Konu: Secme Köse yazilari

Forum: Secme Köse Yazilari

Konuyu açan: pertekli


pertekli - 15/8/2008 Saat 16:53

Arkdaslar bu Bölüme köse yazilari Bölümümüzde yer alan Begenilen köse yazilari aktarilacaktir daha fazla okunmasi acisinda sizlerde yazi hakkindaki yorumlarinizi ekleyebilirsiniz.

pertekli - 15/8/2008 Saat 16:56


Alıntı:
“İlk aşk”



Yazar Adı: Munzur Okur


“İlk aşk”



“Bugün hayatımın geri kalan ilk günüdür”

Charles Dederich



İlkler yaşamımıza ne zaman girdiler, diye bazen düşünürüz, düşündüm ve hafızam beni ilk yüreğimin param parça olduğu senelere götürdü. Düşününce bazen haksızlıktı böyle olmamalıydı,dememle beraber kendime olan güvenimi, o dönemlerde çok güclü bir şekilde kazanmıştım.Bu erken yaşta gelen aile sorumluluğu,bir anlamda erken yaşta kendime olan güvenimi geliştirmiş,ve o yaşlarda bir insanın kurmadığı hayaller kurmaya başlamıştım.Tarlalarda, bahçelerde,gezdigim her yerde, önüme çıkan karınca yuvası kenarına oturur karıncaları seyir ederdim.O yuvadaki karıncaları izlerken hep bir aile kafamda şekileniyordu,ama aile söz konusu olduğundada benim aklım hep,suratı kırmızı elma,burnu kırmızı elma üzerindeki hafif çıkıntıyı,andıran kız aklıma geliyordu. O kadar çok heycanlanıyordumki bunu anlatmak mümkün değil diye düşünüyorum.


Ama anlatamam diye yerimde oturmaktansa, denemeyi tercih etim ve anlatmaya calışayım.Ama susma hakımı sakllı tutarak, her an susablilirim bunuda burda belirtmeyi gerekli görüyorum.


Baktığım her boşlukta onun, o hafifçe utangaç edasıyla gülüşü gözümde canlanıyordu,kendimi o gerçek olmayan,ama bunu ayırt edemiyecek durumda olduğum, ve bu durumun son bulmaması için hep çaba içinde olduğumdu. Saadece o deli dolu şen şakrak kıza tutulduğum gerçeğinden başka hiç bir gerçeği göremiyordum,görmek istemiyordum. Gerçekleri görmek daha yeni yeni bir tomurcuk gibi aşka açılan yüreğimi sızlatıyordu. Oysaki ben bu tomurcuğun açmasını ve toprağı kavuran ama aynı zamanda,toprağa can veren yaz günesini, her milimine kadar his etmesini isterdim. Ne kadar güzeldi yaşamın başka bir alanını his etmek,ne kadar heycanlıydı, daha çocuk olduğum halde etrafımdaki çocuklari görüp, bir gün çocuğumun olmasını düşünmek.


Kendimi insanlarda uzak tutuğumda ve doğaya yakınlaştığımda, nedenini halen anlamadigim derecede kendimi iyi his ediyor her şeyi olumlu düşünüyordum. Bu duruma oldukça ihtiyacımın olduğunu,köyün batısında kalan yıllanmış meşe agaçlarıyla kaplı yüksekçe bir kaya parçasının üzerine çıkıp etrafa baktığımda anlıyordum. Sanırım bu kayanın yüksek olduğu, daha çok şeyler gördügüm, görüş alanımın daha geniş olduğu için, daha farklı düşünmeme neden oluyor ve kendimi daha rahat ve güvenli his ediyordum. Böyle olduğu içinde sık sık bu kaya parçasının üzerinde oturur olduğumu fark ederdim. Aynı köydeydik, benden yaşça kücükte olsa çocukluğumuz aynı sokakalarda geçmişti,köyde aynı hikayeler duymuş, aynı mezarlığa gidip ağlamış, aynı köy dügünlerde,halaylar çekmiştik.


Ama acı olan bu kadar ortak yanımız varken ben his etiklerimin anyısını onun his etmediğini düşünüyor insanalrin farklı olduğu gerçeğini görmeyerek üzülüyordum. Yaşama yeni başlamıştım ve o kadar çok şeyler bilmeli görmeli geçirmeliydimki, insanların farklı olduğunun farkına

varaydım. Neden ben saatlerce evlerinin karşısında çeşme başında nokta nöbeti tutan bir asker gibi saatlerce dikiliyorken, kendisi bunun farkında olduğu halde, saadece kapıdan çıkıp bir bakmayla yetiniyordu. Benim için en zor olanda, köylülerin gelip o anda orda neden dikildiğimi sorduklarında, cevap aramamdi. Bu cevaplar ağzımda çıktığında, kendikendime bile gülesim geliyordu,cünkü sudan bahanelerdi, ayakları yerde olmayan sebeplerdi. Ne kadar çok isterdim “ben burda karşı evde oturan, kızı bir anlıkta olsa görmek için dikiliyorum” demek , ama diyemiyordum.


Diyemezdim cünkü burda belli değerler vardı, bu değerlere saygılı olmak gerekiyordu,öyle her evlenmek istiyen erkek, açık açık, diyemezdi ben felan kızı seviyorum ve evlenmek istiyorum. Bu farklı olmalıydı, insanlar devreye konulmalı, istenmeye gidilmeliydi. Ben bunların hepsinide yapmaya hazırdım,ve nasıl gerekiyorsa öyle davranmayıda kafama yerleştirmiş, yavaş yavaş onun pılanlarını yapıyordum. Bütün bunlardan önce,acaba bu kendisi için komik durumlara düştügüm kız, bütün bu olanların ne kadar farkındaydı? İlk öğrenmem gereken bu sorunun cevabıydı.



Yüreğinin temizliği yanında, dağlarda yağan kar beyazlığının utandığı,gerçek annem olmasada anelerin en güzeli. Benim yaşamımda belkide bilinçlice his etiğim acıların en büyügünü bana, genç yaşta kanser hastalığına yenilerek, bu dünyada göçüp gitmesiyle yaşatan değerli insan, yengemin, yanına gidip derdimi anlatmaya karar verdim.

Beni o kadar iyi tanıyorduki her karşılaştığımızda bir sorunumun olduğunu ve bana yardımcı olmak için ,kendisine anlatmamı söylüyordu. Ben ise her seferinde inkar ediyor, her şeyin yolunda olduğunu söylüyordum,ama ancak kendimi kandırabiliyordum. Toprağı bol olsun, insanların en güzeliydi,yaşam doluydu,çocuk yaşta annesiz kalmıştım ama yengem bana anne yokluğunu hiç yaşatmadı.Acılar içinde kıvranıyordu, yaşamının son günleriydi, izmirde olduğu için yanında değildim,o kadar acılarına rağmen ben her telefon açtığımda, bana üzülmememi söylüyordu. Etrafındaki sevdiklerine canını adamış bir anne´idi,ama ne yazık´ki kanser denilen nahlet hastalık, kendisinin hiç hak etmediği genç yaşta, fiziki olarak aramızda alıp gitti,ama hep yüreğimde, yaşadığım sürece benimle yaşayacaktir.


Daha fazla inkar etmedim anlattım, aşık olduğumu,ve bu kızın kafama gelip yerleştiğini zor bela anlatmaya çalıştım. Sevinmişti beni sonunda yakalamıştı her zaman bir şeylerimin olduğunu his etmiş sormuştu,ama inkarımla karşılaşmıştı. Şimdi artık kendimde rahatlamıştım, gerekeni yapacaktı,belkide benim için neyin daha iyi olduğunu o bende daha iyi biliyordu,bende bu duyguyu yaratmıştı o anlamdada kendisine güvenim sınırsızdı..

Bir gün beni yanına çağırtı, kızla konuşmuş ve kıza benimle konuşmasını söylemiş,böylece bana haber vermek istemişti. Bunu duyduğumda o sıcak yaz gününde sanki üzerime bir kova soğuk su dökmüşler gibi yerimde titremeye başladığımı görünce, oldukça duygulanmış olacaki gözlerinde iki damla yaşın süzdügünün farkına vardım. Kendisine sarılıp ağlamıştım.Ağladığımı fark edince beni sakinleştirmeye ve önümden uzun bir hayat olduğunu, daha nice kızlarla karşılaşacağımı söyleyip iki yanağımdan öptü. Yüreğim Çok karma karışık duygularla yerinde hopluyordu, evet işte çok istediğim kızla karşılaşacak ona dahada yakınlaşacaktim. Acaba bu duygularımı, onun için his etiklerimi, kendisine anlatabilecekmiydim? günlerimin büyük bir kısmını evlerinin karşısındaki çeşme üzerinde geçirdiğimin, nedenlerini anlatabilecekmiydim?.


En azında bunları anlatmak için büyük bir fırsatı yengem, vişne ve elma ağacalarının bol oldduğu bahçede görüşmemiz için saat ve günü ayarlamıştı. İki gün arada vardı, iki gün sonra beni durup dururken ağlatan,heycanlandıran,her düşündügümde yüreğimde fırtınalar koparan , deli dolu kızla görüşecektim. Ama bu iki gün nasıl geçecekti?bu haberi aldığımdan sonra sanki bir daka bir sene gibi geliyordu ,yemek yiyemiyor,boğazım dügümleniyordu,bir anlıkta olsa aklımda çıkaramıyordum. Bu duruma düşmem beni çok zayıf düşürdügünü fark edip, kendi kendime kızıyordum.O bahçede karşılaşmamızı, ve kendisine söylemek istediklerimi,yanlız kaldığımda tekrarlayip,sonrada tekrarladikalrimin çok apatlca olduğu hisine kapılıp, telaşlanıyordum. Bir an evel görüşebilsekte bende bu neler söyleyeceğimi düşünmekte ve bu piskolojide kurtulmuş olsaydım.

Benim için iki sene gibi uzun bir süre olan iki gün geçmişti, Gece uyuyamamıştım,Yaşlı olan baba annem bütün gece kendi kendime konuştuğumu sabahleyin kahvaltıda bana anlatmıştı. Benim için endişeleniyordu, hasta olup olmadığımı sorup durdu. Halbuki bütün gece uyuyamamıştım arada iki daka daldığım oldu´ise bile normalinde, gündüz yanlız kaldığımda tekrarladığım cümleleri, tekrarlamış olmalıydım. Bende kendisine şakayla karışık evet nene hastayım, hemde çok fena deyince, beni cidiye alıp, neyimin olduğunu , neremin ağrıdığını endişeyle sordu. Ben peşinde zorda olsa gülmeye çalışarak onunla sakalaştığımı kendisine anlatım.


Babaannem evlendikten sonra tam 12 defa hamile kalmıştı. Ne yazıkı en sonunda iki oğlu dışında bütün çocukları değişik hastalıklardan dolayı ölmüşlerdi. Bu acıları yüreğine gömüp benimle beraber beş torunuyla ilgileniyordu. Oğularından biri köyde, orta halli bir köylü olarak yaşıyordu. Babam ise çok ağır bir hastalık geçirerek annemin ölümüne, kendisininde istanbul ruh ve sınır hastalıkları hastahanesine düşmesine sebep olmuştu. Baba annemin yaşadığı acıları göz önüne getirdiğimde, itiraf edeyimki beni hep hayretler içinde bırakmıştır. Böylece Baba annemide burda rahmetle anmış oldum ve onun gösterdiği güç ve yaşam mücadelesi önünde saygıyla egiliyorum. Onun verdiği ve gösterdiği aşırı güç ve yaşam tutkusunu hep örnek olarak göstermiş ve özenmişimdir.


O çok beklediğim gün ve saat gelmişti, evde çıktım herzaman bir bostan korkuluğu gibi dikildiğim çeşmenin başına, doğru adımlarım kendiliğinde ilerledirler. Çeşmeye geldim ama nasıl geldiğimi bügün bile çıkaramıyorum. O gün artık kendimi konrtol etiğimin ufacık bir belirtisini bile göremiyordum. Birileri çıkıp bana bir şey sorsaydı´ki şansım varmış kimseyle karşılaşmadım,ne diyecektim,nasıl cevap verecektim şimdi bile kestiremiyorum. Çeşmenin başında irice bir taş vardı oraya oturmayı düşündüm, ama mümkün değildi yerimde duramıyordum, gözlerim biraz sonra görüşeceğim kızın kapısına kitlenmiş, bir vaziyete beklemeye konuldum. Aacaba ne zeman çıkar? yoksa çıkmışmıdır?ne yapsam ben öncedemi gitseydim belirtilen yere? yoksa beklesemde o evde çıktığında peşinde gitsem? soru isretleri kafamda dolanıp duruyorlardi.

Kendimi iyicene kayıp etmeme çok az kalmıştıki, kapıları açıldı,ve bana doğru bir bakış atıktan sonra evden ayrılıp görüşme yerimize doğru kendini yönelti. Kalbim gümbür gümbür atıyordu,bir an koşup yanına varsam ne olurkı, zaten benimle konuşmayı kabul etmişti, düşündüm,ama ya bu konuşma bir hayır cevabı ise ne olacaktı? bunu kaldırabilecekmiydim. Bu gibi düşüncelerle kafam meşkulken adımlarım çoktan bahçeye doğru yönelmişti. Kimsenin görmemesi gerekiyordu, ama bu hiç umrumda değildi,zaten böyle bir gizlilik gösterecek kadar kendimede hakim değildim. İnsanların bizi beraber yürüdügümüzü, görmesinler diye geride kalmaya aramızdaki mesefeyi açmaya çalışıyordum güya, ama bunu çok iyi becerdiğimide söyleyemem. Derken ben onun bahçeye girmesinden üç beş daka sonra ,bahçenin kapısının önündeydim. Bahçenin kapısında hayvanların girmemesi için, oldukça dikenli bir ağaç dalı vardı. Bu dikenli dalın halen kapıda olduğuna göre içeri girip kapıyı tekrar kapatmış olmalıydi.


Bende bu dikenli dalı kapıda kenara almaya çalıştım, çekerken heycandan üzerime yuvarladım dikenler sağıma soluma batmışlardı ama hiç his etmemiştim. Bahçe kapısında içeri girdiğimde bir elma ağacının altında oturduğunu gördüm. O an hiç tahmin edemeyeceğim kadar geri dönme isteği bende uyandı, ama kendi kendime bunu yapamam deyip yanına doğru ilerledim. Merhaba diye seslendim ama karşımda hiç bir şey demeden bana bakıyordu. Kendisi oturmuştu, bende bir an yanına oturmayı kafamda geçirdim,ve biraz daha yaklaşıp oturdum yanına. Yanına dediysem aramızda yine iki metre mesafe rahtlıkla var. Merhabalaşmak istedim karşıda tepki yok artık benimde dilim tutulmuştu,ne o bir şey söyleyebildi nede ben. Birbirmize bakmamaya ve göz göze gelmemeye gayret gösteriyorduk. Ben bazen çaktırmada bakıyordum kendisine.Eline bir ağaç parçası almış yeri eşiyordu.Birşeyler söylemeliyim, orda oturalı belkide on daka olmuştu ama hiç bir şey ağzımızda çıkmamıştı.


Kendimi Toparlamam için o suskun kaldığımız on dakikalık süreç iyi gelmişti bana,ve zorda olsa kafamı çevirip baktığımı ,gördü göz göze geldik. Öyle kızarmıştıkı sanki altında oturduğumuz elma ağacının meyvelerine dönmüstü suratı.

.....Utanıyordu,

..ya ben? söylemek istediğim o kadar duygular yüreğime sığmıyor, belirli belirsiz kelimeler olup dilimden dışarıya çıkıyorlardı. Öyle konuşmaya başlamıştımki söylediklerimi kendim bile algılıyamıyordum. Benim bu birbiriyle bağlantısı çok zor olan konuşmamı“tamam yeter anlaşıldı” demesiyle kesmişti. Devam ederek ne evlenmesi,ne sevmesi ne diyorsun sen farkındamısın sorusuyla ,yine bana topu atmıştı. Hiç beklemeden “evet ben seninle evlenmek istiyorum,seni seviyorum” diye tekrar başladim. Çokmu tuhaf? yoksa çokmu yanlis? benim bu duygu ve isteğim diye sordum. Bilinçlimi yapıyordu yoksa bilinçsizmi, bilmiyorum ama simarıklığı artık apaçık ortadaydı. Hayır seninle ne evlenmek, nede sana karşı duygularım yok diye benim için bir bayloz ağırlığında bütün bedenime inen sözlerini sıraladı.


Belkide haklıydı öyle şap diye evlilik teklifimi olur, damdan düşer gibi sevgi beyanımı olur. Ama bende bunları hemen söylemek istememiştim, farkında olmadan ağzımda çıkmışlardı. Kendi kendime o red edilmenin acısıyla “tamam tamam sözlerimi geri aldım” gibi saçma şeyler söylemeye başladim. O an kalkıp gitmek istedim gururumun incindiği hisine kapılmıştım.Ama kalkamıyordum,çok sonrada üzerine oturduğum cürük elmayı fark etmiştim. O an kalkacak olursam cürük elmanın arkamda bıraktiği izle gülünç duruma düşeceğim, o halde artık öyle oturup durmaya mejbur kalmıştım. Bu red edilişim bu çokça gözümde büyütügüm istek ve duygularımın bir anlam ifade etmediğinin, acısı yetmezmiş gibi birde cürük elma basıma bela olmuştu. Bütün bu olanların üzerine birde gülünç duruma düşmek istemem. Böylece susmayı tercih etmiş onun kalkıp gitmesini bekliyordum ve o zamanki tercihimi bu satırlarada son vererek , hemen yine yukarda bahs etigim susma hakımı devreye sokup susuyorum.


Şimdi bügün burdayım ama halen o günleri birer anı olarak yaşıyor ve halen orda o elma altında oturur vaziyetteyim.

Bu vaziyete yaklaşık üç yıl bu arkadaşla birbirimizi getirip götürdük. Zaman zaman benim duygularıma karşılık verdi ,üç sene aynı köydeydik elini bile tutamadım. Çok zaman ağladım çok zamanda, bir gülüşe iki lafa öyle çok mutlu oldumki. Bütün bunları yaşamasaydım dahamı iyidi diye bazen kendime sorarım. Hemen peşinde şunuda diyebilirim, insanın yaşadığı hiç bir şey, boşuna değildir. O halde yaşananları,unutmamak ve onların bizi yönlendirmesine izin vermeden,yeri geldiğinde kulanabilceğimizi düşünerek, iyi bir yerlere saklamamız gerektiğini bilelim.



Sevgilerimle


Munzur Okur



“Şimdiki zamanın keyfini cıkar,gecmişe dikat et ve en son yaşadıklarından,

ne kork, nede aynısını yeniden yaşamak iste.”


Benjamin Franklin


mustafa - 18/8/2008 Saat 00:41

Taraf ve Yeniçağ, Berfin üzerinden Kürtçülük tartışmasına tutuştu. İlk yazı beş yıl önce kalema aldığı Berfin'i tekrar yayınlayan Ahmet Altan'tan geldi. Altan'ın yazısına sert bir üslupla karşı çıkan Yeniçağ'dan Altemur Kılıç, Altan'ı Kürtçülük yapmakla suçladı.

Ahmet Altan, Taraf'ta beş yıl önce kaleme aldığı Berfin'i tekrar yayınladı itiraz Yeniçağ'ın usta kalemi Altemur Kılıç'tan geldi. Kılıç'a göre Altan, köşesinden Kürtçülük yapıyor. İşte Kılıç'ı çileden çıkaran Altan'ın Berfin yazısı;

Berfin...
Bu ismi duyduğumda ben bir Kürt oluyorum.
Horlanan, hırpalanan, bela yıldırımlarıyla vurulan bir ırkın çocuğuyum.

(...)Bu ismi duyduğumda ben bir Kürdüm.
Kardelen çiçeği demek Berfin.

(...)Hep ihanete uğradım, hep hain ben oldum.
Çocuklarımı öldürdüler, bana katil dediler.
Evi yakılan benim, sürgüne gönderilen benim, oğlunun ölü bedeni akşam vakti bir kağnıyla getirilen benim.
Ne şarkı söylettiler, ne ağlamama izin verdiler.
Ben bir Kürdüm ve hep bir Kürtten başka bir şey olmamı istediler.

(...)Berfin dendiğinde ben bir Kürt oluyorum.
Ve, ben isyanı artık Türkler’den bekliyorum.
Kürt çocuklarına Berfin denilmesini yasaklayanlara karşı çıkacak Türkler’in sesini duymak için bekliyorum.
Bir haksızlığa karşı çıkacak benim ırkımdan kimse yok mu?
Çocuğuna annesinin adını koyamamanın kederini ve öfkesini paylaşacak bir Türk yok mu, yok mu benim kanımdan kimse haksızlığa karşı çıkacak?
Yok mu bu suskunluktan utanacak, ezenlerin arasında kendi künyesine rastlamaktan rahatsızlık duyacak biri?
Berfin, kardelen çiçeği demek.
Çocuklara Berfin adının konmasını gene yasaklamışlar.
Kaç yıldır korkuyor bu insanlar bir kardelen çiçeğinden.
Kaç yıldır çocuklardan korkuyorlar.
Berfin adını duyduğumda ben bir Kürt oluyorum.
Kızıldeniz’i yaramayan bir Musa, çarmıhından inemeyen bir İsa, hicret edemeyen bir Muhammed’im.
Ben, dağlarda bir Berfin’im.
Ve korkuyorum, korkusunu gördükçe korkakların.
Öfkeliyim.
Çaresizim.
Yalnızım.

Altemur Kılıç'ın, Altan'ın Berfin'ine yazdığı cevap;

“Berfin” güzel bir Kürtçe kız ismi, kardelen çiçeği demekmiş! Torunum kız olsa ona bu adı verebilirdim. Ve eğer Kürt vatandaşlarımız, içtenlikle “Hepimiz Türk’üz” diyorlarsa, ben de aynı anlamda ve samimiyetle, “Hepimiz Kürt’üz” derim! Bu, “Hepimiz Hrant Dink’iz-Ermeni’yiz” demekten başka bir şey; Kürt vatandaşlarımızla yüzlerce yıllık beraberliğimizin, “iç içeliğimizin” ifadesi olur! Güneydoğu konusunda, benim öfkem bu güzel oluşuma, kaynaşmaya, nifak sokanlara, eski yaraları kaşıyanlara!

(...) Milleti, ülkeyi, “isimler” bölmez, ama Kürtçeyi, adeta ikinci dil yapmak x-q-w harflerini alfabemize koymak bölünmenin, altyapısını oluşturur!
Türkiye’nin bölünmesini, “Büyük Kürdistan” ın topraklarımızın üstünde kurulmasını açıkça isteyenlerin yayın organı Taraf gazetesi ve bu gazetenin “malûm” yazarları... En başta, Ahmet Altan! Yasemin Çongar’la birlikte, Kandil Dağı’na gidip orada, terörist başlarıyla “muhteşem” bir gece geçiren adam.

Altan’ın yakarışı
(...)Adam: Kürtçülük-bölücülük başkaldırısının “manifestosunu” , PKK’cılardan, DTP’cilerden, çok daha dokunaklı yazmış! “Kürt sorununun” Altan versiyonunun özeti; “Başkaldıran, Türkiye’yi bölmek isteyenler haklı, Türkler haksız!” “Berfin” yasağının da Ergenekoncuların işi olduğunu söylemesi eksik!

Ahmet Altan bu kadar duygusal ve “Kürt” olabiliyorsa, Mehmetçikler şehit olunca, acaba neden “biraz olsun Türk” olamıyor?

Bu tek taraflı “ağıta” verilecek cevapları, tarihte Kürt başkaldırılarını kimlerin tahrik ettiği, omuz omuza verilen Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki, Şeyh Sait vb.. isyanları yabancı ajanların nasıl tahrik ettiklerini, çok yazdım... Ama Ahmet Altan’ı ve şürekâsını, asıl bu gerçekler ilgilendirmez! Bu olayın öteki tarafını, bölücülerin yaptıklarına ve yapmakta olduklarına dair makaleler yazmazlar, hep “ezilen, hakları gasp edilen, zavallı Kürtler” nakaratı!
Ben Altan gibi şiirsel bir cevap yazacak değilim, ama kısaca söyleyeyim; her Mehmetçik öldüğünde ben “Mehmet” oluyorum. Her şehit anasıyla Ayşe, Fatma oluyorum ve teröristlere ve destekçilerine lanet okuyorum... Ve “Hep Türk’üm”, Türk kalacağım!

SORGUL - 20/8/2008 Saat 21:34

merhaba


aslında en derinden başlayarak yorumlamaya başlarsam taraf ismi bir dergi ismi olabilmiş ise zaten o dergide yazabilmek bile bir hiçliğe adımdır bana göre..
ahmet altan'a bakınca hiç ilgilenmediğim bir yazar epey romanını okudum geçmişte bir romanından başka beni etkileyen yada roman budur diyebileceğim bir kitabı ile karşılaşmadım,düşünemedim,düşündürtmedi..

bu konuda yani berfin konusunda samimiyetine gerçekten inanmıyorum,cezmi ersiz gibi kürt meselesini iyi kullanan yazar olarak görüyorum ..
bu yüzden berfin yazısını öncedende okuduğumda şimdi birdaha okuduğumda yazarın anlamsızlığından amacindan ( bana görelere göre elbette )etkilenemedim anlamlaştırıp paylaşamadım etrafımdakilerle..

çünkü bu tür paylaşımlar samimiyet yaratır bir yazar için ,benım mehmet uzunu okumam öyle bir nedenden başlamıştı mesela gibi....

altan'ı eleştiren yazar için söylenecek çok tümcem var ama gülmekten yazamıyorum çoğunu çünkü aklıma hiç iyi şeyler gelmiyor :))

adamın düşüncesine bakabilirmisiniz ben türküm diyebilen kürt varsa ben kürdüm diyebilecek bir türk olabilirim....

peki onun türk olmasının ne anlamı var ozaman benım kürt olmamın ne anlamı ???????

evet tc topraklarında onlara göre ( ama kendi topraklarımızda ) yaşıyoruz onlşar elif ,ahmet,osman,ata,atakan,alpaslan,selçuk,fatih,ayşe, kayra,ecenaz vs vs vs isimlerini çocuklarına yıllarca koyup durdular arapça farsça türkçe yeri geldi aavrupalı alıp hansları mariyaları çoğalttılar ama biz bu ülkede çocuklaarımıza kürtçe isimler koyamadık

koyanlarda terörist ilan edildi pkkli bunlar yanı potansiyel dışsaalıkla karşı karşıya kaldı yenı dogan ismi botan olan ismi havin helin azad olan çocuklarımız ...

yanı doğuştan fişlendiler...


düşünüyorumda çok yakın tarihimizde ırakta bir savaş vardı tc genelinde bir avuç insandık bu savaşa hayır diyerek mücadele ettik ,yine geçmişte bir halepçe katliamı yapıldı , tc illerinde sokaklarda evlerinin işyerlerinin önünde yazarlar gazeteciler devlet insanlari katledildi ama geneli sustu bu türkler nerdelerdi bu zamanlarda bir sivas katliami var geçmişimde nerde bu türkler her sene yapılan anmalarda şimdi çoğu türk yazar medya yazarları kullanıyor gazetecileride kürt varlığına muhtaç bir medyası var tc nin :)) bunlar bence fikirler


yılmaz odabaşı da geçenlerde bir yazı yayınlayıp dtp yi eleştirmişti ula gundi kürdistan toprakları sevdaları şehirleri olmasa sen hangi şiirini yazabilecektin ??? ne ettin kürt mücadelesi için ki kalkıp legal partisini eleştiriyorsun...


kör topala saldırmış bizde onları yorumladık komik bir durum ama insan içindekileri yazmak istiyor bazen ...


hevi biminin....

(roniya dilgeş )

SORGUL - 20/8/2008 Saat 21:36

merhaba munzur abi....


bazen yazılacak tümceler anlamsız kalır .. bir öyküyü okuyup begenip içinde kendini bulmak kaadar anlamlı bir hal yoktur bence yazın hayatında.. sen bana hep bunu yaşatıyorsun...


yüreğinin tümcelerinden öpüyorum herdem yazabile dileğimle :)))

Waris Dirie - 21/8/2008 Saat 11:14

Yıkım taşeronluğu

Türkiye Cumhurbaşkanlığı makamında oturan A. Gül’ün, İran devlet başkanı Ahmedinecad’a, “Tahran’ın harab-ül Bağdat olmasını istemeyiz”dediği sermaye basınında yer aldı. Gazeteler öyle yazdı; ajanslar öyle duyurdular. Hürriyet bu ‘edebi deyiş’i iki gün üst üste çeşitli makale ve haberlerde “işledi.” A. Gül’ün, ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ adına İran’ı “en üst düzeyde uyaran” açıklamalarının Arapça-Farsça karışımı edebi niteliğine takılanlar, bu Türkiye yönetiminin izlediği politikaların vahametini, tabiri caizse es geçtiler. Oysa Türkiye açısından “harab-ül memleket” -”vahamet-ül politika”yla da karşı karşıyaydık.

AKP Hükümeti ve Türkiye’yi yönetenler; yani işbirlikçi sermayenin farklı kliksel-grupsal çıkarlara sahip olmalarına karşın bir sınıfın ortak çıkarları temelinde devleti temsil edenler, Ahmedinecat’a “yapılmış uyarı”nın, ABD’nin Ortadoğu-Kuzey Afrika ve Kafkasya stratejisince belirlenen politikaların çerçevesi içinde olduğunu elbette biliyorlar. Bu “uyarıcı sözler”, Amerikan politikalarının İran tarafına bir kez de Türkiye yönetenleri aracılığıyla “dikte edilmesi”nden ibaretti. “Dünya alem”in anladığı da böyle oldu. Sözüm ona bağımsız, dikkate alınır bölge gücü Türkiye’nin burjuva yönetimi, dünya halklarının baş belası, sömürgeci politikaların günümüzdeki en amansız izleyicisi, emperyalist saldırı ve savaş dayatıcılığının temsilcisi ABD’nin sözcülüğü ve taşeronluğunu yapıyordu. Bu rolün bölge ülkelerinin ve Türkiye’nin kendisinin yararına olmadığını kanıtlamaya çalışmak dahi ‘beyhude çaba’ olacaktı. Başbakanı ülke, bölge ve dünya politikalarını Amerikan yönetimi ve Bush çetesinin tutumu ve politikalarına ayarlamış, yanı başında, Amerikan yayılmacılığının ürünü olarak ortaya çıkan duruma ve bu durumun ürünü olarak yaşanan çatışmalara ilişkin tutum için dahi, “nasılsa Bush aramıştır diye düşündüm” şeklinde açıklama yapabilen bir ülkeydi söz konusu olan.

Türkiye ile ilişkilerini “stratejik müttefik” düzeyinde ele aldıklarını söylerken, Türkiye yöneticilerine, Amerikan nihai hedeflerine uygun hareket etmeleri gereğini anımsatan Pentagon-Beyaz Saray şefleri, gerekli saydıkları her durumda üst generallerle iyi ilişkiler içinde olduklarını ve “güvenilir adamlara sahip bulunduklarını” açıklamaktan kaçınmıyorlar.

AKP’nin bugün ülkenin başlıca iki en üst devlet makamında oturan yöneticisini “Bush yönetiminin güvenilir adamları” olarak açıklamışlardı. Washington sahip olduğu ilişkiler, olanaklar ve güçleri gözeterek ve büyük pervasızlıkla “muteber adamlar” açıklaması yapıyordu.

Muteberlik ABD adına iş görmenin; Amerikan mutemetliğinin ilk koşuluydu. “Muteber adamlar” -burada T. Çiller-M. Akşener gibi muteber kadınları elbette unutmamak gerekir- sadakatte kusur etmeyenlerin en önlerinde olanlardı. Ülkenin ve halkın tüm birikim ve kaynaklarını uluslararası sermaye ve emperyalist büyük devletlere açmadan; son on yılların “deney laboratuarı” Balkanlar ve Ortadoğu’da Amerikan-NATO politikalarına taşeronluk yapmadan muteber/güvenilir olunamazdı. Irak, Suriye, Libya gibi Ortadoğu ülkelerine Amerikan dayatmalarının kabulü için sözcü oldular. Irak’ın işgali ve işgalin sürdürülmesi için savaş araç-gereçleriyle diğer unsurların yüzde 70’inin İncirlik üzerinden gerçekleştirdiğini bizzat kendileri açıkladılar. Balkanlarda ve Kafkasya’da bu bölge halklarıyla sahip oldukları kimi arkaik bağları istismar ederek ABD yayılmacılığının aracılığını yaptılar. İran’a Amerikan tehdidi ve dayatmalarının taşeronluğu-kaygılara ve çelişkilere rağmen-üzerinden güvenilirliklerini tescil etmeyi sürdürüyorlar. ABD’nin yedeğinde/yanında durarak Amerikan ve “Batı emperyalizmi”nin çıkarlarını komşularına kabullendirmeye çalışıyorlar. “ABD vurursa fena vurur!” tehdidini yineleyerek, sözüm ona savaşı önlemek üzere emperyalist stratejiye boyun eğilmesini; teslimiyet bayrağının çekilmesini istiyorlar.

Bu politikanın kendisine, ülkesine ve halkına olduğu kadar, başka ülke ve halkların bağımsızlık ve diğer değerlerine saygılı politikayla olumlu herhangi bir bağı bulunmuyor. Bu politika bağımlılık ve işbirlikçilik politikasıdır; yıkım taşeronluğudur. “Muteber adam” olmanın karışlığıdır. Ülkenin ve halkın ise, ABD’ye, “bölgemizde ve ülkemizde istikrarsızlık ve savaş dayatıcı bir güç olarak bulunuyor; sürekli bela üretiyor, açlık, yoksulluk ve yıkım dayatıyorsun; bir an önce ve derhal defolup git!” politikasına ihtiyacı var. Böylesi bağımsızlıkçı bir politikayı ancak işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarlarını ve ülkenin gerçek bağımsızlığını amaçlayanlar geliştirebilirler. Buna ihtiyacın gerçekten arttığı bir dönemden geçiyoruz.


A. Cihan Soylu
Evrensel Gazetesi (http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=36043)

taylan - 23/8/2008 Saat 18:09

Benim de bir ülkem var diyememenin acısını yüreğinde hissettin mi?

Dost!

Yüreğimden damıtarak yazıyorum bu satırları...

