesini tek ve biricik hedef haline getirmeyi birincil amaçlarından biri haline getirdi.Zaman devrildi bu kaleler üzerine kapsamlı saldırı ve kalıcı yoketme planları yapıldı.Bu planlarının en önemli sacayağını tecrit ve yalnızlaştırıp yavaş yavaş yoketme en anlamlısı ve başarılı olabilecek olandı.Ve de zaman geçirilmeden yürürlüğe konulan da bu plan oldu.Bunun adı F tipi cezaevleri idi.Tecrit,izolasyon,kişiliksizleştirip-insansızlaştırıp teslim alma politikasının adı tutsaklıkta :F tipi oldu.Aslında tüm yukarda saydıklarımız tüm toplumun teslim alınma süreci olan yabancılaştırmanın ,insanlıktan çıkarmanın,bencil-kişiliksiz-amaçsız bir toplum yaratmanın doğal olarak kapitalizmin doğal sonuçlarıydı.Ama buna direnen kesimler her zaman oldu ve ülke gerçeğinde günün koşullarını da düşünürsek dışarda değil içerlerde bu mevziler örülüp yayılabilirdi dışarları.İçerdeki yangının ateşi dışarlarada alevlerini hissettirebilir ve ve hatta bitmiş tükenmiş yüreklere kıvılcımlar saçabiliridi.
1996 ölüm oruçları süreci toplumsal mücadelenin nispeten daha gerilemeye veya durağanlaşmaya başladığı bir dönemde faşist devletin zindanları teslim alma ve F tipini hayata geçirmesi için en uygun dönemdi.nitekim uygulama kararı alındı ve inşaatlar başlandı.Öte yandan ülkenin tüm zindanlarında hemen hemen açlık grevleriyle başlayan ve sonunda ölüm oruçlarına evrilen bir yeni süreç başladı.yığınsal dışardan desteği nispeten olumlu giden ölüm orucu mücadelesi tamı tamına 12 yiğidin toprağa düşmesiyle son buldu derken gerçekte son bulan sadece o anki ölüm orucuydu.Saldırı 2000 nin aralık ayında faşist zorbalıkla katliam ve kıyımla tutsakların F tiplerine yerleştirilmesiyle farklı bir boyut kazandı.Yaşam ile yokoluş arasındaki bu ince çizginin farkında olanlar bu sürece başkaldırıya devam etmeliydiler.Ve nitekim öyle de oldu.Esasen 1996 yılında başlatılan sürecte zamanında ve yerinde iradi müdahaleler ve sonrasında 2000 yılında nakillerin ve sözümona "hayata dönüş operasyonu"öncesi akıllıca taktiklerle savrulacak faşist saldırı dalgası dış ve iç koşullar yeterince hesap edilmeden bu temel direniş kalellerinin köklü imhasının bir nevi önünü açmış oldu.bunda siyasal hareketlerin kesinkes payı vardır.
Gelinen süreçte faşist devletin topyekün saldırısına karşı topyekün ve sonuna kadar mücadele verilmesi gerekirdi.elbet güç ve olanaklar çerçevesinde.Ama öte yandan sözkonusu olan çeşitli değerlerin korunması ,yaşatılması,olanaklar çerçevesinde ilerletilmesi vs dir.bu anlamda bu cephe savaşları verilmiştir.
Açlık grevleri ve ölüm oruçları kesinkes cephe savaşları niteliğindedir.Ve hala aynı karekterini korumaktadır.Bu cephe savaşları yaşam ile ölüm arasındaki ya da varlık ile yokluk arasındaki ince sınır çizgide yürümeyi zorunlu kılar.en azından faşist devlet açısından olmasa dahi devrimci komünist mücadele açısından zindanlardaki mücadele ve karekteri kesinlikle varlık ile yokluk mücadelesidir.ama diğer yandan bu mücadelenin dışardan desteklenmesi ve duyarlılığın arttırılması daha önceki süreçlerdeki gibi başarılamamıştır.bunun bir çok nedeni olmasına rağmen en önemli nedeni mevcut ölüm orucunun kendi başına bir hareket tarafından devam ettirilmesi ve faşist devletin tecrit ve izolasyon politikasının devamı gibi devrimci hareketler nezdinde ölüm orucunun görmezden gelinmesidir.Sanki böyle bir mücadele hiç sürmüyormuş gibi üç maymunu oynayan bu kesimler aslında toplumsal uyarlılığın yokediminde birebir pay sahibidirler.Halbuki geçici çıkarlar ile politik uzun vadeli kazanımlar ayrımını net biri biçimde yapabilecek bu hareketler kendi başlarına da bu süreçten çok ciddi psikolojik,moral,değer dejenerasyonu yani yabancılaşmış bir biçimde çıktılar.
En önemli insani değerlerin bile fazlasıyla önemsiz kılındığı bu süreçten herkes kendi çapında sorumludur.Hiç kimse kendi üzerindeki sorumlulukları atma lüksüne sahip değildir.Zira yeni ölümler yeni ölümleri,değer kayıpları yenilerini çağıra çağıra devam etmektedir.Çığlıklara çığlık katılmadığı içindir ki bugün bu duyarsız kimliksiz dejenere insani her tür yapıdan uzak toplumsal durum oluşmuştur.
Bu süreç içinde elbette ki en kötü sınavı kendine devrimci-komünist yakıştırması yapan tüm devrimci akımlar vermiştir.Soruna grupsal-maddi çıkarlar etrafında bakan ve bunu alışkanlık haline getirmiş yapılar kendilerinin ortaya koymadığı ve katılmadığı bir sürece sonradan da olsa katılma ve süreci dönüştürme cesaret ve kararlılığını göstermemişler ve mevcut duruma teslim olmuşlardır.Halbu ki yaşanan hikaye bu topraklara ait hikayedir.Her an her dakika yiten siper yoldaşları ve yoldaşlığıdır.Ve yitip giden dostluklardır,güvendir,inançtır,yani kısacası yabancılaşmaya dair ne varsa yaşanan ve yaşanacak olan da budur tam doğru insani değerlerin karşısında.Tüm devrimci yapılar bugüne kadar ki özeleştirel yaklaşımlarına da ölüm orucu sürecindeki tavırlarını da kapsama alarak devam etmelidirler.Ya da buralardan bir yerden başlamalılardır.
Bu süreçten eksiyle çıkanlar kendine aydınım,ilericiyim diyen kesimi de kapsamaktadır.Bu toprakların korkak ve her türlü güzellikleri iğdiş edilmiş aydınları,yazarları vs vs. bu sürecin bir numaralı seyircileri olmuştur.Ve de inanın ki bir numaralı gerçek deyimiyle seyircileri...(Elbette tümü içindeki ayrıksı ve gerçek aydınlardan bahsetmiyoruz.Burada ki tesbitimiz genele ilişkindir.)
Sendikalar,dernekler,bilimum kitle örgütleri içlerinden bir kaçı dışında yine yukardaki genel seyirci kitlesi içinde yeralmıştır.Zira geçmiş açlık grevleri ve ölüm oruçları süreci içindeki aktivitenin %1 ni bile gerçekleştirmenin uzağında bir durumla karşı karşıyayız.
Artık bu sessizliğe ve yılgınlığa,bencilliğe ve ben liderlik etmedim ki katılayım ya da destekleyeyim diyen anlayış ve kavrayış biçimlerinin mahkum edilmesi gereken bir süreçten geçilmektedir.Artık yaratılan sunni gündemlerin peşinden koşmak ve de kendini avutmak için yapılan gösteriş tarzlı eylemler yerine , ölüm ile yaşam arasındaki çizginin görülüp tavır alınması gerekmektedir.İnsan olmak ile olmamak arasında tercih yapılması gereklidir.Bir bütün olarak sisteme tek bir noktadan güçlüce vurulması,insanlık değerlerinin şaha kaldırılması gereklidir.Dayanışmanın,siper yoldaşlığının ve bilimum devrimci değerlerin-ahlakın yaşamda can ve kan bulması gereklidir.Topyekün yabancılaşma ve insanlıktan uzaklaştırmanın karşısında topyekün insanlaşma ve devrimi yaşatmanın ve gerçek kılmanın zamanıdır.
Gün ateşten gömlekleri giyerek zulmü kalerinde kendi silahlarıyla hapsetme günüdür.SESE SES,ÇIĞLIĞA ÇIĞLIK KATMA GÜNÜDÜR.SESSİZ SEDASIZ ÖLÜMLERİ SEYRETMEK İNSANLIĞA ,KENDİNE,DEĞERLERİNE İHANETLE EŞANLAMLIDIR.GÜN MÜCADELE,DAYANIŞMA YAŞAMAK İÇİN BELKİ DE ÖLMEK GÜNÜDÜR....
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 16
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:42  
MARKSİZM VE DİYALEKTİK MATERYALİZM



Marksizm.bir bilimdir.Bir çok insana göre ideoloji olan Marksizmin neden bilim diye adlandırıldığı bir muammadır ve yanlıştır.Onlar Marksizmi yeterince bilmemenin vermiş olduğu rahatlıkla bu değerlendirmeyi yapabilirler.Ama bazı aklı evveller de bu değerlendirmeyi kabul etmiş görünüyorlar.Onların da kuşkusuz ki,kendilerine göre haklı nedenleri vardır!!!Zira,Marksizm artık “çağın gereklerine yanıt verememektedir”,”o 19 ve 20. yüzyıllarda yığınları peşinden sürükleyen dönemsel bir çıkıştı”,”çeşitli ülkelerde denendi ve uygulamalar gösterdi ki,Marksizm ya da onun ideolojik-politik-pratik yönü uygulanır değildir”....Bunları uzatmak olanaklıdır ama bunlarla şimdilik yetinelim.
Bu değerlendirmelerden de anlaşılacağı üzere Marksizm gerçekten bilinmediği ve kavranmadığı açığa çıkacaktır.Bu değerlendirmeler Marksizm çerçevesi içinde eleştirel olarak kabul edilemez.Zira Marksizmin eksikleri ve zaafları üzerine bir tartışma değil amaç.Amaç tam da Marksizmin geçici ve göreli olarak zayıflamasından yararlanarak ,geniş emekçi milyonlar nezdinde etkinliğini tamamen ortadan kaldırmaktır.
Bu noktada , Marksizmin ya da Marksist klasiklerin söylediklerini olduğu gibi yinelemek de aynı düzeyde tam cepheden saldırı kadar tehlikelidir günümüzde.Zira yaşanmış deneylerden öte ,kapitalizmin kendini yenileme ve emperyalist kapitalizmin dünya egemenliğini sürdürmenin biçimsel değişiklikleri görememe vs vs gibi sonuçlar doğuracaktır.Dünyayı doğru kavrayamayanlar ,dünyayı değiştiremezler.Yaşam akıp gitmektedir bizlere ve her şeye rağmen.Bu durumda ister istemez yaşamın doğru kavranması ve güne göre teorik-politik-pratik tavırlar alınmasını gerektirmektedir.Bu anlamda Ortodoks Marksistler mevcut duruma ayak uyduramazlar ve de dünyayı değiştiremezler.
Marksizm,bir pozitif bilimdir.Tüm pozitif bilimlerin gerek yöntemsel ve gerekse de dünyaya bakış açısı ve felsefesine sahiptir o.Maddi vegerçektir.Yaşama aittir.
Bu açıdan gerek pozitif bilimlerin ve gerekse de Marksizmin temel yöntemi olan Diyalektik ve tarihsel Materyalizmi açıp yukardaki tezimizi savunmaya çalışalım.Önce diyalektikten başlayalım..
DİYALEKTİK
Yunanca bir kelime olan diyalogdan gelmektedir.(Bu arada şunu söylemekte yarar görüyorum ki,ben alıntılayarak yazmayı sevmiyorum.Bence doğru olan anladığını aktarmaktır.Aklında kaldığı kadarıyla aktarım yapıp ve insanın kendine ait kelime ve cümlelerle ifade etmesi çok daha değerlidir.Ama bu da demek değildir ki,tamamen alıntıya karşıyım.Alıntı yaparak özellikle polemik yazılarında tartışmak gerekebilir.)Tabi ki,kelime kökeni olarak.Anlamı ise karşılıklı iletişim ve konuşmak ve etkilemek-etkilenmektir.Diyalektik daha ilk çağlardan itibaren çağ filozofları tarafından bir düşünme ve yöntem olarak kullanılagelmiş olup, zirvesine pozitif bilimlerin gelişmesi,astronomi,fizik,kimya,biyoloji, vs vs. ulaşmış ve en iyi formülasyon kullanımını ünlü Alman filozofu Hegel yapmıştır.Ama Hegel de “başı üzerinde amuda kalkmış gibi duran diyalektik,Marks ve Engels tarafından ayakları üzerinde dik durur” hale getirilmiştir.Bu başı üzerinde durması değerlendirmesinin temeli ise,temelde bilimsel tek yöntem olan diyalektiğin idealizmin kucağına itilmesidir.Hegelde diyalektik kendi idealist duruş ve felsefesinin doğruluğu için kullanılmıştır.Bu anlamda Marks ve Engels,onu kendisine zincir olan idealizmden kurtarmışlar ve materyalist bir kimlikle hem pozitif bilimlerin ve de hem de insani bilimlerin(felsefe,psikoloji,sosyoloji,antropoloji vs vs.)emrine sunmuşlardır.Peki bu açıklamalardan sonra Diyalektiğin temel yasaları nedir ona girelim:
Birinci yasa,”hiç bir şeyin vardan yok,yoktan ise var olmayacağıdır.”Mutlaka çeşitli biçimlerde varlığın sürdürüldüğünü,biçim değişikliklerinin asla maddenin yok olmayacağını ve de olmayan bir maddenin de var olmayacağını ileri sürmesidir.Evrim teorisi ve tüm bilimsel gelişmeler zaten başlı başına bu yasanın kanıtıdır.Örneğin su kaynadığında,buharlaşır ama yok olmaz.buharın kaynağı da zaten sudur ve ısıdır.Isı ve su olmazsa buhar ve nem olmaz.Her şeyin temeli madddedir.Buradaki maddeye verilen değeri kaba materyalist bir anlayışla kavramamak gereklidir.Madde ile bilinç ilişkisinde elbette madde önde olmakla birlikte,bilincin de zamanla maddeyi etkilediğini ve ona biçim verdiğini belirtmeliyiz.Bu yasayı idealistler bile kabaca benimsemek zorundaırlar.Zira yaradılışın temeli olarak kutsal kitaplarda bile kabul edilen toprak ve sudan insan yaratıldı masalı bile bu yasayı doğrulamaktadır.Öte yandan dinsel inanışları olan bilim adamları bile,bu diyalektik yasaları uygulamadan çeşitli bilimsel gelişmelere katkı sunamazlar.Bu da bir diğer gerçektir.
İkinci yasa ,her şeyin birbirine bağlı olarak ele alınmasıdır.Gelişmeler bir zincirin halkaları gibidir,bu gelişmeleri kavramak için parçalara bölmek ve anlamaya çalışmak olanaklı değildir.Kavramanın ve anlamanın yolu tüm bunları bir süreç olarak kavrayıp,bir bütün olarak bakmak ve karşılıklı etkileşim içinde birbirlerine bağlı olarak görebilmektir.Bütünden koparılan parçalar ile genellere ulaşmak doğru sonuçlar vermez.Tarihte ve toplumda da durum böyledir.Her şey bir süreçtir ve bu süreçler bölünüp parçalanarak değil,bütün içinde bakılmalıdır ve bu bütün içinde her şey karşılıklı etkileme yasasına göre birbirine bağlıdır.
Üçüncü yasa,her şeyin değişme halinde olduğudur.Hiç bir şey durağan ve olduğu yerde değildir,her şey hareket halindedir.Bu değişme evrenseldir ve gelişme ise devamlıdır.Böyle olmasaydı her şey yerli yerinde kalırdı ve insan ilkel insan olarak kalır ve bugünlere ulaşamazdı.Bir sürü örnek vermek olanaklı ama uzatmaya gerek duymuyoruz.Zira yaşamın her anında bunun kanıtları mevcut.
Bununla ilgili olarak,değişimlerin nicel birikimlerin orta ve uzun vadede nitel değişimlere uğradığıdır.Örneğin su 100 dereceye kadar ısıtılmaz ise kaynayıp buharlaşamaz.100 dereceye kadar nicel olarak birikenler ,100 derecede nitel bir değişime uğrayarak su buharlaşır.Ya da su 0 derecede biçim değiştirir ve donar.Bunlar basit bilimsel örneklerdir.Bu toplumsal açıdan da böyledir.Tarihte devrimlerin kaynağı,nicel olarak mevcut toplumlardaki olumsuzlukların birikerek artık içinden çıkılmaz hale geldiğinde ve değişim kaçınılmaz hale geldiğinde toplumsal devrimler olagelmiştir.Devinim ve hareket , bu anlamda bu nicel birikimler ile etkileşim halinde nitel değişimlere yol açmaktadır.
Dördüncü yasa , zıtların birliği ve bir arada bulunduğu ve gelişmenin ,ilerlemenin temel dinamiklerinden olduğudur.Her şey kendi zıttıyla,karşıtıyla birlikte vardır ve tarihte olsun,toplumda olsun,günlük yaşamda olsun,her değişme;bu zıtların ya da çelişmelerin eseridir.Bu çelişmeler içseldir.İyi kötü ile ,çirkin güzel ile,doğru yanlış ile,bilimsel anti-bilimsel ile,vs vs birlikte ve beraber vardır.Her şey kendi karşıtıyla birlikte var olduğundan gelişmelerin dinamiğini oluşturduğu gibi yaşamı kavrama da olanaklı kılınır.
Tüm bu yasalar,hem pozitif bilimlerin ve hemde tüm insani bilimlerin,doğanın temel bilimsel yasalarıdır.Bu yasalara uygun olmayan bir tek bilimsel gelişme,bir toplumsal değişme olanaklı değildir.Tüm bu yasalar da kendi içinde ve birbirleriyle bir bütünlük içindedirler.Bu yasalar sız yaşamda herhangi bir şeyi kavramak ve anlamak imkansızdır.Örneğin geçenlerde Afrikada bulunan bir çocuk kafatasının sonuçlarını bu yasalar sız nasıl açıklamak olanaklı olabilir?(Olabilir belki ama bilimsel olmayacağı da aşikar olur)
Diyalektik bir bilimsel yöntem olarak yukardaki gibidir.Bunun toplumsal ve tarihsel gelişmelere uygulanmasına ise Tarihsel materyalizm denir kabaca.
TARİHSEL MATERYALİZM

