| RADYO PERTAQ FACEBOOK GRUBU |
|
|
www.Pertekliyiz.Biz Formu - TOPLU YAZILAR ve DENEMELER
Radyo Pertaq
|
|
 |
 |
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:33 |
|
|
DEMOKRASİ,İKTİDAR VE ÖRGÜTLENME SORUNU ÜZERİNE KISA BİR GİRİŞ
Yıllardır üzerine tartışılıp durulan bu sorun gerçekten de kafaların en çok
bulandığı ve net bakışların kendine has fikirlerin üretilemediği , diğer
yandan çok çeşitli ayrılıkların da temel nedenlerinden biri de
olagelmiştir.Bu açıdan çok önemli bir soruna kuşbakışı bakmanın ne kadar
yetersiz olabileceğinin şimdiden altını çizmekte yarar vardır.Ama
nihayetinde bu soruna en azından bir giriş ve temel bir bakış açısı ve
çerçevesi çizmenin de gerekli ve katkılı olabileceğini de
vurgulamalıyız.Mesele aslında bu temel sorunlardan birinin hangi çerçeve
içerisinde ve hangi noktalar dikkate alınarak tartışılabileceğine ışık
tutmaya çalışmaktır.Z ira konunun kendisi stratejik ve proğramatik
düzeydedir.Ayrılık ve birlikteliklerin de temeli olmuş bir konudur.
Demokrasi bir iktidar biçimine tekabül etmektedir.Lenin’in
deyimiyle ”demokrasi=diktatörlük=devlet”tir.Elbette ki Lenin
bu soruna yaklaşırken diğer tüm sorunlarda olduğu gibi meseleye sınıfsal öz
ve kimliğiyle yaklaşıyordu.Sınıfsal kimliğinden uzaklaştırılmış,içi
boşaltılmış ve ne idüğü belirsiz sınıflar üstü ve herkese demokrasi
anlayışlarından uzak;egemen sınıfa göre hegemonya anlayışlarına göre ve öte
yandan sınıf mücadelesinin durumu ve seyrine göre kabuk değiştiren bir
tanımlamaya dikkat çekmek istemiştir.Gerçekten de en çok içi boşaltılmış ve
dejenere bir kimliğe büründürülmüş en önemli kavramlardan biridir
demokrasi.İdeolojik mücadelenin bu önemli sorun üzerinde durması
elzemdir.Zira gerek Türkiye’deki tek tek olay ve olgulardan gerekse
AB’li ve ABD’li emperyalistlerin demokrasi havarilikleri ve
ihraç çabaları(emperyalizm düşünün ki çeşitli ülkelere demokrasi getiriyor
ve ihraç ediyor!) ve bunlar ardına gizlenmiş
uşaklıklar,reformist-revizyonist güruhun heyecanla bu sürece gizli ve açık
destekleri ,burjuva demokrasisi bile sayılamayacak girişimlerin alkışlanıp
gerçek demokrasi diye yutturulmaya çalışılması , sınıf mücadelesinin nihai
amaçlarının unutturulup bu süreçlerle aldatılması bu sorunu hem proğramatik
düzeyde ve hem de güncel önemi bakımından öne çıkarmaktadır.
Demokrasi bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki baskı ve tahakküm aygıtı
olan devletin yönetim biçimlerinden birisidir.Aynı zamanda bir sınıfsal
eylem ve yaşam bütünlüğüdür. Emperyalist kapitalizmin gelişkin
metropollerinde burjuva yönetimi nispi ve yine burjuva anlamda demokratik
iken ;bağımlı ve geri bıraktırılmış ülkelerde aynı sistem baskı aygıtı olan
devleti gerçek içeriğiyle ve faşist biçimiyle kullanmaktadır.Göstermelik
parlamentoların varlığı,sendikal ve derneksel örgütlerin varlığı ,çeşitli
demokratik hakların zoraki ve sistem dışına çıkılmasından korkularak
kullanılması bu gerçeği hiçbir şekilde değiştirmez.Zira sistem dışına
eğilimli her hareket ve girişim burjuva demokrasisinin merkezlerinde bile
en şiddetli şekilde bastırılmaktadır.Bu en demokrat! ülkeler gerçek
devrimci ve komünistlere her tür işkence,baskı yerinde infaz
yapmaktadır.Almanya,İngiltere,İtalya,fransa vs. hepsi içinde tek tek
örnekler verebilmek mümkündür.Kızıl tugayların akıbeti,Bask sorununa
yaklaşım ve bastırma teknikleri,İRA sorunu,Baider-mainof gerçeği hepsi
hafızalarda bir bir yeniden geçirilmelidir.Gerçi bizim toplum yine aynı
sorundan yani demokrasi kültürünün olmayışından kaynaklı olarak çok çabuk
unutuyor.Ya bizim lider geçinenlere ve farklılara! Ne demeli?Hafıza-i beşer
nisyanla maluldür mü demeli?Daha gözümüzün önünde ve yanı başımızda
Amerikan emperyalizminin Irak’ta yaptıkları dururken bu hayasızlık ve
çarpıtma da amaç ne ola ki?Bu açıdan ideolojik mücadelenin önemini bir kez
daha kavramak yararını sunuyor en azından bu süreçler.
Demokrasi bir eylemsel içeriktir ve bir yönetim biçimidir.Bu demektir ki
bir yönetenler bir yönetilenler ve öte yandan bunların da bir yönetim
tarzının eylemsel içeriği vardır.Faşizm kadar demokrasi de burjuvazinin
sınıfsal koşullara,mücadelenin düzeyine yani kısacası hegemonik gücün
ihtiyaçlarına göre belirlenmektedir.Dünyanın burjuva anlamda en demokratik
ülkesi bir anda bu koşullar dolayısıyla faşizmi idare olarak
benimseyebilir.Yine bu en demokratik ülkeler emperyalist paylaşım
savaşlarını yapan ve yürüten güçlerdir.Nazizmi,mussolini faşizmini yaratan
yine bu demokrat ülkeler değil midir?
Demokrasi sınıfsal egemenliğe göre bir idare biçimi olarak aynı zamanda
bir yaşam biçimine karşılık gelmektedir.Yaşama ilişkin her konuda söz
,karar ve yetkinin kimin elinde olduğu bu yaşam biçiminin de içeriğini
belirlemektedir.Bu elde bulundurma durumu demokrasinin kimin lehine
işleyeceğini belirleyen temeldir.Yani demokrasi de işleyişin temeli iktidar
sorunuyla ayrılmaz bir biçimdedir.İktidar sorunu,demokrasinin de ,içeriğini
belirlemektedir.Proletaryanın iktidarında ya da proletaryanın
diktatörlüğünde ezilen, sömürülen milyonlar için gerçek bir demokrasiden
bahsedilebilirken bir avuç sömürenin elerinden her şeyleri iktidar dahil
alınmıştır ve onlara bu iktidarı tanıdıkları müddetçe yaşam hakkı tanıyan
bir iktidar olacaktır.Proletarya diktatörlüğü sınıfsız sömürüsüz bir
dünyaya geçişin koşulları yaratılana kadar yaşayıp giderek
sönümlenecektir.Sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumda devlete iktidara
demokrasiye dolaylı olarak ihtiyaç olmayacaktır.Aşağıdan yukarıya yukardan
aşağıya bu süreç bir yandan kendini yaratıp yaşatırken öte yandan kendini
reddederek yok edecektir.
Demokrasinin bir yaşam biçimi olarak bir kültür olarak proletaryanın
gündelik yaşamında can ve kan bulması gerekmektedir.Zira demokrasiyi bir
yaşam biçimi haline getirememiş bir sınıfın kendi kendini yönetebilmesi
kendi hak ve çıkarlarına ve ideallerine sahip çıkabilmesi olanaklı
değildir.Geriye dönüşler bu sorunun bir sonucu olarak ortada durmakta ve
bizler de dahil herkesçe tartışılmaktadır.Proleter demokrasi ile burjuva
demokrasisini karşı karşıya getirmek ve kıyaslamak abesle
iştigaldir.Demokrasi ,bir yaşam biçimi,bir kültür,bir gelenekler
manzumesidir.Doğal olarak yaşamla birlikte kazanılan ve edinilen bir
şeydir.Yaşamla elde edinilen bir şeye sahip çıkma ve sürdürme istidadı daha
fazladır.Tırnak ile dişle ve kanla kazanılmış demokrasiye elbetteki
Avrupalı daha çok sahip çıkacaktır.Kaldı ki geleneksel olarak
aktarıldığından önceki nesillerin kanına böylece sahip çıkılmaktadır.
Demokrasiyle özgürlük ve örgütlenme sorunu da iç içedir.Demokrasiyle
özgürlüğün çelişiyor gözükmesine sınıfsal bakış açısı son
verecektir.Yukarda da ifade edildiği gibi demokrasi bir iktidara denk
düşmektedir.Bu açıdan bir sınıf diğer sınıf üzerinde baskı ve tahakküm
kurarken ; kendisi açısından tam demokratik ve özgür bir dünya yaratmış
olmaktadır.İktidarda bulunan sınıfın tercihleri ve sosyo politik gelişmeler
de bu durumdan elbette etkilenecektir.Doğal olarak demokrasi ile özgürlük
ve sınıfsal örgütlülükler arasında bir çelişiklik yoktur(Elbette ki
sınıfsal perspektifle bakıldığı sürece.Aksi durumda sınıflar üstü bir bakış
açısı ile bu tarz bir çelişki olacaktır).
Egemen sınıf elbette ki kendisi için tam demokratik bir ortam yaratırken
karşıt sınıf ya da sınıflar için bunun demokratik bir ortam yaratacağını
söylemek olanaklı değildir.Her sınıf kendi çıkar ve örgütlülüğünü yaşatmak
birincil amacıyla hareket edecektir.Proletarya geçici sınıfsal çıkarları
için bu tarz bir demokrasiye ya da iktidara ihtiyaç duyacaktır.Bunun adına
biz sosyalist iktidar yada proletarya diktatörlüğü demekteyiz.Proletaryanın
nihai hedefi olan komünizme varmak için böyle bir ara yola ve geçişe mutlak
ihtiyaç olduğundandır.Aksi durumda gerçek insanlık ideallerine ulaşmak ve
bunu bir dünya ve insanlık sistemi yapmak olanaksızdır.Proletaryanın
sosyalizmi mutlaklaştırmak gibi bir düşüncesi olamaz.Dolayısıyla iktidarın
elde edilmesiyle birlikte ilginçtir ki bir yandan da hem iktidarın ve hem
de tüm sınıfların,sınırların ve farlılıkların ortadan kaldırılması süreci
başlayacaktır ve başlamak zorundadır.Proletarya ve kendi iktidarı kendini
ret ve inkar ederek ilerleyecektir.Ama mevcut sınıflar ortadan
kaldırılmadıkça,insan denilen varlık yek vücut olmadıkça,dünya üzerinde
sosyalizm gerçek bir durum oldukça bu süreç hızla komünizme
evrilecektir.Elbet bu süreçteki her direniş,her karşı örgütlenme ve
sosyalizme olan saldırılara karşı proletarya kendini devleti,örgütlülükleri
ve dayanışmasıyla savunacaktır.Bu tür girişimlere karşı açık ve gizli tüm
savaşını vermek zorundadır ve verecektir.Nihai hedef yakınlaştıkça
tehditler de azalacağından hızla sönümlenme ve çözülme yoluna gidecektir bu
örgütlülükler ve hızla insanlık ideallerinin gerçekleriyle karşılayacaktır
tarihi proletarya.Proletarya bu tarihi gelişmelerin ve değişimlerin temel
dinamiği ve lideri olmak durumundadır.Komünizm sadece ve yalnız
proletaryanın tarihsel misyonunun ürünüdür.
Öte yandan demokrasi mücadelesinin bu anlamda en temel dinamiği ve lideri
yine proletaryadır ve olmalıdır.Demokrasisiz ve demokratik mücadele
verilmeksizin proletaryanın nihai hedefine ulaşması olanaklı değildir.Bu
ülkemiz açısından çok daha önemlidir demiştik. Zira ,demokrasiyi hiç görüp
yaşamamış ve demokratik bilinci olmayan bir sınıfın kurucu niteliği
olabileceğini iddia etmek yanlış olur.Zira demokrasi bir örgütlenme,
bilinç, gelenek,kültürdür.Demokrasi söz ve ifade özgürlüğünden tutalım da
azınlığın çoğunluğa dönüşme hakkına kadar;aşağıdan yukarıya sınıfın kendi
gelecek ve çıkarlarının savunusu ve örgütlenme gereklerinin yaratılmasına
kadar; özel ve önemli eylemsel içeriklerle edinildiğine göre bu ancak
proletaryanın tarihsel eylem ve adımları ve mücadelesiyle bir gerçek
olabilir.Proletarya bu bilinç ve örgütlenme düzeyini ancak sınıf savaşıyla
ve sıcak sınıf mücadelesinin içinde öğrenip kazanabilir.Elbette liderlikler
bu süreci hızlandırıp doğru yönlere kanalize etmek durumundadırlar.Bu
anlamda liderlik katalizör bir görevdedir. Tamamen etkisiz olmasa da
eyleminin içeriğinde ve kendi deneyimlerinden öğrenmesine özen göstermek
durumundadır.Böylece kazanılan bir bilinç ve kültürün kalıcılığı
tartışılmaz bile.
Bunun ya da bu sürecin özel bir demokratik aşamaya ihtiyaç duymayacağını
başından belirtmeliyiz.Zira bir çok siyasal hareket özel bir geçiş
aşamasını sırf bu nedeni işin göbeğine koyarak stratejik yanlışlıklar içine
düşmektedirler.Bu demokratik bilincin ancak siyasal bir iktidarla
edinileceği gibi bir anti Marksist bir yaklaşıma karşılık gelmektedir.Bu
durum eylemin kendisini küçümsemek ve yaşamın öğreticiliğini göz önünde
tutmamak demektir.Diğer nedenler bugünkü tarihsel koşullarda tamamen
geçerliliğini yitirmiş durumdadır.Ülkenin yarı-sömürge yarı feodal
olduğu,kapitalizmin yeterince gelişip ilerlemediği,proletaryanın niceliksel
varlığının yetersiz olduğu,ittifak edilecek ve edilmesi gereken sınıfların
düzenle olan bağları vs. gibi gerekçeler ülkemiz gerçeğiyle hiçbir biçimde
örtüşmemektedir.Ülkemizin faşist bir diktatörlükçe yönetildiği ve faşizmden
sosyalizme direkt olarak geçilemeyeceği gerçeği de bir safsatadan
ibarettir.Zira yukarda da ifade ettiğimiz gibi faşizm de burjuvazinin idare
etme biçimlerinden yalnızca bir tanesidir.İktidar yine burjuvazinin
ellerinde olduğuna göre kapitalizmden sosyalizme geçişe engel olan her
hangi bir şey yoktur.Tek engel proletaryanın bilinç ve örgütlülük düzeyi ve
sosyalizmin inşası uğruna verdiği mücadelenin içeriğidir.Bu bilinç ve
örgütlülük düzeyini yakalayamamış bir sınıfın demokratik devrimi
gerçekleştirme ve önderlik edebilmesi nasıl mümkün olabilir?Asgari bir
bilinç ve örgütlülük düzeyini gerektiren bu geçiş aşamasını
mutlaklaştırmanın ve varsaymanın aslında sınıfsal olarak burjuva
demokrasinin en son sınırlarını zorlayıp proleter demokrasinin sınırlarına
ulaşmayacağını ve ulaşamayacağını söylemek kehanet sayılmamalıdır.Keza bu
söylem ve stratejik anlayışın kendisi tam da küçük burjuva devrimci
demokrasisinin sınırlarına karşılık gelmektedir.Küçük burjuva devrimci
demokrasisi gibi bir anlayış ancak bu demokrasi anlayışını mutlaklaştırıp
sınıflar üstü kimliğe büründürebilir ve bu anlayışı sınıfın anlayışıymış
gibi sunmaya çalışabilir.Öte yandan proleter demokrasi ve sosyalizmden yana
olduğunu iddia edenler yani komünist geçinenler işin özüne bu bilinç ve
örgütlülük düzeyi meselesini koyarak aslında gerçek kimliklerini
gizlemektedirler. Bu anlayışın geçersizliğini yukarda da ifade etmiştik.
Demokrasi,özgürlük , örgütlenme sorunları sınıfın ideolojik mücadele
açısından özel olmaya devam ediyor ve devam edecektir.Zira yılladır bu
ülkede sınıf adına mücadele ettiğini ifade eden teşkilatların hemen hemen
hepsi aynı düşünce ve anlayışla sınıfın lider kadrolarında bile bilişsel ve
bilinçsel bir kafa karışıklığı ve dejenerasyon yaratmıştır. Ve yaratmaya
devam etmektedir.Bu açılardan bu soruna kısa bir giriş ve tartışma
platformu yaratmak ve bunu dillendirmek temel öneme sahip konulardandır.Bu
çerçevenin meşhur Troçkizmle hiçbir alakası olmamakla birlikte bu düzeye
çekilmeye çalışılacağı kesindir.Bu platform bizim platformumuz
değildir.Troçkizm yıllardır bu ülkede öcü olarak görünmüştür.Ve özcesi
Stalinizm kadar kirli ve öcü olan bu fikir akımı sırf bu ülkenin uluslar
arası öznel durumundan kaynaklı olarak suçlama ve karalama platformuna
çevrilmiştir.Oysaki Stalinizmin kendisi ne kadar tehlikeli ve dejenere bir
akımsa Troçkizm de o kadar sapma ve dejenere bir akımdır ve öyle olmaya
devam edecektir.
Dikkat çekmekte yarar var ki,Stalinist akımların ezici çoğunluğu
küçük-burjuva akımlardır ve hala ülkemiz öznel koşullarından kaynaklı
olarak bir şekilde taban bulmaktalar ve bulacaklardır.Öte yandan Torçkizm
bu ülkede kitlesel bir akım olmayı becerememiş olsa bile bu bulmayacağı
anlamına gelmemektedir.Biz komünistlerin görevi her türden anti-marksist
akıma karşı tutarlı ve kararlı ideolojik ve teorik mücadeleye ara
vermeksizin inşa çalışmalarına devam etmektir.Bir yandan sıcak sınıf
savaşının gereklerini yerine getirirken öte yandan eğitim ve aydınlatma
çalışmalarına hele ülkemiz özgülünde daha ciddi oranda eğilmek ve hak
ettiği değeri vermek özel bir görevdir.bu tam da demokratik bir bilinç ve
örgütlenme anlayışı ve mücadelenin kaldıracı olacaktır.Her komünistin bu
anlayış ve bilinçle hareket etmesini sağlamak liderliğin en temel
görevlerindendir.Öte yandan sınıfın lider kadrolarının sınıfsal mevzi
içinde bu küçük burjuva akımlardan koparılması stratejik bir öneme sahip
olup ertelenemez ve asla vazgeçilemez bir görev olmaya devam
edecektir.Görevden kaçanın boynu altında kalır ve geleceği göremez. Her
zamankinden farklı özel mücadele değildir bu durum.Bu taktiksel bir öne
çıkarım değil; tam tersine stratejik öneme sahip ve süreklilik arzetmesi
gereken bir duruş ve ideolojik bir sergilenmedir.
ÖZGÜRLÜK,DEMOKRASİ VE SOSYALİZM İÇİN MÜCADELE İNSANLIK İDEALLERİ İÇİN
VERİLEN MÜCADELENİN TA KENDİSİDİR.Özgür yurttaş ve özgür insan anacak
insanlık düzeninde varolacaktır.Kelle koltukta mücadele eden insanlar ne
için ve niye mücadele ettiğini bilmek zorundadırlar.Bu yolda mücadele eden
herkesin yolu ve alnı açık olsun…..
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:34 |
|
|
BİR YAŞAM BİÇİMİ OLARAK DEVRİMCİLİK
Devrimcilik bir yaşam biçimidir.Bu yaşam biçimine özünü veren olgu
ise,mevcut düzen ve koşullarda yaşamak istemeyip daha iyi ve ileri bir
insani düzende yaşama arzusudur.Bu anlamda, devrimci bir yandan mevcut
düzende yaşayıp öte yandan içsel çelişkinin görüngüsü sonucu mevcut düzenin
alternatifi olan bir sistemin yaşam biçimini kendine rehber edinmiş olup
amaçlanan sistemin temel değerlerini kendinde cisimleştirmiş
olandır.(Burada kastettiğimiz devrimci kavramının tam karşılığı komünist
devrimcidir.Bundan sonra geçecek her devrimci deyimi,komünist devrimciyi
anlatmak için kullanılmıştır.)
Devrimci deyimini açıklamaya girişmeden önce devrimcinin amaçladığı
olguyu açmak gereklidir.Devrimci ,devrim için mücadele eden ve bunun için
tüm yaşamını vakfetmiş olandır.Buradan devrim deyimine bir açıklık getirmek
zorunludur.Devrim,mevcut düzeni tümden ortadan kaldırmak ve yerine daha iyi
ve daha ileri bir şeyler koymak eyleminin kendisidir.Buradan
hareketle,devrimci(elbette ki komünist devrimci) mevcut emperyalist
kapitalist düzenin tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılıp yerine
komünizmin ilk aşaması olan sosyalizmi ve ardından gerçek insanlık ve
paylaşım düzeni olan komünizmi inşa etmek görevi uğruna mücadele veren
örgütlü bireydir.Burada dikkatle bakılırsa bir olgunun altını çizmiş
olduk:O da devrimcinin örgütlü bir bireye karşılık geldiğidir.
Yani devrimci bu eylemini ancak ve ancak örgütlü bireyler topluluğuna
dahil olarak yapabilir.Yineleyelim ki,devrimi yapan devrimci
değildir.Devrimi yapan mevcut düzenden rahatsız olan tüm sınıf ve
katmanlara önderlik etme yeteneği kazandırılmış komünizmi kuracak biricik
devrimci sınıf proletaryanın ta kendisidir.Tabi ki diğer devrimci sınıf ve
katmanları bu devrimci mücadeleye katarak.Devrimci bu sınıf mücadelesinin
katalizörüdür sadece.Ya da daha geniş anlamıyla sınıfı sınıf bilinciyle
donatacak bu mücadelenin her evresinde liderlik edecek temel itici
güçtür.Sosyalizm ve komünizm tarihsel sürecin sonuçlarıdırlar.Sınıflı
toplumların sonuncusu sosyalizme ve sonrasında komünizme giden yol
bilimsel bir sonuçtur.Ama bu süreç, yukardan aşağı inşa edilebilen tek
düzeni işaret ettiğindendir ki,irade ve devrimci sınıf mücadelesi bu
anlamda kilit rol oynayacaktır.
Sosyalizm kendinden önceki sınıflı toplumlar gibi bir önceki sınıflı
toplumun bağrından çıkmaz.Sadece sosyalizmi kuracak ,altyapısını sunacak
sınıflar ve ekonomik alt yapı sosyalizmin mevcut kapitalizmden aldığı
unsurlardır.Oysa kapitalizm,kendinden önceki feodal toplumsal düzenin
bağrından çıktı ve sonraki süreç içinde ekonomik alt yapı kapitalist
olmasına rağmen iktidar feodal kral,bey vs ye aittti.Burjuva demokratik
devrimler bu çelişkiyi ortadan kaldırdılar.(Şimdi dünya üzerinde sözümona
krallıkla yönetilen ülkelerin olması bu noktada şaşırtıcı olmasın.buradaki
krallıklar kesinlikle göstermelik krallıklardır. ve öte yandan bu mevcut
krallıklar gerçekte şu anda büyük kapitalist şirketlerin en büyük
ortaklarından olup krallık ünvanı sadece bu anlamda
göstermeliktir.)Sosyalizm, kapitalizmin bağrından doğma bir sistem
değildir.Sosyalizm iktidar elde edildikten sonra yukardan aşağıya inşa
edilebilen tek toplumsal düzendir.İktidar elde edildikten sonra tüm yer
altı ve tüm yerüstü zenginlik kaynakları,bankalar,tüm toplumsal üretim
araçları kamulaştırılacak ya da toplumsallaştırılacaktır.Tüm bunlar için
iktidarın alınması yani devrim zorunlu bir önkoşuldur.Burjuvazi alaşağı
edilecek ve yerine sosyalizmin-komünizmin ve çağın en devrimci sınıfı olan
proletarya geçecektir.Sosyalizm ya da diğer deyişle proletarya
diktatörlüğünün kabulü diğer devrimci kesimlerle komünist devrimcileri
ayrıştıran temel noktalardan en önemlisidir.Tabi ki tek başına kabul
yetmez,buna uygun bir pratik olmak zorundadır.Sosyalizm mutlak bir
toplumsal sistem olmayıp temel amacı komünizmin alt yapısını oluşurmak olan
bir sistemdir.Yani sosyalizm ya da proletarya diktatörlüğü ya da
proleterlerin devleti bir yandan kendini geliştirirken öte yandan kendi
sonunu da getirmek zorundadır.Yani kendini red ve inkar etmelidir
ki,komünizme ulaşılabilsin....Zira komünizm de sınıflar,sınırlar,devletler
ya da her tür ayrım ortadan kalkmış olacaktır.
Bir yandan kendini güçlendiren ve öte yandan görev ve yetkilerini
sınrlayan ve dağıtan bir devlete işaret eder sosyalizm ya da proleterlerin
diktatörlüğü..
Komünist devrimci sınıf mücadelesini kabul etmek ve devrimden yana
olmanın yanında proletaryanın diktatörlüğünün bir nolu
savunucularındandır.Bunu savunmasının nedeni de yukarda anlattığımız gibi
komünizme başka türlü gidilememesindendir.Zira sınıfları,sınırları ve de
her tür ayrımı ortadan kaldıracakve komünizme gerek siyasal gerek ekonomik
gerek kültürel vs vs her türlü altyapıyı sunacak tek örgütlü geçiş aşaması
sosyalizmdir.Bu anlamdadır ki devrimci,mevcut sınıfların en devrimcisi ve
komünizme götüren yolda zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan
proletaryaya dayanmak ve onun tek bilimsel ideolojisi olan Marksizmi
kendine klavuz edinendir.
Devrimci,diyalektik ve tarihsel materyalizmi ruhuna işletmiş ve
Marksizmi ölü bir metinler topluluğu gibi kavramayıp onun canlı ruhuna
uygun olarak yaratıcı bir biçimde yaşama geçiren iyi bir militandır.
Devrimci , mevcut koşullara başkaldıran ve başka bir dünyanın varlığını
kendinde cisimleştiren yaşamının her dakikasında
devrimi,sosyalizmi,komünizmi yaşayan insandır.bu onun günlük yaşamıyla
çelişmek yerine tam da günlük yaşamını anlamlı kılan temel bir ilkedir.
Devrimci, güne ,koşullara bakılmaksızın inancını her zaman ve her
koşulda diri ve yaşama ait tutan sürekli kendini
geliştiren,yetiştiren,geniş emekçi yığınlarla düzgün,düzenli,istikrarlı
ilişkiler kuran ve kurduğu her ilişkiyi devrim davasına aktarmasını bilen
insandır.Devrimci geçici savrulmalardan bilinç ve iradesiyle,sınıf
bilincinin engin derinliğiyle etkilenmeyen insandır.
Devrimci,bilimsel inancın ve çelikten iradenin yanısıra her gün
değişen koşulların gerektirdiği kavrayış,anlayış,merak,bilimsel
değerlendirme ve koşullara teslim olmama kişisel özelliklerine sahip
olmalıdır.Zira günlük politika her an her dakika tavır üretilmesini zorunlu
kılan koşullara sahiptir.Sınıfa liderlik iddiasıyla yola çıkmış insanların
sınıfa her an her dakika olan olay ve olgular için söyleyebilecek
doğru,ilkeli,tutarlı şeyleri vardır ve olmalıdır.doğal olarak bu da
yığınlarla ciddi bir iletişimin yanısıra ciddi bir okuma,kavrama,bilimsel
değerlendirme yapısı vs vs isteyecektir.Yoksa yığınları kendinize
inandırabilirmisiniz?
Devrimci insani ve doğru,iyi olan ne kadar değer varsa onların hepsine
sahip olandır.Söyledikleri ile yaptıkları aynı olandır.Boşuna yukarda
devrimcilik bir yaşam biçimidir demedik.Devrimci kısacası örnek ve ideale
en yakın insandır.
Devrimci,doğrucu ve dürüsttür.Asla yalan söylemez.Düşmanın işkence
tezgahları ve illegal yaşantının gerekleri dışında devrimci asla yalan
söylemez.Hiç bir şeyini gizlemez.Onun başkalarından gizleyeceği hiç bir
yaşantısı olamaz.Devrimci doğru bildiğini her durumda ve her koşulda olduğu
gibi ifade edendir.Yanlışlarını ve hatalarını dürüstçe kabul etmekten ve
onlara sorumlu yaklaşıp değiştirmek-dönüştürmekten kaçınmaz.Devrimcinin
illegalite kuralları dışında temsil edeceği sınıftan gizleyebileceği hiç
bir şey olamaz.
Devrimci,paylaşımcıdır.Bir ekmeğini kırk kişiyle görüntüde değil
gerçekte paylaşandır.Sadece maddi anlamıyla değil manende paylaşımı içine
sindirmiş olandır.Hedeflediği düzen olan komünizmin paylaşımsal yasalarını
kendine rehber etmiş olup öyle yaşayandır.
Devrimci alçak gönüllüdür.hiç kimseyi ve hiç bir şeyi küçümsemez.Kendi
güç ve olanaklarına göre hareket edendir.Örgütlemek istediği toplumsal
kesimlere yukardan bakan bir kişi nasıl bu insanları örgütleyip harekete
geçirebilir ya da güven yaratır?
Devrimci güvenilirdir.Sözüne sadıktır ve sözü ve eyleminin arkasında
durandır.Söz ve eylemi ya da hareketleri devrimcinin aynasıdır.Bilinmelidir
ki,insanlar açısından hangi toplumsal kesimden olurlarsa olsunlar bu
birlikteliği sağlamak temel öneme sahiptir.
Devrimci fedakardır.Önce başkaları sonra kendisi olandır yaşamında.Yine
bu görüntüde değil gerçekte böyle olmalıdır.Yeri gelmişken parentez açıp
devrimciliğin bir önemli noktasına değinelim.Devrimci kendisi böyle bir
düzende yaşamak istemediği için devrimcilik yapar ya da devrim
ister.Başkaları için devrimci olan ya da toplum için devrimcilik yapan
gerçek bir devrimci olamaz.Zira devrimci yığınsal çalışmayı bir
zorunluluktan ve kendisi için yapar.Devrim ancak devrimci sınıfların
mücadelesiyle başarılabilir.Yığınsal çalışmanın nedeni de gerçekte
budur.Yani şehit düşenler inanarak mücadele edip toprağa düşenler önce ve
sadece kendi idealleri-amaçları uğruna düşmüşlerdir.Devrim başka türlü
komplo-darbe vs ile olamayacağına göre yığınsal çalışma
yapılmıştır.Devrimci bilinç yapısı budur.Başkası ya da başkaları için
devrimcilik yapanlar zaten bir biçimde koşullar değiştiğinde bu işi
bırakmaktalar.Devrimci inandığı değrler noktasında gözünü kırpmadan
yaşamını verecek kadar fedakardır.
Devrimci,sürekli okuyan,araştıran,marksist felsefenin gerekleri
noktasında değişim ve dönüşümleri yaşamın kendisinde kavrayıp çözümler
üretendir.Yaşamın her alanına sirayet etmiş burjuva yoz değerleri,ilişki ve
yaşam biçimini doğru bir biçimde analiz edip dönüşüm ve değişimin motoru
olandır.
Devrimci namuslu,onurlu ve gururludur.Devrimci her durum ve koşulda
doğru bildiğinden vazgeçmeden onurluca sahip olduğu değerleri bri nişane
gibi taşıyandır.Devrimci başeğmez olandır düşmanın her türden
tezgahında.Onun için mücadelenin her alanı sınıf savaşımının
alanıdır.Çıplak savaş alanlarında örneğin işkencede,mapusta canı ve kanı
pahasına savunduğu değerlerine ihanet etmeyip onur ve gururla devrimci
kişiliğini taşıyandır.
Devrimci yaşamın her alanına her koşulda sevgi ve saygıyla
yaklaşandır.(düşman ve onun değerleri hariç doğaldır
ki)Dünyayı,insanı,doğayı,hayvanı vs vs sevmeyen bir devrimci tasavvur
edebilirmisiniz?Elbette ki hayır.Bir çok devrimci daha iyi koşullarda
yaşama vs koşullarına sahipken veya olabilirken neden devrimci olmayı
seçmiştir acaba?
Bunun onlarca örneği verilebilir.Ama biz buna gerek görmüyoruz.
Devrimci eleştiri ve özeleştiri silahını en iyi şekilde kullanan
insandır.Devrimci eleştiri ve özeleştirinin gerek kişinin kendisini ve
gerekse de hareketin kendisini geliştiren en önemli yol olduğunu bilen ve
uygulayan insandır.
Devrimci değerleri konusunda tutucu,inançları noktasında
kararlı-tutarlı,amaçları konusunda mücadelecidir.Onu toplumun diğer
kesimlerinden ayıran da esasen bu noktanın üzerine binişmiş
özelliklerdir..
Devrimcilik bir yaşam biçimidir.Devrimci; dünyanın en güzel,en ulvi,en
doğru,en iyi,en erdemli,en kişilik sahibi insanı olmaktır.Devrimci her şeye
inat, her türden insanlık dışı değer ve yabancılaşma görüngülerine karşın
dimdik insani değerlerini savunandır.Ve de öyle yaşayandır.Devrimci olmak
farklılıktır,insan olmaktır,öze dönmektir,yaşamaktır ve yaşamın farkına
varmaktır.Ve ölmek pahasına yaşamı sevmektir.Devrimcilik,dünyayı yaşanılası
kılan veya kılacak tüm değerlerin mücadelesini vermektir.
DEVRİMCİLER ÖLÜR DEVRİMLER SÜRER!!!!
DEVRİMCİLER ÖLDÜ YAŞASIN DEVRİM!!!!!!!!
YAŞASIN İNSANLIK DÜZENİ OLAN KOMÜNİZM UĞRUNA VERİLEN MÜCADELEDE ŞEHİT
DÜŞENLER!!!!!
YAŞASIN ÖZGÜRLÜK YAŞASIN SOSYALİZM!!!!!
YAŞASIN KOMÜNİZM!!!!
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:34 |
|
|
DİN VE LAİKLİK SORUNUNA DEVRİMCİ YAKLAŞIM
“Din,halkların ve ezilenlerin afyonudur.”Bu genel
marksist değerlendirme ezenler ve yönetenler açısından yüzelli yılı aşkın
bir süreye yakındır hala aşılabilmiş değildir.Bu değerlendirme tamamen
bilimsel ve dünyaya ait bir değerlendirme ki,günü ve geleceği o kadar iyi
bir kavrayışın ürünüdür ki,yakın ve uzak bir gelecekte de aşılabilecek gibi
değil.
Gerçekten bugün din, ezenler ve yönetenlerin ezilenleri yönetmek için
kullandıkları bir numaralı uyuşturucusu ve kendinden uzaklaştırıp
yabancılaştırılması için çok değerli bir rol oynamaktadır.Ezilenlerin daha
iyi bir dünya ya da daha iyi ve insani koşullarda yaşama istekleri öbür
dünyanın bilinmez tarihlerine ve bilinmezlerine ertelenmesinin yanı
sıra;adaleti ve özgürlüğü arama sevdalarının-arayışlarının törpülenmesi ve
mevcuda boyun eğişin öğütlenmesinin tinsel dünyevi hazlar ve ahiret
korkusuyla dizginlenmesi yüzyıllardır insanın gelişimini ve ilerlemesini ve
kendisi oluşunun önündeki en temel engellerden ve en önemlilerinden biri
olmaya devam ediyor.Ve görünen o dur ki, daha uzun bir süre böyle olmaya
devam edecektir.
Din,insanın dünyada ezenler tarafından terbiye edilmesinin en önemli
araçlarındandır.İnsanların,aradıklarını bu dünyada göremeyenler açısından
diğer dünyada görecekleri hayallerini yaşamasını sağlar.Dünyada isyan
edenler ve mevcuda karşı çıkanlar açısından ise,karanlık ve zebaniler ile
işkencelerin kendileri beklediği inancının yerleştirildiği ve korkularla
kontrol altına alınmaya çalışıldığı bir sistemdir.Artık çıkışındaki gibi
din,insanın ahlakının terbiye edilmesi ile ilgili olmanın çok dışına çıkmış
bulunmaktadır.İnsanın toplumsal olarak sürü psikolojisiyle yönlendirildiği
ve diğer yandan tüm toplumsal yaşantısının dinin gereklerine doğal olarak
egemenler lehine düzenlendiği bir sonuç ortaya çıkarır.
DİNİN KISACA TARİHSEL GELİŞİMİ
Çağlar boyunca ,ilkel insandan bu yana çağımız modern emperyalist
kapitalist düzenine kadar din,egemenlerin yönetmede önemli bir aracı
olagelmiştir.
İlkel insan doğa karşısında güçsüz idi.bir çok bilinmezi olan dünyada
güçsüz insan,kendine sığınacak limanlar arayışında oldu sürekli olarak.Ya
da günlük yaşamını kolaylaştıran kimi şeyleri örneğin ateşi,güneşi vs.
kutsal saydı;tinsel olarak ta onlara bağlandı.İnsanın dünya karşısındaki
güçsüzlüğünün,çaresizliğinin ve çözümsüzlüğünün bir dışa vurumu olarak
ortaya çıkan din,sınıflı toplumlarla birlikte toplumsal yaşamı düzenlemenin
ve öte yandan toplumsal bir ortak akıl-ahlak oluşturmanın bir aracı haline
geldi.
Beri yandan ezenler bu insani zayıflık-güçsüzlüğün farkındalığıyla
birlikte ezilenleri mevcut düzene bağlı,itaatkar,kanaatkar bri çerçevede
tutmak ve mevcut düzene karşı çıkanları ise korkutmak,cennet-cehennem
ikilemiyle dünyayla genel olarak ilgilerini kesmek için uğraşmışlardır.
Çok tanrılı dinlerin kısmi demokratik-açık ortamı,tek tanrılı dinler
ile beraber daha bir antidemokratik,dayatmacı,diktatoryal ve hemen hemen
tüm toplumsal yaşantıyı düzenleyen teokratik-tottaliter-otokratik
rejimlerin ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur.Din,tek tanrılı dinlerin
dünyaya egemen olmasıyla birlikte siyasal erki elinde
bulunduranlarca,hayatın her alanına müdahale edecek tarzda
örgütlenmiştir.Öyle ki,siyasal erk sahipleri,hem ekonomik ve hem de tinsel
dünyanın da tek hakimleriydiler.Doğal olarak sermaye ve ve gücün
dokunulmazlığı;dinin afyon olarak geniş ezilen yığınları terbiye edip
sistem içinde tutma;sistem dışı olabilecek her hareketi ise
cezalandırma(hem dünyevi ve hem de dünya dışı-ahiret inancı ile)aracı
olarak kullanagelmiştir.(engizisyonlar vs gibi)
Kapitalizmin-burjuvazinin feodal düzende ortaya çıkmasıyla
birlikte;ekonomik alt yapının tamamen ya da önemli oranda kapitalistleşmesi
ve giderek siyasal üst yapı olan feodalizmin,kapitalizmin
palazlanması-gelişmesi önünde engel teşkil etmesiyle birlikte,bu temel
çelişki ister istemez burjuva demokratik devrimleri zorunlu kıldı.
Kapitalizmin doğuş-ilerleme döneminde bilimsel-teknik gelişmelerin önündeki
en büyük engel olan din ile hesaplaşmak kapitalist burjuvazi açısından
hayati bir öneme sahipti.Zira modern kapitalist üretim ve daha çok kar için
emek yoğun üretimden(parça başı ya da manifaktürden,atölye ve
benzerinden)büyük üretimin ana gövdeleri olan fabrikasyona geçişi ve bu da
doğal olarak bilim ve teknik gelişmelerin önünün açılmasını
gerektiriyordu.(zira matbaanın bulunuşunun dinsel teokrasi açısından nasıl
karşılandığı hatırlanırsa bu dediğimiz daha iyi anlaşılabilinir.)Gerek
ekonomik ve gerekse siyasal anlamda engel teşkil eden
teokratik-otokratik-feodal rejimlerin ortadan kaldırılması gerekiyordu.Bu
anlamda siyasal teokrasiye de(zira çağın rejimlerinde egemen olan feodalite
aynı zamanda dinsel otoriteydi) savaş açmak gerekli idi.Burjuvazi siyasal
mücadelesinin içeriğine laikliği koymak durumundaydı.Zira hayatın her
alanında otoriteyi günlük yaşamdan çıkarmadan(siyasal
erkten-eğitim-sağlık-örgütlenmeye kadar) verdiği iktidar savaşından
başarılı çıkamayacaktı.
Bu süreçte bu savaşım sadece,burjuvazi açısından gerekli ve elzem
değildi.Yüzyılların uyuşturulmuş ve sömürülmüş emekçileri de bu sürecin
dahili oldular.Bilimsel gelişmeler de bu sürecin hızlanması,derinleşmesini
getirdi.Nihayetinde Batı Avrupasında burjuva demokratik devrimle,iktidar
değişimleri ile birlikte Laikliği de getirdi.En tam anlamıyla laiklik için
mücadele binlerce insan ve emekçi öldü.Özellikle laik okullar mücadelsinde
yığınlarca emekçi katledildi.Kilise okulları ile laik okullar arasındaki
mücadele ancak kan ile çözülebildi ve öte yandan kapsamlı ideolojik-politik
mücadeleyle.Bu sürecin en uç boyutlarıyla yaşandığı Fransız burjuva
demokratik devrimi en kanlı geçişin olduğu yer oldu.Bu açıdanFransa
laisizmin dünyadaki bayraktarlığını yapan ülke olagelmiştir.(Bu süreci en
iyi anlatan Emile Zola olmuştur.GERÇEK adlı kitabı bu anlamıyla bir önemli
başyapıttır.)
ÜLKEMİZDE GELİŞMELERE KISA BİR BAKIŞ
Aynı süreç içinde ve sonrasında Osmanlı da laik hareketler
burjuvazinin gelişmesine parelel olarak gelişmiştir.1900 lü yılların
başından itibaren başlayan süreç;ulusal kurtuluş savaşında en uç noktasına
ulaşmıştır.Saltanatın ve hilafetin kaldırılması ile birlikte bir
laikleşme(din -devlet işlerinin kesin olarak birbirinden ayrılması;zira
saltanat makamı aynı zamanda hilafet makamıydı Osmanlı da) doruk noktasına
ulaşmıştır.Ama diğer yandan bu laik adımların yanısıra dini kontrol altında
tutmak ve tarikatların önünü kesmek adına Diyanet İşleri Başkanlığı(DİB)
kurulmuş ve böylece devlet dini yaratılmıştır yeniden bu anlamda olmak
üzere..DİB kurulduğu yıllarda nispeten laik düzenin bir parçası olmakla
birlikte zamanla tarikat yuvaları haline gelmiş,çeşitli hükümetler
döneminde kontrol edilemez bir biçimde laisizmin temelini
dinamitlemiştir.
Laisizm,din ile devlet işlerinin kezin olarak birbirinden ayrılması
demektir.Din toplumsal yaşamın hiçbir alanında müdahil değildir.Din tamamen
kişisel bir sorundur.Kişi ile inandığı arasında herhangi bir aracının
olmaması demektir laisizm.Öte yandan devlet ise dine,ki,şilerin inancına
kesinlikle müdahale edemez.Din adına özel bir kurum oluşturmaz.Özel bir
imamlar ve papazlar ordusu beslemez,maaş vermez,camiinşa etmez,maddi
Hiçbir kaynak aktarmaz.Devlet her dinsal akıma,dine,mezhebe,tarikat vs ye
karşı eşit mesafededir.Hiçbirinin ne arkasında ve ne de karşısındadır.Bu
anlamda laisizm,burjuva demokrasisinin vazgeçilmezlerindendir esasen..
Yukarda tanımıza göre Türkiye laikmidir değilmidir?Bizce
değildir.Nedenlerini aşağıda sıralamay çalışalım:
Birincisi,din işleri devlet işlerinden bağımsız olması gerekir iken,
faşist devlet aygıtımız DİB gibi bir kuruma sahiptir.Bu kuruma her yıl
bütçeden ayrılan pay sağlık ve eğitime ayrılan bütçenin kat be kat
üstündedir.Hatta Milli Savunma Bakanlığına ayrılan bütçenin arkasından
ikinci sırada gelmektedir bütçe olarak.Bir imamlar ordusu beslemektedir
Türkiye..Kendi elleriyle camileri tarikat yuvaları,imamları tarikat
reisleri yapmaktadır bu ülke...(Nitekim son cami imamı katlinden sonra
ortaya çarşaf çarşaf dökülen olguları hatırlayınız.Resmen belgeli olarak
cami imamı tarikat lideridir aynı zamanda camiler işkence merkezleri olarak
bile kullanılmaktadır.Tarikatlar ve imamlar çeşitli çetelerle birlikte
anılmaktadır vs vs vs....)
İkincisi,Devlet 1940 lı yılların sonundan itibaren din işlerinde
kesinlikle taraf olmuş olup diğer dinsel akımları,dinleri,mezhepleri ve de
yöneticilerin dahil oldukları tarikata göre dışındaki tarikatları
dışlamış-yok saymış(aynen Osmanlı da Hanefi mezhebi dışındaki mezheplerin
ve akımların rededilmesi benzeri) ve suni islamı yaymanın bir kurumu haline
getirmiştir.DİB bütçeleri de suni islamı geliştirmek için
kullanılmıştır.
Üçüncüsü,1980 Eylül faşist darbesi ile birlikte(çok öncelerden beridir
Faşist MHP tarafından dillendirilen,savunulan),devletin egemen ideolojisi
Türk-İslam sentezi olmuştur.(Ki faşist Türkeş 80 sonrası ifadelerindeşu
lafları boşuna etmemiştir:Biz içerdeyiz ama fikrimiz iktidarda)Bu anlamıyla
devlet ideolojisinde ırkçı bir söylemin yanında dinsel bir söylemin yer
alması ya da faşist evrenin bir elinde Kuran öteki elinde nutukla miting
miting dolaşmasıyla açığa çıktığı gibi nasıl laik olunabilinir?
Dördüncüsü,Bu faşist devlet egemenliğini sürdürmek adına dinci kimlikli
örgütler kurdurup çeşitli toplumsal kesimleri bölüp parçalayıp yönetmeye
açlışmıştır.Ve ayrıca bu kontra örgütler,devrimci ve yurtsever
hareketlerin üzerine salınmış olup binlerce faili meçhul(aslında faili
belli!)cinayetler işletmiştir.Hizbul kontralar onlarca aydının
yanında,binlerce Kürt Yurtseverini katletmiştirler.Açıkça bu kontraları
yetiştirip düzen muhaliflerinin üzerine gönderen bir devletin laik olmasını
beklermisiniz?Dini bu anlamıyla da örgütleyip siyasal çıkarları uğruna
kullanan devlet laik olabilir mi?
Beşincisi,Suni İslam ta ki okul öncesinden başlayarak tüm eğitim-öğretim
kurumlarında kafalara kazınmaya çalışılan ve tüm diğer din,dinsel
akımlar,mezheplerin dışlandığı bir müfredata sahiptir.tüm ders kitapları
suni islamın ihtiyaçlarına göre hazırlanmaktadır ve tüm diğer akımlar vs
harici sayılmaktadır.Öte yandan zorunlu din dersleri bile başlıbaşına
devletin bu anlamda laik olup olmadığını da ortaya somut bir biçimde
çıkaran bir göstergedir.Böyel bir devlet laik olabilir mi?
Altıncısı,devlet din eğitimi vermez.Böyle bir zorunluluğu yoktur
laisizmde devletin. Ve bu anlamda eğitimin tarafı değildir.Olsa olsa
verilen eğitimlerin doğru ve amacına uygun yapılıp yapılmadığını kontrol
eden bir rolü vardır laisizmde.
Yedincisi,İnsanların nüfus cüzdanlarında zorunlu olarak din hanesinin
bulunması ve sanki bilinçli bir tercihmiş gibi doğar doğmaz islam yazılması
laisizmin ruhuna aykırıdır ve bu durum bu ülkede mevcuttur.
Yukardakiler ışığında bu devletin laik olmadığını rahatlıkla ifade
edebiliriz.Çağın karekteri gereği , gerek emperyalist güçler ve gerkse
bağımlı ülkeler dini kendi çıkarları uğruna kullanmak zorundaırlar.Zira
yeşil kuşağı projelikten çıkarıp gerçek kılan ve dünyayı şimdi bu karanlık
dünyayla korkutup egemenliği altında tutmaya çalışan yine başını ABD
emperyalizminin çektiği güruh değil midir?Zira kucağında besleyip
büyüttüğü,örgütlediği Humeyni rejimini,El Kaideleri piyasaya salıp şimdi de
arkasından koşmak ve yoketmek bahanesiyle meşru ve haklı olamayan bir savaş
örgütleyen ve yürüten ABD ve onun avanesi değil midir?Bu iki yüzlü güruh
mevcut durumlarını korumak ve sağlamlaştırmak uğruna her yolu mübah sayan
gürüh değil midir?
Çağımızın ve emperyalist kapitalizmin doğal bir sonucu olarak ortaya
çıkan yabancılaşma tüm bu dinsel gelişmeleri kolaylaştıran vebesleyen
biricik unsurlardan biridir.Hatırlayın yabancılaşma yazımız da ifade
ettiklerimizi:
“Yukarıda ifade edilen tüm sonuçlar, birbirini tamamlayan, birlikte
varolan sonuçlardır. Hiçbiri diğerinden bağımsız değildir. Yabancılaşmanın
sosyolojik sonuçları şöyle özetlenebilir:
Toplumsal kurumlara ve topluma karşı gelen bir korku, güvensizlik ve onlar
karşısında güçsüzlük.
Geleceğe karşı kötümserlik, değişime karşı inanç ve güvenin yitirilmesi.
Toplum geneline uygulanırsa, tüm bunların sonucunda toplumsal
örgütlenmelerde (kitle örgütleri,dernekler,sendikalar vs.) zayıflık.
Kişi, kültür, otoriter ve totaliter rejimlere kolayca uyum ve bu tür
toplumsal kültürlere yatkınlık.
Bastırılmış duygu ve düşünceler, otoriter eğilimler sonucu saldırganlık
(örneğin, toplumsal linç olayları).
Toplumsal kültürsüzlük, kişiliksizlik, toplumsal çürüme.
Yaşamın her alanında kokuşma, yaşamın anlamsızlaşması sonucunda yaşama son
verme (intihar olgusu) eğiliminin ciddi düzeylerde artması.
İnsanın yarattığı, ürettiği şeye karşı duyduğu ilgisizlik, kayıtsızlık,
denetimsizlik ile birlikte robotlaşma.
İnsanı insan yapan değerlerden uzaklaşma, insan olarak yok oluşa doğru
gitme. “  Yabancılaşma ve sonuçları....SENDİREN)
Tüm bu yukarda ifade edilen yabancılaşma unsurları tam da kendi dışında
sığınacak güvenli-rahat-huzur vericilimanlar arayışına itecektir insanı.Bu
bireycileşmiş,bencilleşmiş,hayata karşı güvensiz,inançları noktasında
tutarsız,korkak,uyuşuk,güdülmeye hazır insan en nihayetinde sistemin ve
egemenlerinde yönlendirilmesiyle ve telkiniyle kendini sözümona dinsel
huzurun kollarına atmaktadır.Orada mutluluğu-huzuru aramaktadır.Bu yalancı
huzur ve mutluluktur ki,kendini kendi gerçeklerinden
uzaklaştırmaktadır.Esasta kendi etrafında dönmesi gereken insan ,kendisi
için çizilmiş sınırları olan hayaller dünyasında boşa dönmektedir.Dikkat
çekelim ki,dünya üzerinde sapkın bir çok tarikat vardır,tüm bu tarikatların
ciddi bir potansiyeli ve alanı vardıor.Çoğu yerde devlet destekli bu
tarikatlar yığınlarca insanı etkilemekte ve uyuşturmaktadır.