Bu sabah seni düşledim. Nice uygarlıkların çiçek-çiçek, ilmik-ilmik dokunduğu, nice acıların sabır-sabır çekildiği, nice sevdaların yürek-yürek yaşandığı kutsal coğrafyamızda seninle yola çıktık. Koyu çınar gölgelerinde pösteki üzerine uzanıp, buz gibi ayran içenlerle birlikte olduk. Sıcacık sobalarının başında oturan, geçim sıkıntısından, işkencelerden dert yanan hewallarla-yoldaşlarla bütünleştik.Çıplak ayaklarla karın içinde selpak satan ilk okul çağındaki çocuklarla görüştük...

“Şimdi derviş dergahlarında şiirler vardı/ Seydi balım ilinden/ Şeker tamar dilinden/Dost bahçesi yolundan/ Evlere derviş geldi...” diyen Yunus diyarında gezdik. Yağmur toprak kokusunda, günleri kara bulutlara gebe çalan güneş aydınlığında, geceleri hülasa ay berraklığında olan Anadolu’yu ve canım Kürdistan’ı gezdik. O güzelim kıyılara, dallarını ana kucağı içtenliğiyle uzatmış asırlık zeytin ağaçlarının dostluğunda seyreyledik alemi. İnsan için, dostluk için dizeler ilmikledik...

“Yarin yanağından gayri her şey ortaktır” diyen Şeyh Bedtettin’i anımsadık. Çocuklarına yaşamsal azığı temin etmek için kendisini meta diye satan anaları gördük. Düşünceleri uğruna yaşamlarını yitiren, cenazelerı aylar sonra birer çukurda bulunan ana kuzularını gördük. Onurlu bir yaşam tarzını istedikleri için, işkencehanelerde onurluca direnen yarının yöneticilerini gördük. Salt karınlarını doyurmak için bir somun çalan, yakalanıp kelepçelenen Ali’leri, Memoları gördük....

Diğer yanda belgelere dayalı adam öldüren, uyuşturucu pazarlayan, devlet içinde yuvalanmış çete mensuplarının serbest gezdiklerini gördük. Ve henüz yaşları 25 olmadan Üniversite bitirip, trilyonları aşan servet sahibi gençleri gördük. Vurguncuları, talancıları, banka boşaltanları göre göre alıştık.

Dost!

Dostluklardan, sıcak dayanışmalardan uzak, egonun (benliğin) hükmettiği anlamsız, zaaf batakhanelerinden nasibini bolca almış bu diyarlar, hep sistemin, yakınmanın ezgisini mırıldatır dudaklarda. Buralarda ince bilekli serçe kuşları da çırpınmıyor, yol kenarındaki su birikintilerinde. Saç üzerinde pişen yufka ekmeklerin nefis kokusunu duyamıyor insan. Hiçbir şeyi doğallıkla yaşamanın olanağı yok. Herşey sunni. Dostluklar yapmacıklı. Domates bile hormon kokar.

Bazen akşam sofralarında bir kadeh rakı durur. Hafif çakır keyifliler, insanı bazen güzel duygulara, güzel yerlere uuupsürür. Kadehte duran su karışmış rakıya bakarım da; mat-beyazlığı ayran kadar pak değil, onun kadar ak değil.

Siz gençler, bugünkü attığınız her adımınız, yarınki yaşamınız olacaktır. Sevgi üstüne kurun bu dünyayı. İçinizden gelen sesi “tatlı-tatlı okşayan sesi” dinleyin...

Bizler anadan doğma göçmeniz. Bu dünyaya bir raslantı sonucu gelmişiz ve geldiğimiz gibi gideceğiz de... “Saraylar saltanatlar çöker./Kan durur birgün. /Zulüm biter! /Menekşeler açılır üstümüzde, /Leylaklar da güler! /Bugünlerden geriye, /Bir yarına gidenler kalır. /Bir de yarınlar adına direnenler..” der ozan.

Dost!
Kürt Halkı neden bir açmaz içerisinde? Yanyana gelişinin ikinci günü neden birbiriyle didişir? Çünkü içi boşaltılmış, kendi gerçeğinden uzaklaştırılmış. Kardeş kardeşiyle savaşır hale gelmiş. İnsan kardeşini esir alır mı? Bizler neden başkasıyla barışık kendimizle düşmanız? Başkaları adına konuşur, düşünür, emek sarfedersen beğeniliyorsun. Ama kendi adına konuştuğunda, birşeyler yapmak istediğinde buna “terörizm” diyorlar. Yargısız infazlara, faili meçhul cinayetlere karşı tepki gösterenlere “bölücü-terörist” gözüyle bakılıyor. Vatan haini damgasını yiyorsun. Katliniz ‘vacip’oluyor. Gereği yapılmak üzere cinayet şebekelrine havale ediliyorsunuz. Kürtlerin yaşadığı coğrafya toz duman içinde. Yaşanan acıyı, göçü, sürgünlüğü ve katledilen insanlığı hangi saz yeterince çalabilir? Hangi kalem yazabilir ve hangi duygular anlatmaya yetebilir? Yine de ozanın deyişiyle: “Döğüşenler de var bu havalarda”.

Dost! Vatan aşkına toprağa düşen her canlının bir diriliş filizine dönüştüğünü iyi bilenler, ülkeyi yakıp yıkarak, boşaltarak, insansızlaştırarak “vatansızlaştırma” hakkımızı köklerinden koparmak ve böylece diriliş filizlerinin zemininde kurutmak istiyorlar.

Bir fide düşünün, toprağından koparılınca solar. Ancak sulanırsa yaşar. Ama yaşlı bir ağaç toprağından koparılınca kurumaya mahkümdür. Bunun için dünyanın dört bir yanına darı misali serpilip atılmadık mı?

DOST! “Benim de bir ülkem var” diyememenin acısını yüreğinde hissettin mi hiç? 20 yıldır bu acıyla yaşıyorum. Çektiğim ıstırabı ifade edecek kelime bulamıyorum... Sizler bulabiliyor musunuz?

Sevdalarımız, iki damla gözyaşına dönüşerek gizlice içimize akıyor. Her birey vatan aşkını, umudu ve direnci besleyip büyütmeli narin yüreğinde, mutlu yarınlar için. Gelecek, geçmişten alır özünü. Geçmişimizi unutursak, geleceğimiz olur mu?

Halkın tarihine ve iradesine karşı sorumluluğun yerine getirilmesi için ‘nasıl yapmalı-neler yapılmalı’ sorulariyle aklımızı ve yüreğimizi sorgulamalıyız. Yeniden yaratmanın, direnmenin oluşumuna katkı sunmalıyız.

Mütevazi, sade, sevecen, kararlı, inançlı, direngen... ve özgürce bir yaşamın hayata geçmesi için ne gibi bir çaba inerisindeyiz?

Ahmede Xani bir dizesinde der ki: “Bazıları canlar için ister canı/ Bazıları da cananlar için verir canı”. Canların onurlu bir yaşama erişmesi için, hangi uğraş içindeyiz?

Dost! Karanlığa karşı aydınlığı, savaşa karşı barışı, çirkinliğe karşı güzelliği, kötülüğe karşı iyiliği, sevecenliği ve kardeşliği kendimize rehber almalıyız! Asgari müştereklerde birleşmeliyiz! Türk’ü, Kürd’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Arab’ı... ve Gürcü’sü. Hep birlikte, bir çatı altında kardeşçe yaşamak için...

Çok düş kurduğumdan olsa gerek, yazılarımın ve mektuplarımın son cümlesinde, DÜŞLERİNİZ YAŞAMINIZ OLSUN derim. Ve sorarım: Ne zaman hakikat düşlere misafir olacak?



Ali ERDOĞAN

SORGUL - 23/8/2008 Saat 22:14

bu yazıyı okuyan herkes vatan yoksunluğunun farkına varacaktır diye düşündüm... okadar reel ve anlamlı ...

versiyon - 24/8/2008 Saat 22:35

Şakaklara doğru masumca dağılmış kaşları, bakışlarında hüzünle öfkenin karıştığı yeşil gözleri, küs dudakları, yalnız duruşu ile bir çocuğu anımsatıyor bu isim bana, bir de yamaçlara birikmiş karları, dağlardaki mor kayalıkları, ıssız mezraları ve ihanete uğramış insanları anımsatıyor.

Bu ismi duyduğumda ben bir Kürt oluyorum.

Horlanan, hırpalanan, bela yıldırımlarıyla vurulan bir ırkın çocuğuyum.

Kızıldeniz’i yaramayan bir Musa, çarmıhından inemeyen bir İsa, hicret edemeyen bir Muhammed’im.

Çaresizim.

Öfkeliyim.

Yalnızım.

Bu ismi duyduğumda ben bir Kürdüm.

Kardelen çiçeği demek Berfin.

Ben, bu ismi duyduğumda bir türküyüm, bir ağıtım, dağbaşlarında bir kaval sesiyim.

Boynubüküğüm biraz.

Kederliyim.

Hep ihanete uğradım, hep hain ben oldum.

Çocuklarımı öldürdüler, bana katil dediler.

Evi yakılan benim, sürgüne gönderilen benim, oğlunun ölü bedeni akşam vakti bir kağnıyla getirilen benim.

Ne şarkı söylettiler, ne ağlamama izin verdiler.

Ben bir Kürdüm ve hep bir Kürtten başka bir şey olmamı istediler.

Çocuklarıma anamın adını koyamayanım ben.

Berfin, kardelen çiçeği demek.

Ve, ben bu ismi duyduğumda bir Kürt oluyorum.

Gene yasaklamışlar Berfin adını.

Yasalar, hükümet, parlamento, bunlar umurunda bile değil yasakçıların, bir isimden korkup kendi yasalarını çiğniyorlar.

Berfin dedirtmiyorlar çocuklara.

Gizli efendiler onlar, yüzlerini saklıyorlar, kimliklerini gizliyorlar, devletin derinlerinde dolaşıp kendi yasalarına ihanet ediyorlar, çocuklardan korkuyorlar, türkülerden, çiçeklerden, renklerden, isimlerden korkuyorlar.

Benim kanımdan onlar ve beni utandırıyorlar.

Ben onlardan değilim artık.

Ben, çocukların ismini yasaklayanlardan değilim.

Ezenlerden değilim ben.

Ezilenlere katılıyorum.

Berfin dendiğinde ben bir Kürt oluyorum.

Ve, ben isyanı artık Türkler’den bekliyorum.

Kürt çocuklarına Berfin denilmesini yasaklayanlara karşı çıkacak Türkler’in sesini duymak için bekliyorum.

Bir haksızlığa karşı çıkacak benim ırkımdan kimse yok mu?

Çocuğuna annesinin adını koyamamanın kederini ve öfkesini paylaşacak bir Türk yok mu, yok mu benim kanımdan kimse haksızlığa karşı çıkacak?

Yok mu bu suskunluktan utanacak, ezenlerin arasında kendi künyesine rastlamaktan rahatsızlık duyacak biri?

Berfin, kardelen çiçeği demek.

Çocuklara Berfin adının konmasını gene yasaklamışlar.

Kaç yıldır korkuyor bu insanlar bir kardelen çiçeğinden.

Kaç yıldır çocuklardan korkuyorlar.

Berfin adını duyduğumda ben bir Kürt oluyorum.

Kızıldeniz’i yaramayan bir Musa, çarmıhından inemeyen bir İsa, hicret edemeyen bir Muhammed’im.

Ben, dağlarda bir Berfin’im.

Ve korkuyorum, korkusunu gördükçe korkakların.

Öfkeliyim.

Çaresizim.

Yalnızım.

* Ben bu yazıyı beş sene önce yazdım. O zaman da Berfin yasak. Ve ben hâlâ biraz öfkeli, biraz çaresiz ve biraz yalnızım.

ahmet altan..
Hayatta geri alınamayacak iki önemli şeyden biri zaman diğeri de söylenen sözdür...KARDELEN

gercek_62 - 25/8/2008 Saat 18:41

Nar çiçekleriyle gelirdi yaz… Frapan renkleriyle her biri minyatür birer yaz güneşiydi sanki, göz kamaştırırdı… Hazan meyvesinin bu erken habercileri dalları al turuncu bir ateş gibi sarar, alev alev yanarlardı. Artık giderek azalsalar da çevremizde, hâlâ bir yerlerde varlar ve bazen aniden karşımıza çıkıyorlar…

Biz de öyle çiçekleniyoruz zaman zaman; rengârenk açıyor, tatlı bir ateşle kendi yangınımızda yanıyoruz… Nar ağaçları öğretti bize; biliyoruz, geçecek bu en güzel halimiz ama sönerken kıvılcımlar kalbimizde, yerine o bereketli yemişin taneleri misali sayısız yeni duygu pıtraklanacak. Her aşk, sonunda mutlaka bambaşka duygular yaratacak…

Mutluluğu, acıyı, pişmanlığı, anlayışı, öfkeyi, ümidi, kıskançlığı, arzuyu, intikamı, özlemi, kederi, olgunluğu, çocuksuluğu, hüznü, aldatmayı, aldatılmayı, güvenmeyi, güvensizliği, meydan okumayı, teslim olmayı, esir almayı, sevinci, nefreti, şehveti, masumiyeti, yalanı, affetmeyi o bir tek meyvenin “çekirdeklerinde” tadacağız… Ve affedememenin ne demek olduğunu anlayacağız…

Neyi affedemez insan, niçin affedemez… Ne kadar istese de niye elinden gelmez bağışlamak…
Neden unutmak daha kolaydır affetmekten…
O yüzden mi hatırlamak istemeyiz, affedememenin acısı daha baskın olduğu için mi açılan bütün yaralarınkinden… Kalbimizin kırılması mı hayallerimizin yıkılması mı, hangisi esas sebebidir affedemememizin…
Galiba beklemediğimiz birinden, beklemediğimiz bir davranış gördüğümüzde asıl, affedemiyoruz. Ona verdiğimiz değeri hak etmediğine inandığımızda… Yani inancımız sarsıldığında…

Hepimize göre değişiyor en çok neye kıymet verip önemsediğimiz… Ve zaten onu bulduğumuza inandığımızdan o kişide, değer kazanıyor gözümüzde. İşte o her ne ise, ona halel getirecek bir şey yaptığında sevdiğimiz, mümkün olmuyor artık affetmemiz…

Belki de affetmediğimiz kendimiziz gerçekte… Yanıldığımızı kabul edemiyoruz…

Pişmanlık hissi siliyor en fazla, yaşanmış olanın güzel yanlarını…

Affedemiyoruz çünkü her şeyden öte geleceğe dair umutlarımızı engelliyor içimize yerleşen endişe… Yeni başlangıçların eski coşkularımızı uyandıramayacağından korkuyoruz… O “acı bilgi”nin gölgesi düşecek her seferinde, ayaklarımızı sıkı sıkı yere basma ihtiyacı duyacağız… Kanatlanıp uçmanın sarhoşluğunu elimizden alanı suçlayacağız…

İşte buna sebep olanı affedemiyoruz biz…

Ayrılıklar, kalp kırıklıkları, kızgınlıklar, kıskançlıklar her sevgide yaşanabilir, hepsi affedilir zamanla. Affedilemeyen çok daha özde bir şeydir.

Sonu nasıl biterse bitsin, yaşadıklarımız bir “boşunalık” duygusu veriyorsa, bizim onu tanıyamamış olmamızla, onun bizi hiç anlayamamış olmasının hüsranı birbirine karışıyorsa affedemiyoruz bazı zaman. Bazı da asla ona yakıştırmayacağımız bir şeyi yaptığında veya bizi kendimize layık bulmadığımız bir duruma soktuğunda…

Hayal kırıklığına uğratmaktan ziyade, hayal kuramaz hale getirdiğinde…

Her ne olursa olsun, en sevdiğimizi affedemiyoruz… Fakat affedemediğimizi sevmiyoruz artık… Zira affedemediğimiz her ne ise, hakikatte onu sevmemizin başlıca nedenini ortadan kaldıran şey de o…

Nihayetinde, affedemediğimiz ne kadar karşımızdaki ne kadar biziz, çözemiyoruz… Aşkı yaratan, biraz sevdiğimizin özellikleriyse birazı da bizim kişiliğimiz ne de olsa…

Öylesine bir duygu ki bu, hatırladıkça bir diken gibi batıp kanatıyor ruhumuzu…

Onun için unutmaya sığınıyoruz…

Herkes birbirinden farklı düşünse de unutmak affetmekten güzel bence…

Affettiğimizde inandığımız değerleri kaybetme tehlikesi var; üstelik bir yalan affettiğimizi unuttuğumuz…

Affediyorsak eğer niye unutuyoruz…

Nar çiçekleri gibi duygularımız, bir kere açtıklarında, avucumuzda muhakkak bereketli bir meyve buluyoruz…

rengin soysal

mandele - 25/8/2008 Saat 19:59

nar çiçekleri ve affetmek... son zamanlarda okuduğum aklımda kalan çok güzel bir yazıydı teşekkürler gerçek burda okudum yeniden

kendini dinlemek gibi birşeydir bazen okunanlar... kendine sakladığın yanlarındır şimdi... perde aralığı gibi...

sevgiyle...


[tarihinde düzeltildi 25/8/2008 Saat 20:02 Yazar mandele]

gercek_62 - 25/8/2008 Saat 22:21

bende tesekKür ederim mandele sen göndermistin bu yaziyi bana.
çok beğendim ve sizlerle paylaşmak istedim tekrar...MEHMET UZUN kitabından bir yazı
sanırım NAR ÇİÇEKLER okumuştum eskiden bu kitabı...SEVGİLERLE

pertekli - 26/8/2008 Saat 16:16





Yazar Adı: Munzur Okur



Sevgili anneme mektup


Yaşamım seninle başladı ,sen yaşamımın yaratıcısısın,beni yaşama hazırlamak ve yaşamda başarılı olmam içın elinden geldiği herşeyi yapardin, bundan ufacık bir kuşkum bile yok. Ne yaziki bu dünyada bana büyük acılar yaşatarak çok erkende çektin gittin.Gittigin o günden beri neler oldu neler, bilmek istersin yazayım sana.


Anne bir anlamda sen beni bir çiçek gibi köklerimi toprakla birleştirmeme toprakla sağlam bir şekilde kaynaşmama ön ayak olansın. Sen toprak ve ben bir çiçek olarak, seninle kaynaşmayı sağlayamadım, ufak bir rüzgarın vurmasıyla savrulup meçhul yerlere geldim. Ben hep senin ve toprak arasındaki benzerliğin bir raslantı olmadığını düşünüyorum. Toprağa yeterince kök salmış bir çiçek, fırtınalara kafa tutacak şekilde güclü ve sarsılmaz olur.Ben ise sanırım fırtınalara kafa tutamadım ve şimdi çoooook uzaklardayım.


Bilirim Anneler cocuklarini dünyaya getirdiklerinde, güzel bir yaşam yaşamasi ve mutlu olmalarini istiyorlar. Oysa gerçekler farklıdır Anne, yaşamda sorunlar biz insanları farklı,seviyelere farklı yaşam biçimlerine,hata bir insana yakışmayacak durumlara düşürebiliyorlar. Bu insana yakışmayacak durumları, hiç bir Anne kabul etmez biliyorum.. Kabul etmediğin halde yinede bu durumlara düşmemi, sağlayan sistem her gün biraz daha, acımasız oluyor insanlara karşı. Bu sistem insanları toprağından, dolayısıyla Annesinden kopararak yabancılaştırmakla, insani insanlıkta çıkarmanın ilk adımını atmış oluyor . Söz konusu sistem kendini büyütmek için her gün biraz daha canavarlaşıp insanı değerleri, yerle bir edip kendi değerlerini öne çıkartmaktadır.


Anneciğim hatırlarsın çok sevdiğim bir kartal vardı, durmadan evimiz üzerinde ucup dururdu o kartalı örnek alacak olursak, kendi açlık ihtiyacını gidermek için avını, avlayıp doyduktan sonra etrafındaki canlılara zarar vermez, taki bir daha acıkana kadar. Ama bügün yaşadığımız kapitalist sistem doymak, ya da tatmin olmak,kavarlarını içinde barındırmıyor. İnsanlık onuru ve emeği karşısında gitikçe acımasız olmaya devam ediyor. Böyle bir durumda insanların yapacağı çok açık ve seçik bir şekilde, karşımıza çıkıyor. Kendimize yönelmek, toprağımızı tanımak bizi biz eden Annemize, toprağımıza yakınlaşmak ve bütünleşmek. Bu yapmamız gerekenin karşısında en büyük engel toplumumuz ve toplumumuzun anlamsız değerleridir. Kapitalist nimetler yani başta “para” ve güzel ama sünni olan gerçeklerde uzak bir yaşam.


Annecigim.

Günümüzde ne yazıkki para toplumumuzda, hastalığın kaynağı olmuştur, özel sermaye toplumumuzu korkunç bir şekilde kendisine yabancılaştırmaya götürüyor. Oysaki biz insanlar ilkel çağda bile aç kalmamış yaşamak için yeterince ihtiyaçlarımızı karşılamışız.”Zaman değişiyor” diye bir kelimenin arkasına sığınarak, kendimizinde nerede sonuçlanacağını bilmediğimiz bir belirsizliğin, peşine takılmış gidiyoruz . Bizler yaşamımızı paranın ve özel sermayenin eline bir araç olarak vermişiz. Oysaki aslında bu çokça yaşamımızı alt üst eden para,yaşamımız için saadece bir araçtan öteye gitmemelidir.Yani yaşamak için para,denmeli yoksa, para için yaşamak anlayışı biz insanlara yakışmayan bir durumdur, bunu bililiyorum Annecigim.


Çokça dilime doladığım Dersimi,bu gidişle komple terk edeceğiz durumlar onu gösteriyor ve bu düsünce beni korkunç rahatsız ediyor. Oysaki su anda Dersimde olmam ve güzel bir yaşam kurmam için, hiç bir engel yoktur. Saadece kapitalizimin, o alayıp puladığı ve biz insanları büyülediği nimetleri,bizi bizden, Dersimden uzaklaştiriyor. Bazen kendimi Seninle karsilastirdigimda çok şanssız olduğumu görüyorum. Neden şimdi

Köyümde,toprağımda,dağlarımda,olmayaydım?Ama yukardada belirtiğim sekilde Annem beni mutlu olayım diye doğurmuştun aslında, ama sorunlar beni benden toprağımdan ve dolayısı ile senden çok uzaklaştırmış durumda. Bu durumda rahatsız oluyorum hepte olmuşumdur,bu yürek bu rahatsızlık varken bana, bu avrupa topraklarında mutluluk denilen kavram en az senin kadar uzak kalacaktir sevgili Annecigim. Biliyorum belki üzüleceksin ama buda senden bana kalan yürek ve benim gercekligimdir.

O uyudugun kutsal toprağından Öpüyor, ve sende aldığım sıcaklığı, daha hiç bir yerde almadığımı, sana bütün samimiyetimle söylüyorum. Biliyorumki artik çocuk degilim, ama yinede seni çok ama çok özledim. Ha birde hayatta çok acaip bir şey öğrendim, sana söylemek istiyorum,insanın yüreği ve bedeni bir birilerinde ayrıla biliyor, benim bedenim burda ama yüreğim hep oralarda atıyor.

Rahat uyu Anne......

Sevgilerimle


Munzur Okur.

mustafa - 27/8/2008 Saat 10:01

Dev yazarın kırık kalbi
27 Ağustos 2008 Çarşamba
Her gazeteciye kısmet olmayacak anlar vardır. Mesela yanına ulaşıldığında birlikte bir fotoğraf bile çektirebilmenin “haber değeri” olan liderler, sanatçılar, sporcularla konuşabilmek gibi…

Önceki gün edebiyatımız devi Yaşar Kemal ile evinde görüşmek mutluluğuna eriştim. Türkiye"nin ilk belge bilgi kanalı İZ TV"ye yapacağımız bir belgeselin çekimleri için büyük usta ile birkaç saat geçirdim.

Edebiyat devimizin eserleri dünyada 50 dilde yayınlanmıştı. Kaç ülkede kitapçı raflarına çıktığını kendisi de bilmiyordu.

Yurt dışında başlı başına bir temsil abidesiydi. Yaşar Kemal denildiğinde akla doğrudan Türkiye geliyordu. Türkiye denildiğinde Nasrettin Hoca ve Mustafa Kemal"den sonra en çok anılan isim olmuştu.

Fransa"nın eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand 1995"te şöyle demişti:

-Yaşar Kemal"in sadık okuruyum!

Aynı günlerde devlet de Yaşar Kemal ile ilgileniyordu!

Der Spiegel dergisinde yayınlanan bir yazısı nedeniyle Yaşar Kemal, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi"nde yargılanıyordu. Üstat bu davadan aklandı. Ama “İndex on Censorship”te yayınlanan "Türkiye Üzerinde Karabulut" başlıklı yazısı için 1 yıl 8 ay hapis cezasına mahkum ediliyordu.

Türkiye"yi yurt dışında tanıtmak için pop müzik şarkıcıları, türkücüler, dansözlerden oluşan kafilelerle Avrupa kentlerinde turneler düzenleyip oluk oluk para harcayan devlet, tanıtma fonlarından milyarlar akıtıyordu.

Avrupa kamuoyu ise Yaşar Kemal"i mahkum eden Türkiye"yi protesto ediyordu.

Şarkıcılara türkücülerle turistik gezi yapanlar elde ettikleri sonuçları şöyle açıklıyorlardı:

-Avrupa"da Türkiye"ye karşı ön yargı var!

Yaşar Kemal"in yazı hayatıyla, adli takibat dosyası hep at başı bir arada gitti. Usta daha 17 yaşındayken siyasi nedenlerden tutuklanmıştı. O zamanlar çırçır fabrikalarında çalışıyordu. Sonra ırgat katipliği yaptı. Öğretmen vekilliği, ırgatbaşılığı, kütüphane memurluğu ve traktör sürücülüğünden ekmek parasını kazandı.

Geçen gün evinde konuşurken “Traktör sürücülüğü” dedi:

-Benim Türkiye"deki en mutlu günlerimdir!

Bunu daha önce bir yabancı yayın organında kendisine sorulan “Türkiye"de mutlu musunuz?” sorusu üzerine söylemiş. Üstat hâlâ aynı görüşte:

-Bir tek Çukurova"da traktör sürücüsüyken mutlu oldum.

Bu kısa mutluluğun altını çizmesinin bir sebebi vardı elbette. İki buçuk yıl süren bu mutlu sürücülük dışında kalan zamanlarını devlet adeta yaşamı burnundan getirmişti. Yaşar Kemal, bugün bir dünya edebiyat devi olarak diyor ki:

-Devleti asla affetmiyorum!

Nasıl etsin ki?

Yaşar Kemal Türkçe"yi “anadilim” diye niteliyordu. Sonra ekliyordu iki tane ana dilim var:

-Biri Türkçe diğeri Kürtçe!

Büyük yazar Türkçe"yi güzel yazıp konuşmasını Çukurova"da Türklerin, Türkmenlerin arasında yetişmiş olmasına bağlıyor:

-Çok güzel Türkçe konuluşur o bölgede...

-Peki Kürtçe?

-Onu da güzel konuşurum.

Söz Kürtler ve Kürtçe"ye gelince bir gazeteci olarak bu soruyu sormadan edemezdim:

-Kürtçe eğitim meselesine ne diyorsunuz?

-Tabii olmalıdır. Devlet Kürtlerin haklarını vermemek için hep bir şeyler buluyor.

-Neler?

-Şimdi diyor ki, kimi muhatap alacağım? Devletin kimseyi muhatap almadan yapacağı o kadar çok şey var ki! Mesela Kürtçe eğitim konusunda adım atsa, Kürtler "bizi muhatap olmadan Kürtçeyi serbest bırakamazsın" der mi? Kim itiraz eder ki? Ama yapmıyor.

Yaşar Kemal ile konuyu genişlettik.

Çok dertliydi.

O yüzden de kimseye röportaj vermiyordu. Devletin bazı işgüzar memurları onun kitaplarını okuyup kendi ufuklarını açacaklarına, demeçlerinden cümleler cımbızlayıp hakkında davalar açmak için yanıp tutuşuyorlardı.

Nasıl dertli olmasın?

1920lerde dünyaya geldiğinde Kürt sorunu vardı. Arkasında koca bir yaşam var, 80lerini sürüyor hâlâ aynı sorunun cenderesinde kıvranıyoruz.

Yaşar Kemal doğum tarihi resmi olarak 1923 olarak tescil edilmiş durumda. Kitaplarındaki kısa tanıtım yazılarında bile öyle yazıyor:

-Yaşar Kemal 1923 yılında doğdu.

Ama Yaşar Ağabey “benim esas yaşım 1923 olamaz” dedi. Nedenini de kendisi açıkladı:

-Atatürk"ün çok yakın silah arkadaşı var (ismini o an anımsayamadı) benim babamın da arkadaşıdır. Benim adımı o koyuyor, Mustafa Kemal"den esinlenerek "M. Kemal olsun" diyor. Onun oğlu ile benim aramda 15 gün var. Geçenlerde onun çocukları gelip beni buldular, ben de babanızın nüfus kağıdına bakın kaç yılında doğmuş dedim. Bana telefon edip 1926 dediler. İşte ona göre ben de 1926 doğumlu olmam gerekiyor.

-Peki, Yaşar Kemal adı nereden geliyor?

-Yazar ismimi (Yaşar Kemal) bana Ankara"da Abidin Dino taktı.

Tam adıyla (M. Kemal Gökçeli) hakkında davalar açılmaya erken başladığı için 1950"de Anadolu"ya röportajlar yapmaya giderken, Abidin Dino uyurıyor:

-Sen ismini biraz değiştir, Yaşar Kemal imzasıyla yaz.

Ancak isim değişikliği işe yaramıyor. Davalar peşini bırakmıyor.

Yaşar Kemal, Türkiye"nin adını edebiyat alanında bütün dünyada onurla temsil ediyor.

Türkiye"nin etkili makamlarındaki “önemli”;(!) kişiler tarafından katiyen değeri bilemiyorlar.

Her yaptığında bir “suç unsuru” arandı yıllar boyu... Bulunamayınca yaratıldı! Suçlu ilan edildi. Yetmed mahkumiyet cezaları kesildi.

Bütün dünyanın, önünde saygıyla eğildiği bir Türkiye yazarı olarak kendisine yapılanları içine sindiremiyor:

-Bu devletin yaptıklarını hiç bir zaman affetmeyeceğim!

maya_ - 27/8/2008 Saat 20:40

En çok satan yalan...

Yakın bir süreçte iki kadın gerilla ile karşılaştım. Se. adındaki gerilla bende çok farklı bir etki bıraktı. Oldukça mağrur ve asi bir duruşu vardı. Yaşının üstünde insanı şaşırtan bir düşünce gücüne sahipti. Zekice bakan ve derin bir hüznün sindiği siyah gözlerinde, kime, neye olduğu belirsiz hırçın bir meydan okuyuş sezinledim. Aslında yanlarında uzun bir süre kalmaya zamanım yoktu. Fakat Se’nin bende uyandırdığı ilgi bir sonraki çalışma planımı geciktirmeme neden oldu.

Gölgesi serin, geniş yapraklı bir meşe ağacının altında oturup sohbete daldık. Sadece arada bir dağ doruklarının serin, taze havasını içinde taşıyan rüzgar, bizi içinde bulunduğumuz zamanın ve mekanın sınırları içinde tutabiliyordu. Se’nin ablası aşk tuzağına düşüp yaşamına son veren nice kadından biriydi. Bir erkeğe ilgi duymuş, ailesi zengin bir erkeğe vermek isteyince ilgi duyduğu erkekle kaçmış. Sözde, kaçtığı erkek onu çok seviyormuş. Erkekle gittikten kısa bir süre sonra erkek onu geneleve satmış. Ve ardından kız intihar etmiş.

Bu olay Se’yi çok derinden etkilemiş. Önce çok şiddetli bir biçimde ailesini suçlamış ve bu durumdan ailesini sorumlu görmüş. Ailesinin ablası üzerinde farklı planları olmasaymış belki de ablası kendisini o erkeğe bu kadar kaptırmazmış diye düşünmüş. Gün geçtikçe aileye olan tepkisi artmış, kadının aile içindeki konumunu sorgulamaya ve bu konuda birçok çelişki yaşamaya başlamış. En sonunda şu sonuca ulaşmış; ha ailem ablamı kendilerinin istediği bir erkeğe satmış, ha sevgisine inanarak kaçtığı erkek tarafından satılmış. Ne fark eder ki her ikisi de onu sevdiğini söylüyor ve her ikisi de sonuçta onu satıyor. Yani ablam satılan oluyor. Pazarda satılan herhangi bir eşya gibi! Se., beni duygusal zekasının hırçın rüzgarına kaptırmış uuupsürüyordu. Artık yüzüme çarpan ve bazen nefesimi kesen soğuk dağ rüzgarını ilk andaki gibi hissedemiyordum. Se’nin zihnimde ve yüreğimde estirdiği rüzgar, dağ rüzgarından daha etkili olmaya başlamıştı. Ardından sıcak, samimi bir vedalaşmayla yanlarından ayrılıyorum.

Kafam birçok düşüncenin hücümuna uğramış halde harekete geçiyorum. Yüreğim sıcak, birazda buruk duyguların işgali altında. Bu kız ne kadar soylu duygulara sahip, diyorum kendi kendime. Dağların eteklerinden kıvrılarak ötelere uzanan patikada ilerliyorum...

Kadını en çok tüketen bir olgu durumuna gelen aşk üzerinde düşünmeye başlıyorum. Se’nin son sözü kafamda yankılanıyor. “Ailem de ablamı kendince aşk adına satıyor, ablamda kendini kendince aşk adına satıyor.” Evet! Gerçekten biri ailenin adını koyduğu aşk, diğeri de aynı özden şaşmadan ataerkil sistemin insanları inandırdığı aşk!.. İkisinin de kaynağında kölelik, para ve kar mantığı yatıyor. Bununla kadının ve erkeğin enerjisini tüketerek sistemin denetimine almak hedefleniyor. Felsefesi; satılma değerine indirgenmiş, satılma değeriyle tanımlanmış bir aşk anlayışı! Aile kızına şunu der; zengin erkekle evlenirsen kendini de besler, bizim de beslenmemize yardımcı olursun. Kendilerince bu bir aşktır. Mide tokluğuna indirgenen aşk! Mutluluğu basit bir açlık güdüsünü doyurmaya, aşkı da bu basit ihtiyacı gidermeye indirgeyen bir aşk anlayışı. Diğeri de aşkı basit bir cinsel güdü tatminine indirgeyen anlayış. Karşıdakinin düşünce, duygu, kişilik yapısına, yaşam anlayışına bakmadan, tanımadan, beğeniyi fiziğe, bir bakıma cinselliğe indirgeyen kaba görselci anlayış!