Materyalizm kabaca,maddecilik demiştik yukarda bir yerde.Ama şu notu da eklemiştik ki,sadece başlangıç açısından durum böyledir.Başlangıç sonrası ise madde ile bilinç arasında karşılıklı etkileşim yasası hakim olur.Yine diyalektiğin topluma ve tarihe bakışa uygulanmasına ise tarihsel materyalizm dedik.
Yine tüm bilimlerin anası olan materyalizm ya da maddecilik tarih boyunca vardı.Ama Alman filozofu Feurbach materyalizmi formüle eden en iyi filozof idi Marksizm öncesi.Ama onun materyalizmi ise,metafizik ile sakatlanmıştı.(Metafizik düşünme biçimi ise,diyalektiğin tam karşıtıdır.)Yine Marks ve Engels ,bu sakatlanmış materyalizmi diyalektik düşünme ile bütünleştirip tüm toplumlar tarihine baktılar.
Diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemdir ki, bundan önceki tüm toplumlar tarif edilebilmiş ve en nihayetinde kapitalizm çözümlenip,sosyalizm ve nihai insanlık düzeni olan komünizm bir gerçeklik haline getirilebilmiştir.
Tüm toplumlar tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir.İlkel toplumdan başlayarak ,doğaya hakim olmaya başlayan insanlık zamanla,köleci toplum(köleler ve köle sahipleri),feodal toplum(feodal beyler ve serfler ya da köylülük) ve kapitalizm(proletarya ve burjuvazi) ile sırasıyla tanışmıştır.Gelişmelerin temeli yine karşıt sınıfların mücadelesi olmuştur.Tüm diyalektik yasaların toplumlar tarihinin temel dinamiği olduğunu söylemeye gerek var mı?Nicel birikimler,ekonomik-sosyal vs vs sıkıntı ve gelişmeler sonuçta nitel değişimleri zorlamış olup toplumsal devrimler gerçekleşmiştir.bir önceki toplumsal kategori tarihin çöplüğüne gömülmüştür.
Kapitalist toplum çözümlemesinin temeli yine proletarya ve burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesidir.Bu genel çelişme ,sınıfsız toplumun ilk basamağı olan sosyalizme götürecek,tüm nicel birikimler nitel değişim devrimi doğuracak ve insanoğlu kendine yaraşır tek düzen olan komünizme ulaşacaktır.Komünizmde çelişmeler biçim değiştirecek,toplumun genelinin insan olarak olumluğuna olan ne var ise o içeriğe kavuşacaktır.
Marksizm yukarda da anlattığımız üzere bir bilimdir.Marksizmi bilimsel kılan onun genel olarak pozitif ve insani bilimlere olan yakınlığı ile değil,tüm bu bilimlerin temel yöntemi olan ve onun üzerinde yükselen değerlendirme ,bakış,çözümleme ve alternatifler üzerindeki çalışmalarının;diyalektik ve tarihsel materyalizm olmasındandır.Hiç bir bilim dalı bunlar sız gelişme ve ilerleme sağlayamaz.Bu temel pozitif bilimler içinde insani bilimler içinde geçerlidir.Felsefenin,tüm bilimlerin ve düşüncenin yöntemi diyalektik yöntem olmak zorundadır.Çünkü konularının,uğraştıklarının yapısı diyalektiktir.Çünkü her şey gelişme ve devinme-hareket halindedir.Çelişme-zıtlık ise , bu sürecin temel dinamiğidir.Doğal olarak ta,bir sürecin diğerleriyle ya da kendi içinde ve hemde dışındaki süreçlerle birebir bağı vardır.Bu genel kapsam içinde bir süreci belirli bir yerde tek bir biçimde çıkarıp sadece ona bakmak olanaksızdır.
Tüm pozitif bilimlere ya da insani bilimlere bakalım.Her birindeki bir gelişme diğer tüm bilim ve gelişmelerin de önünü açmaktadır.fizik bilimindeki bir gelişme,tıptaki bir gelişmeyi tetikliyor,psikolojide ki bir gelişme sosyolojik değerlendirmeleri değişime uğratıyor,vs vs sv.,
Marksizmin yöntemi tek bilimsel yöntem olan diyalektik ve tarihsel materyalizmdir.Marksizmi bilim ve bilimsel kılan da budur.Yine diyalektik olarak gelişme ve ilerlemenin motoru olması gereken toplumsal anlamda Marksizm,geçici yenilgilerle ve psikolojik-ideolojik alanda gerilemenin içinde olmasıyla,anti Marksistlerin bu alanda da saldırısına uğramıştır.Anti marksistler,Marksizmin bitip tükendiğini,çağı açıklamadığını,sosyalizmin ve komünizmin de bir hayal ve insanlık düşü olduğunu iddia ediyorlar.Ama unutuyorlar ki,yenilen ve gerileyen uygulamalardır ve hem de yalan yanlış ve ilgisi olmayan uygulamalar.Marksizm adına hareket ettiklerini söyleyenler de aslında Marksizmi durağan ve hareketsiz gördüklerinden aynı biçimde ,anti Marksistlerin değirmenine su taşıyorlar.
Marksizm bir bilim olarak kendini yenilemektedir.Çağı kavramaktadır.Tüm temel değerlendirmeleri ve stratejik tüm tespitlerin üstüne taktik-günsel değişiklikleri kavramak ve onun üzerine Marksizm çerçevesinde bina inşa etmek gibi zorlu bir görev önümüzde durmaktadır.Hem dünyayı algılamak ve esasında da değiştirmek gibi bir görevle elini taşın altına sokmak gereklidir.Emperyalizmin değişen sömürü biçimleri,kapitalist egemenliğin sürdürülmesinde yabancılaşmanın rolü,ulusal ve kültürel değerlerin devrim önündeki engel Ya da yararları,devlet ve rolü-emperyalist kapitalizmde-,sosyalizmin kuruluş sorunları,geçmiş kuruluş ve inşa çalışmalarının değerlendirilmesi-geriye dönüş sorunları,sosyalist demokrasi-proletarya diktatörlüğünün algılanış biçimi,demokrasi ve özgürlükler sorununun kavranışı,örgüt-parti-kadro ve örgütlenme ile ilgili sorunlar,ülke gerçeklerinin kavranışı,teknolojik gelişmeyle proletaryanın konumu,sendikalar ve parti ilişkisi vs vs svs.....
Sorunlar uzatılabilir.Ama Marksizm çerçevesinde ve yöntemiyle çözüm bekleyen bir çok sorun vardır.Düzenin temel çelişkisi orta yerde gerçek çözüm üreteceklerin iradi müdahalelerini beklemektedir.Bunları sorun olarak kabul etmeyip kurulu düzenlerini ve günlük çalışmalarını yeterli görenlerin zaten bu sürece katabilecekleri Hiçbir şey yoktur ve olamaz da.Esas çağrımız mevcut durumu gerçekten değiştirmek isteyenlere.
Marksizm bir bilimdir,eylem kılavuzudur,felsefedir,yaşam tarzıdır,ideolojidir...
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 17
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 11/10/2006 Saat 13:15  
YOL AYRIMI : YA ÖZGÜRLEŞME YA ÖLÜM, BİR ADIM İLERİ-İKİ ADIM GERİ