Sistemin korktuğu şey insanın kendisi için varolması ve kendi etrafında
dönmesi yani insanlaşmasıdır.Sınıfsal mücadele içinde yer alması korkunç
bir kabus gibi başında oldukça emperyalist kapitalizm bu içkiyi içirmeye
devam edecektir.
SONUÇ VE TUTUM ÜZERİNE
Ülkemiz dahil komünistlerin tali olarak çözmesi ama öte yandan çok
ciddi bir ideolojik mücadele vermesi gereken bir sorundur din ve laiklik
sorunu.Zira sorunun güncelliği ve öne çıkması da bu noktada tutumların
deklarasyonu-yaşama geçirilmesini zorunlu kılmaktadır.Din sorunu salt
bugüne ait bir dorun olmayıp yarının da en önemli sorunu olmaya devam
edecketir.Yüzyılların önyargıları ve edinilmiş ddeğerleri ile mücadele
sanıldığı kadar kolay olmayacaktır.Komünistler herkesin bildiği gibi
ateisttir.Ama ateizmi sadece parti-örgüt proğramlarına özgüdür.Militan
materyalizmin bu en önemli tüzük maddelerinden biri olan konu sadece parti
üyelerini bağlamaktadır.Partinin ya da örgütün sınıf içindeki çalışmasının
önüne çıkarılamaz bu sorun.Zira biz sınıf mücadelesinin ana kulvarlarında
mücadele etmek zorundayız.Bu tarzda sorunlar karşımıza çıktığında sınıfsal
tavrımızı alırız.Ki sınıfın her türden bölünmesine karşı olan bizler
din,mezhep,ırk ayrımı gözetmeden sınıfın tek bir çatı altında mücadele
etmesi gerektiğini savunuruz.Ama bir yandan da sınıfın bu anlamda da
eğitimi açısından ideolojik mücadele vermeliyiz..Sosyalizm şaması için
asgari proğramımız,proletarya diktatörlüğünde ya da proleterlerin
devletinde laikliğin tam anlamıyla uygulanmasıdır.Hayatın her alanında tam
bir laisizmin egemen kılınmasını sağlamaktır.
Görünen odur ki,mevcut devletin bir bütün olarak laikleştirilmesi gerek
günümüz ve gerek gelecek açısından bir devrim ve sosyalizm sorunudur.Bu
proğramatik amaçlarımızdan biridir.Komünistler bu açıdan da burjuvazinin
yarı yolda bıraktığı çizgiyi tamamen sınıfsal bir perspektifle ele alıp
devrimci-komünist tutumu gerçek ve yaşama ait
kılmalıdırlar.Şeriata,gericiliğe,laisizmin karikatürlerine(ülkemizdeki
gibi),dinin devletleştirilmesine ve de devletin dincileştirilmesine karşı
kararlı bir ideolojik-politik mücadele vermek zorundadırlar.Emekçi
yığınlara tüm gerçekler çıplak bir biçimde
aktarılmalıdır.Propaganda-ajitasyon ve eylemin önemli içeriklerinden ve
sistemden kopuşun önemli araçlarından biridir bu sorun...
DİB nın bütçesine ya da yönetim-idari anlayışına Aleviliğin ya da
herhangi bir dinsel akımın,mezhebin,dinin dahil edilmesi demek;ülkeyi laik
kılmaz.Tam tersine kurumun kendisi anti laik bir kurumdur.Kaldı ki böyle
bir talep zaten gayrı meşru bir kurumu meşrulaştırmaya ve yığınlar nezdinde
itibarlı yapmaya yarar sadece..Devrimci bir proğram bu kurumun
lağvedilmesini ve kesin biçimde devletin dinden,dinin devletten
bağımsızlığını savunur.Dini kişisel bir sorun olarak algılayan bu anlamda
da gerçek laikler olan komünistler,onun toplumsal bir uyuşturucu,içki ve de
toplumsal yaşamı etkileyen-düzenleyen bir unsur haline gelmesine karşı
durup mücadele ederler.
Türkiye de yukarda sıraladığımız gibi laiklik yoktur ve maalesef
burjuvazinin çözmesi gerekli sorunlardan birini yine proletaryaya
bırakmıştır ve gerçek çözümü devrim ve nihayetinde komünizmdedir.
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:35 |
|
|
EMPERYALİST BOĞAZLAMA SAVAŞI VE BÖLGESEL DEVRİM
Emperyalist kapitalizmin lider güçleri ABD ve yedeği
İngiltere'nin başını çektiği güruh Ortadoğunun yeniden şekillendirilmesinde
tam hız yol alacağa benziyorlar.diğer Emperyalist Odaklardan başını Rusya
'nın çektiği grup biraz daha geriden ve ağırdan alacağa benzer.Salyalı
siyonist İsrail ağababalarının verdiği açık destekle Ortadoğu Halklarının
belalısı olmaya ve katliamlarını sürdürmeye devam ediyor.Gidişat öyledir ki
ve daha önceki makalelerimiz de de ele aldığımız gibi hızla bir yeni dünya
savaşının ortasına emperyalist güruhların daha fazla para-güç ve iktidar
hesaplarının kurbanı olarak sürüklenmektedir.
Ezilen ve sömürülen geniş milyarlar bu kez de kanlı bir savaşın göbeğine
hızla aktarılmaktalar.bu savaş bir önceki savaşlardan kesinlikle farklı bir
savaş olacaktır.Emperyalist güruhun biyolojik ve nükleer silahlar dahil bir
çok yeni silahını bu savaşta kullanabileceğinin bir çok sinyali
vardır.Ciddi bir hegemonya savaşının halklar üzerindeki yıkımının varlık
ile yokluk arasında olduğunu ve olacağını sanırız yeniden ifade etmeye ve
açıklamaya girişmeye sanırız gerek bile yok..Bu savaş öncekilerden
kesinlikle farlı olacak.Dünya üzerinde hegemonya savaşına doğuda ki
emperyal hedefleri olan Çin,Japonya'nın da katılacağı K. Kore'nin bu
anlamdaki çıkışlarının gizli destekçilerinin Çin burjuvazisi olduğunu
sanırız herkes açıkça görmektedir.Ama belirtmeliyiz ki , bu savaşın ana
merkezi ve tetikleyicisi Ortadoğu üzerindeki hakimiyet kavgası
oluşturacaktır.Bunun esas nedeni ise herkesin de bildiği üzere petrol (
dünya petrol rezervinin %55inin ortadoğu da bulunması)üzerindeki hakimiyet
kavgasıdır.
Bu kavgada siyonist israil'in ilk etapta kullanılmasının akla uygun
olmayan hiçbir tarafı yok gibi gözüküyor.İsrail'in mevcut koşullarda
yıllarca savaşın içinde pişmiş ve sürekli bir biçimde çıban başı gibi
gözüken Suriye ve İran üzerine gitmesini haklı gösterebilecek onlarca
nedeni var kendilerine göre.Hariri'nin katledilmesi ile başlayan Cia-mossad
planı yürürlüğe konulmayı bekliyordu.Aylardır tehdit edilen Suriye ve İran
için de ateş ile barutun kokusu artık enselerinde.Bu arada çok güvendikleri
Avrupalı emperyalistler ile Rusya son G-8 zirvesinde herhaldeki diğer
emperyalist odaklardan gerekli rüşveti almışlar ki geçici olarak sessizliğe
gömüldüler.Siyonist İsrail in ilk etapta saldırılarına karşı çıkan Rusya ve
arkasından Fransa saldırıya şimdilik seyirci kalmayı seçmiş
durumdalar.Ortadoğu halkları başta Filistin ve Lübnan da olmak üzere kıyım
ve katliamdan geçerken Arap Halklarının ciddi bir desteğine de sahip
değillerdir.Suriye dışında diğer Arap devletleri hemen hemen
emperyalistlerin uşaklığını yapmaya devam etmekteler.Geçmişin Arap
birliğini savunan ülkelerinden Mısır,Libya dahil olmak üzere ses ve seda
çıkmamaktadır.Çok yönlü bir emperyalist kuşatmanın sıcak bir dünya savaşına
evrilebileceğinden end,şeli de olan güruh her an tetikte kendi çıkarlarının
tehlikede olduğu sıcak anı beklemeye koyulmuşlar gibi.
Öte yandan Avrupa;Rus;Çin ve Japon emperyalizmi ve de diğer bilimum
dünya devletleri bu savaşta yani İsrail siyonizminin ve abd emperyalziminin
Lübnan ve filistin'deki boğazlama faaliyetlerini son Roma konferansıda
göstermiştir ki seyretmeye en azından bir süre daha devam edeceklerdir.bu
sürecin uzunluğu ya da kısalığı bölgedeki dengelerin ne yöne doğru güçlü
olarak kayması ile bağıntılı olacaktır.Bir kez daha görülmüştür
ki,emperyalist güçlerin hangisi olursa olsun tüm girişimlerinin altında
ekonomik-politik kaygıları yatmaktadır.O çok insan hakları savunucusu AB li
emperyalistlerin hiç biri şu anda açıkça ve alenen İsrail siyonizmine ve
ABD emperyalizmine kafa tutmayı bir kenara bırakın eleştirme cesaretini
dahi gösteremiyorlar.korkak tavuklar gibi kafasını kaldırıp karnından bir
iki konuşup tekrar ve yeniden kafasını en azından şimdilik kuma sokmuş
durumdalar.Roma konferansı bu anlamda tüm bu yalancı insan hakları
demagojilerinin üstündeki cilayı silmiş ve gerçekte emperyalist emellerinin
ne kadar belirleyici olduğu gerçeğinin altını bir kez daha çizmiştir.
Beri yandan sözümona Uluslar arası toplumun temsilcisi olan ve olması
gereken çeşitli gerçekte emperyalist merkezlerin kendi politikalarının
aslında halklara göz boyayarak kabullendirilmesi ve ideolojik anlamda
gerekli politik şartların sağlanmasında ve geniş yığınların bu bilinç
bombardımanında anti-emperyalist,anti-faşist devrğimci demokrasi ve
komünist saflarda olmasının önünü kesecek her türden manevranın merkezi
olan BM vs gibi emperyalizmin Uluslar arası örgütlerinin de gerçek yüzü
açığa çıkmış bulunuyor.Zira bu ve benzer her örgüt emperyalizmin
çıkarlarına özellikle ABD emperyalizmi aleyhine her türden soruna dahil
olurken mevcut kıyım ve katliama zerre ses çıkarmamıştır.Göstermelik kimi
toplantılar dışında.Kendi temsilcilerini katleden İsrail siyonizmini
kınamamıştır bile.Bu anlamda bu göstermelik emperyalist ideolojik-politik
manevra örgütlerinin gerçek yüzünün açığa çıkarılması bakımından bile son
gelişmeşleler öğretici ve eğiticidir.Devrimci-komünist ajitasyon ve
propagandanın ve yığınlar nezdinde anti-emperyalist ve anti
kapitalis-anti-faşist bilincin geliştirilmesi anlamında bu gerçeklerin
bilince çıkarılması önem taşımaktadır.
1.Mevcut savaş emperyalist merkezlerin kısa vadede hesaplaşacakları bir
manevra alanı sunmamaktadır.Bu anlamda Suriye ve İran ın sürece
katılmasıyla birlikte ki,(aslında hedef başından da belirttiğimiz gibi yeni
ya da genişletilmiş ortadoğu projesi nezdinde bu ülkeler idi); kendi yolunu
yeniden çizip emperyalistler arası bir paylaşım savaşına dönme yönünde
evrilecektir.Bu geçici geri, çekilmeler daha çok en uygun koşulları kollama
ve bu süreçte eldeki manevra olanaklarını genişletip ve öte yandan pazarlık
kozlarını arttırmaya dönük gibi gözükmektedir.Ama beri yandan Filistin ve
Lübnan nezdinde tüm ezilen milyarlar ölümle yaşam arasında sıkıştırılmış
bulunmaktadır.Elbette ve doğaldır ki,bu süreç en çok Ortadoğu halklarının
bir numaralı gündemi olmuştur.
Bu arada Ortadoğunun yeniden şekillendirilmesinin en önemli sacayağı
olan Türkiye de egemen sınıflar ve iktidar hesapları içinde çatlaklar
derinleşmektedir.Tam uşaklıkta sınır tanımayan işbirlikçi tekelci burjuvazi
ve onun faşist devleti bir yandan birebir Abd emperyalizminin her türlü
operasyonunda aktif rol alırken öte yandan köylü kurnazlığı ve doğulu
psikolojisiyle emperyalist odaklardan ne kadar koparırsam kardır mantığıyla
davranmaya devam etmektedir.Gerek ekonomik ve gerekse siyasal olarak
politikalar her fırsatta ABD emperyalizmi ve onun ekonomik
örgütlerinin(İMF,Dünya Bankası) emriyle harfiyen yerine getirilmektedir.Bu
arada çeşitli projelerle önüne atılan kemikle övünmeye ve onunla yetinmeye
de gayret göstermekle birlikte,çeşitli operasyonlarda alacağı role karşılık
elini güçlü tutmaya çalışmaktadır.Bakü_Tiflis_ceyhan boru hattından önüne
atılan yemle biraz daha oyalanacak gibi gözükmüyor.Gerek emperyalistler ve
gerekse onların uşakları ve gerekse de emekçi milyarlar açısından çok
kritik dönemlere girilmiş bulunmaktadır.Bu kritik dönemin en önemli
özelliği ise , at izinin it izine karışmış olması ve herkesin her ipte
oynayabileceği hassas dengelerin olduğu bir dönem olmasıdır.Ayrıca Ortadoğu
her zaman ve her koşulda kaypak bir zemin olmuştur.Ve binanın kendisi her
an küçük müdahalelerle bile yıkılabilecek bir binadır. .Ayrıca bu bina
yıkıldığında kimin altında kalacağını kestirmek olanaklı olmamaktadır.Bu
anlamda herkes kartlarını en son sınırına kadar oynayacaktır.Ve en sonunda
açık bir savaşa girecektir.Zira tüm yollar tükenmiştir.Artık politik her
oyun bitmiştir ve sıra silahların konuşmasına gelmiştir bu anlamda
Türkiye'nin ve Türkiye emekçi sınıflarıyla Kürt ulusal hareketinin bu
gelişmeler karşısında tutumu hayatiyet taşımaktadır.
Mevcut başlatılmış ve yürütülmekte olan savaş Irak ile başlayıp
Filistin ve Lübnan ile devam edip aslında bir bütün olarak Ortadoğunun
emperyalist merkezlerce yeniden yapılandırılması ve dikensiz gül bahçesi
yaratarak bu en eski uygarlık merkezinin ve şanlı direnişller topraklarının
teslim alınıp boğulması amacını gütmektedir.Burada emperyalist
metropollerin İsraile biçtikleri misyon ile Türk işbirlikçi tekelci
kapitalist burjuvazisi ve onun faşist devletine uygun gördükleri roller
yavaş yavaş şekillenmektedir.Daha önceki makalelerimiz de ifade ettiğimiz
üzere İsrail kendi başına bu tarihsel emperyalist rolün altından kalkacak
güce sahip değildir ve olamaz da.Bu arada ciddi bir emperyalist merkezin
uşağı bir kukla devletin girişimlerinin de çok önemli rolü olacaktı ki; bu
da Türk faşist devletidir.Oratadoğu Halkları boğazlanacaksa bu sürecin
sadece ABD emperyalizminin bu bataklıkta yalnızca İsrail ile hareket
edeceğini ve planlarında Türkiye'nin olmayacağını söylemek aptallık olur.Bu
anlamda yumuşak karınların yakalanması gerekirdi ve şu anda yakalanmış
görnüyor.Yazılmış senaryo oynanıyor.Gerek güney ve gerekse de Kuzey
Kürdistan da belirsizlikler ve sıcak savaş ortamının yeniden
alevlendirilmesi ve güney başta olmak üzere Kürt kartının emperyalist
merkezlerce aktif biçimde kullanılmasının önünün açılacağının göstergeleri
biri bir açığa çıkmaktadır.Yine aynı dönemlere denk gelmek kaydıyla Kuzey
Kürdistan'da savaşın şiddetlendirilmesi için kontrgerilla ve egemen ABD ci
güçlerce geliştirilmesi ve içte tam bir terörize ortamın
yaratılması,terörle mücadele yasasının değiştirilerek savaş şartlarına göre
biçimlendirilmesi,milliyetçi-kafatasçı akımın önünün açılması ve halkların
birbirilerini boğazlaması için provakatif ortamların yaratılması vs vs. bu
amansız ve yıkıcı savaşın kendi başına organizasyon parçalarındandır.
Ortadoğu coğrafyası yukarda da ve daha önceki makalelerimiz de de
ifade ettiğimiz üzere bir çok şeye gebedir.Ortadoğu Halkları liderini
beklemektedir.Ateşten baruttan uzak gerçek bir insanlık düzenini
düşlemektedir.bu ancak ve ancak bölgesel güçlü bir devrimle olanaklıdır.Bu
devrimin öncüsü bir çok arap ülkesinde örgütlü olan gerçekte anti
emperyalist kimliğe sahip olamayıp öyle görünen yeşil örgütler yani
Hizbullah,Hamas vs vs olamaz.Gerçek kurtuluş üzerine basa basa ifade
ettiğimiz gibi Halkalaırn insanca -kardeşce-özgürce -adil yaşamlarının tek
güvencesi olan bir mücadele ile yani anti-kapitalist,devrimci komünist
mücadele ile olanaklıdır.Bu savaş milliyetçi arap yeşillerinin başaracağı
bir iş olamaz.Bu asla mümkün değildir.Bu emperyalist kapitalizm ile
komünizm arasındaki stratejik bir savaştır.Savaşı engellemek için verilecek
savaş ve mücadele başarısız olursa (ki,başarısızdır ve sonuçsuz olacaktır.)
savaşı iç savaşa çevirmek ve bölge halklarının ve dünya insanlığının önünü
açacak devrimin mücadelesinin verilmesi her durumda boyun borcudur türk ve
kürt emekçi sınıfları başta olmak üzere tüm ortadoğu emekçi
sınıflarının...Dünyanın kalbi Orta doğu da atacaktır hem emperyalist
metropoller açısından ve de hem de proletarya ve ezilen milyarlarca insan
açısından..bu anlamda devrimci komünistler ile kürt ulusal kurtuluş
hareketinin tarihsel bir misyona soyunması gerektiğinin altını çizmek özel
bir önlem arz etmektedir.
Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi bu anlamda olmak üzere emperyalist
metropollerin icazetine bırakılmış bir sözüm ona ince siyasal çizgiden
devrimci bir çizgiye kendini çekmek zorundadır.Ulusal kurtuluşun gerçek
kimliği olan bağımsız birleşik devrimci Kürdistan hedefine evrilip faşist
devlet ve onun ağası olan ABD emperyalizminin ne i düğü belirsiz
hesaplarının içinde boğulup kalmamalıdır.Gerçek kurtuluş Kürt halkı
açısından kesinlikle ve kesinlikle sosyalizm ve komünizmde
olanaklıdır.Emperyalist manevraların basit birer unsuru haline
gelinmemelidir.Tüm Ortadoğu coğrafyası özgürleştirilmeden tek başına Türk
faşist rejimi demokratikleşemez. Ve Kürt sorunu gerçekte hi,ç bir zaman
çözülemez.
Türkiye devrimci komünist hareketinin de bir çok kez eline geçen ama
değerlendiremediği bir fırsat daha geçmiştir.Artık güçlerin yetersizliği ve
organizasyon yetersizliği vs vs diye kimi bahanelerin arkasına sığınıp
mevcudu korumanın Hiçbir değeri yoktur ve olamaz da...Bu savaş ve yanısıra
getirip götüreceği tüm her şey varlık ve yokluk ile bağıntılıdır.Bu süreçte
tüm varlık nedeni her zaman olduğu gibi devrime kilitli olmak
zorundadır.Ama doğaldır ki laf ta değil eylemin kendisinde...Süreç kendini
aşıp yığınları devrimci savaşın içine katabilecek olgunlukta ciddi zeminler
sunmaktadır her zamankinden daha fazla...Önemli olan bunu doğru kavrayıp
doğru yer ve zamanda doğru işler yapabilmektedir.Artık söz yerini eyleme ve
değiştirme -dönüştürmeye bırakmak zorundadır.Başka türlü yaşam biçimi ve
varlık kabul edilemezdir.Önümüzde ciddi engellerin varlığına rağmen
başarılamaz diye bir şey yoktur..
Makalemizi büyük savaşçı ve devrimci Ernesto Che Guevera'nın ünlü
sözüyle bitirelim:Gerçekçi ol , imkansızı iste......Şu anda imkansız
görünen tek şey devrimdir ve sosyalizmdir.TAMDA ZAMANIDIR.........
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:35 |
|
|
EMPERYALİST KAPİTALİZMİN BUNALIMI VE DEVRİMCİ KOMÜNİST GÖREVLER
Emperyalist-kapitalist sistem bir dünya bunalımının
eşiğindedir.Bastırılmaya çalışılan bir kriz ortamında tüketim giderek
kısılmakta,üretim değerleri düşmekte,işsizlik dünya çapında hızla
artmakta,paranın parayı çektiği faizler özellikle dolar bazında düşmekte ve
paralar hızla pula dönüşmekte,emperyalist metropollerde cari
açıklar-ithalat ve ihracat değerleri mutlak olarak birbirini
karşılayamamaktadır.Bir çok belirti var bunları bize düşündüren.Ama öte
yandan gerek pazarların sınırlılığı,gerekse dünya hakimiyeti noktasında
çeşitli bölgeler üzerindeki gizli savaşın açık bir dünya savaşına dönüşme
olasılığı hiç te azımsanmayacak düzeyde artmaktadır.
Petrolün dünya hegemonyalar savaşında kilit bir rol oynadığını ve dünya
petrol rezervlerinin %50 sine yakınının Ortadoğu bölgesinde yer aldığını
düşünürsek bu savaşın neden yerel biçimleriyle Ortadoğu da yaşandığını
anlamak kolaylaşacaktır.Emperyalist metropollerin artık arka bahçelerden
ötesine ihtiyaç duyduğu ve birkaç merkezli yönelim ve gelişmelerin eskisi
kadar güvenli sayılamayacak ve her an dengelerin değişmesiyle bu arka
bahçelerin dahi elde tutulamayacağı gün gibi aşikardır.Güney Amerika
deneyimi ABD açısından önemli deneyimler sunmuş olmalı ki ABD bu işi şimdi
biraz daha sıkı tutmaya başlamıştır.Öte yandan Rusya açısından Gürcistan ve
Ukrayna vs. deneyimleri özel ders olmuştur.Başını alman ve Fransız
emperyalistlerinin çektiği ab li blok emperyalizmi bu süreçten en karlı
grup olarak çıkmış gibi gözüküyor.Ama kendi içlerinden öteden beri varolan
düşmanlık ve liderlik kavgasının zayıf karınları olduğunu ifade etmek
gerekir.
Gerek İsrail Filistin sorunu gerekse Lübnan üzerinden Suriye ve İran
yönelik tehdit ve girişimler öte yandan ulusal hareketin tekrar silahlanıp
eyleme geçmesi ile güney kürdistan daki gelişmeler orta doğuda kısa ve orta
vadede yeni oluşum ve yeni bir takım taktik savaşlara tanıklık
edecektir.Gelişmeler de her ne kadar ABD bir adım ilerde gözükse bile bu
sürecin iki keskin uçlar arasında her an gidip geleceğini söylemek
gerekir.Bunu emperyalist metropollerde bildikleri için işlerini çok sıkı
tutmaya gayret etmekteler.Ortadoğu da gerçekten zeminin azami kaygan
olduğunu ve her an yön değiştirebileceğini tekrar tekrar ifade etmekte
yarar görüyoruz.
Ortadoğu eksenli yerel çatışma ve müdahalelerin ne salt petrol ne salt
güç gösterisi ne salt hegemonya yarışı ve de ne salt kaşınabilecek çıkar
umulabilecek zayıf etnik,mezhebi,dinsel vs öğelerine bağlanıp salt herhangi
biriyle açıklanmaya çalışılması doğru sonuçlar
vermeyecektir.Ortadoğu’ya ilişkin her politik gelişmenin ve müdahili
gelişmelerin bunların hepsini içine alabilecek genişlikte düşünüldüğünden
emperyalist güçler ile onların bölge uşaklarının hesap ettiğinden gerçekten
de kuşku yoktur.Tüm bunlar üzerinden ve hesaplı yürütülen politikaların
kısa ve orta erimde amacına ulaştığını görebiliyoruz.Şu anda süreç ABD
emperyalizmi lehinedir.Ama Kürt ve İran ekseni başta olmak üzere ab li
emperyalistlerin güç toplamaya dönük çalışmalarına da tanık
oluyoruz.Talabani’nin başkan seçilmesi bir ABD oyunu olsa da hesap
edilmiş olup ta gelişmelere müdahil edilmemi,ş bir kuzey ve doğu kürdistan
ve bölgede diğer halkların amerikan eksenli gizli açık operasyonlarına
duyulan öfke ve bu operasyonların açığa çıkarılması ile açık çatışmalara
girilebilecek olması amerikanın bölge ülkeleri içinde kendine bağımlıları
öne çıkaracağını söylemekte yarar var.Bu Türkiye olabileceği gibi İsrail
Yunanistan Ürdün Suudi Arabistan vs olabilir.bu tamamen süreç içindeki
gelişmeler ve gelişmelerin içeriğine göre değişecektir.Yunanistan ın bu
aralar ABD ile özel yakınlaşmasının Ortadoğu üzerindeki hegemonyanın bir
yansıması olduğunu görmemek için kör olmak gerekir.Öte yandan çok çabuk
yıpranan Ortadoğu iktidarları içinde yeni operasyonların olabileceğini de
ister seçim ile ister açık yada örtülü darbelerle bu sürecin
gelişebileceğini de ifade etmeliyiz.
Ortadoğu yeni gelişmelere gebedir.Topyekün değişmelere tamamen açık olan
bölgenin dünya devrim dalgasının yeni öncüsü olabileceğini ve sürecin
öncüsü olabileceğinin altını çizmekte yarar var.Ortadoğu da taşların
yerinden oynaması ile birlikte köklü değişimlerin olabileceğini tahmin
etmek kehanet olmasa gerektir.bu bilimsel bir değerlendirmenin
sonucudur.
İşte tüm bu nedenlerden dolayıdır ki,bölgede devrimci kom.çalışmanın
hem tek tek yerel ülkelerde ve hem de bir bütün olarak bölge eksenli
konfederatif bir çatı altında başından beri örgütlenmesinde gelecek ve
devrimci organizasyon açısından özel bir önem atfetmekte yarar var.Bu durum
özel bir önem taşımaktadır.Bu bilinç ve değerlere başından beri tüm birikim
ve deneyimlerin gerektirdiği tarzda yaklaşmak temel öneme sahiptir.Doğmamış
çocuğa ta başından böyle bir misyon yüklemek deliliği ancak büyük ve
geleceği düşünen ve hayalleriyle gerçekler arasında ince bir sınır çizgisi
olan gerçektende devrimci kom.deliliğin yansıması olsa gerektir.Öte yandan
dünya sistemi hedef merkezli politik bir akımın böyle bir kaygı ve
örgütlenme anlayışında olması kadar doğal bir durum olamaz.Kom.ler
gerçekten akıllı delilerdendir.Bu hayaldir şu anda …Doğrudur. Ama
gerçekleştirmek bu amaca dönük yaşamak ve çalışmak için hayallerimizin
sıcacık tutulması gerekmektedir.Salt teorik düzeyde değil pratik düzeylerde
de bu amaç yakın yada uzak tüm hedeflerimizin içinde olmalıdır.
Bu her zamankinden daha büyük bir önem taşımaktadır.Global emperyalist
saldırılar ancak global direniş ve karşı saldırılarla yok edilebilir.global
kom.geleceği böyle inşa edilebilir.Bölgenin durumu da göz önüne alındığında
bu iç içe geçmişlik gerek sınıflar ve halklar açısından ve gerekse de
kapitalizme karşı mücadelenin emperyalizme karşı mücadeleden ayrılamayacağı
gerçeğinden hareketle bu her zamankinden daha bir fazlaca olanaklıdır.Gerek
proğramatik ve gerekse de pratik taktiksel açıdan buna özel bir önem vermek
gerektiği gün gibi aşikardır.
Ülke merkezli sınıfsal çalışmanın gerek emperyalist-kapitalist
sisteme karşı mücadele ve gerekse de halklar arası dayanışma ve nihai
örgütlenme amacına uygun olmasına dikkat etmekte yarar var.Ortadoğu
kaynayan bir kazan olmaya devam etmektedir.bu kaynayan kazan içinde nelerin
öne çıkıp nelerin geri planda kalacağının önceden görülüp bunlara yönelik
hazırlık içinde olunması temel öneme sahiptir.Ortadoğu ezilenlerinin
kaderi bir ve aynıdır.Geleceği kucaklayan bizlerinde bu temel bilinçte
olmasında yarar vardır.Bu bölgede yaşayan halkların geleceği birebir
birbirine bağlıdır.Zaten bölge halklarının hemen tamamı zorlama sınırlarla
ve emperyalist merkezlerce oluşturulmuş duvarlarla birbirlerinden
ayrılmıştır.bu birlikteliği sağlamak temel kom.görevlerden biridir.Bu
duruma hak ettiği değeri vererek gereğini yapmak tüm samimi kom.lere
düşmektedir.Ağır ve zor bir göreve talip olanlara denecek bir cümleyle
bitirmeliyiz:KOLAY GELSİN!!!!!
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:36 |
|
|
EMPERYALİZM VE DEVRİM
“Çağımız emperyalizm ve proleter devrimler
çağıdır.”Emperyalist kapitalizm gelişip ilerledikçe devrimler de
beraberinde gelişip ilerlemektedir.Emperyalist kapitalizm kendi mezar
kazıcısını da yaratıp geliştirdikçe bu süreç birlikte atbaşı sürgit
varolacaktır.Ta ki emperyalist kapitalizm tarih,h sahnesinden yok olup
gidinceye kadar.
Büyük üstatların bu tespiti üzerine elbette söylenecek bir şeyler
vardır.Zira emperyalist kapitalizm sürekli kendini yenilemekte ve çakılı
alanlarda kalmamaktadır.Sürekli bir biçimde gerek sömürü biçimlerinde gerek
se yönetim ve idare biçimlerinde gelişmeye ve ilerlemeye paralel biçimde
kendisini mevcut duruma adapte edecek ve mevcut iktidarını sağlamalaştırıp
varlığını sürdürecek tüm önlemleri yaşama geçirmektedir.İdare biçimlerinde
esneme her zaman var olagelmekle birlikte bunun süreğenleşmesi konusunda
sürekli bir araştırma ve geliştirme içerisinde olduğunu ifade etsek sanırız
abartmış olamayacağız.Aynen üretim ve paylaşım konusunda bir devamlılık ve
ar-ge mevcutsa bunun toplumsal ayaklarının da aynı ilgiyi gördüğünü
söylemeliyiz.Kaldı ki, iktidarın sağlamalaştırılması ve devamlılığı
gerçekte buna bağlıdır.Bunun içinde rahatça bu faaliyetlerini sürdüreceği
bağımlı ve sömürge ülkelerde mevcutken bu çok daha kolay olmaktadır.
Emperyalist kapitalizm dönemin de varsayıldığı ve bir kaça
örnekte de yaşandığı üzere zayıf halkalardan kopmalar yada devrimler
gerçekleşmesi tarihsel bir olaydır.Emperyalist kapitalizmin gelişmişlik
düzeyi ve eşitsiz gelişim ve kar paylarının dağıtımından kaynaklı olarak bu
ekonomik alt yapının emri gibidir.Elbet alt yapı mevcut üst yapıyı
belirler.Bu temel materyalist yaklaşımın bir sonucudur.Ve fakat üst yapının
ya da iradenin ve diğer tüm öğelerin dışlanması sonucunu üretmemek
zorundadır.(bu öğelerin açılımına ilerdeki paragraflarda yer
vereceğiz.)Böyle bir karşı karşıya getirme süreci diyalektik materyalizmin
temel yasalarının inkarı sonucunu üretecektir.Karşılıklı etkileşimin ve iç
içe geçerken birbirlerinden alıp verme yanında birbirlerinin geleceğini
etkilemesinin reddi anlamına gelebilir.Her şey birbirine dönüşebilir.Enerji
vardan yok yoktan varolmaz.Sadece bir yer değiştirme ya da biçim
değiştirmeden söz edilebilir bu anlamda.
Mevcut durumda Marksistlerin ezici çoğunluğu zayıf halkalardan
metropollere doğru devrimsel aktivitenin aktarılarak i,ilerleyeceğini ve
bunun sonucunda emperyalist metropollerdeki devrimlerin ancak ve de genel
olarak sömürge devrimlerinin kuşatması sonucu olacağı ve bu devrimlerin
belki de kansız teslim olmayla sonuçlanabileceği varsayımını tarihsel bir
teorik sonuç seviyesine çıkartmışlardır.Bildiğimiz kadarıyla Marks ve
Engels de böyle bir tespit yoktur.(Olmuş olsa bile bu bizim aşağıda ifade
edeceğimiz gibi bizim çeşitli sonuçlara ulaşmamızı engellemezdi.Zaten
gerçek bir Marksist te esasen onların gerçekten izlerinden yürümeyi temel
almalıdır.Yani diyalektik ve tarihsel materyalist anlayışla gerek yerel
gerek uluslar arası anlamada insanın kurtuluşu üzerine politika yapmayı
hedef bilmelidir.Onların temel mirası kapitalizm ve tahlili,tarihsel
yasaların ifadesi ve öte yandan gelecek dünyanın varlığı ve nasıl elde
edilebilirliği üzerinedir.)Bu tespiti Lenin de de özel vurgularla görmek
olanaklı değildir.Bu tespitin temeli Stalin ve sonrasına aittir.Tek ülkede
sosyalizmin inşasının en temel gerekçelerinden biri haline getirilen bu
sonuç gerçekte dünya devrimine sırtını dönmenin de diğer yüzüdür.Zira dünya
devriminin temel başarı kriterlerinin başında o zamanda şimdi de
emperyalist metropollerden en azından bir veya bir kaçında devrimin
gerçekleşmiş olması yada oralar işçilerinin sömürgeler işçi ve
emekçilerinin arkasında kuvvetli bir desteği olmasına bağlıdır genel
olarak.Tek tek sömürgelerdeki devrimlerin nasıl boğulup dejenere edildiğini
tarihsel deneyimlerimizle biliyoruz.Bugün çok daha kapsamlı ve yıkıcı bir
karşı faaliyette olduğundan şüphemiz de yoktur.Ama öte yandan tek tek
sömürge ülkelerdeki devrimsel kalkışmalara gidilmemesi ve mücadele
edilmemesi sonucu çıkarmamak gereklidir yukarıdaki ifadelerden.Tama
tersine devrimin daha fazla uluslar arasılaştığını ve uluslara sı
mücadelenin ve enternasyonalist iç içe geçmişliğin öne çıktığını ve öte
yandan tek tek yerel düzeydeki devrimlerin başarısının tam da bu ifade
edilen gerçekle yaşamsal bağı olduğunu söylüyoruz.Bunun özel vurgusunu
yapmakta yarar vardır.Zira bizim öküz altından buzağı arayan salata
beyinlilerle bu saatten sonra niyetlerimiz ve durduğumuz yeri yeniden
anlatmak gibi bir lüksümüz yoktur.Gerçekten de bunlar artık bir lüks olarak
algılanmalıdır.Zira ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.
Bir komünistin temel şiarı ve hedefi insanlık düzeni olan
komünizmdir.Kom. ise bir dünya sistemidir ve dünya devrimiyle
mümkündür.Dünya devrimi hedefiyle hareket eden bir kom.için
enternasyonalizm ve dünya devriminin yolunun nasıl bir gelişme izleyeceği
ve hedefe nasıl ulaşılacağı temel öneme sahiptir ve olmalıdır.Dar ulusal
sınırlara hapsedilmiş bir devrim anlayışının ulusal devrimi bile
gerçekleştirme yada yaşatma şansı yoktur.
Enternasyonal devrim,uluslar arası emperyalist kapitalizmin en çok
korktuğu şeydir.Emperyalist kapitalizm ekonomik,sosyal,politik anlamda
zaten dünyayı bir tek ülkeye çevirmiştir.Kapitalist gelişme ve
emperyalizmin ulaştığı doğal yer zaten burası olmuştur.Bu açıdan dünya
kom.lerinin işi de bir o kadar kolaylaşmıştır.Enternasyonal olarak her
türden her renkten her ulustan işçilerin birliği önündeki doğal sınırlar
dolaylı olarak aşılmıştır.Uluslararası tekellerin hemen hemen tüm sömürge
ülkelerde metropollerde ki kadar işçiyi doğrudan
çalıştırdığını,sömürgelerdeki ucuz emeğin emek yoğun ür4etimde nasıl
kullandığını , artık bir çok açıdan taşeron ve distribütörlere ihtiyaç
duymadan pazarlara da doğrudan girdiğini vs vs. görmemek için kör olmak
gerekir.Emperyalist kapitalizm gerçekten de tüm yerküreyi tek bir Pazar tek
bir üretim alanı ve tek bir paylaşım alanı haline getirmiştir.Doğal olarak
daha önceki bir yazımızda da ifade ettiğimiz üzere tek tek ülkelere
uzmanlık alanları ve sınırları çizilerek gerek üretim ve gerekse Pazar ve
gerekse de paylaşımda durmaları gereken yerler belirlenmiştir.Eşitsiz
gelişimin sadece ve sadece paylaşımda önemi varlığını
sürdürmektedir.Uluslararası emek dolaşımının da giderek önünün açıldığını
ve daha fazla da açılacağının altını çizmekte yarar vardır ;tabi ki tüm
dengeleri altüst etmeyecek düzeyde…
Doğal olarak dünya devriminin merkezleri de
değişmektedir.Ateşlenme merkezleri ve dalgaların kıyılarında daha fazla
gezeceği yerler giderek daha çok metropollere doğru kaymaktadır ve
kayacaktır.Bunun birkaç nedeni vardır bizce.Bunları aşağıda açmaya
çalışacağız.:
Birincisi,yukarda da ifade edildiği üzere globalleşen-küreselleşen
dünya giderek tek bir ülke haline gelmektedir.bu anlamda sınıfsal her
hareketlilik birebir tüm dünyayı etkileyen kocaman dalgalar haline
gelebilir.ekonomik-demokratik-siyasal her anlamda bunun böyle olması
kuvvetle muhtemeldir.Dünya hegemonik burjuvazisinin karşısında dünya
proletaryası yer alacaktır.Doğaldır ki,bu konuda önderlik batı
proletaryasında olacaktır.Batı proletaryası demokratik bilinç,örgütlenme ve
mücadele deneyimi bakımından geri ülke proletaryalarının önünü açacak,yol
gösterici olacaktır.bu sürecin kendi başına sonuçları uluslar arası
proletaryanın itici gücünün ve liderliğinin komünist örgütlenmesinin acili
yet taşıdığıdır.
İkincisi,batı proletaryası yabancılaşma sürecinin dibine vurmuş
olup sonraki aşamaya sıçramalarla varacak olmasıdır.Çıkış ve arayışın sonu
elbette ki,düzen dışı taleplerin öne çıkmasını getirecektir..yeniden insana
, insanın toplumsal varlığına sahip çıkma süreciyle politikleşmesi atbaşı
gidecektir.Öte yandan metropol dışı ülkelerde hala tam bir kapitalistleşme
ve kapitalizmin doğrudan sonuçlarıyla uğraşma aşamasına gelinmemiştir
ağırlıklı olarak.Tam bir ekonomik-sosyal-kültürel karmaşıklık
yaşanmaktadır.bir üretim biçiminin egemen olmasına rağmen(kapitalizmin)
hala ister kırıntı düzeyde ve isterse de önemli düzeyde geçmiş düzenlerin
etkileri süregelmektedir.Düzenden kopuş bu anlamda olmak üzere her ne kadar
genel koşullar gereği kolaylaştırıcı etkiye sahip olsa da, diğer yandan
geçmiş düzen bağları sistemden kopuş anlamında bir kelepçe rolü
üstlenmektedir.Yabancılaşma açısından da tam bir dibe vurmuşluk hala tam
bir gerçeklik değildir.Çevre ülke insanlarının beyinleri çok yönlü dumura
uğratılmış,ekonomik-kültürel ve sosyal tam bir kuşatılmışlık
egemendir.Bilinç ve örgütlenme açısından gerinin de gerisi bir
konumdadır.
Üçüncüsü,ciddi bir emperyalist-kapitalist kriz emperyalist
metropolleri derinden sarsacaktır.Tüm dünyayı aynı anda sarsacak bir
ekonomik-siyasi krizin eskisi gibi tolere edebilecek kanallar tıkanmış
olacağı için metropol proletaryasının siyasal mücadelesini
keskinleştirecektir.bir zincirin halkaları gibi metropol proletaryasının
her hareketi birebir sömürge proletaryasına akacaktır.
Dördüncüsü,emperyalist-kapitalist burjuvazinin dünya üzerindeki
hegemonik etkisini salt bilinen yöntemler de tutmayıp son 25 yılın da
gösterdiği gibi askeri işgallerle sürdürdüğü ve bunu süreğenleştirme
eğiliminde olduğunu düşünürsek bunun metropol proletaryasının her açıdan
yaşamını farklılaştırıp olumsuzluğa evrilttiğini ve sistemle bağların
koparılması anlamında bir itici güç olacağını ve öte yandan sömürge
proletaryasının haklı anti-emperyalist mücadelesine destek olmanın ötesine
geçip öncülüğe doğru evrileceği sonucuna ulaşabiliriz.Öbür yandan bu askeri
kaydırmalarla sitemin merkezinde güçlerin dağılımı da metropol proletaryası
üzerindeki baskıyı azaltacaktır.Kalkışma hareketleri daha az bir güçle
mücadele etmek zorunda kalacaktır askeri olarak…
Beşincisi,emperyalist metropollerdeki proletarya sömürgelerden
gelen akışla tamamen kozmopolit bir yapıya bürünmüş olup bir dışlanmış
getto proletaryası yaratmıştır ve buralar her an patlamaya hazır birer
bombadır.(Son kalkışma hareketleri hatırlansın.)Bu patlamaların sıçramayla
batı proletaryasının ana omurgalarını harekete getirmesi yüksek
olasılıktır.Öte yandan, bu getto proletaryası ve ya hazır işçi ve işsiz
ordusunun bir ayağının da sömürgelerde olduğunu düşünürsek, bu zincirin
halkaları böylece tamamlanmış olacaktır.
Daha bir çok neden sıralanabilir.ama şimdilik bu kadarı
yeter.Tüm bu nedenlerden dolayıdır ki,tek ülke haline gelmiş dünya
burjuvazisinin karşısın yek vücut tek bir proletarya ordusunun çıkması
artık kaçınılmaz bir durumdur.(Kaldı ki yek vücut bir burjuva hareketinden
de söz edilemez bu paylaşım koşularında ve rekabette)Öte yandan bir
emperyalist paylaşım savaşı çok ta uzak bir olasılık değildir.
Sömürgeler deki, devrimci dalga ile dünya devrim dalgasının önünün
açılacağı iddiası ve teorik çıkarsaması her ne kadar tümüyle olanaksız
değilse de ;devrim dalgasının fırtına ve kasırgalara dönüşüp tüm dünyaya
egemen olmasının yegane koşulu emperyalist metropollerdeki devrimler
olmuştur.Artık devrimlerin yegane hedef olan komünizme ulaşmasının temel
koşulu metropol devrimleri ve başarısına bağlıdır.Merkezlere kaymak
zorundadır hareketin kendisinin.Ve her koşulda bölgesel devrimler ve dünya
devrim hareketi ve enternasyonal bakış temel alınmak zorundadır.bu tek tek
ülke devrimlerinin önünü açacak temel dinamiktir.Bu ülke devrimleri ile
uğraşılmaması anlamına kesinlikle gelmemektedir.Bu tamamen ufkun geniş
tutulması ve kalıcı başarıların elde edilmesini önkoşul saymak anlamına
gelir.İster teorik ister ideolojik ve isterse de pratik çalışmaların bu
temel anlayışla ele alınması ve bu çerçevede hareket edilmesi bir
zorunluluktur.Bir dünya sistemi olan komünizmin başarısı gerçek te tam da
buna bağlıdır.Zaten komünistlerde bunun için yaşamak ve
ölmektedirler…..
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:36 |
|
|
HER ÖLÜM ERKENDİR HELE DAHA ÖMRÜNÜN BAHARINDA İKEN!!!!!
ERDENER'E
Her ölüm erkendir.Ama erkenin de erkeni var.Daha dünyanın bir çok
şeyine doymadan ve dünayayla en ufak hesaplaşmasını dahi yapmadan gitmek
var bu namussuz dünyadan.Bahanesi ne olursa olsun ölümün.Ölüm soğuk yüzüyle
her gün insanların enselerinde gürültü yapmaya ve yaşama doymamışları bir
bir alıp götürmeye devam ediyor.Nedir bu acele nedir bu ivecenlik???
Erkenden gözlerini yummak ve bir daha yaşamıyor olmak.Ve de en
insafsızından acılara gark ederek geride bıraktıklarını.Bir daha nefes
alamıyor olmak.Bir daha gülemiyor olmak..Bir daha sevinememek ve bir daha
ağlayamamak..Yaşamın en zor dönemeçlerinde küfredememek feleğe ve
çarkına...Bir dönemeçte yalnız kaldığında ne iştir deyip arkasına
bakamamak.Yaşamamak
Ölüm.Ölüm.Ölüm..
Bu güne kadar en yiğitlerimizi,en gençlerimizi,en
yeteneklilerimizi,en güzellerimizi,en iyilerimizi,en yaşamamışlarımızı
aldın elimizden...Senin en acımasız yüzlerini bizler gördük.yılmayalım
dedik,düşmeyelim dedik,boynumuzu bükük görmeyesin diye acılarımızı içimize
gömdük.Sessiz karanlık geceler bizlerin ağlamasına ne kadar da çok tanık
oldu.İçimize döktüğümüz gözyaşlarıyla erkenden ağarttık saçlarımızı daha
genç sayılabilecek yaşlarımızda.Ölümü paylaşamadık kimselerle.Yaşamda yarın
yanağından gayrı her şeyi paylaşmayı bilen bizler ölümleri de
paylaşamadık.Ateş gerçekten de düştüğü yeri yaktı çoğu kez.
Çoğunda bir çok insan “iyi ki de ben yaşamamışım” diyerek
içsel sevinmeler yaşadılar.Sancılarıyla yüzlerimiz buruş buruş olduğunda
direngenlik sanki bize yaşamla özdeşmiş gibi
geldi.Salıveremedik,koyveremedik kendimizi yaşamın kare kare bize
öğrettiklerine...Sağ yanımız ateş parçası oldu kor ile;sol yanımızı buza
çevirdik çoğu kez.Sanki acılarımızı hafifletecekmiş gibi.Sanki bir an olsun
bizi sevdamızla,sevdiklerimizle aynılaştıracakmış gibi...
Soğuk ölümün yüzü soğuk.Binlercesine tanık olsan da yine de soğuk.
Her ölüm erken ama ya buna ne demeli???Daha 20 li yaşlarında ,daha
gencecik ve dah yeni terlemiş sakalları ve bıyıkları...Ve daha yeni yeni
tanımaya başlamış yaşamı.Bir ucundan tutmak ve bir şeylere yaraşmak.Bu genç
yaşta ölüm de ne ki?Kahpe dünya-felek.....Ne kadar erkene çektin ölümleri
ve de ne insafsızlaştın böyle....Nedir verdiğimiz canlar yetmedi mi?Bitip
tükenmek bilmez hırsın neden?
Daha annesi “büyüttüm besledim asker eyledim bile
dememişti”!!!Daha babası her adımında “aman evladım ne olur
dikkat”dediği döneminde.Daha gençliğinin bir çok şeyini tatmamış
çağında...Adın ERDENER.....Ama sevgili dostum ve kardeşim hiçte erden daha
er çıkmadın.Bu erken terketmen bizi hangi erlikle bağdaşır?Er insan hiç
böyle yapmışmıdır?Hani seni baş göz edecektik?Hani Dersim'in güzel kapkara
kızlarından sana bir tane alıverecektik?Hani babanın yerine ben
isteyiverirdim ne olacak ki...Benim dostumun,dünyadaki en sevdiğim
dostlarımdan birinin canına can katmak bizlerin değil de kimin görevidir?Ah
rındıkamın.Daha ne kadar oldu ki görüştüğümüz....Hani kız kardeşinle tavla
oynarken gelmiştik yanınıza....Sıcak gülümsemelerin ve bizlere takılmanı ne
çabuk unutacağız biz?Başka çağıracak kimseler mi yoktu da seni çağırdı bu
amansız felek???
Baban belki de en ağırlarını gördü.Ne gençleri kaldırdı düştükleri
yerlerden.Ve cenkler verdi bu düzene karşı gencecik insanların cenazeleri
için.Ne canı yandı bir bilsen!!!!!Ama gel gör ki bu bambaşka bir
acı....Tarif edilemez bir acı.Canından binlerce parça koparılmasından daha
büyük bir acı.. Hangi güç bu acıyı tamı tamına tarif edebilir ki???Evet
tamı tamına.....Hani tüm dünyayı omuzlarında taşıyan işçi figürü var
ya....dünyayı omuzlarında taşıyan insan böylesine acıları ne kadar ve
nereye kadar taşıyabilir ki????Taşır elbet taşır elbet....Deyişini duyar
gibiyimm...Taşıyacak elbet ama ne pahasına....
Sen ERDENER canından bir parça yitirdin mi?Kendi yarattığın bir
parçanın elinden dah ömrünün baharında iken elinden kaydığını gördün mü?Sen
hiç anne ve baba oldun mu???
Sen hiç açlık grevci-ölüm oruççu ve cezaevinde evladı olan anne ve
babalarla bunlar üzerine sohbet ettin mi???Sen onlara güç ve inanç veren
şeyin ne olduğunu kavrayabildin mi????Evlatlarının yaşaması bile
başlıbaşına bir tesellidir onlar için bilirmisin?Ne kadar olumsuzluk içinde
olurlarsa olsunlar ,onların nefes aldıklarını bilmek bile ailelerin en
büyük yaşam kaynaklarıdır bilir misin?
Peki senin bu gidişin ne kadar zamansız ve ne kadar umursamaz!!!!
ERDENER biz biliriz ölümün ne kadar acı ve sonsuz bir gerçek
olduğunu.Biz biliriz yaşamla ölümün bir bıçağın iki keskin uçu
olduğunu..Diyalektik olarak her şeyin karşıtıyla birlikte varolduğunu
biliriz de biliriz....Ama yine de yakıştıramayız sana, senin gibi daha
baharında olanlara yaşamın..Konduramayız üzerinize...Bize en zor gelen de
budur ya....Kabullenmek ne zor bilir misin?
Ama nereden bileceksin ki?Sen provasını yapmadın ki ölümün.Sen hiç
aklına bile getirmedin böyle ölümü.Can dündar'ın yazdıklarını bile
okumamışsındır eminim ki,sen de öldükten sonra geride bıraktıklarına geriye
dönüp bakabilesin????Ama tamı tamına Can Dündar tarif etmemişse bile aşağı
yukarı bunlar oluyor can ERDENER!!!!!!