Bir kadının trajedisinde birçok kadını görmek mümkündür. Kadın erkek alişkilerini, ilgilerini, sevgilerini köklü bir sorgulamadan geçirmeden doğru yaşamak imkansız hale geliyor. Bir yazarın da dediği gibi yanlış yaşam doğru yaşanmaz. Bu söz üzerinde epey bir zaman düşündüğümü hatırlıyorum. Aşk nasıl en çok satan yalan olabiliyor? Aşk adına yazılan bunca roman, şiir niçin yazılıyor, ne adına, kime, nasıl hizmet ediyor? Aşkın konu edildiği onca şarkı, türkü ne diye? Sanat-edebiyat bu yalanla nasıl bu kadar kirletiliyor?

Baktım ki gerçekten de aşk en çok satan yalandır. Nerdeyse aşksız roman yok gibi! Aşkın işlendiği romanlar en çok kapışılan romanlar oluyor. En çok satan gazeteler çeşitli aşk olaylarının işlendiği gazeteler oluyor. En çok izlenen flimler ateşli ve dramatik aşkların konu edildiği flimler oluyor. Aynı biçimde en çok izlenen programlar aşk adına aşkın en çok tüketildiği programlar oluyor. Hepsi de insan olmanın erdemlerinden uzak, insanın özünü boşaltan, hayal düyasını daraltan, arayışlarına sınır çizen, ufuksuzluğu geliştiren, kişinin düşünce ve duygu dünyasını hadımlaştırarak güdüleri tahrik eden, yaşamın anlamını basit bir cinsel tatminde boğan ve bunun adını da aşk koyan, görselci, sanal bir dünyanın birer figüranı haline getiriyor insanları.

Ataerkil sistem aşkı hertürlü insani değerden koparmıştır. Onur duygusundan kopartarak insan olmanın tüm erdemlerinden soyutlamıştır. Aşkı, içi boş, anlamsız bir yaşamın merkezi haline getirmiştir. İnsanın-insanlığın en soylu duygularından olan aşk, piyasaya sürülerek alınıp satılan bir metaya dönüştürülmüş, nesneleştirilmiştir. Ve maalesef aşk, görselci bir dünyanın en çok para eden bir malzemesi olmuştur. Aşk, kadın ve erkeğin birbirini düşürmede baş vurduğu yalanın, en çok üretildiği ve satıldığı olgu haline getirilmiştir.

Yazar Adı: Bese Şimal

vasaak - 27/8/2008 Saat 23:15

Hrant Dink,Agos gazetesinde 10 Ocak'ta yayinlanan

''Ruh halimin güvercin tedirginliği''

Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri.
Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti.
Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.
Kendimden emindim
Ama hayret işte! Dava açılmıştı.
Yine de iyimserliğimi kaybetmedim.
O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı.
Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu.
Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.
“Ya sabır” çeke çeke...
Ama dönülmedi.
Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi.
Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi.
Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım... Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı.
“Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce, aylarca.
Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında.
Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum.
Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.
Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.
Tüm bunlara “Ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum.
Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.
Tek silahım samimiyetim
Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı.
Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım.
Hakim “Türk Milleti” adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti.
Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi.
Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı.
İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum:
“Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.”
Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.
Kara mizah
Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk.
“Kara mizah” dedikleri bu olsa gerek.
Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki?
Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.
“Türk Devleti adına”
İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi”ne ve “Hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım.
Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu?
Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil.
Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor.
Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde.
Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti adına” değil, “Türk Devleti adına” verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi?
Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu?
Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?
Başsavcının çabasına rağmen
Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu?
Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu.
Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a taşıdı.
Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.
Güvercin gibi
Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular.
Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü.
(Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.)
Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil.
Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence.
“Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren.
Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum.
Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.
Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.
Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.
Tıpkı bir güvercin gibiyim...
Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.
Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli.
İşte size bedel
Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek?
“Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?”
Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi...
İşte size bedel... İşte size bedel...
İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..?
Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?
“Ölüm-Kalım” dedikleri
Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız.
Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu.
Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında...
O noktada hep çaresiz kaldım.
“Ölüm-Kalım” dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım.
İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı.
Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı.
“Gidelim” dersem geleceklerdi, “Kalalım” dersem kalacaklardı.
Kalmak ve direnmek
İyi de, gidersek nereye gidecektik?
Ermenistan’a mı?
Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi?
Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi.
Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem” diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım?
Rahat bana batardı!
“Kaynayan cehennemler”i bırakıp, “Hazır cennetler”e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi.
Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.
Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.
Kalacaktık ve direnecektik.
Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915’teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı...
Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın uuupsürdüğü yere... Her neresiyse.
Ürkek ve özgür
Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten.
Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum.
Bu dava kaç yıl sürer, bilemem.
Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim.
Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım.
Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.

Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.

Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.


(Halen dönüp beğenerek okuduğum yazilardan bir tanesidir.)


[tarihinde düzeltildi 27/8/2008 Saat 23:18 Yazar vasaak]

ronya_desiman - 29/8/2008 Saat 16:15

BEN İNSANDIM..........

Yoktu hiçbir farkım
Diğer kullarından tanrının
Dokuz ay on gün
Ana rahminde kalan
Doğan, büyüyen, konuşan
Yemek yiyen bir candım
Yirmiyedisindeydim daha
Henüz ömrüne doymamış
Gencecik bir fidandım
iyiye, güzele, yeniye, doğruya dost
Kötüye, çirkine, eskiye, eğriye
düşmandım

Ben insandım!...
Canım aldılar ecelsiz
Pırıl pırıl bir onsekiz mayıs günü
Yoluna başkoyduğum
Vebalim, sevdalım
Toprağına uzandım
Saplandı yağlı kurşunlar delikanlı bedenime
Tepeden tırnağa kandım

Ben insandım
Ben cümle ezilenlerin sadık dostu
Zulme, baskıya, sömürüye düşmandım
Bağımsızlık ve özgürlük kavgasında
En ön saflarındaydım mazlum halkımın
Elde silah kahramanca savaştım
Yokluğuma kadeh tokuşturdu hain takımı
Bilmediler ki ben söylenen türküde
Yakılan ağıtta ve dinmeyen silah seslerinde yaşayandım

Ben insandım
Ben işçilerin, ben köylülerin
Ben bütün ezilenlerin muhteşem kini
Ben sömürgeciliğe, emperyalizme
Ve yerli gericiliğe karşı
Şaha kalkan halkımın gür sesi
Ben baştan başa isyandım

Ne beş meteliğe ırzını
Vermeye hazır bir hain
Ne de yediği insan eti, içtiği kan olmuş bir sultandım

Ben insandım
Ben Karadeniz`de derya dibinde
Balıklara yem edilen onbeş özge candım
Ağrıydım ben, Koçgiriydim
dersimdim, Zilandım
Günyüzü görmemiş bebeydim ben
Süngülerin ucunda sallanandım

Ben insandım
Zulüm ve işkence dert ve kahır unutulur belki de ben unutulmam
Çünkü ben dilden dile dolaşan bir destandım
Dağlardan, barikatlardan
Düşmana kurşun sallayan
Gerillanın göğsündeki nişandım

Ben insandım
Ben pençelerini ve iğrenç dişlerini
Vücuduma geçiren sömürgecinin ağzındaki kandım
Ben toplu imhalar, ben idam, ben sürgün
Ben mecburi iskandım
Elleri ve kolları birbirine bağlı
Kirve, hısım ve akraba
kimileriyle akrandım
Oracıkta benzin döktüler üstüme
Küllerimiz birbirine karıştı
Yüzbinlerle cayır cayır yanandım
Benzerlerimdi katledenler beni
Ama ben insandım
Tarihtim ben
Ezilenlerin, horlananların tarihi...

Geçtim zulüm cenderesinden
kan kızıla boyandım
İmparatorlar, sultanlar, cümle iblisler
Yok etmek istediler beni.
Saldım toprağıma kökümü,
Bugüne dek dayandım

Ben insandım
Uçurdum kellesini Dehak`ın
Demirci Kawaydım ben
Örse çekiç sallayandım
Eksilmedi bir daha hiç
Toprağımda isyan ateşi
kızıl bir meşaleydim ben
Bütün 21 Martlarda
Dağların doruklarında yanandım

Ben insandım
Spartaküsle beraberdim Roma arenalarında
İlk umudu
İlk gerillasıydım cihanın
Efendilerine karşı ayaklanandım
1879`da Paris`te, Rusya`daydım Ekim 1917`de
Çin`de, Kore`de, Küba`da, Vietnam`da
Kızıl bayrağı taşıyandım
Laos`ta, Kamboçya`da, mozambik`te, Angola`da
Kan kusan mitralyözdüm ben!...
Deştim karnının hainin, sömürgecinin
Cepheden, cepheye yankılandım
Yurt sevgisini iğrenç bir maske gibi
Suratlarında taşıyanlar
Canım aldılar ecelsiz

Ben bir Militandım
Savaşsız, sömürüsüz
Bir dünya içindi kavgam
Henüz yirmiyedisindeyken ve gencecik bir fidanken daha,
Bağımsızlığın ve özgürlüğün kutsal özlemi uğruna
Al kanlara boyandım

Ben insandım
Ben bitmeyen kavga
Ber bağımsızlığa susamış ülke
Ben kurtuluşun gübrelenmiş toprağı
Ben KÜRDISTANDIM!...

A.Haydar KAYTAN

Waris Dirie - 1/9/2008 Saat 12:27

İhsan Çaralan

Bir kapitalist yoldan komünizme geçiş fantezisi-1 ‘Liberal solcular’ın sol düşmanlığı!

Son günlerde kendilerine “liberal aydın”, “liberal solcu” diyen ya da böyle denilen kimi kişiler, görünüşte statükoya, geleneksel devletçi kesimlere karşı mücadele ediyor, özgürlükler ve demokrasi için büyük fedakarlıklar yapıyor görünürken, gerçekte “sol”a saldırmakta, özellikle de Gobelsci propaganda yöntemleriyle, medya gücünden de yararlanarak kendilerini gelmiş geçmiş en büyük “demokrasi kahramanları” olarak göstermeye çalışmaktadırlar.
Son dönemde Ergenekon tartışmalarıyla başlayan ve “Neden AKP’nin Ergenekon Operasyonu’nu sol desteklemiyor?” gibi, ne idüğü belirsiz ve kimi kastettikleri de açıkça belli olmayan bir suçlamanın arkasından “sol”u ve hatta ‘68 devrimcilerini; Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını bile Ergenkon’la aynı ideolojik-politik çizgide olmakla suçlamaktan başlayıp, Hrant Dink için Birgün gazetesinde “Bu Ermeni hâlâ neden yazıyor?” diyen densiz kişi şahsında, Birgün ve bütün solu hedefe koymaya kadar gelen bir karalama kampanyası sürdürmektedirler.
HERKES LİBERAL Mİ
OLMALI?
Liberal yazarlar, bir yandan bakınca herkesi “Bütün yeni bir dünya tasarımları, siyasetler, ideolojiler bitmiştir; herkes bizim gibi küreselleşmenin, globalizmin basit propagandacıları olmadır” fikrine çağırırken; asıl saldırıyı, “sol”a ve özellikle de sınıf mücadelesinde ısrar eden; Marksist sosyalizmi savunan (en azından kendilerinin öyle kabul ettiği) kişi ve çevrelere yöneltmekte, onları bir an önce kendi pespaye liberalizmlerine katılmaya çağırmaktadırlar.
Kamuoyunda, genel olarak solcu, solu savunuyor olarak bilinen Radikal ve Taraf gazetelerinde üslenen, ama Zaman’dan Yeni Şafak’a, Hürriyet’ten Sabah’a kadar çeşitli medya guruplarının yayın organlarında boy gösteren bu “liberal”ler, sermaye cephesinde ortaya çıkan skandallardan şeriatçılık girişimcilerine, gericiliğin envai türünden globalizm saçmalıklarına her şeyi hoş görüp bir liberale “yakışacak” biçimde anlayışla karşılarken, “sol” ve “solcu” dedikleri çevrelere karşı karalayıcı, hotzotçu, düşmanca bir tutum takınmaktadırlar.
AMAÇ AYNI, ÜSLUP FARKLI
Kuşkusuz ki liberal cenahta yer alanların tümünü aynı sepete koymak doğru değil. Bu yüzden de bu yazı çerçevesinde, “sol”a, sosyalizme, Marksizme, Türkiye’nin devrimcilerine yönelttikleri saldırının biçimi bakımından özde birbiriyle birleşseler de, belki üslupta farklılaşan iki eğilimden söz edeceğiz. Bunlardan birinci kategoride yer alanlar; sınıf mücadelesi, proletarya ve Marksist sosyalizm tarafından onda keşfedilen değerlerin artık geride kaldığı ve kapitalizmin insanlığı komünizme uuupsürecek tek ve en kestirme yol olduğunu, bu amaçla da kapitalizmi sonuna kadar desteklemek gerektiğini savunan, bunu yaparken de bir “düzeyi” korumayı gözeten liberallerdir. Örneğin, bu yazı kapsamında görüşlerini eleştireceğimiz Taraf Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan’dır. Diğerleri ise tek amaçları küreselleşme politikalarını kutsamak, ABD ve Batı emperyalizminin dünya hegemonyasını savunurken, gerçeklerin üstünü örtmek için kaba küfür, karalama, iftira ile sol, sosyalizm, komünizm, ilericilik, devrimcilik adına ne varsa ona saldırmayı, ona düşman olmayı marifet düzeyine yükseltmiş; adlarının başına liberal sözcüğünü koysak bile aydın denmeyi hak etmeyen, eli kalem tutan takımıdır. Bunların da birkaçını bu yazı kapsamında eleştireceğiz. Çünkü bunlar, liberal kavramındaki serbestlik, karşısındakine de görüşünü dinleyip ona göre bir şeyler söyleyen değil; “sol”, “sosyalizm”, Lenin, Stalin, Marksizm...sözcüklerini ya da kavramlarını duyduklarında kodlandıkları gibi, önceden öğretilmiş “despotizm”, diktatörlük”, “şoven milliyetçi”, “tiranlık”, “Hitlercilik”, “buyuruculuk”, “soğuk savaş” gibi sözcükleri harmanlayıp bunlardan suçlama cümleleri üretmeyi başarıyla yapan, çoğu “eskiden solcu”lardır. Bunlar daha çok da AKP’nin, laik bilim ve modernite değerleri karşısında dine ve dinin değerlere alan açmak için öne sürdüğü; “gerçeğin birden çok olduğu” iddiasına sarılan demokrasi ve özgürlüğü bu “çatlakta” arayan, bu yüzden de AKP’nin yedek gücü haline gelen, mevcut konjonktürde de yukarıdakilerden “itibar edilen zat” olarak göründükleri için mutlu olan bir kesimdir.
LİBERAL SALDIRIDA ‘SOL’
KAVRAMI NEDEN ÖNE
ÇIKMAKTADIR?
Burada, liberalizmin “sol” savunucularının öne sürdüğü görüşlerin amaç ve içeriklerine geçmeden önce, söyleneceklerin anlamlanabilmesi için bir konuya açıklama getirmek gerekir: Saldırılar neden “sol”a yapılmaktadır? Ve neden “sol kavramı” kullanılmaktadır?
Her şeyden önce belirtmek gerekir ki bu köşede ve Evrensel gazetesinde, olağan koşullarda “sol” kavramı, olumlu anlamda kullanılmamaktadır. Çünkü bu kavram, bir sınıf içeriği olmayan, popüler, bir gerçekliğe karşılık gelmeyen, herkes için aynı içeriğe sahip olmayan, bu nedenle üstünde anlaşılması mümkün olmayan bir kavramdır. Bunu elbette, okuryazarlıkta çoğumuz yaya bırakacak liberaller de bilir ama “sol kavramı”nın muğlak ve gerçek yaşamda belirli bir karşılığı olmaması, onlara büyük bir fırsat sunmaktadır. Onun için de saldırı hedefi olarak ilerici demokrat güçler seçilirken, “sol” nitelemesi özel olarak ve saldırıya en uygun kavram olduğu için seçilmiştir. Bu yüzden de onlar, suçlamaları yöneltirken; “şu siyasi parti”, “bu çevre”, “şu Marksist sosyalist kesim”...filan demek yerine, “sol” demeyi tercih etmektedirler. Çünkü “sol” dendiğinde, CHP’den kendine solcu ve Kızılelmacı diyenlere, gerçek Marksistlerden eskiden bir biçimde sistemle çakışmaya girmiş ama sonradan sisteme bağlanmış “eskiden solucular”a kadar (örneğin sola düşmanca saldıran, bugün liberalizme bağlanmış olanların kendilerini de işlerine gelince solcu sayması, kendilerine sol liberal denmesinden hoşlanması da “sol” kavramının muğlaklığının göstergesidir) uzanmaktadır. Öyle olunca da CHP’nin Ergenekonculuğunu alıp solu Ergenekoncu olarak suçlamak, İP’in milliyetçiliğini alıp, “sol şovendir, milliyetçidir” ya da ‘68 devrimcilerinin içinden kimi statükocuları alıp “sol statükocuydu, ‘68’de milliyetçi ve statükocuydu” demek, ya da terörizmi politikanın aracı olarak kullanan bir “sol fraksiyonu” alıp “bakın sol teröristtir” demek kolaylaşmaktadır. Ya da madem ki tanınmış bir solcu, “Şu Ermeni neden hâlâ yazıyor?” demişse, “Bakın sol zaten eskiden beri milliyetçi, katliamcı, jenositçidir. Hrant’ın cenazesine katılan solcular da ikiyüzlüdür” diye rahatça yazılabilmektedir.
Bu yüzden de bu yazı çerçevesinde “sol” kavramını ister istemez kullanacağız.
Ama burada sadece kendine “liberal” ya da “liberal sol” diyenlerin hedefe koyduğu bir kesim olarak “sol”dan söz edeceğiz. Özel durumlarda da neyi kastettiğimizi belirteceğiz.
Şimdi artık Taraf’ın Yayın Yönetmeni Ahmet Altan’ın ütopyasından, ötekilerin “sol düşmanlığı”nın kökenlerinden söz edebiliriz.

Evrensel Gazetesi
Yarın: Ahmet Altan’ın
sosyalistleşen globalizmi

tutkigecedir - 7/9/2008 Saat 15:07

1876 yılı HAYDİ OSMANLI..adlı gazetenin köşelerinin birinde reşadiyeli namık adlı köşe yazarının yazılarını tavsiye ederim herkez okusun...:0))...bide 1903 te basımına başlanan..'''ATATÜRK İSTANBULA GERİ DÖN İBNELİK YAPMA''',adlı diye bi haftalık mecmua vardı..okuyun onuda okuyun derim..:0))))))))))))))..hehehe hörmetler..

Munzurrojhat - 10/9/2008 Saat 11:17

İsmail Beşikçi

Tarih: 8 Eylül 2008 Pazartesi


68’liler ve Kürtler

1960’ların başlarında ve ortalarında, Kürtler Türk solu içinde , özellikle Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde örgütleniyorlardı. Milli Demokratik Devrim (MDD) içinde örgütlenen Kürtlerin sayısı azdı. 1960’ların sonlarına doğru, Kürtler kendi örgütlerini kurup Türk solundan ayrılmaya başladılar. Devrimci Doğu Kültür Ocaklar (DDKO) bu örgütlerin başında yer alır.

1967 sonbaharında gerçekleşen Doğu Mitingleri, DDKO’yu önceleyen önemli bir toplumsal ve siyasal olaydır. Doğu Mitingleri’ni TİP ve Kürt yurtseverleri birlikte düzenlemişti. 1966 da Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’ (TKDP) Kürt yurtseverlerin etrafında toplandığı önemli bir örgütlenme oldu. Bu illegal yapı içinde, daha sonra, Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi ayrışması yaşandı.p>

Kürtlerin, Türk solundan ayrılıp kendi örgütünü kurmaya çalışması, toplumsal bilincin, Kürtlük bilincinin gelişimiyle ilgiliydi. Yükselen bilincin, Kürdistan’ı ve Kürtleri nasıl algıladığı da önemliydi. Yükselen bu bilinç Kürdistan’ı nasıl algılıyordu? Bu da irdelenmesi gereken bir konudur.

O dönemde, o yıllarda,, Türk solu, “emperyalizme karşı mücadele”, “bağımsız Türkiye” gibi sloganlar kullanıyordu. Türk solu bu çerçevede etkinlik gösteriyordu. Ama, Türk solundan ayrılıp kendi örgütünü kurmaya çalışan Kürt solu da bu sloganları aynen kullanıyordu. Kürt solu da bu sloganlar çerçevesinde faaliyet gösteriyordu. Bu, ister istemez, “özgün bir Kürt düşüncesi var mıdır?” sorusunu akla getirmektedir. Özgün bir Türk düşüncesi vardır. Bu, her şeyden önce anti-Kürt bir düşüncedir. Bu, Kürt sorununa, haklar ve özgürlükler açısından değil, güvenlik anlayışı açısından bakan bir düşüncedir. İstisna yazarlar, kurumlar olabilir. Fakat bu istisnalar, Türk düşüncesinin bu ana içeriğini değiştirmez.p>

1960’larda, Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın, sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısına sahip oldukları kanısında değilim. Sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı günümüzde var mı? Bu da ayrıca sorulması, cevaplarının aranması gereken bir sorudur. Bu konuda, Kürt Demokratik Çalışma Grubu’nun, TEVKURD çevresinin düşüncelerinin ve tutumunun dikkate değer olduğunu düşünüyorum.

Sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı nedir? Kürtler ve Kürdistan, Birinci Dünya Savaşı sürecinde ve daha sonra, 1920’li yıllarda, Milletler Cemiyeti döneminde, bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Ortadoğu’nun ortasında, 40 milyonu aşkın bir nüfusa sahip olmasına rağmen, Kürtlerin ve Kürdistan’ın, dünyada, uluslararası ilişkilerde küçücük bir siyasal statüsü yoktur. Birleşmiş Milletler’de, Avrupa Konseyi’nde, Avrupa Birliği’nde, İslam Konferansı’nda vs. Kürtlerin adı anılmamaktadır. Kürtler, ancak “terör”den, “uluslararası terör”den söz edildiği zaman anılmaktadır. Soykırıma uğradıkları zaman ise, bu uluslararası kurumlar, Kürtlerin karşılaştıkları felaketi, görmezden, bilmezden gelmektedir. “Terör” kavramının çerçevesi Türkiye’de çok geniştir. “Anadilimizi istiyoruz”, “Kürtçe eğitim istiyoruz” diyenler de çoğu zaman terörist olarak değerlendirilmektedir “Terör” ise, “terörün kökü kazınacaktır” anlayışıyla dile getirilmektedir. Sağlıklı Kürtler ve Kürdistan algısı, bu durumun, Kürtlerin bilincine çarpmasıyla oluşur. Kürtlerin başına bu lanetli çorap nasıl geçirilmiştir? Böylesine bir bölünmenin, parçalanmanın ve paylaşılmanın hedefi olan ulus zaaflar yaşayan bir ulustur. Bu zaaflar nelerdir? Sağlıklı Kürtler ve Kürdistan algısı, ancak bu durumların bilimin, siyasetin ve diplomasinin kavramlarıyla açıklanmasıyla oluşur.

1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, Ortadoğu’da gerçekleşen en ciddi emperyalist müdahale Kürtleri ve Kürdistan’ı hedef almıştır. Bu aynı zamanda en kalıcı olan bir emperyalist müdahaleydi. Türk düşüncesi, Türk solu, Türk sağı, vs. “emperyalizme karşı mücadele şiarını dilinden düşürmüyor, fakat, Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması sürecini görmezlikten, bilmezlikten geliyordu. Böyle bir konu, böyle bir müdahale yokmuş gibi davranıyordu. Sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı bu ilişkilerin etraflı bir şekilde irdelenmesiyle oluşur.

Milletler Cemiyeti döneminde, İngiltere’ye bağlı Irak, Ürdün, Filistin, Fransa’ya bağlı Suriye ve Lübnan mandaları (sömürgeleri) kurulurken, bir Kürdistan mandasının (sömürgesinin) düşünülmemiş olması, bilakis, Kürdistan’ın yeni kurulan bu devletler arasında paylaştırılması elbette, irdelenmesi gereken bir süreçtir.

Kürtlerin ve Kürdistan’ın 1920’lerdeki durumuyla ilgili analiz yapıldığı zaman, “Beşikçi 1920’lerden öteye gidemiyor, 1920’lerde kalmış…” deniyor. Beşikçi için böyle değerlendirmeler, böyle eleştiriler de var. Bunun ciddi bir eleştiri, sağlıklı bir değerlendirme olduğunu düşünmüyorum. Bunu, şu şekilde açıklayayım. Büyük Britanya, Birinci Dünya savaşı döneminde, Arap lideri Şerif Hüseyin’le gizli görüşmeler yapıyordu. İngiliz gizli servisi tarafından gerçekleştirilen görüşmelerde, İngiltere, Şerif Hüseyin’e büyük bir Arap imparatorluğu vaat ediyordu. Şerif Hüseyin, bunun gerçekleşmesi için canla başla çalışıyordu. Fakat, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Şerif Hüseyin’e vaat edilen büyük Arap imparatorluğu gerçekleşmedi. Örneğin tasarlanan Arap imparatorluğunun bir yerinde, Yahudiler için bir yurt, bir Yahudi devleti de kuruldu. Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, Filistin diye manda devletler kuruldu. Beşikçi bu konu üzerinde dursa, Şerif Hüseyin’e verilen sözlerin neden gerçekleştirilmediğini irdelese, sadece bu konu üzerinde dursa, daha sonraki gelişmelere dikkat çekmese, Beşikçi’nin 1920’lerde kaldığı söylenebilir. Çünkü Araplar, bir bütün olarak, 1920’lerden çok çok ileridedir. Siyasal olarak da, toplumsal ve ekonomik olarak da… Basra Körfezi’nden Fas’a kadar 22 bağımsız, Arap devleti vardır. Filistin Arap devletiyle bu sayı yakında 23’e çıkacaktır. Kürtler için durum böyle mi? Kürtler 1920’lerden daha ileri bir durumda değildirler. 1920’lerden çok daha geride kaldıkları, geride bırakıldıkları söylenebilir. Çünkü Osmanlı döneminde Kürtler, şu veya bu biçimde özerk bir yapıya sahiplerdi. Kürt dili, Kürt kültürü inkar edilmiyordu. Cumhuriyetle birlikte inkar ve imha siyasetinin yaşama geçtiği, bunun kararlılıkla uygulandığı biliniyor. 1910’larda, Kürtçe dergiler, Kürtçe gazeteler yayımlandığını bilen, gören İttihatçılar, daha sonra Kemalistler, 1923 ten sonra, “Kürtçe diye bir dil yoktur”, demeye başladılar. Aksini iddia edenleri, yani Kürtlerden, Kürtçe’den, Kürdistan’dan söz edenleri, çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşı karşıya bıraktılar. Bu bakımdan 1920’ler, Milletler Cemiyeti dönemi elbette irdelenmelidir. Kürtlerin başına lanetli çorap nasıl geçirildi konusu elbette sorgulanması gereken bir durumdur. Bir halkın dili yoksa, gasp edilmişse artık hiçbir şeyi yoktur demektir.

Özgün bir Kürt düşüncesi şüphesiz olmalıdır. Ortadoğu’da 40 milyon olacaksın, fakat, adın, hiçbir uluslararası kurumda yer almayacak, sadece, “terör” denildiği zaman anılacaksın.“Adımızı istiyoruz, anadilimiz Kürtçe’yle eğitim istiyoruz” diyenler ise, “terör”den kovuşturulacak. “Terör” çerçevesinde anılmak nasıl olur? “Terörün kökü kazınacak”, “terörle mücadelemiz kararlılıkla, artarak sürecek” şeklinde olur. İşte bu temel çelişkileri çözümleyebilmek için özgün bir düşünceye ihtiyaç vardır. “Tarihte şu kadar şanlıydık, bizden daha büyük yoktu…” demek için değil, bu kadar büyük nüfusumuzla, bu kadar geniş toprağımızla, neden bir hiç haline geldik. Neden küçücük bir siyasal statüye sahip olamadık, sorularına yanıt bulmak için özgün bir Kürt düşüncesinin oluşumuna gerek vardır.

Ege’de, Akdeniz’de ormanlar yanıyor. Türk basını, “ciğerlerimiz yanıyor” diye manşet atıyor.

“İtfaiyeciler, helikopterler, halk, asker, yangını söndürmek için elbirliğiyle çalışıyor.” Basın bu konularda çok yoğun bir kampanya yürütüyor. Ağaçlandırma çalışmaları hemen başlıyor. Kürt bölgelerindeyse ormanları askerler yakıyor. Kürt bölgelerinde, devlet, ormanları sistematik olarak yakıyor. Halkın, kovalarla, bakraçlarla yangını söndürme girişimlerine güvenlik güçlerince izin verilmiyor. Bu tür olaylarsa, Türk basınında haber olarak bile yer almıyor. Bu tür olayların basına yansımamasına özellikle dikkat ediliyor. Bu tutumda büyük bir çelişki var. Birbirlerine çok zıt bu tutumların irdelenmesi yine özgün bir düşünceyi gerekli kılmaktadır. Birbirine çok zıt olan bu düşüncelere, duygulara ve tutumlara rağmen, “kardeşlik” diye bir kavram da var. “Türk-Kürt kardeşliği” Bu kavram böylesine çarpıcı zıtlıklara rağmen nasıl üretilebilmiş? Bu kavramın işlevi nedir?

Her yıl Ağustos aylarında Ordu ve Giresun yörelerine gelen fındık işçilerinin, aile olarak buralara gelen, derme-çatma çadırlarda yaşayan, yollarda çok ağır trafik kazalarıyla karşılaşan fındık işçilerinin karşılaştıkları sorunlar yakından biliniyor. Buna rağmen “kardeşlik” hiç bitmeyen bir slogan… Kürtler de bu kavramı sık sık kullanıyor. Bu aymazlık da ayrıca irdelenmelidir.

Devlet ve hükümet yetkilileri, Deniz Gezmiş, Vedat Aydın, Musa Anter, Kemal Akbulut, Oluç Korkmaz, gibi kişilerin isimlerinin Kürt şehirlerindeki caddelere, sokaklara verilmesini suç sayıyor. Örneğin Demokratik Toplum Partisi Kars ili yöneticilerinden Mahmut Alınak hakkında, bu tür önerilerinden dolayı dava açıldı, mahkumiyet kararı verildi. Buna rağmen, “Kürtlerin bu ülkede tek hakkı vardır, o da Türklere hizmetçi olma hakkı” diyen Mahmut Esat Bozkurt’un adı, üniversitelere, barolara her yerlere veriliyor. 33 Kürt’ün, Özalp’da, katledilmesinin emrini veren Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın isimleri de öyle…Bütün bunlara rağmen “kardeşlik” nasıl dile getirilebiliyor? İşte bütün bunlar için özgün bir Kürt düşüncesine yine gerek vardır.

Avrupa özgürlükler alanı olarak bilinir. Avrupa Konseyi’ne “Avrupa’nın vicdanı” denir. “Dünyanın vicdanı!” Ama, Avrupa, “Avrupa’nın vicdanı” Kürtlerin hakları ve özgürlükleri konusunda her zaman kısıtlayıcı, engelleyici bir tavır içinde olmuştur. Örneğin, 600 bin civarında bir nüfusa sahip olan Karadağ’ın, 2 milyona yakın bir nüfusu olan Kosova’nın, özgürlüğü, bağımsızlığı hararetle savunulurken, Ortadoğu’da 40 milyonu aşkın bir nüfusa sahip olan Kürtler konusunda, olumsuz bir tavır ortaya konulmaktadır. Avrupa’nın bu derin çelişik tutumunun irdelenmesi için özgün bir Kürt düşüncesine yine gerek vardır.

Kürtler ve Kürdistan, Sovyetler Birliği’nde, ulusların kendi geleceklerini belirleme ilkesinin en coşkulu bir şekilde savunulduğu bir dönemde bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Sovyetler Birliği yöneticileri bu süreçte, Kürtlerin değil, Kürtleri ezenlerin arkasında durmuştur. O dönemde, Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın anti-Kürt politikalarıyla Sovyetler Birliği politikalarının fazla bir farkı yoktur. Sovyetler Birliği de İngiltere gibi, Fransa gibi anti-Kürt politikalar izlemekte, Kürtleri ezenlere destek vermektedir.

“Mazlum milletler” kavramı da Sovyetler Birliği döneminde dile getirilen bir kavram olmuştur. 1915’deki Ermeni soykırımına rağmen, 1919’da, 1920’lerde, Anadolu için bu kavram nasıl dile getirilebiliyor?

Kürtler, dünyada bir eşi daha bulunmayan bir inkar ve imha politikasıyla karşı karşıyadır. Kürtlerin somut durumları, konumları ve istekleri karşısında bu inkar ve imha politikaları da bilimin, siyasetin ve diplomasinin kavramlarıyla açıklanabilmelidir. Bunun için de özgün bir düşünceye, özgün bir Kürt düşüncesine gerek vardır.

1960’ların sonlarında, Kürtler,üniversitelerde eğitim gören Kürt gençleri, ayrı örgütlenme gereğini duymuşlardır. Bunun bir bilinç yükselmesi olduğu söylenebilir. Buna rağmen, Türk solunun kullandığı kavramları, sloganları aynen kullanmaya devam etmişlerdir. Buysa Kürtlük bilincinin yükselmesini engelleyici bir tutumdur. Türk düşüncesinin, Türk solunun kavramları kullanılarak sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı yapılamaz. Bu konularda Kürtler kendileri düşünmelidir. Kürtler, Kürtleri ve Kürdistan’ı kendi düşünceleriyle, kendi yöntemleriyle analiz etmelidir. Bütün bu konularda özgün bir Kürt düşüncesine gereksinim büyüktür.



İsmail Beşikçi

comandante - 14/9/2008 Saat 17:07

Selamlar arkadaşlar;
munzur hocam valla güzel konu olmuş da bence bu gibi konular için haberler kısmında bir yer açılsa daha ii olur ha:)))

kolay gelsin:))

comandante...

_HeVi_ - 15/9/2008 Saat 22:17

12 Eylül’le hesaplaşamayan Türkiye

Atina’da bundan yıllar önce Türkiye Büyükelçiliği’ni ziyaret etmiştik. Kapıdan içeri girdiğimizde 12 Eylül askeri darbesinin lideri Kenan Evren’in şeref masasında imzalı bir fotoğrafı dikkatimi çekmişti. Evren, bir fotoğrafını büyükelçiye imzalayıp vermişti. O büyükelçi daha sonra Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı oldu. Şimdi de yüksek düzey bir diplomat olarak görevini sürdürüyor.