" Yıllar önce bir yol ayrımında iki yoldaş tartışırlar:Biz bir yol ayrımına geldik ve bu yol ayrımında her birimizin kucaklayacağı ve birlikte olacağı herhangi bir yer,adres ve dolayısıyla zırh yok.Bundan sonraki yolumuzu belirleyen ne olmalıdır?.Yoldaşlardan birisi ortak hareketin olmadığı yerde , yaşamın belirleyiciliğinin egemen olacağını ve bu anlamda yaşamın akışına bırakılarak gerçek yol ve çizginin açığa çıkmasını savunmuştur.Diğeri ise,mevcut sistemin her durumda daha güçlü olduğundan ,dolayısıyla yaşamın akışına bırakılacak bir yaşamın nihayetinde mevcut düzenin sınırlarının belirleyeceği yerde olacağını ve giderek sistemin gücü dolayısıyla(hele insanların koruyucu zırhları yoksa ve tek başına sistemle karşı karşıya iseler) ister istemez sistemle bütünleşme sonucunu doğuracağını, öte yandan iradi otokontrol ve mücadele azminin yaşatıldığı nefes boruları yaratılmazsa sonucun kaçınılmaz biçimde kapitalizmin ve mücadele kaçkınlığının zaferiyle sürecin tamamlanacağı iddiasında bulunmuştur.Bundan sonra herkes kendi bildiği yoldan yürümüş ve muhasebeleri biraraya gelme fırsatı olmadığından şu ana kadar yapılmamış olup,herkese kendi bildiği yolun öyle tahmin ederiz ki,doğrulundan hala şüphe duymamaktadırlar.Şimdi ayrı kulvarlarda olan bu insanlar, geçmiş ile hesaplaşmalarını farklı düzeylerde yapmışlardır.Ve ortaya çıktığı kadarıyla otokontrol ve mücadele savunucusu hala bir çok noktada mevcut yapılardan çok farklı düşünüp yaşasa da devrimci-komünist kimlik-yaşam tarzını yaşatmaya devam etmektedir.Diğer yaşama bırakma yanlısı yoldaş ise ,çoktan devrimci değerlere sırt çevirmiş olup mücadele çeperlerini darlaştırmış ve sınıf mücadelesinden ve Marksist anlayış ve bakış açısından hemen tamamen kopmuştur."
Bizim yukarda anlattığımız yaşanmış bir olaydır ve her gün belki de yaşanan şeylerin bir tekrarıdır.Ama belki yaşanmamış bir yanı varsa,o da bu sonuçlar üzerine önceden yapılmış tartışmalardır.Her ne kadar bu tartışmalar da o günkü konuşmalar da karşılıklı ikna sağlanamamış ta olsa az çok sürecin ne yöne evrileceği noktasında her iki tarafında fikri olmakla birlikte; kişisel tercihlerin zaten sürecin sonuçları noktasında temel kimi şeyleri ortaya çıkaracağı başından belliydi ve sonuçta da böyle oldu.Marksizm ile yol arkadaşlığı ve yoldaşlığı ayrı değerledirmenin çok güzel örneklerinden olmuştur bu yaşanmışlık.Her gün bunun örneklerini farklı biçimler ve farklı kimlikler altında görmekteyiz.Her kaçış kendine özgü araç ve biçimler yaratır.Ama sonuçta ortaya çıkan mevcut ikilemde tuttuğu yerdir ve sonuç kesinlikle mücadele ve gereklerinden kaçıştır.Bu durum ve sonuçları bir tarafın ciddi bedeller ödemesi ile öne çıkar iken ; diğer tarafın mevcut durumuna kılıf uydurma çabalarının öne çıktığı ve düzenle uzlaşının gerekçelerinin sil baştan yeniden ,Amerika'nın yeniden keşfi gibi fırına yeniden sürüldüğü ortamlar yaratmıştır.
Yaşam derken dikkat ederseniz kapitalizm ve onun yaşamdaki karşılık değerlerinden bahsediyoruz.Daha önceki makalelerimiz de ele aldığımız için yabancılaşma ve onun sonuçlarından bahsetmeyeceğiz.Bu makalede daha günlük yaşamdan ve onun mevcudundan ve insan üzerinde yarattığı deformasyona dikkat çekmek istiyoruz.Yabancılaşmanın mevcuttan bugünkü karşılığı olan kapitalist değerlerden daha doğrusu onun insanı insanlıktan çıkaran tüm değerlerden uzaklaşılarak ve karşıtı olan mevcuttan özgürleşmeyle aşılabileceğini belirtmekte yarar görüyoruz.Bu anlamda azami dikkat gerektiren tüm insani değerlere sıkı sıkıya sarılmak ve tek tek insanların bu noktalarda ,bu anlamda insani değerler noktasında deyim yerindeyse ciddi bir kıskançlık içinde olması tek çıkar yoldur."Bir kere yapmaktan ya da bir kez yanlış yola sapmaktan bir şey çıkmaz" demek tam da Özal'ın yıllar önce kapitalist kültürsüzlüğü ezilen sınıflara yol gösterip sisteme yedeklemek amacıyla söylenmiş sözleriyle ne kadar da benzerlik taşır değil mi?Örneğin "bir kez rüşvet almaktan ne çıkar ki,sadece bir kerecik";"bir kez karşımızdaki insanların haklarını gaspetmekten ne çıkar ki",bir kez haksızlığa karşı koymazsak ne çıkar ki"....Bu örnekler alabildiğine uzatılabilir günlük yaşantıda.
Ama hep bu bir kezler,insanın değerlerine , insanlığa yüzlerce adım uzaklaştığı bir kezlerdir.İnsanlar farketmeden günlük yaşantısının içinden bir çok doğrunun çıkarılmasının önünü açmışlardır.Ve diğer yandan bir kez bir yol açılmayıversin, o yol mutlaka günlük yaşamın ve kapitalizmin doğal sonucu olarak eskilerin deyimiyle "çır yolu" olacaktır.Bunun bir kez önü açıldı mı sonrasında gösterilen dirençler daha zayıf kalmaya mahkum olacak ve artık dönülmez bir yolun yolcusu olunacaktır.Öğrenilen ve edinilen bu kapitalist yabancılaşma değerlerinden sıyrılmak hiç te sanıldığı kadar kolay olmayacaktır.Hele ki,devrim-sosyalizm-komünizmin-marksizmin bu kadar asgari düzeyde revaçta olduğu bu çirkef devirlerde..İster istemez bilinçlice tercih edilen bu yol, derinden daha tahrip edici bir bombaya dönüşecek ve sistemin bu kozu her zaman yedekte tuttuğu ve gereksinim halinde ortalığa sürdüğü bir süprüntü düzeyinde olacaktır.Paçavraya çevrilmiş insani değerler ile kapitalizmin ömrünün daha bir uzadığını sanırız yeniden hatırlatmaya gerek vardır.
Mevcut kapitalist sistem ve onun taşıdığı değerler,komünist-insani değerlerden,oransal-yaşamda kan ve can bulması bakımından yanyana koyarak kıyas yapılamayacak kadar güçlüdür.Bunu ön kabul etmeden verilecek savaşın başarısı hemen hemen hiç yoktur.Mevcut savaş , deveyle cüce arasındaki bir savaş bile olmayıp,dünyanın en büyük devasa yaratığıyla basit bir atomun savaşına daha çok benzetilebilir.Ama ideolojik-teorik anlamdaki güç her zaman ve her koşulda insani değerler ve dolayısıyla devrim ve komünizm tarafındadır.Sadece cisimleşmemiş bir durum vardır ortada.Bu cisimleşmedir ki zaten ,devrim-sosyalizm ve komünizm kavgası ve onun başarısını getirecektir.Bu anlamda devasa sorumluluk,devasa bir direnç,devasa bir kendini ve değerlerini koruma mücadelesi,devasa bir bedel ödeme getirecektir bu sisteme karşı verilen mücadele....Bencillik,çıkarcılık,en yakınındakine en büyük kazığı atma düşüncesi,herkesi ve her şeyi kullanma mantığı,üç kağıtçılık,yalan,ikiyüzlülük,vs vs vs. Tüm bu anti insani değerler sınıflı toplumların binlerce yıldır biriktirip getirdiği değerlerdir ya da değersizliktir.Bunların karşısına tam tersine insanı yeniden insanlaştıran değerleri çıkarmanın ve bunu yaşamda uygulayabilmenin zorlukları tartışmaya bile değmez.Ama devrimci olmanın ve ondan daha ilerisi olan komünist olmanın anlamı da zaten burada açığa çıkmaktadır.Herkesin bilebileceği gibi,Sosyalizm ve nihayetinde komünizm kendisinden önde gelen sistem olan kapitalizmin bağrından çıkmaz.Sadece nüveleri kapitalizmin içindedir.Örneğin onu kuracak sınıfın,proletaryanın bu sistemin bir sonucu ortaya çıkması gibi.İnsani-komünist değerlerin bu anlamdaki tek taşıyıcıları profesyonel ve ya amatör düzeydeki komünistlerdir.Sınıf(proletarya) ve ya sınıflar ya da genel olarak komünizmdeki insanlık,sınıfsal çıkarları gereği ve de bu sistemde zincirlerinden başka bir şey kaybı olmadıklarından sosyalizm-komünizm safındadırlar.Ki devrimin gerçekleşmesiyle birlikte her şeye yeniden başlanmış gibi yeni bir mücadele başlayacaktır.Bu da yeni tipte ya da daha doğrusu yeniden insanlaşmış insanlar yaratmak mücadelesi.Bu çok köklü,yüzyılların kökleşmiş önyargılarına, birikimlerine karşı ciddi bir ideolojik mücadele verilmesini gerektirmektedir.Bu ideolojik mücadele de bugün olduğu gibi yarında burjuva kapitalist değerlerin güçlü olduğunu ve insanların tek tek bunlara daha yatkın olduğunu tüm açık yüreklilikle belirtelim.İnsanlar genel olarak kendileri için yaşamayı kendi küçük dünyalarını daha bir yaşanılası kılmak gibi görürler.Ve bu düzende yaşamlarının ana figürünü bu oluşturur.Ama gelin görün ki,bunu başarabilen binde bir bile değildir.Bu anlamda toplumsal mutluluk ve toplumsal birliktelikle yaşanılası bir dünya kurulabileceğine inanmak onlar açısından daha bir zordur.
Öte yandan kapitalizm,her gün her tür olanaklarını kullanarak(televizyon,radyo,günlük yaşamda egemen kılınamaya çalışılan tüm değerler sistemiyle vs vs ) bu toplumsallığı bitirip( ki,insanı insan kılan da bu toplumsallığıdır) tek tek bireylerin sistem içinde yalnızca bir avuç bireyin sahip olduğu olanakların hayaliyle varlığını sürdürmek için korkunç paralar harcamayı bile esirgememektedir.Ya da dini değerler aracılığıyla insanın tinsel ya da ruhsal dünyasına egemen olarak bu dünyada yaşadığı azapların karşılığı olarak öteki dünya da cennetler yaşayacağını vaaz ederek iktidarını sağlamlaştırmaya çalışmak için bir imamlar ya da papazlar ordusunu beslemeyi göze almaktır.Her gün günlük yaşamla birlikte yaşanan bu ideolojik bombardımana karşı gerçek insani değerlerin ne türden devasa bir güce karşı mücadele ettiği başlı başına anlaşılır kılınmaktadır.Diğer yandan,korkunun hükümranlığını sağlamak ta bir bakımdan gereklidir sistem açısından.Her gün onlarca örneği ile sisteme karşı olanların neler ile karşı karşıya kalacağını göstermek ve yaşatmak ile yüreklerdeki ve beyinlerdeki korkuyu ve yaşam karşısındaki güçsüzlüğü pekiştirmeye çalışmaktadır.Bunda da başarısız olmamaktadır.
Devrim istemek ve hayal etmek,dünyanın en güzel,en insani,en iyi düşlerini görmek gibidir.Ama istemek ile gereklerini yapmak arasında keskin bir viraj vardır dönülmesi gereken.Dünyanın her türden kandırıcı değerlerine,günlük yaşamın cezbedici çekiciliğine,her türden korku duvarlarını aşıp geleceğe inanç ile zorlu bir yürüyüş demektir bahsettiğimiz.Kendisinden kat be kat daha güçlü değerlere,bir avuç insan ile başlayan ve ancak devrimle-sosyalizm ile taçlandığında ete kemiğe büründüğünde anlamlı ve geçerli olan bir yeni dünya mücadelesidir verilecek olan.Bu yürüyüşte bu dünyaya ait olan ne varsa elinin tersi ile itmek vardır esastan.Gün ile geleceği kaynaştıran yaşamı ve savunduklarıyla bir olan vardır.Mevlana'nın deyimiyle,"ya olduğu gibi görünmek ya da göründüğü gibi olmak vardır"
Yalnızlık vardır.Nazım'ın deyimiyle "yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür" ve nihayetinde "bir orman gibi kardeşcesine " vardır.Bir kapitalist değerler kuşatması içinde yalnız ve bir başına kalmak pahasına( ki gerçekten yaşamda böyle olmaktadır.) dimdik ayakta değerlerin savunusunu yapmak ve yaşamak vardır.Bir orman gibi kardeşce yaşamak pahasına özgürlüğü gerekirse tek başına yaşamak vardır.Yılmadan,yorulmadan ,bitip tükenmez bir enerji ile geleceği kurmak ve kendisi gibi insanları çoğaltmak gibi iğneyle kuyu kazmak vardır.
Tercihler insana özeldir kuşkusuz.Baştan verdiğimiz örnekte tam da buna yönelik idi.Ama bu tercihler, yaşama ilişkin bakışın ,felsefi ve pratik duruşun karşılığıdırlar.Zira yapılan tercihler bu anlamda sınıfsal olmaktadırlar.En nihayetinde yaptığımız ve edegeldiğimiz her davranışın bir anlamı vardır yaşamda.Kendimizi mevcut dünyadan soyutlayarak yaşayamayacağımıza ve de felsefi olarak davranışlarımız soyut şeyler olmadığına göre mevcut dünyadaki anlamları her şekilde karşılığı olan olgulardır.Bu anlamda yaşamın kendisi bir denek taşı görevi görmektedir.Bir turnusol işlevine sahip olmaktadır.Kimiz?Neyiz?Niye ve ya niçin yaşıyoruz?Yaşamımızı anlamlı kılan nelerdir?İnsan mıyız değil miyiz?(Sakın bunu kimse değerlendiremez denmesin.Zira bunun denenebilir ve gözlemlenebilir bilimsel kanıtları vardır.Örneğin dürüstlük,namusluluk,onurluluk,toplumsallık,paylaşımcılık,vs vs svs.)Dünyayı ve evreni nasıl algılıyoruz?
Bu sorular uzatılabilinir.Bu saydıklarımız ışığında tercihlerin kişisel ama sonuçlarının toplumsal olduğunu ve nihayetinde bu seçimlerin nesnel olarak yaşamda bir yanda ya da diğer yanda olmak gibi bir taraflılığa işaret ettiği gün gibi açığa çıkmaktadır.
Zor ve engebeli bir yola çıkmış olanlar,gemileri yakmak zorundadırlar.Laf ta değil gerçekte yakmak zorundadırlar.Geriye her dakika ve saniye dönüp bakanların profesyoneller ordusu içinde yer almalarını beklemek ya da bu gibilere yer açmak,yaşam ile ölüm arasındaki ince sınır çizgi gibi algılanmalıdır.Bırakınız yaşam içinde debelenip "kendilerini" aramaya çıkanlar kendilerini bulsunlar.Bırakınız,yaşamın akışı içinde kendine yer açmaya çalışanlar "kendilerini açsınlar" ya da "aşsınlar".Bunlara uzun soluklu ve her şeyiyle dimdik ayakta durmak gereken bir yolda gereksinim olmadığı gibi bu gibiler ayakbağıdırlar.Öte yandan yarı yolda gemiyi ilk terkedenler olarak geniş yığınlara olumsuz örnekler oluşturanlardır.Ki bu gibiler sayesinde bu düzen daha uzun yaşamaktadır. Gemiyi kişisel çıkarları yüzünden,kariyerleri uğruna terkedenler ile ideolojik alanda sistemle eşdeğer oranda hesaplaşılmalıdır.
Şairin dediği gibi;"devrim en uzun koşuysa eğer o, onun en güzel yüz metresini koştu".Deyip kenara çekilmek değildir tercihimiz ya da böyle olmamalı.Belki de bu koşunun maraton olduğunu bilerek ,bu en uzun koşuya göre biçimlenmek,hazırlanmak,nefes kontrolünü ona göre planlamak vs vs vs. gereklidir.(Belirtelim ki,Can Yücel bu şiiri Denizler için yazmış olup ,onların en içten devrimciler olarak kısa yaşamlarını betimlemek için yazmıştı bu satırları.)En uzun koşu olan maratonu göze almamış olanların ,bu koşuyu tamamlamaları düşünülemez bile.Yarı yolda bırakıp gitmek için bahaneler yaratacaklar ile yürünecek hiç bir yol yoktur ve olamaz da....Yıllardır söylenilenleri ve hataları sanki yeni kavrıyormuş gibi algılayıp bırakıp gidenlerin ya da kuyruklarına basıldığında kendi acısıyla ortalığı kasıp kavuranların inandırıcılığı olabilemez.Bu olanaklı değildir.Kendileri yaptığında olumsuzluk olmayacak,bir başkaları yaptığında olumsuzluk olarak kaydedilecek...Basit insani bir kural olan"kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma" yı bile günlük yaşamında gerçek kılmayanların, geleceği yaşamaları ve ya yaşatmaları akla bile gelmemelidir.
Devrimin, kendini devrim için aşamayanlar ile işi olamaz.Tarih ve gerçek devrimci komünistler,onları hakettikleri yere göndereceklerdir.Yıllardır aynı şeyleri yapıp bir adım bile yol almayanların yalan ve ikiyüzlülüklerini suratlarına şamar olarak çakacaktır.Eleştiri ve özeleştiri silahını, devrim ve devrimin çıkarları uğruna kullanmayanlar eskimiştir.Her yenilgi ve geri çekilmenin arkasından daha gerilerden başlamanın hesabını kimseler vermeye kalkışamayacaktır.Umutları bitirmenin ve yığınları kandırmanın bedelini ağır ödeyecektir , devrimci komünizmden nasibini alamayanlar...
Yaşam,kapitalizm insani olan her şeye düşmandır.İnsan kendisi olmaya başladığında kapitalizm zaten tarih sahnesinden silinip gidecektir.Bir daha geri dönememecesine.Yabancılaşmanın karşıtı özgürlük ve yeniden insanlaşmadır demiştik.Yeniden insan ve insanlığı ayakları üzerine dikmek kadar zorlu ve ağır bir görev yoktur.Bu tarihin bir avuç insana yüklediği özel bir görevdir.Budur ki,gerçek bir bireyin kurtuluşunun toplumsal kurtuluşta aranması gerçeğidir ki,bilimsel olarak sınıf mücadelesini yani devrimci komünizmi tüm diğer sapma akımlardan(anarşizm ve benzeri) ayırmaktadır.
Yukardaki yaşanmışlık,hayatın her alanında geçerli kılınmak zorundadır.Ayrişmalar , yep yeni ve güzel birlikteliklerin habercisidir.Bu temel ayrışmalar yaşanmadığı sürece hep geriye dönüp bakmak gerekecektir.Bu da Lenin'in ifadesiyle "bir adım ileri, iki adım geri"demektir.Mevcuda direnmenin ve yeni bir dünya yaratmanın zorluğunun bilincinde ve ayırdında olarak haydi ÖZGÜRLEŞME,İNSANLAŞMA VE MÜCADELEYE...
YENİ,YAŞANILASI BİR DÜNYA YARATMAK ELLERİMİZDEDİR !!!!
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 18
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 16/10/2006 Saat 14:06  
DERSİM,DERSİMLİLİK-ALEVİLİK,KIZILBAŞLIK

Alevilik,uzun yıllardır bu ülkede çok değişik biçimleriyle tartışılmaktadır.Sadece ülkemizde değil,bir çok Avrupa ülkesinde Akademisyenlerce bile araştırma konusu yapılmış olagelen bir konu olmaya devam etmektedir.Bu toprakların en önemli zenginliklerinden olan Aleviliğin bu kadar ilgi toplamasının bir nedeni eğer politik ise,öte yanda ise kültürel,sosyal,politik bakımdan tuttuğu yer vardır.Bu bakımdan çok değişik boyutları olan bu sorunu,darlaştırarak tartışmak elbette olanaklı olmamakla birlikte,biz bir kaç yönüyle bakmaya çalışalım.
Alevilik,Ali yandaşlığının tutumunu,bakış açısını,yaşam biçimini anlatmaktadır kelime anlamıyla.Bu açıdan Alevi ise,Ali yandaşlığına karşılık gelmektedir.Yalnız,burada bir ayrıntıya dikkat çekmek isteriz ki, o da sonradan alevi olunamayacağı ama onun tarikati,tasavvufi yapısına dahil olunabileceğidir ki,örneğin Anadolu'da sonradan aleviliği benimseyenlere Bektaşi denmektedir.Alevi ana-babadan doğmuş olmak bu tanım için yeterli görülse bile,aleviliği felsefi olarak taşıma bakımından bu yeterli değildir.
Aleviliğin Kökeni:

Alevilik daha doğrusu Ali yandaşlığının çıkış noktasına bakıp değerlendirmeden sonrası süreci ve gelişmeleri doğru olarak yorumlayabilmek mümkün değildir.
Muhammedin ölümüyle birlikte başlayan iktidar kavgasının bir ucunda Ali,diğer ucunda ise sırasıyla Ebubekir,Osman veÖmer yer almaktadır.Bu iktidar kavgasında sonradan saydıklarımız Ali ve taraftarlarına baskın olmuşlardır ve iktidarı uzun yıllar sürdürmüşlerdir.Bu iktidar kavgasında taraf olan kesimler Arabistan yarımadasında zamanın önemli tüccarlarıdır aynı zamanda.Siyasal ve ekonomik olarak güçlerini koruyan bu üç halifeden sonra,iktidara Ali geçmiş;ama yine bu kesimlerce iktidarı sahiplenilmediği gibi Ali,ibadet esnasında katledilmiştir.Böylece iktidar yeniden eski tüccar sınıfının ve köle sahiplerinin eline geçmiştir.Arkasından iktidar mücadelesinin Ali'nin ailesince de sürdürrülebileceği düşünülerek Ali'nin ailesi çocukları-torunları ile birlikte Kerbela'da hunharca katledilmiştir.Böylece Arap yarımadası uzun yıllar sürecek olan Emevi hanedanlığının kontrolüne girmiştir.
Öte yandan akınların çoğu doğuya doğru yapılmış olup islamiyetin yaygınlaştırılması ve sömürgeleştirmenin devamı sağlanmıştır.Bu süreç ile birlikte,bir yandan dinler savaşı ve öte yandan dinlerin kendi içinde tarikat ve ya mezhepsel savaşlar yaşanmıştır.Hemen hemen aynı dönemlerde olmasa da batıda ki mezhebi savaşlar ile doğudaki mezhebi savaşlar süregelmiştir dönemsel olarak.Elbette ki,bu savaşın esası ise siyasal iktidarın ele geçirilmesi ve egemenliklerinin tahkimi ve perçinlenmesidir.
Sonradan sunni islam diye tanımlanan akımın,siyasal ve ekonomik olarak iktidarı ele geçirmesiyle birlikte bu mezhebi kavganın ve bir çok bölgede zorla müslümanlaştırma kıyımlarının yapıldığına tanık olmaktayız.(Bunun için,Erdoğan Aydın'ın Nasıl Müslüman Olduk kitabına bakılabilir.)Ali yandaşları ise Araplar içinde Şia(Ali yandaşlığı anlamına gelmektedir) adıyla anılmakla birlikte çeşitli bölgelerde özellikle bugünkü İran ve Irak'ta ciddi muhalif hareketler örgütleyip,mevcut iktidar ile çatışmaktadır.Bu süreç ile beraber ve dönemsel olarak, Kürtlerin ilk müslümanlaştırılan uluslardan olduğunu ve en nihayetinde Anadolu'ya akınlarından önce islamiyetle tanışmış Türk boylarının çoğunluğunun güneyden Anadolu 'ya girişlerinin başladığını söyleyebiliriz.Esas Türk göçü İran'ın güneyinden gerçekleşmekle birlikte,önemli bir kesimin de İran'ın kuzeyinde İran horasan'ından Anadoluya geçtiklerini belirtmeliyiz.Kuzeyden gelen kesimler ile güneyden gelen kesimler arasında ciddi kültürel farklar sonraki süreçte ortaya çıkacaktır zamanla.
Şialık ile de tanışan Türk boyları Türklerde ve geçtikleri ve yaşadıkları tüm topraklarda edinmiş oldukları tüm kültürel değerleri harmanlamış ,onlardan kendi yaşam tarzlarına uygun olanları seçip saklamış,yaşamış;kendine uzak olanları ise benimsememiştir.Siyasal olarak,Beylikler döneminde nispeten kardeşce yaşayan değişik köken,mezhep,ırk vs den halklar Osmanlının Anadoluya tam hekimiyet sağlayınca durum farklılaşmaya başlamıştır.Osmanlı,yüzyıllar süren kıyım harekatıyla zamanın deyimiyle Anadolu kızılbaşlığını tümüyle bitirmeye çalışmıştır.Ama nafile.Hala yaşamaktadır.Kızılbaşlık deyimi de,Anadolu ya özgü bir deyim olarak,Anadolu şialarını tanımlamıştır.Anadolu şiaları kendine kızılbaş demişlerdir.Dışındaki güçlerde.Henüz Alevi deyimi yoktur.
Şu anda bile Alevi deyimi sistemce ehlileştirilmiş kızılbaşın karşılığı olarak günlük dilimize ideolojik olarak ezenlerce sokulmuştur.Zira kızılbaşlık,direnci,mücadeleyi,hakkı,hukuku,mazlumu vs vs temsil etmektedir.Tarih boyunca da böyle olmuştur.Anadolu topraklarındaki osmanlıya karşı isyanların liderleri hep kızılbaşlık olagelmiştir.Anadolu aleviliğini daha doğrusu şialığının aslında tarihsel karşılığı kızılbaşlıktır.Ama süreç ile birlikte anadolu şialığı sunnileşmenin de etkisiyle,özellikle Dersim dışında alevileşmiştir.