Ah ciğeremın.Ah iki gözüm.Ne acelen vardı?Göz pınarlarımızda yaş ta
kalmamış ki dökelim yaşlarımızı hoyratça!!!Yine derinden derinden sızlanmak
düşüyor bizlere.Ve ölüme inat yaşamı yaşatmak düşüyor.Yazmak belki de en
iyi anlatmaktır kendini.Acılarını paylaşmanın.Gözyaşlarını pınarlarından
kurutarak...
Ah ciğerparem!!!Yanında değildim seni uğurlarken dostlarımın.Yanında
değildim senin...Yüreğim kan ağladı duyduğumda.Ciğerlerim parelendi...Kan
damladı yüreğimizin orta yerine...Türlü acıları ,en yakınımızda insanların
düşüşünü görmüşüz...Artık sanırım yaşlanmışız.Artık eskisi kadar güçlü
davranamıyoruz ölümlere karşı.Hele de zamansız ölümlere....
Her ölüm zamansız ama senin ki be birader tamamen zamansız....
Ne diyelim!!!Topraklarımızda gün geçmiyor ki bir acı yaşanmasın?Gün
geçmiyor ki zamansız ölümler olmasın!!!Gün geçmiyor ki kor alevleriyle
yürekler yanmasın???Yandıkça yanıyoruzz.Habire yanıyoruz.Acılar bizleri
olgunlaştırdığı kadar olgunlaştırmış ama şimdi de yaşlandırıyor
galiba...
SEN RAHAT UYU DOST ERDENER.ERDEN ER ÇIKMADIN NEYSE.BİZDEYDİ
SIRA..SENDEKİ BU ACELE NİYE,ANLAMADIK!!!AMA SENİNLE HESAPLAŞACAĞIZ
MUTLAKA...BEKLE BİZDE GELİRİZ YANINA....BU SEVDA BİZİM VE BU KAVGA DA
BİZİM...ÖLÜMLE YAŞAM ARASINDAKİ İNCE ÇİZGİDE BİR GÜN MUTLAKA YOLUMUZ SANA
DOĞRU DÜŞECEK.YÜREĞİMİZDE İNCE BİR SIZI BIRAKTIN...BİZİM SENİN VARLIĞINA VE
SANA İHTİYACIMIZ VARDI.SENİN İSE BİZSİZLİĞE VARMIŞ İHTİYACIN...SEN RAHAT
UYU DERSİMİN ERDENERİİİ.....KIVIRCIK SAÇLI GÜLEN YÜZLÜ DELİKANLIM.....SEN
RAHAT UYU....DİRENÇ GÜLLERİNİ DOSTLARIMA GÖNDER Kİ SENSİZ
YAŞAYABİLSİNLER...CANLARINDAN BİR PARÇANIN ACISIYLA
DÜŞMESİNLER...GÖKYÜZÜNDEN ÇİÇEKLERİ SAĞIP ONLARA GÖNDER BE CAN...MUNZURUN
YANIBAŞINDA TAMDA YERİNDE UYUYACAKSIN ŞANSLISIN ERDENER...HANGİ GÜÇ SENİ
ÇAĞIRDI HOZATTAN OVACIĞA....MUNZUR BABA SENİ KORUSUN.....
GÖZLERİNDEKİ GÜLÜŞ VE İÇTENLİK HER ZAMAN HAFIZALARIMIZDA KAZILI
KALACAK...ANILARINI HEP BİRLİKTE YAŞATACAĞIZ...ACILARIN TEMBELLİĞİNDE
TAKILIP KALMAYACAĞIZ..SANA,SEN YAŞTA BAHARINDA YİTENLERE LAYIK OLMAK İÇİN
DAHA BİR ÇOK ÇALIŞACAĞIZ VE İNSANA LAYIK BİR DÜNYA İÇİN DAHA ÇOK MÜCADELE
VERECEĞİZ...
HEP YAŞAYACAKSINIZ BİZLER YAŞADIKÇA.......ANILARINIZLA....
ÜLKEM(GÜN GEÇMİYOR)
Can pazarı ülkem,
Gün geçmiyor ki,kara haberler
yakmasın ana yüreklerini....
gün geçmiyor ki,
kan saçılmasın sokaklarına.
Arkasından kiminden timsah gözyaşlarını
dökerek insancıklar,
saçmasınlar kendilerini
ülkemin caddelerine..
Gün geçmiyor ki,
yürekleri bıçaklar dağlamasın.
Acılar bahçelerde çiçekler gibi
günbegün hınzırlar gibi çoğalmasın...
Gün geçmiyor ki,
kirli kokular burun direklerini
kırarcasına sarıp sarmalamasın
ahtapotca canım ülkemi....
Gün geçmiyor ki,
çığlıklara çığlık katmak için
çığlık çığlığa koşuşturan
insanların çığlıkları
yalnız kalmasın.....
Gün geçmiyor ki,
insanlar ölmesin.
Ana yürekleri yanmasın.
Pis kokular yayılmasın.
Çığlıklar yükselmesin....
GÜN GEÇMİYOR ÜLKEMDE......
SENDİREN
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:37 |
|
|
ULUSLARASI DURUM,GELİŞMELER VE GÖREVLERİMİZ
“Zulmün direklerine bir mermi de benden “Zulüm dizginlerinden
boşanmış ve almış başını gidiyor.Gerek ulusal düzeyde ve gerekse uluslar
arası düzeyde çok ciddi bir yeni saldırı dalgasının yeniden ve ısıtılarak
hazırlandığı herkes tarafından malum.Herkesin malumu bu süreç gerçekten
yeni sınırların yeni ateşten gömleklerin ve yeni savaş sahalarının açılması
anlamına gelmektedir.Öte yandan uluslar arası proletarya hareketinin bu
yeni sürece gerek teorik düzeyde kavrayış olarak ve gerekse pratik politik
düzeyde hazır olduğunu söyleyemeyiz.Aşağıda bu yeni süreç ve olası
sonuçları ile proleter hareketin yönü noktasında çeşitli çözümlemeler
yapmaya çalışacağız.
Başını ABD emperyalizminin çektiği dünya jandarması güruh bir yandan
öte yandan piyasa şartlarında uluslar arası arenada yeterince yer
almadıklarını düşünen Rus emperyalizmi ve yedeklemeye çalıştığı
ötekiler(Çin ve kısmen Avrupalılar) arasında uluslar arası düzeyde yeni
paylaşım savaşlarının gizli ya da açık yansımaları giderek gün ışığına
çıkmaktadır.Diğer yandan emperyalist metropollerin hemen hemen hepsinde çok
ciddi bir ekonomik krizin (bu
dünya ekonomik krizinin habercisidir. Ve öte ayandan bu krizin olası
aşılmasının yeni bir paylaşım süreci olacağını peşinen söylemekte yarar var
.bu paylaşım görünen odur ki,açık bir savaşa doğru evirilmektedir.)
varlığının artık inkar edilemez boyutlara ulaştığını ve bunu takiben
politik krizlerin geleceğini ifade edebiliriz.Cari açıklar
artmakta,ihracatın ithalatı karşılama oranları giderek düşmekte,üretici
fiyat endeksleri yükselmekte,üretim rasyonel düzeylerde tutulamamakta,kar
oranları eskisi kadar cazip olmamakta,vb vb…Tüm bu nedenlerin yanında
dünya pazarının sınırlılığı ve bu pazarların ele geçirilmesi savaşında
eskisinden daha fazla mücadele edilmesi gerektiği , öte yandan diğer tüm
emperyalist metropol ülkelerin de aynı durumda bulunması mevcut koşulları
daha da ağırlaştırıp içinden çıkılması güç durumlar yaratmaktadır.Ciddi
savaşlar olmadan bu hegemonya mücadelesinin netliğe kavuşturulması en
azından şimdilik olası görünmemektedir.tüm kapitalist emperyalist
metropoller bu durumun farkında olmakla birlikte henüz açık bir yarışın ve
dolayısıyla savaşın içine girmekte zorlanmaktalar.
Bu durumdan kuşkusuz en fazla etkilenen ABD emperyalizmidir.Baskılanmış
ekonomik kriz, öte yandan Irak’ın işgalinin bir çok sorunu
perdelemiş olması mevcut bunalımın en azından şu anda politik bir krize
evirilmesine engel olmaktadır.Ekonomik veriler her açıklandığında ABD
ekonomisinin gün geç tikçe bu krizin ne kadar ciddi düzeye eriştiğinin
kanıtı olmaktadır.Diğer yandan ABD arka bahçesi sayılan Güney Amerika da ki
gelişmeler(Venezüella ya eklenen Şili,Bolivya ve diğer yandan
Brezilya,Arjantin ve diğerleri ) ABD emperyalizminin güç dengelerinde ve
Pazar savaşında giderek daha fazla geriye düşeceğini ve bu açığın mutlak
biçimde diğer araçlarla sürdürüleceğinin fazlasıyla işaret
etmektedir.Nitekim Savaş dediğimiz olay tam da Clauswittz’in
ifadesiyle “politikanın silahlarla yürütülmesi “ demek
değilmidir?Güney Amerika da çok çeşitli kaynaklarında ifade ettiği üzere
çok ciddi bir ABD karşıtlığının geliştiğini ve bunun hızla siyasal
mücadelenin çeşitli araçlarıyla ifade edilmeye b aşlandığı giderek CHEnin
düşlediği Latin Amerika uyanışının bölgesel anlamda hem yerel ve hem de
bölgesel dayanışma ve mücadelenin ivmesini arttırdığını ve nihayetinde bu
gelişmelerin ABD emperyalizminin bölgesel gücünün ve etkinlik alanının
giderek daralmasıyla birlikte yeni ve hızlı biçimde farklı arayışların
ortaya çıkacağını söylemek kehanet olmamalıdır sanırız.Mevcut toplumsal
muhalefet hareketlerinin sadece kendi başına düzen içinde kalacağını sanmak
aptallık olur.Ama öte yandan bu reformsal gelişme ve hareketlerin devrimsel
hareketlere dönüşmesinin ve Nikaragua başka bir çok örnekte olduğu gibi
boğulamamasının temel güvencesi gerçek komünist-devrimci bir hareketin
varlığı ve toplumsal muhalefet hareketinin salt amerikan düşmanlığı
üzerinde yükselen değil bizzat tüm kıtada sosyalizmin hedeflenmesine
bağlıdır.Çeşitli ülkelerde komünist odaklar varolmasına rağmen mevcut
durumda küçük burjuva devrimci önderliklerinin sınıf ve diğer emekçi
yığınlar içindeki etkinliğinin daha yoğun olduğunu belirtmeliyiz.bu
yığınların devrimcileşmesi için bir artı olarak haneye geçinirse bile beri
yandan bilinç bulanıklıklarının had safhada yaşanıp ve bununda bilincin
komünizmin özüne evrilmesinde ciddi bir handikap yaratacağı
unutulmamalıdır.Burada uluslar arası dayanışmanın bir parçası emperyalizme
karşı ortak mücadelenin örgütlenmesi ise,diğer parçası mevcut komünist ve
devrimci hareketlerinin bilinç ve örgütlülük kapasitelerinin gerçekten ML
kriterlere uygun bir düzeye eriştirilmesinde yardımcı ve yol gösterici
olabilmeyi başarmaktır.Zira Latin Amerika Devrimci hareketlerinin
geleneğinde gerek reformist hareketler ve gerekse tam tersi Fok ocu
anlayışların ağırlığını hala üst düzeyde kendini hissettirdiğini ifade
etmeliyiz.Mevcut gelişmeler ABD emperyalizminin bir numaralı mermiyi
yiyeceği ve zulmün duvarlarının en fazla inceleceği ana noktadır.
Öte yandan Avrupalı emperyalistler içinde İngiliz emperyalist gücü
dışında ciddi ve samimi bir desteği bulunmamaktadır.Giderek bağımsız
hareket etme eğilimi içindeki Fransız ve Alman emperyalistleri yakın ve
orta vadede bu niyetlerinin pratik biçime kavuşturmak arzusundadırlar.Zira
AB li emperyalist metropollerde de ciddi ekonomik kriz mevcuttur.Bu kriz şu
anda baskılanmış gibi gözükse de her an zincirlerinden boşalıp önüne
kattığı her şeyi alıp götürebilecektir.Siyasal alanda da yakın zamanda
çeşitli patlamaların da gösterdiği gibi iktidarları önemli oranda sarsacak
ve ya yerlerinden edecek bir bunalım kaçınılmazdır.Halihazırda ABD li
ağabeyleri gibi bunalımı kendi içlerinde çözebilme kabiliyeti olağanüstü
ölçüde azdır.Bu da ister istemez bunalımın yansımalarının bir emperyalist
savaşı kışkırtmakta olduğu gerçeğinin altını çizmektedir.Nitekim gerek
Latin Amerika daki gelişmelere ve gerekse de Çin,İran,Suriye,Türkiye ve
Filistin gibi sorunlar da daha ciddi bir taraf olmayı en azından şimdilik
açık açık olmasa da alttan alta bu gelişmelerde taraf olmayı ya da müdahil
olarak kendi çıkarlarını öne çıkarmaya çalışmaktadırlar.Asırlardır varolan
Fransız ve Alman düşmanlığı iş hegemonya savaşında yer tutmaya gelince
ortak düşmana karşı yek vücut olunma sa da en azından yapıştırmayı zorunlu
kılmış olmaktadır.Her iki taraf açısından bu durum şu anda kabul edilebilir
görünmektedir.
Rus emperyalizmi,artık 1990 lardaki görünümünden hayli uzaklaşmış ve
emperyalist amaçlarını ve yayılmacı politikalarını daha net bir dille ifade
etmeye başlamıştır.Gerek Uzakdoğu gerek orta asya cumhuriyetleri ve gerekse
de orta doğuda son zamanlar da geliştirdiği politikanın esasını bu
oluşturmaktadır.Mevcut durumda dünya jandarması ABD ye karşı dişini açıkça
gösterme cesareti gösteren tek güç Rus emperyalizmidir.İran ve Suriye
sorununda ve nükleer çalışmalar konusunda net taraf tutan güç olmuştur.Öte
yandan Filistin seçimlerinin arkasından ABD destekli Türkiye’nin
Hamas görüşmelerine ilk yanıt ve resmi davet Ruslardan gelmiştir.Görünen
odur ki Rusya bundan böyle gerek bölge de ve gerekse de dünyanın herhangi
bir yerindeki herhangi bir soruna doğrudan ya da dolaylı taraf olarak
hegemonik gücünü arttırma uğraşında apaçık olacaktır.Bu durumunda ABD
emperyalist hegemonyasıyla karşı karşıya gelmemesi imkansızdır.
Çin,Japonya gibi Uzakdoğu ülkelerinin dünya pazarında halihazırda
ciddi bir yerleri mevcuttur.Çin ve Japon üretimi tüm mallar tüm dünyada
olduğu gibi emperyalist metropollerde bile satılmakta ve talep
görmekteler.Bu durum yıllardan beridir başta ABD olmak üzere emperyalist
güçleri oldukça rahatsız etmektedir.Emek yoğun üretimin ürünü olan mallara
karşı diğer emperyalist güçlerin rekabeti oldukça zorlaşmıştır.Zira emek
yoğun üretim artı ucuz maliyet rakip güçlerin en azından şu anda çözüm
üretemedikleri bir durumla karşı karşıya olunması durumu oluşturmuştur.
Sorunlar yumağına dönmüş dünyanın dört bir yanı her an patlamaya yada
fitili ateşlenmeye hazır bir barutu andırmaktadır.Ama hemen hemen herkes ya
da her kesimin üzerinde hemfikir olacağı sorunlar bu barutun kesinkes
ateşleneceği çeşitli bölgeler üzerinde yoğunlaştığı noktasındadır
ki,bunların başında ülkemizin de içinde yer aldığı Ortadoğu
bulunmaktadır.
Ortadoğu üzerine daha önceki dönemler de de yer yer değerlendirmeler
yapmıştık.Ve Ortadoğu’nun sürekli kaynamakta olan bir cadı kazanı
olduğunu ve çok hassas dengelere sahip olduğunu ,olası kimi gelişmelerde
taraflardan hangisinin bu binanın altında kalacağının kestirilemeyecek
kadar karmaşık olduğu noktasının defalarca altını çizmiştik.Ortadoğu dünya
hegemonya savaşının ana noktalarından biridir. Ve kesinlikle stratejik
öneme sahiptir.Oratadoğuda patlak verecek bir savaş mevcut durumda salt
bölgesel olmayacak ve kesinlikle dünyanın üçte ikisini kapsayacak bir çapa
sahip olacaktır.Ortadoğu üzerindeki savaş iddia edildiği gibi bir Pazar
kavgası değildir sadece.Ondan daha da önemlisi dünya geleceğinin elde
bulundurulmasının temeli olan petrol ve yer altının diğer zengin kaynakları
üzerindeki söz sahipliğinin kavgası olacaktır.Bölgesel İran-Türkiye savaşı
ya da bölgesel diğer bazı ülkeler savaşı olarak beklenmemelidir. Artık orta
doğudaki savaşlar.Süreç 1980 ler değildir.O günün şartları ile ki tamamen
yine emperyalist güçlerin el altından ya da açıkça desteklediği İran
–Irak savaşı şartları yoktur dünyada.Pazar ve hegemonya kavgasının
kızıştığı ve öte yandan zaten bir ateşten gömlek olan Ortadoğu da şu anda
zaten bir çok anlamda savaş yürütülmektedir.Irak işgal altındadır.Her gün
yüzlerle ifade edilen sayıda insan ölmektedir.Filistin keza İsrail in
tekrardan provokasyonlarıyla yeniden bir ateş-bir kıvılcım
beklemektedir.İran ABD nin tüm tehditlerine rağmen nükleer silahlar
konusunda taviz vermemektedir Rusya yı ve gizlice ab li emperyalistlerin
teşvikiyle.Kürt sorunu şimdi her zamankinden daha fazla uluslar arasılaşmış
bulunmaktadır.artık parçalar arasındaki ayrım belirsizleşmektedir.Kuzey
Kürdistan daki gelişmeler ve diğer yandan Türk egemen sınıflarının Faşist
Diktatörlüğü tahkim ve sağlamlaştırma girişimleri bu sorunu daha
daboyutlandırıp iç savaşın kızışmasıyla birlikte Güney Kürdistan a olacak
müdahalelerle birlikte bu sorunda bölgesel çapta değerini daha bir
hissettirecektir.Bölge ülkeleri gerçektende bir savaş hazırlığı neyi
gerektiriyorsa onu yapmaya çalışmaktalar.Öte yandan kendi içlerinde
dikensiz gül bahçesi yaratmak ve iktidarlarını reorganize edip çoğu
diktatoryal yönetimlere sahip olan ülkeler yeniden iktidarlarını tahkim
etmekle meşguller.Bu süreç her bir Ortadoğu ülkesinde bulaşıcı bir hastalık
misali yaygınlaşmaktadır.İsrail giderek saldırganlaşmakta ve tehditlerini
arttırmaktadır.Öte yandan sürece aktif müdahil olmak isteyen ve düşler
sahibi olmakla birlikte amerikancılığın pervasız uşaklığında sınır
tanımayan Türk faşist diktatörlüğü İran_Suriye ve Kürdistan üzerinden
politika yapmakla birlikte öte yandan Filistin üzerinden politikaya el
atmakta da tereddüt etmiyor.
Öte yandan iktidarlar içindeki klik çatışmalarının da kendini açıkça
ayyuka çıkaracağı yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz.Yeni siyasal
yapılanmalar tamamen yeni sürecin ihtiyaçlarına yani bir yeni paylaşım
sürecinin ihtiyaçlarına göre yapılanacaktır.Çevremizdeki gelişmelere bu
kertede bakmak zorunluluğu artmış bulunmaktadır.Bölge ülkeleri hızla şu
yada bu emperyalist merkezin manipülasyanlarının gerektirdiği yapılanmaları
hızla icra etmektedirler.Bölge Burjuvazisi her açıdan mevcut süreçten
kendilerini en kazançlı çıkaracak yönelimler ve ittifaklar peşinde
koşmaktadırlar.Ve enselerinde ABD li emperyalistlerin soğuk nefesi olmakla
birlikte yeniden şekillenmesini bekledikleri bu coğrafyanın en karlı
üyeleri olmak için her kartı ve her kozu ortaya sürmekten
çekinmemektedirler.İran ,Ortadoğu’nun en uç noktasındaki bir ülke
olarak bu gelişmelerden en fazla kendi payına kaygısı olan güçlerin başında
gelmektedir.Güç dengelerinin odak noktasındaki bu ülke bir yandan eski acem
iktidarlarının gücüne özenmekle birlikte öte yandan emperyalist
metropollerin birebir piyon olarak kullandığı ve üzerlerinde istedikleri
hamleyi yaptıkları bir satranç tahtasını anımsatmaktadır.İran ABD
emperyalizminin karşıtı emperyalist güçlerin kışkırtması ve çıkarları
gereği bu ateş,kan ve barut çemberinin göbeğinde yer alıyor gözükmektedir
şimdilik.
Bu bölgede ki bir didişmenin bir paylaşım ve dünya savaşının habercisi
olduğunu vurgulamakta yeniden ve tekrar etmekte yarar görüyoruz.Kesinlikle
böyle bir kıvılcım bölge savaşının değil dünya savaşının ateşleyicisi
olacaktır.
Kürt Ulusal Mücadelesini daha önceleri birkaç kez değişik
boyutlarıyla ele almıştık.Ulusal mücadelenin uzun bir aradan sonra
alevlenerek devam etmesi her boyutuyla hem bölge ülkeleri içinde Türkiye
nine egemen güçlerinin işine gelmektedir ve hem de ABD lif emperyalistlerin
geçici olarak işine gelmektedir.Bu süreç geçicidir.Ama bu kart şu anda ABD
liderin ve Türk egemenlerinin gerek Suriye gerek İran ve gerekse de Irak
politikasında kesinlikle elzem olmaya devam etmektedir.Uluslararası arenada
bu mecrada akmaya devam edecek sorunlar yumağının önemli bir parçasıdır
Kürt sorunu…
Daha önceki yazılarımız da ifade edildiği gibi süreç hızla devrimci
gelişmelerin kendini fazlasıyla hissettirmenin ötesinde yaşatacağı kritik
olaylara gebedir.Yukarda da ifade edildiği üzere dünyanın dört bir yanında
emperyalist hegemonya savaşlarıyla akbaşı giden toplumsal muhalefet
hareketleri ve devrimci gelişmelere de sahne olmaktadır ve
olacaktır.Emperyalist metropol merkezlerde de toplumsal hareketlilikler
giderek artmaktadır.Zira emperyalist metropollerde sınıfa saldırılar açık
bir biçimde yürütülmektedir.Hem içte ekonomik ve siyasal-sosyal kriz
bakımından ve hem de bunun dışsal yansımaları ister istemez bir dünya
bunalımının işaretlerini arttırmaktadır.Proletarya gelecek toplumun lideri
olarak bu sürece aktif bir biçimde dahil olmak zorundadır ve istemese de
müdahil olacaktır.
Proletarya örgütsüzdür ve komünist bilince sahip değildir.Bu durum
sadece bu ülke açısından değil dünya çapında da geçerlidir.Proleter
öncülerin her bir ülkede kendi sınıfıyla sağlıklı ve kalıcı bağlar kurmak
yanında daha önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz üzere bölgesel ve
enternasyonal bazda birlikte ve ortak mücadelenin nüvelerini zaman
geçirmeden yaratmak zorundadırlar.Ölüm kalım savaşlarının yaşanacağı kritik
dönemeçlerden geçilecektir.Her şey ve herkes türlü sınamalardan
geçecektir.Proletarya bu sınavdan sosyalizmi yaratmak başarısıyla çıkamasa
da en azından gelecek nesillere onuruyla mücadele edip mevcut süreci yek
vücut insanlık yararına dönüştürme uğruna bir gelenek yaratma ve
sosyalizmin insanlık ideallerinin hala bir gerçek ve hedef olduğunu
hatırlattığı ve yaşattığı bir miras bırakmakla kalmayıp bir
demokratik(tabii ki proleter anlamda)kültür bırakacağı bir zeminde
olacaktır.
Proletarya ve Öncüleri hem bu gelişmelerin bir dünya savaşına
evrilmesini engelleyebilirler ve hem de proleter devrimler zincirlerini
başlatabilirler.Dünya proleterleri bu amaç uğruna birleştiklerinde
onların karşısında dünya emperyalist kapitalist devleri birleşse dahi bu
selin önünde asla duramayacaklardır.İşte bu yüzdendir ki,Tüm dünya
proleterleri hep bir ağızdan şöyle bağırıp ve eyleme geçmelidirler:ZULMÜN
DİREĞİNE BİR MERMİDE BENDEN.YAŞASIN PROLETARYA ENTERNASYONALİZMİ
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:37 |
|
|
KÜÇÜK BURJUVA DEVRİMCİLİĞİNE ELEŞTİREL BAKIŞ VE DOĞRULAR ÜZERİNE
DENEMELER
GİRİŞ
Üzerinde yaşadığımız topraklar devrimci gelişmeler ve toplumsal
muhalif hareketler açısından hemen hemen her dönemde verimli bir zemin
sunmuştur.O kadar ki , her türden akımın kolayca beslenebildiği,kendini
yoktan var edebildiği,diğer yandan bu muhalif akımların kendini hissettiği
alanda objektif konumundan bağımsız olarak ifade edebildiği ender
topraklardır buralar.O kadar zengin ve çeşitli kültürlerin harmanlandığı
ender topraklardan biri olan Anadolu da bu zenginliğin ,bu toplumun siyasal
alanında da kendi yansımalarını yaratmayacağını iddia edemeyiz bile.Elbet
bu zenginlik ,hayli zengin biçimde siyasal hayatın çeşitlenmesinde temel
yere sahiptir.Diğer yandan sınıflı toplumların ilk ortaya çıkışından
beridir iktidar mücadelelerinin en çetin bir biçimde yaşandığı bir tarihsel
mirasın üzerinde yaşadığımızı da hatırlamakta yarar vardır.
Siyasal iktidar mücadelelerinin sıkça yaşandığı bu topraklar kişi ya
da toplumların kendilerini genel olarak her biçimde rahatça ifade
edebildikleri bir zeminde sunmuştur.Zira toplumsal adaletsizlik ve
çatışmaların en nihayetinde temel bulması siyasal hareketlerin de daha
rahat taban bulmaları sonucunu doğurmuştur.Bu hareketler çoğu zaman kendi
öz kimliklerinden uzak , toplumsal sınıfsal durumlarından bağımsız olarak
ütopyalarının peşinden en azından teorik olarak ta olsa yürümeleri ya da
kendilerini bu çerçevede sunmaları sonucunu doğurmuştur.Saf , gelişkin bir
toplumsal kültüre sahip olmayış ile birlikte ve öte yandan
ekonomik-sosyal-siyasal alt yapıda bu kayganlığa uygun bir yapıda olunca
hem kavramsal kargaşalar ve hem de pratik duruşlar birbirine karışmış
olmaktadır.Doğal olarak objektif duruşundan bağımsız olarak siyasal
hareketler genel olarak kendilerini başka sınıfsal kategorilerin ve ya ana
sınıfların cephesinde görüp ona yakın yada onu temsil etme iddiasıyla
ortaya çıkmışlardır.Öyle ki gerçek temsilciler ile bu yalancı temsilciler
arasında ( ki temsilcilik bile başlı başına tartışılır bir deyim olmalıdır)
çok ince çizgiler ve nüans farkları olagelmiştir.Teori de bu genel olarak
tutarlı bir duruşun ve pratik te de strateji ve taktik anlayışın ve de
hayatın kendisin de yaşananların ve yaşatılanların ince bir analizinden
geçe bileceğini söylemeliyiz.Bu ayrışma ve de diğer yandan birleşmelerin
hızlanabileceği özel bir dönemden geçtiğimizi söyleyebiliriz.Zira şu yada
bu hareketten irili ufaklı kopmalar oluyor yada geçmiş mirasların olumlu
taraflarına yeniden bir sarılma ve onun üzerine yeni bir şeyler bina etme
arzusunun ifade edildiği kanallar açılması iradesi gündeme geliyor.Bunlar
olumlu gelişmelerdir.Yalnız bu gelişmelerin gerçekten sınıf mevzisine kanal
ize edilmesi gibi bir ağır sorumluluğun işaretidir aynı zamanda.Barutunu
tüketmiş ve teoriden başka hayatla ilgisi olmayanlara enerji yoğunlaştırıp
tartışmak yerine bu yeni gelişmelere sınıf tarafından müdahil olmak
gerektiği gün gibi aşikardır.Oradan buradan aşağıda tartışacağımız gibi
küçük burjuva devrimciliği,reformizm ve revizyonizm parçalanıyor ve
parçalanmaya devam edecektir.Proleter komünistler burada devreye girip
sınıfın bu daha ileri ucundaki mevzilerde yanlışlıkla yer almış unsurlara
önyargısız bir biçimde yaklaşıp onları sınıf mücadelesinin doğru
kanallarında değerlendirmekle görevlidir.Bu tarihsel bir sorumluluktur.Bu
açıdan ideolojik ve teorik mücadelenin pratik yaşamdan kopmadan sağlıklıca
sürdürülmesi ve hedeflerin doğru tespit edilip planlı,organize ve amaca
uygun stratejik ve taktik adımların atılmasında kesin sınıfsal bir
zorunluluk mevcuttur.
Küçük burjuva devrimciliği bu topraklarda ilk paragraflarda da ifade
edildiği üzere her zaman varolacaktır.Bu kaçınılmazdır.Ama proletarya
saflarında ve komünizm ülküsünün dejenere edilip yok edilmesine izin
verilmemelidir.Zira bu hareketler kendilerini proletaryanın temsilcileri
olduğunu iddia edip mevcut komünist hareketin zayıflığını da fırsat bilerek
sınıf içinde mevzileniyorlar ve bu süreç tersine işletilmediği sürece böyle
olmaya devam edecektir.
KÜÇÜK BURJUVA DEVRİMCİLİĞİNİN ÜLKEMİZDEKİ TARİHSEL TEMELLERİ
Elbette bu sürecin değerlendirmesini moderne sınıf mücadelesinin
başladığı kapitalist gelişmeyle birlikte ele alacağız.O açıdan cumhuriyet
öncesi dönemi kısaca ele alıp hemen bizi daha çok ilgilendiren kısmına
geçmeyi hedefleyeceğiz.
Cumhuriyet öncesi dönemde bu topraklarda ciddi bir sınıfsal
mücadeleden söz edilemez.Cumhuriyet mücadelesinin temel örgütlü dinamikleri
elbette burjuvazinin ve onun temsilcisi aydınlarıdır (ittihat ve terakki
gibi örgütlenmeler).Reji ve demiryolu işçileri dışında basit te olsa
proleter örgütlenmelerden bahsedilemez.Ki bu işçiler bizatihi aktif olarak
emperyalist işgal,kurtuluş mücadelesi ve yeniden inşa döneminin aktif
unsurları da olmuşlardır.Öte yandan 1900 lerin başından itibaren ortaya
çıkan nüve devrimci-sosyalist örgütlülüklerinde temel çalışma alanları
olmuştur.Şehirli küçük burjuvazi,aydınları ve kırlarda yoksul-küçük
köylülüğün sınıfla birlikte işgalin sonlandırılması ve cumhuriyetin
kuruluşunda aktif rolleri vardır.Bu süreçte Yeşil ordu gibi esasen dünya
devrimci dalgalanmalarından etkilenen irili ufaklı yapılanmalar etraflıca
sınıfla bağlar oluşturamamış yada oluşturmasına fırsat verilmeden iktidarı
elde eden dünün ilerici sınıfları tarafından hemen boğulmuştur.TKP nin
kuruluşu ve ekim devriminin yansımaları ülkede de bu yönlü hak ettiği
cevabı bulmuş olmasına rağmen bu pratik kazanımlara dönüştürülemeden derin
devlet ve entrika deneyimini Osmanlı dan devralan ve kendisi de bizzat
derin devlet yetiştirmesi olan M.Kemal ce M.Suphi ve yoldaşlarının
Karadeniz de boğdurulması sonrası ülke sınıf hareketi çıkıştaki sınıfsal
mecrasından daha sonraları enternasyonalin olumsuz etkileriyle de
birleşerek kendi mevzilerinden uzaklaştırılmıştır.Bunda egemen sınıfların
baskısı ve sahte partiler ile sınıfın kandırılması girişimlerinin de
hakkını teslim etmek gerekir.Sınıf içinde hayli örgütlü olan TKP’nin
bundan sonraki süreçte süreci devrim lehine değiştirip ve dönüştürme
iradesinin ortadan kaldırıldığını adım adım reformcu ve Kemalist adımların
bir nolu destekçilerinden olduğunu görüyoruz.Her ne kadar yığınlarca
devrimci,işçi,öğrenci işkence tezgahlarından geçirilse de ,sınıfın
boyundurukları arttırılıp ve her geçen gün örgütlenmesi boğulup düzene
yedeklenmenin tek alternatif olarak sunulması gibi gelişmeler yaşansa da bu
durum ne TKP de ne de Zamanın Enternasyonali tarafından Kemalist
desteklerini ortadan kaldırmamıştır.TKP ve onun sınıf içindeki unsurları
Devrimci mücadeleyi bir kenara bırakıp Bu toprakları elbirliğiyle modern
kapitalist bir memleket yapacak her türden reformcu çalışmanın sınıfa
faydası olup olmadığına bakılmaksızın yada demokratik yada antidemokratik
olup olmadığına bakılmaksızın koşulsuz destekçileri olmuşlardır.Program
yada teoride ne olursa olsun tamamen düzen içi reformların ve öte yandan
uluslar arası revizyonist hareketlerin de katkısıyla!!! Hızla reformist ve
revizyonist bir çizgiye çekilmiştir TKP.Bu süreç 1960 lı yıllara kadar
sürmüştür.
1960 lı yıllar genel olarak dünyada ve özel olarak Anadolu da devrimci
gelişmelerin keskin virajlar alarak ve hızla farklı kanallardan akmaya
başladığı bir dönemeç noktası olmuştur.İşte bizi esas ilgilendiren boyutu
da burada başlamaktadır.Zira, tüm dünyada devrimci dalgalanmaların ve
kalkışmaların en üst düzeyde yaşandığı ve yığınların değişim ve dönüşüm
sloganlarını her renkten ve dilden topluca ve aynı anda atmaları ile
birlikte KB.devrimciliğinin özellikle bizim gibi ülkelerde hayli zemin
bulduğu ve esasen bu süreçten sonra kökleştiği bir dönüm noktası
olmuştur.68 li yıllar özelde gençliğin(öğrenci) ciddi bir biçimde muhalefet
hareketinin hızla düzen dışına akması ve Marksizm’in yeterince
kavranmamış-okunmamış olmasından ve diğer toplumsal sorunlardan dolayı bu
hareket kendi başına zaten kb. köken ve ideolojik temel almıştır.KB.
devrimciliği, olumlu bir devrimci miras bırakmasına ve komünist hareketin
öncellerini yaratmış olmasına rağmen ülkede halende varlığını önemli oranda
sürdürmesinin ve devrimci hareketin ana omurgasını oluşturmasının kısa,orta
ve uzun erimde mevcut durumunu korumasının komünist hareketin önüne ayak
bağı olarak çıkmasının özünü karartmamaktadır.Hala KB. devrimci
hareketlerinin temel dayanak noktası 68 ve sonrasında devamı olan 78 li
yıllardır.Her ne kadar iki süreç birbirinden farklı özelliklere ve
sonuçlara yol açıp kendi mecrasında yürüse de bu anlamıyla sürece damgasını
vuran hareketlerin nitel yanları hemen hemen aynı düzeyde kalmıştır.
&8 li hareket bu ülkede reformist ve revizyonist kanalardan kopuşu
sağlamış olsa da yönelim Marksizm doğru değil ve tam tersi sol sapmalara
dönük olmuştur.Emekçi yığınlardan kopuk bir avuç devrimcinin iradesini
yığın hareketinin karşısına koyan ve iradeyi bu anlamda kutsayan bir yol
açmıştır.Ve daha sonraki gelişmeler bu tek yanlı abartının sonuçlarının ne
kadar ağır olduğunu tarihe bir kez daha kalın çizgilerle yazmıştır.Süreçten
gerekli sonuçların çıkarılması ve en azından benzer hataların yapılmaması
anlamında ciddi bir özeleştirel yaklaşım egemen olması gerekirken , yine ml
nin kavranamamasının sonucu olarak bu kez de sağa savrulmalara açık bir
platform oluşturulmuştur.Nitekim bu savrulmanın en yıkıcı sonuçlarından
biri bu ülke devriminin en büyük yıkıcı sonuçlarını üreten 80 eylül darbesi
ve sonrasında yaşanan dağılma,çözülme ve gelenek aktarımının
yaratılamamasıdır.Göreceli geniş yığınlarla buluşmuş bir devrimci
hareketler zinciri yaratmış olmasına rağmen 78 li yıllar köklü bir
gelenek yaratamama gibi bir handikabı ve diğer yandan kendi içinde çok
derin zaafları barındırma ve ideolojik mücadelenin yerini alan şiddet
hareketleri ile bugüne olumsuz bir miras bırakmıştır.
Ama öte yandan bu yıllar çeşitli kb. hareketlerin KB. devrimciliği ile
ideolojik ve teorik anlamda hesaplaşmaya başlaması ve üç dünya teorisinin
reddi,Maocu ve fokocu anlayışın terki ile devam eden olumlu bir yürüyüşe de
tanık olmuştur.Bu olumlu adımlar 80 faşist darbesiyle kesintiye uğratılmış
olmasına rağmen 80 sonrası bu süreç kaldığı yerden devam etmiş olup bu
durum bugüne kadar komünist hareketin çekirdeklerinin oluşturulması
bakımından ciddi bir örnek olmuştur.Ama kendi içinde zaafları salt teorik
ve ideolojik olmayan ve stratejik olarak temel bir öneme sahip olan pratik
örgütlenme de aynı ilerlemenin dikkate alındığını ve gerçekte teorik olarak
hep ifade edilse de sınıfla birleşmenin ve yönetmenin adımları bir türlü
atılamamıştır.Örgütlenmenin karakteri kburjuvaca kalmıştır ve halada
aynıdır.Zira bugün komünizme yakın duran hareketlerle her ne kadar
ideolojik ve teorik olarak farklılıklarımız varsa da bunlar bir şekilde
aşılabilecek sorunlar olmasına rağmen asıl yönelimimizi belirleyen ve öte
yandan pratik duruş farklılıkları yani kısacası “ eylemin
içeriği”dir daha çok ayrı kılan.Yada Lenin’in deyimiyle
“ileri doğru atılan her adım, bir düzine programdan daha
değerlidir” felsefesiyle hareket etmekteyiz.Bu çok temel bir ayrım
noktasıdır.
80 sonrası yaşananlardan da KB. devrimciliği gerekli sonuçları
çıkartmamıştır.Bir çok hesap yapılmamış olup bu sürece damgasını vuran
Ulusal hareketin gölgesinde yaşanan daha da karanlık bir sürece
girilmiştir.Ulusal mücadele son yirmi yıla damgasını vurduğu gibi devrimci
sınıf hareketinin çekirdek halinde ilerlemesinin önünü tıkamış olup bundan
sonraki sürece hayatın günlük getirileri yön vermiş olup daha önce
adımları atılmış olan ideolojik ve teorik ve pratik hesaplaşma
sonlandırılamamıştır.Öte yandan ulusal harekete öykünme ve hayranlık yer
yer kendi özsel değerlerinden uzaklaşmayı da beraberinde getirmiştir.Artık
bundan sonraki koşullarda hareketin tutarlılığının sanki başka göstergeleri
yokmuş gibi sadece ulusal hareket ve ona yaklaşım olmuştur.Bu anlamda bile
önemli teorik ve ideolojik duruş hataları yapılmıştır.Hareketin kendi
karakteri açık seçik ortada olmasına rağmen mevcut pratik her şeye egemen
hale gelmiş , stratejik ve taktik hataların önü açılmıştır.
Bu dalgalanmalar yığınsal hareketler yaratmasına rağmen devrimci
hareket bunu derleyip toparlayabilecek bir birikime devrimci duruşa ve
öngörüye ve ideolojik duruşa sahip olmadı.Doğal olarak bu kendiliğinden
yığın hareketleri bir süre sonra yine kendiliğinden sönüp gitti.Ya da
reformist ve revizyonistlerin elinde eridi.
Bu dalgalı sürecin en önemli sonuçlarından biri de yeni bir tasfiyeci
ve sağcı dalganın kimi devrimci hareketlerin bağrında çıkıp ve onlara
egemen olmasıdır.DY,TDKP ve diğerlerinin hızla yasallaşmaları ve bu
durumun diğer devrimci hareketleri de aynı düzeyde etkilemese de yasal
çalışmayı her şey haline getirmeleri sonucunu da üretti.Kitlelerle buluşma
adına yasal örgütlenmeler ve ne idüğü belirsiz platform tarzı yapılar temel
çalışma alanları haline getirildi.Bir gazete çıkarmak,bu gazetenin dağıtımı
bile başlı başına bir iş haline getirildi.Ajitasyon ve propaganda da klasik
seyri aşan ve gündem belirleyip yöneten değil sürecin peşinden resmen
yuvarlanmayı esas kabul eden bir gelişme izlendi.
KB devrimciliğinin tarihsel altyapısı budur kısaca.Mevcut olarak
üzerinde yaşadığımız topraklar bu durumun vahametini arttırmaktadır
sadece.Mevcut yapılanmaların bu durumu aşabilmeleri olanaklı değildir.Zira
hem bu sürecin yaratıcılarıdır ve hem de sonuçlarıdır.
KÜÇÜK BURJUVA DEVRİMCİLİĞİNİN TEMEL ÖZELİKLERİ
Ülkemiz pratiğinden yola çıkarak ana başlıklar halinde aşağıda
sıralayacağımız olgular temelinde hareketin olması gereken çizgileri de
açığa çıkacaktır.
1-KB devrimciliği hiçbir zaman kendi sınıfsal kategorisinin temsilcisi
olarak ortaya çıkmamış olup proletaryanın temsilcisi olduğu iddiasıyla
politika arenasında yerini almaya çalışmıştır.Çağın en devrimci sınıfı
proletaryanında komünist perspektifle donanmış olmaması ve örgütlenemeyişi
de (ki bu elbette ki kendiliğinden olacak değildir.Dışardan bilinç taşıma
esprisi de buradan kaynağını almaktadır.Yalnız bu dışardan taşıma işi bizim
gibi ülkelerde farklı algılanmış olup M.Çayan’ın PASS’ı ile
uzaktan yakından ilişkisi yoktur.)bu durumu kolaylaştırıcı bir etken
olmuştur.
2-KB. devrimciliği ideolojik ve teorik olarak ya da proğramatik olarak
gerçekte hiçbir zaman ML’in yanına dahi yaklaşamamıştır.İkili devrim
stratejisinden tutalım da örgütlenmenin temel ilkelerinde kadar,ülkenin
analizinden mevcut pratiğin yönelimine kadar bu durum gün gibi
aşikardır.ML’i bu hareketler kuru bir metinler topluluğu olarak
anlamış olup sadece çeşitli ideolojik tartışmalarında cımbızla sözcükler
çekip kendilerini doğrulama aracı olarak görmüşlerdir.ML’in canlı ve
yaşayan bilimsel ruhuna her koşulda uzak bir doğmalara inanıp onun peşinden
gitmektedirler.
3-KB. devrimciliği hala şunun bile farkında değildir.Tüm pratikleri hemen
hemen temel teorik tezlerine tümüyle karşı olmasına rağmen hala aynı
tezleri yer yer alay edercesine savunmaktadırlar.Örn.DHKP’nin
Çayan’ın tüm tezlerini savunuyor gözükmesine rağmen pratğiğnin
tamamen farklı olması gibi.Ya da TKP/ML geleneklerinin hala
İbrahim’in çağını önüne geçmesine rağmen şu anda bile kendilerinden
önde durması gibi(yarı sömürge yarı feodal değerlendirmesi.)
4-KB. devrimciliğinin mevcut çalışma ve örgütlenme biçimleri hali hazırda
objektif olarak durdukları yerin bile gerisindedir.Normal koşullarda bunca
yıllık bir geçmişe sahip yapıların şu anki konumda olmaması gerekirdi.Salt
sistemin saldırılarının bu durumu yarattığını söylemek hem kendilerini,hem
yığınları aldatmak olur.
5-KB. devrimciliği eleştiri ve özeleştiriyi hiçbir zaman gelişme ve
ilerlemenin temel bir kaldıracı olarak kullanmamışlardır.Her ne kadar
devrimci bir mirasa sahip olmasa da bu mevcut durumun doğruluğunun kanıtı
olarak ele alınamaz.
6-KB.devrimciliği teorik ve ideolojik olarak kendini geliştiremediği için
her zaman lider kültleri yaratmıştır.Mevcutlar yerlerini zorunlu yada
isteyerek terk ettiklerinde yerlerini kendi karikatürleri çarçabuk
almıştır.
7-Örgüt yapıları hiçbir koşulda gerçekten demokratik merkeziyetçilik
esasında olmamıştır.Yada her koşul ve şart altında merkeziyetçilik tek ve
gerçek idare biçimi olmuştur.Kendi içinde demokrasiyi doğru bir tarzda
işletemeyen yapıların yığınları nasıl idare edeceklerini varın sizler
düşünün.
8-KB.devrimciliği ideolojik ve teorik ve de pratik olarak her durumda
komünizmin gerçek özünün tahribinde önemli rol oynamaktadır.Zira yapıp ede
geldiklerinin hepsini ML için yaptıklarını söylemektedirler.
Bu ana başlıklar tek başına kb. devrimciliğinin mevcut durumunu
anlamaya yeter de artar bile.
SONUÇ YERİNE
KB. devrimciliğinin miadını doldurması gerekmektedir.Ya da en azından elini
proletaryanın omuzlarından çekmelidir artık.Taşların yerli yerine
oturtulmasının zamanı gelmiş de gediyor artık.Mevcut durumda komünistlerin
yürütecekleri mücadelenin en önemli ayağını kb. devrimciliğine karşı
verecekleri ideolojik ve politik mücadele oluşturmaktadır.KB.
devrimciliğinin her renk ve her türüne karşı ciddi ve kapsamlı bir mücadele
yürütmek temel öneme sahiptir.Zira mevcut koşullar hızla devrimci bunalım
ve atılım durumuna evirilmektedir.Bir çok KB. devrimci hareketten ciddi
kopmalar olmaktadır.Bu kopmaların ezici çoğunluğu da devrimci komünist
arayışların temel olduğunu söyleyebiliriz.Mevcudun reddi ama yerine
konacağın belirsizliği bu süreci onlar açısından karanlıkta tutmaktadır.Bu
durumda yol gösterici ve aydınlatıcı olmanın önemini vurgulamaya gerek bile
yok.Reformist hareketlerden genel olarak rahatsızlıklar gerek yığınlar ve
gerekse de kendi tabanları açısından artmaktadır.
Yukarıdaki durumun güncelliği ve hayatiyeti kadar mevcut hareketin kendi
kimliğini de geliştirme fırsatı da yakalanabilir.Çeşitli günceli
ilgilendiren yazılarımızda da ifade ettiğimiz üzere her süreç komünist
hareketin kendini geliştirip ilerletme ve eğitimi içinde bir fırsat
doğuracaktır.
Öte yandan bir bütün olarak Ortadoğu daki gelişmeler dünyada yeni
gelişmelere gebedir.Uluslararası ve uluslar üstü ekonomik kriz ve takibeden
siyasal ve yeniden paylaşım krizlerin devrimleri üretmesi kaçınılmazdır.:Bu
kaotik ortamda devrimci komünist bir ışığa ihtiyaç hayatidir.Herkesin
üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirtmek gibi bir kaygısı olmak
zorunluluğu artmıştır.
ML komünistler dışında bunu başarabilecek hiçbir güç yoktur.Mevcut
objektif koşullar azami uygunluk sunmasa da bu koşullar bir çok döneme göre
daha olgundur.İradeyle koşuları birleştiren bir akıl yaşamsaldır.İnanç ise
bütünleyecektir.KB devrimciliğiyle her açıdan hesaplaşmak zamanıdır.bu
görev ertelenemez.
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:38 |
|
|
KİTLE ÖRGÜTLERİ VE İLKELERİ ÜZERİNE
Her şeyden önce bir düzeltme yapmak gereklidir bu sorunu tartışmaya
başlamadan önce.O sorun da tanım üzerinedir.1980 Askeri faşist darbesine
kadar ve de tüm komünist-devrimci literatürde bu tarz örgütlenmelerin
tanımı kitle örgütleri iken , askeri faşist darbe sonrası her ne hikmetse
bir günde değişmiş ve sanki Hiçbir şey olmamış gibi tanım değişmiş ve bunun
muhasebesi yapılmadan demokratik kitle örgütü tanımı kullanılmıştır.Aşağıda
da geniş bir şekilde açıklayacağımız üzere bu örgütlerin ismi kitle
örgütleridir.Sanırız ondan önceki süreç içinde gerçekte kitle örgütleri
olması gereken yığın örgütleri her örgütün ast örgütü olarak algılandığı ve
öyle olduğu içindir ki sanki günah deyimdeymiş gibi kitle örgütü deyimi bir
kenara itilmiş ve demokratik kitle örgütü deyimi kullanılmıştır.Gerçekte
zaten kitle örgütleri demokratik ve kapsayıcı nitelikleriyle birlikte
vardır ve öyledir.
Şimdi bu kısa açıklamadan sonra sorunun kendisini açıklamaya
girişebiliriz.Kitle Örgütü nedir ne değildir? Sorusu bizim için en önemli
sorudur..
Kitle örgütleri her şeyden önce geniş yığın örgütleridir.Hangi alan
için kurulmuş ve faaliyet alanı belirlemişse o alandaki tüm herkesi
kapsamak ve onların sorunlarını temel almak zorundadırlar.Kitle örgütlerine
en önemli örnekler sendikalar,dernekler,meslek odaları vs vs dir.Hedef
aldıkları kitlenin önemli çoğunluğunu kapsamak ve onların temel sorunlarını
kendine çıkış noktası yapmak gibi bir zorunlulukları vardır.örneğin bir
sendika hedef aldığı işçi kitlesinin hepsinin ekonomik demokratik tüm
sorunlarını kendine çıkış noktası yapar ve örgütlenme ve mücadelesinin
temel esaslarını buna göre belirler.Ve o alandaki işçi sınıfının diline
,dinine,ırkına,vs bakmadan temel olarak ortaklaştıkları tüm sorunlar
temelinde biraraya geldikleri geniş yığın örgütleridir bu anlamda
sendikalar.Onları biraraya getiren tüm sorunları uğruna mücadele değil ya
da sistemle doğrudan hesaplaşacak siyasal örgütleri değil ,temel olarak
iş,ücret,işyeri sorunları,demokratik kimi hakları vs vs dir.Siyasal olarak
kapitalizme karşı sınıfın mücadelesinin esas örgütü yine hedefe uygun
olarak siyasal parti ve örgütlerdir.Bu demek değildir ki,kitle örgütleri
siyasetle uğraşmaz.yukardaki ifadelerden bu çıkarılmamalıdır.Tam tersine
faşist reji,mlerin hüküm sürdüğü ve demokrasinin bir rejim sorunu ve devrim
sorunu olduğu yerlerde,ülkelerde kitle örgütlerinin demokratik talep ve
istemleri ister istemez sistemle hesaplaşmayı gerektirdiği için demokratik
cephede siyasal mücadele yapmalarını da zorunlu kılmaktadır.Ancak bu
tamamen zorunluluktan kaynaklanmaktadır bu anlamda.yoksa kitle örgütleri
siyasal mücadelenin araçları değildirler.Onlar sistem içi
ekonomik-demokratik-eğitsel-bölgesel-yerel vs vs istem ve talepler uğruna
mücadele veren geniş yığüın örgütleridirler.Siyasallaşması ve siyasal
mücadele içine çekilip esas mücaedele uğruna kanalize edilmesi
devrimci-komünist güçlerin buralardaki mücadele ve etkinliğine bağlıdır.Öte
yandan rejimi ilgilendiren sorunlar uğruna verdiği geniş yığüınsal
etkinliğe bağlıdır bağlantılı olarak..