O yıllarda Yunanistan’da cuntanın iki liderinden birisi cezaevinde 20 yıla yakın

hapiste kalmış ve orada ölmüştü. Cenazesine katılan Yeni Demokrasi Partisi’nin bir milletvekili bu nedenle partisinden ihraç edilmişti. İkinci lider ise o tarihte hâlâ cezaevindeydi.

Türkiye ile Yunanistan arasındaki farkı anlatacak en güzel iki örneğin bu olduğuna inanırım ve yeri geldikçe bu örneği veririm. Bizdeki darbeci, hâlâ devletin en üst

düzeyinde muteber bir isimdir. Onlardan hesap sorulamaması amacıyla darbe Anayasası’na konan madde bugüne kadar hiçbir iktidar tarafından değiştirilmemiş, değiştirilmek istenmemişti.

12 Eylül’ün üzerinden 28 yıl geçtiği halde bu darbeyle hesaplaşamamış durumdayız. Üstelik Türkiye 25 yıldır çok partili bir rejimle yönetiliyor. Darbe Anayasası dahil her türlü demokrasi dışı, demokrasi karşıtı yasayı değiştirebilecek çoğunluklar Meclis’te olduğu

hale bu yapılmıyor, yapılamıyor.

***

12 Eylül’le hesaplaşmak aynı zamanda geçmişle yüzleşmek, darbecileri yargılayıp, onlardan hesap sorabilecek yeni bir döneme geçtiğimizi göstermek anlamına gelecek.

12 Eylül’le hesaplaşamayan Türkiye, 6-7 Eylül felaketiyle de doğru dürüst yüzleşemez, gayrimüslim azınlıkların mallarına el konulup, sürgünlere gönderildiği Varlık Vergisi Kanunu’yla da... Diğer acı olaylarla da...

Her ülkenin kendine göre bir tarih algılaması vardır. Bu algılamayı her ülke kendi çocuklarını belli bir şekilde eğiterek oluşturur. Tarihinizi ‘öteki’ne düşmanlık üzerine kurarsanız, zaten o şekilde eğitilen çocuklar da milliyetçiliğin, acımasızlığın esiri haline gelirler.

Reşat’la (Çalışlar) ilk okuldayken tarih çalışıyorduk. Bir gün bana döndü ve şöyle bir soru sordu: “Baba, bizim tarih kitaplarının hepsinde yapılan savaşlarda Türklerin haklı olduğu söyleniyor. Peki Türklerin haksız olduğu bir savaş yok mu?”

Diyebilirsiniz ki, her ulusun tarihi az çok böyle yazılır. Olabilir. Ancak, kendi tarihiyle yüzleşemeyen toplumlar sağlıklı olamazlar. Almanya’nın ünlü lideri Willy Brandt, İkinci Dünya Savaşı’ndaki ırkçı günahları için Polonya’ya gittiğinde soykırım anıtının

önünde diz çökmüş Polonya halkından ve Yahudilerden özür dilemişti.

Bu bir yönüyle bakıldığında çok sembolik bir olay gibi görünebilir. Ancak, Brandt’ın kendi ulusu adına diz çökerek özür dilemesi eminim ki, Almanların ruhunda tedavi edici etkiler yaratmıştır.

12 Eylül 1980 askeri darbesi üzerinde toplumun çok geniş kesimlerinde ortak bir kanaat oluşmuş durumda. Sağcılar da solcular da, ülkemizi derin acılara boğan, hâlâ olumsuz sonuçlarını yaşadığımız bu darbenin kötülüğü konusunda bir ortak tutum gösterebilirler.

12 Eylül 1980 askeri darbesiyle hesaplaşma içine girmeliyiz. Bunun için yapılacak ilk iş, 1982 Anayasası’ndaki ‘Cunta liderleri yargılanamaz’ maddesini kaldırmaktır. Artık 90 yaşına gelmiş Kenan Evren’in hangi cezayı alıp almayacağı önemli değildir. Önemli olan ona dokunulmasıdır ve darbecilerden hesap sorulduğunun tarihe bir kayıt olarak düşülmesidir.

Çok sembolik gibi görünen böyle bir yargılama ciddi etkiler yapacaktır. Üstelik Türkiye bir yerden başlayarak tarihiyle yüzleşme noktasında bir adım atmış olacaktır.

Böyle bir adım bugün mümkündür. 28 yıl sonra da olsa önemli sonuçlar yaratabilir...

radikal
oral çalışlar

BIMBAREK - 22/9/2008 Saat 12:29

Hep baskasinin fikirleri ile cevreye nara cektikkk

hep baskasinin fotograflari ile in cin kovaladik..

hep baskasinin kose yazisi ile fikiradamligina oynuyoruz.

babam ben parami parklurda kosan BUTUN ATLARA yatirdim..
Budala degilim..

Hapiniz hapbarabar mukemmelsiz, kutlarim..

gercek_62 - 22/10/2008 Saat 22:37

Bu gazeteler, bu televizyonlar, bu dünya, bu sözler, bu kürsüler hep erkeklerin. Oysa başlangıçta böyle değildi. Bir zamanlar bir yerlerde kadın savaşçılar vardı. Kadın büyücüler, hükümdarlar ve atlarına binip giden kadınlar vardı. İyi ve kötü kalpliydiler, çirkin ve güzel. Sert bakışlı olanları vardı, şefkatle tutanları. Alçak olanları vardı yücelere ağanları. Ama kadınlar vardılar çok ama çok önceleri ve onlar neyi nasıl yapacaklarını erkeklere sormazlardı. Neye tapacaklarını, ne giyeceklerini, kiminle sevişip nasıl yaşlanacaklarını kendileri bilirdi. Ellerinde onları hep oldukları gibi gösteren aynaları vardı. Kadınlığın başlangıcından olgunluğuna, olmuşluktan yanmışlığına her şeyi olduğu gibi anlatan kadınlık bilgileri vardı. Bir kız çocuğu doğduğunda bu bilgiye doğar ve ölümüne kadar bu bilgi sayesinde düşe kalka ama hiç şaşkına dönmeden yaşardı. Âşık olunca ne yapılır, memelerin çıkmaya başlayınca yeni gelen bu gövde nasıl karşılanır, bacaklarının arasında kan sızdığında bu neyin habercisidir ve erkekler hayatın neresinde durmalıdır. Talan edilmiş kadınlarGövdemizle aramıza erkeklerin uydurduğu tanrılar; ruhumuzla aramıza o tanrıların uydurduğu erkekler girmemişti henüz. Tamdık. Korkularımız bizden daha küçüktü. Eksik olmadığımızı, kendi derimiz içinde kendi evrenimiz olduğunu biliyorduk. Sonra onlar geldiler. Çok zaman önceydi, korkuyla büzüşmüş erkeklikleriyle, sevgisizlikle ekşimiş kadınlıklarıyla dünyamızı talana geldiler. Bizi ne zaman görseler korkuları geliyordu akıllarına. ‘Kapanın!’ dediler. Kapatmak yetmedi, ‘Susun!’ dediler. Susmamız yetmedi, ‘Gözümüzün içine bakmayın’ dediler. Biz insan değil, onların korkularıydık bu yüzden yetmediler ne yapsalar. İşte o zaman son emri verdiler. Uydurdukları tanrılara tekrar ettirdiler:‘Utanın!’ dediler. İkiye böldüler biziVe biz o gün erkek-tanrıların emriyle utandık. Oluşumuzdan utandık. Erkek olmayışımızdan utandık. Sonra o kadar utandık ki kadınlar bile birbiriyle konuşmaz oldu. Böldüler bizi ve bizim gücümüzden ancak böyle kurtulabileceklerini anladılar:Utançla bölerek memelerimizden ikiye kalbimizi. Tam ortasına o eksiklik zannını koyarak.Sonra zaman geçti. Kadınlar o ‘Utan!’ emrini hiç unutmadı. Kıtalar bölündü ve seller karaları değiştirdi ama Kybele’nin içini sıkan tanrılar değişmedi. Paris sokaklarında barikatlar kuruldu ve Latin Amerika’da dağlardan insanlar aktı şehirlere ama Amazon’un kestiği memesine bakıp alay eden yılışık adamın cahilliği değişmedi. Çiçek çocuklar dans etti ve aya adamlar gittiler ama Avalon’un büyücülerini kilitlendikleri yerden çıkarmaya kimse cesaret edemedi. Yörük kadınlarının yürüyüp giden, efelenen, erkeği çamurdan yaratan ellerini kimse çivilendikleri yerden çıkarmadı. Ve bizler bunları unuta unuta sustuk. Regl olan kız kardeşimAnkara’da bir aile, kızının kadınlığa geçişini, bu dertli baharın başlangıcını, kadınlığın nisan ayını kutladı. Bu kutlama, kadınlığın yası tutulmamış binlerce yıllık katlinin kurbanlarına mezarlarında bir nefes aldırdı. Ben bir nefes aldım. Siz de bir nefes alın. Aramıza bir küçük kadın daha katıldı. Benim küçük kız kardeşim, kanaya kanaya kadın olunuyor görüyorsun. Ama sakın unutma, o kan temizdir. Çünkü ölümün değil, hayatın başlangıcının işaretidir. Sen hayatsın artık, sen hayat verebilirsin; kan bunun işaretidir. O kanın kıymetini bil, sakın utanmaya kalkma çünkü o kan tanrılardan bile daha eskidir. O herkesin sakladığı, utandığı, hakkında fısıldaştığı kan, sadece bizi eksik bırakan tanrıları uyduran adamları yarattığı için günahkârdır. Şimdi kendinle gurur duy. Eğer ağrı çekiyorsan bil ki dünya senden çıkacak, insanlar senden doğacak. Eğer istersen, eğer bu dünyaya lütfedersen! Bu ağrı, biraz o yüzdendir. Kanına sahip çık, binlerce yıllık koca anaların kanı yerde kalmasın!
SİMGECANSUYA TEŞEKKÜRLER PAYLAŞIMI İÇİN.Gerçek



YAZARI= Ece TemelkuranKıyıdan


[tarihinde düzeltildi 24/10/2008 Saat 23:46 Yazar pertekli]

maya_ - 23/11/2008 Saat 00:33

Ben bir çocuğum...

Ben bir çocuğum; kalktım, düştüm, yürüdüm, koştum, yoluma devam ettim... güldüm, ağladım, oynadım, üzüldüm... bütün akranlarıma aynı gözle baktım.


Ben bir çocuğum; bazı zamanlar rengim siyah, kimi zaman beyaz, bazen esmer bazen de kızılım...


Ben bir çocuğum; şeker yemek, top oynamak, uçurtma uçurmak, saklambaç, seksek, evcillik, körebe oynamak... yaşam dilimdir.



Ben bir çocuğum; bilmediğim, tanımadığım bir çok şeyden korkarım, korkunca koşup annemin göğüslerime başımı koyarak güven duyanım...



Çocuktum, bir dilimiz vardı; arkadaş olmak ve birlikte oynamak... yoktu aramızda renk, dil, din, ırk üstünlüğü.

Anlamayız kötülükleri biz, bilmeyiz siz büyükler öğretmeseniz bize, bizleri kendinize benzetmeseniz...


Ben bir çocuğum; size emanet bıraktığımız dünyayı kişisel çıkarlarınız için kirleteniz. İhtiraslarınız nedeni ile yaşamı çekilmez kıldınız. Siyahtır dediniz, beyazdır dediniz, üstün ırk dediniz... zengin, fakir, köle efendi dediniz... her tarafı kana buladınız.



Ben bir çocuğum; bir gün panzer paletleri altında kaldı bedenim, paramparça oldum, başka bir gün on ikisindeki bedenim on ün kurşunla delindi, başka bir zaman parkta patlayan bomba ile kollarım bacaklarım ayrı ayrı yerlere savruldu, bir başka zaman babamın kucağında cansız bedendim, kolları aşağıya sarkılan...


Bir gün Hakkari’de, kameralar karşısında, korku dolu gözyaşlarım eşliğinde kolu kırılandım, sonra Adana’da gözaltına alındım, polisler bir daha dünyayı görmeyeyim diye plastik mermi gözlerine sıkılan, karanlığa gömülendim...



Bir gün Hiroşima’ydım, başka zaman Halepçe, önce saçları tutuşandım... ağlayandım.


Sapanla panzerler taş atandım, Diyarbakır’da tiner çekendim, yalın ayak dolaşandım, karnı aç hırsızlık yapandım... kimsesizdim, sığınacak bir yerde kıvrılıp yatandım, sokak çocuğuydum, itilen aşağılanan, dayak yiyendim veya şanslıysam çıraktım bir ustanın elinde...



Anlayacağınız ben bir çocuğum; şeker toplamak, caddelerde top oynamak, koşmak istiyorum...


Ben bir çocuğum; gözlerim ela, saçlarım sarı, tenim siyah, gülüşlerim kızıldır... kirletmeyin beni, bırakın böyle yaşamak istiyorum...


Şerif Kaplan

gercek_62 - 23/11/2008 Saat 18:35

Ece TemelkuranKıyıdan
YOKLUĞUMUZ

Arat Dink’in yazdığı yazıdan bir alıntı: “Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül soruyor: ‘Bugün eğer Ege’de Rumlar devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi?’ (...)
‘Hayır, aynı olmazdı. Süper olurdu.’ (...)
Bütün ülke üç noktaya birikmez, kırk küsur merkez olurdu. Yirmi, otuz yıllık fidan hayatlarımız değil, kadim bir orman gibi kültürümüz olurdu. Anasının doğduğu yerde doğabilirdi herkes, işte o zaman ülke, memleket olurdu. Olmamamızın iyi olduğunu savunuyor. Tehcir ve mübadelenin Türkiye için çok hayırlı olduğunu savunuyor. Bunca yıl söyleyip duracaksın, ‘Öyle bir niyet yoktu, bunlar savaş tedbiri’ falan filan diye; ondan sonra da, bu gönülsüz tedbirlerden nasıl fayda sağladığını, onların üzerine nasıl inşa olduğunu falan, rahat rahat anlatacaksın. (...)

‘Biz hâlâ varız’
Bu gönülsüz tedbirlerin anlamının ‘milyonlarca can’ olduğunu ayrı bir cümlede söyleyeyim dedim, yoksa ağır olacak... (...)
Çok sık unutulan ilginç bir şey söyleyeceğim: Biz hâlâ varız. İşte şu kadarız, bu kadarız.
Aziz maziz, azınlığız, ama varız. Bizim de (yani şu an olanlarımızın da) olmamamızı mı istiyor bakan? (...)
(...) Çok ciddi bir önerim var. Hani gözbebeklerimizi, civcivlerimizi her pazartesi sabahı, torna-tesviye sıralarına oturtmadan önce, beton bahçelerde topluyoruz ya, hani onlara şuur aşılayıp, tekleştirip, kutsal amaçlara kanalize edip, dar borulardan geçiriyoruz ya. Hani hep bir ağızdan ant içtiriyoruz ya: ‘Varlığım Türk varlığına armağan olsun’ diye...
Azınlık okullarında şöyle dedirtelim çocuklara, mesele kapansın: ‘Yokluğum Türk varlığına armağan olsun.’;( ...)”

Yokluklar ülkesi
“Benim de yokluğum armağan olsun” diyen birçok insan günlerdir Arat Dink’in yazısının altına imza atmak duygusunda. Ben de, doğal olarak onlardan biriyim. Ne haberlerde varım, ne bakanların muhayyilesinde. Ne Başbakan hesaba katıyor beni ne muhalefet. Ve siz de tıpkı benim gibisiniz: Yok gibisiniz. Bu ülkede hesaba katılan biri değilsiniz. Biz nerede toplanacağız peki? Hangi partide? Hangi gazeteyi okuyacağız? Hangi filme gidip neye direneceğiz?

Demokrasi ve dağ başı
Madrid’de, 1200 metrelik bir dağın başında Türkiye’deki seçkin akademisyenlerle birlikte Universidad de Autonoma’nın tesislerinde çalışıyoruz. Türkiye’de demokratikleşme üzerine bir kitap yazacağız. Herkes kitap için yazacağı makaleye dair bir sunum yapıyor. Benim yazacağım makale de ifade özgürlüğü üzerine. Ve diyorum ki ben, ifade özgürlüğü iki şey için gereklidir:
Hatırlamak ve hayal etmek.
İfade özgürlüğünün engellenmesi temelde iki fonksiyonun engellenmesidir; hatırlamanın ve hayal etmenin.
Niye yokuz biz, diye bir kez daha düşünüyorum şimdi. Hatırlamamıza ve hayal etmemize izin verilmediği için. Üstelik her ikisi de kardeşi birbirinin. Bu iki kardeştir bizi ayıran balıklardan. Çünkü balıklar hatırlamaz ve hayal etmezler. Onlar, kendi varlıklarını hiç bilmezler. Yokturlar kendileri için.
Şimdi bizim de mi balık olmamızı istiyor bu topraklar? Bizim de mi yok olmamızı istiyorlar?
Ve bazen çok merak ediyorum:
Bizim gibiler, yok sayılanlar, yok edilenler, bunca kıyıma rağmen neden doğuyorlar hâlâ bu toprakta
simgecansu arkadaşıma teşekkürler ediyorum paylaşımı için...

asimavi - 23/11/2008 Saat 19:49

| TEMEL DEMİRER | GERÇEK (B)İLGİ RAHATSIZ EDİCİDİR!
: Köşe Yazısı
“Taşı delen suyun kuvveti değil,
damlaların sürekliliğidir.”[1]
Mahkemeniz tarafından hakkımda “Terör örgütü propagandası yapmak”tan açılan davanın ilk oturumu 7 Mayıs 2008 tarihinde gerçekleştirilmişti.[2]

Söz konusu oturumda “önsavunma”mın ardından, hakkımdaki suçlamanın, “suçu ve suçluyu övmek” maddesine tebdil edilebileceği belirtilmişti.

Bu olasılık karşısında mahkemenize “yeni duruma” ilişkin görüşlerimi iletmek istiyorum.

“İstiyorum”, çünkü T. Hobbes’in ifadesiyle, “Konuşmanın olmadığı yerde ne hakikât ne de yanlışlık/ yalan vardır.”

KAVRAMLAR ÜZERİNE

“Bilim itaatsiz olana
ihtiyaç duyar.”[3]

İfadeye otoriteryen bakış illetinden kurtulmak için öncelikle dava ile ilgili kavramlara dair birkaç not düşmek istiyorum...

Bilindiği gibi her davanın bir ucunda devlet ile “hukuk(suzluk)”u vardır.

Her türlü devlet kutsamalarını, şiddetle reddeden birisi olarak, devletin bir baskı aygıtı olduğunu, “hukuk(suzluk)”un da -nihai kertede- bu baskı aygıtının bir enstrümanı olduğunu düşünürüm.

Bu bağlamda da “devlet ve hukuk(suzluk)”u deyince Lao-Tse’nin, “Bir memlekette ne kadar çok yasa ve nizam varsa, orada o kadar da çok hırsıza ve hayduda rastlanır”; Aristoteales’in, “Tek istikrarlı devlet, tüm insanların yasa öncesinde eşit olduğu devlettir”; Jean Jacques Rousseau’nun, “Devlet büyüdükçe, özgürlük de o oranda küçülür”; Woodrow Wilson’un, “Çok fazla kanun, çok fazla devlet demektir. Çok fazla devlet de çok az bireysel hak ve özgürlük demektir.” “Özgürlük tarihi devletin gücünü artırmanın değil, aksine devletin güç ve yetkilerini sınırlamanın tarihidir”; John L.O’Sullivan’ın, “En iyi devlet, en az yöneten devlettir”; G. Warren Nutter’in, “Asıl sorun çok az değil, çok fazla devlettir,” uyarılarının büyük önem arz ettiği kanaatindeyim...

İnancım odur ki, insan(lar) devlet için olmamalıdır; ya da devlet insan(lar) için olmalıdır...

Buradan “hukuk(suzluk)” meselesine geçerken, anımsanıp/ anımsatılması gereken ilk şeyin “Hukukun kuvvetinin azaldığı yerde, kuvvetlinin hukuku geçerli olmaya başlar,” diyen Maurice Dueverger’in vurgusudur...

“Hukuk(suzluk)” dedik; devam edelim...[4] Örneğin bu konuda;

Euripides, “Kanunları zenginlerin çıkarı için yapıyorsunuz”...

Eflatun, “Her toplumda yönetim kimde ise, güçlü odur. Her yönetim, kanunlarını işine geldiği gibi koyar... Bu kanunları koyarken kendi işlerine gelen şeylerin, yönetilenler için de doğru olduğunu söylerler, kendi işlerine gelenlerden ayrılanları da kanuna, doğruluğa aykırı diye cezalandırırlar... Doğruluk her yerde birdir; yönetenin işine gelendir. Güç de yönetende olduğuna göre, düşünmesini bilen her adam bundan şu sonuca varır: Doğruluk güçlünün işine gelendir”...

Honoré de Balzac, “Kanunlar, büyük sineklerin delip geçtiği, küçüklerin de takılıp kaldığı, bir örümcek ağı gibidir”...

Anne Robert Jacques Turgot, “Yasaları her yerde güçlüler yaptı ve zayıfları ezdi”...

Oliver Goldsmith, “Yasalar fakiri ezer ve zenginler ise yasaları yönetir”...

Yıldırım Türker, “Suç ve cezayı örgütleyenler, kendi kefelerine ayarlı adalet terazilerini, nesnellik, tarafsızlık, olaya her yanıyla bakabilme ve benzeri yalanlarla cilalıyorlar. Adaletin de mülkiyetin de nasıl dağıtıldığını iyi biliyoruz oysa...”[5]

Gottfried Benn, “Bana öyle geliyor ki, korkusuz bir insanın çıkıp öbür insanlara şu yalın gerçeği öğretmesi kadar devrimci bir davranış olamaz: Sen neysen osun ve hiç bir zaman başka türlü olamayacaksın; senin hayatın budur, hep buydu, hep bu olacaktır. Parası olan çok yaşar; sözünü geçirebilen bir yanlış yapmaz; güçlü olan doğrunun ne olduğuna karar verir. Tarih budur! Ecce historia!” der(ler)ken bunları bütünlercesine Martin Luther King, “İnsanın adil olmayan yasalara karşı gelme ve itaat etmeme gibi bir sorumluluğu olmalıdır,” der; ve Henry David Thoreau da ekler: “Adil olmayan yasalar mevcuttur: Onlara itaat etmekle yetinelim mi, yoksa bu yasaları değiştirinceye kadar onlara itaat mı edelim, yoksa bu yasaları ihlâl mi edelim? Bu tür bir devlet yönetimi altında insanlar genellikle çoğunluğu ikna edinceye kadar beklemek gerektiğine inanırlar. Eğer yasalara karşı gelirlerse, çözümün mevcut kötülükten daha kötü olacağını düşünürler. Fakat bilinmelidir ki devletin kendisi çözüm olarak mevcut kötülükten daha kötüdür”...

Bunlardan çıkarttığım sonuç ise şudur:

“Sivil itaatsizlik”, “eleştiri”, “itiraz” yurttaş olmanın “olmazsa olmazı”dır.

Bunun içindir ki, toplumdan ve bireyden daima susmasını istemeyin, beklemeyin, dayatmayın...

Hukuk toplumsal vicdanını esas alacaksa ve toplumsal yapının değerlerine sırtını dönmeyecekse, her vicdani muhakemenin “yasa” kapsamında olması ve değerlendirilmesi gerekmez...

Bunun böyle olmasını, yazılı yasalardan bağımsız olarak, “Hak ve Adalet” kapsamında insan olmanın doğal hukuku elzem ve kaçınılmaz kılar...

Hukuk var olacaksa, adil olmalıdır...

İşte tam da bunun için Anatole France, “Adalet ancak hakikâtten doğabilir”; İhering, “Adaletin hedef ve gayesi eşitliği sağlamaktır”; Montaigne, “Adaletin yasalarında bile mutlaka adaletsiz maddeler vardır”; Amyot, “Adaletin hâkim olduğu yerde silahın yeri yoktur”; Aristotales, “Zayıf, daima adalet ve eşitlik ister, hâlbuki bunlar kuvvetlinin umurunda bile değildir”; Herakleitos, “Adaletsizliği bir yangından daha çabuk önlemeliyiz”; Montesquieu, “Bir rejim, halkın adalete inanmaz bir hâle geldiği noktaya gelince o rejim mahkûm olmuştur,” der...

Bu uyarıların tümü, belki de adalet denen şeyin neden adil olması gerektiğinin “hülasası”dır da!

“Adil olma”nın kaçınılmazı “Haklı ve Haklıdan yana olmak”tır...

Hayır, adalet asla, Ziya Gökalp’in, “Hak yok, vazife vardır,” despotizmine yaslamaz...

Montesquieu’nün ifadesiyle, “Bir tek kişiye yapılan bir haksızlık, bütün topluma yapılan bir tehdit”ken; “Hak bellediğin yolda yalnızda olsan gideceksin,” diyen Tevfik Fikret’in uyarısı göz ardı edilmeyecektir ve edilmemelidir de...

Semavi inançlarım olmasa da “hak” konusunda; “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır,” diyen Hz. Muhammed’in ve Hz. Ali’nin şu uyarısını zikretmeden geçmemem mümkün olamaz: “Haksızlara baş kaldırmayanlar, onlardan gelecek her kötülüğe katlanmalıdır.” “Haksızlık önünde eğilmeyiniz, çünkü hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz...”

Davaya dair temel kavramlara ilişkin “Te’vil”siz, yani “sözü çevirme, söze ayrı mânâ vermeye kalkışma”dan diyeceklerim bunlar.

Bunlarla bağıntılı “düşünce ve ifade özgürlüğü” alt başlığına gelince...

DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ

“Kendisini başkalarının kurtarmasını
bekleyen kişiler yalnızca kölelerdir.”[6]

Genel kanı, kimsenin müdahalesi olmadan her ferdin istediğini düşünme hakkı bulunduğuna ve bu hakkın korunması gerektiğine, düşünce özgürlüğünün kimseye duyurulmadan sadece beyinde kalan bir soyut işlem olmayıp, açıklama, ifade, tartışma, yayınlama özgürlüğünü de beraberinde getirdiğine dair bir temel uzlaşma ilkesi olduğudur...

Ama Türkiye’de düşünce ifade özgürlüğünü savunmak hâlâ kolay değil.

Oysa ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde ilan edilen bu özgürlük, birçok ülkenin kabul ettiği haktır.

Örneğin ‘International Covenant on Civil and Political Rights/ Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 19’uncu maddesi şunu der:

“Herkes engel olmaksızın fikirlere sahip olmalıdır.

Herkesin ifade özgürlüğü hakkı olmalıdır; bu hak, her türlü bilgi ve fikirleri sınır olmaksızın, sözlü, yazılı, basılmış, sanat veyahutta herhangi dilediği bir medya ortamıyla öğrenme, alma ve verme hakkıdır.”

Ayrıca Fransa’da 26 Ağustos, 1789’da yayınlanan ‘İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi’nin 11’inci maddesinde de şunlar kayıtlıdır:

“Düşüncelerin ve fikirlerin özgürce paylaşılması; insanın en mühim haklarından biridir: her vatandaş özgürce konuşmalı, yazmalı ve yayımlamalı; muhafaza etmeli (gerekliyse) kanunların sunduğu olanaklarda özgürlüğünün çiğnenmesine cevap vermelidir.”

Bunlardan coğrafyamıza dönersek: Türkiye’de İfade Özgürlüğü konusunda; kanunlar çatışmaktadır. Anayasa’nın bir kanunu insanlara fikir özgürlüğü sunarken, başka bir bendi veya ceza kanununun başka bir kanunu buna izin vermez...

Ancak, nasıl ve hangi “gerekçe”yle olursa olsun, düşünce ve ifade özgürlüğü “suç” değildir ve kısıtlanamaz!

Çünkü “Düşünceyi açıklama özgürlüğü, belirli bir düşüncenin açıklanması ve açıklanan düşünce etrafında örgütlenilmesi hakkının kullanılması hakkıdır: Salt düşünce, kişinin iç dünyası ile ilgili bir olgudur. Kişinin ‘düşünmek’ yeteneğinin sınırlandırılması veya engellenmesi düşünülemez ve esasen olanağı da yoktur. Düşünce özgürlüğü açıklanabilen düşünce için söz konusu olduğuna göre ‘düşünce özgürlüğü’ deyimi düşüncenin açıklanabilmesi olanağını da kapsar. Bu açıdandır ki, ‘düşünce özgürlüğü’, düşüncenin bireysel veya kitle iletişim araçlarıyla, toplantılara, gösteri yürüyüşleriyle, demokratik kitle örgütleri aracılığıyla açıklanması olanağı sağlandığında gerçekleşebilir…

Kişiler, gerçekleri öğrenmek, bilgilenmek olanağına kavuşabilirler. Bu olanağın sağlanması ise, kişilerin sağlıklı siyasal tercihlerde bulunarak, demokrasiye işlerlik kazandırmalarının vazgeçilmez koşuludur. Bu nedenle ‘propaganda’ eylemi de düşünce özgürlüğü kapsamındadır ve suç sayılamaz. Propaganda, açıklanan düşünceye yandaş sağlayarak, hukuka uygun yöntemlerle geçerliliğini yaygınlaştırmaya yönelik bir eylemdir. Bir düşüncenin propagandasının yasaklanması, gerçekte düşüncenin yasaklanması anlamına gelir...”[7]

Hukuk, eğer “demokratik” olacak ise, olabildiğince yığınların özgürlüğüne yaslanmalı ve onunla tanımlanmalıdır.

Çünkü özgürlük, en genel hâliyle, bağlı ve bağımlı olmama, dış etkilerden (etkenlerden) bağımsız olma, engellenmemiş ve zorlanmamış olma hâlini dile getirmektedir. Buna paralel başka bir gündelik tanımı, insanın kendi kararlarını kendi istem ve düşüncelerine göre belirleyebilmesi, ve kendi seçimlerini kendi iradesiyle yapabilmesi olarak belirir. Burada özgürlük bir irade özgürlüğüdür. Türk Dil Kurumu, Güncel Türkçe Sözlük’de özgürlük sözcüğünü şöyle tanımlamaktadır: “1. Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestî. 2. Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumu, hürriyet.”

O hâlde hukukun “özgürlükçü” versiyonu üzerine yeniden kafa yormakta yarar vardır.

Hem de Honoré de Balzac’ın, “Düşünmek görmektir”; Platon’un, “Düşünmek, ruhun kendi kendine konuşmasıdır”; S. Eugel’in, “Fikirler elektrik akımı gibidir, birbirini tutuşturur”; Marcus Aurelius’un, “Aklın gücüne hiçbir engel karşı duramaz”; Victor Hugo’nun, “Zamanı gelen bir fikrin gücüne hiçbir ordu karşı koyamaz,” sözleri unutulmadan...

Ha; burada durup, “Eleştiri nerede başlar, nerede biter? İfade özgürlüğünün sınırları nereden geçer?” diyebilirsiniz ki, bu da “suçu ve suçluyu övmek” kavramına değinmemizi kaçınılmaz kılar!

“ÖVMEK”

“Her tanımlama
bir sınırlamadır.”[8]

Öncelikle ve özenle belirteyim: Benim, dünyaya baktığım yerden ne övülür, ne de sövülür...

Müslümanlar, “Resulullah efendimizi övmek ibadettir,” derlerken; ben bir materyalist olarak “övmek”in bilimsel bir tutum olmadığını düşünürüm. Çünkü “aşağılamak” da, “övmek” de bilimsel bir değerlendirme ve eleştirinin argümanları olmaz.

“Aşağılamak” da, “övmek” de öznel şeylerdir.

Söz konusu öznelliğin, kimi zaman biz(ler)e hukuk(suzluk)un müeyyidelere tâbi konular gibi sunulduğu da oluyor...

Örneğin şu “terör örgütünü övme” ya da “suçu ve suçlu övme” alt başlığındaki “suç” nitelemesinde olduğu gibi!

Sormadan geçmeyeyim: İlgili maddede dile getirilen “övme” fiilinden ne anlaşılıyor? Bu çok müphemdir!

Söz konusu müphemliğin altını özenle çizerken sorayım: “Övme” fiilinden savcı ne anlıyor ve yargı bu anlamalar karşısında nasıl hüküm veriyor?

Mesela kimilerine göre, savcı(ların) ve yargı(ların) “terör örgütü” olarak nitelediği bir örgüte ben, velev ki, “silahlı isyan ve ayaklanma örgütü” dedim mi; kimilerinin yorumuna göre TCK’ya göre “terör örgütünü övme” veya “suçu ve suçlu övme” suçunu işlemiş oluyormuşum!

Bu mümkün mü?

Eğer mümkün ise, yasa maddesi bu kadar “öznel” ve yoruma açık bir hissiyatın yaptırımı olabilir mi?

Eğer olursa, hukuk(suzluk)un, psikolojiden ne farkı olabilir?

“Müphem” dedim...

Bu konuda bir kargaşa olduğu muhakkak...

“Övgü” sözcüğünün öznelliğiyle, yorumuyla cezalandırılmak; nihayetinde ne sağlıklı bir “teşhis”tir, ne de sağlıklı bir “tedavi”yi devreye sokabilir...

Devam edersek; eskilerin deyişiyle “Methiyye” yani birini övmek, bir başkasını yermek içindir çoğunluk; veya La Rochefoucauld’un belirttiği gibi, “İnsan genelde, övülmek için över.”

Görülmesi gerek: “Övmek” fiili ile “Rütbe ve Şöhret” arasında daima paralel ilişki vardır. Yani “övmek”, işbölümüne mündemiç hiyerarşik bir kutsamadır.

Yani “ast”, “üst” ilişkisini kutsayanlar methiye düzerler; “Resulullahı övmek ibadettir,”[9] deyişindeki gibi...

Oysa Francis Bacon’un, “Övülme, tahta kaplamaların hem parlamasını sağlayan, hem de ömrünü uzatan cilaya benzer”; Benjamin Franklin’in, “Herkesi kınamak ve herkesi övmek, akılsızların yapacağı bir şeylerdir,” sözlerine büyük değer biçen birisi olarak övmek, indimde çoğu kez bir “riyakârlık”tır...

Övmek, bana göre, bir “takdir hissiyatı” ve “kadirbilirlik”te değildir...

Nihayetinde nasıl sunulursa sunulsun övmek, herhangi bir şeyi veya bir kimseyi bir yönünü öne çıkartarak “abartmak”tır!