Alevilik nedir ne değildir?

Alevilik derken bundan sonrasında aksini belirtmez isek,kızılbaşlık olarak anlaşılmasını isteriz.Zira Alevilik deyimini salt bugün insanlar bizi daha rahat algılasın diye kullanıyoruz.bu ön belirtmeyi yaptıktan sonra konuya geçelim.
Alevilik Anadoluya özgü Ali yandaşlığının da ötesinde bir kültürler karışmasının ve onların en güzel özelliklerinin kaynaşmasının bir üst tanımıdır dersek yanlış bir saptama yapmış sayılmayız.Alevilik,yaşama bir bakış,bir felsefi duruş ve bir yaşam biçimine karşılık gelmektedir.Ama öte yandan Aleviliğin,dinsel bir yanı olmadığını söylemek ;gerçeği tümüyle inkarı demektir.Zira oluşum ve çıkış süreci,iktidar savaşlarının da etkisiyle kesinlikle dinsel ve giderek mezhebidir.Ama ikitidar dışında kalmanın kazandırmış olduğu bir zenginliği kesinlikle içinde taşımaya aday olması bir yana taşımıştır.
Alevilik bu yanıyla dinsel bir kimliktir.Zira,kendi içinde barındırdığı dinsel ibadet biçimlerinden ve değişik kültürleriin harmanlanmasından kaynaklı inanç birikiminin bizlere gösterdiği budur.Eski Türk dinlerinden Şamanizmden tuttalım da ,Zerdüştizm,süryanilik,hıristiyanlık,yezidilik vs tüm dinsel inanışların öğelerine alevilikte rastlamak olanaklıdır.(Elbette biz,bir din bilgini ya da sosyolog değiliz.Bu söylediklerimiz,yapılagelen ve hala sürmekte olan bilimsel çalışmaların sonucu olarak ortaya çıkan bir durum tespitine karşılıktır.siyasal değerlendirmelerimiz elbetteki bu bilimsel çalışmaların üzerine oturtmamız gereklidir.Tarihsel gerçekleriyle birlikte.)Bunun en önemli nedeni ise,Anadolunun ciddi bir geçiş yolunda olmasının yanında;Anadolunun geçmişten bu yana zengin bir kültürler altyapısına sahip olmasıdır.Alevilik,kendi cidarındaki tüm diğer kültürlerden etkilenmenin yanında ,kendisi de diğer kültürleri etkilemiştir.Anadolu isyanlarının en göze çarpan biçimlerinin bu tarihsel muhalefet örgüsünün dokularını kendi üzerinde taşımasının bir önemli nedeni budur.
Alevilik,tarihsel süreç içinde Osmanlının ciddi baskılarına dayanmak ve direnmek için kendi içine kapalı bir toplumsal düzenek kurmuş,kendi içsel hukukunu oluşturmuş,bu yanıyla kendi iç iktidar yapısını kendine özgü biçimleriyle oluşturmuştur.Cem cemaat,kendi arazi sorunlarından kan davalarına kadar bir çok içsel sorunun çözüm mercileri olmuştur.Mevcut toplumsal düzenin sınırları ,aleviliğe sınırlar koyamadığı için kendi iç dinamikleriyle beslenen bir yapısal eğilim oluşmuştur.Osmanlı baskınları ve kıyımları , osmanlının ulaşamayacağı yerlere itmiş ve kendi içine daha çok kapatmıştır,aleviliği.Alevilik,osmanlının batı-doğu yapıştırması kültürel yapısından uzak alevilik,kendi kültürel değerlerini oluşturmada bu topraklara özgü bir yaratıcılık ve taşıyıcılık özelliğini ta bin yıllardır taşımıştır ve taşımaya devam etmektedir.Alevi deyiş ve türkülerinin,yıllardır bozulmadan gelmesinin nedeni budur.
Alevilik,yukardaki anlatımdan da anlaşılacağı üzere,bir dinsel ve belki de iktidar olamanın ve sürekli aşağıdakilere özgü olmanın getirmiş olduğu kadarıyla kültürel bir harmandır.Bir yaşama bakış açısıdır.Bir ahlaki akımdır kimi yönleriyle.Çeşitli tarikati eğilimlerde ifade bulduğu kadarıyla,bir ahlaki düzenektir.Bu en iyi örneğini,Bektaşilikte bulmaktadır.
Bektaşilik,yine Anadolu kızılbaşlığını düzene yedeklemenin bir biçimi olmuştur Osmanlıca.Bektaşilik,Anadolu kızılbaşlığını ehlileştirip,islami çerçevede tutmak ve sadece ahlaki,dini yönleriyle öne çıkan bir tarikati yapıya kavuşturulmak istenmiştir.Bu anlamda da Osmanlıca Bektaşilik desteklenmiş olup,Bektaşi müritleri azami özgürlüğe sahip kılınmış ve çeşitli olanaklar tanınmıştır bu akıma.(Ki,hala Bektaşilik kızılbaşlığın karşısında ehli bir yapı olarak varlığını sürdürmek yanında,faşist devletçe de desteklenmektedir. )

Dersimin Bu Kültürel Yapıdaki Özgünlüğü:

Dersim bir kızılbaşlık yurdudur tarihten bu yana.Dersim çok çeşitli uluslardan insanların birlikte ve kaynaşarak yaşadığı ender güzellikte bir kültürel mirastır.Dersimde,Ermenilerden Türklere,Kürtlerden Azeri kökenlilere vs kadar uzanan bir uluslar harmanı ile yine esası kızılbaşlık olan bir genel yaşam biçimi hüküm sürmektedir.Dersim bozulmamış ve genel olarak kendini korumuş bir orjinal kızılbaşlık felsefesinin mekanıdır.Bir çok yerde,batıda ya da orta anadoluda kızılbaşlık kültürünün tarihsel olarak kapitalizmin feodal değerleri çözmesinin de etkisiyle kırıntılarıyla varlığını sürdürmeye çalışan bir kültürün;orjinal biçimlerine rastlamak olanaklı değildir.Bu anlamıyla Dersim üzerinden daha çok çalışmanın yapılmasının mantığı daha kolay anlaşılırdır.
Dersim,yukarda saydığımız kültürleri kendi içinde kendi potasında eriterek ve sindirerek kendine has bir kültür ve gelenekler manzumesine erişmiştir.Dinsel inanışlardan tutun da ,günlük yaşantıda bir çok öğede bu belirgin olarak gözlenebilir.Şamanların,zerdüştlerin,hıristiyanların,yezidilerin,müslümanla rın en olumlu özelliklerini alıp harmanlamış ve kendine has bir yapı oluşturmuştur.Zira bu zamanla siyasal iktidarların şimşeklerini üzerine çekmekle kalmamış,Dersime sayısız seferler düzenlenmiş ama zaferleri 38 ile gerçekleşmiştir.Elbette ki kapitalizmin gelişmesi ve egemen üretim biçimi haline gelmesi ile birlikte...
Dersim , bu farklı yönleriyle ve bu harmanlamayla beraber , kendisi gibi alevi olan topluluklar ile ortak özellikleri olsa bile bir çok ayrıksı özellikleri de bulunmaktadır.Bu inanışlarından tutunda aleviliğe yaklaşımına kadar bir çok alanda ayrıntısıyla tartışılınabilir.Bugün bir batı alevisi ile dersim alevisini yanyana getirdiğiniz de bir çok farklılaşmayı birarada görmek olanaklı olacaktır.(Biz konu çok uzun araştırmaların ürünü olup bir makaleye sığamayacağı için,çok kısa tutmaya çalışıyoruz.Okuyucunun bu anlamıyla anlayışına sığınarak zihinsel jimnastikle kendisinin çeşitlendirmesi ve düşünmesini sağlamak amacıyla yazıyoruz.Zira hala bir çok konu çok çeşitli boyutlarıyla araştırılmaktadır.Bugün için geçerli bir sonuç yarın geçersiz olabiliyor.)
Dersimlilerin Alevilikten genel olarak farklı bir kulvarda olduklarını iddia edip Dersimlilerin ,kızılbaşlık denilen bir toplumsal yapının üyeleri olduğunu iddia eden yapılardan tutalımda,Zaza diye bir ulusun bir parçası olduğunu iddia edenlere;Kürt ve ya Türk olduklarını iddia edenlere kadar bir çok akım mevcuttur şu anda Dersim üzerine.Herkes kendi çapında ararştırmalar yapmaktadır.Ve kendin ce kendini doğrular çalışmalar yapmaktadır.
Biz bu türden çalışmaların yöntemsel yanlışlıklara saptığı için doğru sonuçlar üretmeyeceğini söylemek isteriz.Zira bilimsel çalışma,bir peşin yargıyı doğrulamak için yapılmaz.Önce fikirler oluşturup,sonra onları doğrulayacak kanıtlar oluşturmak bilimsel bir çalışmanın yöntemi olamaz.Bilimsel çalışma önyargılarla bağdaşamaz.
Biz bu anlamıyla yukardaki savların hepsinin kendi başına iç tutarsızlıklar taşıdığından hareketle,Dersimin farklılığını kabul eder iken,onu başlıbaşına yukardaki savların tek bir biçime karşılık getirilerek Dersim ve Dersimlinin anlaşılamayacağını düşünüyoruz.

Dersim Nerede Duruyor?

Dersim bu düşüncelerin aslına bakarsanız tam ortasında duruyor.Dersim ne tek kürttür,ne tek türktür,ne tek ermenidir.Dersim ne tek başına alevidir,ne tek başına sunnidir,ne de tekbaşına kızılbaştır.Dersim gerek ulusal yapısı itibarıyla ve gerekse de dinsel-mezhebi-yaşama bakış açısıyla hepsidir.(Bu arada saçma bir tartışmaya girenlerde,saçmalığı düzeltmelidirler.Zira Dersimin alevimi kürt mü diye bir tartışma olamaz.Zira ikisi farklı tabanlarda yer alan olgulardır.birisi ulusal bir değere,diğeri ise,dinsel-mezhebi-yaşama bakış açısına denk gelmektedir.Tartışma zeminleri kesin olarak birbirinden farlıdır dolayısıyla.)
Hepsidir .Zira diğer türlüsü Dersimin orjinalitesini anlamamak ve değerlendirememektir.Dersimi dar sınırlar içine hapsetmektir.Tam da Düzenin ve faşist devletin istediği gibi.Dersim de bu saydığımız kesimlerden köken olarak gelenler vardır.Ama Dersim bunların hepsini kaynaştırmıştır ve ortaklaştırmıştır ve bir potada birleştirmiştir.O da Dersimliliktir.Dersimde hala bir tek kelime ne dersimce ve ne de kürtçe(ya da zazaca ile kırdaski) bilmeden konuşan kökenleri Ermeni olan kabileler vardır.Dersimde Kırdaski ile Dersimceyi ikisini birden konuşan ve bilen kabileler vardır.Tarih boyunca Egemenler Dersimi asimile etmek için uğraş vermişlerdir.Bunun için Bektaşiliği kullanmışlardır.Bektaşi dedelerini gönderip Dersime yerleştirmişlerdir,orayı Türkleştirmek için.Örneğin Dersim kabilelerinden Sarısaltıklılar ve Dervişcemalliler köken olarak Türkmen boylarındandır.Ve Hacı Bektaş Dergahından bizzat Dersimi Türkleştirmek için gönderilmiş olup,sonraki süreçte bu kabileler burada çoğalarak,dersimilerle kaynaşmışlardır.
Ya da yine egemenler tarafından Dersimi sunnileştirmek için gönderilen Kürt aşiretleri mevcuttur.Ama gelen aşiretler bu toplum içinde erimiş olup kızılbaş olmuşlardır.Keza Ermeni kökenliler ve Kafkas kökenli kabileler vardır.Halk arasında kılıç ile dönme dedikleri kesimler vardır.

Sonuç:
Dersim her yönüyle bu orjinaliteleri kendi içinde barındırmaktadır.Dersimi bu anlamıyla belli kalıplara koyup sıkıştırmaya çalışmak,Dersimi bitirmek ile eşanlamlı olarak kavranmalıdır.Ayrıca tarihsel olarak yazılı bir kültüre sahip olamayışımız,epeyden beridir yapılan çalışmalar ile ortaya çıkacak sonuçların nereye götüreceğinden bağımsız olarak tartışmalarımız bu ortak değerler üzerinden yürütülürse başarılı olabilir düşüncesindeyiz.
Beri yandan,Dersim açısından aslına bakarsanız,kim kendini nasıl hissediyorsa öyle yaşayıp düşünmelidir.Bu anlamıyla azami hoşgörü kültürünün mirasçıları olarak ,önyargılardan arınarak sürece bakmayı bilmemiz gereklidir.Dersim,sadece Anadolu da değil,dünya üzerinde belki farklı kategoride ele alınıp değerlendirilmesi gereken bir kültürel çeşitlilik ve farklılığa sahiptir ve Dersimli bununla övünmelidir.Kendini kalpılara sığdırmaya direnmelidir.Bilimsel düzeyde yapılacak çalışmaların en önemli destekçileri olmalıdır Dersimliler.
Dersim kalıplarla bağdaşmaz,sığamaz.O Dersimi Dersim yapan,Munzur gibi,insanı gibi,kendine giydirilecek deli gömleklerini yırtıp atmalıdır.O kendi bildiği yoldan asice,özgürce,farklıca akmalı ve yürümelidir.Dersim Dersim yapan özelliklerden uzaklaşmamalıdır.
Dersim gerek ulusal gerek dinsel-mezhebi açıdan farklı konumunu ve zenginliğini korumayı becermelidir.Bunda kendine ilerici-devrimci-demokrat-komünist-yurtsever diyen insanların sorumluluğu büyüktür.Dersim Onurdur.
Öte yandan,herkes bilirki,sistemin ve egemenlerin ezilenleri yönetmede kullandığı yöntemlerden en önemlisi böl-parçala-yönettir.Bu egemenlerin yüzyıllardır uyguladığı bir yöntemdir.Bizler açısından ise,hangi ırktan,hangi mezhepten,hangi cinsten olursa olsun önemli olan köken değil,sistem açısında durduğu yerdir toplumsal kesimlerin,kategorilerin...biz ayrıştırmaya değil birleştirmeye elbette ortak paydalarda çalışırız.Ayrıştırmak,bölmek kapitalizmin işidir.Sermayenin dili,dini,ırkı yoksa ezilen sınıf ve kategorilerinde yoktur.Ama bir yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için belirtelim ki,bu kökenlerin reddi ile olmaz ve tam aksine kabulüyle olanaklıdır.Farklılıkların kabülü ve benimsenmesi ile birlik olanaklıdır.Tüm bilimsel çalışmaların da bu tutuma hizmet etmesi tek insani ve doğru bakış açısıdır.
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 19
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 22/10/2006 Saat 08:20  
YEŞİL GERİCİLİK-KÖKTEN DİNCİLİK DESTEKLENMELİ Mİ?