Kitle örgütleri herhangi bir siyasal partinin ve örgütün yan ve ast
örgütleri değildir ve olmamalıdır.Siyasal hareketlerin bunu karşılayacak
gençlik için komsomolları,kadın örgütlenmesi için yan kadın özel örgütleri
ya da coğrafya sözkonusu ise örneğin kürdistan için özel coğrafya örgütleri
vardır. Ve öyle olmalıdır.Kitle örgütleri bu anlamda siyasal olarak ta
hedef aldıkları kitlenin Hiçbir biçimde kökenine bakmadan o kitlenin
çoğunluğunu kapsayan bir örgüttür.Bu anlamda hedef aldıkları kitlenin
çoğunluğunu örgtütlemiş olmak onun için hem bir görev ve hem de bir
zorunluluktur.
Diğer yandan kitle örgütleri gerek yapı itibarıyla ve gerekse de
işleyiş olarak kesinlikle demokratik olmak zorundadırlar.Demokrasi
mücadelesinin bir parçası olunmadan kitle örgütü olunamayacağı gibi işleyiş
olarak demokrasiyi kendine rehber edinmeyen bir kitle örgütü
düşünülemez.(Buradan çeşitli durumlara bakarak örneğin çeşitli işçi
sendikalarının faşist yönetimler elinde olması ve demokratik bir işleyişe
sahip olmamasından kaynaklı olarak onların kitle örgütü olmadığı gibi bir
sonuç çıkarılamaz.Zira işçilerin ezici çoğunluğunun
birleştiği,ekonomik-sosyal ya da kısmi demokratik sorunları uğruna
savaştığı bir örgüt ya da sendika sırf yönetimlerinin faşist olmasından
kaynaklı olarak kitle örgütü sıfatından çıkarılamaz.yönetimler ve sınıfın
kendisini ya da dernek üye yapısı ile yönetiminin farklılığı bir örgütü
kitle örgütü olmaktan çıkaracak yeterli bir gerekçeye sahip değildir.Bu
anlamda devrimcilerin etkinliğine de aynı gerkçeyle karşı çıkmak
gerekirdi.Önemli olan oralarda çalışıp çoğunluğu elde ederek oraları gerçek
kitle örgütleri düzeyine yükseltmek hedef olmalıdır.Öte yandan sırf bu
yönetimler nedeniyle geniş yığın örgütlerine alternatif olarak dar yan ve
ast örgütlere yönelmek te aynı anlamda hedeften uzaklaşmak demektir.)Bu
anlamda geniş yığın örgütleri olan kitle örgütleri demokratik hadefler
uğruna mücadele vermelidirler.Çünkü ekonomik-sosyal ve de bir çok sorununun
gerçek çözümü yaşmada gerçekten demokrasi mücadelesi vermeyi
gerektirmektedir.Bu anlamda da mücadelesinin özü gereği demokrasiyi ve
demokrasi mücadelesini temel almak zorundaırlar.
Öte yandan işleyiş olarak ta demokrasiyi temel almalıdırlar.bu genel
anlamıyla şöyle ifade edilmektedir:en geniş demokrasi ve siyasal anlamdan
daha da gevşetilmiş merkeziyetçilik esası.demokratik merkeziyetçilik kitle
örgütlerinin vazgeçilemez işleyiş mekanizmasıdır ve olmak zorundadır.Daha
doğrusu kitle örgütlerinin temel kurallarından diğeridir.Biri hedef
aldıkları kitlenin çoğunluğunu örgütlemek ve hedefleri uğruna mücadelesine
önederlik etymek ise diğeri ise gerek mücadelesinin içeriği itibarıyla ve
gerekse de iç işleyiş mekanizması olarak demokratik olması ve
merkeziyetçiliği esas almasıdır.Azınlığın çoğunluğa dönüşme hakkı,herkesin
kendini özgürce ifade etme hakkı,herkesin kendini yönetimde ifade etme
hakkı,her fikrin ve düşüncenin kendini çoğunluğa dönüştürmesinin önünün
açık olması yani söz - karar – ve yetkinin her halükarda tabandaki
yığının kendisine ait olduğu bir işleyiş mekanizması esastır ve
olmalıdır.Her fikir ve düşünce karar alınıncaya kadar özgürce
tartışılabilinir ve ikna edilmeye ve ikna etmeye açıklık vardır.Beri yandan
demokrasinin gereği olarak seçilen yöneticilerin artık yığınları temsil
etmediği düşünüldüğünde ya da bu yönde temayüller oluştuğunda yönetimlerin
görevi geri alınıp özgür,demokratik bir ortamda yeni yönetimlerin seçilmesi
de bir diğer önemli noktadır.Bu da kitle örgütlerinde demokratik işleyişin
bir diğer önemli ayağıdır. Ve vazgeçilemezidir.Bugüne kadar uygulanamamış
olması bu ilkenin yanlışlığını ve uygulanabilirliğini ortadan
kaldıramaz.
Kitle örgütlerinin bir diğer işleyiş mekanizması tamamlayıcısı ise
merkeziyetçiliktir.Geniş yığınlşarın olduğu ya da Birkaç kişinin olduğu
yerde disiplinsizlikten ya da ortak hareket zaafiyetinden bahsedilebilir
mi?Hayır.(Gerçi disiplin sadece topluluklar için değil içsel olaarak tek
tek bireyler için de gereklidir)Bu anlamda bu ortak hareket birliğini ve
disiplini sağlamanın yolu da merkeziyetçilikten geçmektedir.Kitle örgütleri
demokratik olduğu kadar merkezi de olmalıdır.Merkeziyetçilikten kasıt ise
eylemde birlik ve propaganda ve ajitasyonda serbestlik ilkesiyle
bağdaştırılabilinir.yani eylem kararı alınana kadar herkes fikrini söyleyip
kabul ettirmeye çalışacak ama bir kez kara alındı mı bu karara ister
katılınsın ister katılınmasın eylem beraber çıkılacaktır.bu ortak hareketin
ve demokrasinin tamamlayıcısı olarak akbul edilmelidir.Ama bundan da
siyasal amaçlı hareket ve partilerin sahip olduğu bir merkeziyetçiliğ kabul
ettiğimiz gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır.Bu merkeziyetçilik siyasal
hareket ve partilerde uygulanan anlayışın daha gevşek bir biçimidir.Zira
siyasal hareketlerde her konuda genel bir birliktelik ve disiplin anlayışı
vardır.Ama bunun bir geniş yığın örgütü olan kitle örgütünde olduğunu
varsaymak kesinlikle yanlış olur.Eğer böyle bir durum olursa bunun adı da
kitle örgütü değil komsomol Ya da ast-yan örgüt olur.Zira kitle örgütünün
en önemli özelliklerinden biri de hedef aldıkları kitlenin genel olarak
kökenlerine,dillerine,ırklarına,siyasal fikirlerine bakmaksızın genelini
kapsamasıdydı.Bu açıdan bu kitlenin her konuda aynı düşünce de ve
davranışta olmasını ve yüzde yüz her eylemliliğe katılmasını ön koşul
saymak bu örgütlenmenin ruhuna aykırı olur.Nitekim bir sendikada
çalışıyoruz diyelim ki,sendika yöneticileri her türlü çabamıza rağmen
faşist bir eylem kararı almış olsunlar.Biz bu faşizan eylem katılmak gibi
bir şey yapamayız değil mi?Elbette.Bunu kendi açımızdan bir örnekle
açıklamamız kendi başına yeter de artar bile.Ama politik bir harekette aynı
düşünce ve eylem pratiği içindeki insanlarda merkeziyetçiliğin hele faşsit
bir devletle boğuşuluyorsa merkeziyetçiliğin öne çıkmasını doğal
karşılamamak abesle iştigaldir.Merkeziyetçilik siyasal hareketlerde kesin
bir zorunluluktur.Zira gerçek insanlık düzeni ve demokrasisizliği
hedefleyen komünistlerin(yani
komünizmi-sınıfların-sınırların-ayrımların-doğal olarak demokrasinin de
olmadığı__neden demokrasisizlik diyoruz anlaşılmaz ise şöyle
açıklayalım:demokrasi devlet örgütlenmesi ya da bir biçimde
azınlık-çoğunluk adına örgütlenmenin olduğu yerde
anlamlıdır.Sınıfların-sınırların-ayırımlaırn olmadığı bir düzende birinin
diğerine baskı ya da özgürlükle anlamlandırılabilecek bir talebi olmayacağı
için buna da gereksinim yoktur.Yaşamda insanlaşmanın sadece ve sadece
insanın olduğu bir yerde her açıdan hemen Hiçbir şeye ihtiyaç yoktur.) bu
düzene ulaşması için ortak bir irade birliğine sahip olmaları kadar bunu
başarmak için düzenle savaşlarında herkesin bildiği gibi demokrasiye yani
kendi içlerinde demokratik ifade etme hakkı kadar ve belkide daha çok
merkeziyetçiliğe ihtiyacı vardır ve bunda şaşılacak bir yan yoktur.Ama
yukarda ifade ettiğimiz üzere her iki örgütün eyleminin içeriği birbirinden
kesinlikle farklıdır örtüştükleri yerler olsa da.
Kitle örgütlerini tartışırken yine kitle örgütlerinde demokrasinin
vazgeçilmezlerinden olan seçim sistemini tartışmamak olmaz.Kitle örgütünde
demokratik anlamda herkesin kendini özgürce ifade etme hakkı kadar ve belki
de onun kadar önemli bir diğer demokratik işleyiş ilkesi ise;herkesin kendi
gücü oranında kendini yönetimde ifade etmesi ve temsilinin sağlanması ve
azınlığın çoğunluğa dönüşmesi hakkıdır.Bunun yegane güvencesi ise bugüne
kadar tescillenmiş tek demokratik seçim sistemi olan nispi temsil seçim
sisteminin kitle örgütlerinde uygulanmasıdır.Bu seçim sistemine göre herkes
kendi oy oranına göre yönetimlere seçilebilecektir.Bu anlamda azınlıkta
kalanlar da kendini yönetimde ifade edebileceklerdir.buna
örneklendirelim.Bir derneğin varsayalım ki 100 tane üyesi var.Yönetim
kuruluna seçilecek kişi sayısı ise 9 olsun.Seçime farklı kesimlerden 3liste
girmiş olsun.örneğin listeler şöyle bir oy dizilimine sahip olsunlar:1.
Liste 45,2.liste 36, 3.liste19, oy almış olsun.100 ü 9 a bölerseniz
anahtar rakamı bulmuş oluruz.Buna göre anahtar rakam 11 dir..Nedeni ise
yönetim kuruluna 9 kişinin seçilecek olmasıdır.Bu dağılıma göre 1. liste 4
,2. liste 3, 3. liste ise tek kişi garanti 8 kişide diğerlerinden fazla
olduğu içindir ki 2 kişi ile yönetim kurulunda temsil edilebilecektir.Bu
herkesin kendini yönetimde ifade etmesi ve azınlığında kendini idari
yerlerde temsili bakımından gerçek bir demokratik seçim sağlamış olur.Bu
seçim sistemi demokratik olduğu kadar devrimci komünistlerin kendilerini
çok değişik yığın kitle örgütlerinde faşist ve gerici akımlara karşı
kendini ifade etmesi bakımından da önemli ve değerlidir.
Sonuç olarak kitle örgütleri geniş yığın örgütleri ve hedef aldıkları
kitlenin ekonomik-demokratik-sosyal tüm talep ve istemlerinin mücadelesinin
yapıldığı gerek eyleminin içeriği ve gerkse de iç işleyiş mekanizması
bakımından demokratik olan ama aynı zamanda merkezi bir kimliğe sahip olsa
da bu merkezi kimliğ siyasal hareketlere oranla daha da gevşek bir zeminde
olan örgütlerdir.....
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:39 |
|
|
Uzun süredir pratik faaliyetleriyle gündemde olmayan,son yıllarda çokta
konuşulmayan Kontrgerilla son bir yıla yakındır süre içinde arka arkaya
yaptığı eylemlerle yine gündemin birinci maddelerinden biri haline
geldi.Kürdistan ağırlıklı olmak üzere yaptığı eylemlerle ve provakatif
etkinlikleriyle günlük politikada yerini alan kontrgerilla sistem sürdüğü
ve sınıfsal mücadele-ulusal mücadele varlığını sürdürdüğü sürece gündemde
kalmaya devam edecektir.Zira sistemin her halükarda bu tarzda örgütlenmeler
ve faaliyetlere ihtiyacı var ve olmaya da devam edecektir.
Kimi haberlere göre,son 3-4 haftadır,Diyarbakır da askeri bir eğitim
kursu açılmış olup bu kursa subay,polis ve itirafçılardan oluşmuş yarı
sivil kimseler alınmıştır.Bu haberlerin hemen arkasından Diyarbakır Bağlar
daki kitlesel katliam geldi.Bu eylem göstermiştir ki,Kontrgerilla yeniden
ve daha hızlı bir biçimde savaşı derinleştirmeye,kirletmeye ve
yığınsallaştırmaya çalışacaktır.Bu durum aynı zamanda Uluslar arası
gelişmelere uygun olarak süregidecektir.Önümüzdeki dönem önemli gelişmelere
gebedir.ABD nin Uluslar arası planlarının parçaları adım adım yürürlüğe
konulmaktadır.Görünen odur ki,ABD nin Ortadoğu planlarının en önemli ayağı
herkesin bildiğinin tersine İsrail değil Türkiye olacaktır.İsrail bu
aşamada üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirmiş olarak kenarda
tutulacak,Arap ulusunu bir potada tutmanın sübabı olmaya devam
edecektir.Ama yeni aksiyonların baş aktörü Türkiye olacaktır.Lübnan a
asker göndermeden tutalım da Afganistan a daha fazla birlik gönderilmesinin
istenmesi ve daha aktif roller istenmesi ve de aşağıda açıklayacağımız
nedenlerden dolayıdır ki,Türkiye tamda göbeğinde olacaktır bu yeni
sürecin..ABD nin Irak,Suriye ve İran ile ilgili palanlarını ve adımlarını
daha önceki makalelerimizde ele alımıştık.Dileyen daha önceki
makalelerimizden Emperyalizm ve Anadolu,Emperyalist Boğazlama Savaşı ve
Bölgesel Devrim ile Genel Gidişat Ve Görevlerimiz'e bakabilirler.Bu
makalelerimizde de vurgulandığı gibi en önemli sacayaklarından biri
kesinlikle Türkiye'dir.Kürt sorunu ve temsilcileri de bu anlamda olmak
üzere kısaca da olsa ele alınmış idi.ABD' nin Ortadoğu Planlarının Kürt
sorununu gündemine almadan ve onsuz bir politika yürüteceğini sanmak saflık
olur.Bu açıdan ABD 'nin Kürt politikasının ana iki ekseni olduğunu söyleyip
bunları açmaya çalışmak gereklidir.ABD Kürt poltikasını ve kartını her
halükarda bu iki ana eksen ve olasılıklara göre biçimlendirilmiş
gelişmelere endekslemiştir.Şimdi bunları açmaya çalışalım:
I.Tek tek ülkelerde Kürt hareketlerini kullanma politikası:
Güney Kürdistan'daki fiili ve giderek yasallaşan Kürt devletinin de
etkisiyle;Kuzey,doğu ve güney batı Kürdistan'ı da içine alacak bir yeni
oluşum ileyeni bir vurucu güç oluşturmak ve bunun önünü açmak.Böylece bir
taşla Birkaç kuş vurmuş olacaktır ABD.Hem ortadoğu da çıban başı gördüğü
İran-Suriyeyi zayıflatacak ve ciddi kozlarının bu ülkelerin toplumsal
yapılarını da sarsacak şekilde oynayacaktır.Bu arada Kuzey Kürdistan'ında
bu paydada önemli rol oynaması bekleniyor ki,tüm İran ve Suriye
eylemlerinin içinde düşünülen türkiye açısından ABD önemli bir şantaj
silahını her an kullanabilecek biçimde el altında ve hazır tutacaktır.
Ama burada tam da ciddi bir hesap hatası içindedir ABD.bu dolaylı
saldırıların,Arap ve Fars(İranlı) halkarını daha bir bütünleşmeye doğru
,iteceği-ittiği ve nihayetinde başta Farslar olmak üzere
toplumsal-geleneksel yapılarını daha da bir güçlendireceğini ABD hesaba
katmak zorunda kalacaktır.(Ve gelişmeler göstermiştir ki, ABD bu durumun
farkına varmıştır ve bundan sonraki adımlarını bu durumu hesaba katarak
atacaktır.)Zira dünya ölçeğinde çok az ulsuta varolan bir geleneğe sahipler
Farslar.Tarihleri boyunca hiç boyunduruk altına girmemiş bir halk olan
Farslar,aynı zamanda ciddi bir devlet geleneğine ve de ayrıca ciddi bir
ulusal bilince sahipler.Bundan kaynaklı olarak ister dolaylı ister dolaysız
bir ABD saldırısı bundan önce karşılaştığı dirençlerden çok daha köklü,çok
daha katı bir karşı koyuşla cevaplanabilir.ABD bu anlmada Vietnam'ı bile
arayabilir.Öte yandan İran'a olası bir doğrudan saldırının diğer
emperyalist merkezleri de dolaylı ya da doğrudan işin içerisine sokacağı
yüksek olasılıktır.
Tüm bunları hesaplayan ABD nin Kürt kozunu kullanması bu açıdan daha
akla yakın durmaktadır.Her bir parçada içsel dinamikleri hareketlendirmek
ve bu içsel dinamiklerin mevcut ülkeyle savaşımında dolaylı taraf olmak,öte
yandan zayıflatıp çökertmek Abd açısından daha az kayı ve yıpratıcılık
demektir.Ama daha uzun vadeli bir iş olduğu da açıktır.Ama ABD nin
yıllardır bu taktik anlayışa bağlı kalarak hareket ettiğini en azından
Güney ve kuzey parçalarında görmekteyiz.Bunu diğer parçalara da yaymak gibi
bir hedef güttüğünü, şu anda bunun altyapısıyla meşgul olduğunu
düşünebiliriz.
Zira bu durumu gören İran egemenleri gerek Türk egemen sınıflarına mesaj
vermek ve gereksede olası Kürt kalkışmalarını(bir savaş ortamında çok daha
yakıcı ve sonuç alıcı olacağı açık olan) engellemek adına Kandil'e
saldırılar düzenledi.Uzun süren bu saldırıyla verilmek istenen mesaj,Türk
egemenleriyle ancak ortak bir şekilde hareket edildiğinde ancak bu ortak
sorunun ortadan kaldırılabileceği ve öte yandan Kürt hareketlerinin ve de
özellikle PKK'nin Irak-Suriye ve Türkiye de olduğu gibi rahat hareket
edemeyeceği bugüne kadar yaratılan ortamın artık yaratılamayacağı,bu
anlamda Türkiye nin de atacağı adımlara bağlı olarak PKK ye karşı tavır
alınacağıdır.Ama görünen odur ki ve normaldir ki,bağımsız olmayan ve özgür
hareket edemeyen türk egemen sınıfları bu mesajın karşılığını
veremediler.ABD politikasına bağımlılık bu pratik durumda da kendini
gösterdi.
Her bir parçada uzun vadeli olarak Kürt sorununu gerek Ortadoğu
egemenleri ve gerekse de halkları açısından kullanan ABD emperyalizmi,bu
durumu derinleştirecektir.Her bir parçada kendi politik hedefleri uğruna
Kürt hareketlerini kullanmaya devam edecektir.Bunun başını kuşkusuz
ki,Güney kürdistan hareketleri çekmektedir.
Türk egemenleri derin devleti ve ordusu savaşı tırmandırmakla aslında bu
meselede öteden beri uygulayageldiğinin esasen yeni politik konumlanışının
da nedeni olduğunu gösterdi.ağustos sonundan başlayarak tırmandırılan savaş
ve operasyonlar,ciddi kontrgerilla eylemleriyle provakatif bir kimlik
kazanmaya doğru evrileceğinin işaretlerini verdi.İşte tam da burada devreye
abd nin ikinci planı girmektedir.
II.Tek tek ülkelerde iç savaşı dayatma:
Son 20 günlük gelişmelere bakılırsa iç savaş politikasının hemen hemen
devreye sokulmaya başlandığını görmek olanaklıdır.Güney Kürdistan da
fiili-meşru durumun giderek yasallığa dönüştürülmeye çalışıldığı ve bunu da
bizzat ABD nin dayattığı açıktır.Kürt bayrağının artık kullanılacağını ve
bağımsızlık söylemlerinin açık açık dillendirilmesinin güney Kürt
hareketlerinin kendi başlarına ortaya koydukları bir yönelim olduğunu
düşünmek elbette ki safdillik olacaktır.Bu durumun Irak ın diğer halkları
tarafından hoş karşılanmadığını ve zaten ilan edilmemiş bir iç savaş
yaşayan halklar arasına Kürtlerin de müdahil edilmesi bu süreç içinde
kehanet olarak görülmemelidir.Gidişat bu mevcut çatışma ortamına Kürtlerin
de dahil edilebileceği noktasındadır.Bu artık ilan edilir bir savaş
oldu.Zira ABD resmi olarak gidişatın iç savaş noktasında olduğunu kabul
etmeye başlamıştır.
Öte yandan Kuzey Kürdistan dada ABD nin bu yöndeki bir evrilmeyi
hızlandırmaya çalıştığı da apaçık bir gerçektir.Ki zaten, gerek ABD nin ve
gerekse Türkiye nin PKK koordinatörü atamaları ve paraleldeki süreçte
kontrgerilla eylemlerinin provakatif olarak halkları birbirlerinin
karşısına getirip kırdırma politikalarının başlaması ve hız kazanması hiç
te tesadüfi değildir.Ortak bir iç savaş stratejisinin halkların doğrudan
dahil olduğu bir politikanın adım adım yüyürlüğe konulduğunu
görmekteyiz.Kirli savaşı bu anlamda ABD nin kendine bağımlı ülkelerde bir
kalıcılaşma ve kendi varlığının üzerini örtme bakımından kullandığını
onlarca örneğiyle bilmekteyiz.Kitlesel katliam provaları,linç
gösterilerinin proveke edilmesi,cenazelerin artmasıyla birlikte kitlesel
tepkilerin giderek açık biçimde sıradan insanlara yönelik halklar arası
uçurumu ve savaşımı arttıracak boyuta sürüklenmesi vs vs. bu sürecin
belirtileri olarak anılabilir.Ayrıca kontrgerilla etkinlik alanının ve
pratik faaliyetlerinin de tamamen buna dönük organizasyon içinde olması bu
durumu güçlendirmektedir.
Yeri gelmişken Kontrgerilla gerçeğini açmakta yarar görüyoruz.Zira
çoğu zaman gerek kavramın kendisi üzerinden ve gerekse eylemsel
aktiviteleri ve sistem içindeki rolü noktasında yanlış değerlendirmeler
yapılabiliyor.
Kontrgerilla adı üzerinde gerillaya karşı yine gerilla taktikleriyle
ve onun savaş biçimleriyle mücadele etmek için örgütlenmiş sistemin yer
altı örgütüdür.Ama resmi bir kurumdur her ne kadar red edilse
de..Kontrgerillanın mucidi ABD emperyalizmdir.Emperyalis 2. paylaşım
savaşından galip çıkan abd;dünya ölçeğinde gelişen ve hareketlenen Doğu
Avrupa ülkeleri başta olmak üzere başarı kazanan(ve de genellikle verilen
gerilla mücadelesiyle başarı kazandılar)devrimci mücadelelerden çıkardığı
en büyük sonuç ve ders idi;gerilla mücadelelerine karşı onun savaş
taktikleriyle karşı koymak.Bu süreçte Uluslar arası emperyalizmin askeri
örgütü olarak kurulan NATO bu iş için biçilmiş kaftan idi.Kendi devlet
yapılanması içinde oturtuğu yapıyı tüm nato üyesi ülkelere de iharaç etti
ABD.Tüm eğitimleri ABD kontrgerilla elemanlarınca yapıldı ve çoğu abd de
eğitim gördüler ilk zamanlar da...Sahra talimatnamesi ve savaş sanatı
konusunda tam bir uzman eğitimi alan asker-polis ve de siviller den oluşan
çekirdek örgütlenmeler aynen bir devrimci bir illegal örgüt nasıl
yapılanırsa öyle yapılanıyor ve birbirlerinden bağımsız olmak ama tek bir
karargah merkezinden yönetilmek kaydıyla ve ana yönetim kademesi Ordudan
olmak kaydıyla hareket eden bir yapılanmadır.
Türkiye de ilk kurulduğunda ismi Seferberlik Tetkik Kurulu olan örgüt
bir çok provakasyon eyleminin altına imzasını atmıştır.Binlerce örneği var
ama 6-7 eylül olayları,12 mart süreci öncesi ve sonrası, 1 mayıs katliamı,
15-16 mart katliamı vs vs.60 lı yıllarda ismini değiştiren örgüt Özel Harp
Dairesi olarak anılmaya başlandı.Ve şimdiler de ismi Özel Kuvvetler
Komutanlığı olmuştur.
Sosyalizmin dünya çapında kazandığı zaferin hemen ardından kurulan bu
örgütlerin yasal dayanakları ve oluşum amaçları , ülke işgal edilirse cephe
savaşının dışında yer altı kurtuluş hareketini örgütlemek ve yönetmek
olarak tesbit edilmiş idi.Ama gelin görün ki,bu örgütler tam da sınıfsal ve
ulusal kurtuluş hareketlerini boğmak ve yok etmek için
kullanılmıştır.Türkiye tarihine bakmak bile başlı başına yeterlidir.Ya da
ABD nin Nikaragua da Sandinist rejime karşı örgütlediği ve tamamen gerilla
taktikleriyle mücadele verdiğini herkes bilmektedir.Bu yer altı örgüt
kurulduğu yıllardan bu yana devrimci ,komünist ve ulusal kurtuluş
hareketlerini yok etmek için yalan,provakasyon,dezonformasyon,kitlesel
katliamlar,tek tek cinayetler,işkenceler,vs vs. sayabileceğimiz daha bir
çok şeyi kendisine yöntem olarak benimsemiştir.Kontrgerilla örgütü ve
sözümona mücadele biçimlerinde her şey mübahtır ve kural-yasaya göre
çalışmazlar.Toplumun bulunmuş olduğu her alanda
örgütlüdür.Mahallede,okulda,işyerlerinde,v vs..
Kontrgerilla hakkında daha geniş bilgi TALAT TURHAN'IN KONTRGERİLLA
CUMHURİYETİ adlı kitabında bulunabilir.Kontrgerillanın içinden gelmiş ve
sonrasında ona isyan bayrağı çekip istifa etmiş biri olan Talat Turhan yine
kontrgerillaca katledilmiş aydın bir askerdir.Tüm örgütlenmesi,tüm
taktiksel savaş biçimleri konusunda bu kitapta net veriler bulunabilir.
Kontrgerilla ülkemizde onlarca kez fiilen yakalanmıştır.Susurluk ve
Şemdinli bizzat cisimleşmiş olmasına rağmen binlerce kontrgerilla eylemine
tanıklık etmiş bu ülke insanı şimdi bir derin devletin ve ağababası ABD nin
yeni bir oyunuyla ,yeni bir stratejisiyle karşı karşıyadır.
Bu da Kürt sorunu üzerinden iç savaş ve halkları birbirine kırdırma
operasyonudur.Bu ABD ve kontrgerilla operasyonu ve amacına karşı Halkların
birlikte ve ortak bir biçimde karşı koyuşunun örülmesini sağlamak gibi bir
hayati görevle karşı karşıyadır devrimci ve yurtsever hareketler.Bugüne
kadar başaramadığı iç savaşı bu saatten sonra da başarmamalıdır.Zira ABD
nin yeni Ortadoğu stratejisini dayandırdığı bu biçim her halükarda
devrim,sosyalizm,barış,kardeşlik düşmanı olmakla kalmayıp;aynı zamanda
devrimci-yurtsever hareketi toptan bitirmenin-yoketmenin de kaldıracı
olarak işlev görecektir.
Kürt sorunu bu anlamda sıcak gündem olarak çeşitli kontrgerilla
eylemleri ve yaratılan havayla istenilen noktalara çekilmek istenecektir ve
isteniyor da.Buna karşı devrimci-yurtsever uyanıklığı arttırmak ve adım
adım bu yeni yönelimin deşifre edilerek ,devrimci ajitasyon ve propaganda
ve giderek örgütlenme ile boşa çıkarmak gereklidir.Bu
başarılabilir.Birlikte hareketin önemi daha bir öne çıkmıştır.Kürt ve türk
ve de diğer halkların devrimcilerinin birarada ve ortak mücadele etmesi
kesinkes başarılması gereklidir.Tüm ortadoğu devrimci mücadele alanına
çevrilmeli ve ortadoğu devrim sürecinin bir parçası olarak ülke devrimi ele
alınmalıdır.
KAHROLSUN KONTGERİLLA YAŞASIN ÖZGÜRLÜK YAŞASIN SOSYALİZM!!!
YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ VE BİRLİĞİ!!!
İÇ SAVAŞA KARŞI DEVRİMCİ SAVAŞ!!!!
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:39 |
|
|
Emperyalist kapitalist sistemin lider güçlerinin Anadolu üzerine her
birinin pek de yabancı olmadığımız yeniden yapılandırma ve çıkarlarına
uygun reorganizasyon çalışmaları içinde oldukları ve kıyasıya rekabet
ettikleri bir süreçten geçiyoruz.Ne yazık ki,gerek ulusal ve gerekse
uluslar arası sermaye gruplarının yoğun propaganda bombardımanı altında
beyinleri dumura uğratılmış emekçi sınıf ve katmanların bu noktada bağımsız
ve ülkenin geleceği konusunda bir fikir ve ideal peşinde olmadığını
görüyoruz.Elbette bunda örgütsüzleştirilmesinin ve silahsız bırakılmasının
önemli bir rolü var.ama öte yandan kendiliğinden bilincin ekonomik alt
öğelerinden hiçbirine bile rastlamamaktayız.Sömürünün en aşağılık ve
soyguncu açık tarzlarına karşı bile tepkisizlik tek gerçek.
İşin enteresan tarafı,kendi kendine öncü sıfatını yükleyenlerinde ciddi
bir kafa karışıklığı içinde oldukları ve bilinen ajitatif ve propagandif
gevezelikleri yinelemek dışında bir alternatif çaba ve aydınlatma
çalışmaları içinde olduklarını söyleyemiyoruz.Zira AB konusu başlı başına
bir ayraç konusu oldu.Sınıf ve sınıfın tercihleri dışında atılıp tutulan
,ahkam kesilen her bir konunun ideolojik-teorik çerçevelerde analize
tutulmadan sırf tavır(ister olumlu ister olumsuz)almak adına ciddi
sapmalara düşüldüğü ve giderek teorik-pratik bütünselliğin bozulamaya yüz
tuttuğu gün gibi aşikar.AB ye karşı olmak ve ya taraftar olmak ekseninde
yürütülen günübirlik polemiklerin sınıfsal analiz ve Marksizm ile zerre
kadar ilgisi yok.
ABD emperyalizminin yıllardan beri hazırlanıp uygulamaya koyduğu
genişletilmiş orta doğunun yada projenin kendisinin gerçekte yeniden
yapılandırma ve emperyalist yeniden paylaşım sürecinin bir gereği olarak
gündemimize girdiği hala kavranabilmiş değil.AB li emperyalistlerin ülkemiz
üzerinde ki yeni girişimlerinin ABD emperyalizmiyle alttan alta yürütülen
gizli bir savaşın ana noktalarından olduğu , keza bu sürece görece daha
geriden takibe geçen ve giderek kendi bölgesinde ve eski Türki
cumhuriyetler ile Ukrayna –Beyaz Rusya vs. üzerindeki etkinlik
alanları daralmış ve yarış ta bende varım diyen sömürgeci eğilimleri açıkça
depreşmiş Rus Emperyalizmini de katmak zorundayız.Her birinin Ortadoğunun
stratejik öneminden kaynaklı olarak Türkiye’ye biçmiş oldukları
roller var.
Bu yeniden paylaşım sürecinin açıkça ve silahlı bir çatışmaya
girilmeden çözülmesine çalışıyorlar.Bu sürecin silahlı boyuta ulaşmamasının
diğer bir sebebi de ABD nin rakiplerinden bir adım önde olması ile henüz
silahlı çatışmada ABD nin yenileceğine olan rakiplerinin kendilerine
güvensizlikleridir.Ama bir tespitte bulunmakta yarar var:Şu anda bastırılan
ve gizliden yürütülüp çeşitli taşeronlar aracılığıyla yürütülen çatışmalar
ve güç savaşlarının yeni bir dünya savaşını olanaksız kılmadığıdır.(Dünya
savaşı derken bir paylaşım savaşından ve kapsayacağı alanın genişliğine
–derinliğine vurgu yapmaktayız.)Tam tersine gelişmeler ve kapitalist
–emperyalist sistemin bastırılmış ve patlamaya hazır yapısal krizinin
;öte yandan pazarların sınırlılığının ve nispeten genel yoksullaşma ve
açlığın azami boyutlarda seyretmesiyle paralel olarak yerel her kıvılcımın
pimi çekilmiş bir bomba misali her tarafı ateş çemberine çevireceği ,bu
kaosun içinde kimin yıkılan duvarların altında kalacağının
kestirilememesinin bu savaşı olanaklı kılıp yakınlaştıracağını söylersek
kehanette mi bulunmuş olmayız.Bu arada çeşitli emperyalist yeni oluşum ve
çıkar birlikteliklerinin oluşmaya başladığı ve de aynen 1.emperyalist
paylaşım savaşı öncesi benzeri bir bağlaşık sistemin yaşandığı ama ABD nin
bu süreçte rolünün belirleyici olduğu görülmektedir.
Türkiye bu ateş çemberinin tam da göbeğinde olduğu içindir ki ,gerçekte
yaşanacak her tür gelişmeden birebir etkilenecektir.Zira yaşanan her tür
olaydan da birebir etkilenmektedir.Ab üyeliği bu savaşın yansımalarından
biridir.ABD bu süreci kendi lehine çeviremeyeceğini kavradığı anda Türkiye
nin ab üyeliği konusunda desteğini çekmiştir.Zira ABD nin uzun vadeli
çıkarları gereği bu bölgede istikrar zararlıdır.Öte yandan Kıbrıs konusunda
ki uzun vadeli hesaplarının tutmayacağı görüleceğinden bu sürece alternatif
düzenekler peşindedir.Kuzey Kıbrıs ABD nin yeni askeri üssü
olacaktır.Kuzey Kıbrıs’ın ortadan kalkması politik ve askeri çıkar ve
hedefleri dışındadır ABD nin.Diğer yandan güney kürdistan ın varlığı ve
Irak taki gelişmeler türkiyenin genel terbiyesi açısından gereklidir.Ya da
kaos ABD varlığının tartışılmasını engellemektedir.Türkiye ABD nin geçmişte
İsrail yüklediği trupa atı rolüne soyundurulmuştur.bu hükümet üzerindeki
azami destek ve boyamaların uzun vadeli hedefi göreli de olsa bir istikrar
ortamı yaratmak ve uzun vadede İsrail misyonuna uygun askeri operasyonlarda
ufak verilen görevlerle bu boyutuyla elden geldiğince yararlanmaktır.
Afganistan operasyonu,Bosna operasyonu vs. bu hazırlık sürecinin birer
parçalarıydılar.ABD nin yeni operasyonlarının birinci ayağı artık İsrail
değil Türkiye olacaktır.
Ab li emperyalistler ise Türkiye üzerine oynanan bu oyunun bilincinde
olarak ABD ile Türkiye arasında kırılma noktaları yaratmak
peşindeler.Kıbrıs,güney kürdistan,Suriye ve İran ile Rusya ile olan
ilişkilere esasen yön veren ab li emperyalistlerdir.Bu kırılma noktaları
hem Türkiye ve hem de ABD açısından yumuşak karnı oluşturmaktadır.bu
boyutuyla yürütülen savaşta geçici olarak ABD nin galip geldiğini
söyleyebiliriz.ama bu savaşın burada bittiği ve devamının tatile
çıkarıldığı anlamına gelmiyor.Tama tersine daha güçlü ve reddedilemez bir
biçimde belki de yeni araçlarla ve belki de açıktan yürütüleceğinden
kuşkumuz yoktur.Ab Kıbrıs dayatmasını bu anlamda sürdürecektir.Bu kırılma
noktasının esas noktası güç ve hedef kilitlenmesidir.Bu savaşta eli daha
güçlü olan göreli olarak ABD gözükmektedir.Ama ab li emperyalistlerin Rusya
kartı ve temel birlikteliklerini güçlendirmeyle bir adım öne geçeceklerini
sanıyoruz.
Ehven-i şerlerin bile olmadığı kritik bir dönemden geçtiğimizi
söyleyebiliriz.Öte yandan bu süreç gerek içte ve gerekse de dışta çok ciddi
değişime gebedir.Koşullar giderek daha fazla olgunlaşacaktır.elbetteki
nesnel koşullardan bahsediyoruz.Yukarda ifade ettiğimiz uluslar arası
durumun Türkiye de yapısal ekonomik ve siyasi krizi derinleştireceğinden
eminiz.zira Türkiye nin şu anada bulunduğu ulusal koşulları ve mevcut
göreli durumun çok esnek –çabucak aksine dönüşeceği yüzde yüzdür.
Yıların biriktirdiği öfkenin hangi düzeyde ve nasıl bir patlama
üreteceğinden biz bile ürkmekteyiz öngörüsel olarak.Yabancılaşmanın iki
keskin ucu vardır.Bu keskin ucun törpülenmiş ve yok sayılmış tarafının
sistemi yok edeceğini ve altüst edeceğini varsayıyoruz ve öyle de
olacaktır.Mevcut dönem 1980 sonrasının izafi ve suni ortamını
andırmaktadır.(Derin tahlillere girmiyoruz zira hemen hemen herkesin
gördüğü şeylerdir bunlar.Elbette ki birebir aynı değildir ve olamaz da.ama
benzerlikleri öne çıkarıp çıkarsamalarımızı mevcut Marksist kimliğimizle
yeniden analize tabi tutuyoruz.)
Gerek ekonomik gerek politik gerek ideolojik olarak tam bir tükenişi
yaşamaktadır Türkiye de emekçi sınıflar ve öncüleri geçinenler.Bu tükeniş
katiyen olumludur ve bunlar yaşanmak zorundadır.Çok yönlü ikiyüzlülüklerin
çöküş ve gerçeğin açığa çıkışını hızlandıracaktır bu gelişmeler.Yok oluşun
diğer tarafı yeni bir doğum sürecinin varlığına işaret etmesidir.Her
varoluş bir yok oluşun ,her yok oluş bir varoluşun sancılarını beraberinde
taşımak zorundadır.bu temel bir doğa ve diyalektik yasasıdır.Bu umudun
gerekçesi ve varlığının temeli,doğal olarak yaşamın kaynağıdır.
Emekçi sınıflarımızın en büyük dezavantajı,demokratik ve kendiliğinden
bilincin hemen hemen hiç olmamasıdır.bu açıdan öncü gücün görev ve
sorumluluklarının katbekat daha fazlalaşmasıdır.Sınıf gerçekten bugün derin
bir uykuya dalmış ve uyandırılmayı bekleyen pamuk prenses öpücüğünü
beklemektedir.Açlık,sefalet,onursuzca yaşam,vs vs. artık diz boyunu değil
kafa boyunu bile aşmıştır.Yabancılaşmanın yaratmış olduğu geçici katarakt
çok da büyük olmayabilecek basit operasyonlar ve ya dizisine ihtiyaç
duymaktadır.
Artık gerçek bir öncüye ihtiyaç mevcut gelişmeler ışığında aciliyet
seviyesini daha önlere çıkarmış bulunmaktadır.Sistemin çok kapsamlı
ekonomik siyasal ve hayati saldırıları konusunda uyarıcı,örgütleyici ve
mevzi savaşından cephe savaşına geçişte esnek ve belirleyici öngörü ve
iradeye sahip katalizörlere ihtiyacının daha da yoğunlaştığını ve esasta
bundan kaynaklı (öncüye sahip olamamaktan)sorunlarının temel
belirleyici-yaşamsal olduğunu görmemek için körden beter olmak gerekir
herhalde.Mevcutlarla olmadığı ve olamayacağı başından bellidir.Umudu
yeşertmenin yol ve yöntemlerini bilenler umudu gerçek kılmak içinde azami
çabayla yolları döşemeliler.Çalışma biçimiyle mevcutu aşan ve geleceği
kucaklayan,güven veren ,arayışlarını ve yaşayacaklarını ve yaşadıklarını
sınıfla ve açıkça yaşayan , kendine güvenen,dürüst,sağlam ve
kararlı-inançlı bir çekirdek bunu karşılamaya aday olabilir.Kolları
sıvamanın ve işe girişmenin zamanıdır.
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:40 |
|
|
POLİTİK ÖRGÜTLER,YAN KURULUŞLARI,LEGAL VE İLLEGAL ÖRGÜTLENME ÜZERİNE
DENEME
Politik örgütlenme sınıf savaşımının vazgeçilmez temel unsurudur.Örgütsüz
bir sınıf savaşımının başarı şansı yoktur.Sınıf ancak aşağıdan yukarıya
kendiliğinden bilincinin ürünü olarak sendikalardan başlayarak en üst savaş
örgütü ve okulu olarak partiyle nihai hedefine;sınıfsız ,sömürüsüz bir
dünyaya ulaşabilir.Her örgütün sınıfın günlük ve nihai hedeflerindeki yeri
ve konumu farklıdır.Her biri sınıfın farklı gereksinim ve hedeflerinin
ürünüdür.Ki zira ortaya çıkışlarının temelinde de ihtiyaç ve gereksinim ile
birlikte hedefleri koşullayıcıdır.Doğal olarak zorlama ve zortlamalarla bu
süreç olumlu kılınamaz.Aksi durumda varolan ideolojik ve teorik çerçevenin
içinin boşaltılmasıdır.
Geçmişte olduğu gibi ülkemizde bu sürecin tam da yukarda tanımladığımız
tarzda içinin boşaltılmasıyla karşı karşıyayız.Yılların deneyimi ve
yaşananları hiçbir biçimde ders olmamış bizim ustalarımıza!!!Üretimde ve
yeniden yeniden tamda tarihin klasik idealist kavranışının ifadesi olacak
biçimde tekerrürden ibaret olduğuna kanıt sunar gibi yaşamaya ve bir avuç
aveneye de yaşatmaya devam etmekteler.Hallerinden memnun bu kendinden
menkul kerametleri olanlar bunca zamana inat değişmenin anacak
olumsuzluklarını sunmuşlardır.Bu fosil beyinliler sosyalizm ve
kom.kavrayışları bir kenara örgüt ve örgütlenme anlayışıyla egemenlerin
bile artık ciddiye almadığı bir geleneğin sürdürücüsü olmayı onur meselesi
yapıyorlar herhalde.Oysa örgüt ve örgütlenme sorunları taktik değil
stratejik bir anlam ifade etmektedir.Sosyalizm ve kom. Kavrayışları ile
sınıf örgütlenmesinin temel taşları salt bugünü değil daha da çok belki de
yarını ve inşa çalışmalarını belirleyecektir.
Düşmanını küçümseyen hiçbir hareket ya da tek tek kişiler hiçbir zaman
başarıya ulaşamamışlardır.Düşman ve onun stratejik ve taktik düzenekleri ve
yaşamın şartlarına göre değişen yüzleri dikkate alınmadan üretilen ve
yaratılan hiçbir şeyin gerçek yaşamda karşılığı bulunmaz ancak
kağıtlar,gerçekte içeriksiz boş kağıtlar paylaşır bu zırvaları.Bu
zırvalarla uyutulan bir yığın beyne ve namuslu yüreğe ne demeli!!!!Gerçekte
kendini değiştirme ve dönüştürme gücüne sahip olmayan bu menem beyinler
nasıl yeni bir dünyanın kuruculuğuna liderlik yapabilirler ki????Elbette bu
kocaman beyinler! ancak kendini idare edebilirler ve çevrelerindeki bir
avuç dünya görmemiş ve yaşamında tam da halk deyimiyle bir baltaya sahip
olamamışları….(****)
Öylesine kirlenmiş ve dejenere olmuş bir dünyada yaşıyoruz ki halk
deyimiyle at izi it izine karışmış durumda..Kimin hangi ipte oynadığı
bizlerce malum olsa da yığınlarca belli değil.Yığınlarca illegal olduğunu
iddia eden örgütlerin hemen hepsi gerçekte yarı legal ve legal örgütlerden
ibaret.yıllarca taraftar,sempatizan ve içindeki unsurlarını kandıran bu
örgütler gerçekten de tam da yukarıdaki tarifimize uymaktalar.yığınlarla
farklı ve olması gereken kanallardan bağ kuramayınca bunun yaratmış olduğu
ruh haliyle kendilerini varolan kurulu duruma uydurmakta çare arayanların
yığınların bu anlamda gerisine düştüğünü sanırız vurgulamaya gerek bile
yoktur.O ahım şahım partiler birbirlerinin yerini doldurmak için
gösterdikleri yarışı ve enerjiyi sınıfı kazanmak uğruna harcasalar bu
durumu bu tarzda değerlendiremezdik herhalde.Bu ahım şahım partiler her
eylem ve etkinlikte bir avuç insanı ki onlar da genelde örgütlü kesimlerden
oluşmaktadır, kendi parti şemsiyeleri altına çağırmak avazı dışında ve öte
yandan örgüt kutsamacılığı yapmak dışında bir şey yapamaz duruma
gelmişlerdir.Bu ahım şahım partiler yıllardır yaşadıklarından zerre kadar
sonuç çıkaramamış olacaklar ki,her eylem ve etkinlikte kendi bayrakları
daha doğrusu legal veya yarı legal şemsiyeleri altına kitlelerini
toplayarak ve birkaç slogan atıp kaba reklam uğruna günbegün düşmanın ufak
yada büyük gazabına uğrayıp bunun da çalışmalarının bir ürünü olduğu
yalanına sığınarak hem kendilerini ve hem de yığınları kandırmaktadırlar.Bu
durum gerçekte yıllardır yenilemeyen ve görülmeyen bir hastalığın
ürünüdür.Temel aldıkları gençlik örgütlenmelerinden tutun da kadın ve sınıf
örgütlenmesine kadar neleri var neleri yoksa tamamen legal platformlarda
her an her türlü saldırıya açık bir tarzda çalışma ve etkinliklerini
sürdüren yapılar neyi hangi çekirdek yapıyla başarabileceklerdir???Bu ucu
açık soru tüm gerçekte küçük burjuva iddialarıyla kom.devrimci teşkilatlara
sorulmalıdır?yıllardır aynı hataları yineleyip hiçbir ders çıkarmadan daha
ne kadar yollarına devam etmeyi düşünüyorlar????Kimileri düşmana adeta
davetiye çıkarırcasına en mahrem toplantılarını gerçekte günün koşulları ve
düşmanın genel durumunu dikkate almaksızın düşmanın göreli güçlü olduğu
yerlerde yapmak gibi bir karar alıp ve imhayı kendine dayatıyor.İnsan ve
hele yetişmiş ve politik yeterlilikte belli aşamaları kaydetmiş onlarca
insan bu kadar rahat bir şekilde kendini zamansız ölümlerin kucağına
atar???Her ölüm zamansız ve acı olsa da ihmal ve yanlışlardan ve yıllarca
tekrarlanan hatalardan kaynaklı ölümler ve kayıplar(buna hapishanelere
düşenleri dahil ediyoruz) herhalde ki daha acı ve zamansız yeri doldurulmaz
kederlerin ürünü olmalıdır…Acıyı gerçekte yaşamak çok olumlu ve
güzeldir.Acı eğitir,olgunlaştırır,güzelleştirir ve geleceğe ilişkin
olumluluklara adım attırır.Acı insanı insan yapan temel öğelerden
biridir.
Bugün kurulu ve varolan teşkilatların ezici çoğunluğu bu temel
tespitlerden çokça nasibini alsalar da bunlardan gerekli ve yeterli
dersleri çıkarmış olduklarını düşünmek olanaksızdır.
Zira her şey onların gözünde kitabına uygundur. Ve bunlara dokunmak
abesle iştigaldir.Onlar ML temel olarak ortaya koydukları felsefelerini
hiçbir zaman gerçekten anlamak ve algılamak gibi bir zahmete
katlanmamışlardır.Onlar alıntı yapıp kendi doğruluklarını kanıtlamak
peşindedirler.Onların derdi dünyayı değiştirmek değildir gerçekte
kendilerinin ne kadar daha ml olduklarını ispatlamayı daha önemli
görürler.Bunun için sayfalarca alıntı yapanlar kendi gerçeklerini kavramak
uğruna zerre kadar çaba sarf etmezler.
Günümüz Türkiyesinde ve Anadolusunda şu anda gerçek bir parti ve
örgütlenmeden bahsetmek olanaksızdır.Bu menem partiler ki sınıfla hiçbir
bağları yoktur.Bir tek grev ya da eylem örgütleyememiş tabela partileri ne
kadar inandırıcı geliyor sınıfa????Gerek sınıfın ve gerekse de biz gerçek
ML lerin bu yalan ve dalaverelere karnı tok ve bu yalanlarla bizleri asla
uyutamayanlar ne hikmet ki bir avuç insanı kandırabiliyor?Bunun sebebi tam
da ruhsal tatmin sağlayamayan,dünyada ve yaşama dair bir işe gerçekte
yaramayacak insanların varlığı ve çokluğudur.Zira emperyalist kapitalizm
kendine uygun insan yapısını üretip yaratacak ki devamlılığını
sağlayabilsin.
Öteden beridir savunduğumuz düşüncelerin doğruluğunun ispatı niteliği
taşıyan bu süreç gerçekten de öğreticidir.Yenilgi,derin dejenerasyon,yok
oluş,tükenişin karşılığı yenden diriliş,varoluş ve ayağa dikilmedir.
Sınıfsal örgütlenme ve parti ancak sınıfla ciddi bağ ve kanallara sahip
olduğunda bir gerçek olacaktır.Sınıfla üretim alanlarında birliktelik
sağlayamamış ve sınıfla organik hiçbir bağ içinde olmayan bir hareketin
kendisini sınıf partisi olduğunu iddia etmesine gerçekten de
gülünmelidir.Çevre,örgüt,parti arasındaki geçişler hareketin kendisine ait
olgularla değil sınıfla olan iletim ve ilişkilerine göre ele
alınmalıdır.Çevre ,, kendi çapında daha kendi ideolojik ve teorik
sorunlarını aşamamış ve bu anlamda sınıfa liderlik iddiasında olan en son
kategorik sırada yer alır.Zira öncelik teorik ve ideolojik olarak sınıfa
liderliğe kendini hazırlamaktadır.Örgüt bir yandan kurulu dünyada hem içsel
hem de dışsal olarak sorunlarla ilgilenen ama öte yandan sınıfla bu
anlamda kalıcı ve sarsılsa da yıkılmaz bağlara sahip olmayan ama öte
yandan hedefi bu doğrultuda dürüstçe ve iyi niyetlice bağlar kurmak olan ,
hem kendisini ve hem de çevresini algılayıp geliştirmeye çalışan
yapıdır.Öte yandan parti ise hemen hemen ideolojik ve teorik genel
çerçevesini belirlemiş ve sınıfla ciddi organik bağlar kurmuş bir yapıya
işaret etmektedir.Partide ciddi stratejik savrulmalar yaşanmaz.sınıfla
ilişkiler ve önderlik hemen hemen tartışılmazdır.Zira sınıfla kurulan
yakın ilişkiler hiçbir burjuva ve küçük burjuva parti ve hareketin
yıkamayacağı bir seviyeye işaret etmelidir.En azından kimi kalıcı
ilişkilerini her zaman ve her koşulda muhafaza edebilecek bir düzeye
karşılık gelmelidir.