Felsefi, ideolojik, siyasal, toplumsal, kültürel açı(lar)dan “abartı” idealist dünya görüşüne mündemiçtir; yoksa bir diyalektik materyalistlere değil!

Nihayet ifade etmeden geçmeyeyim: Kimseyi övmedim, övmem de...

Çünkü C. C. Colton’un, “Alkış, zayıfların amacı ve sonudur”; William Shakespeare’ın, “Yaptığını öven, yaptığını yıkar,” sözlerine büyük değer biçerim de ondan...

“Suçu ve suçluyu övmek”e gelince: Soruyorum: “Nâzım Hikmet iyi bir şairdir” demek komünizmi övmek midir? Yoksa bir saptamada bulunmak mı?

Eğer bir zamanlar, örneğin ‘30’lı yıllarda “Nâzım iyi bir şairdir” deseydiniz; sizi “Komünizmi övmek”ten hapse atarlardı; çünkü o zamanlarda Nâzım’ın mısralarını okumak/ okutmak bile -Attilâ İlhan örneğindeki üzere!- “suç”tu; bugün ise değil!

EVET, EVET SORUYORUM...

“İnsanların haksız yere çektikleri
acılara şahitlik edenler, şahit oldukları
acıların utançlarını da taşırlar.”[10]

Hayat “yasakları(nızı)” aşmıştır; bu “yasak” müeyyidelerini ancak, ‘80’li yılların “darbe günlerindeki hukuk(suzluk)” ile sürdürebilirsiniz; ama o günler geride kalmıştır...

Yaşamın yasakları ve “yasaları” aşabileceğini, aştığını görmek kavramak gerek...

İhbar kabul edilmemesi gerektiğinin altını defalarca çizip, bu görüşleri sonuna dek paylaştığımı da ifade ederek, size birkaç örnek sıralayayım:

Birinci gündelik bir gazetedeki bir kitap ilanı. Kitap Nihat Behram’ın kaleme aldığı yapıtın adı: ‘Ser Verip Sır Vermeyen Yiğit Belgesel Anlatı’.

Gazete ‘Cumhuriyet’. 18 Mayıs 2008 tarihli gazetede, Everest Yayınları’ndan çıkan kitabın 12. baskısının ilanı var. Aynen şöyle diyor:

“İşte İbo’nun ayağını bastığı toprak: Dağ ve zindan...

İşte direncin karşısında zalimin çaresiz kalışı...

Ve işkenceye karşı direnişiyle efsaneleşen bir hayat...”[11]

İkincisi Ahmet Hakan’ın bir köşe yazısından:

“CHP Lideri Deniz Baykal, partisinin grup toplantısında ‘Darağacındaki Üç Fidan’a selam sarkıtmış...

Demiş ki: ‘Bugün acı bir gün... 1972’nin 6 Mayıs’ında Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ı idam ettik. Bu üç yiğit insanı 36 yıl sonra anmayı görev biliyorum.’ (...)

Bence güzel etmiş, güzel eylemiş...

Hiç yadırgamadım...

Ne yadırgaması yahu!

Bütün içtenliğimle taktir ettim...”[12]

Aynı konuda ‘Vatan’ gazetesindeki haber de şöyle:

“CHP Grup toplantısın Deniz Baykal dün [6 Mayıs 2008’de-y.n.], ‘Bütün toplumumuz adına üç yiğit, genç insanı sevgiyle, dostlukla anmayı bir görev biliyorum,’ dedi...”[13]

Üçüncüsü İbrahim Kaypakka’yı yakinen tanıyan iki arkadaşının görüşleri...

İbrahim Kaypakkaya’nın Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’ndan arkadaşı Hakkı Karadeniz, “Kaypakkaya’nın kaybı, Türkiye halkının önemli bir evladının kaybıdır. Yaşamasını isterdim... Hem de çok,”[14] derken; Nihat Behram da ekliyor:

“İşkencede öldürüldüğünde 20’li yaşlarındaydı...

İbo katledildiği yerde yeniden doğdu...

Hiçbir zulüm, hiçbir vahşet, yasak ve gizleme çabası İbo’nun o dehşetli direnişinin halkın hayatında kökleşmesini engelleyemedi...

Şan olsun o insana ki, bize bu mirası bıraktı. İbo direnişin, direnişiyle de ölümsüzleşmenin anıtıdır...”[15]

Dördüncüsü de Radikal İki ekinin 18 Mayıs 2008 tarihli 9. sayfasındaki “CHP Gençlik Kolları 6 Mayıs’ta Deniz Gezmişleri andı” alt yazılı bir fotoğraftaki afişten.

Afişte CHP’nin 6 oklu ambleminin yanında şunlar kayıtlı:

“Giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük.

Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük.

Doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük.

İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük.

Adana’da paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.

VURULDUK, ASILDIK, ÖLDÜRÜLDÜK

EY HALKIM UNUTMA BİZİ”![16]

Bunlar da “suçu ve suçluyu övmek” mi?

Eğer değil ise, o hâlde ben burada hâlâ neden yargılanıyorum?

DENİZ GEZMİŞ ÖRNEĞİ

“Hayal gerçektir!”[17]

Yeri geldi konuya ilişkin bir örnek vereyim:

“İstanbul Valiliği, Kadıköy’de yapılması planlanan, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ı anma mitingine ‘suçu ve suçluyu övmeye girer’ diye izin vermedi.[18]

Ancak Bianet’in görüştüğü Tunceli’de aynı suçlamayla açılan ve beraat kararı çıkan davaların avukatı Barış Yıldırım ‘Ne suç var ne de suçlu. Valilik yetkilerini kötüye kullanıyor’ diye konuştu.

Radikal’in İsmail Saymaz imzalı haberine göre, Mücadele Birliği Dergisi’nden bir grup miting için 11 Nisan’da bildirimde bulunuldu. Valilik etkinliğe dört gün kala tebliğ ettiği kararda, ‘Yasadışı terör örgütü kurucusu, liderliği ve üyeliği suçundan idam edilen şahısları anma amacıyla düzenlenmesinin TCK’nin ‘Suçu ve suçluyu övme’ kenar başlıklı 215. maddesi kapsamında suç teşkil edeceği’ni yazdı; mitinge izin vermedi.

Yıldırım’ın avukatlığını yaptığı Tunceli’deki iki davada da suçlama aynıydı.

Tunceli Sulh Ceza Mahkemesi, Gökhan Türkan, Sancar Yamaç ve Zekai Sarıca hakkındaki davada 11 Mart’ta beraat kararı verdi. Bu davada savcılık temyize gitti. Emek Partisi (EMEP) İl Başkanı Hüseyin Tunç’a bir panelde Deniz Gezmişlerin işkence gördüğünü söylediği için yine aynı iddiayla açılan davada da 25 Mart’ta beraat kararı çıktı.

Ayrıca Nisan 2007’de Çanakkale Sulh Ceza Mahkemesi’nin Deniz Gezmiş’i anma afişlerinin toplatılması kararına itiraz eden Türkiye Komünist Partisi (TKP) avukatı Özgür Murat Büyük de ‘O dönemdeki yargılamaların bizim için hiçbir bağlayıcılığı yok. Onlar bağımsızlığı simgeleyen insanlar’ demişti.

Manisa’daki Salihli 1. Sulh Ceza Mahkemesi 16 Kasım 2007’de, 30 yıl önce öldürülen Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Öğrenci Temsilcileri Konseyi (ÖTK) yöneticisi Ertuğrul Karakaya’yı 2006 yılında Salihli’deki mezarı başında anan annesi Ayşe Karakaya ve 19 kişi için beraat kararı vermişti; Karakaya’nın suçsuz olduğunu, onu anmanın da demokratik özgürlük olduğunu vurgulamıştı.”[19]

Yani soru(n): Neyin, nasıl yorumlanacağı veya buna içkin öznelliktir...[20]

Devam edersek; Halit Çelenk’in, “Deniz’lerin yargılanmaları hukuka aykırıydı,”[21] dediği; DTP Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis’in, Meclis Başkanlığı’na verdiği üç maddelik yasa teklifi ile Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın “ölüm cezalarının yerine getirilmesine dair kanunun” yürürlükten kaldırılmasını istediği[22] koşullarda Milli Savunma Bakanlığı, Van’ın Özalp ilçesinde 1943’te 33 köylüyü kurşuna dizip öldürten Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın adının bir kışlaya verilmesini “Merhumun cezası süresiz değildir” diye savunurken,[23] Deniz Gezmiş’i anmak -neden- hâlâ suç sayılıyor?

Hem de Tunceli Sulh Ceza Mahkemesi, Gezmişleri andıkları için aynı gerekçeyle yargılanan üç gence, 11 Mart 2008’deki duruşmada, beraat kararı vermişken![24]

İBRAHİM KAYPAKKAYA ÖRNEĞİ

“Yaşam yaratan yaşamdır.”[25]


İbrahim Kaypakkaya hakkında da bir sürü yazı yazıldı, yazılıyor; yayınlandı, yayınlanacak...[26]

Bu gayet doğal; görüşlerini kabul edin ya da etmeyin İbrahim Kaypakkaya’ya bu toprakların bir “realitesi” olması yanında; ortak tarihimizin de bir parçasıdır...

Ayrıca İbrahim Kaypakkaya, insan hak(sızlık)ları açısından hâlâ güncel bir tartışma odağıdır.

Şöyle ki Baba Ali Kaypakkaya: “Katledileceğini önceden söylediler... Subaylar eline sağ geçmeyecek”[27] derken; Onur Gülbudak’ın ifadesiyle “İbrahim Kaypakkaya işkence ile öldürüldü... 18 Mayıs sabahı, 90 güne yakın süren tarifsiz işkenceler ile... 90 gün güvenlik görevlilerinin elinde olan biri, bir gün babasına parçalanmış bir beden olarak verildi. Kaypakkaya’nın öldürüldüğü gün Türkiye’nin karanlık sayfalarından biri”sidir![28]

O hâlde İbrahim Kaypakka da Ökkeş Karaoğlu da konuşulmaya, anılmaya devam edilecektir...

Kaldı ki, bu gazete haberlerine kadar taşmış durumdadır.

İşte 18 Mayıs 2008 tarihli ‘Cumhuriyet’ gazetesinin 22. sayfasından bir haber; aynen şöyle:

“ÖLÜMÜNÜN 35. YILI: Kaypakkaya anılacak

İstanbul Haber Servisi-68 kuşağının devrimci hareket önderlerinden İbrahim Kaypakkaya, ölümünün 35. yılında çeşitli etkinliklerle anılacak.

Partizan Dergi çevresi, Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP), Kaldıraç çevresinin de aralarında bulunduğu demokratik kitle örgütleri, bugün ve yarın çeşitli etkinlikler düzenleyecek.

İbrahim Kaypakkaya 1949’da Çorum’da doğdu. Hasanoğlan Öğretmen Okulu’nda benimsediği devrimci düşünceleri, İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nda daha da geliştirdi. 1971’lerden itibaren Malatya, Antep, Tunceli bölgesinde yürüttüğü faaliyetler içinde Kaypakkaya ve arkadaşları, Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist örgütünü kurdu. 12 Mart cuntasının baskı koşulları altında, 24 Aralık 1972 gecesi Tunceli’de girdikleri çatışmada Ali Haydar Yıldız yaşamını yitirirken Kaypakkaya yaralı olarak kurtuldu. Günler süren takibin ardından yakalanan Kaypakkaya Gökçe Karakolu’nda, Tunceli ve Elazığ’da işkencelerden geçirildi. Ardından Diyarbakır’a uuupsürülen Kaypakkaya burada da aylarca işkence gördü. İşkenceler sonucu iki ayağı kesilen ve yüzü tanınmaz hâle gelen Kaypakkaya, tüm işkencelere karşın bilgi vermeyerek adını yakın tarihe ‘Ser veren sır vermeyen yiğit’ olarak yazdırdı. Kaypakkaya, 18 Mayıs 1973’te yaşamını yitirdi.”[29]

Buraya şu notu da düşmek gerek: Ezenler ve ezilenlerden, sömürenler ve sömürülenlerden oluşan bir toplumda, ilkinin lanetlediği/ bastırdığı, ikincilerin “kahramanı”, onların mağduriyet ve madûniyetlerinden kurtulma umutlarının simgesidir genellikle... Yani kimi “kahraman” ya da “cani” olarak gördüğümüz hangi tarafta olduğumuzla doğrudan ilintili bir sorun, tutum ve tercihtir...

“YASAKÇILIK” VE “OLUMLU ÖRNEK”


“Eğer yürüdüğünüz yolda
güçlük ve engel yoksa, bilin ki
o yol sizi bir yere ulaştırmaz.”[30]

Bu noktada artık ve kesinlikle, “yasakçılık” bir çözüm değildir.

Örneğin Ankara valiliği tarafından il sağlık kuruluşlarına gönderilen “gizli” yazıda Deniz Gezmiş’in idamı, Nâzım Hikmet’in doğumu, Küba Devrimi gibi günlerde en üst seviyede önlem alınması istemesinden;[31] İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Mahir Çayan’ın ‘Toplu Yazılar’ ile ‘Devrimci Marşlar’ kitaplarının suç ve suçluyu övdüğüne, terör örgütleri propagandası yaptığı iddiasıyla toplatmasına[32] dek uzanan “yasakçı zihniyet” hiçbir sorunu çözmez, çözememiştir ve çözmemektedir de...

Şimdi, daha özgürlükçü olma ve çözümleri özgürlükleri genişletmekte arama zamanıdır.

Bu konuda kimi olumlu örnekler de yok değildir. Örneğin Pınar Selek’in “yılan hikâyesine” dönen uzatmalı davasından beraati,[33] ya da Almanya’nın Köln kentinde 16 Mart 2002 tarihinde düzenlenen bir paneldeki düşünceleri nedeniyle Kartal 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nde beraat eden İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nin eski başkanı ve hukukçu Eren Keskin’in, aynı konuşmadan Kartal 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı davadan kurtulması[34] gibi...

Artık negatif değil, pozitif örnekleri çoğaltma zamanıdır...

(B)İLGİ, ELEŞTİRİ VE İTİRAZ ELE AVUCA SIĞMAZ

“Haksızlığı her kabul ediş,
daha büyüğünü doğurur.”[35]

(B)İlgiden, (b)ilginin paylaşılmasından, çoğalıp büyütülmesinden ve nihayet (b)ilginin “olmazsa olmazı” olan eleştiri ve itirazdan korkulmaması gerekiyor.

(B)İlgi, eleştiri ve itiraz, elbette isyancıdır, ele avuca sığmaz; bu onun doğallığıdır.

Ve bir şey doğallığından ötürü, egemen boyunduruğa[36] “Hayır” dediği için cezalandırılmamalıdır.

Anımsayın konuya ilişkin olarak “Elias Canetti, ‘İnsanın Taşrası’ başlığı altında toplamış olduğu günce-notlarından birinde, ‘Yatıştıran bir bilgi, öldürücüdür’ diyor. ‘Daha iyi olmak’ için gereken bilginin, insana huzur vermeyen, insanın peşini bırakmayan bir bilgi olması gerektiğini not ettikten sonra.

Bilgi, bir iştahı doyurmak için biriktirilen, fazlası depo edilen, dar zaman için üst üste yığılıp bekletilen bir şey değil elbet. Bilginin renkli drajeler hâlinde ‘kolaylaştırılmış’, hızlı tüketime hazır kılınmış hâli, dünyanın, daha da önemlisi insanın tamamıyla anlaşılabilir olduğu fikrini aşılamak için. Toplumsal örgütlenmenin her türü, hayatı, hızlandırılmış kurslarla aktarılabilecek, ‘düzgün’ yaşayabilmek için gerekli bilgilerin elimizin altında bulunduğu, başı sonu belirli bir eylem olarak tanımlar. Ayakta durabilmesinin başlıca şartı budur.

Bu bilgi tanımıyla, öğrenme eyleminin kendisi, ölüme hazırlıktan başka bir şey değildir. Genç olmanın yatıştırıcı bir sentaksla kuşatılmış tanımları, pseudo-bilimsel çerçevelerle kutulanmış aşk-cinsellik-enerji anlatıları, orta yaş krizleri, direnenin durulup akıllanmasının doğallığı, zarif yaşlanma stratejileri ve yolun tamamının bir çırpıda özetlenebilecek haritası. Artık insan olmanın ne mene bir serüven olduğunu hepimiz biliyoruz, değil mi? Gençler yaşlıları, muktedirler muhalifleri, bilenler bilmeyenleri rahatlıkla anlayabilir. Yeterince aklıselim sahibiyse.

Yatıştırıcı bilginin öldürücülüğü, ölüme usul usul, dünyayı huzursuz etmeden gitmenin yolunu açtığından. (...)

Bilginin, özgürlükle bağlantısı var... Canetti, yine notlarından birinde, ‘Özgürlük sözcüğü önemli bir gerilimi, var olanlar arasında belki de en önemli gerilimi dile getirmeye yarar. İnsanlık hep çekip gitmek ister; gidilecek yerin adı olmadığında, bu yer belirlenemediğinde ve sınırları da görülemediğinde, özgürlük diye adlandırılır’ diyor. Ve ekliyor, ‘Bu gerilim uzam açısından anlatımını, bir sınırı sanki o sınır yokmuşçasına aşmaya yönelik şiddetli istekte bulur.’

Hayat hakkında, dünya hakkında, kendim hakkında kuşku duymadığım, geceleri uykusuz bırakmayan, adresini hiç şaşırmadığım bütün bilgileri unutmalıyım. Bu yolda bana sınırları gösteren hiçbir bilgi girmemeli çıkınıma...[37]

Çünkü (b)ilgi, eleştiri ve itiraz, elbette isyancıdır, ele avuca sığmaz; bu onun doğallığındandır.

Evet, gerçek (b)ilgi rahatsız edicidir...

VII. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin üçüncü gününde (11 Ağustos 2007) Belediye Konferans Salonundaki “Türkiye’nin Geleceği, Siyasal Krizler ve Demokrasi” başlıklı panelde yaptığım konuşmada dile getirdiklerim de öyledir...


berxe - 28/11/2008 Saat 12:57

SEVDASI KANAYAN MEVSIM:FASL-I HAZAN...
A.HICRI IZGÖREN

Herkesler biliyor artık, hayat bize zulmü reva görüyor, kedere boğduruyor. Özlemini çektiğimiz şeyler hep engellenmiştir, ertelenmiştir, başka bir zamana bırakılmıştır ve o zaman uzadıkça uzamıştır. Takvim yaprakları acımasız olmuştur. Şarkılar söylenmemiş, şiirler okunmamıştır. Sistem, ne kadar zorluk çıkarsa da, umudun bekçileri olanlar mevsimlerin de farkına varmak geleneğini sürdürüyor.




Sürmanşet gazete haberleri… Savaş, zulüm, inkar, imha…Beyinleri ve yürekleri işgal eden gündelikler… Hala bir avuç toprak bulup fışkıran salkım söğütlerin, çimenlerin yüzlerinden yayılan hüznü okumayı engelleyemiyor. Vicdanı sızlatan, iç burkan ne kadar yaşanmışlık varsa, her mevsim yürürlükte…

Her mevsimin farklı bir duygu seli vardır. Her mevsim farklı bir ruh haline çeker bizi. Kış soğuktur, durağandır. İlkbahar hareketli, yaz cıvıl cıvıldır. Sonbaharın payına düşense hep hüzün olmuştur. Onun bir adı da “hazan”dır, “güz”dür sözlüklerde... Bendeki ismi “Era Mevsimi”…

“Her şey o kadar dokunaklı ki, istemeden kırılıyorsam bazen
dağınık, renksiz bir mozaik gibiysem,
üstelik yalnızsam birde-telefonda kuş sesleri-
aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
karşımızda hazanın sesi.”

Edip Cansever’in dizelerinde de olduğu gibi, eski ve tanıdık bir duygu tıklatmıştır kapımızı.
Bu mevsimde olduğu gibi, bu yazıda da sözcükler kırılıp dökülüp dağılabilir. Bir yaprak gibi rüzgarların peşinde savrulabilir. Kalemde suç aranmasın. Ol sebep, mevsim normalleridir.

Gülerken bile gülüşüne hüzün çizgileri katan suretlerdir. Beynimizin kılcallarını zorlayan kemanlardır. Edası, sedası ve sevdası kanayan damarlardır. Bu mevsime atfedilen tüm anlamlar, eski bir yara gibi kanayan sözcüklere dönüşmüştür. Hüzün bu mevsimin başucu duygusudur. Çünkü bu sözcük hayatı yanlış okumanın tüm bedellerini fazlasıyla ödemiştir. Hayatın yol haritasını dikkate almadan yola çıkanların son karşılaşacakları duraktır hüzün. Önümüzde duran kitapların okunmamış sayfaları gibidir. Yüzümüze tutulmuş bir aynanın içi kadar derinleşmiştir. Yanık yanık kokmuştur, değdiği yeri kanatmıştır.

Bir anı defteri saflığındadır. Yüreğin kendini yıkadığı bir mevsimdir. Vicdanın sahneye yansıyan yüzü gibidir. Zihinselimizin görüş mesafesi, duygularımızın ufkudur. Uzaklar ve yakınlardır. Sürgünlere açılan kapılardır. Kayalar, patikalar, uçurumlardır. Uykusuz gecelerdir, sağır ve dilsiz duvarlardır.

Tazelenmiş yeminler gibidir güz. Uzak akşamlardır, yağmurlarla ıslanmış merhabalardır. Bütün sözcükler bu mevsim tarafından rehin alınmıştır. “...Ömür biter bir uzun sonbahar olur
Yaprak çiçek kuş dağılır, tarumar olur” diyen şairin dizeleri gibidir hazan... Yakmayan güneş, üşütmeyen rüzgardır. Yanlış anlamlar yükleyip imha ettiğimiz yanlış hayatlardır sonbahar. Hazan mevsimidir.

Siz de duyuyor musunuz? Ait olmadığınız bir oluşa haberiniz olmadan dahil edilmenin hüzün faslını duyuyor musunuz? Doğruların yanlış parçalara bölündükten sonra birbiriyle milyon kez çarpılıp, yalanların sonsuzunu oluşturan sesleri duyuyor musunuz?
Gülerken bile gülüşüne ince bir hüzün katan özneler tanıyor musunuz? Yanlış anlamlar yükleyip imha ettiğimiz yanlış hayatlar yaşıyor musunuz? Beyninizin kılcallarını zorlayan anlar anımsıyor musunuz?

Dedim ya! Bu yazıda sözcükler vurgun yemiş bir şarkının ezgisinde eriyebilir. Adı güzdür mevsimin, nasılsa bütün günahlar ona yazılacaktır. İşte yine yağmur kokan bir mevsimdeyiz, güneş sisleri dağıtmak için rüzgarlar oluşturuyor. Turgut Uyar’ın deyişiyle; acıyor, acıtıyor.

“...Ekim toplanıp gitti işte.
Kasım filan da gider bu gidişle,
Tarihe gömülen koca atlar gibi
Kimi sevsem, kim beni sevse,
İçim acıyor.”

Gölgeler düşse de yüreğine güneşini sakın söndürme, umut yoksa yarınlar uzak kalır insana…
“Her şey zıddıyla vardır” derler ya… Hazanın hüzünlü yanında umut da saklı. Savrulan yaprakların arasından baharın çiçeklerini görmek de mümkün. O zaman bir ezber bozsak, bu mevsimi umut mevsimi olarak yolculasak ….
Bir dahaki bahara Barış adlı bir çocuk doğsa…Topsuz, tüfeksiz çapraz fişeksiz bir mevsim Era gibi çatkapı gelse….Hoş geldin desek…
Kucaklaşsak…


[tarihinde düzeltildi 28/11/2008 Saat 12:57 Yazar berxe]

maya_ - 29/11/2008 Saat 23:31

A.Kadir Konuk: Ütopya



Hücresiz bir dünya kurmak olanaksız mı? Düşlemek de mi yasak? Hücreler yaşadıkça nasıl özgür olabilir insan? Kendi arkadaşlarını, farklı düşünmeye başladılar diye hücrelere kapatanlar nasıl devrimci olabilirler?
___________________________________________________________
“Mahpushane içinde mermerden direk
Kimimiz on beşlik kimimiz kürek…”

Bir idim çok olduk.
Daha çok olacağımıza inanıyorum.
Önce sitemizin yazarları ses verdiler sesime, hepsine yüreğimi sunuyorum.
Bu işi yaygınlaştırabilir, insanların temel istemlerinden biri haline getirebilirsek yaşamımızın güzel işlerinden birini başarmış olacağız.

Zindanlar boşalsın! Siyasi genel af!

Kaç tür cezaevi tanıyorsunuz?
İlk akla gelenleri sayıyorum:
D-E-F-K-L-M…
Askeri cezaevleri…
Çocuk ve kadın cezaevleri…
Yarı açıklar…
Toplam sayıları 600’ün üstünde.

Hayır, size cezaevlerinde yaşanılan insan hakkı ihlallerini anlatacak değilim. Sadece genel bir açıklama.

Türkiye’deki cezaevlerinin resmi kapasitesi düz hesapla 79 bin kişi. Aralık 2007 hesaplarına göre cezaevlerinde yaşayanların düz hesap toplamı 90 bin… 11 bin fazlalık var. Bu ise 11 bin yatakta ikişer kişi yatıldığını anlatıyor. Bir başka deyişle bunlar ranzasızlar… Bunların yaklaşık 15 bininin ‘Terör suçlusu’ olduğu saptanmış. Yani siyasi suçlular. Ötekilerin genel adı ‘Kader mahkûmları!’

Türkiye tümden açık bir cezaevi. Gardiyanlar her yerde.
Gardiyan sözcüğü İtalyanca’dan alınmış. Sonra bu söz İnfaz Koruma Memuru olarak değiştirilmiş. İnsan olmaya insanlar elbette, ama en insan olanı bile işe başladıktan birkaç ay sonra ruhunu yitirir, duvarlaşır, bir tutam anahtar olur.
Gardiyanlara birçok yerde zindancı denir, cezaevlerine de zindan.
Türküler gelir bir yerde dayanır gardiyanlara, “Nere gitsem, bir kurtulsam gardiyanın elinden” e dönüşür.

Gençler eskinin Bekçi Murtaza’larını pek bilmezler. Bekçiler sokakların gardiyanlarıydı eskiden, gardiyanlar ise bütün dönemlerin içeriye kapatılmış bekçileri…
Bir yerde yarı mahkûmdur onlar da. Ama zalımdırlar, imansızdırlar hemi de yüreksizdirler.
Kendilerinin de katıldıkları tüm işkenceleri bilir, söyleyemezler.
Devletin denetiminde insanları öldürür inkâr ederler.
Bu nedenle gardiyanlar devletin zindanlardaki kirli elleridirler.

“Hapishanelere attım postumu
Yeni bildim düşmanımı dostumu…”

Devrimciliğe ilk adımları attığım yıllarda devrimcilerin de cezaevleri kurduklarını öğrendiğim zaman şaşkınlıktan bir hal olmuştum. Neden diye sordum hep kendime. Kendim için istemediğim bir şeyi nasıl başkaları için isteyebilirim? Onların cezaevleri kötü benim kuracağım neden iyi oluyor? Bu nasıl bir çelişki?
Suçlar olduğu sürece cezalar da olacak dediler bana hep.
Suçların kaynaklarını kurutmak olanaklı değil mi diye sordum ben de.
İlle hücreler mi olmalı, zindanlar mı olmalı?
Bu insanları gerçek anlamda eğitecek, eğitildikleri sırada üretimden koparmayacak, kendilerine saygılarını yeniden kazandıracak kurumlar kurulamaz mı?
Neden ille de cezaevleri?
Hırsızı hapsetmekle hırsızlık biter mi? Neden çalar insanlar? Kleptoman mı? Hırsızlık bir hastalık haline mi gelmiş, onun tedavi edileceği yer cezaevi mi?
İnsan neden öldürür öteki insanı?
İnsan neden tecavüze kalkışır?
Uyuşturucuya nasıl alışır insan, neden bunu bir kazanç kapısı haline getirir?
En önemlisi insan düşündüğü, düşüncesini açıklama cesareti gösterdiği için nasıl konulur o iğrenç deliklerin içine?

Ütopya!
İnsan ütopyaları olmadan nasıl yaşar?

Bir yabancı romanda okumuştum, yazarını şimdi anımsayamıyorum. Çocuklar yıkık bir binanın yanından geçerlerken öğretmenlerine buranın ne olduğunu sorarlar, cezaeviydi der öğretmenleri. Cezaevi ne diye sorar çocuklar, öğretmen insanların içine kapatıldıkları yerler der, neden insanları kapatıyorlardı diye sorar çocuklar…

Sahi neden kapatırlar insanları küçücük hücrelere?
Hücresiz bir dünya kurmak olanaksız mı? Düşlemek de mi yasak?
Hücreler yaşadıkça nasıl özgür olabilir insan?
Kendi arkadaşlarını, farklı düşünmeye başladılar diye hücrelere kapatanlar nasıl devrimci olabilirler?
Düşünen insanları hücrelere kapatan devlet nasıl düşünce özgürlüğünden dem vurabilir?

Çok mu iyimserim?
Küçük burjuva duygusallığı mı beni böyle düşünmeye iteleyen?
İyimserliğin, duygusallığın yasaklandığı bir dünyada insanlık nerelerde durur acaba?

Ne dersiniz, iğrenç politikaların bir çöplüğe çevirdiği dünyada biraz da bunları tartışmak zaman kaybı mıdır?

Sesinizi sesimize katar mısınız?

Bana ulaşabileceğiniz adresim yukarıda duruyor, yazın, tartışalım.

Zindanlar boşalsın! Siyasi genel af!

mustafa - 19/2/2009 Saat 21:26

İspanyol İç Savaşı sırasında Cumhuriyetçileri destekleyen ünlü şair Lorca’yı faşist Franco’nun adamları yakalarlar.
Askerî bir cemseye koyup şehir dışına götürürler.
Gittikleri yerde kalabalık bir tutuklu grubu vardır.
Mezarlar kazılmıştır.
Askerler, tek tek tutukluların ceketlerinin sağ omzunu kontrol ederler.
Ceketinin sağ omzunda, kumaşın aşınmasından dolayı bir parlaklık oluşmuş tutukluyu hemen bir mezarın başına götürürler.
Tüfek dipçikleri, ateş edenlerin omuzlarında böyle bir parlaklık bırakmıştır çünkü.
Hepsini kurşuna dizerler.
Mezarın başına sürüklenen bir adam ise canhıraş bir şekilde bağırmaktadır.
“Ben tramvay biletçisiyim... Omzumdaki iz, bilet kutusunun kayışının izi.”
O bağırırken tüfekler patlar.
Kimse onun söylediklerini dinlememiştir.
Biletçi mezara düşer.
Diyarbakır’da Kürt çocuklarını yakalayıp avuçlarına bakan polisleri görünce, faşist Franco döneminin İspanya’sını
hatırladım.
Avucunda “taş izi” olan çocuğu “örgüt üyeliğinden” tutukluyorlar.
Çocuklar on iki, on üç, on dört yaşlarındalar.
Avuçlarındaki “taş izinden” alacakları ceza kırk yıla kadar çıkıyor.
Taş izi varsa hayatları bitiyor.
Sayfayı çizen Erkan, “ya çocuklar polisten kaçarken düştülerse,” dedi, “biz çocukluğumuzda koşarken düştüğümüzde avucumuzda taş izi olurdu.”
O biletçiyi kimse dinlemediği gibi “ben koşarken düştüm” diyen çocuğu da herhalde kimse dinlemeyecek.
Ama deyin ki, avucundaki taş izi düştüğü için olmadı da polise taş attığından oldu.
On iki yaşındaki bir çocuğu, “polise taş attı” diye otuz yıl, kırk yıl zindanda yatıracak bir vicdan, bir adalet olabilir mi?
Çocuk bunlar.
Gazze’de İsraillilerin çocukları öldürmesine vicdanları haklı olarak isyan eden insanlarımız, kendi ülkelerinde çocukların kırk yıl hapse mahkûm edilmesine isyan etmiyor mu?
Çocukları öldürmek korkunç.
On iki yaşındaki çocuğu yıllarca zindana kapatmak korkunç değil mi?
Hayatı söndürülen çocuk Kürt olunca vicdanlarımız kilitleniyor mu?
Küçük bir çocuğu yıllarca hapse mahkûm etmenin bir adım ötesi “öldürmek”, cinayetten bir adım öncesi bu
yaşadığımız.
Ölmelerini mi bekleyeceksiniz buna karşı çıkmak için?
Canlılar için acı çeken bir vicdanımız yok mu bizim?
Yoksa vicdanlarınız, Türk çocuğu, Kürt çocuğu, Filistin çocuğu için ayrı ayrı kompartımanlara ve ölçülere mi sahip?
Herkes için ayrı ayrı ölçüler koyan bir vicdana sahip olmanın vicdansızlıktan ne farkı var?
Bakın, bir meseleyi doğru dürüst çözemediğinizde, hayat acı dolu kanlı bir saçmalığa döner.
Bugün yaşadığımız da bu.
Kürt meselesini insanca çözemediğimizden, gittikçe insanlıktan uzaklaşıyoruz.
Avucunda taş izi olan çocuğu zindana koymaya kadar vardırdık işi.
Bir film seyrettiğinizi düşünün.
Gösterici çocuklar olduğunu düşünün.
O çocukları polislerin yakalayıp, avuçlarındaki taş izine bakarak hapse attıklarını düşünün.
O filmi seyrederken kimi tutarsınız?
Polisleri mi, çocukları mı?
“Polisleri” diyenlerle bir işim yok benim.
“Çocukları” diyenlere sormak isterim:
Filmde çocukları tutuyorsunuz da, hayatta niye çocukları tutmuyorsunuz?
Bence asıl tartışmamız gereken bu çocukların niye sokaklara fırlayıp polislere taş attıkları.
Niye Güneydoğu sokakları polislere taş atan çocuklarla dolu?
“Büyükler kışkırtıyor” diyenler çıkacaktır.
O zaman onlara sorayım, “İsraillilere taş atan çocuklar” için de aynı şeyi mi düşünüyorsunuz?
Büyükler kışkırttığı için mi o çocuklar İsraillilere taş atıyor?
Yoksa kışkırtmanın ötesinde, çocukları bile içine çeken başka bir acı mı yaşanıyor?
Güneydoğu’da taş atıyor bu çocuklar.
Hani şu, JİTEM’in sokaklardan, parklardan, adliye kapılarından adam toplayıp enselerine kurşun sıkarak öldürdüğü diyarlardan söz ediyoruz.
Öldürülen insanların yakıldığı, kuyulara atıldığı diyarlardan.
Böyle bir yerde çocukların bile içine sızan bir öfke ve acı birikmez mi?
Siz orada insanları enselerinden vurarak öldüren birini “kahraman” ilan edip madalya verirseniz...
Onun cenazesinde bütün komutanlarınızla gövde gösterisi yaparsanız...
O diyarların çocukları polise taş atmaz mı?
O diyarların çocukları, polislerin ve askerlerin kendilerine “düşman” olduğunu düşünmez mi?
Kürtlere çok acı çektirdik.
Şimdi de son kuşağı, on iki, on üç yaşında olanları “taş izinden” yakalayıp hapishanelere atmaya uğraşıyoruz.
Bu yöntemlerle, bu insafsızlıklarla bugüne kadar bu meseleyi çözebildik mi ki şimdi çözebilelim?
Kürt meselesini çözebilmek için siyasetten önce vicdana ihtiyaç var.
Çocuklar için, büyükler için, ölenler için acı çeken bir vicdana.
İşte asıl soru da bu zaten.
Var mı sizde o vicdan?

ahmet altan TARAF GAZETESI TAS IZIII

mustafa - 1/3/2009 Saat 02:14

Senin annen oynardı yavrum!
1 Mart Pazar 2009



Dalgınlığınıza gelmiştir atlamışsınızdır, aman diyeyim! İki gün önce Ankara’da gergin bir gün geçirildi. Siyasetin değil ama halkoyunlarının ve hastalıklı erkekliğin zirvesinde gerçekleşen olay, memleketimizdeki ‘erkekliğine kafayı takmış erkek’ olgusuna bir kez daha parmak bastı. Olaylar şöyle gelişti:
Yer Halkoyunları Ankara Valiliği Kupası Yarışması. Yarışmaya ilk kez ‘Ankara Kadın Oyunları’ diye bir ekip katılıyor. Emekli müzik öğretmeni (ellerinden öpüyoruz) Mustafa Uzunca Japonya’daki bir Türk derneğinden fon bulup iki yıl Ankara’nın çevresini altını üstüne getirip kadın oyunlarını derlemiş ve bir koreografi yapmış. Ama işler öyle kolay değil!
Bu menfur olayı haber alan Ankara Seğmenler Derneği Başkanı Şerafettin Demir, hadiseye el koymakta gecikmiyor. Yemiyor içmiyor, seğmenlere kostümlerini giydiriyor, ‘Haydi yiğitler’ diyerek kızların oyununu basıyor. Gerekçe? Türkiye’nin müthiş erkeklerinden Şerafettin Demir’e bağlanıyoruz:
“Ankara’da kadın oyunları yoktur. Seğmenlerle kadınları bir araya getirerek, Seğmenlerin şerefini ayaklar altına alıyorsun.”