Son bir kaç yıda,özellikle pratik kimi gelişmelerin de etkisiyle(emperyalizmin fiili Ortadoğu müdahalesi vs.),köktendinci kimi hareketlerin(Hizbullah,Hamas vs.) ilerici olup olmadığı ya da desteklenip desteklenemeyeceği tartışılır oldu.Kökten dincilik yaşadığımız coğrafyanın ve de sınıflı toplumların ortaya çıkışı kadar eskidir.Yada dünyamızın hiç te yabancı olmadığı bir durumdur.Zira Ortadoğu hiç ysbsncı değildir.Keza,İslamın yapısal olarak köktendinciliğe yatkın olduğunu peşinen belirtmeliyiz.(Gerçi diğer dinlerde de aynıdır ama İslam bu noktada daha belirgin bir noktadır.)Zira din olarak İslamın kendisinin şerri hükümleri ve günlük yaşamın tümünü düzenlemeye dönük bir çok hüküm içermesi;beri yandan bu hükümlerin dinin vazgeçilmezleri-emri olduğunun önkabulü köktendinciliğin alt yapısını oluşturmaktadır.
Din Halkın Afyonudur.Gelişme ve İlerlemenin Önünde Engeldir.
Dinin tarih boyunca,egemenlerin elinde ezilenleri,sömürülen milyonları mevcut düzenlerin devamı uğruna afyon gibi kullanıldığını görmekteyiz.(Bknz.SENDİREN .Din ve Laiklik sorununa Devrimci Yaklaşım)Din doğada ve toplumda olup biteniilahi bir gücün iradesinin sonucu gibi göstererek,olayları yönlendiren nesenel yasaları redederek;dünyayı veçevreyi tanıma olasılığını yadsıyarak insanların doğanın ve toplumun yasalarını tanımalarını önler.Öte yandan bu yasaların ortaya konmaları halinde kendilerine sağlayacağı yararların önüne bent çeker.Bu bakımdan bir yerden sonra hep ilerleme düşmanıdır din.Bu bakış açısıyla Din ne ezelidir ve ne de ebedidir.Gelişmenin belli bir noktasında ortaya çıkmış ve çeşitli nedenlerle biçimden biçime girmiş olup;tarih düzeleminde geçicidir ve kendini yaratan sosyal koşulların ortadan kaldırılmasıyla ortadan kaybolacaktır.
Din bizlere göre(Marksistlere göre) Adaletsiz düzenin yolaçtığı acılara karşı ezilen milyonlar için bir sığınaktır.Öbür dünyada ödüllendirme adına,uysallığı,yazgıya boyun eğmeyi vaaz ederek,ezilenleri dünyayı değiştirmeden vazgeçirip edilgenliğe iter.Böylece gerçekten adil ve insani bir düzenin kurulmasının önüne geçerek, en nihayetinde mevcut sömürü düzeninin sürmesini sağlar.Bu açılardan gerçekten de"din ,halkın afyonudur."
Ortaçağ Avrupasında din ile devlet işlerinin içiçe geçmişliği,kilise-okul biraradalığı kapitalizmin gelişmesiyle beraber,üretimin yoğunlaşması ve manifaktürden fabrika tarzı üretime geçilmesiyle,alt yapıya egemen olan kapitalizm ile üst yapıya egemen olan feodalizm ile çelişir hale geldi.Bu çelişki, burjuvazinin ezilen milyonları eşitlik-özgürlük-adalet sloganlarıyla örgütleyip iktidarı almasıyla son buldu.İşte burjuva demokratik devrimlerin özü.
Ardından gerek üretimin ihtiyaçları ve gerkse günlük yaşamda ayakbağı olan kilise-okul birlikteliği,laik eğitimi ve mücadeleyi zorunlu kıldı.Ve müthiş ve korkunç onyılları bulan bir mücadeleye sahne oldu düreç.Sonuçta kazanan çağ Avrupasında burjuvazi ve mücadeleyi yürüten milyonlar;kaybeden ise kilise ve köktendincilik oldu.Ve bu reform hareketidir ki,en nihayetinde çağ Avrupasını modern kimliğine kavuşturdu.Rönesans Avrupası,Reform Avrupasıyla buluştuğunda bu köklü değişiklik ve ilerleme sağlanabildi.
Ama gelin görün ki,20.yy. Avrupası ve Amerikası,ileri düzeyde gelişmiş emperyalist kapitalizmin merkezlerinde köktendincilik gerçeği ile yeniden yüzyüze kaldı.Bu durum birincisi,kendi içinde dine yönelimin güçlenmesi ile karekterize oldu ki,zira bunun nedeni de kapitalizmin doğal sonucu olan yabancılaşmanın yaratmış olduğu boşluk ile emekçilerin bu boşluğu doldurmak-yaşama karşı güvensizlik-korkularının sonucu olarak iç huzura kavuşmak-yalnızlığını gidermek uğruna dine yönelmiş yığınlar sonucunu üretti.İkincisi,emperyalist kapitalizm ve onun sömürgelerdeki yerli işbirlikçilerinin geniş emekçi yığınları sistem dışına çıkmamaları,komünizmin-sınıf mücadelesinin "kucağına düşmemeleri" için fiili olarak dini ve özellikle de islami köktendinciliği geliştirme ve kullanmaları olmuştur.Başını ABD emperyalizminin çektiği güruh,meşhur yeşil kuşak projesini geliştirmeden önce de,gerek kendisi ve gerekse yerli işbirlikçileri aracılığıyla dini sonuna kadar kullanmışlardır.
Yeşil Kuşak Gibi Projeler ve Köktendincilik ve Destekleme Sorunu:

1970 lerden sonra ise,Kuzey Afrika ve Ortadoğuda sistemli bir biçimde yürürlüğe knulmuştur.Adım adım politik örgütlenmeler oluşturulmuş,bizzat emperyalist merkezlerde eğitilen militan ve yöneticiler,bu coğrafyada yerli yöneticilerin de gözetiminde korunup kollanarak büyütüldü.Böylece İslami köktendincilik,bu coğrafyanın önemli bir olgusu haline geldi ve hala başat bir biçimde varlığını sürdürmeye devam etmektedir.Örneğin El Kaideyi kuran-yöneten ekip bizatihi CIA nın eğitip görevlendirdiği ekiptir.İkiz kulelere saldırının da CIA nın işi olduğunu bugün her sıradan insan bile görebilmektedir.ABD nin büyük Ortadoğu-Kuzey Afrika projesi ve bölgedeki emperyalist açık işgalinin gerekçesini yaratan da,CIA nın kontrolünde bizzat El Kaide gibi yavru örgütlerdir.
Aynı durum Ortadoğu merkezli kurulan köktendinci örgütler içinde geçerlidir.Hadi arkasında ABD yok ta ,diğer emperyalist odaklardan biri ya da onların bölgedeki yerli işbirlikçileri vardır.Örneğin Türk Hizbullahını kontra bir biçimde kuran ve Kürt Ulusal mücadelsini boğmak için kullanan Türk Faşist devletidir.Tüm bu örgütler , islami köktendinciliğ kullanma uğruna kurdurulmuş,beslenmiş,büyütülmüş,ihtiyaç halinde de kullanıldığı gün gibi apaçıktır.sonuçta komünistlerin,devrimcilerin,demokratların,ilerici ve yurtseverlerin bu tarzda örgütlenmeleri desteklememeleri için birincil neden tam da budur,dinin afyon gibi kullanılmasıyla birlikte.
Bu köktendinci örgütler sözümona anti-amerikancı bir söyleme sahiptirler.Ve arada birde olsa,anti-amerikan eylemler yapmaktadırlar.Bu açıdan desteklenmelidir diyenler ;ezilen milyonlara ve proletaryanın uluslararası sosyalist yürüyüşüne sekte vurmaktadırlar.Bir hareketin anti-amerikancı olması,o hareketi anti-emperyalist yapmaz.Anti-emperyalizm,bir bütün olarak emperyalizme ve onun her türden uzantılarına karşı olmak,onun iktidarının yıkmak için uğraşmak demektir.Dünya üzerinde sadece Amerikan emperyalizmi yoktur.AB,Rus,Çin,Japon emperyalizmleri de vardır.Amerika'ya karşı olup,diğerlerine yakın olmak,anti emperyalist olunmadığının temel göstergesidir.Diğer emperyalist merkezlere sırtını dayayıp,onların yörüngelerinde hareket etmek,ortadoğudaki köktendinci akımların temel karekterleridir.Bu açıdan da desteklenemz,bu da ikincil nedendir.
Bu hareketler mevcut iktidarları ortadan kaldırıp yerlerine mevcudun gerisinde şerri bir iktidarı koyuyorlar sözümona.Şeiratla yönetilen kapitalist devletleri amaçlıyorlar,kapitalizmi ortadan kaldırmadan..Bu açıdan da mevcudun gerisine düşerek gericiliklerini tescil etmiş oluyorlar.Gericidirler ve desteklenemezler,bu da üçüncü nedendir.
Öte yandan , gerek kendi içlerindeki hiyerarşik örgütlenmelerinde olsun ve gerekse de dışındaki toplumsal kesimlere karşı tutumlarında olsun,faşizan bir tarzları olduğu apaçıktır.Marksistlerin faşizan bir hareketi desteklemeleri olanaklı değildir.Bu anlamda demokratik bir proğram ve pratik anlayışa sahip değildirler ki,bu da desteklenmemesi gerektiğinin dördüncü nedenidir.
Tüm bu nedenlerin yanında,birinci maddede de ifade ettiğimiz üzere,esasta kafa karışıklığı yaratan olgu,sözümona anti-emperyalist gerçekte görüntüde anti-amerikancı bir söyleme sahip olmalarıdır köktendinci hareketlerin.Öte yandan bağımsızlık söylemini dillendirmeleri.
Varsayalım durum böyle, gerçekten de pratikleriyle emperyalizme darbe vuruyorlar ve bağımsızlık söylemine sahipler.Bu başlı başına bir hareketin desteklenmesi sonucunu doğurmaz ki?Zira Marksistlerin ulusal hareketleri desteklemesinde tek kriter değildir anti-emperyalist olmaları.Yanısıra gerçekten de tam bağımsızlık yanlısı olmaları,demokratik bir proğram-eylem içeriğine sahip olmaları ve devrimci komünistlerin çalışmalarını engellememeleri de yukardaki koşulun yanında olması gereken koşullardır.(Bknz. LENİN Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı)Yani Marksistler,emperyalizme darbe vurmanın da ötesinde,demokratik içerikli(gerek örgütlenme-proğram-eylem içerikli),tam bağımsızlık yanlısı olan ve komünist mücadeleyi engellemeyen ulusal hareketleri desteklerler.(İran'da Şahın devrilmesinden az önceki ve sonrası süreç hatırlansın.Bizim bu savlarımızın doğruluğu daha net anlaşılacaktır.)Ortadoğu ve Kuzey Afrika daki köktendinci akımların(Hizbullah,El kaide,Hamas,Müslüman Kardeşler vb.) yukardaki destek koşullarının hiç birini yerine getirmediği ve getiremeyeceği gün gibi açıktır.Öte yandan,bu hareketlerin hapsi ya komşu yerli gerici yönetimlerin ya da uluslararası emperyalist merkezlerin sevk ve idaresinde konuşlandırıldığı ve desteklendiği de gelişmelere kabaca bakılsa bile ortadadır.
Bu hareketlerin gerek İsrail yayılmacılığı ve saldırganlığına ya da Amerikan işgaline karşı duruyor gözükmeleri ve halklar nezdinde sempati uyandırmaları Marksistleri yanıltmamalıdır.Ama görünen o ki, küçük burjuva devrimcileri ve onların örgütleri,bu yapılara tüm yukarda saydıklarımıza rağmen sempatiyle bakmanın yanısıra,desteklemek gibi bir tavır içine girme eğilimindedirler.bu önemli demokratik-devrimci sapmadır.yığınlar nezdinde,köktendinciliğin yaygınlaşmasına dolaylı yoldan yardımcı olmaktır.Bunun en önemli nedeni ise,yaşadığımız topraklarda dinsel kullanımın yatay ve dikey olarak yaygın ve köklü olmasıdır.Ve bundan yararlanmak ve yığınlar nezdinde sempati kazanmaya çalışmak amacı gütmektedir.Yani mevcut geri noktaları kendisine basamak yaparak yatay genişlemeyi-örgütlenmeyi sağlamak amacı gütmektedirler bu devrimci-demokrat geçinen akımlar.Oysa yığınları ileri çekmenin-eğitmenin ve örgütlenmenin yolu ve koşulu,yığınların geri durudukları noktaya inmek değil yığınları kendi bulunmuş olduğunuz seviyeye çıkarmaktır.Devrimin önkoşulu budur.Geri bir toplumla devrim yapamayacağınıza göre,bu önkabul gereklidir ve buna uygun pratik çalışma...
Gerçekte demokrat devrimcilerin ve marksistlerin yapmaları gereken şey;bir yandan emperyalizm ve onun yerli işbirlikçilerini teşhir edip mücadeleyi örgütlemek ve ezilen halk-ulusların mücadelelerini desteklemek(hem ideolojik-politik ve pratik olarak) iken,beri yandan bu hareketlere liderlik eder gözüken örgütlerin gerçek niteliklerini de açığa çıkarıp yığınları uyarmaktır.
Marksistlerin ve demokratik devrimcilerin(kb devrimciliğinin) proğramlarında laiklik olması bile(zira ülkemizde gerçekte laiklik yoktur) başlıbaşına ,yukardaki değerlendirmelerimizden de anlaşılacağı züere,köktendinci hareketlerin desteklenmemesi için yeter de artar bile.Ama biz yine de kafa karışıklığını gidermek adına ve bu noktada yapılan ve yapılacak yanlışlar noktasında uyarıcı olmak için konuyu açmaya çalıştık.
Ezilen ve sömürülen halk ve ulusların,emperyalist işgal ve sömürüye karşı mücadelelerini desteklemek ile onlara liderlik eden gerici-yobaz örgütleri desteklemeyi birbirinden kesin olarak ayırmak gereklidir.Burada ayıraç noktası ve mihenk taşı,kesinlikle Marksistlerin ulusal hareketlerin desteklenme koşullarıdır.Sorunun çözümünü başka yerlerde aramak,kesinlikle başarı ve doğruluk getirmeyecektir.Rüzgarın geldiği yöne doğru eğilmek ve günlük pratik-politik taktikleri stratejik doğruların yerine geçirmek ve bu yanlışların izinde yürümek,Marksistlerin,komünist devrimcilerin işi olamaz ve değildir de....

KAHROLSUN EMPERYALİST SALDIRGANLIK VE İŞGAL!
KAHROLSUN HER TÜR VE RENKTEN GERİCİLİK!
YEŞİL GERİCİLİKTE KAPİTALİZMİN ÇOCUĞUDUR!
YAŞASIN ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI!
YAŞASIN HALKLARIN EŞİT-ÖZGÜR VE GÖNÜLLÜ BİRLİĞİ!
YAŞASIN ÖZGÜRLÜK YAŞASIN SOSYALİZM!
YAŞASIN GEREÇEK İNSANLIK DÜZENİ KOMÜNİZM!
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 20
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 12/11/2006 Saat 10:09  
GÜZELLİK İZAFİDİR,SOYUTTAN SOMUTA İNSAN OLARAK GÜZELLİK