Biz de bu tanıma uygun bir partiden bahsetmek olanaklı mıdır?Tabelaları
dışında bu tanıma uygun düşen bir hareketten bahsetmek kuyruklu bir
yalandır.Öte yandan devrim hedefli bir hareketin niteliği de küçük burjuva
anlamda kavransa bile rejimin niteliği düşünülürse ciddi zaaflar ve
yanlışlıklar içermektedir.
Hareketlerin hemen hemen hepsi sözüm ona illegaldir ama gerçekte yukarda
da ifade ettiğimiz gibi yarı legal ve ya legaldir.Zira örgütlü oldukları
tüm kesimleri gerek alanlara taşırken gerek se de çalışmalarının sonucu
itibarıyla bu çerçevede harekete geçirmekteler.Her bir hareketin ne idüğü
belirsiz legal ve yarı legal kitle örgütü sıfatına yakışmayacak yapıları
mevcut.Kadın,gençlik ya da isminin bile doğru ve ilkeli bir olguyu
çağrıştırmayan platformları mevcut.Ve temel varsa sözüm ona politikalarının
temel içeriklerini bunlar ve yasal yayınları oluşturmaktadır göründüğü
kadarıyla.
Sınıf hareketi olduğunu iddia edenler hareketin kendisi bu kadar
güçsüzken bile nasıl olur da hareketi bu kadar bölük pörçük harekete
getirip kadro ve gerisinin enerjisini heba edebilir????Hareket bu kadar
geriyken yapılması gereken güçlerin dağıtılması değil mevcutların
toparlanıp tek bir hedefe kilitlenmesinin sağlanmasıdır.Zira sınıf
hareketinin diğer alanlarda çalışması talidir yani türkçesiyle
ikincildir!!!!Zira diğer tüm alanlarda ki çalışmalar sınıf çalışmasının
gereklerine tabi olmak zorundadır;tabidir ki gerçek sınıf hareketlerinde bu
böyledir….Ama kb hareketlerinde her alanda olduğu gibi bu alanda da
ayrıksı özelliklere ilk bakışta bile rastlanmasına rağmen bu kör ve sağır
ve de dilsiz bakış korkuyla muzdarip devam ede gelmektedir.Zira herkes bu
derdin özüyle muzdariptir.zira herkes bu çanaktan yiyip içmektedir.
Öte yandan ayrı sınıfsal örgütlenmelere bir kom. Parti neden ihtiyaç
duyar ki hiç bunu da tartışan yoktur!!!!Zira işçi gençlik neden sınıftan
bağımsız bir komsomolda örgütlensin ki;zira bu enerjik,çabuk kavrayan ve
değişime adaptasyonu güçlü kesimi ve öncülerini sınıftan niye ayrı tutalım
ki???Bir kom. Bu enerjiyi sınıf içinde amacına uygun bir şekilde kullanmak
yerine neden onu yalıtıp kendi sınıfının dışından gelenlerle(her ne kadar
belli kriter ve ölçüleri olsa da) ile aynı potada eritmek yoluna
gider?????Yada zaten cinsi üstünlüğü her zaman ret ve inkar eden bir
toplumsal düşünce savunucusu kendi içinde bu ayrımı her ne ad ve niyetle
olursa olsun resmileştirip örgütler ki???Zira yüzyılların getirdiği bir
ayrımı ortadan kaldırmak için verilen mücadelenin gerçek çözümünün bir
sistemin ortadan kaldırılıp insani ve özgür bir dünyanın kurulması olduğunu
bilip görenlerin toplumsal sınıfların değişik kesimlerine hitap eden
örgütler yaratıp üretmek ve onları yaşatmak uğruna verdikleri mücadelenin
kom hedefiyle ne kadar ilgisi vardır???Emekçi kadın emekçi erkeğe göre
elbet iki kat daha fazla eziliyordur ama öte yanda bu başlı başına özel bir
örgütlenme aracına bu açıdan nasıl dönüştürülebilir?
Her tür toplumsal ayrıma karşı çıkan bir parti elbette ki kom. Bir
parti her bir toplumsal örgütlenme için ayrı bir örgütlenme içine girerse
toplumsal devrim mücadelesine bu ne kadar katkı sağlar ya da ne kadar
götürür bunu hesap etmek zorunludur.Biz farklı uluslardan sınıfa hitap
etmekten bahsetmiyoruz aynı ulustan sınıfın parçalarından bahsediyoruz.Zira
farklı uluslardan olsa bile hedeflerimizin aynı olduğunu unutmamak ve dünya
sistemi hedeflediğimizin farkında olduğumuzu bilmeliyiz.
Bu anlamda farklı örgütlenmeye tabii tutulması gerekenin sadece öğrenci
gençlik olduğunu ifade etmeliyiz.Zira bu toplumsal kesim sınıfın en dinamik
unsurlarının gelecekte temsil edeceğinden ve profesyoneller ordusunun
neferi olabileceğinden bu toplumsal kesimin yarı legal ve ayrı
örgütlenmesinde bir sakınca görülmemelidir.bu kesim her yönüyle gerek beyaz
yakalılar arasında ve onlar aracılığıyla sınıf örgütlenmesinde ve gerekse
de profesyonel yönetici ve eğitimli kadrolarda gelişime göre ayrı
değerlendirilmesi gereken bir konumda olmalıdır.
Ülkemiz politik hareket tarihinde eksik ve yanlışlarla dolu bir düzine
olguyla karşılaşmak artık sıradanlaşmaktan çıkarılmalıdır.Doğru ve olması
gerekenler bir şekilde tartışılmalı ve yaşamda can ve kan
bulmalıdır.Ortalık artık kendini,miyatlarını ve geleceklerini
yitirmişlerden temizlenmelidir.Kom.uzak bir geleceğin bilinmez bir günü ve
saatine ertelenmemelidir.Artık canların düşmesine hiçbir canın tahammülü
olmamalıdır.artık yapılan yanlışların ve artık suç diye tarif edilebilecek
her olgunun ceremesini tüm yığınlar ve muhalifler çekmemelidir.Artık bu
ülkede tarihi yeniden yazacak ve bu tarihi birikimi uluslar arası düzeyde
alnının akıyla taşıyacak bir harekete ve önderliğe ihtiyaç
yaşamsaldır.Tarih bu doğrultuda yürümeyenleri ağır cezalara
çarptıracaktır.Şapka düşüp kel görünmüştür.Bizlerin görevi keli kapatmak
değil,keli kendi haline bırakıp yeni saçlar ve gelecek uğruna mücadele
vermektir.Hangi toplumsal ve politik gelenekten gelirse gelsin bizler için
temel ,sınıf ve onun kurtuluşu uğruna verilen mücadelede
ideolojik,teorik,pratik bütünselliği yakalamaktır.Kurtuluş yok tek başına
ya hep beraber ya hiç birimiz!!!!
*****Dipnot: burada kastedilen gerçekten inançları uğruna ölen ve her
durumda ölebilecek olanlar değil;gerçekten avene tayfasından ve gerçekten
hiçbir işe yaramayacak ve başka bir hayat tarzı bilmeyenler içindir.bundan
sonra da bu anlamda tarifler sadece bu tanım çerçevesi içinde olanlar
içindir.bu ayrımı yapmak temel öneme sahiptir.zira inanç ile bu tarz bir
yaşam tarzını yan yana getirmek bizim için gerçekten içinden çıkılmaz bir
vebal olur.Başından bu vebali almamak için bu dipnota gereksinim
duyduğumuzu belirtelim.
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:40 |
|
|
SENDİKALAR,SORUNLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
Sendikalar,proletaryanın sınıf mücadelesinin önemli kaldıraçlarından
olup,sınıfın kapitalizme ve burjuvaziye karşı ekonomik-demokratik, sosyal
ve politik mücadelesinin yığınsal ve kitlesel örgütleridir.Proletaryanın,
günlük hayatın iyileştirilmesinden politik kimi taleplere kadar kendisini
ifade ettiği,birliğini ve mücadelesini sağladığı kitle örgütleridir
sendikalar.
Sendikalar, proletaryanın kapitalizme karşı verdiği mücadelede
toplumsal ideallerine ulaşmada kullandığı temel araçlardan biridir.Emeğin
öz ve temel bir örgütüdür. Komünist toplumun üst aşamasına varana dek işçi
sınıfın kendi öz çıkarlarını koruduğu,geliştirdiği ve birliğini sağladığı
bu örgütler sınıfın vazgeçilmez bir silahıdır.Kapitalizme karşı mücadelede
ileri bir karakoldur.Tarihsel olarak kapitalizmle yaşıt olan sendikalar
,sınıfın birlik olmadan başarılı olamayacağı anlaşıla beri var
olageldi.Çartist hareket ve İngiliz işçi sınıfının öncülüğünde dünya
çapında sınıfın en temel örgütlerinden biri oldu.
Sendikalar, sınıfın en reel, en birleştirici örgütü olmasından
kaynaklı olarak,sosyalizmin inşası ve geçişin tamamlanmasına kadar gerek
ekonomik-demokratik-sosyal ve gerekse de politik yaşamın temel
unsurlarından biri olmak zorundadır.Aynı zamanda partinin ve öncülerin
sonuna kadar etkisine açık olmakla beraber özerkliğinden taviz
vermemelidir.Öncünün ast örgütü haline getirilip özerkliği yok
edilirse,öncüdeki her olumsuz hareket ve yozlaşma ile birlikte bu kitle
örgütü de aynı yola kolayca girecektir.Sınıfın bilinç ve örgütlülük düzeyi
ile sınıfın çıkarsal reflekslerine azami değer vermek zorunludur.Aksi halde
geriye dönüşler sorunu,sınıftaki yozlaşma ve gericileşmeyi daha da derin ve
yıkıcı hale getirecektir. Bu konu pratik sonuçları ve gelecek açısından
hakkettiği şekilde ve objektif olarak değerlendirilip tartışılmalıdır.
Sendikaların iki temel özelliği vardır. Birincisi, sınıfın önemli bir
bölümünü kucaklayan din,dil,ırk,mezhep vs. ayrımı olmaksızın
birlik,bütünlük ve kitleselliğinin sağlandığı temel bir örgüt olmalarıdır.
İkincisi, sınıfın kendiliğinden taleplerinin ifade edildiği ve kapitalizme
karşı verilen düzen dışı mücadelenin boyutlarına ve sınıftaki yansımalarına
göre giderek politikleştiği bir eğitim ve savaş okuludur.Ve, kesinlikle en
önemli özelliği demokratik olmak zorunluluğudur.Gerek eyleminin içeriği,
gerekse de işleyiş ve yaşam biçimi olarak demokrasi vazgeçilmez olmak
zorundadır. Kısacası, sendikalar demokratik ve kitlesel proletarya
örgütleridirler.
Ülkemizde Durum
Ülkemizde sendikaların ömrü kapitalizmin gelişme ve ilerlemesiyle
yaşıt olmakla beraber aşağı yukarı 100 yıllık sayılabilir.Reji ve
demiryolu işçilerinin bu sürecin öncü kolu olduklarını söylemeden geçmek
haksızlık olur.
Kapitalizm gelişip serpildikçe proletaryanın bu örgütü ve mücadelesi
de doğal olarak gelişip ilerlemiştir.Yer yer politik hedefli grev ve
direnişler bile örgütlemiş olan sendikalar, politik önderlik gelişimiyle
birlikte,kapitalist devletin faşizan saldırılarının boy hedefi haline de
gelmiştir.Ciddi ve düzen dışına evirilme eğilimi belirginleşen sınıf
hareketini düzen içinde boğup eritmede ustalaşmış olan devlet, bu duruma
meydan vermemek için 1952’de sarı sendikalar konfederasyonu Türk-İş'i
kendi eliyle kurmuştur.Türk-İş,kapitalist devletin sınıf içindeki ajanı ve
ehlileştirici aracı görevini hakkını fazlasıyla vererek yapmıştır ve hala
da yapmaktadır.
İthal ikameci sanayileşme modeli ve 5 yıllık kalkınma planlarıyla
palazlanmaya başlayan burjuvazi gerek ekonomik alt yapıda ve gerekse de üst
yapıda egemen hale gelmiştir.Bu palazlanma ve büyümede kolektif kapitalist
olan devlet ile 1940’lı yılların sonundan itibaren, uluslararası
emperyalist tekellerin katkısını teslim etmekte yarar var.Sanayiinin
yoğunlaştığı kentlerde,sınıf ve mücadelesi artık sosyalizm mücadelesinin
can ve kan bulmasını da sağlamıştır.
Burjuvazi ve proletarya arasındaki mücadelenin en üst seviyesine
ulaştığı 60’lı yılların sonunda ve 70’li yıllarda, gerek
ekonomik-demokratik, gerekse de politik kimi kazanımların elde edilmesinde
sendikalar önemli rol oynamıştır.(Elbette DİSK’in bu sürece damgasını
vurduğunu söylemek gerekir.)Tüm bu dönem boyunca gerek sendikalı-örgütlü
işçi sayısının ulaştığı düzey, gerekse de grev, direniş, işgal vs.
eylemlerden hareketle sınıf mücadelesinin keskinleştiği ve bir kırılma
noktasına geldiğini vurgulamakta yarar vardır.Zira,bu süreçte uluslararası
politik akımların, bu arada sosyalizmin, gelişme ve ilerlemesinin ülkemizde
de etkisini gösterdiği, buna karşılık kapitalist-emperyalist kampın bu
süreci tespitiyle birlikte iki karşı saldırıya geçtiğini ,71 ve 80 faşist
darbelerinin sınıf hareketini ve sınıfın yığınsal devrimci mücadelesini
boğmak-tüketmek-yok etmek amacıyla yapıldıklarını vurgulamalıyız.71 faşist
darbesi,bir kurumsallık sağlamasa ve 80 darbesi kadar geniş kapsamlı olmasa
da ,sınıf mücadelesinde kapitalistlerden gelen karşı saldırılarının ne
derece ve hangi boyutlarda olacağının habercisi olmuştur.
71 sonrası sınıf kavgası,bir iç savaş ve iktidarın zaptı
mücadelesine evirildi evirilecek derken 12 Eylül 1980 darbesi sınıfa karşı
çok köklü bir saldırı dalgasını bir gerçeklik haline getirmiştir.80 Eylülü
kapitalizmin ülkede yeniden örgütlenmesi anlamını taşımaktadır ve her
alanda köklü dönüşümler yaratan bir milattır.. Bu yeniden örgütlenmenin
ekonomik ayağını 24 ocak 1980 kararları ve İMF-Dünya Bankasının yeniden
yapılandırma programları ile birlikte İhracata Dönük Sanayileşme modeli
oluşturmuştur.Politik ayağı ise,faşizmin kurumsallaşması ve kolektif
kapitalist devletin 82 Anayasasıyla, küçük bir azınlık dışında, toplumun
hemen her kesiminin günlük yaşamda faşist saldırı dalgasından nasibini
almasıdır.Toplumsal muhalefet,kimi öncü kesimlerin tasfiye edilmelerinin
yanında, bir bütün olarak korku-baskı-yıldırma ve yok etmeyle hemen hemen
tamamen susturulmuştur.Bunda sınıfın ve öncü geçinenlerin sınıf ile gerçek
bağlar üretememelerinin ve direniş odakları yaratamamalarının,politik
hareketlerin hemen hepsinin özce küçük burjuva akımlardan oluşmasının önemi
büyüktür.
Bu köklü ekonomik yeniden yapılandırma ve faşist terör, 80 Eylülü
öncesi hemen hemen 3 ile 3.5 milyonu bulan sendikalı işçi sayısının giderek
1.5 milyonu bulan bir rakama inmesi sonucunu
üretmiştir.Özelleştirme,taşeronlaştırma ve sendikasızlaştırma sacayaklı bu
saldırı hedefine ulaşmış görünüyor.Günümüzde tahkim,esnek çalışma yasası
vs. yasalarla kuşatılan sınıfın öz örgütlerinin ne bir politikası var, ne
de ciddi bir mücadelesi.
Tabandan gelen kimi dalgalar (89 bahar eylemlilikleri gibi) saman
alevi gibi söndürülmüş ve bastırılmış olup,sınıfsal mevzilerde ileriye
doğru kazanımlar elde edilemediği gibi, gerilemenin-yozlaşmanın ve
yabancılaşmanın bugünkü boyutlara ulaşmasının önüne geçilememiştir.Zira,80
faşist darbesiyle kurulan politik rejim, psikolojik savaşı 80 sonrası
gelişen Kürt ulusal hareketi ile olan savaştan öğrendiklerini de
kullanarak, sınıf üzerinde bilfiil uygulamıştır.Bu durumdan diğer bir
sorumlu da, politik hareketlerin küçük burjuva niteliği ve marjinalliği ile
birlikte, sınıfla bırakınız kalıcı ilişkiler kurmayı geçici bağlar bile
kuramamalıdır. Tekil kimi direnişlerde bağlar kurulsa bile, çalışma,eylem
ve politika biçimlerinin yanlışlığı nedeniyle zamanla bu bağlar da
tüketilmiştir.
Bu süreçte, bağımsız gelişen ve sınıfın diğer katmanlarına göre
nispeten daha hareketli ve militan bir hareketten bahsetmek gerekiyor.O
da,657’ye tabi memur sayılan işçi kesiminin örgütlenme ve
mücadelesidir.Çok ciddi eylemliliklerden geçen ve aşağı yukarı 15 yıllık
bir maziye sahip 657’lik işçiler ve sendikaları da düzen içinde
boğulup hapsedilmiş olup, sahte sendika yasasıyla cendereye alınan hareket
hızla bürokratik-sarı sendikacılığın tuzağına düşmüş durumdadır. Devrimci
ko...lerin etkinliğinin olmaması nedeniyle bu süreci tersine çevirmek
şimdilik uzak görünmektedir.
Günümüz Türkiye’sinde ciddi bir işçi hareketi,ulusal hareket
veya genel bir halk hareketinden bahsetmek zor,hemen hemen
imkansızdır.Cılız ve hemen hemen halktan tamamen kopuk olgulardan
bahsetmiyoruz doğal olarak.Ulusal hareket de,uluslararası operasyonla,
düzen içinde diğer toplumsal hareketlilikler gibi boğulmuştur ve de
boğulacaktır.
Bugünkü durum tam da yukarıdaki gibidir. Proletaryanın sendikal
örgütlenme derecesi düşüktür. Sendikalı işçi sayısı, üç büyük işçi
konfederasyonunun varlığına karşın, bunlarda örgütlü işçi sayısına
657’ye tabi olanları da dahil edersek, 2.5 milyonu bile
bulmamaktadır. Sınıfın öz örgütleri olan sendikalarda örgütlü işçi
sayısı,toplam işçi sayısının %25’ine bile denk
düşmemektedir.İşsizleri ve gizli işsizleri de hesaba katarsak,
örgütsüzlüğün ne boyutlara vardığı anlaşılır sanırız.
Kısacası, mevcut durumda sendikalar sınıfın öz
örgütleri,refleks,dayanışma,hak-çıkar,eğitim-savaş okulları olmaktan çıkmış
ya da çıkarılmışlardır.Sendikaların ezici çoğunluğu tabela örgütünden
ibaret olup, kongreden kongreye sandalye-makam-koltuk kavgasına arenalık
eden,zaman zaman yığınların enerji birikimini çeşitli içi boşaltılmış
eylemlerle deşarj eden göstermelik derneklere dönüşmüştür.Sendikalar, tam
anlamıyla, bürokratik-sınıf işbirlikçisi sarı sendikacılık anlayış ve
ilkelerinin egemen kılındığı marjinal örgütlere çevrilmiştir.Bu arada,
çeşitli sendikal anlayışlara da vurgu yapmadan geçmek, tarihsel anlamda bu
olumsuz gidişatın eksik tespit edilmesini beraberinde getirecektir.
Anarko-sendikalist anlayış bir yanda sendikaların hiçbir biçimde
politikayla uğraşmaması gerektiğini öne sürerken, öte yandan da bu yığınsal
örgütlerin anarşist tarzda hareket etmesini ileri sürmektedir.Sendikalizmin
temelini sendikaları politik örgüt olarak görmek,sınıfın nihai hedeflerini
klasik reformcu taleplerle sınırlamak oluşturur.Yığınların kendiliğinden
bilincini aşamayan ve ko...-devrimci sendikacılığın temeli olan,sınıfa
politik bilinç kazandırıp bilinç sıçraması yapmayı yok sayan,kendiliğinden
mücadeleye tapınmayı tek kutsal yöneliş sayan bu anlayış, çağımızın klasik
sendikacılığının ve adına çağdaş sendikacılık dedikleri bulamacın reel
görünümüdür.Sınıf, politikayla ve düzenle uğraşmamalı,mevcut kapitalist
boyunduruğa boyun eğmeli,sınıf üretim ve tüketimde egemen sınıfla
işbirliğini esas almalıdır.Öncü politik güçler,sınıfın bilincini politik
bilince çevirmeyi ve sıçratmayı bırakmalı,yığınların seviyesine inip o
düzeyde düşünmeli ve yaşamalıdır.
Sınıf, mevcut olanları korumaktan bile acze düşmüşken onlara
önerebilecekleri bir tek politikaları bile yoktur.Bu tarz bir sendikal
anlayışın ne eylemsel içeriğinin, ne de işleyişsel sürecinin demokratik
olmadığını söylemeye gerek bile yok.Tamamen antidemokratik merkeziyetçi ve
bürokratik bir sendikal anlayıştır.
Öte yandan, 657’ye tabi işçilerin sendikası olan
KESK’te ise benzer süreçler yaşanmakta olup,yozlaşma ve gericileşme
tavana vurmuş bulunmaktadır.Örnek model olarak diğer işçi sendikaları
alınmakla birlikte,bir tek farkı vardır ki, o da kimi politik akımların
KESK’i birer arka bahçe,birer ast örgüt haline getirmeye
çalışmalarıdır.Son bir kaç yıllık gelişmeler bu tespitin ne kadar doğru
olduğunu ve gidişatın bu yönde evirilip önemli mesafeler alındığını
göstermektedir.
Sendikalar, günümüz Türkiye’sinde sınıfın genel çıkarlarını
hedef alan bir çalışma,plan ve programdan ziyade ve azade olmak üzere,
günübirlik pratik çalışmalar içine girmekte, eylemci unsurların enerjileri
bunlarla boşaltılmakta ve işçi sınıfının gözü boyanmaktadır.Klasik çalışma
ve eylem biçimlerini faydalı kılıp onları aşan yeni ve üretken bir
anlayıştan tamamen uzaktırlar.
Yeri gelmişken, son yirmi yılın popüler sendikacılık
anlayışlarından biri olan ve esasında sınıf sendikacılığının içini
boşaltmak için ortaya atılan sözde sınıf ve kitle sendikacılığından
bahsetmeden geçmek olmaz.Sınıf, zaten, bilindiği üzere, bir toplumsal
kitleye denk gelmektedir. Ama sınıfın kendisi,proletarya kapitalizmin
karşısında homojen bir kitleye denir. Sınıf ve kitle sendikacılığı tanımı
bu anlamıyla heterojen bir kitle varmış gibi sınıfsal kategorisi olmayan
bir yığınsal kitleye denk düşürülmektedir. Bu kelime oyunu esasta sınıfsal
program ve politikaların içeriğini boşaltma amaçlıdır. Öte yandan, bu tür
tanım ve kavramlar sınıfın eyleminin içeriğini ve programsal görüşlerini
etkilediğinden, onların iyi niyetle yapılmış olduklarını düşünmek saflık
olur. Kavram ve tanımlar politika ve programların en yalın ve kısa ifade
biçimleridir.Bu saçmalık sınıftan uzak tutulmalı ve buna karşı ideolojik ve
teorik savaşım verilmelidir.
Demokratik Merkeziyetçilik
Bir kitle örgütü olarak sendikalar,hem eyleminin içeriği ve hem
de işleyiş itibarıyla demokrasiyi vazgeçilmezi yapmak
zorundadırlar.Demokrasiyi işleyiş esası olarak ele alırsak şu başlıkları
öne çıkarmak zorunludur.Eylemde birlik ve ajitasyon-propagandada özgürlük
temel şiarından hareketle, sendika-içi demokrasi, herkesin kendini özgürce
ifade edebildiği,azınlığın çoğunluğa dönüşme hakkının güvence altına
alındığı, kararların aşağıdan yukarıya doğru alınıp yukarıdan aşağıya doğru
uygulandığı,söz, karar ve yetki hakkının gerçekten tabanda olduğu, seçilmiş
yöneticilerin istendiği anda geri çağrılabildiği vs. temel demokratik
özgürlükleri içermelidir.Kendi içinde demokrasiyi yaşatmayan bir örgüt ya
da kişi nasıl demokrasi ve özgürlük mücadelesi verebilir?Böylesi bir iç
yaşama sahip olmayan bir örgüt bürokratik merkeziyetçidir.Burada, seçim
sisteminin de model olarak demokrasiyi etkilediğini vurgulamakta yarar var.
Şu ana kadar uygulanmayan ve bürokratik merkeziyetçi sendikal anlayışların
bulaşıcı bir hastalıktan kaçar gibi kaçtıkları ve seçimlerde demokratik
temsil olanağı sağlayan nispi temsil sisteminin, mevcut sistemlerden çok
ileri olduğu gerçeğinin altını çizmekte yarar görüyoruz.
Merkeziyetçilikte ise esas olan,eylemde birliği
sağlamaktır.Özgürlük ve demokrasiyi dışlamadan..... Bir kez demokratik bir
karar alındı mı onun uygulanması esas alınmalıdır.Tartışılacak her şey
eylem sonuna bırakılmalıdır.Aksi halde anarşizm kaçınılmaz olur. Örgüt,
elbette ki tüm üyelerince yönetilecektir; ama onların demokratik süreçte
seçtikleri yöneticiler aracılığıyla ve seçilmiş yöneticilerin istendiği
anda geri çağrılabilmeleri kaydıyla.
Bu iki temel ilkenin doğru harmanlanıp bütünleştirilmesi
yaşamsaldır.Zira, iki ucu keskin bıçak olarak hassas bir dengede tutulmazsa
bir tarafta bürokratik sendikalizm, öte tarafta anarşi ve kaos kaçınılmaz
olacaktır.
Çalışma ya da eylem biçimlerinin eskidiğini söylemek olanaklı
değildir.Belki üretken çabalarla çeşitlendirilip etkinliği
arttırılabilir.Ama, çalışma ve eylem biçimlerindeki esas sorun,
içeriklerinin boşaltılması,sıradanlaştırılıp günü kurtarmaya yönelik
olmaları;öte yandan politikasız-programsız olunduğundan sınıfın enerjisinin
hedefe kilitlenmeden deşarj edilmesidir. Diğer yandan, bir çok
eylemci,bürokratik sendikal anlayıştan ve bu programsız-politikasız çalışma
biçimlerinden yılmış ve köşeye çekilmiştir.Umutsuzluk,karamsarlık ana
eğilim olmuştur.Bu sınıfın kendisi için de aynıdır.Artık o kadar
kanıksanmıştır ki, bir çok şey artık kendini bile yeniden
üretememektedir.Güvensizlik,gerek sınıfın kendisinde ve gerekse
eylemcilerde diz boyudur.Bu sorun aşılmadıkça gerçekten ne sendikalarda, ne
de genel politikada bir aşama kaydetmek olanaklı olur.
Sonuç
Genel olarak gidişatın olumlu olduğunu söylemek olanaklı
değildir.Bürokratik merkeziyetçi, hatta yer yer faşizan uygulamaları esas
alan sendikal anlayışların etkinliği kırılmadan,sınıf sendikacılığını tesis
etmek ve sınıfın önündeki engelleri kaldırıp devrim ve sonuçta ko... düzene
geçmek olanaksızdır.Bu yüzdendir ki,mevcut anlayışları gerek
ideolojik-teorik platformda ve gerekse de eylemsel-pratik platformda hem
tanımak, hem de sınıfın gözünde deşifre etmek zorunludur.Bununla da
kalmayıp alternatif ve olması gereken anlayışı her açıdan ortaya koyup
sınıfı seçeneksizlikten seçeneğe (kendi seçeneğine) sıçratmak
gerekmektedir.Bu uzun soluklu mücadele , ko.. toplumsal ideallerin
gerçekleşmesinde temel öneme sahiptir.Zira, sınıf için bir okul,savaş ve
eğitim alanı olan sendikalar, gerçek sınıf örgütleri haline ancak bu temel
anlayışla gelebilirler.Bu süreci doğru kavrayıp doğru hamleler yapmak ve
ayrıca hızlı davranmak gereklidir.Demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak
algılayamamış ve yaşamamış bir toplum ve onun temel kaldıracı olan
proletarya,nerede,ne zaman ve nasıl patlar kestirmek zordur.Bizim gibi
ülkelerde süreç ani sıçrama ve düşüşlerle karakterize edilir.Ani
sıçramalara hazırlık her alanda olduğu gibi ,sınıfsal temel çalışma alanı
olarak sendikalarda daha da öne çıkarılmalı ve bilince kazınmalıdır...
Aktivistlerin bu alandaki politik-ideolojik-pratik eğitimi önem
kazanmaktadır.Süreç ani sıçrama,volkanik patlamalara hızla
evirilmektedir.Görev zorlu ve ağırdır.Ama gelişmeler bizlerin
lehinedir.Yeter ki görmesini bilelim ve hazırlığımızı çok yönlü olarak
yapalım.
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:41 |
|
|
YABANCILAŞMA : ÇAĞIMIZIN VE KAPİTALİZMİN EN ÖNEMLİ SONUÇLARINDAN
BİRİDİR.
Yabancılaşma,çağımızın en çok tartışılan ve tartışılması gereken;
muhtemelen gelecekte de çokça tartışılacak olan bir olgusudur.
Yabancılaşma, bir gerçek ve bir sonuçtur aynı zamanda. Özellikle bilimsel
anlamda 1800'lerin ortasından itibaren sosyolojinin, politik-ekonominin ve
politik-psikolojinin en önemli ilgi alanlarından biri olmuştur.
Yabancılaşma başlı başına tarihsel gerçeklik içinde, ekonomik ve siyasal
temelleriyle birlikte ele alınmalıdır. Tarihsel temellerinden, ekonomik ve
siyasi öğelerden soyutlanmış bir yabancılaşma olgusu tespitinin doğru
olması ve bilimsel sonuçlar üretmesi olanaksızdır.
Yabancılaşmanın Kaynağı
Bizce yabancılaşma olgusunun temeli, insanın insan olarak öznelikten çıkıp
nesneleşmesidir.İnsanın insan olarak özne olmaktan çıkıp nesneleşmesi,
tarihsel olarak, ilkel komünal toplumdan sınıflı toplumların ilk evresi
olan köleci topluma geçişle birlikte başlamıştır. Yabancılaşmanın temeli,
özel mülkiyetle birlikte gönüllü ve özgür iş(çalışma)ten zorunlu iş ve
çalışmaya geçişiyle ortaya çıkmıştır. Çalışmanın ve emeğin, gönüllü
olmaktan ve insanı tatmin etmekten çıkıp, yaşamak ve geçinmek için zorunlu
olmasıyla, insanın emeğine, ürettiğine, kendine ve topluma yabancılaşması
süreci başlamıştır. Özel mülkiyet ile yabancılaşma birbirlerini karşılıklı
olarak koşullandırmakta, birbirlerinin hem nedeni, hem de sonucu
olmaktadırlar.
Peki, özel mülkiyet ile yabancılaşma arasındaki bu ilişkinin temeli nedir?
Bu insanın kullanım değeri (insanın kendisi veya ailesi için ürettiği şey)
yerine,değişim değeri (pazarda alınıp satılabilen meta) üretmesidir.
Böylece, işgücü ve giderek de insan metalaşmakta ve üretim sürecinin pasif
bir parçası olmaya zorlanmaktadır. Doğal olarak bu sürece katılan insanın
gönüllü ve özgür, isteyerek çalışmasını beklemek olanaksızdır. Zira insan
ürettiği metaya alabildiğine uzak kalmaktadır. Üretim süreci içinde
işbölümünün de artmasıyla bu süreç hızlanmakta ve sonuçları daha belirgin
hala gelmektedir.
Nitekim, temel gereksinimleri karşılamak ve yaşamak için çalışma ile (yani
zorunlu çalışma) insanın tüm yaratıcılığını ortaya koyduğu ve çalışmanın
bir zevk haline geldiği bir çalışma arasında;yabancılaşma olgusu
durmaktadır. Yabancılaşma olgusunun temeli her ne kadar ekonomik ise de, bu
üst yapısal kurumların önemsiz olduğu ve yabancılaşmayı etkilemediği
anlamına gelmez. Aksine, bu iki temel olgu, siyasal üstyapı ve ekonomik
altyapı birbirleriyle bağlantılı olarak birbirlerinin yaptıklarını
pekiştirirler. Ekonomik temeli pekiştirme görevini, üretimin
örgütlenmesinden insanların yönlendirilmesi için kullanılan tüm araçlara
kadar siyasal üst yapı üstlenir.Örneğin, baskı, terör, sindirme ve açlığın
bir tehdit olarak kullanılması. İşsizlik, kültürel ve sosyal yozlaşmayı
besleyen etkenlerin devreye konulması, moda, dinsel temalar vs. Feodal
dönemin engizisyon mahkemeleri bu tür bir işlevi yerine getiren çok somut
bir örnektir.
Yabancılaşmanın Değişik Tanımları
Yabancılaşma, Latince "alienatio-abolienatio" sözcüklerinden kaynak
almıştır. Latince de bu kavramın toplumsal yaşamın en az üç değişik
alanında ve çok çeşitli anlamlarda kullanıldığı bilinmektedir:
a) Hukuk alanında, translaiovenditio karşılığı olarak devretme,elden
çıkarma, zilliyet-mülkiyet hakkını başkasına verme vb. anlamında.
b) Toplumbilim alanında disiunctia-aversatio karşılığı olarak ayrılmak,
diğer insanlardan-yurdundan-tanrılardan ayrı düşmek, kopmak anlamında.
c) Tıp-psikoloji alanında demontia-insania karşılığı olarak
çılgınlık,tinsel şaşkınlık vb. gibi bir tür bunama ya da psişik bozukluklar
demeti, ruh hastalığı karşılığı olarak kullanılmıştır.
Bu tanımlar elbette kendi başına bu olguyu açıklamaya yetmiyor. Çünkü, çok
çeşitli yönleriyle bu olgu hala hem ciddi bir problem olmaya devam ediyor,
hem de toplumbilimi ve değişik bilim dallarında kavramın tam tanımı
üzerinde bir görüş birliği yoktur.Buna rağmen John Lewis'in söylediklerine
katılmamak olanaksız gibi: "Yabancılaşma-terimi çoğunlukla o denli bulanık
ve kaypak bir anlamda kullanılıyor ki, kimi çevreler de, herkesin dilinden
düşmeyen basit bir sözcük oldu çıktı neredeyse. Bu bir talihsizliktir;
çünkü, sözcük çok anlamlı bir insani yaşantıya gönderme yapmaktadır. Bu
yaşantı bir hüzün, bir zihin perişanlığı, bir şaşkınlık ve bir yoğun
yalnızlık duygusu... derin bir tedirginlik, yaklaşan bir felaketin sezgisi,
bir tinsel bitkinlik duygusu, yaşama, güvene ve inanca bir yeniden dönme
özlemidir -üstelik kaçınılmaz bir olgudur da- terim sonra gelse de, yanlış
kullanılmış olsa da gösterdiği şey yine olduğu gibi." Ancak bugünkü güncel
durum Lewis'in tanımlamasının ötesinde ve biraz daha karmaşıklaşmış ve
değişmiştir.
Yabancılaşma, en çok toplumsal kriz dönemlerinde, devrimci bunalım ve
atılım dönemlerinde tartışma konusu olmuştur. 1789 Fransız Devrimi ile 1848
Sanayi Devrimi arasında en çok tartışılan olgulardan biridir yabancılaşma.
Bugün bilinen insanlık tarihinde büyük alt-üst oluşların yaşandığı bir
dönemde, insanların psişik bunalımlar içinde olması beklenirken,
durumlarından rahatsız olan insanların sayısı bu kriz dönemlerinden hiç de
fazla değildir.En azından bu rahatsızlıklar örgütlenmelere, toplumsal
olarak değişime olan isteğe yansımamaktadır. Diğer yandan, kayıtsızlık,
ilgisizlik ve sevinerek yaşamak vs. gibi "moral anestezi" durumu hakim
gibi. Ülkemizden örneklemek gerekirse. Toplumsal olarak yaşanan tüm ağır ve
yaşamsal sorunlara rağmen insanlarda ciddi rahatsızlıkların olmamasının ve
değişim isteğinin örgütlenmelere yansımamasının yanı sıra, toplumsal
bıkkınlığın kayıtsızlık-ilgisizlik şeklinde bir dışavurumu çok somuttur.
Zamlara karşılık insanların tepkisi, karşı çıkmak değil ne olursa olsun
stoklamaya çalışmak olmaktadır. Ya da, toplumda işsizlik kronik bir hal
almışken, buna karşı bir mücadele hareketi yerine tam bir kayıtsızlık
yaşanmaktadır.Ya da, bir işçinin işten atılmamak için çıkarlarının
savunucusu olan sendikaya üye olmaması gibi.
Bu yönüyle toplumsal temel olan ekonomik yaşam için, yabancılaşmanın en
doğru tanımı Karl Marks tarafından yapılmıştır. "Öyleyse özel mülkiyet,
çözümleme gereği yabancılaşmış emek, yani yabancılaşmış insan, yabancı
kılınmış emek, yabancı kılınmış yaşam, yabancı kılınmış insan kavramından
doğar."
Diğer yandan Karl Marks "yabancılaşmış insan" olgusunu en gelişmiş
biçimiyle Kapital 1'de "Metaların Fetişizmi ve Bunun Sırrı" adlı bölümde
tartışmıştır. Marks, "bu nedenle, benzer bir örnek vermek için, din
aleminin sislerle kaplı katlarını dolaşmamız gerekir" diye yazmış ve şöyle
sürdürmüştür sözlerini: Bu alemde insan beyninin ürünleri bağımsız canlı
varlıklar gibi görünür ve hem birbirleriyle, hem de insanoğlu ile ilişki
içine girerler.İşte metalar aleminde de, insan elinin yarattığı ürünler
için durum aynıdır. Çalışma ürünlerine, meta olarak üretildikleri anda
yapışıveren ve bu nedenle meta üretiminden ayrılması olanaksız şeye ben,
fetişizm diyorum. Tahlilimizin de gösterdiği gibi, metalardaki bu
fetişizmin kökeni, bunları üreten işin özel toplumsal niteliğindedir."
Tüm yukarıda ortaya koyduklarımızın sonucunda şu yargıya ulaşmak olanaklı
hale gelmektedir: Yabancılaşma, insan çalışmasının bir sonucu olarak ortaya
çıkmaktadır. Ancak her çalışmayı,yabancılaşmış çalışma olarak
değerlendirmek mümkün olmamaktadır.Çalışma sürecinde,genel olarak
çalışma:
Bedensel ve entelektüel işbölümünün artması;
Çalışma ürünlerinin giderek pazarda meta fetişizmine dönüşmesi; ve
Özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla yabancılaşmış çalışmaya dönüşmektedir.
Özel mülkiyet, bizzat yabancılaşmış bir çalışmanın ürünüdür. Yine, özel
mülkiyetin kendisi sürekli olarak yabancılaşmış çalışma üretir.Bununla
bağlantılı olarak yabancılaşmayı;
Çalışma süreci içinde yabancılaşma;
Üretim süreci içinde yabancılaşma;
İnsanın kendine ve insani değerlere yabancılaşması;
İnsanın diğer insanlara yabancılaşması olarak sınıflandırmak gerekir.
Akılda tutmak gerekir ki, bunlar birbirlerinden kopuk değildirler; aksine
bağlantılıdırlar ve bir sürecin çeşitli aşamalarıdırlar.
Önce insan kendi işgücüne, sonra ürettiği ürüne ve en sonunda da kendine ve
diğer toplum bireylerine yabancılaşır.
Başında da belirttiğimiz gibi, sınıflı toplumların kaçınılmaz kaderidir
yabancılaşma. Kapitalist sanayi toplumunda ise bunu daha yoğunlaşmış ve
karmaşıklaşmış bir halde karşımızda buluruz. Bir anlamda, insanın
şeyleşmesini, nesneleşmiş ve yabancılaşmış insanın öyküsünü en iyi ve en
çarpıcı anlatan toplumsal sistemdir kapitalizm. Özel mülkiyet temeliyle
başlayan yabancılaşmaya koşut olarak üstyapısal kurumlar, bu temeli
sağlamlaştıran adımlar atmakta gecikmez. Yönetici sınıf, yabancılaşmış
insana ihtiyaç duyduğu için kültürüyle, yaşam biçimiyle, günlük-orta veya
uzun vadeli politikalarıyla, baskı aygıtı olan devlet örgütlenmesiyle vs.
yerini sağlamlaştırmak zorundadır. En nihayetinde yabancılaşmış insanı,
istediği gibi koşullanmaya ve sürülmeye hazır bir hale getirmiş olur.
Barışçıl tarzlarla sonuç alamazsa, zoru devreye sokarak korku, sindirme ve
baskı ile yabancılaşmayı derinleştirmek zorundadır.
Yabancılaşmanın Toplumsal Sonuçları
En başta verili koşullara uyum (konformizm) ve geri çekilme gibi bir sonuç
ortaya çıkarmaktadır.Yapılan araştırmaların bir çoğunda yabancılaşmış
insanda en çok görülen davranış biçimi konformizm olmuştur. Hele ağır baskı
koşullarından sonra bu çok daha geçerlidir. Kendini sisteme karşı güçsüz
hisseden insan, geri çekilmekte ve istenilen koşullara çok çabuk uyum
sağlayabilmektedir. Geri çekilme, hem sosyolojik, hem de psikolojik açıdan
güçlü olana karşı en iyi savunma mekanizmasıdır. Tüm verili toplumsal
normlara uyum sağlayamayan insan, onların karşısında kendi normlarını
savunamayınca geri çekilmeyi tercih edecektir. Örneğin, ülkemizde
insanların normal yaşamını sürdürebilecek kadar yeterli bir ücret
alamadığını hepimiz biliyoruz. Hatta ezici çoğunluk açlık sınırının altında
bulunmaktadır. Buna rağmen bu insanlar nasıl yaşıyor? nasıl açlıktan
ölmüyor? diye ortaya bir soru attığımızda şöyle bir sonuçla karşılaşacağız:
İnsanlar memur denilen emekçilerdense, ek işler yapıyorlar, rüşvet
alıyorlar, hırsızlık yapıyorlar ve yine yaşıyorlar. Ya da hakları için
onurluca mücadele yerine, amirine yalakalık yapma ve yaranma yolu
seçiliyor. Yani bir yolla sisteme uyum sağlanıyor. Diğer yandan, geri
çekilmeye en iyi örneği, metropollerdeki gecekondu yaşantısı ve kültürü
içinde bulabilmek mümkündür. Ne kent kültürüne uyum sağlanabiliyor; ne de
ona karşı sistemli bir karşı koyuş yaşanıyor, bir yolla da olsa
köylü-kentli karışık bir harman yakalanıyor.
İkinci olarak, yabancılaşma, insanda güçsüzlük sonucunu doğurmaktadır ki,
bu en temel sonuçlardan biridir. Birey, büyük toplumsal kurumlar karşısında
kendini çok yönlü güçsüz hisseder. Güçsüzlük, kurumlar karşısında olduğu
gibi modern toplum karşısında da bir güçsüzlüktür aynı zamanda. Kendi
ayakları üzerinde duramayan, bir yerlere, bir şeylere, başkalarına
yaslanmadan bir şey yapamayan bir kişilik çıkar ortaya. Güçsüzlük, sonuçta,
toplumsal normlar doğru olmasalar dahi, insanda onlara uyma, boyun eğme
sonucunu doğuracaktır.
Üçüncü olarak, yabancılaşma insanda topluma, diğer insanlara ve nihayetinde
kendine karşı güvensizlik doğuracaktır. Bu da elbette ki toplumla yaşamayı
sınırlayacak, toplumdan izolasyonu koşullandıracaktır.Yapılan araştırmalara
göre, modern kapitalist toplumlarda yalnız yaşama eğilimi ciddi oranlarda
saptanmıştır.
Dördüncüsü, kötümserliktir. Geleceğe güvenle bakabilme yoktur. Düş kurma
alabildiğine azalmıştır. Hayatın her alanına ait kötümserlik yaşamın ana
hatlarını belirler. Sosyolojik olarak, toplumsal karamsarlık ve
geleceksizliktir bu..
Beşincisi, insanın kendisiyle aynı konumdaki insanlara karşı duyduğu
korkudur. Yabancılaşma o boyutta bir korku yaratır ki, insanlar
konuşmaktan, beraber olmaktan vs. dahi korkar hale gelirler. Günlük
yaşantıda bunun örneklerini çokça ve sıkça görebilmek mümkündür.
Altıncısı, tam bir normsuzluk, kişiliksizlik sonucu doğurur.Öylesine
elastik bir tarz kişilik (daha doğrusu kişiliksizlik) oluşur ki, her ortama
uyum sağlama biricik gerçek doğru şey olur.
Yedincisi, yaşamın anlamsızlaşması ve bireyin kendi kendine
yabancılaşmasıdır. Birey açısından yaşam anlamsızlaştığı oranda hayvani
ihtiyaçların giderilmesi (yemek, uyumak, içmek, seks, vs.) yaşamın başlıca
amacı haline gelir ki, insani olan her şeyden uzaklaşılır.
Yukarıda ifade edilen tüm sonuçlar, birbirini tamamlayan, birlikte varolan
sonuçlardır. Hiçbiri diğerinden bağımsız değildir. Yabancılaşmanın
sosyolojik sonuçları şöyle özetlenebilir:
Toplumsal kurumlara ve topluma karşı gelen bir korku, güvensizlik ve onlar
karşısında güçsüzlük.
Geleceğe karşı kötümserlik, değişime karşı inanç ve güvenin yitirilmesi.
Toplum geneline uygulanırsa, tüm bunların sonucunda toplumsal
örgütlenmelerde (kitle örgütleri,dernekler,sendikalar vs.) zayıflık.
Kişi, kültür, otoriter ve totaliter rejimlere kolayca uyum ve bu tür
toplumsal kültürlere yatkınlık.
Bastırılmış duygu ve düşünceler, otoriter eğilimler sonucu saldırganlık
(örneğin, toplumsal linç olayları).
Toplumsal kültürsüzlük, kişiliksizlik, toplumsal çürüme.
Yaşamın her alanında kokuşma, yaşamın anlamsızlaşması sonucunda yaşama son
verme (intihar olgusu) eğiliminin ciddi düzeylerde artması.
İnsanın yarattığı, ürettiği şeye karşı duyduğu ilgisizlik, kayıtsızlık,
denetimsizlik ile birlikte robotlaşma.
İnsanı insan yapan değerlerden uzaklaşma, insan olarak yok oluşa doğru
gitme.
Sonuç
Yabancılaşma, toplumsal, politik, sosyal, sosyolojik, psikolojik, ekonomik
bir olgudur. Bu kadar çok düzeyli ve büyük bir sorunun temeli, ekonomik
olduğu kadarıyla sınıflı toplumların özel mülkiyet tarzında
örgütlenmesidir. Ama öyle sonuçları var ki, tüm toplum ve toplumbilim
dallarının hemen hemen hepsini ilgilendirmektedir.
Ama yabancılaşma, aynı zamanda "....yaşama, güvene, inanca bir yeniden
dönme özlemidir." Nihayetinde, özel mülkiyet ve onun sonuçlarının ortadan
kaldırılması ile yabancılaşma olgusu da ortadan kaldırılmış olacaktır. Zira
yabancılaşma, yukarda da gördüğümüz gibi, temelini özel mülkiyetten
almaktadır. Yabancılaşmayı ortadan kaldırmak her yönüyle tam bir özgürlüğü
gerektirir. Keza, yabancılaşmanın kaynağı zorunluluk, zorunluluğun karşıtı
ise ÖZGÜRLÜKTÜR.
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:41 |
|
|
YABANCILAŞMA VE TÜKENİŞ-ÇILDIRMA ARASINDAKİ İNCE SINIR ÇİZGİ VE DEVRİMCİ
TUTUM
ÜZERİNE
Yabancılaşma konusu gerçekte bizler tarafından gördüğü ilgiyi sanırız hemen
hemen hiçbir kesim tarafından görmüyor.Kafaları ve vücutlarını kuma
gömmüşler ve kendi yarattıklarını sandıkları ve her an sanrılarla derin
uykulara daldıkları bir dünyada yaşıyor çoğu efendiler kesimi.Daha ne kadar
sürecek bu kendini ve çevreyi aldatma süreci bilinmez ama bildiğimiz bir
şey var ki bu konu bizim verdiğimiz önem ve değerden daha fazlasını hak
ediyor.Zira bir çok konunun ve gelişmenin altında yatan bu temel
sosyo-patolojik durumun ve uyuşuk ve yalancı bahar ruh halinin bir çok
olayda kendini çırılçıplak hisetirmesine rağmen bakar körlük neden ola
ki?Çok bariz bir örnekle açılım üzerine düşünmekte yarar var:ÖSS
sınavlarının ve paralı eğitimin protestosu için eylem yapanlara ve basın
açıklamasına öğrenci velileri yani emekçi kesimler şiddetle karşı çıkıp
müdahale ediyorlar.Gerekçe gürültü yapıldığı.Toplumsal cinnet vakalarına
bir diğer örnek ise gürültü yapan komşuları ve kiracılarına kurşun yağdırıp
öldüren vatandaş ….
Toplumsal duyarga noktalarının sıfırlanması ve hastalıklı bir toplum
haline gelen bir emekçi sınıflar bütünlüğü tam da yabancılaşmanın en üst
boyutlarıyla yaşandığının bir göstergesi değimlidir?Emekçi sınıflar kendi
özsel sorunlarıyla uğraşmak yerine sistemle bütünleşmesine engel olan
girişimlerle savaşıyor.Bu yalnızlaşma ve bedbahtlaşma sürecin derinleşip
ağır sorunlar üretmesinin önünü açmaktadır.Emekçi sınıflar gerçek bir
tükeniş yaşamaktadırlar.Öte yandan bu tükenişin diğer bir sivri ucu
toplumsal cinnet,toplumsal çıldırma ve yıkıcı-yok edici girişim ve
eylemlerdir.Bu keskin uç çok ağır sonuçlar üretmektedir.Bir yandan
yabancılaşma ve tükenişi derinleştirirken bir yandan da toplumsal olan ne
varsa onu silip süpürmektedir.
Diyalektik olarak her şey kendi karşıtını yaratarak gelişir,ilerler ve
varolur.bu temel yasa gereği bu ağır sürecin kendi karşıtlarını
geliştirmesi ya da bu zemini sunması gerekirken ülke topraklarında bu
durumun emarelerini şu anda göreceli olarak görememekteyiz.Zira bunun bu
topraklarda yaşanmış ya da yaşanamamış onlarca olguyla bağlantısı var.Ki
fakat biz bu konuyu bir başka makalede almak kaydıyla bir temel olguya
dikkat çekerek geçelim.O da demokrasi ve demokratik kültürün geleneksel
olmayışı.