Annenin namusu
Ve Şerafettin Demir, bu eşsiz açıklamasını daha da eşsiz bir cümleyle nihayetlendiriyor. Buyrun dinleyin:
“Kadını oynatarak, sen benim annemin namusunu ayaklar altına alıyorsun.” !?
Demir’in açıklamaları sonraki günlerde de devam ediyor. Kadınlara karşı nasıl mücadele vereceklerini, öldür Allah kadınların ‘folklorü dejenere etmesine’ izin vermeyeceklerini, ‘Seğmen kostümüyle çıkan erkeklerin arasına kadınların sokulduğunu görünce, dünyalarının yıkıldığını’ söylüyor.
Bu arada kor-a-kor bir mücadele de oluyor. Seğmenler kostümlerini giyip, Demir önderliğinde kadın oyunculara saldırmaya kalkıyor. Kostümlerini çekiştiriyorlar, bağırıp çağırıyorlar. Bu, nasıl bir kendinden geçmiş namus mücadelesi ise, artık neler yapıyorlarsa soyunma odasında kız ekibinden bayılanlar oluyor.

İbo dayağı
‘Bu nasıl bir kadın korkusudur?’ demeyeceğim. Çünkü biliyoruz ki dünya tarihinde hangi coğrafyada olursa olsun, erkekler arasındaki ilişkiler krize girince ilk dayağı yiyen kadın olur. Kadın korkusu, erkeklik korkusu yaşayan adamlarda mebzul miktarda bulunur.
Erkek olamamış oğlan çocuklarıdır kadınlardan korkan. Erkek, kadınların gelip onlara bir şey yapacak lanetli cadılar olmadığını bilebilenlere denir. Zaten yetişkinler de ‘Senin annen bir melekti yavrum’ düzeyinden ‘Senin annen de oynardı yavrum’a geçebilenlerdir.
İbrahim Tatlıses’in, Yıldız Tilbe’ye yaptığı rezilliği izledik. O da başlı başına müzelik değerde bir erkeklik krizi örneğiydi. Yıldız Tilbe’yi altına alabilmek için (niye güreşiliyor kaşık kadar kadınla onu bilemiyoruz) ancak onu dövenlerin elinden kurtardığını söylemesi gerekiyordu.
Nasıl zayıf düşmüş, nasıl kırılmış, kendinden emin olmayan bir erkeklik ise bu, el kadar kadını dövülmekten kurtardı diye kendini güçlü hissedebiliyor.
Kadınla yanyana durmaktan ödü koptuğu için, çünkü yukarıda da anlatıldığı gibi karizmasını bozacak kadınla yanyana duramıyor, ancak üstüne çıkarak durabiliyor. Bilmiyor çünkü. Başka türlüsünü bilemiyor. Ancak kendisi dövmek için, başka erkeklerin elinden kadın almayı bilebiliyor.

Yeni dernek başkanı
Bu ülkede, bu kadar kadın düşmanlığıyla hâlâ hayatta olabilen, iş güç yapan, birilerini sevebilen kadınlara tebrikler.
Bu ülkede bu kadar hastalıklı erkeklik varken sağlıklı kalabilen, iktidar ilişkilerinin suyunu çıkarmadan bir kadınla görece sağlıklı bir denge kurabilen erkeklere daha çok tebrikler.
Son süzüm şudur:
İbrahim Tatlıses, benim Seğmenler Derneği Başkanı adayımdır!



ece temelkuran

tutkigecedir - 1/3/2009 Saat 15:02

köşe yazısı derken bende o nitelikte o formda bi yazı yazayım dedim..geçenlerde gülten kayayı izledim onunla ilgili idelerimi sizinle paylaşalım dedim arkadaşlar...

...magazin gazetecileri derneini biliyosunuz..ben bilirim..hiç katılmışlıım yada ödül almışlıım hatta ve hatta hiç o mekanda kimi karaktersiz şovenlerden çatal kaşık yemişliimiz yoktur ama bilirim..o gece ahmet kaya o burjuvazi geceye eşi gülten kaya tarafından zorla uuupsürülmüştür..çekiştire çekiştire kazaından sündüre sündüre uuupsürmüştür be abi ahmet ustayı düşün artık....çünkü ahmet kayanın devrimci karakterine yakışmayan bimekandır ve ahmet usta bunu bilmektedir..ve aralarında şu diyalog geçer..kulak misafiri olmadık ama bilirim...ben herşeyi bilirim birader..yalanım varsa aha şurdan şuraya gitmek nasip olmasın..(abi film repliklerinde olanlar başımıza gelmesin yan masaya geçerken dükkan içinde adamı kamyon eziyo..bizimkiside o hesap..yan masaya geçerken masanın gazabına uuramayalım...vs.:0)))ama harbiden bilirim..HAALA inanmadınızmı..ozaman yapacak bişey yok abi:0)))......herneyse..'''''ahmet hadi giyin gidiyoruz...YAA DELİRDİNMİ HANIM NE İŞİMİZ VAR OTUR EVİNDE Bİ PAZARIMIZ VAR ABİ...yaa ama ahmet davet gelmiş ayıp olur...YAA NE AYIBI HANIM SÖYLE YUSUFA YUSUF GİTSİN YERİMİZE...yaa ahmet edip akbayram falanda olacak ama gerçekten ayıp olur...EDİPE TELFRAF ÇEK GELEMEYECEİMİZİ SÖYLE HAFTAYA BERABER PİKNİE GİDER GÖNLÜNÜ ALIRIZ...ama salonda gözler bizi arayacak koskoca ahmetn kaya....YAA GÜLTEN SABAH YUMURTAYI DİBİNE YAKTIK DİYE KIZIYODUN ŞİMDİ KOCA AHMET KAYA OLDUK DEİLMİ..hayır o konuyu unut peki ama hadi giyin kırma beni....GÜLTEN ŞEREFSİM OCAKTA YEMEİM VAR YAA...YANİ BANA BUNU DDİRTECEKSİN DEİLMİ İLLAA..!..yaa ne yemei ahmet uydurma beni kıracaksın öylemi....GÜLTENCİM CANIM BENİM CAN YOLDAŞIM KÖZDE BİBERİM GÜLTENİMDE KARA BENİM HEYY HEYY ORDA ŞİMDİ BİSÜRÜ KALLEŞ TOPLANMIŞTIR...biz ayrı otururuz tamam ama gidelim ahmet....LANET OLSUN GECEYLE OLAN RANDEVUMU İPTAL EDİYORUM NEYAPALIM...geceyle randevunmu one yaa...YAA HALKLARIN ADINA GECEYE SALDIRIP TECAVÜZ EDECEKTİM..ahmet ne tecavüzü gene ilham geldi belliki parçamı yaptın neyaptın....NEYSE UNUT YANLIZ İÇİME ATLET GİYMEM HAA..yaa ahmet terliyosun ama takım giy.....YAA GÜLTEN KIZ İSTEMEYEMİ GİDİYORUZ..BİZ KIZI İSTEDİK.. 35 SENE EVVELDE VERDİLER MEVZU ORDA BİTTİ....ha ha ilahi ahmet şaka yapmasan olmaz deilmi....YANLIZ HANIM MANGALIMIDA GÖTÜREYİMMİ BİBER FALAN KÖZLERSEK..:0)(mangal ahmet gülten kaya ailesinde bi ödüllendirme biçimiydi..ahmet olumlu bişey yaptıında gülten kaya mangalı çıkartıp HADİ BAKALIM 1 SAAT MANGALLA OYNA....yaşasınn.....durumları ahmet kayanın mangal sevdasını bilmeyen yoktur:0))....yaa ahmet gelince yersin çıldırdınmı....TAMAM TAMAM HANIM HADİ ÇIKALIM..kapıyı kitle ahmet..İYİDE HANIM SEN İÇERDESİN..he he şakacı seni....ARABANIN ANAHTARI SENDEMİ GAZI KAPATTINMI SU VANASINI KAPATTINMI İDMANSIZ ÇIKMAYALIM HANIM...evet evet kapattım hadi çıkalım yarım saat kaldı yaa..(25 dakika sonra dernein önündeler ahmet kaya park yeri aramaktadır küfrede küfrede..)....HAYY .... .... HAYYY .......YAN ARACMI KONUR KESİN SERDAR ORTACIN ARABASIDIR HAA BU KAZMA YAA...ahmet tamam sinirlenme...YAA HANIM BAKSANA AMA GÖREVLİLER YARDIMDA ETMİYO İLLAA BEYAZ BAYRAK ÇIKARTIP SALLAYALIMMI BİRADER YAA...(ordaki görevliler ahmet kaya ismi olduu için ve karakter sorunları olduu için park sıkıntısına..'''BIRAKIN ALLAHINDAN BULSUN BABA''..hatta'''..İNŞALLAH YAYAN KALIRSIN..''şeklinde bakıyolar..:0))))))haa ahmet şu çıkıyo koş koş kaptırma...LAN KAÇILDA GİRELİM KAÇILDA GİRELİM UYUZ HERİF...ŞER.....Z....hele şükür yaa....hadi inelim..(kapıdan girerler)....''''''ve gece başlar...ahmet kayanın sonunu aranje eden o gece başlamıştır...içerde ibrahim tatlısesten edip akbayrama ve bilimum lüzumsuz nakadar adam varsa orda toplanmıştır...sıra takı takma merasimine gelir..(sallıyorum ödül daıtımı yani...AHMET KAYADAN TÜM HALKLAR İÇİN Bİ ÇEYREK ALTIN kime baba DERNEK SAHİBİNİN OĞLUNA..hani geçen yıldan 1 santim daha uzadıı için...ondan yani hehhe. neyse...)......millet ödülünü alır sıra ahmet ustaya gelir ve alır....BU ÖDÜLÜ CUMARTESİ ANNELERİ ADINA....vs NİN ADINA ALIYORUM VE ŞUNUDA EKLEMEK İSTİYORUM..YAKINDA KÜRTÇE Bİ KLİP ÇEKMEK İSTİYORUM VE BUNUDA YAYINLAYACAK CESUR KİŞİLİKLERİN OLDUUNU BİLİYORUM....vs......der ve kendisine karşı bi savaş başlatılır içerde pervasızca..küfürler ardı arkasına devam eder çünkü orda dedimya karakter sahibi kişi yok ve edip akbayram olsun suavi olsun yada o satılık ibrahim tatlıses olsun ahmet kayaya sahip çıkan yoktur bu kazmalar seyircidir...ben zaten edip akbayrama suaviye..vs yle sanatsal yaşamdaki ortaklıımız bitmiştir...artık onlar cd yapıcı bizde o cd yi alıcı...durumlarını iptal etmişimdir bitirmişimdir......çünkü o gece ahmet kaya bi halkın realitesini ve o halka sahip çıkılması gerektiini yinelemiştir o mekana eşi tarafından zorla uuupsürülerek salt saygısızlık olmasın diye arkadaşlar...derken serdar ortaç kazması onuncu yıl marşını millete söyletir ahmet ustaya gönderme yaparak..şoven ve oldukça ırkçı o grubu coşturur heleki kendini gazeteci zanneden hıyarlarda mevcuttur ahmet kayanın üzerine yürüyenler arasında...bitanesi şu dönmelere benzeyen bi kadın varya millet nerede don deiştirmiş hangi donu hangi gün giymiş markası neymiş diyerek milletin kıyafet kabinlerinden ayrılmayan bi YALAKA...neydi o kadının ismi(ansiklopediden baktım ona yakın bişey buldum...mokak maymunu..)......vs....herneyse arkadaşlar ahmet ustayı küfürlerle yurt dışına süren bu karaktersizler ve ahmet kayaya sahip çıkmayan bi sözüm ona devrimci kişilikler...suavi edip akbayram.......bilmem ne....ahmet kayaya sahip çıkmamak demek o burjuvazi gecede..bi halka sahip çıkmamak demektir..aç bak inanmıyosan karşılıı odur...gülten kaya çok pişman oldu belkide hernakadar ahmet kaya o geceye mertliin kitabını yazıp ve devrimcilikle o ırkçı bozuntuların sıfatına fırlatan bi abi olarak kalsada...neticede o geceye gitmeselerdi ahmet usta bugün aramızda olacaktı....ahh o gülten varya..hep o gülten...devam ederiz..

simge - 4/3/2009 Saat 02:28

GİTMESEK DE....
Sonsuz bir beyazlık...
Gece çöktüğünde kar kendi beyazlığıyla parlıyor.
Çamurdan yapılmış evler neredeyse çatılarına kadar kara batmış.
Köpekler bile üşümüş, arada bir yorgunca havlıyorlar.
Uzaktan kurt sesleri geliyor.
Küçük pencerelerde soluk ışıklar.
Evlerin içi ter, tezek ve yağ kokuyor.
İnsanlar bir ateşin başında kümelenmiş, sessizce oturuyorlar.
Kenardaki sedirde, üstüne battaniyeler örtülmüş bir kadın, dudaklarını ısırarak sesini zaptetmeye çalışarak inliyor.
Bütün yollar kesilmiş.
Ne köye gelebilen var ne de köyden gidebilen.
Doktor yok.
Ebe de.
Hep birlikte bekliyorlar.
Yaşlılardan biri dua ediyor.
Ayakta duran genç bir taze yüzünü saklayarak ağlıyor.
Kadın ölecek mi, kurtulacak mı bilmiyorlar.
Böyle köyler, ölümü bekleyen böyle insanlar var bu ülkede.
Birinci sayfanın altında, gece vakti bir köy yolunu açmaya çalışan bir aracın resmini göreceksiniz.
O resmin arkasında, size anlatmaya çalıştığım türden hikâyeler ve acılar yatıyor.
Sonsuz beyazlıklar içinde kaybolmuş o köylerin, o insanların maceralarına çok fazla rastlamazsınız gazetelerde.
Yok farz edilirler.
Politikacıların kendi aralarındaki kavgaları onların hayatını ilgilendirmez.
Ülkeye şeriat da gelse, padişahlık da olsa onların yaşantılarını etkilemez.
Bizim bütün konuştuklarımız, yazdıklarımız önemsizdir onlar için.
Önemsiz bulmakta da haklıdırlar.
Ne padişahlık açmıştır onların yollarını, ne cumhuriyet.
Hangi parti iktidarda olursa olsun, onlar için kış geldiğinde iktidarda olan tek güç yolları kapayan kardır.
Allah’tan başka sığınacak kimseleri yoktur.
Belki de o yüzden, en fazla Allah’tan söz edene verirler oylarını.
Kimilerine göre onlar “gerici”, “muhafazakâr”, “akılsızdır.”
Onlar ise, kendilerine böyle diyenlere hiç aldırmazlar.
Yolları kesiktir onların.
Ve, bütün dünya, laiki, irticacısı, şeriatçısı, cumhuriyetçisi, demokratı, solcusu, sağcısı, faşisti “yolun öbür yanında” yaşayanlardır onlar için.
Kimse onlardan söz etmez.
Onlar kimseyi dinlemez.
Kışın öldüklerinde, ölülerinden bahara kadar kimsenin haberi olmaz.
Her kış birileri ölür zaten.
Karların altına zorlukla gömerler ölülerini.
Küçük bebekler, hamile kadınlar, yaşlılar kırılır gider.
Ve, cumhuriyet onlar için okullarda şarkı söyler.
“Orada bir köy var uzakta
Gitmesek de, görmesek de
O köy bizim köyümüz.”
Oraya gitmeyeceğimizi, orayı görmeyeceğimizi baştan kabul etmişizdir.
Zaten bizim için önemli olan oraya gitmek, orayı görmek değildir.
Önemli olan, “oranın” kimin olduğudur.
Orası “bizimdir.”
Gitmesek de bizimdir, görmesek de bizimdir, yollarını açmasak da bizimdir.
Şu soruyu hiç sormayız tabii.
“Oranın bizim olmasının orada yaşayanlara faydası ne?”
Bizim olmasa ne olacak?
Yollar kapalı olduktan, insanlar öldükten, çocuklar okuyamadıktan sonra ha bizim olmuş, ha Yeni Zelandalıların, ha Nijeryalıların, ne fark eder?
Gitmediğimiz, görmediğimiz köy bizim değildir.
Kimsenin değildir.
O köy, karın, soğuğun, acının, ölümün, yalnızlığın, çaresizliğindir.
Ve, böyle binlerce köy vardır bu ülkede.
Yolları kesik köyler.
Kadınların, çocukların öldüğü köyler.
Birbirleriyle kavga eden siyasetçilerin aldırmadığı köyler.
Onların hikâyelerini bilmezsiniz.
Sizden habersiz doğar, sizden habersiz ölürler.
Orada bir köy vardır...
Gitmezsiniz, görmezsiniz...
O köy sizin değildir.
O köy, karın, ölümün, soğuğun, yalnızlığındır.
Ve, size her ölümde lanet eder.

Ahmet Altan

gercek_62 - 4/3/2009 Saat 20:07

Yusuf Hayaloğlu şiirleriyle uğurlandı

Bakırköy Özel Acıbadem Hastanesi'nde hayatını kaybeden Şair Yusuf Hayaloğlu, sanatçı dostları ve yakınları tarafından son yolculuğuna uğurlandı. Cemevinde düzenlenen cenaze töreninde Hayaloğlu'nun eşi ve kızı, uzun süre gözyaşı döktü. Hayaloğlu'nun tabutu, kendi şiirleri eşliğinde cenaze aracına konuldu.

Yusuf Hayaloğlu için Armutlu Cemevi'nde düzenlenen cenaze törenine; Saadet Partisi (SP) İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mehmet Bekaroğlu, sanatçılar Servet Kocakaya, Arif Sağ ve Yavuz Bingöl, DTP İstanbul Milletvekili Sabahat Tuncel ile Hayaloğlu'nun eşi, kızı, Ahmet Kaya'nın eşi Gülten Kaya ve yakınları katıldı. Tören boyunca sürekli göz yaşı döken Hayaloğlu ailesi, taziyeleri kabul etti.

Törende konuşan Mehmet Bekaroğlu, "Bu ülkenin vicdanıydı. Dostları ve yakınlarını başsağlığı diliyorum." dedi.

Sanatçı Servet Kocakaya ise, "Kalbiyle, yüreğiyle 25 yıldır şiir yazdı bu ülkede. Gençlerin kalbini ve yüreğini şiirlerle doldurdu. Yakın dosları ve ailesine başsağlığı diliyorum." şeklinde konuştu.

Sabahat Tuncel de, "Öncelikle tüm sanat camiasının başı sağolsun. Ne yazık ki sanatçılarımızı kaybettiğimizde hatırlıyoruz. Siyaset ve sanat açısından baktığımızda Hayaloğlu çok üretken birisiydi. Küçüklükten beri Ahmet Kaya'nın şarkılarını dinliyorum ve Hayaloğlu'nun şiirlerini okuyorum." dedi.

Arif Sağ da, "Bir çınar devrildi. Ustalar tek tek gidiyor. Herkesin başı sağolsun." şeklinde duygularını dile getirdi.

Konuşmaların ardından Hayaloğlu'nun cenazesi, cenaze aracına konuldu. Bu sırada Hayaloğlu'nun şiirleri okundu.






Üç ağız.. üç deli yürek.. üç yeminli fişek!
Adımız belâ diye yazılmıştı dağlara, taşlara
Boynumuzda ağır vebal,
Koynumuzda çapraz tüfek!

El tetikte, kulak kirişte,
Ve sırtımız toprağa emanet...
Baldıran acısıyla ovarak üşüyen ellerimizi
Yıldız yorgan altında birbirimize sarılırdık..
Deniz çok uzaktaydı
Ve dokunuyordu yalnızlık...

Gece, ırmak boylarında uzak çakal sesleri,
Yüzümüze, ekmeğimize,
Türkümüze çarpar geçerdi.
Göğsüne kekik sürerdi Nazlıcan,
Tüterdi buram-buram.
Gizlice ona bakardık, yüreğimiz göçerdi...

simge - 5/3/2009 Saat 00:00

Anneyi öldürmek...
Ahmet Altan - 04.03.2009

Her şey sahte burada.
Her şey.
Ve, insanlar en büyük acıyı, bu sahtelikler, yapaylıklar, yalanlar yüzünden yaşıyorlar.
Durdurulması mümkünken sürdürülen bir savaşa çocuklarını kurban ediyor bu ülke.
Bu yetmiyor.
Savaşın içine yalanları sokuyorlar.
Bu topraklarda yaşanan her olayı okuduğumda, kendimden ve bu ülkede yaşayan herkesten kuşkuya düşüyorum.
Nasıl insanlarız biz?
Ne zaman böylesine sakatlandık?
Ne zaman bu kadar aldırmaz, bu kadar vurdumduymaz, bu kadar ruhsuz olduk?
Bir annenin çocuğunu alıp askere uuupsürüyorsunuz.
Eline bir tüfek veriyorsunuz.
“Hadi savaş” diyorsunuz.
Sonra bir askerî konvoy gönderiyorsunuz çocuğun evine.
“Oğlunuz çatışmada vuruldu, şehit oldu” diyorsunuz.
Anne ağlıyor.
Baba, ne yapsın, dişlerini sıkıp “vatan sağ olsun” diyor.
Ne desin?
Ne diyebilir?
Ölmüş bir evladın ardından kalan tek teselliye sarılıyor.
Onun “kutsal” bir amaç için öldüğüne kendini inandırıyor.
O korkunç acıyı dindirecek bir tesellisi yok hayatın, o da dayanabilmek için kendine bir teselli yaratıyor.
Askerî bir tören yapılıyor.
Çocuğun tabutu bayrağa sarılarak veriliyor toprağa.
Cumhurbaşkanı, başbakan, savunma bakanı, meclis başkanı, ana muhalefet lideri, genelkurmay başkanı “taziye” mektupları gönderiyorlar.
O mektupları alıp saklıyor anneyle baba.
Belki, küçük evlerinin bir odasına, ölen çocuklarının mavi bereli resminin yanına koyuyorlar.
O mektuplardan “bir sığınak” yapıyorlar kendilerine.
Oraya saklanmaya çabalıyorlar.
Ardından, devlet onlara yirmi milyar para gönderiyor “çatışmada ölen” çocukları için.
Aradan beş ay geçiyor.
Acı geçmese de belki biraz yatışıyor.
Ve, karakoldan biri arıyor.
“Bir mektubunuz var, gelip alın” diyor.
Gidip alıyorlar.
Soğuk, buz gibi, neredeyse düşmanca bir mektup bu.
Diyor ki, “oğlunuz savaştan kaçabilmek için kendini vurdu, çatışma falan yoktu.”
Ne oluyor biliyor musunuz?
Çocuğunun ölüm haberine dayanan anne, bu habere dayanamıyor.
Bütün “sığınağı” yıkılıyor.
Kalp krizi geçiriyor.
Hastaneye kaldırılıyor.
Çocuğunu kaybetmiş, bu mektupla çocuğunun kendisine kalan son hatırasını da kaybediyor.
“Oğlum vatan için öldü” inancı, o kederli avuntu da gidiyor elinden.
İçini parçalayan bir acının karşısında çırılçıplak kalıyor.
Niye yapıyoruz insanlara biz bunu?
Neden çocuklarını öldürüyoruz?
Neden sahte törenlerle onları kandırıyoruz?
O çocuk çatışmada ölmediyse niye konvoylarla gittiniz o anne babanın evine?
Niye bayraklı, marşlı, gösterişli törenler yaptınız?
Bir askerin çatışmada ölüp ölmediğini bilmiyor musunuz?
O çocuk nasıl öldü?
Kim öldürdü onu?
Hangi asker “savaştan kaçabilmek” için kendini öldürür?
Bu nasıl bir kaçış?
İnsanların öldüğü bir savaşı uzatıyorsunuz, çocukları ölüme gönderiyorsunuz, annelerini kedere boğuyorsunuz.
Yetmiyor.
O anneyi bir de “oğlun kahraman değil korkaktı” diye bir daha vuruyorsunuz.
Ve, bize bunu seyrettiriyorsunuz.
Biz de bunu seyrediyoruz.
Sesimizi bile çıkartmıyoruz.
Biz ne zaman böyle olduk?
Ne zamandan beri biz insanların acılarına böyle görmeden bakıyoruz?
Bizi ne zaman böyle yalanların, böyle sahteliklerin ortağı yaptılar?
Vatan için mi bunlar?
O çocuk vatan için mi öldü?
O anneyi iki defa “vatan” için mi yüreğinden vurdunuz?
Alın vatanınızı, sizin olsun.
Böyle vatanı istemiyorum.
Ben çocukları istiyorum, ben anneleri istiyorum.
Ben dürüstlüğü istiyorum, ben şefkati istiyorum, ben vicdanı istiyorum, ben merhameti istiyorum.
Sizde olmayan ne varsa ben onu istiyorum.

simge - 6/3/2009 Saat 22:24

Arıza
Ahmet Altan - 05.03.2009

Peki, söyleyin, “gerçek” denilen meretle, şu “ulusal çıkar” denen şey çatıştığında hangisini tutacaksınız?
Bu, özellikle bizim ülkemizde hayati bir soru.
Çünkü gerçekle “ulusal çıkar” çatışıp duruyor.
Güçlükonak’ta, on bir köylüyü “resmî kişiler” minibüsün içinde yakıp suçu PKK’ya attıklarında da çatışıyor...
Darbeci generallerin ajanları “üfürükçü” kılığında “irtica geliyor” havasını yaydıklarında da çatışıyor...
Polisler insanları işkenceyle öldürdüğünde de çatışıyor...
Tuzla tersanelerinde, patronlar biraz daha fazla para kazansınlar diye “işçi kıyımına” göz yumulduğunda da yaşanıyor...
Türk Hava Yolları sekiz kere arıza yapmış uçağı yeniden havalandırdığında da yaşanıyor.
Çünkü burada “devletin işlediği suçları” saklamak “ulusal çıkar” olarak sunuluyor.
Devlet, her istediğini yapacak ve sen onu eleştirmeyeceksin, soruşturmayacaksın, yargılamayacaksın.
Eğer yargılarsan, “ulusal çıkar” zedelenir, “düşmanlarımız” bundan çıkar sağlar.
Devletle gerçek çarpışıyor burada.
Ve, bizim medya var gücüyle devleti tutuyor.
Kendi aralarında gruplara ayrılsalar da, kimi “muhalif” kimi “muvafık” olsa da, mesele devlete dayandı mı birleşiyorlar.
Gerçekleri saklıyorlar.
İşte o zaman sormamız gerekiyor.
Gerçekleri saklamak “ulusal çıkarlara” uygun mudur?
Bir ülkenin “ulusal çıkarları” sadece yalanlar üstüne kurulabilir mi?
Ben, kendi cevabımı söyleyeyim.
Yalana dayalı “ulusal çıkar” olmaz.
Eninde sonunda o yalan gelir o ulusu vurur çünkü.
Bugüne kadar da hep öyle olmuştur.
Şu Güneydoğu’da devlet görevlileri yüzlerce cinayet işledi, medya da bunları sakladı da ne oldu?
Ulusal çıkar mı sağlandı?
Hayır.
Uyuşturucu kaçakçıları tonla para kazandı savaştan yararlanıp para kazanırken biz binlerce çocuğumuzu, yüz milyarca dolarımızı kaybettik.
Ulusal çıkar bu mudur?
Çocuklarımızı öldürmek, paramızı silaha ve uyuşturucuya kaptırmak mıdır?
O savaşı yalanlarla sürdürmeseydik, insanca bir çözümle sona erdirebilseydik, o çocuklar ölmeyecek ve bu ülke bugün çok daha zengin olacaktı.
“İrtica geliyor” bağırtılarıyla 28 Şubat rezaletini yaşamasaydık bankalar o kadar soyulmayacak, banka sistemi çökmeyecek, belki de 2001 krizi o kadar hoyratça bu ülkeyi vurmayacaktı.
İşkenceci polisleri koruyacağımıza yargılasaydık, bugün hepimiz daha güvenli bir ülkede yaşayacaktık.
Bizi, bu “ulusal çıkar” denen yalan berbat ediyor.
Son olarak uçak kazasının sarsıntılarını yaşıyoruz.
“Ulusal çıkar” nedeniyle THY’nin hatalarını görmezden gelip, onun yanlışlarını saklayacak mıyız yoksa gerçekleri bütün çıplaklığıyla görecek miyiz?
Medya sitelerinin haberlerinden ve gazetecilerin sorularından anlayabildiğim kadarıyla “gerçeği” saklamaya daha yatkın duruyoruz.
THY’nin hatalı olduğunu söylersek “ulusal şirketimiz” zarar görür diye gerçeği saklamamız gerektiğine inanıyoruz.
Gerçekleri saklarsak insanlar yeniden ölür.
İnsan, bizim “ulusal çıkarlarımız” arasında yer almıyor mu?
Kendi insanının hayatını yok eden bir “ulusal çıkar” olur mu?
“Ulus” dediğiniz şey bu ülkede yaşayan insanlar değilse, ne o zaman?
Hollandalılar, bizim uçağımızın “altimetresi” hatalı olduğu için düştüğünü açıkladılar.
Karakutuda yapılan araştırmada, “yüksekliği gösteren” aletin bozuk olduğu, sisin içinde kalan pilotların uçağın bulunduğu yükseklikten daha yukarıda uçtuğunu sandıklarını, sisten çıkar çıkmaz durumu fark edip yükselmeye çalıştıklarını ama başaramadıklarını ortaya koyuyor.
Suç pilotlarda değil.
Suç, o uçağa uçuş izni veren yetkililerde.
Çünkü, “altimetre” bozulduğunda onu hemen değiştirmek gerekirmiş.
Sekiz kere bozulan bir altimetre ile uçak havalandırılmazmış.
Ama bizimkiler bu kurala aldırmamışlar.
Büyük bir ihtimalle bunu “ulusal şirketimiz” daha çok kâr etsin diye yaptılar.
Ne oldu peki?
İnsanlarımız öldü.
Bu gerçeği saklarsak, yarın aynı hatayı tekrar yapacaklar.
İnsanlar gene ölecek.
Hatayı ortaya koyar, sorumlusunu cezalandırırsak, bu hata kolayından tekrarlanmayacak, insanlarımız kurtulacak.
Gerçek mi, “ulusal çıkar” mı?
Gerçeği seçerseniz insanları kurtarırsınız.
“Ulusal çıkarı” seçerseniz, hepimiz parça parça ölürüz.
Şimdi seçin.