Güzellik üzerine ne çok şiirler,ne çok romanlar,ne çok hikayeler , nede çok efsaneler ve de ne çok felsefi tartışma yazıları vardır.Güzellik,insanın yaşama bakışında ve toplumsallığında anlam kazanmadıkça gerçekte bir anlamı olmamıştır,Çirkinlik-kötülük vs olmadan güzellik ve iyilik kavramını gerçekte algılamak olanaklı mıdır?Elbette hayır.
Ferhat ile Şirin,Leyla ile Mecnun vs gibi efsane aşıkların aşık olduklarının aslında kendilerinin gözünde aşık olunabileceğinin altını çizmek gereklidir.Zira Felsefenin bu önemli soruya verdiği yanıtın esasını , güzelliğin ve onun kavranışının göreli-izafi ya da kişiye ait olduğudur.Kişi dünyaya hangi gözle bakıyor ise, dünyayı nasıl kavrıyor ve dünya üzerinde kendini nasıl konumlandırıp,tanımlayıp algılıyor ise; güzellik kavramına da öyle yaklaşır.
Burada daha önceden ele aldığımız kimlik sorununun öne çıktığını,kişi için öncelik ve sonralıkların belirleyici olduğunu ve öte yandan her bir kişiye veya tek tek insanlara göre güzellik kavramının farklı algılandığını ifade etmeliyiz.Bu anlamda fiziki güzelliğin her bir insan tarafından farklı algılanacağının ve de dünyaya bakış açısında nerede durduğunun ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.Biri için güzellik ya da yakışıklılık fiziki görünümde ise,bir diğerinde tamamen yürek-beyin güzelliğindedir bu kavramın anlamlandırılması.bu anlamda göreli-izafidir.
Ama beri yandan felsefi ve toplumsal boyutuyla ele alınmadan ,soruna doğru bir bakış açısı sunulamaz.Zira ,bir insanı fiziki görünümüyle değerlendirmek kesinlikle eksik- hatta yanlış olacaktır.Çevresi,toplumsallığıyla vardır ve ayrıksıdır insanoğlu.Doğal olarak bu bağlamda ele alınacaksa kişi ya da kişilerin toplumsal anlamda tuttukları yer öne çıkmaktadır.Kendilerini toplumsal konumlamada yürek ve beyin olarak nerede tuttukları ve ne derece topluma ve gelecek dünyaya katkı sundukları öne çıkmaktadır.
Kapitalizm ve de kendinden önceki toplumsal düzenler,doğaldır ki kadında ve erkekte güzellik kavramını dış görünüm ya da fiziksel olarak değerlendirmiştirler ve bu durumdan yararlanmışlardır.Kadını gerek üretim, gerek günlük yaşam ve gerekse yaratılan çekirdek aile ortamında tali duruma iten,ona kullanılması gerekli bir meta rolü biçen ve de en önemlisi kadını güzelliği anlamında toplumsal anlamda kullanılacak ve pazarlanacak bir meta gözüyle bakılması ve toplumsal olarak bunun yaygınlaştırılması amacını gütmektedir kapitalizm.Milyonlarca insan açlıktan ölümle pençeleşirken,milyonlarca doları güzellik yarışmalarında harcayabilmektedir kapitalizm.Onların anladığı anlamıyla magazin için,toplumsal yabancılaşmanın bir parçası olarak kişinin kendine yabancılaşması ve insanın gerçekte öz olarak hiçbir değerinin olmadığı bir toplumsal düzenin bir parçası olarak yaşatılmaktadır bu bakış açısı.Kadın kapitalizmde hele bu güzellik kavrayışıyla tam bir meta haline getirilmiştir.Hatırlayınız habire Barbie vs. operasyonları yapılmakta,burjuvazi ve onların sistemsel sacayaklarının bu anlamda da pislikleri bir bir ortaya dökülmektedir.Aynen futbolda olduğu gibi,bu ülkede ya da benzer bir çok ülkede olduğu gibi en çok paraları mankenler ya da fiziksel güzelliğin pazarlamacıları yada açıkçası kadını cinsel istismar eden kesimler almaktadır.
Ama ve fakat bunda şaşılacak hiçbir şey yoktur.Zira mevcut düzenin ayakta durabilmesi kesinlikle bu kişisel ve toplumsal dejenerasyona bağlıdır ya da yabancılaşmaya.Bunun için döktüğü milyar dolarları egemen düzen, yoksulluk ve açlık için kullanmamaktadır.Kadın mevcut düzende onun için kullanılacak bir meta olmanın da ötesinde milyonların beyinlerinin ve yüreklerinin de kirletilmesinin ve yabancılaştırılmasının en önemli aracıdır.Bundan yıllar önce meşhur İspanyol faşist diktatörü olan Franco’ya iktidarının hikmetini soran gazetecilere verdiği yanıtta gizlidir bu soruna bakış açısı.Soru:bunca yıl iktidarınızı neye borçlusunuz?Yanıt:3 f kuralıdır der.Nedir Bu 3 F kuralı:Futbol,Fiesta ve Fuhuş…Futbol gerçeği zaten ortadadır.Fiesta tembellik,üretimden kopuk tüketici ayrıca kolay yoldan para kazanmanın yöntemleri,rüşvet,hırsızlık,yolsuzluk vs vs .olarak tanımlanabilir.Son F ise fuhuştur.Toplumsal ahlaksızlık ve kişiliksizleştirmenin ve de yabancılaştırmanın bir ayağı da budur.Kadının bedeninin kullanılmasına ve fiziksel özelliklerinin öne çıkarılıp toplumsal paranoyalar yaratmanın en güzel örneklerini sunmaktadır kapitalizm bu anlamda….Bu sorunun böylece kavranmasının önemi büyüktür.Zira sorunun kişisel ve yakın çevresel kavranması ve dar bir çerçeveye sıkıştırılıp sistemin rolünün gizlenmesi doğru sonuçlar üretmeyecek ve sorunun kendisinin nihai çözümünün kavranmasını engelleyecektir.Aynen töre cinayetlerinin kişisel ve eğitimsel kavranması gibi.Mevcut düzen bu cinayetleri ısrarla bununla kavratmak istiyor.Ama her gün gazeteleriyle,tv leriyle aynı suçu kendisi işliyor.Ardından 17 aylık bebeğe tecavüzün ardından timsah gözyaşları döküyor ve ya döktürüyor.Peki buralara getiren nedir insanları soran,sorgulayan yok.Yada soran ve sorgulayana zaten neleri reva gördüğü biliniyor.İnsanları açlık,yoksulluk,kuralsızlık vs içine iten sistem kendi yüzünün arka planda görünmemesi için elinden geleni yapıyor…
Gerçekte güzellik nasıl algılanmalıdır?
Güzellik bir bütündür bizce.Diyalektik ve tarihsel materyalist anlamda güzellik tüm boyutlarıyla ve toplumsal durumuyla ve algılanışıyla kavranmadıkça doğru sonuçlar üretemez.fiziksel ve tinsel yada öz olarak insanın güzelliği bir bütündür ve parçalanamaz.Ve esasen yüreği ve beyni güzel olmayanın bedenen güzel ya da yakışıklı olarak algılanması sadece bu anlamda olmak üzere görelidir.Bedeni güzellik kavranışı kesinlikle kişisel ve görelidir.Ama beri yandan beyin ve yürek güzelliğinin göreli olması olanaklı değildir.Nedir beyin ve yürek güzelliği?Bunu alevi –kızılbaş geleneğinin bir cümlesi aslında özcesi çok güzel anlatmaktadır:Eline,beline,diline,özüne,sözüne,gözüne sahip olmak ve de sadık olmak.Yani kısacası insan olmak.Dürüstlük,namusluluk,onurluluk,saygı,sevgi,hak ve hukuk bilirlik,kendisine yapılmasını istemediğini başkalarına yapmamak,yalan söylememek,dedikodu yapmamak,ikiyüzlü olmamak,mazlumdan ve ezilenden yana olmak vs vs.Bugün bu değerler erdem olarak ortaya konmaktadır ne yazık ki.Halbuki insan olmanın genel geçer değerleridir bunlar.Bunlarsız gerçek bir insandan söz etmek olanaklı değildir.İnsan gerçek bir insan(öz olarak insandan söz ediyoruz bu somut değerler üzerinden) olmadan güzel olunabilir mi?Denir ki, Ferhat’ın sevdiği Şirin fiziki anlamda güzel değilmiş ve Ferhat’ a sorulmuş bu.Ferhat ise,”siz birde benim gönül gözümle görün “ demiş.bu gönül gözünü doğru anlamak ve doğru yerinde kullanmak çokça önemlidir.Bu anlamdaki güzellik göreli ise de insani değer ve ahlak açısından güzellik kesinkes somuttur ve de genel geçerdir.
Sınıfsal değerlendirmelerden ve bilimsel temellerinden uzak tartışılacak güzellik kavramında uzlaşı yaratmanın olanağı yoktur.Soyut,kişiye özel bakış açısıyla sınırlanmış bir değerlendirmenin genel geçer hale getirilmesi olanaklı değildir.Ya da sınıflı toplumlara özgü olan ve kadının cinsel anlamda istismarı ve ikinci bir kategorik sömürüsünü ortaya koymadan ve bu boyutuyla sorunu tartışmadan yapılacak tartışmaların gerçekleri açığa koymaktan uzak olacağını belirtmek zorunludur.
Güzellik insana ama gerçek insana özgüdür.Aynalar güzelliğin ayracı değildir.Güzelliğin ayıracı ve değeri toplumsal olup olmadığındandır.Toplumsal ve yukarda saydığımız değerler-ahlaki ölçülerde ise,insan güzeldir.Ve insanlar toplumsal mücadeledeki yerlerini aldıkça insanlaşacak ve insanlaştıkça da güzelleşecektir.Kapitalizmin korkulu rüyasıdır bu durum.Kapitalizm bundan korkup ürktüğü içindir ki,sınıfsal mücadelenin bir boyutu olarak dejenerasyon,apolitizasyon,değer erozyonu,yabancılaştırma vs için milyarlarca dolar saçmaktadır…
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 21
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 12/11/2006 Saat 10:11  
PROLETARYANIN VE DEVRİMLERİN SONU MU?



Kapitalizm,sanayi devrimi ve arkasından burjuva demokratik devrimleriyle birlikte açtığı kendi düzen yolunda gelişmeye ve ilerlemeye devam etmiştir.Hala da gelişme ve ilerlemeye devam etmektedir.Geçtiğimiz yüzyılın başından itibaren üst aşaması olan emperyalizme evrilen kapitalizm,yüzyıl içinde çağın gereklerine göre kendini yeniden yapılandırmış ve egemenliğinin devamı uğruna ne gerekiyorsa yapmıştır.Dünyanın sömürgeleştirilmesi ile birlikte ,yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren fiili olarak ta yalnız kalmayan ve karşısında ciddi proleter hareketler bulan,emperyalist kapitalizm dünyanın paylaşımı uğruna iki ciddi paylaşım savaşına girmiş ve pazar ve uluslararası rekabette öne çıkan belirli merkezler oluşmuştur.Bu arada bilim ve teknolojide korkunç gelişme ve ilerlemeler olmuş olup;üretim patlamaları yaşanmış-artık teknoloji yoğun üretim günlük gerçeklerden olmuştur.En azından dünyanın emperyalist metropolleri ve görece gelişmiş kapitalist merkez ülkelerde emek yoğun üretimin yerini yavaş yavaş teknoloji yoğun üretim almış görünüyor.Doğal olarak ta bu gelişmeler,Marksist cenahta ve çeşitli sosyal-sınıfsal kesimlerin tartıştığı bir konunun başlangıcına yelken açmış bulunmaktadır.Ve tartışmanın ana gidişatının ve sonucunun nihayetinde artık sınıfın,proletaryanın adım adım yokolacağını,doğal olarak Marksizmin temel olarak dayandığı sınıfın ortadan kalkmasıyla birlikte,sosyalizm-komünizm ülküsünün de artık bir düş olarak bir kenara çekileceği ve öte yandan sınıflar arası uzlaşmanın ve de sosyal demokrasinin temel politikalarının genel geçer olacağı iddia edilip tartışılmaktadır.Bu arada Marksist cenahta,buna ilişkin çok ciddi bir çalışmanın ve tartışmanın ve günü kavramanın gerektirdiği uğraşlar içine girerek,teorik çalışmalar yapıldığını söylemek olanaklı değildir.Daha çok görmedim,duymadım ve bilmiyorum ile ilgili üç maymunun oynandığını sav olarak ortaya koysak sanırız yanlış tespit yapmış olmayız.
Marksizmin bir bilimsel eylem klavuzu gibi algılanmamasının da bir ürünüdür bu durum ve sonuçları.Eğer proletarya ya da bir biçimiyle birilerinin iddiasıyla ezilenler varsa , orada bir karşı duruş olacaktır gibi sığ bir mantıkla zamaneyi kavramak olanaklı değildir.Zaten Marksizmin temelleri doğru kavranabilmiş olsaydı ya da bu duruşa güvenilmiş olsaydı,bu temelin vermiş olduğu güçle gün kavranmaya çalışılır ve buna ilişkin bir bakış açısı sunulup ötesinde pratik- taktik yönelimler ve çalışma örgütlenir idi.Ama buna ilişkin doğru bir duruş ancak,ciddi ideolojik-teorik-politik altyapı sağlamlılığı gerektirir ve öte yandan savrulmadan korkmadan işe girişmek gibi bir irade önkoşul sayar.Ama bunu yapabilecek bir siyasal hareket olmamıştır bu zamana kadar.Yapmak için yola çıkanlardan çoğu ise,doğru bir noktada duruşları olmadığından savrulmaktan ve sağa kaymaktan kurtulamamışlardır.
Emperyalist kapitalizm,artık kendi içinde tekelleşme devresini çoktan tamamlamış olmakla birlikte,uluslarası emperyalist tekel grupları oluşturma sürecini dahi tamamlamıştır.Emperyalist merkezler,gerek yerli işbirlikçileri veya yer yer de rakip emperyalist tekel gruplarıyla birleşme ve daha çok ve geniş hakimiyet kuralına göre hareket etmektedir.Sadece sanayi alanında değil,üretimin her alanında ve mali piyasalarda da bankalar aracılığıyla genel kar oranını arttırmanın yollarını yaratmak için uğraşmaktadırlar.
Emperyalist metropollere bağımlı yeni sömürgeler de, uzmanlaşmış üretime dönük çalışmalar alabildiğine yoğunlaşmıştır.Ki bu da emperyalist merkezlerin kar oranları düşünülerek emek yoğun üretim gerektiren ve ucuz işgücünü zorunlu kılan alanlar olmaktadır çoğunlukla.Tekstil,yan sanayi,gıda üretimi vs gibi sektörlerin dağılımına bakar isek bu gerçeği çıplak biçimde görebiliriz.Bu uzmanlaşmış üretim alanları yaratmak tamda komünizmin ruhuna uygun olarak ,alt yapı sunmaktadır.Bunun yanısıra ana üretim alanları hala emperyalist metropollerin kıskanç biçimde kendinde tuttuğu alanlar olarak varlığını sürdürmektedir.Ki teknolojiye ilintili tüm üretim sektörleri bu alanda sayılabilir.
Üretim süreci bir bütündür.Fabrikadan başlayıp tüketicinin elinde ve hatta ürünün geri iadesini gerektirmeyecek tamiri dahil süreci tümüyle kapsayan ve bir tüm olarak hizmet sektörünü de bu arada içine alan geniş bir süreci ifade etmektedir.Bu süreçteki herhangi bir parçalanma tüm üretim sürecinin ortadan kalkmasıdır.Üretim bir zincirin halkaları gibi birbirini tamamlayan öğelerden oluşmaktadır.Bu sürecin ana elemanları içinde ,sermaye(anamal-kapital),amortisman,hammadde ve üretici güçler yer almaktadır. Üretici güçler dışında diğerlerinde gerçekte hiç bir değişiklik yoktur ve pazardaki rekabette hemen hemen tüm kapitalistler için aynı değerlerde temin edilmektedir.Buradaki temel değişken üretici güçlerde olmaktadır.Üretici güçler derken anlaşılması gereken asıl şey emek ve yan olarak makinelerdir.Herkesin bildiği gibi,emek temelde artı-değeri üreten tek kalemdir burada.Yani bir ürünün hammadde halinden alınıp,ona emekle değer katıp ve tüm giderler düşüldükten sonra geriye kalan değere ya da bir proleterin kendisine ödenen ücretin karşılığı olarak çalıştığından fazlaca çalıştığı süre içinde ürettiği değere, biz artı-değer diyoruz.Ya da kapitalistlerin dilinde kar.Yani karın temeli emeğin yarattığı ya da fazladan çalıştığı süre içinde yarattığı ürün ya da değerdir.Bunu sağlayacak makineler değildir.Bunu temel olarak sağlayan demek ki,insan ya da işçidir.Teknoloji bu anlamda ne kadar gelişirse gelişsin,artı-değer ve sömürü olarak işçilik temel olarak devam edecektir ve kapitalistler en sonuçta işçilerin yarattığı bu artı-değerle karlarının devamlılığını sağlayabileceklerdir.Zira,piyasa koşullarında rekabet halindeki tüm kapitalistler, değişken olmayan sermaye etkenleri konusunda tamamen aynı koşullara sahiptirler.Yani son model teknolojik aletler,hammadde,elektirik-su vs gibi amortisman giderleri her rakip kapitalist açısından aynıdır.Buradaki değişkenlik,emek ve onun yarattığı değer üzerindedir.Yani her halükarda,emperyalist kapitalistler ve onların tek tek yerli işbirlikçileri işçi sınıfını yekten ortadan kaldırmakla genel kar oranlarını düşürmekle eş anlamlı bir iş yapmış olacaklardır.Bu anlamıyla,teknolojik her gelişme üretimin daha da yoğunlaşması ve artan pazar sorunu ve arkasından ciddi rekabetler ve sonrasında paylaşım savaşlarının önünü açmaya yarayan bir kaldıraç görevi görecektir.
Öte yandan bilim ve tekniğin gelişmesiyle üretilen makineler ,sonuçta yine insana ihtiyaç duyacaktır. Ayrıca bu makinelerin üretimide yine bir biçimde insan eliyle olacaktır.Bu sürecin, komünizmin hedefleri arasında olan kafa emeği ile kol emeği arasındaki farkı ortadan kaldırma sürecini hızlandırmak gibi bir sonucu vardır.Beyaz yakalılar ile mavi yakalılar-işçi sınıfı arasındaki uçurumu ortadan kaldırıp bütünleşmesinin önünü açmaktadır.Ayrıca bu teknik aletlerin ya da robotların kontrolünü yapacak,bakımını,tamirini vb yi yapacak işçilere ihitiyaç olmayacak mı?İlk anda bu robot makineleri üretecek insan olmaycak mı?Daha bilinçli ve eğitimli bir proleterler sınıfına ihtiyaç duyulacağı kesin.Zira makineleri kullanmak ya da tamir- bakım yapmak belli bir kalifiye eğitimi şart koyacaktır.Bu anlamıyla eğitim sektörü veya üretim alanınında bir üretim sürecinin parçası olduğunu düşünürsek,yine ister kol emeği ister kafa emeği kullanılsın sonuçta emeğe ve bir proleterler sınıfına ihitiyaç duyacağı kesindir.
Emperyalist kapitalizm,daha çok kar,daha çok pazar ve daha çok para üzerine kuruludur.Emperyalist kapitalizmin elbette ki mezar kazıcısı emek-sermaye temel çelişkisi içinde proletarya olacaktır.Proletaryanın ,bilim ve tekniğin gelişmesine karşı olmasını düşünmek abesle iştigal olacaktır.Bilim ve tekniğin gelişmesi proletaryanın yok oluşunu değil,yeniden dirilişini sağlayacaktır.Sanayi devrimi sürecinde Çartist hareket ,proletaryanın yaşadığı olumsuz yaşam şartlarının fabrika tarzı üretime ve makinesel üretime geçişle ilintili olduğunu düşünüp,o günlerde bulundukları her alanda makineleri ortadan kaldırmışlar,yoketmişlerdir,kırmışlardır.Ama ,makineleri yoketmeleri,kırmaları süreci tersine çevirmediği gibi bunun yanlışlığını ve nihayetinde makinelerin bu işte kusuru olabilecek en son şeyler olabileceğini hem yaşamsal tecrübeleriyle ve hem de Marksist hareketin sınıf içinde gelişmesiyle farketmişlerdir.Bu açıdan makinelerin,teknolojik gelişmenin ve robotların genel sömürü ,yağma ve talanı ortadan kaldıracağını ya da proletaryaya sınıf olarak ihitiyaç olmayacağını söylemek kesinlikle yanlıştır.
Elbette emperyalistler arası rekabet pazar sorununu gündeme getirdikçe teknoloji yoğun üretim insan üretiminden daha üstün olabilecektir.Teknolojik üretimin de kendine göre maliyet sorunu olduğu ve de arkasından karlarda düşme eğilimi yaratacağı da şüphe götürmez.Daha yoğun üretim daha yoğun bir tüketimi beraberinde getirmelidir ki,birbirini karşılayabilsin.Peki üretilen malları alabilecek insanların işsiz ve alabilecek durumlarda olmadığı düşünülürse sonu ne olacak?Ayrıca karın esas kaynağının emeğin yarattığı artı değerden olduğu düşünülürse daha fazla kar ve daha fazla para amacındaki kapitalistler bu açığı nasıl kapatacaklar?Bu sorular ucu açık sorular değildir bizce.Nihayetinde kapitalizm doğası gereği,bu temel çelişkiyle birlikte kendi mezarını kazmaya devam edecektir.
Öte yandan Çin emperyalizminin şu andaki gelişme potansiyelini ele alalım.Çin kapitalizminin,şu anda başka büyük emperyalist odaklarla savaşımının ve giderek artan pazar payının nedeni nedir acaba?Daha yoğun teknolojik üretim mi yoksa ,emek yoğun üretim ve ucuz işgücü mü? Elbette ki ciddi nüfus potansiyeli ve emek yoğun üretim-ucuz işgücü!!!.Peki bu iddia edilen teknolojik gelişmelerin işçi sınıfını bitireceği savını çürütmüyor mu?
Keza,emperyalist kapitalistlerden hiç biri şu anda sınıfın olmadığı, teknolojiye rağmen bir üretim tarz ve modeli geliştirebildiler mi?Hayır.O halde,yukardaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere ne kapitalizm ve nede karşıtı ve gelecek olan sosyalizm ortadan kalkmamıştır.Büyük tekeller üretimi ne kadar modern ve teknik ağırlıklı kılarlarsa kılsınlar,nihayetinde yine de bu tekniği oluşturacak ve kullanacak ve ortaya çıkan ürünü satın alacaklara ihtiyaç duymaktadır.
Emperyalizm,artık üretimi bu anlamıyla daha çok emeğin ucuz olduğu kendine bağımlı ülkelere aktarmaktadır.Artık,klasik sömürgeciliğin karekteri olan,montaj sanayileri yerine doğrudan üretim yapan fabrikalar yapmaktadırlar.Örneğin Türkiye'ye bakmak bu anlamda yeter de artar bile.Tüm büyük emperyalist tekellerin artık doğrudan üretim yaptıkları fabrikalar cennetidir Türkiye.Otomotiv sanayiinden,gıda sanayine,imalat sektörünün değişik kollarına kadar yaygın bir fabrikalar ve üretim süreci görülmektedir.Hatta bile büyük tekstil firmaları (Türk patentlilerden bahsediyoruz),emeğin daha ucuz olduğu ve yerinde üretim ve satış yapabildikleri,maliyetin daha da ucuzlatılabileceği alanlara kaymaktadırlar.Türk işbirlikçi tekelci kapitalistleri eski Doğu Avrupa ülkelerini bu anlamda epeydir mesken tutmuş bulunmaktadırlar.
Emperyalizm ve ya küresel kapitalizm,giderek daha fazla ve yoğun biçimde tek merkezlileşmektedir.Bundan bir ay kadar önceye kadar bir kaç otomobül tekeli,general motors-renault ortaklık yapmak için ve birleşmek için görüşmeler yaptılarve fakat olasıdır ki kar oranlarında anlaşamadıkları için görüşmeleri askıya aldılar.Uluslarası tekeller ve şirketler ,artık sınır vs tanımamaktadır.Giderek daha fazla dünyayı tek bir ülke ve pazar haline getirmektedirler.Artık sermaye hiç bir kural tanımadan günlük yaşamın tümünü tek merkezden yönetmeye başlamıştır.Dünya piyasası belirli merkezlerden sermaye sahiplerince ve uluslararası tekellerce kontrol edilmektedir.Örneğin ,NY borsasındaki olumlu veya olumsuz bir gelişme tüm dünyayı kasıp kavuran bir ekonomik debelenmeye sahne olmaktadır.
Emperyalist kapitalist merkezlerde ve metropollerde üretimin teknoloji ağırlıklı ve emeği daha çevresel tutan bir potada gidebileceği söylenebilir.Bu merkezlerde, eski Yunan sitelerindeki köle sahiplerinin durumu gibi,sömürgelerden gelebilecek payla yaşayabilecekleri düşünülebilir.Yani sömürgeler ya da köleler çalışacak,köle sahipleri ya da emperyalist metropoller yiyecekler. Peki,bu ülkelerdeki proleterler ve emeğinden başka geçinecek şeyleri olmayanları ne kadar daha kar hırsıyla dolu emperyalist kapitalist şirketler besleyebilecekler?Ya da besleyebilir lermi?Bunun olanağı yoktur.
Kapitalizmin temel çelişkisi devam edecektir.Emek ve ya sermaye ortadan kalkmadığı sürece , bu çelişki çözülmeyi bekleyecektir.Her halükarda bu çelişki,kapitalizmin doğası gereği ortadan kalkamaz düzen sınırları içinde.Bu çelişkinin çözümü,sosyalizmde olanaklıdır.Teknolojik ve bilimsel gelişmeler , kapitalizmin daha hızlı bir biçimde sonunu hazırlayacaktır.Dünyayı birleştiren ve bütünleştiren kapitalizm,kendi mezarının daha rahat kazılmasını sağlamaktan başka bir şey yapmamaktadır.Emek-sermaye temel çelişkisi teknolojik gelişmeden bağımsız varlığını sürdürmeye devam edecektir ve en nihayetinde bu çelişki toplumsal devrimler ile sonuçlanacaktır.
Emperyalist kapitalizmin genel kar oranlarında son bir kaç yılda gözle görülür bir düşüş gözlenmektedir.Yanısıra ciddi bir rekabet yaşanmaktadır pazar sorunun da.Bu durumun çözülmesi gereken bir sorunu beraberinde getirdiği görülmektedir.Bu da emperyalist bir kapışmanın çok ta uzak olmadığının habercisidir.Bu karmaşa ve gelişmeler toplumsal devrimlerin önünü açabilir.Proletarya ve onun öncülerini,tüm sağcı,anti marksist yaygaraların karşısına dimdik çıkabileceği bir alan yaratacaktır bu gelişmeler.Yalnızca proletarya bu,sistemi ortadan kaldırıp yerine gerçek insanlık düzeni olan komünizmi kurabilir.Emperyalist kapitalizm attığı her adımla,proletaryayı daha çok iktidara yakınlaştırdığının farkında değildir.
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 22
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 12/11/2006 Saat 10:13  
KİMLİK SORUNU,ANADOLU VE DERSİM