Kendi karşıtını nasıl geliştirip ilerleyecektir bu süreç ve nasıl
sosyalizm lehine çevrilebilecektir.?Bu sınır çizginin yani tükeniş ve
çıldırma arasındaki bu ince hattın aynı zamanda sistemden köklü kopuş ve
sisteme ait ne varsa geriye dönüşsüz gemileri yakmak sürecine
evirilebilecek bir hat olduğunu ifade etmekte yarar var.Umutsuzluk sisteme
ve yaşama ait olup yeniden umuda nasıl çevrilebilir?Bu umutsuzluk genel ve
göreli bir umutsuzluk olup her gün ufak tefek her şeyde kendi karşıtını
yaratabilen bir umutsuzluk ve karamsarlık halidir.
Devrimciler ya da iyi örgütçü,iyi ajitatörler,yada propagandistler aynı
zamanda yaptıkları profesyonel iş gereği iyi eğitimli olmaları yanı sıra şu
temel gerçekleri bilmek ve uygulamak durumunda olurlarsa bu sivri uç
kesinlikle sisteme yönelecektir:Yaşadıkları ülke özgülünü,insan
yapısını,gelenek görenek ve kültürünü bilmek yanında iyi psikologlar
olurlarsa bu süreci tersine çevirebilirler.İnsanı temel almayan bir
materyalizm anlayışı sapma ve başarısız olmaya mahkumdur.
Toplumsal saldırganlık,cinnet ve sistemden bağını koparmasına ramak
kalmış yığınların anlık reflekslerinin kontrolü tarihsel olarak misyonunu
tamamlamış burjuvazi ve avenesine bırakılırsa ve gündemi belirlemelerine
izin verilirse bu sürecin devrimcilerin linçini aşıp farklı noktalara
gelebileceğini unutmamak gerekir.Bu ince ve temel çizginin hangi
noktalardan başlayıp hangi noktalara ve nerelere varacağını kestirmek
gerçekten zordur.Tarihsel olarak Vandalizm varabilecek bir şiddet ve yok
etme kültürünün emareleridir bunlar ve gerçekten ciddiye alınmalıdır.Zira
bugünden yarına her şeyin yok edilmesini hedef alan bu derin ruhsal
saldırganlık aynı zaman da kendi geleceğinin ve kendi çıkarlarının
temsilcisi olan öğelerin yok oluşunu da yaşatabilir.buna ancak olumlu
anlamda bir yıkıcılık ve alternatifli bir toplumsal düzenin inşa
zorunluluğunun bilince çıkarılmasıyla karşı durulabilir.Egemenlerin korkulu
rüyası da tam da budur.Onlar bu vandalist eğilimler nezdinde emekçi sınıfın
bu geri ve bilinçsiz kesimini aşağılayıp kendi sistemlerinin devamı uğruna
propaganda aracı olarak kullanadursunlar bu süreci tersine çevirmek her
zaman ve her koşulda bizlerin tarihsel görevidir.Başarıya kilitlenmek ve
başarmak doğru tahlil yanında doğru stratejik ve takti,k bütünlüğe sahip
olmayı da önkoşul sayar.
Toplumsal cinnet ve ruhsal tükeniş gerçekten toplumsal gelecek
hareketlerinin ve sosyo psikolojinin üzerinde önemle durması gereken bir
konudur.Bu durum gerçektende yabancılaşmanın en ciddi sonuçlarından
biridir.Derin umutsuzluğun,karamsarlık ve gelecek kaygısının ve kendi
insani temellerinden uzaklaşmanın ve hayvani özüne dönmenin ve hatta daha
da ileri giderek yaşamak için değil;sırf kendi hayvani güdülerini tatmin
için yaşamak ve öldürmeye giden bir sürecin sonuçlarını ve bu kaotik
ortamın giderek yaşamın her zerresine sirayet ettiği bir gidişatın sanırız
uzak bir gelecek olmadığını her kafası insan ve gelişmelerle meşgul
olanların görebilmesi imkan dahilindedir.Bu açıdan makaleye başlık olarak
giren tükeniş ile çıldırma arasındaki ince sınırın halkalarının doğru
kavranması gereklidir.
Yukarda da ifade ettiğimiz üzere her şey kendi karşıtını geliştirerek
ilerler.bu sürecin tam tersi yani tükeniş,çıldırma karşısındakini yani yeni
bir varoluş ve kendini yeniden tanımlama ve insani öz ve özelliklere ve
insani ve özgür dünya uğruna yeniden bir mücadeleye dönüşecektir.Zira bu
tükeniş ve çıldırma süreci bilinçli ve yerinde müdahale ve örgütlülük
araçlarının yaratılması ve her tür tepkinin organize bir biçimde sisteme
yöneltilmesiyle tersine bir dünya dalgası yaratacaktır.
Yabancılaşma kapitalizmin doğal bir ürünüdür ve kaçınılmaz sonuçlarından
biridir.Zira kapitalizm doğası gereği bu süreçle atbaşı gitmeseydi ve
yabancılaşma bir gerçek olmasaydı kapitalist emperyalizmin ömrü bu kadar da
uzun olmayıp öte yandan dünya devrim dalgası önce durdurulup sonra karşı
devri,m dalgasının girdabında boğulamazdı bu kadar rahatlıkla.Hala dimdik
ayakta duran ya da durmaya çabalayan aslında tam da yabancılaşma
heyulasının ta kendisidir.Emperyalist kapitalizm bu doğal sürecin tersine
çevrilememesinin verdiği rahatlıkla ulusal ve uluslar arası saldırganlık ve
emekçi sınıfların her gün hak gasplarına dayalı yeni saldırılarını
yapamazdı.
Bugün emperyalist saldırganlığın en uç ve açık boyutlarıyla
hortlatılmasının bir nedeni dünyanın çıkarları doğrultusunda yeniden
reorganizasyonuysa ; ama buna cesaret etmesinin en önemli nedeni ise tek
tek ülkelerden tüm dünya emekçi sınıflarının toplumsal her düzeyde
örgütsüzlük ve yabancılaşmasının ve kısa vadede uluslar arası bir dalganın
ufukta gözükmemesidir.Yer yer kimi kabarmaların bir dalgaya dönüşmemesinin
de tam da bu sonuçlarla ya da yaptığımız tespitle birebir örtüştüğünü
görmekteyiz.Örneğin dünyanın hiçbir yerinde herhangi bir nedenle işçi
sınıfının dünyanın herhangi bir yerindeki sınıflarla bir dayanışma grevi
yada basit dayanışma eylemlerine rastlamamaktayız.Öte yandan kendi
ülkelerinde herhangi bir hak gaspına karşı yerel düzeyde bir reformist
eylem dalgasına şahit olabiliyor o da sadece emperyalist metropollerde.Zira
buna karşılık her ne kadar devrimci kesimlerce kabul görmese de Avrupa
merkezli bir ırkçı bir dalganın yeniden hortladığını ya da hortlatıldığını
görmekteyiz.Zira bu ırkçı dalga aynı zamanda bizim gibi ikincil ülkelerde
de aynı düzeyde gelişmektedir.Her iki ülke düzeylerinde de bu gelişmenin
ortak bir noktasını yakalamakta yarar vardır.:Bu da her iki ülke emekçi
sınıflarının varolan konumunu sürdürmek amacı gütmeleridir.Öte yandan
Avrupa merkezli dalgadan doğrudan egemen sınıfların yönlendirilmesinin
kısmiliğiyle bizim gibi ülkelerde bunun egemen sınıflarca ciddi yönetimsel
alternatifleri içerdiği ve toplumsal manipülasyonlarca temellen dirildiğini
ifade etmeliyiz.Emperyalist metropollerinde bunda parmağı ve planları
olduğunu da ifade etmek gereklidir.Yeniden savaşın hortlatılması gibi.
Yakın ve önemli bir örnek te İran da yaşanan seçim sonuçları dır
ki,özel bir değerlendirmeye tabi tutulması gereken bu seçim sonuçları
işaret etmektedir ki İranlı emekçiler Doğrudan ve dolaylı olarak ABD li ve
ab li emperyalistlerin manipülasyonlarının sonucu olarak onların
istedikleri sonuçları üretmişlerdir.zira kendi bağımsız alternatifleri
olmadığından yani kom.gelecek mücadelesi yaratılamadığından emperyalist
manipülasyonlar göreli başarıya ulaşmış olmaktadır.Uzun süren ABD li
emperyalist kışkırtmanın ve kuşatılmışlık duygusunun İranlı emekçileri
varolan sisteme dayanmasını ve ab li emperyalistlere ve onların yerli ve
gerici uşaklarına yaslanması sonucunu doğurmuştur.bu süreç aynı zamanda
yerli gericilik ve milliyetçi akımların güçlenmesinin de önünü
açacaktır.Öte yandan ABD li emperyalistler için orta doğuda kalmak için bir
gerekçe oluşmuş bulunmaktadır.
İşte yabancılaşma ile atbaşı giden
tükenmişlik-karamsarlık-umutsuzluk-kuşatılmışlık duygusu ve diğer yandan
toplumsal çılgınlık kendi başına politik sonuçlarını bu kadar ciddi düzeyde
şimdi olmasa da sonraları daha ağır bir şekilde hissettirecektir.Bu ruh
hali istendiği gibi yönlendirilebilir.
Bu haleti ruhiye istendiği gibi maniple edilebildiği gibi tek tek
saldırganlıklar toplumsal paranoyalarla beraber şizofrenik saldırganlığa
çok rahatça evriltilebilir.Kendini ret ve inkar üzerine yükselen bu ruh
hali her türlü olumsuzluğa gebe olabilir.
Kom.devrimciler bu süreci tersine çevirebilecek akıl,mantık,öngörü ve
yeterliliğe sahip olmak zorundadırlar.Verili koşulları analiz etmek kendi
başına önemli olsa da (zira tüm bunlara rağmen oturdukları yerden rahat ve
sorunsuz devrim hayalleri görenler ve her 1 mayısta ne kadar kitleyle
yürüdükleriyle övünenler ya da şurada ya da burada basit birkaç şiddet
eylemi ile kendini ve ruhlarını tatmin edenler var tüm bu yaşananlara
rağmen.Hala kafaları kumda enerjilerini boşa heba edenler ve gerçeklerden
uzak eski tas eski hamam teorik-pratik çerçevede kendinden ve gelişmelerden
memnunlar var.Ve hala ölüm üzerine kurulu edebiyatlarıyla kendilerini en
geride mevzile yenler var!!!)
Esas olan varolan durumu emekçi sınıfların kendi gerçek çıkarları lehine
pratik olarak çevirmektir.Verili koşullar tüm bu olumsuzluklara rağmen
tersine çevrilebilir.Bilinmelidir ki,verili tüm koşullarda aleyhimize olan
lehimize olandan çok ço9k daha fazladır.bunun için cesaret ve yürek kadar
akıl,mantık,bilinç ve kararlığımıza ihtiyaç vardır.Enerjilerimizin doğru
zeminlerde doğru noktalara kanal ize edilmesi temel öneme sahiptir.Kom.
duygu ve bilinç bütünlüğünün doğru harmanlanmasının ürünü olacaktır nihai
olarak.lider parti ya da örgütlülükler gelecek uğruna ürettikleri politik
stratejik ve taktik kararlarının kendi gücüyle orantılı olmasının yanında
mutlak ezilen yığınların mevcut konum ve durumlarına uygunluğunu temel
prensip edinmelidirler.bu asla mevcut olana boyun eğmek ve mevcut geri
konuma teslim olmak olmamalıdır.Mevcut geriliğin teorik ve politik olarak
tespiti başkadır.bu mevcut geriliğin teorisini yapıp kendini buna tamamen
adapte edip yığınların seviyesini temel seviye yapmak
olmamalıdır.Teslimiyetçi reformizm sınırlarıyla dalga geçerken öte yandan
kendini yığınların en uzağına hapsederek ve yığınların kendiliğinden
bilinciyle bizlerle buluşacağını varsaymak ta olmamalıdır.bu iki keskin
uçta yelken açarak dolaşmak biz kom.lerin işi olamaz.Zira bu derin gelecek
kaygısı ve onun yarattığı tüm sonuçlara sonradan müdahale güç olacaktır
mutlaka.bu doğru müdahaleyi ancak ve ancak kom.bilinç ve örgütlülüğe sahip
olanlar yapabilir.YARIN ÇOK GEÇ OLABİLİR!!!!!
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:42 |
|
|
YAŞAMA YENİDEN BAKABİLMENİN ADI:TARAF OLMAK
Bir bir düşmekte bu toprağın yiğitleri gün be gün.Bir bir yitmekte bu
toprağın nasırlaşmamış yürekleri.Bir tek yürek yakmadan ve yıldızları
kayarak.Bu büyük yürekler ki yıldız toplayıp gögöyüzünden sağarlar
yeryüzüne.Kimin umurunda her gün kayan yıldızzların taşıdığı umutların her
gün yeşeren umutları tükettiği... Ve her geçen gün daha da yabancılaştığı
toprak insanlarının yeryüzüne ....
Her geçen gün yeni şafaklara gebedir demek ne anlam ifade eder ki
bedenini ölüme yatıranlarca...İnancın bükülmez ve çelikten iradesine hangi
güç söz geçirebilir ki...Hangi insani deryanın içinde yalnızlığı ve
yenilmezliği yaşamak farklı bir anlam taşıyabilir ki....
Sessiz sedasız ölümle kardeşliği seçmişlerin dünyası ile dışarda akıp
giden yaşamın karmaşası ve vurdumduymazlığı birarada nasıl bulunabiliyor
anlamsızca ya da anlamı bilinse de insani sorumlulukların yerine
getirilemediği dünyada.Ucu açık soruların gerçekte yaşamda karşılığı olsa
da bilinmezlikler ortasında yitirilen ve her geçen gün yokolan insanlığın
yanıtsız ve karanlık dehlizlerinde ışık bekler dururken...Kocaman
topluluklar ve insan ormanı içinde yaşanan kocaman sessiz sedasız
yalnızlıklar...
İnanca kelepçe ve düşünceye zincir vurulabilir mi gerçekte?Bu gerçek
yaşamdaki yalnızlıklar ile tecrit edilmiş ve gerçek yaşam kaynağı olan
insan ve insanlık dünyasının neferleri olarak F tipi tabutluklara
hapsedilmiş tutsakların bedenlerini ölüme yatırdıklarında yaşadıkları
yalnızlıklar ile ne kadar benzeş bir durum mevcuttur????
Yüzleri aşan insanın toprağa düşmesiyle ve bu sayıyı yüzlerle aşan
insanın yarı sakat veya sakat kalmasıyla sonuçlanan bu sürece insan
olarak,birey olarak,örgütsel alternatifler olarak ne kadar sahip çıkılmış
ve neler yapılmıştır???Bir muhasebe defteri tutulmuş olsaydı ve bu konudaki
tavır ve tutumlar kaydedilmiş olsaydı ortaya ne gibi bir tablo
çıkardı????Yanıbaşımızda geçmiş ve gelecek arasındaki köprüsel
bağlantılarımız ve tüm değer aktarıcılarımız bir biri düşerken yüreklerimiz
dahi sızlamadı mı?
Yoksa yabancılaşma çukurunda debelenmenin keyfiyle aman bizden uzak
olsunlar zaten ölümle yaşatılmaz ki insan deyip vicdanlarımızın kendine ait
dehlizlerinde yeniden ve yeniden daha bir kendinden uzaklaşmasını seyre mi
çıktık topluca????Bir muhasebe yapmanın zamanı geldi de geçiyor artık değil
mi???Ya bizden ya da başkalaşmadan ve yabandan olma noktasında tavır
almanın zamanı değil mi artık???
AÇLIK GREVLERİ VE ÖLÜM ORUÇLARI SÜREÇLERİNİN KISA BİR TARİHİ
1980 nin karanlık günlerinin günlük yaşantımıza kazandırdığı eylem
biçimlerinden biri olan açlık grevleri ve ölüm oruçları hala ve yeniden
ülke gündemimizin en önemli gündem maddelerinden biri olmasa da
zindanlardaki siyasal mahkum ve tutsakların bir numaralı savunma ve saldırı
araçlarından biri olmaya devam ediyor.1984 te tek tip elbiseyle tek
tipleştirmeye karşı verilen mücadelenin en önemli araçlarından oldu ölüm
oruçları.4 canın 4 yiğit yoldaşın toprağa verilmesiyle bu acı veren
mücadelenin sonu gelecek sanıldı.Ama zindanlar bir mektep ve mücadele okulu
olarak yeni militanların ve önderlerin yetişmesinde bir ekol olarak
varlığını sürdürüp ve de diğer yandan sınıfsal mücadelenin en önemli
mevzilerinden olmayı sürdürdükleri içindir ki devamında faşist devletin en
önemli hedeflerinden biri haline gelmeyi sürdürdü.Her yeni fırsatta bu
başeğmez direnç kalelerinin zaptedilmesini tek ve biricik hedef haline
getirmeyi birincil amaçlarından biri haline getirdi.Zaman devrildi bu
kaleler üzerine kapsamlı saldırı ve kalıcı yoketme planları yapıldı.Bu
planlarının en önemli sacayağını tecrit ve yalnızlaştırıp yavaş yavaş
yoketme en anlamlısı ve başarılı olabilecek olandı.Ve de zaman geçirilmeden
yürürlüğe konulan da bu plan oldu.Bunun adı F tipi cezaevleri
idi.Tecrit,izolasyon,kişiliksizleştirip-insansızlaştırıp teslim alma
politikasının adı tutsaklıkta :F tipi oldu.Aslında tüm yukarda
saydıklarımız tüm toplumun teslim alınma süreci olan yabancılaştırmanın
,insanlıktan çıkarmanın,bencil-kişiliksiz-amaçsız bir toplum yaratmanın
doğal olarak kapitalizmin doğal sonuçlarıydı.Ama buna direnen kesimler her
zaman oldu ve ülke gerçeğinde günün koşullarını da düşünürsek dışarda değil
içerlerde bu mevziler örülüp yayılabilirdi dışarları.İçerdeki yangının
ateşi dışarlarada alevlerini hissettirebilir ve ve hatta bitmiş tükenmiş
yüreklere kıvılcımlar saçabiliridi.
1996 ölüm oruçları süreci toplumsal mücadelenin nispeten daha gerilemeye
veya durağanlaşmaya başladığı bir dönemde faşist devletin zindanları teslim
alma ve F tipini hayata geçirmesi için en uygun dönemdi.nitekim uygulama
kararı alındı ve inşaatlar başlandı.Öte yandan ülkenin tüm zindanlarında
hemen hemen açlık grevleriyle başlayan ve sonunda ölüm oruçlarına evrilen
bir yeni süreç başladı.yığınsal dışardan desteği nispeten olumlu giden ölüm
orucu mücadelesi tamı tamına 12 yiğidin toprağa düşmesiyle son buldu derken
gerçekte son bulan sadece o anki ölüm orucuydu.Saldırı 2000 nin aralık
ayında faşist zorbalıkla katliam ve kıyımla tutsakların F tiplerine
yerleştirilmesiyle farklı bir boyut kazandı.Yaşam ile yokoluş arasındaki bu
ince çizginin farkında olanlar bu sürece başkaldırıya devam etmeliydiler.Ve
nitekim öyle de oldu.Esasen 1996 yılında başlatılan sürecte zamanında ve
yerinde iradi müdahaleler ve sonrasında 2000 yılında nakillerin ve sözümona
"hayata dönüş operasyonu"öncesi akıllıca taktiklerle savrulacak faşist
saldırı dalgası dış ve iç koşullar yeterince hesap edilmeden bu temel
direniş kalellerinin köklü imhasının bir nevi önünü açmış oldu.bunda
siyasal hareketlerin kesinkes payı vardır.
Gelinen süreçte faşist devletin topyekün saldırısına karşı topyekün ve
sonuna kadar mücadele verilmesi gerekirdi.elbet güç ve olanaklar
çerçevesinde.Ama öte yandan sözkonusu olan çeşitli değerlerin korunması
,yaşatılması,olanaklar çerçevesinde ilerletilmesi vs dir.bu anlamda bu
cephe savaşları verilmiştir.
Açlık grevleri ve ölüm oruçları kesinkes cephe savaşları
niteliğindedir.Ve hala aynı karekterini korumaktadır.Bu cephe savaşları
yaşam ile ölüm arasındaki ya da varlık ile yokluk arasındaki ince sınır
çizgide yürümeyi zorunlu kılar.en azından faşist devlet açısından olmasa
dahi devrimci komünist mücadele açısından zindanlardaki mücadele ve
karekteri kesinlikle varlık ile yokluk mücadelesidir.ama diğer yandan bu
mücadelenin dışardan desteklenmesi ve duyarlılığın arttırılması daha önceki
süreçlerdeki gibi başarılamamıştır.bunun bir çok nedeni olmasına rağmen en
önemli nedeni mevcut ölüm orucunun kendi başına bir hareket tarafından
devam ettirilmesi ve faşist devletin tecrit ve izolasyon politikasının
devamı gibi devrimci hareketler nezdinde ölüm orucunun görmezden
gelinmesidir.Sanki böyle bir mücadele hiç sürmüyormuş gibi üç maymunu
oynayan bu kesimler aslında toplumsal uyarlılığın yokediminde birebir pay
sahibidirler.Halbuki geçici çıkarlar ile politik uzun vadeli kazanımlar
ayrımını net biri biçimde yapabilecek bu hareketler kendi başlarına da bu
süreçten çok ciddi psikolojik,moral,değer dejenerasyonu yani yabancılaşmış
bir biçimde çıktılar.
En önemli insani değerlerin bile fazlasıyla önemsiz kılındığı bu
süreçten herkes kendi çapında sorumludur.Hiç kimse kendi üzerindeki
sorumlulukları atma lüksüne sahip değildir.Zira yeni ölümler yeni
ölümleri,değer kayıpları yenilerini çağıra çağıra devam
etmektedir.Çığlıklara çığlık katılmadığı içindir ki bugün bu duyarsız
kimliksiz dejenere insani her tür yapıdan uzak toplumsal durum
oluşmuştur.
Bu süreç içinde elbette ki en kötü sınavı kendine devrimci-komünist
yakıştırması yapan tüm devrimci akımlar vermiştir.Soruna grupsal-maddi
çıkarlar etrafında bakan ve bunu alışkanlık haline getirmiş yapılar
kendilerinin ortaya koymadığı ve katılmadığı bir sürece sonradan da olsa
katılma ve süreci dönüştürme cesaret ve kararlılığını göstermemişler ve
mevcut duruma teslim olmuşlardır.Halbu ki yaşanan hikaye bu topraklara ait
hikayedir.Her an her dakika yiten siper yoldaşları ve yoldaşlığıdır.Ve
yitip giden dostluklardır,güvendir,inançtır,yani kısacası yabancılaşmaya
dair ne varsa yaşanan ve yaşanacak olan da budur tam doğru insani
değerlerin karşısında.Tüm devrimci yapılar bugüne kadar ki özeleştirel
yaklaşımlarına da ölüm orucu sürecindeki tavırlarını da kapsama alarak
devam etmelidirler.Ya da buralardan bir yerden başlamalılardır.
Bu süreçten eksiyle çıkanlar kendine aydınım,ilericiyim diyen kesimi de
kapsamaktadır.Bu toprakların korkak ve her türlü güzellikleri iğdiş edilmiş
aydınları,yazarları vs vs. bu sürecin bir numaralı seyircileri olmuştur.Ve
de inanın ki bir numaralı gerçek deyimiyle seyircileri...(Elbette tümü
içindeki ayrıksı ve gerçek aydınlardan bahsetmiyoruz.Burada ki tesbitimiz
genele ilişkindir.)
Sendikalar,dernekler,bilimum kitle örgütleri içlerinden bir kaçı dışında
yine yukardaki genel seyirci kitlesi içinde yeralmıştır.Zira geçmiş açlık
grevleri ve ölüm oruçları süreci içindeki aktivitenin %1 ni bile
gerçekleştirmenin uzağında bir durumla karşı karşıyayız.
Artık bu sessizliğe ve yılgınlığa,bencilliğe ve ben liderlik etmedim ki
katılayım ya da destekleyeyim diyen anlayış ve kavrayış biçimlerinin mahkum
edilmesi gereken bir süreçten geçilmektedir.Artık yaratılan sunni
gündemlerin peşinden koşmak ve de kendini avutmak için yapılan gösteriş
tarzlı eylemler yerine , ölüm ile yaşam arasındaki çizginin görülüp tavır
alınması gerekmektedir.İnsan olmak ile olmamak arasında tercih yapılması
gereklidir.Bir bütün olarak sisteme tek bir noktadan güçlüce
vurulması,insanlık değerlerinin şaha kaldırılması
gereklidir.Dayanışmanın,siper yoldaşlığının ve bilimum devrimci
değerlerin-ahlakın yaşamda can ve kan bulması gereklidir.Topyekün
yabancılaşma ve insanlıktan uzaklaştırmanın karşısında topyekün insanlaşma
ve devrimi yaşatmanın ve gerçek kılmanın zamanıdır.
Gün ateşten gömlekleri giyerek zulmü kalerinde kendi silahlarıyla
hapsetme günüdür.SESE SES,ÇIĞLIĞA ÇIĞLIK KATMA GÜNÜDÜR.SESSİZ SEDASIZ
ÖLÜMLERİ SEYRETMEK İNSANLIĞA ,KENDİNE,DEĞERLERİNE İHANETLE EŞANLAMLIDIR.GÜN
MÜCADELE,DAYANIŞMA YAŞAMAK İÇİN BELKİ DE ÖLMEK GÜNÜDÜR....
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 8/10/2006 Saat 16:42 |
|
|
MARKSİZM VE DİYALEKTİK MATERYALİZM
Marksizm.bir bilimdir.Bir çok insana göre ideoloji olan Marksizmin
neden bilim diye adlandırıldığı bir muammadır ve yanlıştır.Onlar Marksizmi
yeterince bilmemenin vermiş olduğu rahatlıkla bu değerlendirmeyi
yapabilirler.Ama bazı aklı evveller de bu değerlendirmeyi kabul etmiş
görünüyorlar.Onların da kuşkusuz ki,kendilerine göre haklı nedenleri
vardır!!!Zira,Marksizm artık “çağın gereklerine yanıt
verememektedir”,”o 19 ve 20. yüzyıllarda yığınları peşinden
sürükleyen dönemsel bir çıkıştı”,”çeşitli ülkelerde denendi ve
uygulamalar gösterdi ki,Marksizm ya da onun ideolojik-politik-pratik yönü
uygulanır değildir”....Bunları uzatmak olanaklıdır ama bunlarla
şimdilik yetinelim.
Bu değerlendirmelerden de anlaşılacağı üzere Marksizm gerçekten
bilinmediği ve kavranmadığı açığa çıkacaktır.Bu değerlendirmeler Marksizm
çerçevesi içinde eleştirel olarak kabul edilemez.Zira Marksizmin eksikleri
ve zaafları üzerine bir tartışma değil amaç.Amaç tam da Marksizmin geçici
ve göreli olarak zayıflamasından yararlanarak ,geniş emekçi milyonlar
nezdinde etkinliğini tamamen ortadan kaldırmaktır.
Bu noktada , Marksizmin ya da Marksist klasiklerin söylediklerini
olduğu gibi yinelemek de aynı düzeyde tam cepheden saldırı kadar
tehlikelidir günümüzde.Zira yaşanmış deneylerden öte ,kapitalizmin kendini
yenileme ve emperyalist kapitalizmin dünya egemenliğini sürdürmenin
biçimsel değişiklikleri görememe vs vs gibi sonuçlar doğuracaktır.Dünyayı
doğru kavrayamayanlar ,dünyayı değiştiremezler.Yaşam akıp gitmektedir
bizlere ve her şeye rağmen.Bu durumda ister istemez yaşamın doğru
kavranması ve güne göre teorik-politik-pratik tavırlar alınmasını
gerektirmektedir.Bu anlamda Ortodoks Marksistler mevcut duruma ayak
uyduramazlar ve de dünyayı değiştiremezler.
Marksizm,bir pozitif bilimdir.Tüm pozitif bilimlerin gerek yöntemsel
ve gerekse de dünyaya bakış açısı ve felsefesine sahiptir o.Maddi
vegerçektir.Yaşama aittir.
Bu açıdan gerek pozitif bilimlerin ve gerekse de Marksizmin temel
yöntemi olan Diyalektik ve tarihsel Materyalizmi açıp yukardaki tezimizi
savunmaya çalışalım.Önce diyalektikten başlayalım..
DİYALEKTİK
Yunanca bir kelime olan diyalogdan gelmektedir.(Bu arada şunu
söylemekte yarar görüyorum ki,ben alıntılayarak yazmayı sevmiyorum.Bence
doğru olan anladığını aktarmaktır.Aklında kaldığı kadarıyla aktarım yapıp
ve insanın kendine ait kelime ve cümlelerle ifade etmesi çok daha
değerlidir.Ama bu da demek değildir ki,tamamen alıntıya karşıyım.Alıntı
yaparak özellikle polemik yazılarında tartışmak gerekebilir.)Tabi ki,kelime
kökeni olarak.Anlamı ise karşılıklı iletişim ve konuşmak ve
etkilemek-etkilenmektir.Diyalektik daha ilk çağlardan itibaren çağ
filozofları tarafından bir düşünme ve yöntem olarak kullanılagelmiş olup,
zirvesine pozitif bilimlerin gelişmesi,astronomi,fizik,kimya,biyoloji, vs
vs. ulaşmış ve en iyi formülasyon kullanımını ünlü Alman filozofu Hegel
yapmıştır.Ama Hegel de “başı üzerinde amuda kalkmış gibi duran
diyalektik,Marks ve Engels tarafından ayakları üzerinde dik durur”
hale getirilmiştir.Bu başı üzerinde durması değerlendirmesinin temeli
ise,temelde bilimsel tek yöntem olan diyalektiğin idealizmin kucağına
itilmesidir.Hegelde diyalektik kendi idealist duruş ve felsefesinin
doğruluğu için kullanılmıştır.Bu anlamda Marks ve Engels,onu kendisine
zincir olan idealizmden kurtarmışlar ve materyalist bir kimlikle hem
pozitif bilimlerin ve de hem de insani
bilimlerin(felsefe,psikoloji,sosyoloji,antropoloji vs vs.)emrine
sunmuşlardır.Peki bu açıklamalardan sonra Diyalektiğin temel yasaları nedir
ona girelim:
Birinci yasa,”hiç bir şeyin vardan yok,yoktan ise var
olmayacağıdır.”Mutlaka çeşitli biçimlerde varlığın
sürdürüldüğünü,biçim değişikliklerinin asla maddenin yok olmayacağını ve
de olmayan bir maddenin de var olmayacağını ileri sürmesidir.Evrim teorisi
ve tüm bilimsel gelişmeler zaten başlı başına bu yasanın kanıtıdır.Örneğin
su kaynadığında,buharlaşır ama yok olmaz.buharın kaynağı da zaten sudur ve
ısıdır.Isı ve su olmazsa buhar ve nem olmaz.Her şeyin temeli
madddedir.Buradaki maddeye verilen değeri kaba materyalist bir anlayışla
kavramamak gereklidir.Madde ile bilinç ilişkisinde elbette madde önde
olmakla birlikte,bilincin de zamanla maddeyi etkilediğini ve ona biçim
verdiğini belirtmeliyiz.Bu yasayı idealistler bile kabaca benimsemek
zorundaırlar.Zira yaradılışın temeli olarak kutsal kitaplarda bile kabul
edilen toprak ve sudan insan yaratıldı masalı bile bu yasayı
doğrulamaktadır.Öte yandan dinsel inanışları olan bilim adamları bile,bu
diyalektik yasaları uygulamadan çeşitli bilimsel gelişmelere katkı
sunamazlar.Bu da bir diğer gerçektir.
İkinci yasa ,her şeyin birbirine bağlı olarak ele
alınmasıdır.Gelişmeler bir zincirin halkaları gibidir,bu gelişmeleri
kavramak için parçalara bölmek ve anlamaya çalışmak olanaklı
değildir.Kavramanın ve anlamanın yolu tüm bunları bir süreç olarak
kavrayıp,bir bütün olarak bakmak ve karşılıklı etkileşim içinde
birbirlerine bağlı olarak görebilmektir.Bütünden koparılan parçalar ile
genellere ulaşmak doğru sonuçlar vermez.Tarihte ve toplumda da durum
böyledir.Her şey bir süreçtir ve bu süreçler bölünüp parçalanarak
değil,bütün içinde bakılmalıdır ve bu bütün içinde her şey karşılıklı
etkileme yasasına göre birbirine bağlıdır.
Üçüncü yasa,her şeyin değişme halinde olduğudur.Hiç bir şey
durağan ve olduğu yerde değildir,her şey hareket halindedir.Bu değişme
evrenseldir ve gelişme ise devamlıdır.Böyle olmasaydı her şey yerli yerinde
kalırdı ve insan ilkel insan olarak kalır ve bugünlere ulaşamazdı.Bir sürü
örnek vermek olanaklı ama uzatmaya gerek duymuyoruz.Zira yaşamın her anında
bunun kanıtları mevcut.
Bununla ilgili olarak,değişimlerin nicel birikimlerin orta ve uzun
vadede nitel değişimlere uğradığıdır.Örneğin su 100 dereceye kadar
ısıtılmaz ise kaynayıp buharlaşamaz.100 dereceye kadar nicel olarak
birikenler ,100 derecede nitel bir değişime uğrayarak su buharlaşır.Ya da
su 0 derecede biçim değiştirir ve donar.Bunlar basit bilimsel
örneklerdir.Bu toplumsal açıdan da böyledir.Tarihte devrimlerin
kaynağı,nicel olarak mevcut toplumlardaki olumsuzlukların birikerek artık
içinden çıkılmaz hale geldiğinde ve değişim kaçınılmaz hale geldiğinde
toplumsal devrimler olagelmiştir.Devinim ve hareket , bu anlamda bu nicel
birikimler ile etkileşim halinde nitel değişimlere yol açmaktadır.
Dördüncü yasa , zıtların birliği ve bir arada bulunduğu ve
gelişmenin ,ilerlemenin temel dinamiklerinden olduğudur.Her şey kendi
zıttıyla,karşıtıyla birlikte vardır ve tarihte olsun,toplumda olsun,günlük
yaşamda olsun,her değişme;bu zıtların ya da çelişmelerin eseridir.Bu
çelişmeler içseldir.İyi kötü ile ,çirkin güzel ile,doğru yanlış
ile,bilimsel anti-bilimsel ile,vs vs birlikte ve beraber vardır.Her şey
kendi karşıtıyla birlikte var olduğundan gelişmelerin dinamiğini
oluşturduğu gibi yaşamı kavrama da olanaklı kılınır.
Tüm bu yasalar,hem pozitif bilimlerin ve hemde tüm insani
bilimlerin,doğanın temel bilimsel yasalarıdır.Bu yasalara uygun olmayan bir
tek bilimsel gelişme,bir toplumsal değişme olanaklı değildir.Tüm bu yasalar
da kendi içinde ve birbirleriyle bir bütünlük içindedirler.Bu yasalar sız
yaşamda herhangi bir şeyi kavramak ve anlamak imkansızdır.Örneğin
geçenlerde Afrikada bulunan bir çocuk kafatasının sonuçlarını bu yasalar
sız nasıl açıklamak olanaklı olabilir?(Olabilir belki ama bilimsel
olmayacağı da aşikar olur)
Diyalektik bir bilimsel yöntem olarak yukardaki gibidir.Bunun
toplumsal ve tarihsel gelişmelere uygulanmasına ise Tarihsel materyalizm
denir kabaca.
TARİHSEL MATERYALİZM
Materyalizm kabaca,maddecilik demiştik yukarda bir yerde.Ama şu notu
da eklemiştik ki,sadece başlangıç açısından durum böyledir.Başlangıç
sonrası ise madde ile bilinç arasında karşılıklı etkileşim yasası hakim
olur.Yine diyalektiğin topluma ve tarihe bakışa uygulanmasına ise tarihsel
materyalizm dedik.
Yine tüm bilimlerin anası olan materyalizm ya da maddecilik tarih
boyunca vardı.Ama Alman filozofu Feurbach materyalizmi formüle eden en iyi
filozof idi Marksizm öncesi.Ama onun materyalizmi ise,metafizik ile
sakatlanmıştı.(Metafizik düşünme biçimi ise,diyalektiğin tam
karşıtıdır.)Yine Marks ve Engels ,bu sakatlanmış materyalizmi diyalektik
düşünme ile bütünleştirip tüm toplumlar tarihine baktılar.
Diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemdir ki, bundan önceki tüm
toplumlar tarif edilebilmiş ve en nihayetinde kapitalizm
çözümlenip,sosyalizm ve nihai insanlık düzeni olan komünizm bir gerçeklik
haline getirilebilmiştir.
Tüm toplumlar tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir.İlkel toplumdan
başlayarak ,doğaya hakim olmaya başlayan insanlık zamanla,köleci
toplum(köleler ve köle sahipleri),feodal toplum(feodal beyler ve serfler ya
da köylülük) ve kapitalizm(proletarya ve burjuvazi) ile sırasıyla
tanışmıştır.Gelişmelerin temeli yine karşıt sınıfların mücadelesi
olmuştur.Tüm diyalektik yasaların toplumlar tarihinin temel dinamiği
olduğunu söylemeye gerek var mı?Nicel birikimler,ekonomik-sosyal vs vs
sıkıntı ve gelişmeler sonuçta nitel değişimleri zorlamış olup toplumsal
devrimler gerçekleşmiştir.bir önceki toplumsal kategori tarihin çöplüğüne
gömülmüştür.
Kapitalist toplum çözümlemesinin temeli yine proletarya ve
burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesidir.Bu genel çelişme ,sınıfsız
toplumun ilk basamağı olan sosyalizme götürecek,tüm nicel birikimler nitel
değişim devrimi doğuracak ve insanoğlu kendine yaraşır tek düzen olan
komünizme ulaşacaktır.Komünizmde çelişmeler biçim değiştirecek,toplumun
genelinin insan olarak olumluğuna olan ne var ise o içeriğe
kavuşacaktır.
Marksizm yukarda da anlattığımız üzere bir bilimdir.Marksizmi
bilimsel kılan onun genel olarak pozitif ve insani bilimlere olan yakınlığı
ile değil,tüm bu bilimlerin temel yöntemi olan ve onun üzerinde yükselen
değerlendirme ,bakış,çözümleme ve alternatifler üzerindeki
çalışmalarının;diyalektik ve tarihsel materyalizm olmasındandır.Hiç bir
bilim dalı bunlar sız gelişme ve ilerleme sağlayamaz.Bu temel pozitif
bilimler içinde insani bilimler içinde geçerlidir.Felsefenin,tüm bilimlerin
ve düşüncenin yöntemi diyalektik yöntem olmak zorundadır.Çünkü
konularının,uğraştıklarının yapısı diyalektiktir.Çünkü her şey gelişme ve
devinme-hareket halindedir.Çelişme-zıtlık ise , bu sürecin temel
dinamiğidir.Doğal olarak ta,bir sürecin diğerleriyle ya da kendi içinde ve
hemde dışındaki süreçlerle birebir bağı vardır.Bu genel kapsam içinde bir
süreci belirli bir yerde tek bir biçimde çıkarıp sadece ona bakmak
olanaksızdır.
Tüm pozitif bilimlere ya da insani bilimlere bakalım.Her birindeki
bir gelişme diğer tüm bilim ve gelişmelerin de önünü açmaktadır.fizik
bilimindeki bir gelişme,tıptaki bir gelişmeyi tetikliyor,psikolojide ki bir
gelişme sosyolojik değerlendirmeleri değişime uğratıyor,vs vs sv.,
Marksizmin yöntemi tek bilimsel yöntem olan diyalektik ve tarihsel
materyalizmdir.Marksizmi bilim ve bilimsel kılan da budur.Yine diyalektik
olarak gelişme ve ilerlemenin motoru olması gereken toplumsal anlamda
Marksizm,geçici yenilgilerle ve psikolojik-ideolojik alanda gerilemenin
içinde olmasıyla,anti Marksistlerin bu alanda da saldırısına
uğramıştır.Anti marksistler,Marksizmin bitip tükendiğini,çağı
açıklamadığını,sosyalizmin ve komünizmin de bir hayal ve insanlık düşü
olduğunu iddia ediyorlar.Ama unutuyorlar ki,yenilen ve gerileyen
uygulamalardır ve hem de yalan yanlış ve ilgisi olmayan
uygulamalar.Marksizm adına hareket ettiklerini söyleyenler de aslında
Marksizmi durağan ve hareketsiz gördüklerinden aynı biçimde ,anti
Marksistlerin değirmenine su taşıyorlar.
Marksizm bir bilim olarak kendini yenilemektedir.Çağı
kavramaktadır.Tüm temel değerlendirmeleri ve stratejik tüm tespitlerin
üstüne taktik-günsel değişiklikleri kavramak ve onun üzerine Marksizm
çerçevesinde bina inşa etmek gibi zorlu bir görev önümüzde durmaktadır.Hem
dünyayı algılamak ve esasında da değiştirmek gibi bir görevle elini taşın
altına sokmak gereklidir.Emperyalizmin değişen sömürü biçimleri,kapitalist
egemenliğin sürdürülmesinde yabancılaşmanın rolü,ulusal ve kültürel
değerlerin devrim önündeki engel Ya da yararları,devlet ve rolü-emperyalist
kapitalizmde-,sosyalizmin kuruluş sorunları,geçmiş kuruluş ve inşa
çalışmalarının değerlendirilmesi-geriye dönüş sorunları,sosyalist
demokrasi-proletarya diktatörlüğünün algılanış biçimi,demokrasi ve
özgürlükler sorununun kavranışı,örgüt-parti-kadro ve örgütlenme ile ilgili
sorunlar,ülke gerçeklerinin kavranışı,teknolojik gelişmeyle proletaryanın
konumu,sendikalar ve parti ilişkisi vs vs svs.....
Sorunlar uzatılabilir.Ama Marksizm çerçevesinde ve yöntemiyle
çözüm bekleyen bir çok sorun vardır.Düzenin temel çelişkisi orta yerde
gerçek çözüm üreteceklerin iradi müdahalelerini beklemektedir.Bunları
sorun olarak kabul etmeyip kurulu düzenlerini ve günlük çalışmalarını
yeterli görenlerin zaten bu sürece katabilecekleri Hiçbir şey yoktur ve
olamaz da.Esas çağrımız mevcut durumu gerçekten değiştirmek isteyenlere.
Marksizm bir bilimdir,eylem kılavuzudur,felsefedir,yaşam
tarzıdır,ideolojidir...
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 11/10/2006 Saat 13:15 |
|
|
YOL AYRIMI : YA ÖZGÜRLEŞME YA ÖLÜM, BİR ADIM İLERİ-İKİ ADIM GERİ
" Yıllar önce bir yol ayrımında iki yoldaş tartışırlar:Biz bir yol
ayrımına geldik ve bu yol ayrımında her birimizin kucaklayacağı ve birlikte
olacağı herhangi bir yer,adres ve dolayısıyla zırh yok.Bundan sonraki
yolumuzu belirleyen ne olmalıdır?.Yoldaşlardan birisi ortak hareketin
olmadığı yerde , yaşamın belirleyiciliğinin egemen olacağını ve bu anlamda
yaşamın akışına bırakılarak gerçek yol ve çizginin açığa çıkmasını
savunmuştur.Diğeri ise,mevcut sistemin her durumda daha güçlü olduğundan
,dolayısıyla yaşamın akışına bırakılacak bir yaşamın nihayetinde mevcut
düzenin sınırlarının belirleyeceği yerde olacağını ve giderek sistemin gücü
dolayısıyla(hele insanların koruyucu zırhları yoksa ve tek başına sistemle
karşı karşıya iseler) ister istemez sistemle bütünleşme sonucunu
doğuracağını, öte yandan iradi otokontrol ve mücadele azminin yaşatıldığı
nefes boruları yaratılmazsa sonucun kaçınılmaz biçimde kapitalizmin ve
mücadele kaçkınlığının zaferiyle sürecin tamamlanacağı iddiasında
bulunmuştur.Bundan sonra herkes kendi bildiği yoldan yürümüş ve
muhasebeleri biraraya gelme fırsatı olmadığından şu ana kadar yapılmamış
olup,herkese kendi bildiği yolun öyle tahmin ederiz ki,doğrulundan hala
şüphe duymamaktadırlar.Şimdi ayrı kulvarlarda olan bu insanlar, geçmiş ile
hesaplaşmalarını farklı düzeylerde yapmışlardır.Ve ortaya çıktığı kadarıyla
otokontrol ve mücadele savunucusu hala bir çok noktada mevcut yapılardan
çok farklı düşünüp yaşasa da devrimci-komünist kimlik-yaşam tarzını
yaşatmaya devam etmektedir.Diğer yaşama bırakma yanlısı yoldaş ise ,çoktan
devrimci değerlere sırt çevirmiş olup mücadele çeperlerini darlaştırmış ve
sınıf mücadelesinden ve Marksist anlayış ve bakış açısından hemen tamamen
kopmuştur."
Bizim yukarda anlattığımız yaşanmış bir olaydır ve her gün belki de
yaşanan şeylerin bir tekrarıdır.Ama belki yaşanmamış bir yanı varsa,o da bu
sonuçlar üzerine önceden yapılmış tartışmalardır.Her ne kadar bu
tartışmalar da o günkü konuşmalar da karşılıklı ikna sağlanamamış ta olsa
az çok sürecin ne yöne evrileceği noktasında her iki tarafında fikri
olmakla birlikte; kişisel tercihlerin zaten sürecin sonuçları noktasında
temel kimi şeyleri ortaya çıkaracağı başından belliydi ve sonuçta da böyle
oldu.Marksizm ile yol arkadaşlığı ve yoldaşlığı ayrı değerledirmenin çok
güzel örneklerinden olmuştur bu yaşanmışlık.Her gün bunun örneklerini
farklı biçimler ve farklı kimlikler altında görmekteyiz.Her kaçış kendine
özgü araç ve biçimler yaratır.Ama sonuçta ortaya çıkan mevcut ikilemde
tuttuğu yerdir ve sonuç kesinlikle mücadele ve gereklerinden kaçıştır.Bu
durum ve sonuçları bir tarafın ciddi bedeller ödemesi ile öne çıkar iken ;
diğer tarafın mevcut durumuna kılıf uydurma çabalarının öne çıktığı ve
düzenle uzlaşının gerekçelerinin sil baştan yeniden ,Amerika'nın yeniden
keşfi gibi fırına yeniden sürüldüğü ortamlar yaratmıştır.
Yaşam derken dikkat ederseniz kapitalizm ve onun yaşamdaki karşılık
değerlerinden bahsediyoruz.Daha önceki makalelerimiz de ele aldığımız için
yabancılaşma ve onun sonuçlarından bahsetmeyeceğiz.Bu makalede daha günlük
yaşamdan ve onun mevcudundan ve insan üzerinde yarattığı deformasyona
dikkat çekmek istiyoruz.Yabancılaşmanın mevcuttan bugünkü karşılığı olan
kapitalist değerlerden daha doğrusu onun insanı insanlıktan çıkaran tüm
değerlerden uzaklaşılarak ve karşıtı olan mevcuttan özgürleşmeyle
aşılabileceğini belirtmekte yarar görüyoruz.Bu anlamda azami dikkat
gerektiren tüm insani değerlere sıkı sıkıya sarılmak ve tek tek insanların
bu noktalarda ,bu anlamda insani değerler noktasında deyim yerindeyse ciddi
bir kıskançlık içinde olması tek çıkar yoldur."Bir kere yapmaktan ya da bir
kez yanlış yola sapmaktan bir şey çıkmaz" demek tam da Özal'ın yıllar önce
kapitalist kültürsüzlüğü ezilen sınıflara yol gösterip sisteme yedeklemek
amacıyla söylenmiş sözleriyle ne kadar da benzerlik taşır değil mi?Örneğin
"bir kez rüşvet almaktan ne çıkar ki,sadece bir kerecik";"bir kez
karşımızdaki insanların haklarını gaspetmekten ne çıkar ki",bir kez
haksızlığa karşı koymazsak ne çıkar ki"....Bu örnekler alabildiğine
uzatılabilir günlük yaşantıda.
Ama hep bu bir kezler,insanın değerlerine , insanlığa yüzlerce adım
uzaklaştığı bir kezlerdir.İnsanlar farketmeden günlük yaşantısının içinden
bir çok doğrunun çıkarılmasının önünü açmışlardır.Ve diğer yandan bir kez
bir yol açılmayıversin, o yol mutlaka günlük yaşamın ve kapitalizmin doğal
sonucu olarak eskilerin deyimiyle "çır yolu" olacaktır.Bunun bir kez önü
açıldı mı sonrasında gösterilen dirençler daha zayıf kalmaya mahkum olacak
ve artık dönülmez bir yolun yolcusu olunacaktır.Öğrenilen ve edinilen bu
kapitalist yabancılaşma değerlerinden sıyrılmak hiç te sanıldığı kadar
kolay olmayacaktır.Hele ki,devrim-sosyalizm-komünizmin-marksizmin bu kadar
asgari düzeyde revaçta olduğu bu çirkef devirlerde..İster istemez
bilinçlice tercih edilen bu yol, derinden daha tahrip edici bir bombaya
dönüşecek ve sistemin bu kozu her zaman yedekte tuttuğu ve gereksinim
halinde ortalığa sürdüğü bir süprüntü düzeyinde olacaktır.Paçavraya
çevrilmiş insani değerler ile kapitalizmin ömrünün daha bir uzadığını
sanırız yeniden hatırlatmaya gerek vardır.
Mevcut kapitalist sistem ve onun taşıdığı değerler,komünist-insani
değerlerden,oransal-yaşamda kan ve can bulması bakımından yanyana koyarak
kıyas yapılamayacak kadar güçlüdür.Bunu ön kabul etmeden verilecek savaşın
başarısı hemen hemen hiç yoktur.Mevcut savaş , deveyle cüce arasındaki bir
savaş bile olmayıp,dünyanın en büyük devasa yaratığıyla basit bir atomun
savaşına daha çok benzetilebilir.Ama ideolojik-teorik anlamdaki güç her
zaman ve her koşulda insani değerler ve dolayısıyla devrim ve komünizm
tarafındadır.Sadece cisimleşmemiş bir durum vardır ortada.Bu cisimleşmedir
ki zaten ,devrim-sosyalizm ve komünizm kavgası ve onun başarısını
getirecektir.Bu anlamda devasa sorumluluk,devasa bir direnç,devasa bir
kendini ve değerlerini koruma mücadelesi,devasa bir bedel ödeme
getirecektir bu sisteme karşı verilen mücadele....Bencillik,çıkarcılık,en
yakınındakine en büyük kazığı atma düşüncesi,herkesi ve her şeyi kullanma
mantığı,üç kağıtçılık,yalan,ikiyüzlülük,vs vs vs. Tüm bu anti insani
değerler sınıflı toplumların binlerce yıldır biriktirip getirdiği
değerlerdir ya da değersizliktir.Bunların karşısına tam tersine insanı
yeniden insanlaştıran değerleri çıkarmanın ve bunu yaşamda uygulayabilmenin
zorlukları tartışmaya bile değmez.Ama devrimci olmanın ve ondan daha
ilerisi olan komünist olmanın anlamı da zaten burada açığa
çıkmaktadır.Herkesin bilebileceği gibi,Sosyalizm ve nihayetinde komünizm
kendisinden önde gelen sistem olan kapitalizmin bağrından çıkmaz.Sadece
nüveleri kapitalizmin içindedir.Örneğin onu kuracak sınıfın,proletaryanın
bu sistemin bir sonucu ortaya çıkması gibi.İnsani-komünist değerlerin bu
anlamdaki tek taşıyıcıları profesyonel ve ya amatör düzeydeki
komünistlerdir.Sınıf(proletarya) ve ya sınıflar ya da genel olarak
komünizmdeki insanlık,sınıfsal çıkarları gereği ve de bu sistemde
zincirlerinden başka bir şey kaybı olmadıklarından sosyalizm-komünizm
safındadırlar.Ki devrimin gerçekleşmesiyle birlikte her şeye yeniden
başlanmış gibi yeni bir mücadele başlayacaktır.Bu da yeni tipte ya da daha
doğrusu yeniden insanlaşmış insanlar yaratmak mücadelesi.Bu çok
köklü,yüzyılların kökleşmiş önyargılarına, birikimlerine karşı ciddi bir
ideolojik mücadele verilmesini gerektirmektedir.Bu ideolojik mücadele de
bugün olduğu gibi yarında burjuva kapitalist değerlerin güçlü olduğunu ve
insanların tek tek bunlara daha yatkın olduğunu tüm açık yüreklilikle
belirtelim.İnsanlar genel olarak kendileri için yaşamayı kendi küçük
dünyalarını daha bir yaşanılası kılmak gibi görürler.Ve bu düzende
yaşamlarının ana figürünü bu oluşturur.Ama gelin görün ki,bunu başarabilen
binde bir bile değildir.Bu anlamda toplumsal mutluluk ve toplumsal
birliktelikle yaşanılası bir dünya kurulabileceğine inanmak onlar açısından
daha bir zordur.