Waris Dirie - 14/3/2009 Saat 16:06

Evrim, insanlık ve AKP
Bu yazının başlığı “Evrim, bilim ve AKP” de olabilirdi. Zira bilim ve insanlık birbiriyle kopmaz bağlara sahip.
AKP ise açıkça ifade etmese de dünyanın öküzün boynuzunda olduğunu savunan bir zihniyetin partisi ya da temsilcisi.
Bilim ile işi olmayan bir partinin insanlığın gelişimi ve insanlığın geleceğine dair ‘tasarımı’nı anlamak zor olmasa gerek.
AKP, aklın havsalanın almadığı işler yapıyor. Hurafeye sığınıyor. Dini kullanıyor. İnançlarla bilimi karşı karşıya getirerek, halkı tercihe zorluyor.
Gasp ettiği TÜBİTAK yönetimiyle düştüğü trajik durum da bunu gösteriyor.
21. yüzyılda, ne kilisenin ne de caminin savunacağı işlerin peşinden koşan AKP, sergilediği icraatlarıyla aklı, bilimi ve bilimsel düşünceyi yok sayıyor.
AKP, Darwin ve Evrim Kuramı karşısında gösterdiği gerici tutumla, büyük bir tehlike olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.
Bu ve birçok nedenden dolayı Türkiye genelinde ve Bölge’de AKP’yi geriletecek bir tutum sergilemekten geri durmamak gerek.
Bilindiği gibi UNESCO, 2009 yılını Darwin Yılı ilan etti.
Bu gelişmeyi yok sayan, görmezden gelen AKP, bununla da kalmayarak Bilim ve Teknik dergisinin kapağına Darwin’in ve Evrim Kuramı’nın girmesini sansürledi.
AKP, Evrim Kuramı’nı sindiremiyor.
Peki, bilimsel gözlemlerle ve deneylerle ispatlanmış bir kurama karşı savaş açmış bir partinin günümüz dünyasında ve günümüz Türkiye’sinde önemli bir tehlike teşkil ettiğini söylemek abartı mıdır?
Bilim karşıtı, hurafe savunucusu bir partinin sureti haktan gözükerek, demokrasiye, insanca yaşama ve geleceğe dair söyledikleri inandırıcı olabilir mi?
AKP’nin bilim ve insanlık durumunun gelip dayandığı yer TÜBİTAK’ta sergilediği gerici tavırdır.
Bu parti, baskının ve sansürün partisidir.
AKP aynı zamanda darbecidir. Kurumlarda darbe üstüne darbe tezgahlamaktadır.
Darbe ve entrika, sansür ve ayak oyunlarıyla hemen tüm kurumlarda bilimsel düşünce savunucularını ya ekarte etmekte, ya istifaya zorlamakta, sürgünü göstermekte ya da etkisiz kılıp sindirmektedir.
Gericiliğin egemenliğini savunan, diktatörlük yanlısı bu partiye karşı insanlığın, bilimden yana, laik, bağımsız ve demokratik bir Türkiye için birleşmesinden başka yol yok.
AKP’nin kafası, dünyanın öküzün boynuzunda olduğunu savunan kafadır.
Bu kafalara göre dünya düzdür ve dünyanın döndüğüne inanmak anlaşılır değildir.
Bilim ve Teknik dergisinin Mart 2009 sayısında gösterdiği sansürcü ve baskıcı tutumla AKP, Türkiye ve dünya görüşünü orta yere koymuş, hangi onulmaz hastalıkla malul olduğunu göstermiştir.
İnsanlığın en büyük hastalığı, bilim karşıtlığı, bilim düşmanlığıdır. AKP de bu hastalıkla malul olan bir parti olarak, hastalığını tüm Türkiye toplumuna yaymak için boş durmuyor.
TÜBİTAK’ta yapılanlardan sonra başka ne denebilir ki?
AKP bir skandallar partisi olarak yeni bir skandala konu olmuş, elindeki karanın önemli bir bölümünü bir kez daha yüzüne bulaştırmıştır!
Bilim ve Teknik dergisinde uyguladığı sansürle, nasıl çağ dışı, bilim karşıtı bir parti olduğunu göstermiştir.
Evrimi anlamak insanlık ve doğa tarihini anlamaktır.
İnsanın nasıl insan olduğunu anlamak için komple bir kavrayışa ihtiyaç bulunuyor.
Elbette, AKP’den tarihi ve insanlığın gelişimini diyalektik bir bütünlük içinde değerlendirmesini beklemiyoruz. Ama bu kadarı da fazla!

Ender İMREK- Evrensel Gazetesi

gercek_62 - 14/3/2009 Saat 19:06

DEPRESYON VE PSİKO-SOSYAL ANALİZİ



Çağın hastalığı olarak bilinen depresyon aslında varlığı bilinmeyen bir rahatsızlık mıydı ? yoksa son zamanlarda artışa bağlı olarak mı bu kadar gündeme oturdu?

Aslında depresyon olarak bilinen durum toplumumuzda hep vardı. Ama biz bunu depresyon değil, keyifsizlik, can sıkıntısı, halsizlik gibi anlamlarla tanımladık. Yıllar boyu genel olarak benzer semptomlarla kendini hissettirdi. İşte genel belirtiler:



1.Depresif duygu durum



2.İlgi Kaybı



3.Uyku Bozukluğu



4.İştah-kilo değişikliği



5.Halsizlik-enerji kaybı



6. Ajitasyon



7.Değersizlik-kararsızlık-suçluluk hisleri



8.Dikkat toplamada güçlük-unutkanlık



9.Ölüm ve intihar düşünceleri



Depresyon bir düşünce ve duygulanımın hayata uygulanmasıdır. Yani düşüncelerimiz genel olarak olumsuzlaştığında, hayata genel olarak bakış açımız umutsuzluk, çaresizlik, isteksizlik-,hayatın anlamsızlığı olarak şekillenir. Depresyonun çıkış nedenleri arasında, kayıp, üst üste yapılan hatalardan dolayı suçluluk, kendine yöneltilen aşırı eleştiri,hedefleri aşırı büyütüp ulaşamamanın verdiği yetersizlik ve çaresizlik duygusu, yaşanılan olaylara tepki verememekten dolayı bunların birikerek kaldırılamaz hale gelmesi,aldatılma, ekonomik kayıplar,ilgi-sevgi eksikliği,bedensel yetersizlik duygusu gibi genel olmakla beraber herkese özgü nedenle depresyon çıkmaktadır. Özellikle son zamanlarda insanların olaylara, haksızlıklara yeri ve zamanında tepki vermemesinden kaynaklanan bir depresif birikim daha da fazla görümektedir. Kişi yaşanılan durumla ilgili sıkıntıları o an içine atmaktadır. Bu nedenle biriken bir kendini ifade edememe, derdini anlatamama, haksızlığa uğrama, acizlik,kullanılmış duygusu vb. gibi düşünce ve duyguları alt yapısını içinde oluşturmaya başlar. Özellikle burada dikkat edilmesi gereken nokta ise “sabır ve taviz” in birbirine karıştırılmasıdır. Şimdi bu yazıyı okurken hemen düşünebilirsiniz.. hayatımda sabır ve tavizi nerede karıştırıyorum ?. sabır, bir çocuğu yetiştirmek gibidir. Onu büyütürken belli şeyleri yapabilmesi için emek ve bekleriz .. taviz ise bu çocuğu büyütürken her dediğine evet demektir. Sonrasında ise neden bu kadar tepkisiz kaldım veya neden bu kadar açık kapı bıraktım diye suçu kendinde bulmaktır.Depresyondaki durum buna benzemektedir. Yaşantılarımızda keşkeler fazladır. Suçluluk duygusu genelde keşkeler ile başlatır cümleleri.. Depresyona giren kişi ağırlıklı olarak “pişmanlık, suçluluk, değersizlik, önemsizlik, işe yaramazlık, kullanılmışlık gibi düşünceleri taşır. Bu düşünceler, kişide, üzüntü, keder, isteksizlik, yaptığı işten zevk alamama,içe kapanma, sorunlardan kaçmak ve bir şeyler yapmamak için hep uyumak ve evden çıkmamak gibi duygu ve davranışlar gösterirler. Aslında bu konuda yapılan çalışmalarda da çok ilginç bilgilere ulaşmıştır mesela herkesin hayatında 3-4 kere depresyona girdiğini, fakat kişinin bunun adının depresyon olduğunu bilmediğini göstermiştir.



Sosyal yaşantımızda bizi depresyona sürükleyen aslında birçok neden bulunmaktadır.Ülkemizdeki insani ilişkiler, aile yaşamları, aşk, iş ilişkileri, ekonomik-kültürel yaşam gibi tüm noktalarda depresyona maruz kalmamak elde değil. Özellikle ekonomik krizin kol gezdiği şu anlarda sosyal ve ekonomik depresyondan söz edebiliriz. Toplumsal değişimler ister istemez ruh halimizi ve düşüncelerimizi etkilemektedir. Bunun nedeni ise mutluluğu hep dışarıda arayan bir toplum haline dönüşmemizdir.oysa dışarıdakiler ve ötekiler bizden çok da mutlu değiller. Biz varolan aile, millet ve realitemizle barışıp onunla mutlu olmaya çalışmalıyız.

Ekonomik kriz neden depresyon yapmaktadır ? çünkü mutluluğu alışverişlerde, giyimlerde, oyun salonlarında,lüks tüketimlere bağladığımız için ekonomik depresyon,bireysel olarak ruhsal-düşünsel depresyona dönüşebiliyor hemen. Oysa şu bir gerçek ki şuana kadar Türkiye”de kimse açlıktan ölmedi.Fakat yüksek derecede haz ve mutluluğunu ekonomik değerlere bağlayan bir toplum haline dönüştük.mutluluğumuzu ekonomik güce bağladık.Bu ekonomik ilişkinin bir de bireysel ilişki örneği var. Bir ilişkide karşıdakini ne kadar hayatının merkezine koyar isen seni o kadar çok etkiler. Her hareketi senin ruh durumunu alt üst eder. İşte aynı durum burada da geçerlidir.

İzlenilen kanallar, izlenilen haberler, hep aldatılmışlık, cinayet, terk edilme dolu kadın programlarının varlığı gizli bir depresyonun habercisidir. İnsanların ruh hali, izledikleri film, dinledikleri müzik, elbise rengi vs. her şeyi etkiler. Bu nedenle depresyonun nedenlerini sadece bir nedene bağlamamak lazım Bazen şartları farkında olmadan kendimiz hazırlarız.



Yine sosyal açıdan güvenin zedelenmesi vardır. Toplumsal güvenin azalması, insanların birbirine güvenememesi ,kişinin kendini daha da çaresiz ve yalnız hissetmesine neden olmaktadır.Bu durum büyük şehirlerin birer yalnız kalabalıklar yığınına dönüşmesine neden olmaktadır. Akraba ilişkilerinin azlığı, ekonomik-cinsel araçlı ilişkiler vs. birer üzüntü nedeni olabilmektedir. Fakat bu genel bir durum değildir. Başından her hangi bir olumsuz yaşantı geçmemiş insanlarımız bile bugün topluma karşı büyük bir güvensizlik hissetmektedir. Temele indiğimizde kitle iletişim araçlarının verdiği trajedi dolu haberler ve mesajlardır. Şuna inanıyorum ki, mesela yaşadığınız yerdeki insanların % 90 ı güvenilecek insanlardır. Ama bizim önyargılarımız ve korkularımız bizi yönlendirdiği için bazı şeyleri aşamamaktayız.



Peki kendimizi nasıl korumalıyız? Depresyon, biyolojik boyutunu bir kenara bırakırsak temelde olayları yorumlamak ve onlara kendimize göre bir anlam vermek ile oluşur. Mesela aynı olaya

*herkes neden aynı tepkiyi vermez ?

*Benim yaşadıklarımı arkadaşım yaşıyor olsaydı ona ne derdim?,

*Bu olayla ilgili hangi eski düşüncelerim ve duygularım aktive oldu ?,

*Olay müdahale alanımın dışında mı? Dışında ise neden kendime pay çıkarıyorum?

* Daha önce bu tip bir durumda nasıl baş ettim?

*daha önce bundan daha zor olayları nasıl atlattım ?

gibi sorular ile durumumuzu analiz edip, cevaplar ile sağlıklı bir bakış açısı geliştirebiliriz. ( bu konuda bilişsel-davranışsal terapi ile sonuçlar alınmaktadır )



Depresyonun bu kısa belirtileri ve tanımından sonra depresyondan çıkış için neler yapabiliriz buna değinelim..(genelde teorik temelli makaleleri okumaktan çok sıkıldığım ve bilgi olarak kısa ve öz açıklamalardan yana olduğum için bu şekilde de yazmayı tercih ediyorum.)

Ø Depresyonda bireyin isteği azalmıştır. Burada beynin çalışma sistemi biraz daha farklıdır. Normalde biz bir şeyi önce ister sonra yaparız. Ama depresyonda iken yaparak isteriz.Yani dışarı çıkmak için istek duymuyor isek, dışarı çıkma konusunda ısrar etmeliyiz. Çıktıktan sonra bize iyi geleceğini” iyi ki çıkmışım” diyeceğimizi iç konuşmamızla kendimize telkin etmeliyiz.

Ø Depresyonda yaşam ile ilgili hem siyahları görürüz. Depresif ruh halimizden dolayı hayatın hep olumsuz,kötü giden yönlerini görürüz. Düşüncelerimiz hep umutsuzlukla doludur. Problemleri büyütür gücümüzü küçümseriz. Bu nedenle bu yazıyı okuduğumuzda bu sürecin hayatımızın genelini değil sadece yaşadığımız anı kapsadığını fark etmiş oluruz.

Ø Depresyonda olduğumuz dönemde olaylara sağlıklı ve objektif bakamayacağımız için bu dönemlerde hayatımızda önemli kararlar almamalıyız. Evlilik, iş hayatı,çocuk v.s. gibi konularda iyileşme süreci bitmeden karar almamamız gerekir. Genelde bu dönemde eşinden ayrılmak isteyen, depresyon nedeni olarak eşini gören, depresyondan çıkmak için çocuk yapmak isteyen, yeni işe girmek ya da işten ayrılmak isteyen danışanlarımız olmaktadır.Bu durum evliliğini kurtarmak için çocuk yapmaya benzer. Son umut artık sıfır yaşındaki çocuktur.

Ø Depresyon döneminde kişi yaşadığı olumsuz ruh halini ve düşünceleri mutlak olarak bir nedene dayandırmak ister.Bu nedenle farkında olmadan kendince mantıklı bir neden bulur. Bu durumlarda gerçek nedenleri bulmak için bir uzmandan yardım almak gerekir.

Ø Depresyon sürecinde iştah bozulur. Aşırı yemek yemek olduğu gibi yemekten kesilmek semptomlardandır.yemekten kesilmek, yenilen maddeden zevk almamak, damak tadının bozulmasının göstergesidir. Fakat iştah azalması arttıkça beden direnci düşeceği için depresyonun artışı görülür.Ayrıca halsizlik ve yorgunluk olacağı için depresyondan çıkma gecikir.

Ø Depresyon hayatı değerlendirme sürecidir. Bu nedenle doğru düşünme, olayları facialaştırmadan ve çarpıtmadan doğru bakmak için sadece ilaç desteği yetmez.Yapılan araştırmalarda İlaç desteği alanların terapi alanlara oranla sonradan yinelenmesi daha yüksek çıkmıştır.

Ø Kişi depresyonda olduğunda az emek veren ve mutlu edici aktiviteler yapar. Bunun ene büyük göstergesi son zamanlarda bilgisayarda oyun ve internet kullanımıdır. Yoğun kullanım geçici olarak mutlu etse de temelde depresyonun uzamasına ve sorunun etkisinin büyümesine neden olur. kişi chatta zayıf kalmış tüm yönlerini istediği gibi tatmin etmekte, istediği kimliğe bürünüp istediği değeri ve ilgiyi yaratabilmekte ise de yine de geçici bir çöüm olmakta olup , reel hayata döndüğünde kendi gerçeklerinden rahatsı olup tekrar sanala kaçarak mutlu olmaktadır. Bu durum depresyonun sürmesine neden olmaktadır.

Ø Depresyonda kişinin yoğun geçmişi sorgulamak ve hatalarını önüne koymak isteği vardır. Akılsal çıkarsamalar ile bunu fark etmek ve değiştiremediğimiz şeyler ile uğraşmaktan vazgeçip kabullenmek en sağlıklı yöntemdir.

Ø Depresyonda bilişsel çarpıtmalar çok fazla ve abartılır. Olayları abartılı olarak vahimleştirmek,çözülemeyecek gibi düşünmek,umutsuzluk gibi bakış açıları oluşmaktadır.Bunların çözümü için kendimize sormamız gereken bazı sorular vardır.

Ø Depresyonda iken verilen ilaçları günlük ruh halimize göre değil, belirtilen miktarda ve süre içinde aralıksız kullanmalıyız.Genelde hastaların kendini biraz iyi hissettiklerinde seansa gitmedikleri ve ilacı bıraktıklarını tespit ediyoruz. Bu durum tedavinin tamamlanmasını engeller.

Depresyon çağımızın hastalığı olarak kabul edilmektedir. Çünkü modern çağını düşünce ve yaşam biçimi depresif yaşama sürükleyicidir.Ama unutmayalım ki yaşam tarzımız, hayatımızda seçtiğimiz ilişkiler, hayatı değerlendirme tarzımız, yaşamdan beklentilerimizle alakalıdır. Tabiî ki çocukluk yaşantısının etkisi büyük ve etkileyicidir.Fakat uzman desteği ile bu problemin de çözümü mümkün. Kendimizi depresif ruh haline teslim etmemeliyiz.

Çocukluğumuzun kötü geçmesi ve olumsuz yaşantılarımızın olması hayatımızın devamının buna bağlı olarak devam edeceği anlamına gelmez. Zor zamanlarımızla hemen geçmişimize sığınmamalıyız.

Sonuçta en mutlu insanlar çocukluğunu 4/4 lük yaşayanlar değil, şu anını 4/4 lük yaşanlardır. Hayatta her şeye rağmen mutlu olabilmek bir başarı ve azimdir. İnsanların savaşlarda, kıtlıklarda bile mutlu ve umutlu olabildiklerini devamlı görebiliyoruz.

Depresyonun başka bir boyutu ise reel benlik ile ideal benlik makasının geniş olmasıdır.yani var olan gerçeğimizle ulaşmaya çalıştığımız veya olmaya çalıştığımız ben arasındaki farkın fazla olması bizi hayal kırıklılığı nedeniyle depresifleştirmektedir. Hedefe ulaşamama, istediklerini yapamama, istediği gibi davranamama gibi olumsuz sonuçlar bireyde yetersizlik, becerememe gibi kendine dönük düşünceleri doğurur. Peki ne yapmalıyız? …

** aslında hep dediğimiz gibi öncelikle var olan reel benliğimizle barışık olup kendimizi olduğumu gibi kabul etmeliyiz. Yani potansiyelimizi, bulunduğumuz sosyal-kültürel-ekonomik v.s . düzeyimizi en başta kabul etmeliyiz. Kabul ettikten sonra somut gerçekçi ve ulaşılması mümkün ve kısa süreli hedefleri belirlemeliyiz. Böylece hem sonuçları kısa sürede görür hem de ulaşmak için daha çok çaba sarf ederiz.

*Depresyon bir süreçtir. Sonuçta kronik olmadığı sürece belirli bir zaman diliminde biter. Bu sürenin uzunluğu kişinin azmine ,yardım almasına,çevresel desteğe, yaşadığı sosyal ortamın özelliğine bağlıdır. Ama her zaman kişinin tek başına baş etmesi mümkün olmayabilir. Tek başına baş etmek, hem umutsuzluğu ve iyileşmeye olan inancı azaltır hem de özgüven kaybına neden olur.

Depresyon için söylenecek çok şey var.fakat genel mantık hayata ve olaylara verdiğimiz anlam ve onları yorumlamaktır.



Saygı ve sevgi ile...baya uzun bir yazi oku oku bitmez:))

simge - 16/3/2009 Saat 15:24

Ne mutlu İngilizim diyene...
Ahmet Altan - 15.03.2009

Bilmiyorum o muhteşem filmi seyrettiniz mi.
Gerçek bir olayı anlatıyordu.
Daniel Day Lewis’in oynadığı film, üç İrlandalı serserinin hiç ilgileri olmayan bir suçtan yakalanıp mahkûm olmalarının hikâyesiydi.
İngiliz askerlerinin gittiği bir pub bombalanıyordu ve ufak tefek suçlar işleyen üç oğlan saldırıdan sorumlu tutuluyordu.
O serseri oğlanlardan birinin hapishanede nasıl değiştiğini, nasıl “bilinçlendiğini”, nasıl başka biri haline geldiğini izliyordunuz.
Film çok güzeldi ama özellikle bir sahne beni çok irkiltmişti.
Polis genç oğlana soruyordu:
“Nerelisin?”
Genç oğlan da cevap veriyordu:
“Dublinliyim.”
Polis şöyle bir bakıyordu oğlana:
“İngilizsin yani...”
Bizim ülkemizde de sanırım buna benzer konuşmalara çok rastlanmıştır.
“Nerelisin?”
“Diyarbakırlıyım.”
“Türksün yani...”
Dublinlilerin çoğu İngiliz değil İrlandalı, Diyarbakırlıların çoğu da Türk değil Kürt.
Biri İngiliz vatandaşı, diğeri de Türk vatandaşı olabilir.
Ama ırkları, kültürleri, gelenekleri, dilleri, lehçeleriyle onlar vatandaşı oldukları ülkenin çoğunluğundan farklılar.
Ne yazık ki “devlet” denilen tuhaf “şey” farklılıklardan pek hoşlanmıyor.
İstiyor ki vatandaşlar “tek tip” olsun.
Kavga da bundan çıkıyor zaten.
Çünkü büyük ülkelerin vatandaşlarının bazılarının dini farklı, bazılarının dili farklı, bazılarının ırkı farklı.
Ve, onlar haklı olarak bu farklılık kabul edilsin istiyorlar.
Devletle, vatandaşlarının bir kısmı arasındaki anlaşmazlık buradan çıkıyor.
Çok kan dökülüyor.
İngiltere’de de döküldü.
Burada da döküldü.
Bizde hâlâ da dökülüyor.
İngiliz polisi, “Dublinliyim” diyen çocuğa “İrlandalısın demek ki” dese bu kadar kan dökülmeyecekti.
Ya da Türk polisi, “Kürtsün yani” dese...
Devlet bunu demek istemiyor.
Sonuna kadar direniyor.
Neticede hayatın gerçeği kendini kabul ettiriyor.
Biz uzun yıllar Kürt diye bir ırk olduğunu inkâr ettik.
Kürtçe diye bir dilin varlığını kabul etmedik.
Zavallı Ahmet Kaya’yı “Kürtçe şarkı söylemek istiyorum” dedi diye genç yaşında ölüme gönderdik.
Geçenlerde televizyonda Ajda Pekkan’ı Aynur’la birlikte Kürtçe şarkı söylerken gördüm.
Çok da güzel söyledi.
Ne dünya yıkıldı, ne Türkiye bölündü.
İnsanların Kürtçe şarkı söyleyebileceğini on yıl önce kabul etseydik en azından Ahmet Kaya’yı kurtarırdık.
Ama devletler, “farklı” olanın burnunu sürtmek istiyor.
“Benim istediğim gibi olacaksın” diyor.
Bunu epeyce abartıyor da.
Eğer Kürt vatandaşların çoğunluğunun yaşadığı Güneydoğu’ya giderseniz, özellikle askerî birliklerin yerleştiği bölgelerdeki bütün tepelere aynı cümlenin yazılmış olduğunu görürsünüz.
“Ne mutlu Türküm diyene.”
Bu lafı Kürtlere her gün okutuyorsunuz.
Tamam, Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı onlar, ama Türk değiller.
Kürtler.
Ve Kürt olmaktan mutlular.
Onlar ancak “ne mutlu Kürdüm diyene” diyebildikleri zaman Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan mutluluk duyacaklar.
O güne dek hep huzursuz yaşayacaklar, hep kendilerini yabancı hissedecekler, hep birinin kendilerini “zorladığı” duygusunu içlerinde taşıyacaklar.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül geçenlerde Kürt meselesinde “iyi şeyler olacağını” söyledi.
Bizim Ankara büromuzun öğrendiğine göre bu “iyi şeylerden” biri dağlara taşlara yazılan “ne mutlu Türküm” lafının azaltılması olacakmış.
Bence azaltılması hatta o bölgeden tümüyle kaldırılması çok yerinde olur.
“Ben Kürdüm” diyen birine sürekli olarak, “ben Türküm demedikçe mutlu olamayacaksın” demek “mutlu” bir sonuç vermiyor çünkü.
Artık devletin şu basit gerçeği kabul etmesi gerekiyor.
O insanlar Kürt.
Ve, “ben Kürdüm” diyerek mutlu olmak istiyorlar.
Kürtlerin mutluluğu, Türklerin mutsuzluğu anlamına gelmiyor.
Kürtler Kürt olarak, Türkler Türk olarak mutlu olsunlar, ne çıkar bundan?
Önemli olan insanların mutlu olması değil mi?
Nasıl mutlu olacaklarına devlet bıraksın da insanların kendileri karar versinler.
Böyle yapabildiğimizde “iyi şeyler” olacak.
İyi şeyler olmasını özledi insanlar.
Bu ülkede çok fazla “kötü şey” oldu çünkü.


[tarihinde düzeltildi 16/3/2009 Saat 21:58 Yazar Munzurrojhat]

Munzurrojhat - 24/3/2009 Saat 15:58

Konuş benimle.
Bir şey söyle.
Ne olur susma öyle...
Bir şey söyle sonra git.
Sessizce gitme. İçime suçluluk duygusu yerleştirme. Beni sensiz bir hayatın mahkumu etme, böyle çekip gitme...
Bir şey söyle ne olur. Tamam; kimseler duymasın. Aşkımızın dilinden konuş duyanlar anlamasın.Yeter ki içine kapandığın derin sessizlikten çık ve konuş benimle.
Bir şey söyle.
Biliyorum, içinden bir çok ses yükseliyor.Yüreğinde fırtınalar kopuyor. Buna rağmen inatla ve ısrarla susuyor, beni derin acılara boğuyor, bir kez daha cezalandırıyorsun.
Biliyorum, konuşmak istiyor, konuşmuyorsun. İnat ediyor, bundan zevk alıyorsun. Susarak en güçlü silahlarını kuşanıyor, konuşmayarak öldürücü darbeler indiriyorsun. Gitmeden önce bana Çin işkencesi çektiriyor, canımı acıtıyorsun.
Susuyorsun...
Anladım gidiyorsun...
Bir daha dönmeyecek, asla geri gelmeyeceksin. Her şey bitti bitiyor, gitti gidiyorsun. Ama öyle sessiz ve suskun gitme.
Bir şey söyle...
Söyle de hayatın dili çözülsün. Bir şey söyle kelimeler özgürce dökülsün. Bırak kendini. Bırak ve ne söylersen söyle.
"Yaram kanıyor, canım çok yanıyor" diye bağır istersen. İstersen içinden yükselen sesleri suratıma haykır.
“Seni adam sanmıştım, meğerse aldanmışım” diye dövün, lanetle beni .Ama konuş lütfen. Konuş ve her zaman yaptığın gibi kelimelerle vur beni, cümlelerle göm.
Razıyım her şeye, ölüme bile, yeter ki bir şey söyle...
Güzel gözlüm, hızmalım, kalbi yaralım. Benden nefret ettiğini de biliyorum, bu nefretin geçici olduğunu da. Ancak bir şey söyle, söyle de dursun zaman akmasın, gökyüzü yerinde kalsın, dünyalar üstüme yıkılmasın...
Seni tanırım konuşmadan edemezsin. Şimdi söylemediklerini gittiğin yerde karşısına geçtiğin bir aynaya söyleyeceksin. Daha kapıdan çıkar çıkmaz da özleyeceksin. Özleyecek ve özlenmek isteyeceksin. Geceleri gizli gizli ağlayacak, gözyaşlarını herkesten saklayacak, hüznünü kaçırmaya çalışacaksın. Dönmek isteyecek dönmeyecek, dertleşmek isteyecek, dertleşemeyeceksin. Gittiğin için olduğu kadar, sustuğun için de pişman olacak, çok üzüleceksin.
Bu yüzden hayatın dönüş yolculuğunun hayaliyle geçecek. Akşamları yola çıkmaya karar verecek sabahları vazgeçeceksin. Sürekli eski anılara sığınacak, resimlerle oyalanacaksın. Beni yüreğinin derinliğine koyacak, gittiğin her yere götürecek, hayatının her karesine taşıyacaksın.
O zaman yapma ne olur! Hayatımızın hazinesi sevgimize yazık etme. Beni dinle, bir şey söylemeden çekip gitme...
Sen de bilirsin ki bazı aşklar vardır, başlar ve hiç bitmez. Sonsuza kadar sürer. Bazı aşklar da daha başlamadan biter.
Bizimkisi başlamadan biten bir aşktı. Çünkü biz, aşkımızı daha başlamadan bir egemenlik yarışına dönüştürdük. Onu daha ilk günlerinde giriştiğimiz güç savaşlarıyla tükettik. Birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmek yerine zapt etmeye kalkıştık ve ikimiz de kaybettik.
Ben bir özgürlük savaşçısıydım.
Ben kendine bile isyan etmiş bir asiydim. Ben ülkesiz bir sürgün, kimsesiz bir göçmen, bir garip ademdim. Zapt edilemez, fethedilemezdim. Sana sığınamaz, bir zavallı gibi senin kanatlarında çırpınamazdım. Ben ruhumu ve bedenimi elime almadan ben olamazdım. Böyle yaşayamaz, sana yapışıp kalamaz, özgürlük ateşinde yanmadan duramazdım.
Ben sana boyun eğemezdim. Kendimden ve değerlerimden vazgeçemezdim.
Şimdi sen vazgeçiyor, çekip gidiyorsun. Özgürlüğümü bana geri veriyor, karşılığında aşkımı alıyor, bana çok ağır bir bedel ödetiyorsun. Üstelik kadınlara özgü ustaca bir oyun oynuyor, susuyor, konuşmuyor, kendini kurban gibi sunuyor, bütün suçu bana yüklüyorsun.
Vicdanın buna nasıl el veriyor? Kadınsı duyguların insani yanını nasıl da gölgeliyor. Oturup düşünsen, kalıp konuşsan, öfkeni bir kenara bıraksan, sahibim gibi değil de, sevgilim gibi davransan, beni bir anlasan, böyle çekip gitmeyecek, bana hayatı zindan etmeyeceksin.
Ama görüyorum ki gidiyorsun.
Madem ki gidiyorsun, al zamanı da götür o zaman. Dursun zaman, akmasın. Gökyüzü yerinde kalsın, dünyalar üstüme yıkılmasın. Al götür her şeyi; güneşin ışığını, ayın şavkını, toprağın yaratıcılığını, suyun berraklığını da al götür...
Hepsi de; her şey ve herkes de seninle gelsin.
Yalnızca gözlerin kalsın.
Bana bir iyilik yapsan; gözlerini burada bıraksan!
Çünkü ben, yıldızlara yuva yapmış melekler gibi senin gözlerine yerleşmek, orada yaşamak, orada yaşlanmak istemiştim. Vakti geldiğinde, hayat son durağa erdiğinde de, bir damla yaş gibi yanaklarına süzülmek, orada ölmek, orada gömğlmek istemiş, bunu düşlemiş, seni güzel gözlerin için sevmiştim.
Şimdi gidiyor, gözlerini de götürüyorsun.
Üstelik susuyor, konuşmuyor, yüzüme bakmıyorsun. Böylece beni derinden yaralıyor, bana ağır bir ceza daha veriyorsun. Ele geçiremediği ülkeyi ateşe veren zalim bir sultan gibi davranıyor, her yanı cayır cayır yakıyorsun.
Bana yanan ve küle dönen koyu bir yalnızlıktan başka bir şey bırakmıyorsun.
Git...
Yolun açık olsun.
Ama konuş benimle.
Susma öyle ve sessizce çekip gitme.
Üstüme bu kadar acımasızca gelme.
Son kez bir şey söyle.
Bir şey söyle sonra git...

KIRIK DÖKÜK DUYGULAR kitabından
Günay Aslan

mina - 24/3/2009 Saat 23:09


Alıntı:
topluca 31 çekmek
(işi yeni öğrenenler yanlarındakileri örnek alsın lütfen)

I
“Şimdiye kadar romana hiç gün ışığına çıkmamış kişi koymadım ..”, böyle diyor Miller . Her zaman yaptığım gibi , ya da hemen hemen her zaman yaptığım gibi bir bardak viskinin bitişiyle bugünkü okumamı noktaladım. İyi bir ölçek olduğunu düşünüyorum viskinin. Sonra gerçek kişiler üzerine yazmaktan nasıl bir özenle kaçındığımı düşündüm ve bunun üzerine daha önce düşünmemiş olmak beni şaşırttı açıkçası.

II
Telesekreterime bırakılmış mesajları dinlerken hep aynı şey gelir aklıma , insanlar beni genelde gitmediğim ve genelde gitmedikleri yerlere davet ederler. Bu genelde gidilmeyen yerlerde canımız sıkılır ve genelde az konuşarak günü ya da geceyi bitiririz. Başkalarıyla karşılaşmamış olmaktan mutlu olduklarını düşünürüm, başkalarıyla karşılaşmamış olmaktan niye mutlu olduklarını düşünmem. Kişi canını sıkacağını bildiği işlere girişmemeli. Kalabalık yerlerde miyopluğumun – ki bir yalan değildir bu – arkasına sığınabiliyor olmak beni bu düşüncelere kayıtsız kılar.

III
Pisliği pislik, arkadaşı arkadaş olarak ayırt etmek gibi bir eğilim var çoğunuzda. Bazen beni şaşırtıyor bu , küstahlıkmış gibi geliyor “o aslında iyi biridir “ya da “o aslında sağlam çocuktur “ hali... Hep iyileri seviyoruz veya sevilecek bir tarafları mutlaka var. Oysa nasıl tiksinti verecek bir zayıflık bu, karşındakine nasıl bir iftira... Hayır, sevilecek yönü yok. Hayır o (yasak kelime kullandınız)çocuğunun biri... Bu zavallı dürüstlüğü de mutlaka bir özür izliyor “ama ona ihtiyacım var.” “ama eski günlerin hatırına...” İnsan pisliği de sevebilir ve hatta çoğunlukla çok daha temizdir pislik kutsal tutulandan.

IV
Neden diyorum, bu kadar zahmete ne gerek var. İnsan çivili yataklarda uyumamayı ve serserilerle ahbaplık kurmamayı tercih edebilir. İşin karizması azalıyor değil mi... Ben seni herşeye rağmen seviyorum... Yapma ya... Çok umurumda mı olmalı, yani umurumda olması ya da olmaması yoracağından değil ama biraz sakin olsak... Hastalıklı bir kendini bilme hali ve karşındakini de bilme (üstelik) küstahlığı içinde affediyoruz, olumlu, daha kötüsü ılımlı kılıyoruz. Sormadan affediyoruz, egomuz paçalarımızdan dökülüyor ve yargılamış olmanın bütün acınasılığını kabullenmiş oluyoruz bunu yaparken. Varsın olsun.

V
Bir açılışta, gittiğim andan itibaren gitmem ve gitmemem arasındaki tartışmada gitmek lehine oy kullandığım için gider gitmez pişman olduğum bir açılışta bütün bu gülümsemeleri nasıl olup da yeni model ve el yapımı ve dün-de-böyleydi-bugüne-özel-değil yüzlerinde taşıyan onca insan arasında kendimi var kılmak istemememde anlaşılamaz bir taraf bulunabilir.

Oyundan kurallardan, cemaatleşme halinden bahsetmeyeceğim, ayağa düştü bunlar artık -oysa çok farklı olabilirdi belki– ama yanıtlar çoktan ezberlendi bile, saksı bitkisi kadınlar ve aranjman hazırlamaya gelmiş erkekler arasında –sokakta da başka türlü değil, yanlış anlaşılmasın, hepimiz her yerde birbirimizi suluyoruz uzun süredir- hangi ifadeyle baksam diyalog kurmam gerekmez sancısı içinde kendi acizliğimden nefret ederek biraz dolanmış olmam beni alemin ne en güzel ne de en (yasak kelime kullandınız)kadını yapar. Öyleyse mesele bu değil. Meselem bu değil.