Genelde dünyada özelde de Anadolu'da bir kimlik sorunu yaşanmaktadır.Bu durum,ciddi bir toplumsal bunalım ve bunalımdan çıkış yollarının arayışından kaynağını almaktadır.Emperyalist kapitalizm bu sürecin temel belirleyici noktasıdır.Bir bütün olarak işçinin,kişinin önce üretip yarattığına,ardından topluma ve nihayetinde kendisine yabancılaşmasıyla atbaşı giden süreç;ciddi bir arayış,yaşamı anlamlandırma ve gerekçelendirmeye ulaşmıştır.Dünyada yerelde yaşanan tek tek gelişmeler artık ve giderek genele yayılmış olup,kimlik bunalımı soyuttan somuta bir yeni yapılanma ve kendini tanımlama sürecine evrilmiştir.Artık dünyanın her yerinde gerek kişisel ve gerekse de toplumsal,siyasal,etnik,mezhebi-dinsel vs kimlik arayışı süreci derinleşmiştir.Bu arayışın,kendini anlamlandırma,tanımlandırma sürecinin toplumsal anlamıyla da kişisel anlamıylada yaşanması gerekmektedir.Bu kaçınılmazdır.
Felsefenin tarih boyunca sorduğu en temel sorulardan biri olan "ben kimim?"sorusu artık toplumsal anlamda ,bunalımın ve arayışın temel sorularından olmuştur.Bunalım ancak ve ancak bu soruya verilecek olumlu ve doğru yanıtlarla aşılacaktır.
Peki kimlik nedir?
Kimlik,kimden gelmektedir.Bir şeyin kendini anlamlandırma,adlandırma ve tanımlandırmasıdır.Bir şey kendi başına , tek başına hiçbir şeydir.Ancak başka şeylerin varlığında bir anlam ifade etmektedir.Bu anlamıyla toplumsallık ve yaşamın kendisinde diğer varlıklarla karşılaştırıldığında ve farklılaştığında anlamlı olan bir olgudur.İnsanın kimlik sorununa geçip açmaya çabalayalım.
Önce insan bir şeydir,maddedir.Canlı bir maddedir,hareket eden bir canlıdır.Diğer canlılardan farklıdır ve bir türdür insan.İnsan neslinin çoğalmasını sağlayan tür olarak insandan cins olarak iki temel cins vardır.Kadın ve erkek.İnsan kimliğinin ardından cins olarak kimlik tanımı başlar.Yaşanılan maddi çevrenin kendisine kazandırdığı özellikler ile anlamlı olan çevresel bir kimliği vardır.coğrafi ve çevresel bir kimlik.Yaşanılan coğrafya ve toplumsal çevre belirleyicidir bu kimlik tanımında.Ardından,yaşadığı coğrafyada birlikte yaşadığı insanların kendilerini madden ve manen üretme biçimleriyle ayırt edilen kültürel kimliği vardır insanın.Tarihsel ve toplumsal bir bir bütünlüğe ve devamlılığa işaret eder bu kimlik .Burada Bitmez.Bu kültürel kimlik içinde ,üretim süreci içinde konumlandığı yere karşılık gelen bir sınıfsal kimliği vardır.Sınıf içinde yürütmüş olduğu etkinliğe göre kendini tanımlama ve örgütlenme tercihiyle ideolojik bir kimliğe;bu kimliğin uygulanması tercihlerine araç ve yöntemlerine göre siyasal bir kimliğe sahiptir.Bu siyasal kimliği hangi etkinlik ve örgütlülük içinde kullanıyor ise örgütsel kimliğe;çevresi içindeki aktivite ve bireysel yetenekler ile de en üst noktaya bireysel bir kimliğe sahiptir.
Bireysel kimlik,kendinden önceki kimliklerin toplamı olmakla birlikte onlardan farklıdır.(Aksi durumda her birey aynı olurdu tek bir makineden çıkmış gibi)Bu açıdan birey kimliklerinin toplamını bütün boyut ve aşamalarıyla kendinde gerçekleştirebildiği oranda kimlik sahibi olur.Bunu başaramayan birey de yada bu boyutlardan veya aşamalardan birinde ki ya da bir kısmındaki eksiklik ya da zincir parçalanmasında birey eksik kimlikli olur.Zaten buda nihayetinde kimliksizlik demektir.Kimlik doğal olarak doğuştan gelen kimi boyutları yanında edinilen,kazanılan bir şeydir.Yaşamın doğal akışkanlığı ve hareketi içinde diyalektik olarak hareket halindedir,durağan değildir.Etkilenir,etkiler-değişir,değiştirir-dönüşür,dönüştürür....
Anadolu'da Kimlik Sorunu ve Dersim:

Anadolu'da kimlik sorunu hep olageldi.Yüzyılların çeşitli kimlikleri baskılayıcı,yoksayıcı ceberrut devlet gelenekleri altında yokolmaya,sinmeye yüz tutmuş kimlikler toplumsal değişim ve bunalım ve arayışlar zincirinde kendini aramaya çıktılar.Bu anlamda toplumsal bunalımlar kimlik bunalımlarına ve tersi mücadeleler ile bugüne gelindi.Artık kabına sığmaz bunalımlar,kendine dönüş ve arayışı öne çıkardı.Ve felsefenin ana sorusundan başladı süreç ve sosyolojinin yolunda bu arayış sürüp gitmektedir ve görünen o ki,daha uzun zamanlar alacaktır bu süreç.Tek tek bireyler,topluluklar gerek etnik-ulusal,gerek dinsel-mezhebi,gerek siyasal anlamda kendilerine doğru bir yolculuğa çıkmışlardır.Hala bu yolculuk,nereye varacağından bağımsız olarak düşünülürse sürmektedir ve sürecektir.
Anadolu'daki bu yolculuğun öncülüğünü 1980Eylülünden sonra Kürt Ulusal kimlik mücadelesi ile Anadolu Alevi-Kızılbaşlığı yapmaktadır.Bu anlamda Kürtlerin kimlik mücadelsi kendini tanımlama ve adlandırma sorununu önemli oranda aşmış olmakla birlikte siyasal konumundan ve koşullarından dolayı kendine özgü sorunlar yaşamaktadır.Öte yandan Alevi-kızılbaşlık kimlik mücadelesi deyim yerinde ise,daha yolun çok başındadır.Yüzyılların baskı altında tutulmuşluğunun yaratmış olduğu sinmişlik çeşitli siyasal amaçlar ile kanallar açıldığında,ayakları pekte yere basmadan ve de aynı zamanda zeminleri oldukça kaygan bir biçimde sürmektedir arayış.
Bu genel durum içinde Dersim, kendi içinde orjinalitesini koruyarak ama sürecin en önemli parçası olmaya devam ediyor.Dersim bu anlamda kimlik mücadelesinin çok değişik boyutlarıyla sürdüğü,gerek ulusal,gerek dinsel mezhebi gibi gözüken aslında kızılbaşlığın farklı algılanması vs anlamıyla da en uç noktalarda teorik-ideolojik-politik tartışmalar konu oluyor ve olmaya da devam edecek gibi.Zira görünen o ki,ne kadar insan var ise kendine dersimliyim diyen bir o kadara da yakın farklı düşünceler var.(Bu biraz durumu abartmak için bilinçlice kullanıldı deyim olarak.Ama gerçektende kimlik bunalımının bu boyutlarda ve farklı kulvarlarda yürüdüğü ve bilimsellikten çoğu zaman uzak tartışmalar yürütüldüğü ender yerlerden biri Dersim.)Dersimli hala kendisini aramaktadır.Hala yaşamsal olarak kendisini diğerlerinden farklı yapan kimliklerin peşinden koşarcasına ve kendisini diğer toplumsal kesimlerden farklı bir şeyler arama uğruna varolan değerlerinden bile vazgeçecek duruma gelmiştir.Herkes bir kenarından tutturmuşta gidiyor.Yapılan çalışmalar içinden bilimsel sayılabilecek o kadar az çalışma varki.Öte yandan kim kendini nasıl hissediyorsa hissetsin de denemiyor.Kimliksel ayrıksılıklar abartılıyor ya da tamamen yok sayılıyor.Garip bir biçimde bir kimlik parçalanması ve tanımlanmasında sorunlar yaşamakta (Özellikle 80 Eylülü sonrası ve de yoğun olarak 90 lı yıllarda) ve bir yönelim içine girmiş Dersimli.Çoğu nereye gittiğini bilmeden ve de gerçekte ne olduğu noktasında asgari bir fikre bile sahip değilken her şeyi ve her durumu kendine göre yontup duruyor.Ama bir geçğin altını çizmek gerekir ki;genel olarak Dersimliler kendini tanımlama ve adlandırıp anlamlandırma noktasında net bir karar verebilmiş değildirler.Dersimliler,hala ulusal kimlikleri noktasında Zaza mı,Kürt mü,Türk mü,Ermeni mi ya da başka bir ulusal-etnik kökenden mi olduğunu net biçimde söyleyemiyorlar.Söyleyenler de de genel anlamıyla siyasal duruşun etkili olduğunu ifade edebiliriz.bu anlamda siyasal olarak siyasal kimlik çoğu zaman Dersimli de öteden beridir belirleyici oldu.Oysa ki,Siyasal kimlik sahibi olmak etnik kimliğe ihtiyaç olmadığı anlamını getirmezki.Yada bunlar birbirlerine ters değildirler.Tam aksine tamamlayanlardır.Vede yukrada da ifade etmiştik,bireysel kimliğin bileşenleridirler.zincirin halkalarıdırlar.Ve buradaki bir eksikliğin kimliksizlik olduğunu ifade etmiştik.Ki sosyolojik olarak bu bilimsel bir tespittir.Yine Dersimli Alevi-Kızılbaşlık tanımından da farklı bir noktadadır.Her kesim buna farklı bakmaktadır.Kimi buna Dersim İnancı demekte,kimisi aleviliği yaşam biçimi ve felsefe olarak kabul etmekte,kimi ise mezhepsel tanımını öne çaıkarmaktadır.
Kimliksel anlamda Dersimli de tam bir kaos-karmaşa vardır.Dersimli kendisini bir yere oturtamamakta ve kendisini net bir şekilde tanımlayamamakta,anlamlandıramamaktadır.Her çalışma ,kendini doğrulama ve ispat çabasının ürünü gibi algılanmakta olduğundan çalışmalara da güven de yoktur genel olarak.Peki bu kimliksel bunalımın-karmaşa ve kaosun nedeleri nedir?
Birincisi,kozmopolit bir yapıya sahiptir.Anadolunun bir çok bölgesi gibi bir çok etnik,mezhebi vs toplumlara yurtluk yapmıştır Dersim.Bu toplumsal yapılar öylesine kaynaşmış ki,kim kim,aslında köken ne,nereden ve nasıl gelinmiş,hangisi yerli hangisi sonradan gelmiş vs vs. ayırtetmek olanaklı değildir.Bu kaynaşma,benzeşme ya da aynılaşma bu karmaşa-kaosun birinci nedenidir.(Elbette bunu olumsuz anlamıyla söylemiyoruz.Sadece sorunun kaynaklarını belirleme adına durum tespiti yapmaya çalışıyoruz.)Gelenler kalmış ve zoraki sürgünler olmadığı sürece kimse de çıkmamıştır Dersimden.İçine kapanık-dışsal baskının etkisiyle- bir toplumsal yaşantı,devletsel örgütlenmelerin dışında oluş vs .bunu koşullamıştır.
İkincisi,Anadolu da yaşayan diğer topluluklardaki gibi yazılı bir kültürel aktarım yoktur.Yazılı kültür olmayınca sözel aktarımların ve efsanelerin egemenliği sözkonusu olmuştur.Bunların ne kadar güvenilir olacağı tartışma konusudur.Zira günün koşulları ve pragmatizm bu tarzda aktarımları kesinkes etkilemiştir ve damgasını vurmuştur doğal olarak...
Üçüncüsü,Dersim özelinde 38 ve sonrasında yoğun baskı,katliam,kıyım,sürgünler vs ciddi bir asimilasyon sürecinin varlığının buna kesinkes etkisi olmaktadır,olmuştur.Zira yaşananlar Dersimli kimi çevrelerde red ve inkarı egemen eğilim haline getirmiştir.Kolayca varolana uyum sağlayan yapısıda eklenince Dersimli kendi değerlerine,kimliğine çok hızlı biçimde yabancılaşmıştır.Dersimin önemli çoğunluğu bu asimilasyon sürecine direnenememiştir.Boyun eğip kolayca adapte olmuştur.Yeni kuşak Dersimli çocukların ezici çoğunluğu buna Dersim de yaşayanlar dahil kendi dilinin günlük yaşamda kullanılmamasından dolayı dillerini bilmemektedirler ve konuşamamaktadırlar.
Dördüncüsü,bireysel kimliği oluşturan öğeler arasında bütünlük kavrayışı yoktur Dersimli de.Benlik,kimlik konusunda her toplumsal kesimin kıskançlığına sahip değildir Dersimli.Sanki enternasyonalizm ve enternasyonalistlik ulusal,yerel kimlikleri redediyormuş gibi sapma ve doğru olmayan bir anlayış var.Bunun esaslı nedeni ise,kolaycılık ve rahatca kendini varolan duruma adapte etmenin kolaycılığıdır.Gerçekte her bir boyutuyla kimliksel tanımlamalar zincirin halkaları demiştik.Birinden birinin eksikliği esasen eksik kimlik ya da kimliksizlik demiştik.
Yukarda anlattıklarımızın üzerine ne denebilir ki?Dersimli gerçekte bu kimlik sorununun neresindedir?Kafası karşık ve ya kafasında soru işareti olmayan kaç tane Dersimli var?
Sonuç olarak Dersimli nesenel olarak bu sorunu aşmalıdır.Kendini tanımlama,adlandırma noktasında orjinallikler peşinden koşmak değil gerçekler ve yaşananlar esas olmalıdır. Her türlü bilimsel çalışma desteklenmelidir.Ama çalışmalar kesinkes bilimsel olmalıdır.Tek tek bireylerin ya da Grupların savlarını doğrulamak için değil,bilimsel sonuçlara ulaşmak için çabalamak esas olmalıdır.Kimse kendini başkalarına dayatmamalıdır.Esasta kimlik sorununda temel, kişinin ya da toplulukların kendilerin tanımlama,adlandırma veya anlamlandırması ise,bu tamamıyla kişisel,toplumsal bir sorundur.Dayatmalar,baskılar,yanlış yönelim ve eğilimlerin egemenliği sonuç olarak bugüne getiren ne varsa onun devamını üretecektir.Zaten bugünkü sonuçta,tüm bunlardan dolayı değilmidir?
Dersimli,kendini vareden değerlere sarılmalıdır.Belki de kendini nasıl tanımladığından daha önemlisi budur bizce.Kendi olumlu ve yaşatılması gereken ne kadar değer,birikim,dil,ananeler,yaşam tarzı var ise kıskançlıkla sahiplenilmeldir.Zira Dersim ve Dersimli bunlarla birlikte anlamlıdır.Hızla yitirilen onlarca değerimiz var.Kapitalizm her gün günlük yaşamda farketmeden bir çok şeyimizi ,olumlu tüm değerlerimizi bir bir çalıyor.Tüm toplumsal kesimlerin bir parçası olarak dersim ve dersimli direnmelidir.Dersimi sevmek dağı taşı sevmek olmamalıdır.Dersimlilik orada doğmuş olmak demek olmamalıdır.Bu bir varlık-yokluk sorunudur.
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 23
Süper Üye
Süper Üye