Öte yandan kapitalizm,her gün her tür olanaklarını
kullanarak(televizyon,radyo,günlük yaşamda egemen kılınamaya çalışılan tüm
değerler sistemiyle vs vs ) bu toplumsallığı bitirip( ki,insanı insan kılan
da bu toplumsallığıdır) tek tek bireylerin sistem içinde yalnızca bir avuç
bireyin sahip olduğu olanakların hayaliyle varlığını sürdürmek için korkunç
paralar harcamayı bile esirgememektedir.Ya da dini değerler aracılığıyla
insanın tinsel ya da ruhsal dünyasına egemen olarak bu dünyada yaşadığı
azapların karşılığı olarak öteki dünya da cennetler yaşayacağını vaaz
ederek iktidarını sağlamlaştırmaya çalışmak için bir imamlar ya da papazlar
ordusunu beslemeyi göze almaktır.Her gün günlük yaşamla birlikte yaşanan bu
ideolojik bombardımana karşı gerçek insani değerlerin ne türden devasa bir
güce karşı mücadele ettiği başlı başına anlaşılır kılınmaktadır.Diğer
yandan,korkunun hükümranlığını sağlamak ta bir bakımdan gereklidir sistem
açısından.Her gün onlarca örneği ile sisteme karşı olanların neler ile
karşı karşıya kalacağını göstermek ve yaşatmak ile yüreklerdeki ve
beyinlerdeki korkuyu ve yaşam karşısındaki güçsüzlüğü pekiştirmeye
çalışmaktadır.Bunda da başarısız olmamaktadır.
Devrim istemek ve hayal etmek,dünyanın en güzel,en insani,en iyi
düşlerini görmek gibidir.Ama istemek ile gereklerini yapmak arasında
keskin bir viraj vardır dönülmesi gereken.Dünyanın her türden kandırıcı
değerlerine,günlük yaşamın cezbedici çekiciliğine,her türden korku
duvarlarını aşıp geleceğe inanç ile zorlu bir yürüyüş demektir
bahsettiğimiz.Kendisinden kat be kat daha güçlü değerlere,bir avuç insan
ile başlayan ve ancak devrimle-sosyalizm ile taçlandığında ete kemiğe
büründüğünde anlamlı ve geçerli olan bir yeni dünya mücadelesidir verilecek
olan.Bu yürüyüşte bu dünyaya ait olan ne varsa elinin tersi ile itmek
vardır esastan.Gün ile geleceği kaynaştıran yaşamı ve savunduklarıyla bir
olan vardır.Mevlana'nın deyimiyle,"ya olduğu gibi görünmek ya da göründüğü
gibi olmak vardır"
Yalnızlık vardır.Nazım'ın deyimiyle "yaşamak bir ağaç gibi tek ve
hür" ve nihayetinde "bir orman gibi kardeşcesine " vardır.Bir kapitalist
değerler kuşatması içinde yalnız ve bir başına kalmak pahasına( ki
gerçekten yaşamda böyle olmaktadır.) dimdik ayakta değerlerin savunusunu
yapmak ve yaşamak vardır.Bir orman gibi kardeşce yaşamak pahasına özgürlüğü
gerekirse tek başına yaşamak vardır.Yılmadan,yorulmadan ,bitip tükenmez bir
enerji ile geleceği kurmak ve kendisi gibi insanları çoğaltmak gibi iğneyle
kuyu kazmak vardır.
Tercihler insana özeldir kuşkusuz.Baştan verdiğimiz örnekte tam da
buna yönelik idi.Ama bu tercihler, yaşama ilişkin bakışın ,felsefi ve
pratik duruşun karşılığıdırlar.Zira yapılan tercihler bu anlamda sınıfsal
olmaktadırlar.En nihayetinde yaptığımız ve edegeldiğimiz her davranışın bir
anlamı vardır yaşamda.Kendimizi mevcut dünyadan soyutlayarak
yaşayamayacağımıza ve de felsefi olarak davranışlarımız soyut şeyler
olmadığına göre mevcut dünyadaki anlamları her şekilde karşılığı olan
olgulardır.Bu anlamda yaşamın kendisi bir denek taşı görevi görmektedir.Bir
turnusol işlevine sahip olmaktadır.Kimiz?Neyiz?Niye ve ya niçin
yaşıyoruz?Yaşamımızı anlamlı kılan nelerdir?İnsan mıyız değil miyiz?(Sakın
bunu kimse değerlendiremez denmesin.Zira bunun denenebilir ve
gözlemlenebilir bilimsel kanıtları vardır.Örneğin
dürüstlük,namusluluk,onurluluk,toplumsallık,paylaşımcılık,vs vs
svs.)Dünyayı ve evreni nasıl algılıyoruz?
Bu sorular uzatılabilinir.Bu saydıklarımız ışığında tercihlerin
kişisel ama sonuçlarının toplumsal olduğunu ve nihayetinde bu seçimlerin
nesnel olarak yaşamda bir yanda ya da diğer yanda olmak gibi bir
taraflılığa işaret ettiği gün gibi açığa çıkmaktadır.
Zor ve engebeli bir yola çıkmış olanlar,gemileri yakmak
zorundadırlar.Laf ta değil gerçekte yakmak zorundadırlar.Geriye her dakika
ve saniye dönüp bakanların profesyoneller ordusu içinde yer almalarını
beklemek ya da bu gibilere yer açmak,yaşam ile ölüm arasındaki ince sınır
çizgi gibi algılanmalıdır.Bırakınız yaşam içinde debelenip "kendilerini"
aramaya çıkanlar kendilerini bulsunlar.Bırakınız,yaşamın akışı içinde
kendine yer açmaya çalışanlar "kendilerini açsınlar" ya da
"aşsınlar".Bunlara uzun soluklu ve her şeyiyle dimdik ayakta durmak
gereken bir yolda gereksinim olmadığı gibi bu gibiler ayakbağıdırlar.Öte
yandan yarı yolda gemiyi ilk terkedenler olarak geniş yığınlara olumsuz
örnekler oluşturanlardır.Ki bu gibiler sayesinde bu düzen daha uzun
yaşamaktadır. Gemiyi kişisel çıkarları yüzünden,kariyerleri uğruna
terkedenler ile ideolojik alanda sistemle eşdeğer oranda
hesaplaşılmalıdır.
Şairin dediği gibi;"devrim en uzun koşuysa eğer o, onun en güzel
yüz metresini koştu".Deyip kenara çekilmek değildir tercihimiz ya da böyle
olmamalı.Belki de bu koşunun maraton olduğunu bilerek ,bu en uzun koşuya
göre biçimlenmek,hazırlanmak,nefes kontrolünü ona göre planlamak vs vs vs.
gereklidir.(Belirtelim ki,Can Yücel bu şiiri Denizler için yazmış olup
,onların en içten devrimciler olarak kısa yaşamlarını betimlemek için
yazmıştı bu satırları.)En uzun koşu olan maratonu göze almamış olanların
,bu koşuyu tamamlamaları düşünülemez bile.Yarı yolda bırakıp gitmek için
bahaneler yaratacaklar ile yürünecek hiç bir yol yoktur ve olamaz
da....Yıllardır söylenilenleri ve hataları sanki yeni kavrıyormuş gibi
algılayıp bırakıp gidenlerin ya da kuyruklarına basıldığında kendi acısıyla
ortalığı kasıp kavuranların inandırıcılığı olabilemez.Bu olanaklı
değildir.Kendileri yaptığında olumsuzluk olmayacak,bir başkaları yaptığında
olumsuzluk olarak kaydedilecek...Basit insani bir kural olan"kendine
yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma" yı bile günlük yaşamında
gerçek kılmayanların, geleceği yaşamaları ve ya yaşatmaları akla bile
gelmemelidir.
Devrimin, kendini devrim için aşamayanlar ile işi olamaz.Tarih
ve gerçek devrimci komünistler,onları hakettikleri yere
göndereceklerdir.Yıllardır aynı şeyleri yapıp bir adım bile yol
almayanların yalan ve ikiyüzlülüklerini suratlarına şamar olarak
çakacaktır.Eleştiri ve özeleştiri silahını, devrim ve devrimin çıkarları
uğruna kullanmayanlar eskimiştir.Her yenilgi ve geri çekilmenin arkasından
daha gerilerden başlamanın hesabını kimseler vermeye
kalkışamayacaktır.Umutları bitirmenin ve yığınları kandırmanın bedelini
ağır ödeyecektir , devrimci komünizmden nasibini alamayanlar...
Yaşam,kapitalizm insani olan her şeye düşmandır.İnsan kendisi
olmaya başladığında kapitalizm zaten tarih sahnesinden silinip
gidecektir.Bir daha geri dönememecesine.Yabancılaşmanın karşıtı özgürlük ve
yeniden insanlaşmadır demiştik.Yeniden insan ve insanlığı ayakları üzerine
dikmek kadar zorlu ve ağır bir görev yoktur.Bu tarihin bir avuç insana
yüklediği özel bir görevdir.Budur ki,gerçek bir bireyin kurtuluşunun
toplumsal kurtuluşta aranması gerçeğidir ki,bilimsel olarak sınıf
mücadelesini yani devrimci komünizmi tüm diğer sapma akımlardan(anarşizm ve
benzeri) ayırmaktadır.
Yukardaki yaşanmışlık,hayatın her alanında geçerli kılınmak
zorundadır.Ayrişmalar , yep yeni ve güzel birlikteliklerin habercisidir.Bu
temel ayrışmalar yaşanmadığı sürece hep geriye dönüp bakmak gerekecektir.Bu
da Lenin'in ifadesiyle "bir adım ileri, iki adım geri"demektir.Mevcuda
direnmenin ve yeni bir dünya yaratmanın zorluğunun bilincinde ve ayırdında
olarak haydi ÖZGÜRLEŞME,İNSANLAŞMA VE MÜCADELEYE...
YENİ,YAŞANILASI BİR DÜNYA YARATMAK ELLERİMİZDEDİR !!!!
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 16/10/2006 Saat 14:06 |
|
|
DERSİM,DERSİMLİLİK-ALEVİLİK,KIZILBAŞLIK
Alevilik,uzun yıllardır bu ülkede çok değişik biçimleriyle
tartışılmaktadır.Sadece ülkemizde değil,bir çok Avrupa ülkesinde
Akademisyenlerce bile araştırma konusu yapılmış olagelen bir konu olmaya
devam etmektedir.Bu toprakların en önemli zenginliklerinden olan Aleviliğin
bu kadar ilgi toplamasının bir nedeni eğer politik ise,öte yanda ise
kültürel,sosyal,politik bakımdan tuttuğu yer vardır.Bu bakımdan çok değişik
boyutları olan bu sorunu,darlaştırarak tartışmak elbette olanaklı olmamakla
birlikte,biz bir kaç yönüyle bakmaya çalışalım.
Alevilik,Ali yandaşlığının tutumunu,bakış açısını,yaşam biçimini
anlatmaktadır kelime anlamıyla.Bu açıdan Alevi ise,Ali yandaşlığına
karşılık gelmektedir.Yalnız,burada bir ayrıntıya dikkat çekmek isteriz ki,
o da sonradan alevi olunamayacağı ama onun tarikati,tasavvufi yapısına
dahil olunabileceğidir ki,örneğin Anadolu'da sonradan aleviliği
benimseyenlere Bektaşi denmektedir.Alevi ana-babadan doğmuş olmak bu tanım
için yeterli görülse bile,aleviliği felsefi olarak taşıma bakımından bu
yeterli değildir.
Aleviliğin Kökeni:
Alevilik daha doğrusu Ali yandaşlığının çıkış noktasına bakıp
değerlendirmeden sonrası süreci ve gelişmeleri doğru olarak yorumlayabilmek
mümkün değildir.
Muhammedin ölümüyle birlikte başlayan iktidar kavgasının bir ucunda
Ali,diğer ucunda ise sırasıyla Ebubekir,Osman veÖmer yer almaktadır.Bu
iktidar kavgasında sonradan saydıklarımız Ali ve taraftarlarına baskın
olmuşlardır ve iktidarı uzun yıllar sürdürmüşlerdir.Bu iktidar kavgasında
taraf olan kesimler Arabistan yarımadasında zamanın önemli tüccarlarıdır
aynı zamanda.Siyasal ve ekonomik olarak güçlerini koruyan bu üç halifeden
sonra,iktidara Ali geçmiş;ama yine bu kesimlerce iktidarı sahiplenilmediği
gibi Ali,ibadet esnasında katledilmiştir.Böylece iktidar yeniden eski
tüccar sınıfının ve köle sahiplerinin eline geçmiştir.Arkasından iktidar
mücadelesinin Ali'nin ailesince de sürdürrülebileceği düşünülerek Ali'nin
ailesi çocukları-torunları ile birlikte Kerbela'da hunharca
katledilmiştir.Böylece Arap yarımadası uzun yıllar sürecek olan Emevi
hanedanlığının kontrolüne girmiştir.
Öte yandan akınların çoğu doğuya doğru yapılmış olup islamiyetin
yaygınlaştırılması ve sömürgeleştirmenin devamı sağlanmıştır.Bu süreç ile
birlikte,bir yandan dinler savaşı ve öte yandan dinlerin kendi içinde
tarikat ve ya mezhepsel savaşlar yaşanmıştır.Hemen hemen aynı dönemlerde
olmasa da batıda ki mezhebi savaşlar ile doğudaki mezhebi savaşlar
süregelmiştir dönemsel olarak.Elbette ki,bu savaşın esası ise siyasal
iktidarın ele geçirilmesi ve egemenliklerinin tahkimi ve
perçinlenmesidir.
Sonradan sunni islam diye tanımlanan akımın,siyasal ve ekonomik olarak
iktidarı ele geçirmesiyle birlikte bu mezhebi kavganın ve bir çok bölgede
zorla müslümanlaştırma kıyımlarının yapıldığına tanık olmaktayız.(Bunun
için,Erdoğan Aydın'ın Nasıl Müslüman Olduk kitabına bakılabilir.)Ali
yandaşları ise Araplar içinde Şia(Ali yandaşlığı anlamına gelmektedir)
adıyla anılmakla birlikte çeşitli bölgelerde özellikle bugünkü İran ve
Irak'ta ciddi muhalif hareketler örgütleyip,mevcut iktidar ile
çatışmaktadır.Bu süreç ile beraber ve dönemsel olarak, Kürtlerin ilk
müslümanlaştırılan uluslardan olduğunu ve en nihayetinde Anadolu'ya
akınlarından önce islamiyetle tanışmış Türk boylarının çoğunluğunun
güneyden Anadolu 'ya girişlerinin başladığını söyleyebiliriz.Esas Türk göçü
İran'ın güneyinden gerçekleşmekle birlikte,önemli bir kesimin de İran'ın
kuzeyinde İran horasan'ından Anadoluya geçtiklerini belirtmeliyiz.Kuzeyden
gelen kesimler ile güneyden gelen kesimler arasında ciddi kültürel farklar
sonraki süreçte ortaya çıkacaktır zamanla.
Şialık ile de tanışan Türk boyları Türklerde ve geçtikleri ve
yaşadıkları tüm topraklarda edinmiş oldukları tüm kültürel değerleri
harmanlamış ,onlardan kendi yaşam tarzlarına uygun olanları seçip
saklamış,yaşamış;kendine uzak olanları ise benimsememiştir.Siyasal
olarak,Beylikler döneminde nispeten kardeşce yaşayan değişik
köken,mezhep,ırk vs den halklar Osmanlının Anadoluya tam hekimiyet
sağlayınca durum farklılaşmaya başlamıştır.Osmanlı,yüzyıllar süren kıyım
harekatıyla zamanın deyimiyle Anadolu kızılbaşlığını tümüyle bitirmeye
çalışmıştır.Ama nafile.Hala yaşamaktadır.Kızılbaşlık deyimi de,Anadolu ya
özgü bir deyim olarak,Anadolu şialarını tanımlamıştır.Anadolu şiaları
kendine kızılbaş demişlerdir.Dışındaki güçlerde.Henüz Alevi deyimi
yoktur.
Şu anda bile Alevi deyimi sistemce ehlileştirilmiş kızılbaşın
karşılığı olarak günlük dilimize ideolojik olarak ezenlerce
sokulmuştur.Zira kızılbaşlık,direnci,mücadeleyi,hakkı,hukuku,mazlumu vs vs
temsil etmektedir.Tarih boyunca da böyle olmuştur.Anadolu topraklarındaki
osmanlıya karşı isyanların liderleri hep kızılbaşlık olagelmiştir.Anadolu
aleviliğini daha doğrusu şialığının aslında tarihsel karşılığı
kızılbaşlıktır.Ama süreç ile birlikte anadolu şialığı sunnileşmenin de
etkisiyle,özellikle Dersim dışında alevileşmiştir.
Alevilik nedir ne değildir?
Alevilik derken bundan sonrasında aksini belirtmez isek,kızılbaşlık
olarak anlaşılmasını isteriz.Zira Alevilik deyimini salt bugün insanlar
bizi daha rahat algılasın diye kullanıyoruz.bu ön belirtmeyi yaptıktan
sonra konuya geçelim.
Alevilik Anadoluya özgü Ali yandaşlığının da ötesinde bir kültürler
karışmasının ve onların en güzel özelliklerinin kaynaşmasının bir üst
tanımıdır dersek yanlış bir saptama yapmış sayılmayız.Alevilik,yaşama bir
bakış,bir felsefi duruş ve bir yaşam biçimine karşılık gelmektedir.Ama öte
yandan Aleviliğin,dinsel bir yanı olmadığını söylemek ;gerçeği tümüyle
inkarı demektir.Zira oluşum ve çıkış süreci,iktidar savaşlarının da
etkisiyle kesinlikle dinsel ve giderek mezhebidir.Ama ikitidar dışında
kalmanın kazandırmış olduğu bir zenginliği kesinlikle içinde taşımaya aday
olması bir yana taşımıştır.
Alevilik bu yanıyla dinsel bir kimliktir.Zira,kendi içinde
barındırdığı dinsel ibadet biçimlerinden ve değişik kültürleriin
harmanlanmasından kaynaklı inanç birikiminin bizlere gösterdiği budur.Eski
Türk dinlerinden Şamanizmden tuttalım da
,Zerdüştizm,süryanilik,hıristiyanlık,yezidilik vs tüm dinsel inanışların
öğelerine alevilikte rastlamak olanaklıdır.(Elbette biz,bir din bilgini ya
da sosyolog değiliz.Bu söylediklerimiz,yapılagelen ve hala sürmekte olan
bilimsel çalışmaların sonucu olarak ortaya çıkan bir durum tespitine
karşılıktır.siyasal değerlendirmelerimiz elbetteki bu bilimsel çalışmaların
üzerine oturtmamız gereklidir.Tarihsel gerçekleriyle birlikte.)Bunun en
önemli nedeni ise,Anadolunun ciddi bir geçiş yolunda olmasının
yanında;Anadolunun geçmişten bu yana zengin bir kültürler altyapısına sahip
olmasıdır.Alevilik,kendi cidarındaki tüm diğer kültürlerden etkilenmenin
yanında ,kendisi de diğer kültürleri etkilemiştir.Anadolu isyanlarının en
göze çarpan biçimlerinin bu tarihsel muhalefet örgüsünün dokularını kendi
üzerinde taşımasının bir önemli nedeni budur.
Alevilik,tarihsel süreç içinde Osmanlının ciddi baskılarına dayanmak
ve direnmek için kendi içine kapalı bir toplumsal düzenek kurmuş,kendi
içsel hukukunu oluşturmuş,bu yanıyla kendi iç iktidar yapısını kendine özgü
biçimleriyle oluşturmuştur.Cem cemaat,kendi arazi sorunlarından kan
davalarına kadar bir çok içsel sorunun çözüm mercileri olmuştur.Mevcut
toplumsal düzenin sınırları ,aleviliğe sınırlar koyamadığı için kendi iç
dinamikleriyle beslenen bir yapısal eğilim oluşmuştur.Osmanlı baskınları ve
kıyımları , osmanlının ulaşamayacağı yerlere itmiş ve kendi içine daha çok
kapatmıştır,aleviliği.Alevilik,osmanlının batı-doğu yapıştırması kültürel
yapısından uzak alevilik,kendi kültürel değerlerini oluşturmada bu
topraklara özgü bir yaratıcılık ve taşıyıcılık özelliğini ta bin yıllardır
taşımıştır ve taşımaya devam etmektedir.Alevi deyiş ve
türkülerinin,yıllardır bozulmadan gelmesinin nedeni budur.
Alevilik,yukardaki anlatımdan da anlaşılacağı üzere,bir dinsel ve
belki de iktidar olamanın ve sürekli aşağıdakilere özgü olmanın getirmiş
olduğu kadarıyla kültürel bir harmandır.Bir yaşama bakış açısıdır.Bir
ahlaki akımdır kimi yönleriyle.Çeşitli tarikati eğilimlerde ifade bulduğu
kadarıyla,bir ahlaki düzenektir.Bu en iyi örneğini,Bektaşilikte
bulmaktadır.
Bektaşilik,yine Anadolu kızılbaşlığını düzene yedeklemenin bir biçimi
olmuştur Osmanlıca.Bektaşilik,Anadolu kızılbaşlığını ehlileştirip,islami
çerçevede tutmak ve sadece ahlaki,dini yönleriyle öne çıkan bir tarikati
yapıya kavuşturulmak istenmiştir.Bu anlamda da Osmanlıca Bektaşilik
desteklenmiş olup,Bektaşi müritleri azami özgürlüğe sahip kılınmış ve
çeşitli olanaklar tanınmıştır bu akıma.(Ki,hala Bektaşilik kızılbaşlığın
karşısında ehli bir yapı olarak varlığını sürdürmek yanında,faşist devletçe
de desteklenmektedir. )
Dersimin Bu Kültürel Yapıdaki Özgünlüğü:
Dersim bir kızılbaşlık yurdudur tarihten bu yana.Dersim çok çeşitli
uluslardan insanların birlikte ve kaynaşarak yaşadığı ender güzellikte bir
kültürel mirastır.Dersimde,Ermenilerden Türklere,Kürtlerden Azeri
kökenlilere vs kadar uzanan bir uluslar harmanı ile yine esası kızılbaşlık
olan bir genel yaşam biçimi hüküm sürmektedir.Dersim bozulmamış ve genel
olarak kendini korumuş bir orjinal kızılbaşlık felsefesinin mekanıdır.Bir
çok yerde,batıda ya da orta anadoluda kızılbaşlık kültürünün tarihsel
olarak kapitalizmin feodal değerleri çözmesinin de etkisiyle kırıntılarıyla
varlığını sürdürmeye çalışan bir kültürün;orjinal biçimlerine rastlamak
olanaklı değildir.Bu anlamıyla Dersim üzerinden daha çok çalışmanın
yapılmasının mantığı daha kolay anlaşılırdır.
Dersim,yukarda saydığımız kültürleri kendi içinde kendi potasında
eriterek ve sindirerek kendine has bir kültür ve gelenekler manzumesine
erişmiştir.Dinsel inanışlardan tutun da ,günlük yaşantıda bir çok öğede bu
belirgin olarak
gözlenebilir.Şamanların,zerdüştlerin,hıristiyanların,yezidilerin,müslümanla
rın en olumlu özelliklerini alıp harmanlamış ve kendine has bir yapı
oluşturmuştur.Zira bu zamanla siyasal iktidarların şimşeklerini üzerine
çekmekle kalmamış,Dersime sayısız seferler düzenlenmiş ama zaferleri 38 ile
gerçekleşmiştir.Elbette ki kapitalizmin gelişmesi ve egemen üretim biçimi
haline gelmesi ile birlikte...
Dersim , bu farklı yönleriyle ve bu harmanlamayla beraber , kendisi
gibi alevi olan topluluklar ile ortak özellikleri olsa bile bir çok ayrıksı
özellikleri de bulunmaktadır.Bu inanışlarından tutunda aleviliğe
yaklaşımına kadar bir çok alanda ayrıntısıyla tartışılınabilir.Bugün bir
batı alevisi ile dersim alevisini yanyana getirdiğiniz de bir çok
farklılaşmayı birarada görmek olanaklı olacaktır.(Biz konu çok uzun
araştırmaların ürünü olup bir makaleye sığamayacağı için,çok kısa tutmaya
çalışıyoruz.Okuyucunun bu anlamıyla anlayışına sığınarak zihinsel
jimnastikle kendisinin çeşitlendirmesi ve düşünmesini sağlamak amacıyla
yazıyoruz.Zira hala bir çok konu çok çeşitli boyutlarıyla
araştırılmaktadır.Bugün için geçerli bir sonuç yarın geçersiz
olabiliyor.)
Dersimlilerin Alevilikten genel olarak farklı bir kulvarda olduklarını
iddia edip Dersimlilerin ,kızılbaşlık denilen bir toplumsal yapının üyeleri
olduğunu iddia eden yapılardan tutalımda,Zaza diye bir ulusun bir parçası
olduğunu iddia edenlere;Kürt ve ya Türk olduklarını iddia edenlere kadar
bir çok akım mevcuttur şu anda Dersim üzerine.Herkes kendi çapında
ararştırmalar yapmaktadır.Ve kendin ce kendini doğrular çalışmalar
yapmaktadır.
Biz bu türden çalışmaların yöntemsel yanlışlıklara saptığı için doğru
sonuçlar üretmeyeceğini söylemek isteriz.Zira bilimsel çalışma,bir peşin
yargıyı doğrulamak için yapılmaz.Önce fikirler oluşturup,sonra onları
doğrulayacak kanıtlar oluşturmak bilimsel bir çalışmanın yöntemi
olamaz.Bilimsel çalışma önyargılarla bağdaşamaz.
Biz bu anlamıyla yukardaki savların hepsinin kendi başına iç
tutarsızlıklar taşıdığından hareketle,Dersimin farklılığını kabul eder
iken,onu başlıbaşına yukardaki savların tek bir biçime karşılık getirilerek
Dersim ve Dersimlinin anlaşılamayacağını düşünüyoruz.
Dersim Nerede Duruyor?
Dersim bu düşüncelerin aslına bakarsanız tam ortasında duruyor.Dersim
ne tek kürttür,ne tek türktür,ne tek ermenidir.Dersim ne tek başına
alevidir,ne tek başına sunnidir,ne de tekbaşına kızılbaştır.Dersim gerek
ulusal yapısı itibarıyla ve gerekse de dinsel-mezhebi-yaşama bakış açısıyla
hepsidir.(Bu arada saçma bir tartışmaya girenlerde,saçmalığı
düzeltmelidirler.Zira Dersimin alevimi kürt mü diye bir tartışma
olamaz.Zira ikisi farklı tabanlarda yer alan olgulardır.birisi ulusal bir
değere,diğeri ise,dinsel-mezhebi-yaşama bakış açısına denk
gelmektedir.Tartışma zeminleri kesin olarak birbirinden farlıdır
dolayısıyla.)
Hepsidir .Zira diğer türlüsü Dersimin orjinalitesini anlamamak ve
değerlendirememektir.Dersimi dar sınırlar içine hapsetmektir.Tam da Düzenin
ve faşist devletin istediği gibi.Dersim de bu saydığımız kesimlerden köken
olarak gelenler vardır.Ama Dersim bunların hepsini kaynaştırmıştır ve
ortaklaştırmıştır ve bir potada birleştirmiştir.O da
Dersimliliktir.Dersimde hala bir tek kelime ne dersimce ve ne de kürtçe(ya
da zazaca ile kırdaski) bilmeden konuşan kökenleri Ermeni olan kabileler
vardır.Dersimde Kırdaski ile Dersimceyi ikisini birden konuşan ve bilen
kabileler vardır.Tarih boyunca Egemenler Dersimi asimile etmek için uğraş
vermişlerdir.Bunun için Bektaşiliği kullanmışlardır.Bektaşi dedelerini
gönderip Dersime yerleştirmişlerdir,orayı Türkleştirmek için.Örneğin Dersim
kabilelerinden Sarısaltıklılar ve Dervişcemalliler köken olarak Türkmen
boylarındandır.Ve Hacı Bektaş Dergahından bizzat Dersimi Türkleştirmek için
gönderilmiş olup,sonraki süreçte bu kabileler burada
çoğalarak,dersimilerle kaynaşmışlardır.
Ya da yine egemenler tarafından Dersimi sunnileştirmek için gönderilen
Kürt aşiretleri mevcuttur.Ama gelen aşiretler bu toplum içinde erimiş olup
kızılbaş olmuşlardır.Keza Ermeni kökenliler ve Kafkas kökenli kabileler
vardır.Halk arasında kılıç ile dönme dedikleri kesimler vardır.
Sonuç:
Dersim her yönüyle bu orjinaliteleri kendi içinde
barındırmaktadır.Dersimi bu anlamıyla belli kalıplara koyup sıkıştırmaya
çalışmak,Dersimi bitirmek ile eşanlamlı olarak kavranmalıdır.Ayrıca
tarihsel olarak yazılı bir kültüre sahip olamayışımız,epeyden beridir
yapılan çalışmalar ile ortaya çıkacak sonuçların nereye götüreceğinden
bağımsız olarak tartışmalarımız bu ortak değerler üzerinden yürütülürse
başarılı olabilir düşüncesindeyiz.
Beri yandan,Dersim açısından aslına bakarsanız,kim kendini nasıl
hissediyorsa öyle yaşayıp düşünmelidir.Bu anlamıyla azami hoşgörü
kültürünün mirasçıları olarak ,önyargılardan arınarak sürece bakmayı
bilmemiz gereklidir.Dersim,sadece Anadolu da değil,dünya üzerinde belki
farklı kategoride ele alınıp değerlendirilmesi gereken bir kültürel
çeşitlilik ve farklılığa sahiptir ve Dersimli bununla övünmelidir.Kendini
kalpılara sığdırmaya direnmelidir.Bilimsel düzeyde yapılacak çalışmaların
en önemli destekçileri olmalıdır Dersimliler.
Dersim kalıplarla bağdaşmaz,sığamaz.O Dersimi Dersim yapan,Munzur
gibi,insanı gibi,kendine giydirilecek deli gömleklerini yırtıp atmalıdır.O
kendi bildiği yoldan asice,özgürce,farklıca akmalı ve yürümelidir.Dersim
Dersim yapan özelliklerden uzaklaşmamalıdır.
Dersim gerek ulusal gerek dinsel-mezhebi açıdan farklı konumunu ve
zenginliğini korumayı becermelidir.Bunda kendine
ilerici-devrimci-demokrat-komünist-yurtsever diyen insanların sorumluluğu
büyüktür.Dersim Onurdur.
Öte yandan,herkes bilirki,sistemin ve egemenlerin ezilenleri yönetmede
kullandığı yöntemlerden en önemlisi böl-parçala-yönettir.Bu egemenlerin
yüzyıllardır uyguladığı bir yöntemdir.Bizler açısından ise,hangi
ırktan,hangi mezhepten,hangi cinsten olursa olsun önemli olan köken
değil,sistem açısında durduğu yerdir toplumsal
kesimlerin,kategorilerin...biz ayrıştırmaya değil birleştirmeye elbette
ortak paydalarda çalışırız.Ayrıştırmak,bölmek kapitalizmin
işidir.Sermayenin dili,dini,ırkı yoksa ezilen sınıf ve kategorilerinde
yoktur.Ama bir yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için belirtelim ki,bu
kökenlerin reddi ile olmaz ve tam aksine kabulüyle
olanaklıdır.Farklılıkların kabülü ve benimsenmesi ile birlik
olanaklıdır.Tüm bilimsel çalışmaların da bu tutuma hizmet etmesi tek
insani ve doğru bakış açısıdır.
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 22/10/2006 Saat 08:20 |
|
|
YEŞİL GERİCİLİK-KÖKTEN DİNCİLİK DESTEKLENMELİ Mİ?
Son bir kaç yıda,özellikle pratik kimi gelişmelerin de
etkisiyle(emperyalizmin fiili Ortadoğu müdahalesi vs.),köktendinci kimi
hareketlerin(Hizbullah,Hamas vs.) ilerici olup olmadığı ya da desteklenip
desteklenemeyeceği tartışılır oldu.Kökten dincilik yaşadığımız coğrafyanın
ve de sınıflı toplumların ortaya çıkışı kadar eskidir.Yada dünyamızın hiç
te yabancı olmadığı bir durumdur.Zira Ortadoğu hiç ysbsncı
değildir.Keza,İslamın yapısal olarak köktendinciliğe yatkın olduğunu
peşinen belirtmeliyiz.(Gerçi diğer dinlerde de aynıdır ama İslam bu noktada
daha belirgin bir noktadır.)Zira din olarak İslamın kendisinin şerri
hükümleri ve günlük yaşamın tümünü düzenlemeye dönük bir çok hüküm
içermesi;beri yandan bu hükümlerin dinin vazgeçilmezleri-emri olduğunun
önkabulü köktendinciliğin alt yapısını oluşturmaktadır.
Din Halkın Afyonudur.Gelişme ve İlerlemenin Önünde Engeldir.
Dinin tarih boyunca,egemenlerin elinde ezilenleri,sömürülen
milyonları mevcut düzenlerin devamı uğruna afyon gibi kullanıldığını
görmekteyiz.(Bknz.SENDİREN .Din ve Laiklik sorununa Devrimci Yaklaşım)Din
doğada ve toplumda olup biteniilahi bir gücün iradesinin sonucu gibi
göstererek,olayları yönlendiren nesenel yasaları redederek;dünyayı
veçevreyi tanıma olasılığını yadsıyarak insanların doğanın ve toplumun
yasalarını tanımalarını önler.Öte yandan bu yasaların ortaya konmaları
halinde kendilerine sağlayacağı yararların önüne bent çeker.Bu bakımdan bir
yerden sonra hep ilerleme düşmanıdır din.Bu bakış açısıyla Din ne ezelidir
ve ne de ebedidir.Gelişmenin belli bir noktasında ortaya çıkmış ve çeşitli
nedenlerle biçimden biçime girmiş olup;tarih düzeleminde geçicidir ve
kendini yaratan sosyal koşulların ortadan kaldırılmasıyla ortadan
kaybolacaktır.
Din bizlere göre(Marksistlere göre) Adaletsiz düzenin yolaçtığı
acılara karşı ezilen milyonlar için bir sığınaktır.Öbür dünyada
ödüllendirme adına,uysallığı,yazgıya boyun eğmeyi vaaz ederek,ezilenleri
dünyayı değiştirmeden vazgeçirip edilgenliğe iter.Böylece gerçekten adil ve
insani bir düzenin kurulmasının önüne geçerek, en nihayetinde mevcut sömürü
düzeninin sürmesini sağlar.Bu açılardan gerçekten de"din ,halkın
afyonudur."
Ortaçağ Avrupasında din ile devlet işlerinin içiçe
geçmişliği,kilise-okul biraradalığı kapitalizmin gelişmesiyle
beraber,üretimin yoğunlaşması ve manifaktürden fabrika tarzı üretime
geçilmesiyle,alt yapıya egemen olan kapitalizm ile üst yapıya egemen olan
feodalizm ile çelişir hale geldi.Bu çelişki, burjuvazinin ezilen milyonları
eşitlik-özgürlük-adalet sloganlarıyla örgütleyip iktidarı almasıyla son
buldu.İşte burjuva demokratik devrimlerin özü.
Ardından gerek üretimin ihtiyaçları ve gerkse günlük yaşamda ayakbağı
olan kilise-okul birlikteliği,laik eğitimi ve mücadeleyi zorunlu kıldı.Ve
müthiş ve korkunç onyılları bulan bir mücadeleye sahne oldu düreç.Sonuçta
kazanan çağ Avrupasında burjuvazi ve mücadeleyi yürüten milyonlar;kaybeden
ise kilise ve köktendincilik oldu.Ve bu reform hareketidir ki,en
nihayetinde çağ Avrupasını modern kimliğine kavuşturdu.Rönesans
Avrupası,Reform Avrupasıyla buluştuğunda bu köklü değişiklik ve ilerleme
sağlanabildi.
Ama gelin görün ki,20.yy. Avrupası ve Amerikası,ileri düzeyde gelişmiş
emperyalist kapitalizmin merkezlerinde köktendincilik gerçeği ile yeniden
yüzyüze kaldı.Bu durum birincisi,kendi içinde dine yönelimin güçlenmesi ile
karekterize oldu ki,zira bunun nedeni de kapitalizmin doğal sonucu olan
yabancılaşmanın yaratmış olduğu boşluk ile emekçilerin bu boşluğu
doldurmak-yaşama karşı güvensizlik-korkularının sonucu olarak iç huzura
kavuşmak-yalnızlığını gidermek uğruna dine yönelmiş yığınlar sonucunu
üretti.İkincisi,emperyalist kapitalizm ve onun sömürgelerdeki yerli
işbirlikçilerinin geniş emekçi yığınları sistem dışına
çıkmamaları,komünizmin-sınıf mücadelesinin "kucağına düşmemeleri" için
fiili olarak dini ve özellikle de islami köktendinciliği geliştirme ve
kullanmaları olmuştur.Başını ABD emperyalizminin çektiği güruh,meşhur yeşil
kuşak projesini geliştirmeden önce de,gerek kendisi ve gerekse yerli
işbirlikçileri aracılığıyla dini sonuna kadar kullanmışlardır.
Yeşil Kuşak Gibi Projeler ve Köktendincilik ve Destekleme
Sorunu:
1970 lerden sonra ise,Kuzey Afrika ve Ortadoğuda sistemli bir biçimde
yürürlüğe knulmuştur.Adım adım politik örgütlenmeler oluşturulmuş,bizzat
emperyalist merkezlerde eğitilen militan ve yöneticiler,bu coğrafyada yerli
yöneticilerin de gözetiminde korunup kollanarak büyütüldü.Böylece İslami
köktendincilik,bu coğrafyanın önemli bir olgusu haline geldi ve hala başat
bir biçimde varlığını sürdürmeye devam etmektedir.Örneğin El Kaideyi
kuran-yöneten ekip bizatihi CIA nın eğitip görevlendirdiği ekiptir.İkiz
kulelere saldırının da CIA nın işi olduğunu bugün her sıradan insan bile
görebilmektedir.ABD nin büyük Ortadoğu-Kuzey Afrika projesi ve bölgedeki
emperyalist açık işgalinin gerekçesini yaratan da,CIA nın kontrolünde
bizzat El Kaide gibi yavru örgütlerdir.
Aynı durum Ortadoğu merkezli kurulan köktendinci örgütler içinde
geçerlidir.Hadi arkasında ABD yok ta ,diğer emperyalist odaklardan biri ya
da onların bölgedeki yerli işbirlikçileri vardır.Örneğin Türk Hizbullahını
kontra bir biçimde kuran ve Kürt Ulusal mücadelsini boğmak için kullanan
Türk Faşist devletidir.Tüm bu örgütler , islami köktendinciliğ kullanma
uğruna kurdurulmuş,beslenmiş,büyütülmüş,ihtiyaç halinde de kullanıldığı gün
gibi apaçıktır.sonuçta komünistlerin,devrimcilerin,demokratların,ilerici ve
yurtseverlerin bu tarzda örgütlenmeleri desteklememeleri için birincil
neden tam da budur,dinin afyon gibi kullanılmasıyla birlikte.
Bu köktendinci örgütler sözümona anti-amerikancı bir söyleme
sahiptirler.Ve arada birde olsa,anti-amerikan eylemler yapmaktadırlar.Bu
açıdan desteklenmelidir diyenler ;ezilen milyonlara ve proletaryanın
uluslararası sosyalist yürüyüşüne sekte vurmaktadırlar.Bir hareketin
anti-amerikancı olması,o hareketi anti-emperyalist
yapmaz.Anti-emperyalizm,bir bütün olarak emperyalizme ve onun her türden
uzantılarına karşı olmak,onun iktidarının yıkmak için uğraşmak
demektir.Dünya üzerinde sadece Amerikan emperyalizmi
yoktur.AB,Rus,Çin,Japon emperyalizmleri de vardır.Amerika'ya karşı
olup,diğerlerine yakın olmak,anti emperyalist olunmadığının temel
göstergesidir.Diğer emperyalist merkezlere sırtını dayayıp,onların
yörüngelerinde hareket etmek,ortadoğudaki köktendinci akımların temel
karekterleridir.Bu açıdan da desteklenemz,bu da ikincil nedendir.
Bu hareketler mevcut iktidarları ortadan kaldırıp yerlerine mevcudun
gerisinde şerri bir iktidarı koyuyorlar sözümona.Şeiratla yönetilen
kapitalist devletleri amaçlıyorlar,kapitalizmi ortadan kaldırmadan..Bu
açıdan da mevcudun gerisine düşerek gericiliklerini tescil etmiş
oluyorlar.Gericidirler ve desteklenemezler,bu da üçüncü nedendir.
Öte yandan , gerek kendi içlerindeki hiyerarşik örgütlenmelerinde
olsun ve gerekse de dışındaki toplumsal kesimlere karşı tutumlarında
olsun,faşizan bir tarzları olduğu apaçıktır.Marksistlerin faşizan bir
hareketi desteklemeleri olanaklı değildir.Bu anlamda demokratik bir proğram
ve pratik anlayışa sahip değildirler ki,bu da desteklenmemesi gerektiğinin
dördüncü nedenidir.
Tüm bu nedenlerin yanında,birinci maddede de ifade ettiğimiz
üzere,esasta kafa karışıklığı yaratan olgu,sözümona anti-emperyalist
gerçekte görüntüde anti-amerikancı bir söyleme sahip olmalarıdır
köktendinci hareketlerin.Öte yandan bağımsızlık söylemini
dillendirmeleri.
Varsayalım durum böyle, gerçekten de pratikleriyle emperyalizme darbe
vuruyorlar ve bağımsızlık söylemine sahipler.Bu başlı başına bir hareketin
desteklenmesi sonucunu doğurmaz ki?Zira Marksistlerin ulusal hareketleri
desteklemesinde tek kriter değildir anti-emperyalist olmaları.Yanısıra
gerçekten de tam bağımsızlık yanlısı olmaları,demokratik bir proğram-eylem
içeriğine sahip olmaları ve devrimci komünistlerin çalışmalarını
engellememeleri de yukardaki koşulun yanında olması gereken
koşullardır.(Bknz. LENİN Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı)Yani
Marksistler,emperyalizme darbe vurmanın da ötesinde,demokratik
içerikli(gerek örgütlenme-proğram-eylem içerikli),tam bağımsızlık yanlısı
olan ve komünist mücadeleyi engellemeyen ulusal hareketleri
desteklerler.(İran'da Şahın devrilmesinden az önceki ve sonrası süreç
hatırlansın.Bizim bu savlarımızın doğruluğu daha net
anlaşılacaktır.)Ortadoğu ve Kuzey Afrika daki köktendinci
akımların(Hizbullah,El kaide,Hamas,Müslüman Kardeşler vb.) yukardaki destek
koşullarının hiç birini yerine getirmediği ve getiremeyeceği gün gibi
açıktır.Öte yandan,bu hareketlerin hapsi ya komşu yerli gerici yönetimlerin
ya da uluslararası emperyalist merkezlerin sevk ve idaresinde
konuşlandırıldığı ve desteklendiği de gelişmelere kabaca bakılsa bile
ortadadır.
Bu hareketlerin gerek İsrail yayılmacılığı ve saldırganlığına ya da
Amerikan işgaline karşı duruyor gözükmeleri ve halklar nezdinde sempati
uyandırmaları Marksistleri yanıltmamalıdır.Ama görünen o ki, küçük burjuva
devrimcileri ve onların örgütleri,bu yapılara tüm yukarda saydıklarımıza
rağmen sempatiyle bakmanın yanısıra,desteklemek gibi bir tavır içine girme
eğilimindedirler.bu önemli demokratik-devrimci sapmadır.yığınlar
nezdinde,köktendinciliğin yaygınlaşmasına dolaylı yoldan yardımcı
olmaktır.Bunun en önemli nedeni ise,yaşadığımız topraklarda dinsel
kullanımın yatay ve dikey olarak yaygın ve köklü olmasıdır.Ve bundan
yararlanmak ve yığınlar nezdinde sempati kazanmaya çalışmak amacı
gütmektedir.Yani mevcut geri noktaları kendisine basamak yaparak yatay
genişlemeyi-örgütlenmeyi sağlamak amacı gütmektedirler bu devrimci-demokrat
geçinen akımlar.Oysa yığınları ileri çekmenin-eğitmenin ve örgütlenmenin
yolu ve koşulu,yığınların geri durudukları noktaya inmek değil yığınları
kendi bulunmuş olduğunuz seviyeye çıkarmaktır.Devrimin önkoşulu budur.Geri
bir toplumla devrim yapamayacağınıza göre,bu önkabul gereklidir ve buna
uygun pratik çalışma...
Gerçekte demokrat devrimcilerin ve marksistlerin yapmaları gereken
şey;bir yandan emperyalizm ve onun yerli işbirlikçilerini teşhir edip
mücadeleyi örgütlemek ve ezilen halk-ulusların mücadelelerini
desteklemek(hem ideolojik-politik ve pratik olarak) iken,beri yandan bu
hareketlere liderlik eder gözüken örgütlerin gerçek niteliklerini de açığa
çıkarıp yığınları uyarmaktır.
Marksistlerin ve demokratik devrimcilerin(kb devrimciliğinin)
proğramlarında laiklik olması bile(zira ülkemizde gerçekte laiklik yoktur)
başlıbaşına ,yukardaki değerlendirmelerimizden de anlaşılacağı
züere,köktendinci hareketlerin desteklenmemesi için yeter de artar
bile.Ama biz yine de kafa karışıklığını gidermek adına ve bu noktada
yapılan ve yapılacak yanlışlar noktasında uyarıcı olmak için konuyu açmaya
çalıştık.
Ezilen ve sömürülen halk ve ulusların,emperyalist işgal ve sömürüye
karşı mücadelelerini desteklemek ile onlara liderlik eden gerici-yobaz
örgütleri desteklemeyi birbirinden kesin olarak ayırmak gereklidir.Burada
ayıraç noktası ve mihenk taşı,kesinlikle Marksistlerin ulusal hareketlerin
desteklenme koşullarıdır.Sorunun çözümünü başka yerlerde aramak,kesinlikle
başarı ve doğruluk getirmeyecektir.Rüzgarın geldiği yöne doğru eğilmek ve
günlük pratik-politik taktikleri stratejik doğruların yerine geçirmek ve bu
yanlışların izinde yürümek,Marksistlerin,komünist devrimcilerin işi olamaz
ve değildir de....
KAHROLSUN EMPERYALİST SALDIRGANLIK VE İŞGAL!
KAHROLSUN HER TÜR VE RENKTEN GERİCİLİK!
YEŞİL GERİCİLİKTE KAPİTALİZMİN ÇOCUĞUDUR!
YAŞASIN ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI!
YAŞASIN HALKLARIN EŞİT-ÖZGÜR VE GÖNÜLLÜ BİRLİĞİ!
YAŞASIN ÖZGÜRLÜK YAŞASIN SOSYALİZM!
YAŞASIN GEREÇEK İNSANLIK DÜZENİ KOMÜNİZM!
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 12/11/2006 Saat 10:09 |
|
|
GÜZELLİK İZAFİDİR,SOYUTTAN SOMUTA İNSAN OLARAK GÜZELLİK
Güzellik üzerine ne çok şiirler,ne çok romanlar,ne çok hikayeler ,
nede çok efsaneler ve de ne çok felsefi tartışma yazıları
vardır.Güzellik,insanın yaşama bakışında ve toplumsallığında anlam
kazanmadıkça gerçekte bir anlamı olmamıştır,Çirkinlik-kötülük vs olmadan
güzellik ve iyilik kavramını gerçekte algılamak olanaklı mıdır?Elbette
hayır.
Ferhat ile Şirin,Leyla ile Mecnun vs gibi efsane aşıkların aşık
olduklarının aslında kendilerinin gözünde aşık olunabileceğinin altını
çizmek gereklidir.Zira Felsefenin bu önemli soruya verdiği yanıtın esasını
, güzelliğin ve onun kavranışının göreli-izafi ya da kişiye ait
olduğudur.Kişi dünyaya hangi gözle bakıyor ise, dünyayı nasıl kavrıyor ve
dünya üzerinde kendini nasıl konumlandırıp,tanımlayıp algılıyor ise;
güzellik kavramına da öyle yaklaşır.
Burada daha önceden ele aldığımız kimlik sorununun öne çıktığını,kişi
için öncelik ve sonralıkların belirleyici olduğunu ve öte yandan her bir
kişiye veya tek tek insanlara göre güzellik kavramının farklı algılandığını
ifade etmeliyiz.Bu anlamda fiziki güzelliğin her bir insan tarafından
farklı algılanacağının ve de dünyaya bakış açısında nerede durduğunun
ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.Biri için güzellik ya da
yakışıklılık fiziki görünümde ise,bir diğerinde tamamen yürek-beyin
güzelliğindedir bu kavramın anlamlandırılması.bu anlamda
göreli-izafidir.
Ama beri yandan felsefi ve toplumsal boyutuyla ele alınmadan ,soruna
doğru bir bakış açısı sunulamaz.Zira ,bir insanı fiziki görünümüyle
değerlendirmek kesinlikle eksik- hatta yanlış
olacaktır.Çevresi,toplumsallığıyla vardır ve ayrıksıdır insanoğlu.Doğal
olarak bu bağlamda ele alınacaksa kişi ya da kişilerin toplumsal anlamda
tuttukları yer öne çıkmaktadır.Kendilerini toplumsal konumlamada yürek ve
beyin olarak nerede tuttukları ve ne derece topluma ve gelecek dünyaya
katkı sundukları öne çıkmaktadır.
Kapitalizm ve de kendinden önceki toplumsal düzenler,doğaldır ki
kadında ve erkekte güzellik kavramını dış görünüm ya da fiziksel olarak
değerlendirmiştirler ve bu durumdan yararlanmışlardır.Kadını gerek üretim,
gerek günlük yaşam ve gerekse yaratılan çekirdek aile ortamında tali
duruma iten,ona kullanılması gerekli bir meta rolü biçen ve de en önemlisi
kadını güzelliği anlamında toplumsal anlamda kullanılacak ve pazarlanacak
bir meta gözüyle bakılması ve toplumsal olarak bunun yaygınlaştırılması
amacını gütmektedir kapitalizm.Milyonlarca insan açlıktan ölümle
pençeleşirken,milyonlarca doları güzellik yarışmalarında harcayabilmektedir
kapitalizm.Onların anladığı anlamıyla magazin için,toplumsal
yabancılaşmanın bir parçası olarak kişinin kendine yabancılaşması ve
insanın gerçekte öz olarak hiçbir değerinin olmadığı bir toplumsal düzenin
bir parçası olarak yaşatılmaktadır bu bakış açısı.Kadın kapitalizmde hele
bu güzellik kavrayışıyla tam bir meta haline getirilmiştir.Hatırlayınız
habire Barbie vs. operasyonları yapılmakta,burjuvazi ve onların sistemsel
sacayaklarının bu anlamda da pislikleri bir bir ortaya dökülmektedir.Aynen
futbolda olduğu gibi,bu ülkede ya da benzer bir çok ülkede olduğu gibi en
çok paraları mankenler ya da fiziksel güzelliğin pazarlamacıları yada
açıkçası kadını cinsel istismar eden kesimler almaktadır.
Ama ve fakat bunda şaşılacak hiçbir şey yoktur.Zira mevcut düzenin
ayakta durabilmesi kesinlikle bu kişisel ve toplumsal dejenerasyona
bağlıdır ya da yabancılaşmaya.Bunun için döktüğü milyar dolarları egemen
düzen, yoksulluk ve açlık için kullanmamaktadır.Kadın mevcut düzende onun
için kullanılacak bir meta olmanın da ötesinde milyonların beyinlerinin ve
yüreklerinin de kirletilmesinin ve yabancılaştırılmasının en önemli
aracıdır.Bundan yıllar önce meşhur İspanyol faşist diktatörü olan
Franco’ya iktidarının hikmetini soran gazetecilere verdiği yanıtta
gizlidir bu soruna bakış açısı.Soru:bunca yıl iktidarınızı neye
borçlusunuz?Yanıt:3 f kuralıdır der.Nedir Bu 3 F kuralı:Futbol,Fiesta ve
Fuhuş…Futbol gerçeği zaten ortadadır.Fiesta tembellik,üretimden kopuk
tüketici ayrıca kolay yoldan para kazanmanın
yöntemleri,rüşvet,hırsızlık,yolsuzluk vs vs .olarak tanımlanabilir.Son F
ise fuhuştur.Toplumsal ahlaksızlık ve kişiliksizleştirmenin ve de
yabancılaştırmanın bir ayağı da budur.Kadının bedeninin kullanılmasına ve
fiziksel özelliklerinin öne çıkarılıp toplumsal paranoyalar yaratmanın en
güzel örneklerini sunmaktadır kapitalizm bu anlamda….Bu sorunun
böylece kavranmasının önemi büyüktür.Zira sorunun kişisel ve yakın çevresel
kavranması ve dar bir çerçeveye sıkıştırılıp sistemin rolünün gizlenmesi
doğru sonuçlar üretmeyecek ve sorunun kendisinin nihai çözümünün
kavranmasını engelleyecektir.Aynen töre cinayetlerinin kişisel ve eğitimsel
kavranması gibi.Mevcut düzen bu cinayetleri ısrarla bununla kavratmak
istiyor.Ama her gün gazeteleriyle,tv leriyle aynı suçu kendisi
işliyor.Ardından 17 aylık bebeğe tecavüzün ardından timsah gözyaşları
döküyor ve ya döktürüyor.Peki buralara getiren nedir insanları
soran,sorgulayan yok.Yada soran ve sorgulayana zaten neleri reva gördüğü
biliniyor.İnsanları açlık,yoksulluk,kuralsızlık vs içine iten sistem kendi
yüzünün arka planda görünmemesi için elinden geleni yapıyor…
Gerçekte güzellik nasıl algılanmalıdır?
Güzellik bir bütündür bizce.Diyalektik ve tarihsel materyalist
anlamda güzellik tüm boyutlarıyla ve toplumsal durumuyla ve algılanışıyla
kavranmadıkça doğru sonuçlar üretemez.fiziksel ve tinsel yada öz olarak
insanın güzelliği bir bütündür ve parçalanamaz.Ve esasen yüreği ve beyni
güzel olmayanın bedenen güzel ya da yakışıklı olarak algılanması sadece bu
anlamda olmak üzere görelidir.Bedeni güzellik kavranışı kesinlikle kişisel
ve görelidir.Ama beri yandan beyin ve yürek güzelliğinin göreli olması
olanaklı değildir.Nedir beyin ve yürek güzelliği?Bunu alevi –kızılbaş
geleneğinin bir cümlesi aslında özcesi çok güzel
anlatmaktadır:Eline,beline,diline,özüne,sözüne,gözüne sahip olmak ve de
sadık olmak.Yani kısacası insan
olmak.Dürüstlük,namusluluk,onurluluk,saygı,sevgi,hak ve hukuk
bilirlik,kendisine yapılmasını istemediğini başkalarına yapmamak,yalan
söylememek,dedikodu yapmamak,ikiyüzlü olmamak,mazlumdan ve ezilenden yana
olmak vs vs.Bugün bu değerler erdem olarak ortaya konmaktadır ne yazık
ki.Halbuki insan olmanın genel geçer değerleridir bunlar.Bunlarsız gerçek
bir insandan söz etmek olanaklı değildir.İnsan gerçek bir insan(öz olarak
insandan söz ediyoruz bu somut değerler üzerinden) olmadan güzel olunabilir
mi?Denir ki, Ferhat’ın sevdiği Şirin fiziki anlamda güzel değilmiş ve
Ferhat’ a sorulmuş bu.Ferhat ise,”siz birde benim gönül gözümle
görün “ demiş.bu gönül gözünü doğru anlamak ve doğru yerinde
kullanmak çokça önemlidir.Bu anlamdaki güzellik göreli ise de insani değer
ve ahlak açısından güzellik kesinkes somuttur ve de genel geçerdir.
Sınıfsal değerlendirmelerden ve bilimsel temellerinden uzak
tartışılacak güzellik kavramında uzlaşı yaratmanın olanağı
yoktur.Soyut,kişiye özel bakış açısıyla sınırlanmış bir değerlendirmenin
genel geçer hale getirilmesi olanaklı değildir.Ya da sınıflı toplumlara
özgü olan ve kadının cinsel anlamda istismarı ve ikinci bir kategorik
sömürüsünü ortaya koymadan ve bu boyutuyla sorunu tartışmadan yapılacak
tartışmaların gerçekleri açığa koymaktan uzak olacağını belirtmek
zorunludur.
Güzellik insana ama gerçek insana özgüdür.Aynalar güzelliğin ayracı
değildir.Güzelliğin ayıracı ve değeri toplumsal olup
olmadığındandır.Toplumsal ve yukarda saydığımız değerler-ahlaki ölçülerde
ise,insan güzeldir.Ve insanlar toplumsal mücadeledeki yerlerini aldıkça
insanlaşacak ve insanlaştıkça da güzelleşecektir.Kapitalizmin korkulu
rüyasıdır bu durum.Kapitalizm bundan korkup ürktüğü içindir ki,sınıfsal
mücadelenin bir boyutu olarak dejenerasyon,apolitizasyon,değer
erozyonu,yabancılaştırma vs için milyarlarca dolar saçmaktadır…
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 12/11/2006 Saat 10:11 |
|
|
PROLETARYANIN VE DEVRİMLERİN SONU MU?
Kapitalizm,sanayi devrimi ve arkasından burjuva demokratik
devrimleriyle birlikte açtığı kendi düzen yolunda gelişmeye ve ilerlemeye
devam etmiştir.Hala da gelişme ve ilerlemeye devam etmektedir.Geçtiğimiz
yüzyılın başından itibaren üst aşaması olan emperyalizme evrilen
kapitalizm,yüzyıl içinde çağın gereklerine göre kendini yeniden
yapılandırmış ve egemenliğinin devamı uğruna ne gerekiyorsa
yapmıştır.Dünyanın sömürgeleştirilmesi ile birlikte ,yüzyılın ilk
çeyreğinden itibaren fiili olarak ta yalnız kalmayan ve karşısında ciddi
proleter hareketler bulan,emperyalist kapitalizm dünyanın paylaşımı uğruna
iki ciddi paylaşım savaşına girmiş ve pazar ve uluslararası rekabette öne
çıkan belirli merkezler oluşmuştur.Bu arada bilim ve teknolojide korkunç
gelişme ve ilerlemeler olmuş olup;üretim patlamaları yaşanmış-artık
teknoloji yoğun üretim günlük gerçeklerden olmuştur.En azından dünyanın
emperyalist metropolleri ve görece gelişmiş kapitalist merkez ülkelerde
emek yoğun üretimin yerini yavaş yavaş teknoloji yoğun üretim almış
görünüyor.Doğal olarak ta bu gelişmeler,Marksist cenahta ve çeşitli
sosyal-sınıfsal kesimlerin tartıştığı bir konunun başlangıcına yelken açmış
bulunmaktadır.Ve tartışmanın ana gidişatının ve sonucunun nihayetinde
artık sınıfın,proletaryanın adım adım yokolacağını,doğal olarak Marksizmin
temel olarak dayandığı sınıfın ortadan kalkmasıyla
birlikte,sosyalizm-komünizm ülküsünün de artık bir düş olarak bir kenara
çekileceği ve öte yandan sınıflar arası uzlaşmanın ve de sosyal
demokrasinin temel politikalarının genel geçer olacağı iddia edilip
tartışılmaktadır.Bu arada Marksist cenahta,buna ilişkin çok ciddi bir
çalışmanın ve tartışmanın ve günü kavramanın gerektirdiği uğraşlar içine
girerek,teorik çalışmalar yapıldığını söylemek olanaklı değildir.Daha çok
görmedim,duymadım ve bilmiyorum ile ilgili üç maymunun oynandığını sav
olarak ortaya koysak sanırız yanlış tespit yapmış olmayız.
Marksizmin bir bilimsel eylem klavuzu gibi algılanmamasının da bir
ürünüdür bu durum ve sonuçları.Eğer proletarya ya da bir biçimiyle
birilerinin iddiasıyla ezilenler varsa , orada bir karşı duruş olacaktır
gibi sığ bir mantıkla zamaneyi kavramak olanaklı değildir.Zaten Marksizmin
temelleri doğru kavranabilmiş olsaydı ya da bu duruşa güvenilmiş olsaydı,bu
temelin vermiş olduğu güçle gün kavranmaya çalışılır ve buna ilişkin bir
bakış açısı sunulup ötesinde pratik- taktik yönelimler ve çalışma
örgütlenir idi.Ama buna ilişkin doğru bir duruş ancak,ciddi
ideolojik-teorik-politik altyapı sağlamlılığı gerektirir ve öte yandan
savrulmadan korkmadan işe girişmek gibi bir irade önkoşul sayar.Ama bunu
yapabilecek bir siyasal hareket olmamıştır bu zamana kadar.Yapmak için yola
çıkanlardan çoğu ise,doğru bir noktada duruşları olmadığından savrulmaktan
ve sağa kaymaktan kurtulamamışlardır.
Emperyalist kapitalizm,artık kendi içinde tekelleşme devresini çoktan
tamamlamış olmakla birlikte,uluslarası emperyalist tekel grupları oluşturma
sürecini dahi tamamlamıştır.Emperyalist merkezler,gerek yerli
işbirlikçileri veya yer yer de rakip emperyalist tekel gruplarıyla birleşme
ve daha çok ve geniş hakimiyet kuralına göre hareket etmektedir.Sadece
sanayi alanında değil,üretimin her alanında ve mali piyasalarda da bankalar
aracılığıyla genel kar oranını arttırmanın yollarını yaratmak için
uğraşmaktadırlar.
Emperyalist metropollere bağımlı yeni sömürgeler de, uzmanlaşmış
üretime dönük çalışmalar alabildiğine yoğunlaşmıştır.Ki bu da emperyalist
merkezlerin kar oranları düşünülerek emek yoğun üretim gerektiren ve ucuz
işgücünü zorunlu kılan alanlar olmaktadır çoğunlukla.Tekstil,yan
sanayi,gıda üretimi vs gibi sektörlerin dağılımına bakar isek bu gerçeği
çıplak biçimde görebiliriz.Bu uzmanlaşmış üretim alanları yaratmak tamda
komünizmin ruhuna uygun olarak ,alt yapı sunmaktadır.Bunun yanısıra ana
üretim alanları hala emperyalist metropollerin kıskanç biçimde kendinde
tuttuğu alanlar olarak varlığını sürdürmektedir.Ki teknolojiye ilintili tüm
üretim sektörleri bu alanda sayılabilir.
Üretim süreci bir bütündür.Fabrikadan başlayıp tüketicinin elinde ve
hatta ürünün geri iadesini gerektirmeyecek tamiri dahil süreci tümüyle
kapsayan ve bir tüm olarak hizmet sektörünü de bu arada içine alan geniş
bir süreci ifade etmektedir.Bu süreçteki herhangi bir parçalanma tüm üretim
sürecinin ortadan kalkmasıdır.Üretim bir zincirin halkaları gibi birbirini
tamamlayan öğelerden oluşmaktadır.Bu sürecin ana elemanları içinde
,sermaye(anamal-kapital),amortisman,hammadde ve üretici güçler yer
almaktadır. Üretici güçler dışında diğerlerinde gerçekte hiç bir değişiklik
yoktur ve pazardaki rekabette hemen hemen tüm kapitalistler için aynı
değerlerde temin edilmektedir.Buradaki temel değişken üretici güçlerde
olmaktadır.Üretici güçler derken anlaşılması gereken asıl şey emek ve yan
olarak makinelerdir.Herkesin bildiği gibi,emek temelde artı-değeri üreten
tek kalemdir burada.Yani bir ürünün hammadde halinden alınıp,ona emekle
değer katıp ve tüm giderler düşüldükten sonra geriye kalan değere ya da bir
proleterin kendisine ödenen ücretin karşılığı olarak çalıştığından fazlaca
çalıştığı süre içinde ürettiği değere, biz artı-değer diyoruz.Ya da
kapitalistlerin dilinde kar.Yani karın temeli emeğin yarattığı ya da
fazladan çalıştığı süre içinde yarattığı ürün ya da değerdir.Bunu
sağlayacak makineler değildir.Bunu temel olarak sağlayan demek ki,insan ya
da işçidir.Teknoloji bu anlamda ne kadar gelişirse gelişsin,artı-değer ve
sömürü olarak işçilik temel olarak devam edecektir ve kapitalistler en
sonuçta işçilerin yarattığı bu artı-değerle karlarının devamlılığını
sağlayabileceklerdir.Zira,piyasa koşullarında rekabet halindeki tüm
kapitalistler, değişken olmayan sermaye etkenleri konusunda tamamen aynı
koşullara sahiptirler.Yani son model teknolojik
aletler,hammadde,elektirik-su vs gibi amortisman giderleri her rakip
kapitalist açısından aynıdır.Buradaki değişkenlik,emek ve onun yarattığı
değer üzerindedir.Yani her halükarda,emperyalist kapitalistler ve onların
tek tek yerli işbirlikçileri işçi sınıfını yekten ortadan kaldırmakla genel
kar oranlarını düşürmekle eş anlamlı bir iş yapmış olacaklardır.Bu
anlamıyla,teknolojik her gelişme üretimin daha da yoğunlaşması ve artan
pazar sorunu ve arkasından ciddi rekabetler ve sonrasında paylaşım
savaşlarının önünü açmaya yarayan bir kaldıraç görevi görecektir.
Öte yandan bilim ve tekniğin gelişmesiyle üretilen makineler
,sonuçta yine insana ihtiyaç duyacaktır. Ayrıca bu makinelerin üretimide
yine bir biçimde insan eliyle olacaktır.Bu sürecin, komünizmin hedefleri
arasında olan kafa emeği ile kol emeği arasındaki farkı ortadan kaldırma
sürecini hızlandırmak gibi bir sonucu vardır.Beyaz yakalılar ile mavi
yakalılar-işçi sınıfı arasındaki uçurumu ortadan kaldırıp bütünleşmesinin
önünü açmaktadır.Ayrıca bu teknik aletlerin ya da robotların kontrolünü
yapacak,bakımını,tamirini vb yi yapacak işçilere ihitiyaç olmayacak mı?İlk
anda bu robot makineleri üretecek insan olmaycak mı?Daha bilinçli ve
eğitimli bir proleterler sınıfına ihtiyaç duyulacağı kesin.Zira makineleri
kullanmak ya da tamir- bakım yapmak belli bir kalifiye eğitimi şart
koyacaktır.Bu anlamıyla eğitim sektörü veya üretim alanınında bir üretim
sürecinin parçası olduğunu düşünürsek,yine ister kol emeği ister kafa emeği
kullanılsın sonuçta emeğe ve bir proleterler sınıfına ihitiyaç duyacağı
kesindir.
Emperyalist kapitalizm,daha çok kar,daha çok pazar ve daha çok para
üzerine kuruludur.Emperyalist kapitalizmin elbette ki mezar kazıcısı
emek-sermaye temel çelişkisi içinde proletarya olacaktır.Proletaryanın
,bilim ve tekniğin gelişmesine karşı olmasını düşünmek abesle iştigal
olacaktır.Bilim ve tekniğin gelişmesi proletaryanın yok oluşunu
değil,yeniden dirilişini sağlayacaktır.Sanayi devrimi sürecinde Çartist
hareket ,proletaryanın yaşadığı olumsuz yaşam şartlarının fabrika tarzı
üretime ve makinesel üretime geçişle ilintili olduğunu düşünüp,o günlerde
bulundukları her alanda makineleri ortadan
kaldırmışlar,yoketmişlerdir,kırmışlardır.Ama ,makineleri
yoketmeleri,kırmaları süreci tersine çevirmediği gibi bunun yanlışlığını ve
nihayetinde makinelerin bu işte kusuru olabilecek en son şeyler
olabileceğini hem yaşamsal tecrübeleriyle ve hem de Marksist hareketin
sınıf içinde gelişmesiyle farketmişlerdir.Bu açıdan makinelerin,teknolojik
gelişmenin ve robotların genel sömürü ,yağma ve talanı ortadan
kaldıracağını ya da proletaryaya sınıf olarak ihitiyaç olmayacağını
söylemek kesinlikle yanlıştır.
Elbette emperyalistler arası rekabet pazar sorununu gündeme getirdikçe
teknoloji yoğun üretim insan üretiminden daha üstün
olabilecektir.Teknolojik üretimin de kendine göre maliyet sorunu olduğu ve
de arkasından karlarda düşme eğilimi yaratacağı da şüphe götürmez.Daha
yoğun üretim daha yoğun bir tüketimi beraberinde getirmelidir ki,birbirini
karşılayabilsin.Peki üretilen malları alabilecek insanların işsiz ve
alabilecek durumlarda olmadığı düşünülürse sonu ne olacak?Ayrıca karın esas
kaynağının emeğin yarattığı artı değerden olduğu düşünülürse daha fazla kar
ve daha fazla para amacındaki kapitalistler bu açığı nasıl kapatacaklar?Bu
sorular ucu açık sorular değildir bizce.Nihayetinde kapitalizm doğası
gereği,bu temel çelişkiyle birlikte kendi mezarını kazmaya devam
edecektir.
Öte yandan Çin emperyalizminin şu andaki gelişme potansiyelini ele
alalım.Çin kapitalizminin,şu anda başka büyük emperyalist odaklarla
savaşımının ve giderek artan pazar payının nedeni nedir acaba?Daha yoğun
teknolojik üretim mi yoksa ,emek yoğun üretim ve ucuz işgücü mü? Elbette ki
ciddi nüfus potansiyeli ve emek yoğun üretim-ucuz işgücü!!!.Peki bu iddia
edilen teknolojik gelişmelerin işçi sınıfını bitireceği savını çürütmüyor
mu?
Keza,emperyalist kapitalistlerden hiç biri şu anda sınıfın olmadığı,
teknolojiye rağmen bir üretim tarz ve modeli geliştirebildiler mi?Hayır.O
halde,yukardaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere ne kapitalizm ve nede
karşıtı ve gelecek olan sosyalizm ortadan kalkmamıştır.Büyük tekeller
üretimi ne kadar modern ve teknik ağırlıklı kılarlarsa
kılsınlar,nihayetinde yine de bu tekniği oluşturacak ve kullanacak ve
ortaya çıkan ürünü satın alacaklara ihtiyaç duymaktadır.
Emperyalizm,artık üretimi bu anlamıyla daha çok emeğin ucuz olduğu
kendine bağımlı ülkelere aktarmaktadır.Artık,klasik sömürgeciliğin
karekteri olan,montaj sanayileri yerine doğrudan üretim yapan fabrikalar
yapmaktadırlar.Örneğin Türkiye'ye bakmak bu anlamda yeter de artar bile.Tüm
büyük emperyalist tekellerin artık doğrudan üretim yaptıkları fabrikalar
cennetidir Türkiye.Otomotiv sanayiinden,gıda sanayine,imalat sektörünün
değişik kollarına kadar yaygın bir fabrikalar ve üretim süreci
görülmektedir.Hatta bile büyük tekstil firmaları (Türk patentlilerden
bahsediyoruz),emeğin daha ucuz olduğu ve yerinde üretim ve satış
yapabildikleri,maliyetin daha da ucuzlatılabileceği alanlara
kaymaktadırlar.Türk işbirlikçi tekelci kapitalistleri eski Doğu Avrupa
ülkelerini bu anlamda epeydir mesken tutmuş bulunmaktadırlar.
Emperyalizm ve ya küresel kapitalizm,giderek daha fazla ve yoğun
biçimde tek merkezlileşmektedir.Bundan bir ay kadar önceye kadar bir kaç
otomobül tekeli,general motors-renault ortaklık yapmak için ve birleşmek
için görüşmeler yaptılarve fakat olasıdır ki kar oranlarında
anlaşamadıkları için görüşmeleri askıya aldılar.Uluslarası tekeller ve
şirketler ,artık sınır vs tanımamaktadır.Giderek daha fazla dünyayı tek bir
ülke ve pazar haline getirmektedirler.Artık sermaye hiç bir kural
tanımadan günlük yaşamın tümünü tek merkezden yönetmeye başlamıştır.Dünya
piyasası belirli merkezlerden sermaye sahiplerince ve uluslararası
tekellerce kontrol edilmektedir.Örneğin ,NY borsasındaki olumlu veya
olumsuz bir gelişme tüm dünyayı kasıp kavuran bir ekonomik debelenmeye
sahne olmaktadır.
Emperyalist kapitalist merkezlerde ve metropollerde üretimin
teknoloji ağırlıklı ve emeği daha çevresel tutan bir potada gidebileceği
söylenebilir.Bu merkezlerde, eski Yunan sitelerindeki köle sahiplerinin
durumu gibi,sömürgelerden gelebilecek payla yaşayabilecekleri
düşünülebilir.Yani sömürgeler ya da köleler çalışacak,köle sahipleri ya da
emperyalist metropoller yiyecekler. Peki,bu ülkelerdeki proleterler ve
emeğinden başka geçinecek şeyleri olmayanları ne kadar daha kar hırsıyla
dolu emperyalist kapitalist şirketler besleyebilecekler?Ya da besleyebilir
lermi?Bunun olanağı yoktur.
Kapitalizmin temel çelişkisi devam edecektir.Emek ve ya sermaye
ortadan kalkmadığı sürece , bu çelişki çözülmeyi bekleyecektir.Her
halükarda bu çelişki,kapitalizmin doğası gereği ortadan kalkamaz düzen
sınırları içinde.Bu çelişkinin çözümü,sosyalizmde olanaklıdır.Teknolojik ve
bilimsel gelişmeler , kapitalizmin daha hızlı bir biçimde sonunu
hazırlayacaktır.Dünyayı birleştiren ve bütünleştiren kapitalizm,kendi
mezarının daha rahat kazılmasını sağlamaktan başka bir şey
yapmamaktadır.Emek-sermaye temel çelişkisi teknolojik gelişmeden bağımsız
varlığını sürdürmeye devam edecektir ve en nihayetinde bu çelişki toplumsal
devrimler ile sonuçlanacaktır.
Emperyalist kapitalizmin genel kar oranlarında son bir kaç yılda gözle
görülür bir düşüş gözlenmektedir.Yanısıra ciddi bir rekabet yaşanmaktadır
pazar sorunun da.Bu durumun çözülmesi gereken bir sorunu beraberinde
getirdiği görülmektedir.Bu da emperyalist bir kapışmanın çok ta uzak
olmadığının habercisidir.Bu karmaşa ve gelişmeler toplumsal devrimlerin
önünü açabilir.Proletarya ve onun öncülerini,tüm sağcı,anti marksist
yaygaraların karşısına dimdik çıkabileceği bir alan yaratacaktır bu
gelişmeler.Yalnızca proletarya bu,sistemi ortadan kaldırıp yerine gerçek
insanlık düzeni olan komünizmi kurabilir.Emperyalist kapitalizm attığı her
adımla,proletaryayı daha çok iktidara yakınlaştırdığının farkında değildir.
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 12/11/2006 Saat 10:13 |
|
|
KİMLİK SORUNU,ANADOLU VE DERSİM
Genelde dünyada özelde de Anadolu'da bir kimlik sorunu
yaşanmaktadır.Bu durum,ciddi bir toplumsal bunalım ve bunalımdan çıkış
yollarının arayışından kaynağını almaktadır.Emperyalist kapitalizm bu
sürecin temel belirleyici noktasıdır.Bir bütün olarak işçinin,kişinin önce
üretip yarattığına,ardından topluma ve nihayetinde kendisine
yabancılaşmasıyla atbaşı giden süreç;ciddi bir arayış,yaşamı anlamlandırma
ve gerekçelendirmeye ulaşmıştır.Dünyada yerelde yaşanan tek tek gelişmeler
artık ve giderek genele yayılmış olup,kimlik bunalımı soyuttan somuta bir
yeni yapılanma ve kendini tanımlama sürecine evrilmiştir.Artık dünyanın her
yerinde gerek kişisel ve gerekse de toplumsal,siyasal,etnik,mezhebi-dinsel
vs kimlik arayışı süreci derinleşmiştir.Bu arayışın,kendini
anlamlandırma,tanımlandırma sürecinin toplumsal anlamıyla da kişisel
anlamıylada yaşanması gerekmektedir.Bu kaçınılmazdır.
Felsefenin tarih boyunca sorduğu en temel sorulardan biri olan "ben
kimim?"sorusu artık toplumsal anlamda ,bunalımın ve arayışın temel
sorularından olmuştur.Bunalım ancak ve ancak bu soruya verilecek olumlu ve
doğru yanıtlarla aşılacaktır.
Peki kimlik nedir?
Kimlik,kimden gelmektedir.Bir şeyin kendini
anlamlandırma,adlandırma ve tanımlandırmasıdır.Bir şey kendi başına , tek
başına hiçbir şeydir.Ancak başka şeylerin varlığında bir anlam ifade
etmektedir.Bu anlamıyla toplumsallık ve yaşamın kendisinde diğer
varlıklarla karşılaştırıldığında ve farklılaştığında anlamlı olan bir
olgudur.İnsanın kimlik sorununa geçip açmaya çabalayalım.
Önce insan bir şeydir,maddedir.Canlı bir maddedir,hareket eden bir
canlıdır.Diğer canlılardan farklıdır ve bir türdür insan.İnsan neslinin
çoğalmasını sağlayan tür olarak insandan cins olarak iki temel cins
vardır.Kadın ve erkek.İnsan kimliğinin ardından cins olarak kimlik tanımı
başlar.Yaşanılan maddi çevrenin kendisine kazandırdığı özellikler ile
anlamlı olan çevresel bir kimliği vardır.coğrafi ve çevresel bir
kimlik.Yaşanılan coğrafya ve toplumsal çevre belirleyicidir bu kimlik
tanımında.Ardından,yaşadığı coğrafyada birlikte yaşadığı insanların
kendilerini madden ve manen üretme biçimleriyle ayırt edilen kültürel
kimliği vardır insanın.Tarihsel ve toplumsal bir bir bütünlüğe ve
devamlılığa işaret eder bu kimlik .Burada Bitmez.Bu kültürel kimlik içinde
,üretim süreci içinde konumlandığı yere karşılık gelen bir sınıfsal kimliği
vardır.Sınıf içinde yürütmüş olduğu etkinliğe göre kendini tanımlama ve
örgütlenme tercihiyle ideolojik bir kimliğe;bu kimliğin uygulanması
tercihlerine araç ve yöntemlerine göre siyasal bir kimliğe sahiptir.Bu
siyasal kimliği hangi etkinlik ve örgütlülük içinde kullanıyor ise örgütsel
kimliğe;çevresi içindeki aktivite ve bireysel yetenekler ile de en üst
noktaya bireysel bir kimliğe sahiptir.
Bireysel kimlik,kendinden önceki kimliklerin toplamı olmakla
birlikte onlardan farklıdır.(Aksi durumda her birey aynı olurdu tek bir
makineden çıkmış gibi)Bu açıdan birey kimliklerinin toplamını bütün boyut
ve aşamalarıyla kendinde gerçekleştirebildiği oranda kimlik sahibi
olur.Bunu başaramayan birey de yada bu boyutlardan veya aşamalardan birinde
ki ya da bir kısmındaki eksiklik ya da zincir parçalanmasında birey eksik
kimlikli olur.Zaten buda nihayetinde kimliksizlik demektir.Kimlik doğal
olarak doğuştan gelen kimi boyutları yanında edinilen,kazanılan bir
şeydir.Yaşamın doğal akışkanlığı ve hareketi içinde diyalektik olarak
hareket halindedir,durağan
değildir.Etkilenir,etkiler-değişir,değiştirir-dönüşür,dönüştürür....
Anadolu'da Kimlik Sorunu ve Dersim:
Anadolu'da kimlik sorunu hep olageldi.Yüzyılların çeşitli
kimlikleri baskılayıcı,yoksayıcı ceberrut devlet gelenekleri altında
yokolmaya,sinmeye yüz tutmuş kimlikler toplumsal değişim ve bunalım ve
arayışlar zincirinde kendini aramaya çıktılar.Bu anlamda toplumsal
bunalımlar kimlik bunalımlarına ve tersi mücadeleler ile bugüne
gelindi.Artık kabına sığmaz bunalımlar,kendine dönüş ve arayışı öne
çıkardı.Ve felsefenin ana sorusundan başladı süreç ve sosyolojinin yolunda
bu arayış sürüp gitmektedir ve görünen o ki,daha uzun zamanlar alacaktır bu
süreç.Tek tek bireyler,topluluklar gerek etnik-ulusal,gerek
dinsel-mezhebi,gerek siyasal anlamda kendilerine doğru bir yolculuğa
çıkmışlardır.Hala bu yolculuk,nereye varacağından bağımsız olarak
düşünülürse sürmektedir ve sürecektir.
Anadolu'daki bu yolculuğun öncülüğünü 1980Eylülünden sonra Kürt
Ulusal kimlik mücadelesi ile Anadolu Alevi-Kızılbaşlığı yapmaktadır.Bu
anlamda Kürtlerin kimlik mücadelsi kendini tanımlama ve adlandırma sorununu
önemli oranda aşmış olmakla birlikte siyasal konumundan ve koşullarından
dolayı kendine özgü sorunlar yaşamaktadır.Öte yandan Alevi-kızılbaşlık
kimlik mücadelesi deyim yerinde ise,daha yolun çok başındadır.Yüzyılların
baskı altında tutulmuşluğunun yaratmış olduğu sinmişlik çeşitli siyasal
amaçlar ile kanallar açıldığında,ayakları pekte yere basmadan ve de aynı
zamanda zeminleri oldukça kaygan bir biçimde sürmektedir arayış.
Bu genel durum içinde Dersim, kendi içinde orjinalitesini
koruyarak ama sürecin en önemli parçası olmaya devam ediyor.Dersim bu
anlamda kimlik mücadelesinin çok değişik boyutlarıyla sürdüğü,gerek
ulusal,gerek dinsel mezhebi gibi gözüken aslında kızılbaşlığın farklı
algılanması vs anlamıyla da en uç noktalarda teorik-ideolojik-politik
tartışmalar konu oluyor ve olmaya da devam edecek gibi.Zira görünen o ki,ne
kadar insan var ise kendine dersimliyim diyen bir o kadara da yakın farklı
düşünceler var.(Bu biraz durumu abartmak için bilinçlice kullanıldı deyim
olarak.Ama gerçektende kimlik bunalımının bu boyutlarda ve farklı
kulvarlarda yürüdüğü ve bilimsellikten çoğu zaman uzak tartışmalar
yürütüldüğü ender yerlerden biri Dersim.)Dersimli hala kendisini
aramaktadır.Hala yaşamsal olarak kendisini diğerlerinden farklı yapan
kimliklerin peşinden koşarcasına ve kendisini diğer toplumsal kesimlerden
farklı bir şeyler arama uğruna varolan değerlerinden bile vazgeçecek duruma
gelmiştir.Herkes bir kenarından tutturmuşta gidiyor.Yapılan çalışmalar
içinden bilimsel sayılabilecek o kadar az çalışma varki.Öte yandan kim
kendini nasıl hissediyorsa hissetsin de denemiyor.Kimliksel ayrıksılıklar
abartılıyor ya da tamamen yok sayılıyor.Garip bir biçimde bir kimlik
parçalanması ve tanımlanmasında sorunlar yaşamakta (Özellikle 80 Eylülü
sonrası ve de yoğun olarak 90 lı yıllarda) ve bir yönelim içine girmiş
Dersimli.Çoğu nereye gittiğini bilmeden ve de gerçekte ne olduğu noktasında
asgari bir fikre bile sahip değilken her şeyi ve her durumu kendine göre
yontup duruyor.Ama bir geçğin altını çizmek gerekir ki;genel olarak
Dersimliler kendini tanımlama ve adlandırıp anlamlandırma noktasında net
bir karar verebilmiş değildirler.Dersimliler,hala ulusal kimlikleri
noktasında Zaza mı,Kürt mü,Türk mü,Ermeni mi ya da başka bir ulusal-etnik
kökenden mi olduğunu net biçimde söyleyemiyorlar.Söyleyenler de de genel
anlamıyla siyasal duruşun etkili olduğunu ifade edebiliriz.bu anlamda
siyasal olarak siyasal kimlik çoğu zaman Dersimli de öteden beridir
belirleyici oldu.Oysa ki,Siyasal kimlik sahibi olmak etnik kimliğe ihtiyaç
olmadığı anlamını getirmezki.Yada bunlar birbirlerine ters değildirler.Tam
aksine tamamlayanlardır.Vede yukrada da ifade etmiştik,bireysel kimliğin
bileşenleridirler.zincirin halkalarıdırlar.Ve buradaki bir eksikliğin
kimliksizlik olduğunu ifade etmiştik.Ki sosyolojik olarak bu bilimsel bir
tespittir.Yine Dersimli Alevi-Kızılbaşlık tanımından da farklı bir
noktadadır.Her kesim buna farklı bakmaktadır.Kimi buna Dersim İnancı
demekte,kimisi aleviliği yaşam biçimi ve felsefe olarak kabul etmekte,kimi
ise mezhepsel tanımını öne çaıkarmaktadır.
Kimliksel anlamda Dersimli de tam bir kaos-karmaşa vardır.Dersimli
kendisini bir yere oturtamamakta ve kendisini net bir şekilde
tanımlayamamakta,anlamlandıramamaktadır.Her çalışma ,kendini doğrulama ve
ispat çabasının ürünü gibi algılanmakta olduğundan çalışmalara da güven de
yoktur genel olarak.Peki bu kimliksel bunalımın-karmaşa ve kaosun nedeleri
nedir?
Birincisi,kozmopolit bir yapıya sahiptir.Anadolunun bir çok bölgesi
gibi bir çok etnik,mezhebi vs toplumlara yurtluk yapmıştır Dersim.Bu
toplumsal yapılar öylesine kaynaşmış ki,kim kim,aslında köken ne,nereden ve
nasıl gelinmiş,hangisi yerli hangisi sonradan gelmiş vs vs. ayırtetmek
olanaklı değildir.Bu kaynaşma,benzeşme ya da aynılaşma bu karmaşa-kaosun
birinci nedenidir.(Elbette bunu olumsuz anlamıyla söylemiyoruz.Sadece
sorunun kaynaklarını belirleme adına durum tespiti yapmaya
çalışıyoruz.)Gelenler kalmış ve zoraki sürgünler olmadığı sürece kimse de
çıkmamıştır Dersimden.İçine kapanık-dışsal baskının etkisiyle- bir
toplumsal yaşantı,devletsel örgütlenmelerin dışında oluş vs .bunu
koşullamıştır.
İkincisi,Anadolu da yaşayan diğer topluluklardaki gibi yazılı bir
kültürel aktarım yoktur.Yazılı kültür olmayınca sözel aktarımların ve
efsanelerin egemenliği sözkonusu olmuştur.Bunların ne kadar güvenilir
olacağı tartışma konusudur.Zira günün koşulları ve pragmatizm bu tarzda
aktarımları kesinkes etkilemiştir ve damgasını vurmuştur doğal olarak...
Üçüncüsü,Dersim özelinde 38 ve sonrasında yoğun
baskı,katliam,kıyım,sürgünler vs ciddi bir asimilasyon sürecinin varlığının
buna kesinkes etkisi olmaktadır,olmuştur.Zira yaşananlar Dersimli kimi
çevrelerde red ve inkarı egemen eğilim haline getirmiştir.Kolayca varolana
uyum sağlayan yapısıda eklenince Dersimli kendi değerlerine,kimliğine çok
hızlı biçimde yabancılaşmıştır.Dersimin önemli çoğunluğu bu asimilasyon
sürecine direnenememiştir.Boyun eğip kolayca adapte olmuştur.Yeni kuşak
Dersimli çocukların ezici çoğunluğu buna Dersim de yaşayanlar dahil kendi
dilinin günlük yaşamda kullanılmamasından dolayı dillerini bilmemektedirler
ve konuşamamaktadırlar.
Dördüncüsü,bireysel kimliği oluşturan öğeler arasında bütünlük
kavrayışı yoktur Dersimli de.Benlik,kimlik konusunda her toplumsal kesimin
kıskançlığına sahip değildir Dersimli.Sanki enternasyonalizm ve
enternasyonalistlik ulusal,yerel kimlikleri redediyormuş gibi sapma ve
doğru olmayan bir anlayış var.Bunun esaslı nedeni ise,kolaycılık ve rahatca
kendini varolan duruma adapte etmenin kolaycılığıdır.Gerçekte her bir
boyutuyla kimliksel tanımlamalar zincirin halkaları demiştik.Birinden
birinin eksikliği esasen eksik kimlik ya da kimliksizlik demiştik.
Yukarda anlattıklarımızın üzerine ne denebilir ki?Dersimli gerçekte
bu kimlik sorununun neresindedir?Kafası karşık ve ya kafasında soru işareti
olmayan kaç tane Dersimli var?
Sonuç olarak Dersimli nesenel olarak bu sorunu aşmalıdır.Kendini
tanımlama,adlandırma noktasında orjinallikler peşinden koşmak değil
gerçekler ve yaşananlar esas olmalıdır. Her türlü bilimsel çalışma
desteklenmelidir.Ama çalışmalar kesinkes bilimsel olmalıdır.Tek tek
bireylerin ya da Grupların savlarını doğrulamak için değil,bilimsel
sonuçlara ulaşmak için çabalamak esas olmalıdır.Kimse kendini başkalarına
dayatmamalıdır.Esasta kimlik sorununda temel, kişinin ya da toplulukların
kendilerin tanımlama,adlandırma veya anlamlandırması ise,bu tamamıyla
kişisel,toplumsal bir sorundur.Dayatmalar,baskılar,yanlış yönelim ve
eğilimlerin egemenliği sonuç olarak bugüne getiren ne varsa onun devamını
üretecektir.Zaten bugünkü sonuçta,tüm bunlardan dolayı değilmidir?
Dersimli,kendini vareden değerlere sarılmalıdır.Belki de kendini
nasıl tanımladığından daha önemlisi budur bizce.Kendi olumlu ve yaşatılması
gereken ne kadar değer,birikim,dil,ananeler,yaşam tarzı var ise
kıskançlıkla sahiplenilmeldir.Zira Dersim ve Dersimli bunlarla birlikte
anlamlıdır.Hızla yitirilen onlarca değerimiz var.Kapitalizm her gün günlük
yaşamda farketmeden bir çok şeyimizi ,olumlu tüm değerlerimizi bir bir
çalıyor.Tüm toplumsal kesimlerin bir parçası olarak dersim ve dersimli
direnmelidir.Dersimi sevmek dağı taşı sevmek olmamalıdır.Dersimlilik orada
doğmuş olmak demek olmamalıdır.Bu bir varlık-yokluk sorunudur.
|
|
|
Süper Üye   Cevaplar: 81 kayıt olmuş: 31/7/2006 Durum: ÇevrimdışıCinsiyet: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 13/11/2006 Saat 15:31 |
|
|
ALEVİ-KIZILBAŞLAR,İÇ SAVAŞ,ORDU
Egemen sınıf ve güçler ,daha önceki makalelerimizde de incelediğimiz
ve vurguladığımız üzere gerek Kürt ulusal mücadelesinin önünü tıkamak ve
gerekse de sınıf mücadelesinin önünü kesmek ve boğmak üzere,iç savaş
stratejisini yaşama geçirmek için düğmeye basmış gibi görünüyorlar.Şimdi
ki,süreç daha önceleri de gündeme defalarca alındığı gibi laik-anti
laik,laik-şeriatçı ikilemi ve Kürt-Türk ikilemi üzerinden yeniden
denenecek.Burada kilit rol elbette ki,orduda olacak.
Ne yazık ki,Anadolu insanları ve ezilen emekçileri ve doğal olarak
sınıf,ordu üzerine yeterince bir bilgi birikimine ve de neye - kime hizmet
ettiği noktasında yeterli bir bilince sahip değildir.Öteden beridir
devletçi geleneğe sahip bu toprak insanlarının elbette bu konuda olması
gereken noktalara neden gelinemediği elbette tartışılır.Ama bu devletçi
gelenek ve ordunun konumuna ve tartışılamayacağına ilişkin yaratılan
ortamlar bunda belirleyici olmaktadır.Nasıl ve hangi koşullarda yapıldığı
kuşkulu anket sonuçlarından en güvenilir kurum olarak çıkması 0rdunun bu
noktada nerelerde görüldüğünü anlamak için yeter de artar bile.Son günlerde
bu anketler ve ordu üzerinden bu tarzda tartışmaların yoğunlaşmış olması ve
de ordunun en yetkinlerinin,tepesindekilerin de siyasal sürecin aktörlüğüne
soyundurulmalarının özel bir anlamı olduğunu belirtmeliyiz.
Yaratılmaya çalışılan yapay çatışma ortamının tarafı ve aktörü ilan
edilmiş olan ordu,burada kuşkusuz kilit rol oynayacaktır.Darbeci geleneğini
Osmanlıdan bu yana aksamasız sürdüren bir gelenek var orduda.Doğal olarak
bu gelenek,bir biçimde herkesçe bilindiğinin aksine siyasal arenada hep
olagelmiştir.Hükümetler yıkmış,hükümetler kurmuş;siyasal sürecin ve
devletin reorganizasyonunda fiilen bulunmuştur ordu.Bu Osmanlıdan bu yana ,
engellenemez yükselişini sürdürmenin yanında sınıf mücadelelerinin de
elbette ki,kurum olarak görevleri gereği yerini almıştır.
Ordu,bir devletin ya da egemen sistemin korunmasının temel
unsurudur.Egemenler orduları bunun için kurdurmuş ve beslemişlerdir ve hala
da beslemektedirler.Egemen sınıfın ihtiyacından doğmuştur ordular ve devlet
örgütlenmesi.Kapitalizm ile birlikte ulusal devletlerin yine en önemli
silahlı vurucu gücüdür ordular.İster kapitalist burjuva demokrasisi olsun,
isterse kapitalist faşist devlet olsun her halükarda ordu sistemin
bekçiliğinde birincil konumdadır.Ordu bu anlamda sistemin gözbebeği gibi
koruyup hiçbir biçimde yıpranmasına izin vermediği ender
kurumlarındandır.Hele bir de bizim gibi ordu ile devlet geleneğinin güçlü
olduğu ülkelerde , neredeyse dokunulmazdır ordu.Sistem bekçisi diğer bir
kurum olan polis ile ordu arasında da bu anlamda yüklenen misyon gereği
,farklılıklar vardır.Sitem ve devlet ile bu anlamda en çok özdeşleştirilen
kurum sürekli ordu olagelmiştir.Örneğin son yıllarda ciddi bir rekabet
içinde olduğu gözlenen iki kurum arasında yine ordu daha dokunulamaz bir
yerdedir ve öylece ne tutulmak istenmektedir.
Devlet sınıflar üstü bir konuma sahip değildir.Devlet egemen sınıfın
iktidar etme gücünün ifadesidir.Devlet egemen sınıfın ihtiyaçlarına göre
kendini pozisyonlamaktadır.Ama hangi iktidar etme biçimi olur ise
olsun,egemenlerin temel devlet mekanizmalarından biridir ordu.Faşist
iktidarlarında da,demokratik burjuva iktidarlarında da bu durum böyledir.Bu
anlamıyla ,Türk ordusunun bu genel çerçeve dışında olduğunu iddia
etmek,kesinlikle gerçekleri ters yüz etmektir.Türk ordusu da diğer tüm ülke
orduları gibi,egemen sınıf olan işbirlikçi tekelci burjuvazinin ve onun
uluslar arası bağlaşıklarının çıkarlarının savunucusudur ve bekçisidir.Bu
temel gerçeğin altını çizmek gereklidir.Osmanlı döneminde de,TC nin ilk
kuruluş yıllarında da,ve de Türkiye’nin yeniden emperyalizmin yeni
sömürgesi durumuna geldiği yıllar ve sonrasında da bu temel gerçek
ortadadır.NATO ve diğer emperyalist örgütler ile fiili temas sonrası
süreçten itibaren bağımsız bir ülkeden bahsedilemeyeceği gibi,bağımsız bir
ordu teşkilatından da söz etmek olanaklı değildir.Nitekim Natoya girdikten
sonra Ordunun tüm önemli komuta kademelerine gelecek olanlar tespit edilip
CIA ve Amerikan ordusunca eğitilmiş ve ülkeye yollanmıştır.Türkeş’ten
şimdiki ordu yöneticilerine kadar bu durum açıkça ortadadır.Ki,Derin devlet
mekanizmalarının da kurulduğu yıllardır bu yıllar.1950 li yıllar ve sonrası
bu gerçeğin temel göstergelerini sunmaktadır.1960 darbesi aşağıdan gelen
orta-alt düzey subaylarca örgütlenip harekete geçince (Ki ordunun
Osmanlıdan başlamak üzere darbeci bir geleneğe sahip
olduğunu,özellikle18.-19.yylarda sıkça bu darbelere rastlandığını
görmekteyiz.)sürece müdahalede gecikmemiştir ordunun üst kademeleri.Ve
nihayet kontrol altına alınmıştır süreç.Ve TC kurulduktan sonra darbelerin
önü açılmıştır böylece.Bu yıllardan başlamak üzere ordu kendi konumunu daha
bir sağlamlaştırmıştır.1970 li ve en nihayet 80 darbesi ile birlikte
ordunun konumu artık tartışılamaz hale bile gelmiştir.En liberal pespaye
yazarların sorgulamasına bile tahammülü olamayan bir geleneksel çizgi
oluşturulmuştur.
Açık darbe girişimleri yerine artık ordu yasal hale getirilmiş ve
anayasada varlığı kabul edilmiş bir kurum aracılığıyla ya da yer yer fiili
post modern darbe girişimleriyle hep gündemde olmuştur.Bu kurumun adı,MGK
dır.Sistemin temel yürütme organının MGK olduğu hemen herkes tarafından
kabul görmektedir.Ordu ,böylece günlük siyasetin içinde de kendine yer
bulmuştur 80 darbesi sonrası.
Hiçbir yerde kolay kolay rastlamayacağımız bir orijinallik daha var
bu topraklarda.Ordu aynı zamanda büyük bir holding sahibidir.OYAK.Bu
holding bir çok üretim alanında fabrikalara ve etkinliğe sahiptir.Doğal
olarak sistemle bütünleşmesi için ikinci bir kanaldır ekonomik olarak
durduğu yer.Doğal olarak sistemle çıkarları birebir özdeştir.Ordunun her
açıdan ayrıcalığı bu ülkede tartışılmazdır.Sadece her bir il yada kasabaya
bakmak bile yeter de artar bile.Ordu bu toprakların en güzel yerlerinde
konumlanmakta,en lüks şartlarda barınmakta,tatilleri için en güzel yerler
seçilmekte,her türlü maddi ve manevi olanak ile diğer toplumsal kesimlerden
ayrı tutulmaktadır.
Şimdi böyle bir ordunun ezilen emekçi sınıfların ve de ezilen
değişik toplumsal kesimlerin (ister etnik ister mezhebi) çıkarlarını
savunmasını beklemek olanaklımıdır?Elbette ki hayır.Sıkıyönetimler
döneminde fiili ordu egemenliğinde binlerce alevi-Kızılbaş katliamı olmadı
mı?Darbe sonrası yine milyonlarca insan işkencelerden geçmedi
mi?Öldürülmedi mi?O laikliğin savunucusu geçinen ordunun egemenliği
yıllarında kendinden önceki dönemlerden iki-üç kat daha fazla imam hatip
lisesi açılmadı mı?Alevi-Kızılbaş köylerine camiler yaptırılmadı mı?Yeşil
kuşak projesinin en önemli inşa faaliyetleri 80 sonrası değil midir?Bu
örnekler uzatılabilinir.Ama ordu amerikaya göbekten bağımlıdır aynen
ülkenin olduğu gibi.Bu anlamda bu politikaların yürürlüklerinin bağımsız
ordu politikası olduğunu söylemek yanlış ve eksik olur.
Şimdi kim laik kim değil tartışması yapmak yersizdir.Zira sitemin laik
olmadığını daha önceki makalelerimizde açıklamıştık.Doğal olarak sistemin
önemli ve özel bir parçası olan bir yapının da laik olduğunu iddia etmek
gerçekten safdillik olur.
Sistemin iç savaş stratejisinin en önemli ayağını yine ordu
oluşturmaktadır.Bunca anlatımımız bundan idi.Zira son günlerde
tırmandırılan bir laik-anti laik kamplaşması var.Bu noktada orduya tabansal
destek sağlamak için sistemin uşakları ve kalemşorları harekete geçmiş
bulunmaktalar.Bunun için mitingler düzenlenip yaratılan öcüye karşı,yine
bir başka öcüye sığınmaları istenmektedir.Ki bunun en önemli tabanını
alevi-Kızılbaşların oluşturması hedeflenmektedir.Hedef kitle,kesinlikle bu
kesimlerdir.Alevi-Kızılbaşlarında bu durum ve koşullarda bu temel gereceği
kavradıklarını söylemek olanaklı değildir.Ne için kullanıldıklarını ve
kullanılmak istendiklerinin farkındalık yok şu anda.Bu suni gerginlik ve
kamplaşmanın sistemin işine geldiğinin kavranması gereklidir.Sınıf
mücadelesi kavrayışının yıkılması ve arkasından sistemin her türden
olumsuzluğuna rağmen sisteme yaslanmanın propaganda edilmesi ve harekete
geçirilmesi ,böl-parçala-yönet ile sistemin tıkandığı noktalarda devrimci
kalkışmaların önünün kesilmesi temel hedeflerdendir.
Özelde alevi-kızılbaşlar ve genelde sınıfın diğer bölükleri,çeşitli
milliyetlerden ve mezheplerden kesimleri bu durumu görmek ve bu oyuna
gelmemek için mücadele etmelidirler.Her türeden olumsuzluğun nedeni
emperyalist kapitalizmdir.Emperyalist kapitalizm yeryüzünden bir daha geri
gelmemecesine yok edilmeden bunlar yaşanacaktır.Tüm mücadele sisteme
yöneltilmelidir.Mücadele egemenlere ve sisteme karşı verilmelidir.Bu iç
savaş oyununun bir parçası olunmadığı gibi devrimci savaşım
yükseltilmelidir.Sınıf mücadelesinin keskinleşmesinden korkan egemenlerin
,ezilen emekçi yığınları sistemin yedeği haline getirmesine izin
verilmemelidir.Alevi-kızılbaşlar içinde gerçek dışı ordu hayranlığına karşı
mücadele edilmelidir.Zira bu ordu ve öncüllerinin ne katliam ve kırımlara
öncülük ettiği hafızalarda yeniden canlandırılmalıdır.
|
|
|
|
0,663 saniye - 42 queries
|