sendiren
Cevaplar: 81
kayıt olmuş: 31/7/2006
Durum: Çevrimdışı
Cinsiyet: Bay
red_folder.gif Yazılış Tarihi: 13/11/2006 Saat 15:31  
ALEVİ-KIZILBAŞLAR,İÇ SAVAŞ,ORDU

Egemen sınıf ve güçler ,daha önceki makalelerimizde de incelediğimiz ve vurguladığımız üzere gerek Kürt ulusal mücadelesinin önünü tıkamak ve gerekse de sınıf mücadelesinin önünü kesmek ve boğmak üzere,iç savaş stratejisini yaşama geçirmek için düğmeye basmış gibi görünüyorlar.Şimdi ki,süreç daha önceleri de gündeme defalarca alındığı gibi laik-anti laik,laik-şeriatçı ikilemi ve Kürt-Türk ikilemi üzerinden yeniden denenecek.Burada kilit rol elbette ki,orduda olacak.
Ne yazık ki,Anadolu insanları ve ezilen emekçileri ve doğal olarak sınıf,ordu üzerine yeterince bir bilgi birikimine ve de neye - kime hizmet ettiği noktasında yeterli bir bilince sahip değildir.Öteden beridir devletçi geleneğe sahip bu toprak insanlarının elbette bu konuda olması gereken noktalara neden gelinemediği elbette tartışılır.Ama bu devletçi gelenek ve ordunun konumuna ve tartışılamayacağına ilişkin yaratılan ortamlar bunda belirleyici olmaktadır.Nasıl ve hangi koşullarda yapıldığı kuşkulu anket sonuçlarından en güvenilir kurum olarak çıkması 0rdunun bu noktada nerelerde görüldüğünü anlamak için yeter de artar bile.Son günlerde bu anketler ve ordu üzerinden bu tarzda tartışmaların yoğunlaşmış olması ve de ordunun en yetkinlerinin,tepesindekilerin de siyasal sürecin aktörlüğüne soyundurulmalarının özel bir anlamı olduğunu belirtmeliyiz.
Yaratılmaya çalışılan yapay çatışma ortamının tarafı ve aktörü ilan edilmiş olan ordu,burada kuşkusuz kilit rol oynayacaktır.Darbeci geleneğini Osmanlıdan bu yana aksamasız sürdüren bir gelenek var orduda.Doğal olarak bu gelenek,bir biçimde herkesçe bilindiğinin aksine siyasal arenada hep olagelmiştir.Hükümetler yıkmış,hükümetler kurmuş;siyasal sürecin ve devletin reorganizasyonunda fiilen bulunmuştur ordu.Bu Osmanlıdan bu yana , engellenemez yükselişini sürdürmenin yanında sınıf mücadelelerinin de elbette ki,kurum olarak görevleri gereği yerini almıştır.
Ordu,bir devletin ya da egemen sistemin korunmasının temel unsurudur.Egemenler orduları bunun için kurdurmuş ve beslemişlerdir ve hala da beslemektedirler.Egemen sınıfın ihtiyacından doğmuştur ordular ve devlet örgütlenmesi.Kapitalizm ile birlikte ulusal devletlerin yine en önemli silahlı vurucu gücüdür ordular.İster kapitalist burjuva demokrasisi olsun, isterse kapitalist faşist devlet olsun her halükarda ordu sistemin bekçiliğinde birincil konumdadır.Ordu bu anlamda sistemin gözbebeği gibi koruyup hiçbir biçimde yıpranmasına izin vermediği ender kurumlarındandır.Hele bir de bizim gibi ordu ile devlet geleneğinin güçlü olduğu ülkelerde , neredeyse dokunulmazdır ordu.Sistem bekçisi diğer bir kurum olan polis ile ordu arasında da bu anlamda yüklenen misyon gereği ,farklılıklar vardır.Sitem ve devlet ile bu anlamda en çok özdeşleştirilen kurum sürekli ordu olagelmiştir.Örneğin son yıllarda ciddi bir rekabet içinde olduğu gözlenen iki kurum arasında yine ordu daha dokunulamaz bir yerdedir ve öylece ne tutulmak istenmektedir.
Devlet sınıflar üstü bir konuma sahip değildir.Devlet egemen sınıfın iktidar etme gücünün ifadesidir.Devlet egemen sınıfın ihtiyaçlarına göre kendini pozisyonlamaktadır.Ama hangi iktidar etme biçimi olur ise olsun,egemenlerin temel devlet mekanizmalarından biridir ordu.Faşist iktidarlarında da,demokratik burjuva iktidarlarında da bu durum böyledir.Bu anlamıyla ,Türk ordusunun bu genel çerçeve dışında olduğunu iddia etmek,kesinlikle gerçekleri ters yüz etmektir.Türk ordusu da diğer tüm ülke orduları gibi,egemen sınıf olan işbirlikçi tekelci burjuvazinin ve onun uluslar arası bağlaşıklarının çıkarlarının savunucusudur ve bekçisidir.Bu temel gerçeğin altını çizmek gereklidir.Osmanlı döneminde de,TC nin ilk kuruluş yıllarında da,ve de Türkiye’nin yeniden emperyalizmin yeni sömürgesi durumuna geldiği yıllar ve sonrasında da bu temel gerçek ortadadır.NATO ve diğer emperyalist örgütler ile fiili temas sonrası süreçten itibaren bağımsız bir ülkeden bahsedilemeyeceği gibi,bağımsız bir ordu teşkilatından da söz etmek olanaklı değildir.Nitekim Natoya girdikten sonra Ordunun tüm önemli komuta kademelerine gelecek olanlar tespit edilip CIA ve Amerikan ordusunca eğitilmiş ve ülkeye yollanmıştır.Türkeş’ten şimdiki ordu yöneticilerine kadar bu durum açıkça ortadadır.Ki,Derin devlet mekanizmalarının da kurulduğu yıllardır bu yıllar.1950 li yıllar ve sonrası bu gerçeğin temel göstergelerini sunmaktadır.1960 darbesi aşağıdan gelen orta-alt düzey subaylarca örgütlenip harekete geçince (Ki ordunun Osmanlıdan başlamak üzere darbeci bir geleneğe sahip olduğunu,özellikle18.-19.yylarda sıkça bu darbelere rastlandığını görmekteyiz.)sürece müdahalede gecikmemiştir ordunun üst kademeleri.Ve nihayet kontrol altına alınmıştır süreç.Ve TC kurulduktan sonra darbelerin önü açılmıştır böylece.Bu yıllardan başlamak üzere ordu kendi konumunu daha bir sağlamlaştırmıştır.1970 li ve en nihayet 80 darbesi ile birlikte ordunun konumu artık tartışılamaz hale bile gelmiştir.En liberal pespaye yazarların sorgulamasına bile tahammülü olamayan bir geleneksel çizgi oluşturulmuştur.
Açık darbe girişimleri yerine artık ordu yasal hale getirilmiş ve anayasada varlığı kabul edilmiş bir kurum aracılığıyla ya da yer yer fiili post modern darbe girişimleriyle hep gündemde olmuştur.Bu kurumun adı,MGK dır.Sistemin temel yürütme organının MGK olduğu hemen herkes tarafından kabul görmektedir.Ordu ,böylece günlük siyasetin içinde de kendine yer bulmuştur 80 darbesi sonrası.
Hiçbir yerde kolay kolay rastlamayacağımız bir orijinallik daha var bu topraklarda.Ordu aynı zamanda büyük bir holding sahibidir.OYAK.Bu holding bir çok üretim alanında fabrikalara ve etkinliğe sahiptir.Doğal olarak sistemle bütünleşmesi için ikinci bir kanaldır ekonomik olarak durduğu yer.Doğal olarak sistemle çıkarları birebir özdeştir.Ordunun her açıdan ayrıcalığı bu ülkede tartışılmazdır.Sadece her bir il yada kasabaya bakmak bile yeter de artar bile.Ordu bu toprakların en güzel yerlerinde konumlanmakta,en lüks şartlarda barınmakta,tatilleri için en güzel yerler seçilmekte,her türlü maddi ve manevi olanak ile diğer toplumsal kesimlerden ayrı tutulmaktadır.
Şimdi böyle bir ordunun ezilen emekçi sınıfların ve de ezilen değişik toplumsal kesimlerin (ister etnik ister mezhebi) çıkarlarını savunmasını beklemek olanaklımıdır?Elbette ki hayır.Sıkıyönetimler döneminde fiili ordu egemenliğinde binlerce alevi-Kızılbaş katliamı olmadı mı?Darbe sonrası yine milyonlarca insan işkencelerden geçmedi mi?Öldürülmedi mi?O laikliğin savunucusu geçinen ordunun egemenliği yıllarında kendinden önceki dönemlerden iki-üç kat daha fazla imam hatip lisesi açılmadı mı?Alevi-Kızılbaş köylerine camiler yaptırılmadı mı?Yeşil kuşak projesinin en önemli inşa faaliyetleri 80 sonrası değil midir?Bu örnekler uzatılabilinir.Ama ordu amerikaya göbekten bağımlıdır aynen ülkenin olduğu gibi.Bu anlamda bu politikaların yürürlüklerinin bağımsız ordu politikası olduğunu söylemek yanlış ve eksik olur.
Şimdi kim laik kim değil tartışması yapmak yersizdir.Zira sitemin laik olmadığını daha önceki makalelerimizde açıklamıştık.Doğal olarak sistemin önemli ve özel bir parçası olan bir yapının da laik olduğunu iddia etmek gerçekten safdillik olur.
Sistemin iç savaş stratejisinin en önemli ayağını yine ordu oluşturmaktadır.Bunca anlatımımız bundan idi.Zira son günlerde tırmandırılan bir laik-anti laik kamplaşması var.Bu noktada orduya tabansal destek sağlamak için sistemin uşakları ve kalemşorları harekete geçmiş bulunmaktalar.Bunun için mitingler düzenlenip yaratılan öcüye karşı,yine bir başka öcüye sığınmaları istenmektedir.Ki bunun en önemli tabanını alevi-Kızılbaşların oluşturması hedeflenmektedir.Hedef kitle,kesinlikle bu kesimlerdir.Alevi-Kızılbaşlarında bu durum ve koşullarda bu temel gereceği kavradıklarını söylemek olanaklı değildir.Ne için kullanıldıklarını ve kullanılmak istendiklerinin farkındalık yok şu anda.Bu suni gerginlik ve kamplaşmanın sistemin işine geldiğinin kavranması gereklidir.Sınıf mücadelesi kavrayışının yıkılması ve arkasından sistemin her türden olumsuzluğuna rağmen sisteme yaslanmanın propaganda edilmesi ve harekete geçirilmesi ,böl-parçala-yönet ile sistemin tıkandığı noktalarda devrimci kalkışmaların önünün kesilmesi temel hedeflerdendir.
Özelde alevi-kızılbaşlar ve genelde sınıfın diğer bölükleri,çeşitli milliyetlerden ve mezheplerden kesimleri bu durumu görmek ve bu oyuna gelmemek için mücadele etmelidirler.Her türeden olumsuzluğun nedeni emperyalist kapitalizmdir.Emperyalist kapitalizm yeryüzünden bir daha geri gelmemecesine yok edilmeden bunlar yaşanacaktır.Tüm mücadele sisteme yöneltilmelidir.Mücadele egemenlere ve sisteme karşı verilmelidir.Bu iç savaş oyununun bir parçası olunmadığı gibi devrimci savaşım yükseltilmelidir.Sınıf mücadelesinin keskinleşmesinden korkan egemenlerin ,ezilen emekçi yığınları sistemin yedeği haline getirmesine izin verilmemelidir.Alevi-kızılbaşlar içinde gerçek dışı ordu hayranlığına karşı mücadele edilmelidir.Zira bu ordu ve öncüllerinin ne katliam ve kırımlara öncülük ettiği hafızalarda yeniden canlandırılmalıdır.
Profiline gir Web siteyi ziyaret et Bu üyenin tüm mesajlarını göster Cevap 24
« Ön  Diğer »   Sayfa 1 kimden 5   «  1  2  3  4  5  »     print
Yukarı git


mxBoard, © 2006 by pragmaMx.org, based on eBoard, XMB and XForum

0,663 saniye - 42 queries