Hangi hastalıktan muzdaripiz bilmiyorum. Jestler halinde seviyoruz birbirimizi ne hoş, ne güzel, en iyi bildiğimiz dualar en popülerleri, eski kulağı kesikler borsada yükselişte. Baştan aşağı müstehcen ve aşağıdan yukarı müslümanız. Böylece artık müslüman mahallesinde salyangoz satılabilir, bu satanın ve alanın problemidir diyecek kadar da liberal görüyoruz hayatı. Hepimiz karımızın kardeşini beceriyoruz en kırmızı yatak odalarında, gelinler hala beyaz giyiyor, siyah yeni gençlik arasında revaçta. Ve hepimiz bakireyiz, maksat ruhu kurtarmak, oysa ruh bedenin yanında ne ki açıklığı bile edebiyat malzemesi olmanın ötesine geçememiş bir rivayet ama olsun, madem ki bedeni kurtaramıyoruz öyleyse cennette bir yer garantilemenin bir yolunu bulmak gerek. Beri yandan sevgilimizi topluluk içine çıkartmaya utanıyoruz, en vasat bahanelerle, ahlakçıdan çok ahlak kokuyor her tarafımız, utanç kokuyor. Ruhumuzdan utandığımız yetmiyormuş gibi başkalarının ruhlarından da utanıyoruz hiç utanmadan. Ama olsun, “aslında iyi biriyiz “ ya hepimiz, herkesi aslında iyi biri zannediyoruz, olmayanlar aldırmadıklarından olsa gerek susuyorlar ve içiyorlar zaten şişe bitince de uzuyorlar hafiften. Adaletle işi olmayan bu anlaşmada ne kadar haklı ne kadar temiz tutuyoruz kendimizi... Şaka. Şaka. Uykuyla uyanıklık hali arasında söylenmiş sözler bunlar.

O’nu “aslında iyi biri” yapmak, bizi de pek iyi biri yapıyor. Kokan tarafımızı leş yerlere saklıyoruz, leş yerlerde gördüğümüz insanları da aslında iyi biri diye paketliyoruz ve kırmızı kurdeleler asıyoruz üzerlerine. Onlara kaçıyoruz ama istediğimiz zaman, sonra onlardan kaçıyoruz topluluk içine çıkınca en fazla marjinal yaratık olarak gözlüyor ve yem atıyoruz onlara kafesin sınırlarına çok uyanmadan.

VI
Öyle yağma yok demekle uğraşmanın anlamı olmayacağından olsa gerek pisliği yükselen değer yapmamız pisliğe bulanmamızı kolaylaştırıyor. Kabul ediyoruz ve kabul ediliyoruz, Tanrı hepimizi kutsasın en sevilen biziz bugün. Sevişmeyi bilmeyen ve üç satırda boşalan edebi karakterler (daha beteri bu karakterlerin yazarları) olsak da en iyi aşk şiirlerinin bizim elimizden çıkabileceğini sanıyoruz. Bir kadına iki bacağını açtırabilmek en büyük zaferimiz hala bir türlü çıktığımız döl yatağına geri dönemediğimizden ya da karşımıza bizi oraya geri tıkacak birileri çıkmadığından, çünkü hepimiz nazik ve hepimiz “aslında iyi insanlar” olduğumuzdan... (Belki artık “özünde” diye devam etmeliyim, birkaç aydır bu kelime pek revaçta. Bunun da bir piyasası var elbet, uzlaşılmış değerlerin ve kaç dakikanın erken kaç dakikanın geç olduğunun ve zevki zamanla hesaplamanın skor tablolarının... Hepsinin piyasası var. Erkekler sayıları seviyor, kim ne diyebilir kutsal kitabını rakamlara bölmüş ve orada rakam aramayı kesmemiş bir ırkın ahfadıyız, sayılar her seferinde kutsallıktan pay alıyor... Varsın olsun.)

Kemirdiği kemiği nereye tüküreceğini bilmez bir biçimde kokteyl partileri, brançlar yaratıyoruz kendimize, cemaatleşmenin küflenmiş bir renk olduğunu söylesem yine adi edebiyat olacak. Açık verme korkusu almış başını gidiyor. Açık veriyoruz ama uzlaşımsal açıklar bunlar. Diğer kadına aşık olmadığımız sürece aldatabiliyoruz karımızı, diğer erkekle yatağa girmediğimiz sürece günah sayılmıyor öpüşmelerimiz. En idealistimiz ahlakını böbreğinde taşıyor. Zaten bir bira bir de ahlak kiralıktır post-modern yazıtlarda. İkisinin de sabaha izi kalmaz, belki biraz kusmuk biraz da meni ama olsa olsa bu kadar, bir de sözler söyleniyor su yüzüne biz çıkalım ama gece gecede kalsın diye. Varsın olsun, bu da büyük mesele değil.

VII
İşine gelmek yeni bir din sayılmaz. Kapalı odalarda diz çöküp yalvarırken yarın bunu anlatırsa ona kimse inanmaz zaten diye düşünmek de bir suç değildir kim bilir hangi tarihli anayasayla kutsanmış kurallara göre. Ama sırf böyle olmuş olduğu, böyle olageldiği, tanıdığımız bildiğimiz kim varsa böyle yaptığı için karşımızdakinden de bunu beklemek var ya, işte bu midemin kasılmasına yol açıyor bu sıralar. Yumruğum sağlam olsa onu kullanırdım iltihaplı kelimler yerine ama iyi insanlar kaba kuvvet kullanmaz ve kimsenin suratına tükürmez öyle ya ancak bar masalarında “bir tane indirecektim suratına” demektir işin raconu .

VIII
Şeytan arafa hapsolmuş bir kez, artık kimsenin namusu zaten kurtulmaz, tüm kapılar kapandı suçu atacak kimse kalmadı geriye. Bütün hatalardan bütün sapmalardan bütün günahlardan bir ders çıkartmak adına kirleniyoruz yoksa içimizde ne arar pislik, saf sudan yapılmış insanoğlu, böyle diyor en büyük tanrılar, işi biliyoruz, derdimiz görünüşü kurtarmak, hadi bunu da anladım diyelim, ama başkalarının görünüşünü sırf bizimle göründüler üzerimize sıçramasın diye çekiştirmek... Bu enerji, kendinde bu hakkı bulma hali nereden geliyor... Biri bana söylesin lütfen.


gercek_62 - 31/3/2009 Saat 23:03

SUNAY AKIN'DAN BiR KIZ KULESi OYKUSU

1827 yılında Almanya'nın Brandenburg kentinde
Karl adında bir çocuk
dünyaya gelir. Babası müzik öğretmeni olan Karl,
aile içinde baş
gösteren huzursuzluklardan dolayı bir Fransız
yetimhanesine
gönderilir. Daha sonra gemilerde miço olarak
çalışır. Hamburg'tan
kalkan bir gemiyle İstanbul'a giderken henüz 12
yaşındadır.
Gemi İstanbul'a geldiğinde denize atlayan Karl,
Kız Kulesi'ne yüzerek
kaçar. Kendisini kurtaran Kız Kulesi'nin
bekçisine gemiye geri dönmek
istemediğini söyler. İki ülke arasında küçük
bir politik sorun
yaşanır. Ama Osmanlı sadrazamı Ali Paşa sorunu
çözer ve Karl'ı
korumasına alır. Karl Mehmet Ali adını alır.
Mehmet Ali, Kırım, Bosna
ve Karadağ savaşlarından sonra 2. Abdülhamit
döneminde paşa unvanını
alır.

Mehmet Ali Paşa, 1878 yılında imzalanan Berlin
Antlaşması'nda
Osmanlı'yı temsil eden üç kişiden biri olur.
Almanca, Fransızca,
Yunanca, Farsça ve Arapça dillerinde şiirler yazan
Mehmet Ali Paşa'nın
dört kızı olur. Paşa'nın Leyla adındaki
kızının da bir kızı olur;
Celile.

Celile bir erkek çocuk doğurur: Şair Nâzım
Hikmet! Görüldüğü gibi
Karl'dan Nazım'a uzanan hikâyenin
gösterdiği gibi, Kız Kulesi'nin her
zaman hikâyeleri vardır. Eğer Kız Kulesi
Karl'ı kurtarmasaydı , Nazım
olmayacaktı.
Sunay AKIN

mustafa - 1/4/2009 Saat 00:54

Ezop (Yunanca: Aisopos), İ.Ö. VI. yy'da yaşadığı varsayılan eski Yunan masalcıdır. Kahramanları hayvanlar olan masallarıyla büyük ün kazanmış olan Ezop'un yaşamıyla ilgili bilgiler kesin değildir.

Bir söylentiye göre Trakya'da doğmuş, bir süre köle olarak Samos adasında yaşamış, azat edilince birçok yolculuk yapmış, Delphoi'ye yaptığı yolculuk sırasında bir cinayete kurban gitmiştir.Ancak Ezop'un bugünkü Emirdağ yakınlarında ki Amorium kentinde doğup büyüdüğü de dile getirilmektedir.

Aristotales, Ezop'un yolsuzluktan yargılanan bir siyasetçiyi tilki ile kirpinin öyküsünü anlatarak nasıl savunduğunu şöyle anlatmıştır: Ezop mahkemede "bir tilkinin, başı pirelerle derde girmiş, bir kirpi de onu pirelerden kurtarsın mı diye sormuş, tilki, 'hayır, bu pireler doydu, artık fazla kan emiyorlar. Onları kovalarsan, yerlerine yeni, aç pireler gelir' demiş", dedikten sonra, jüriye dönerek, sözlerini şöyle bitirmiş: "Dolayısıyla saygıdeyer jüri üyeleri, müvekkilimi cezalandırırsanız onun yerine onun kadar zengin olmayan birileri gelir ve sizi daha da beter soyar."

Ezop'un masallarını gerçekten yazdığı yolunda hiçbir kanıt yoktur. Ona mal edilmiş masalların bilinen en eski derlemesi, İ.Ö. IV. yy'da Phaleros'lu Demetrios tarafından hazırlanmış, bu derleme daha sonra, İ.S. I. yy'da Latince olarak Phaedrus, Yunanca olarak Babrios tarafından yeniden kaleme alınmıştır. "Ezop Masalları" daha sonra XVII. yy. Fransız yazarı Jean de la Fontaine'in fabıllarına esin kaynağı olmuştur. Ezop fabl denen öyküleriyle ünlüdür. Anlattığı öyküler yaşama ilişkin bir öğüt ya da ders verir. Kahramanları ise hayvanlardır. Ezop'un öykülerinde hayvanlar konuşur ve tıpkı insanlar gibi davranır. Öyküden çıkarılacak ders, sonunda okura öğüt biçiminde verilir. Ezop'un yaşamına ilişkin çok az şey bilinir. İÖ 620'de doğduğu ve Fabl insanlar arasında geçmekte olan ibret verici olayların, hayvanlar arasında geçen olaylar haline dönüştürülerek anlatılmasıdır. Fabl, hem didaktik, hem de dramatik bir türdür. Latince Fabula kelimesinden gelir; masal, hikaye demektir.Eski Yunan'da zengin bir adamın kölesi olduğu sanılmaktadır. Adının Eski Yunan terimi, Yunanca "Helias"tan dolayı "Helenler" de denen, Yunanistan Yarımadasında yaşayan kavimler ve onların kurduğu eski devlet ve uygarlıkları anlatmak için kullanılır.

Çiftçi bir halk olan Helenler ya da Eski Yunanlılar, tarihlerinin başlangıcında çok sade bir yaşam sürerler, sırtlarına kendilerinin dokuduğu yünden bir gömlek, ayaklarına sığır derisinden çarık giyerlerdi. Köylüler tek bir odadan ibaret olan kulübelerde oturur, evcil hayvanlarla birarada yatarlardı.Yunanca biçimi Aisopos'tur. Öykülerini insanlara hoşça vakit geçirtmek için anlattığı söylenir. Ezop'un öyküleri İÖ 300 dolayında derlenerek yazıya geçirilmiştir. Tilki ile Üzümler ve "Çoban ile Kurt" bunların en ünlüleri arasındadır.Yunan dili. 3000 yıllık bir geçmişi olan Hint-Avrupa dil ailesine ait bir dildir. Antik Yunanca Klasik Yunan uygarlığının dili olarak kullanılmıştır. Modern Yunanca Antik Yunancadan oldukça farklı olmakla beraber köken olarak ona dayanır. Yunanca, Yunan alfabesi kullanılarak yazılır. Modern Yunanca dünyada, çoğu Yunanistan'da yaşayan yaklaşık 12 milyon kişinin anadilidir.

Doğanın insanlar için ibretlerle dolu olduğunu ilk keşfeden ve bundan bir edebiyat çıkartan kişi bilinen yazılı kaynaklara bakarak söyleyecek olursak, Ezop adlı biridir. Bizim Nasrettin Hoca gibi, yaşayıp yaşamadığı bile kesin olarak bilinemeyen Ezop, efendilerine karşı görüşlerini, eleştirini ve alttan alta küfürlerini hayvanlar arasında geçermiş gibi anlattığı öyküleriyle dile getiriyordu. Kimi kaynaklara göre Ezop, İÖ 6. yüzyılda yaşamış bir köledir (Heredot), kimi kaynaklara göre, Lidya Kralı’nın danışmadır... Trakyalı ya da Frigyalı olduğu da ileri sürülüyor. Benzeri bütün efsanevi kişiler gibi, o da bütün insanlık tarafından, bütün ülkeler, halklar tarafından benimsenip sahip çıkılmış birisi. Çünkü, o bir muhalif, egemenleri gırgıra alan komik bir adam. Hayvanlar hakkında konuşarak, eleştirinin üstünü biraz örtüyor, ama anlayan anlıyor tilkinin, domuzun, köpeğin kim olduğunu... Her halkın başına musallat olmuş bir “hayvanlar grubu” var ve bu yüzden Ezop’un masalları sınırsız olarak bütün dünyayı dolaşabiliyor. Ama hayvan masalları, aynı zamanda eleştiriyi dolaylayıp gizleyen özellikler de taşıyor. Bu yüzden “Ezop dili”, aynı zamanda muhalefetini kaçamak hale getiren bir “köle dili”dir. Ezop, tıpkı bizim Nasrettin Hoca gibi, aslında cesur birisi değildi. Halkın sevdiği türden, vurup kaçan, ama vurup vurmadığı bir zaman geçtikten sonra anlaşılan biri... Hayvanların arkasına gizlenerek konuşan bir insan cesur olmaktan çok, kurnazdır. Zalimi vurup devirmeyi göze alamadığından, arkasına kuyruk takarak dalga geçmeyi, daha “sağlıklı” bir yol olarak görür. Ezop ve bütün Ezop’lar, Nasrettin Hoca’lar, Keloğlan’lar ve İncili Çavuş’lar böyledir.


siyasete günlük yasamda EZOP dilini anlamak ve kavramak icin ezopun yasadigi objektif kosulari kavramak gerekiyor.

alem - 2/4/2009 Saat 10:26

BEN, ANLAMIYORUM

Şeytan dürtüyor, sen de seçim yazısı yaz diye. Çünkü haliyle en çok o yazılar okunuyor. Ben de düşündüm, seçimler hakkında ne yazıayım diye. O zaman olup biteni anlamadığımı iyice fark ettim.
Şunu anlamıyorum: 1973 seçimleri kısmen hariç tutulursa memlekette oyların yüzde 70’ini (bu bazen yüzde 80’lere çıkıyor) sağ partiler alıyor ve bu değişmiyor (bu bağlamda CHP’yi sağ saymıyorum, çünkü memleketin politik düşünüşünde CHP ile sağ partiler ayrı şeyler olarak mütalaa ediliyor).
Sosyologların tespitlerine bakarsak bu bana tuhaf gözüküyor. Çünkü memlekette dış, ama özellikle de iç göç oranı yüksek. Üniversite mezunlarının oranı artıyor. Yoksullaşma artıyor, gelir dağılımı giderek bozuluyor. Yani, böyle bakarsanız köprülerin altından çok sular aktı, akıyor ve yüzde 70 sağ oy oranı değişmiyor. Sadece kendi içinde Kürt meselesi ve yükselen siyasal İslam nedeniyle radikalleşti. Yani sisteme tepki gösterecek hale düşenlerin sayısı bu kadar artmışken nasıl oluyor da bu yüzde 70 değişmiyor ? Tamam, radikal sağ kendisini sisteme muhalif gösteriyor ama sosyalist sola neden hiç oy gitmiyor, anlamıyorum. Ben sosyalist solumuzu en çok eleştirenlerden biriyim ama nasıl olur da bu tepki gösterecek hale düşen milyonlarca insan içinde, hiç olmazsa yerel seçimlerde sosyalist sola oy vererek “one minute” diyecek olanlar çıkmaz? 12 Eylülde ve sonrasında hapishanelerden geçmiş olanların ailelerinin sayısı bile epey ediyor. Seçimlerden sonra beni düşündüren bu oldu.
Şimdi bir başka konuya geçmek istiyorum. O da son yazılardan birinde de kısaca değindiğim Pakistan. O yazılarda Immanuel Wallerstein’in Pakistanı işaret ettiğini söylemiş, bunun altını çizmiştim. Amerikan Foreign Policy dergisinin son sayısında bir yazı var, “Salaklar için Pakistan” diye. “Washington’da herkes Pakistan’ı konuşuyor kimsenin doğru dürüst bir şey bildiği yok” diye başlıyor ve Pakistan’daki siyasi kuvvetleri tanıtıyor. Okuyunca gerçekten çok karışık olduğunu görüyorsunuz, tıpkı Ortadoğu gibi. Önemli olan “Washington’da herkesin Pakistan’ı konuşuyor” olması. Demek ki Wallerstein yine haklı, bakmamız gereken yer orası. Orada Hindistan, mecburen Çin ve tabii ABD’nin dışında kalamayacağı bir siyasal çorba var bunun içinden ciddi bir savaş çıkabilir. İran’ın da bu işin içinde olduğunu düşünmek için çok nedenimiz var. Obama’nın ABD birliklerini Irak’tan aşamalı olarak çekeceğini Afganistan’daki ABD kuvvetlerini güçlendireceğini de biliyoruz. Sanırım yeni savaşın nerede çıkacağı aşağı yukarı belli olmuş durumda.
Kısa süre önce Çin deniz devriyesi Çin denizinde seyreden bir ABD gemisini taciz etti, Çin karasularına girdi diye. Bu küçük olay ABD basınında önemli yer aldı çünkü sembolik önemi büyüktü. Çin barış istiyor, barış sürecinin, zamanın kendisine çalıştığını düşünüyor ama bunun için her şeye sessiz kalacağının düşünülmemesini de istiyor.
Ben burada kessem iyi olacak, pek anlamadığım sularda kulaç atmaya başladım. Derdim şu: Şimdi Güney Asya’ya bakmak gerekiyor. Giovanni Arrighi David Harveyle yaptığı söyleşide diyor ki: Bush ABD’nin hegemonik gücünü kaybetme sürecinde olduğunu gördü ama buna agresif bir tepki vererek bu süreci daha da hızlandırdı. Şimdi Obama da aynısını yaparsa bu süreç daha da hızlanır.
Anlaşılan bunu Güney Asya’da göreceğiz.


AHMET ÇAKMAK '' BİRGÜN GAZETESİ''

mina - 4/4/2009 Saat 22:48


Alıntı:
MUHSIN YAZICIOGLUNUN INSAN DÜSMANLIGI !

Muhsin Yazıcıoğlu Türkiyede olan biten bütün katliam olaylarında haberdardı, o biliyordu katliamın nerede ve nasıl işlediğini. Karadenizde Papazın öldürülmesinde haberi vardı, Malatya cinayetinde haberdardı. Hrant Dirkin öldürülmesinde haberi olduğu gibi, cinayetin nasıl başladığını ve nasıl sona erdiğini bilenlerdendi. Hrant Dirkin ölümüne bile dil uzatıp katillerin arkasında duran azılı faşistlerden biriydi.

Muhsin Yazıcıoğlu Alpaslan Türkeş döneminde MHPde Genel Başkan Müşavirliği görevini aldı ve MHPnin en yırtıcı ve Kürtlere ateş püskürten kurtçulardan biriydi. A. Türkeşin sağ kolu olan M. Yazıcıoğlu Türkiyenin genelinde bütün Ülkü Ocaklarını kontrol altına alan ve bütün toplanan paraları MHPnin kumbarasına attı. Muhsin Yazıcıoğlu Tekçilikte en önde gelen Faşist militan olarak bütün demokratik kuruluşları tarafından biliniyordu. M. Yazıcıoğlu ülkü ocakların genç üyelerini örgütleyerek kendisinden olmayanı herkesi dövmek, yaralamak, saldırmak ve etrafı yakmakla görevli azılı, gözü dönmüş nasyonalistin biriydi.

Sıvasta Madımak hotelinde bulunan Devrimci, demokrat olan sanatçıları, şairleri, yazarları, Türk faşistleri bu değerli insanları ateşe verdikleri zaman, Muhsin Yazıcıoğlu katillerin üzerine yürümeden insan canlarına kıyanlarını dolaylı bir şekilde korudu ve Ateş cehenneminde kurtulan mizah yazarı merhum Aziz Nesine çattı.

Muhsin Yazıcıoğlu aynı zamanda Doğu Perinçek ile gizli sırlar perde arkasında Maraş katliamını gerçekleştirerek yüz üzerinde inanları katletti. Bu katliamda Muhsin Yazıcıoğluun parmağı da vardı. A. Türkeş askeri gelenekten gelme olduğu için, asker, polis ve jandarmalar ülkü ocaklarına karışamıyorlardı.

Muhsin Yazıcıoğlu para tahsilatında hiç zorluk çekmedi. Para yardımı Kemalist kurumlardan oluk gibi kendisine yardım yapılıyordu. Ülkü Ocakların başkanı olan Muhsin Yazıcıoğlu bütün küçük ve büyük esnafları haraca bile bağlamıştı. Bu paralarla insanları örgütlemek, cinayet işlemek, para karşılığında insanları kiralayarak katliamlar yapmaktı.

Ne yazık ki, Başta T.C Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Muhsin Yazıcıoğlunun geçmişinden dem vurmayarak nazikane bir tavırla başsağlığında bulunmuş. ne yazık ki, Kemalist ideolojisine yapmacık-suni olarak bağlı veya gerçekten Kemalist düşüncesini savunan birey ve kuruluşlara toz kondurtamıyorlar. Bu iki gündür bütün gateleri gözden geçiriyor ve inceliyorum, haberlerin köşelerinde bu anti demokrat adama hiç kimse olumsuz yanlarından konu etmiyor, gerçekten şaşılacak şey. Anlaşılıyor ki, devlet ideolojisi Türkiye'nin bütün insanlarına bir bir Virus gibi bu kirli hastalık herkese bulaşmış.

Muhsin Yazıcıoğlu kazaya uğramadan evvel, Kürdistanda her ölen Kürde hiç başsağlığı dilemedi. Zaten M.Yazıcıoğlu Kürtlerin ölülerinden bile hazmedemiyordu. Dağda öldürülen Gerilla ölülerine alkışla karşıladı, Esir edilen Gerillalıların kafalarına kurşun vurarak daha canlı iken, üzerine benzin döküp hunharca öldürülen mağdur insanlara seyirci kaldı. Parçalanan Kürtlere acımadan sevinerek gülümserdi. Muhsin Yazıcıoğlu iyi biliyordu ki, Türk helikopterinde gerillalar canlı aşağı atılıyordu ve atıldığında askerimiz kahramandır diye el alkışlıyordu. Kol ve başı kesilen Kürtlerin resimlerini gören Muhsin Yazıcıoğlu, insanlık dışı düşünce inkarına giderek, bu çirkef resimleri gömemezlikten gelerek cinayetler üzerinde basın toplantıları yaptı ve cinayetleri övdü.

Muhsin Yazıcıoğlu biliyordu ki, Türkiyede Kürt sorunu vardır, var olduğunu bildiği halde yıllarca Kürtlere karşı olan bütün cinayetleri ve devletin imha, inkar politikasını destekledi. Derin devletin içinde yer alarak Ergenekon uzantısına kadar katilleri yanında bulundu.

Muhsin Yazıcıoğlu Kürtlerime yapılan haksızlıklara arka çıkmadığı için, Kürtleri bir avuç suda boğmak istediği için, Kürtlerin varlığını inkar edip binlerce Kürt ölü ve şehitleri üzerinde lanetle beddua ettiği için, Kürtleri öldüren katil asker ve gizli istihbaratları desteklediği için, Kendisine başsağlığı dilemem mümkün değil ve Kürtlerin de onun ölümüne başsağlığı dilemesini istemiyorum.

Helikopterden aşağıya atan Gerillalar kuşa-kurda yem oldular ve bunlar sahipsizlerdi kaybolup gittiler. Allah, alkışlayan katilleri öyle bir cehennem gününde denk getirir ki, Azrail aniden karşısına çıkar ve Helikopteri Kürdistanın sarp kayalarına çarptırır ve helikopterde düşmenin ve aşağı atmanın ne kadar zor olduğunu, yaşamın son noktasında hatırlatır. Böylece Kürtlerin ahı sizleri daha çok izleyecek !

Muhsin Yazıcıoğlu, Kürtlerin ölülerine, şehitlerine başsağlığı dilemedi ki, ben ve Kürtlerim de onun ölümüne başsağlığını dilesin.


alem - 6/4/2009 Saat 08:25

Ölüm İlanı… -



Seni tanıyordum.

Elinde silah, Komünist avına çıktığın ta o ilk günlerden beri seni tanıyordum.

Önce Ankara'da sonra İstanbul'da ve tüm bir ülkede kana bulamadığın sokak, kahvehane, okul avlusu, fabrika önü kalmamıştı.

Ev baskınları yaptın, kör karanlıklarda.

Boğarak öldürdüğün arkadaşlarımın üstüne, kurşun yağdırmak marifetlerin arasındaydı.
Bahçelievler'de yedi canıma sen kıydın.

Ellerine bulaşmış insan kanıyla, yüzünü yıkıyordun her sabah.

Sarkık bıyıkların, yaz kış üstünden çıkarmadığın kara ceketin, korkak - hain sinsi, kan oturmuş bakışların, gözümün önünden hiç gitmedi.

16 Mart katliamında kardeşlerimin üstüne kurşun yağdıranların başında sen vardın.

1979 kışında, Ankara Ziraat Fakültesi öğrencisi, kayınbiraderim Sabit Torun’u Balgat'da evinin önünde pusu kurup, yaylım ateşine tutanların başında sen vardın.

Kalbura çevirdiğiniz o körpe bedendeki, yirmi bir kurşunun dört adedi, senin cinayet aletinden çıkmıştı.

Maraş’ı kana sen buladın.

Annelerimizin karnındaki bebeklerimizi katlettin.

Bir değil, beş değil, on değil yüzlerle canımızı ateşe verdin.

Yozgat, Çorum ve 93'te Sivas'da yine sen vardın.

Bir dağ başında, elinde silahın uluyan resimlerini anımsıyorum,
Madımak ateşe verildiğinde, “tahrik var” diyen yine senin ölüm kokulu sesindi.

Korkağın tekiydin.

Uçan kuştan, akan sudan, kararmış geceden, gündüz güneşten ve insan sesinden ödün patlardı.
Bu yüzden olsa gerek seni yalnız başına kimse görmedi!

Kuyruğunu kıstırıp, sokak köşelerine pusu kuran, uyuzluk misali yaşadın.

Ardında iş ortağın onca ‘tosuncuk’ varken, hep güvencede hissettin kendini.

Bu ülke katillerini seviyor ya, seni daha çok seviyorlar!

Bahçeli de seviyor seni, Baykal da, Tayyip de, Erbakan da.

Halen arkan sağlam.

Ardından methiyeler düzülüyor!

Yazık oldu sana yazık. Ölümün böyle olmamalıydı!

Ateşe verdiğin o Maraş yolu, canını aldı!

Çakılıp kaldın bir dağın başına.

Beş santim buz tutmuş bedenin.

Zavallı ürkek yüreğin donmuş!

Üzülmedim.

Hiç unutmayacağım söz!

Aklıma Faşizm düştüğü her an, önce seni anıyordum, yine seni anacağım.



alıntı...

Waris Dirie - 15/4/2009 Saat 16:00

Realiteyi kabul etmek kurtarmaz
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un Harp Akademileri’nde yaptığı konuşması ile DTP’li yerel yönetimlere yönelik operasyonun, ve PKK’nin “ateşkese devam” kararını açıklanmasının aynı 24 saate sığması elbette kendi başına bile gündemi çok ilginç yapmaktadır.
Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un konuşmasını gazetemiz “Üç boyutlu ayar” olarak yorumlarken DTP’ye yönelik operasyonu da; hükümetin “Hazımsızlık operasyonu” olarak sayfalarına taşıdı.
Genelkurmay Başkanı; bir “kurmay titizliği” ile hazırlandığı belli olan konuşmasında felsefenin köşe taşlarına olduğu kadar ABD başkanlarını da referans göstererek, askerin konumunu günümüzün gerçekleri demokratik normlarla çatışmayan bir mevzide olduğunu kanıtlamaya çalışmış. Bunu yaparken de; bir yandan da AB ve ABD’den, öte yandan da liberal aydınlardan, demokrat çevrelerden gelen eleştirilere yanıt vermeyi amaçladığı anlaşılıyor.
Gazetemiz bu konuşmanın üç boyutuna dikkat çekti.
Bu boyutlardan birincisi; Kürt sorunun çözümünde; “üniter yapıya zarar vermeyecek bir alt kimlik tanınması; “Türk Halkı” yerine “Türkiye Halkı” demenin doğruluğu, “asimilasyon değil entegrasyon”dan yana olmak gibi, “kavramsal” bakımdan ilerlemiş bir çözüm tartışılıyor görünürken, gerçekte sadece bu günkü realiteyi kabul eden ama; Kürtlerin talepleri etrafında mücadelesini “terörizm”, “bölücülük” olarak görmeye devam eden bir mevzide kalmaya devam ettiği görülmektedir. DTP’ye yönelik olarak yapılan ve DTP’nin üç genel başkan yardımcısının da içinde olduğu 46 DTP ve belediye üst yöneticisinin “PKK’li oldukları” iddiasıyla gözaltına alınmasıyla Orgeneral Başbuğ’un çizdiği “PKK’ye karşı mücadele” arasında yakın ve ince bir ilişki olduğu anlaşılmaktadır. Bu operasyonun belki hükümetin bölgede yediği tokadın intikamını almakla bağlantısı vardır, ama operasyonun Başbuğ’un ince ve sert çizgileriyle ayarlandığı da bir gerçektir.
Öyle anlaşılıyor ki; yerel seçim öncesinde Kürt emekçilerin oylarını almak için sahnelenen TRT Şeş şovuyla başlayan ve Kürtlere sıcak mesajlar gönderen AKP ve devletin Kürt açılımı, Genelkurmay’ın dün ilan edilen perspektifi ile uyumludur. Önceki gün Rojin’in, “Program içeriğine yapılan müdahaleler dayanılmaz boyutlara geldi” diyerek istifasını vermesiyle de açığa çıktı ki, seçimde Kürtlerin oyunu alamayan AKP şimdi, karşı saldırıya geçmiştir. Ve “seçimlik adımlar” yeniden “devletin bilinen çizgisine” çekilmektedir. Açıktır ki hem Genelkurmay Başkanı’ın açıklamaları, hem DTP’ye operasyon yapan hükümet, hem Rojin’i istifaya zorlayan TRT yönetimi Kürtlerin demokrasi mücadelesini yasa dışı gören, Kürtleri kendi çözümlerine boyun eğemeye zorlayan bir çizginin ifadesidir.
Başbuğun ikinci kırmızı çizgisi; artık bir ekonomik güç haline de gelen İslamcı tarikatlar ve cemaatlerin (Herhalde Fetullahçılar ve bir yanıyla da AKP kastediliyor) ordu içindeki faaliyetlere karşı kayıtsız kalmayacaklarını söyledi. Başbuğ konuşmasında TSK’nın İslam karşıtı olmadığına, “Halk ne kadar Müslümansa TSK’nın da o kadar Müslüman” olduğuna da vurgu yapılıyor.
Üçüncü kırmızı çizgi ise; demokrasi adına TSK’nın eleştirilmesine karşı çıkılıyor; Türkiye’de askerin sadece silahlı bir güç değil; ülkenin koruyucu ve kollayıcısı olduğu ima ediliyor. Ve TSK’yı yıpratan eleştirilerden uzak durulması isteniyor.
Elbette; Genelkurmay Başkanı’nın, dolambaçlı ifade tarzının da katkısıyla bu konuşma elbette önümüzdeki günlerde çok tartışılacaktır. Ama şunu söyleyebiliriz ki; Orgeneral Başbuğ, artık kimsenin reddedemeyeceği gerçekleri ve “Türkiye halkı” gibi, “entegrasyon” gibi kavramları kabul ederek kendi manevra alanını genişletmeyi amaçlamaktadır.
Ancak Kürt sorunu; artık hiçbir eğip bükmeyi kabul etmeyecek kadar çözüm dayatmaktadır. Onu için de; sadece realiteyi kabul etmek bir ilerleme sayılacak dönem çok gerilerde kalmıştır. Bu gün demokratik bir çözümün yolunu açacak; Kürtlerin gerçek temsilcileriyle görüşerek sorunu çözme, çözüm ilkesi olarak benimsenmedikçe, bu konuda gidilecek bir yer yoktur. Operasyonların Kürtleri boyun eğdirmek için bir yol olmadığını da artık ülkeyi yönetenlerin de anlaması gerekir.

İHSAN ÇARALAN-Evrensel Gazetesi

mustafa - 15/4/2009 Saat 23:43

Mutlu olmak mı isteriz haklı olmak mı yoksa?
14 Nisan 2009
GÜLER YILDIZ

Ne çok ve en çok karıştırırız bu iki duyguyu. Yola çıkma gerekçemiz mutluluktur aslında ancak tıkandığımız yer bir savaş alanı ise orada haklı çıkma halimiz mutlu olma arzumuzun önüne geçer kayıtsızca.

Biz ne isteriz?
Bu hayatta küçük beklentiler içinde, duyguyla çevrelenmiş bir elde etme duygusu olarak bakmaz mıyız karşımızdakine? İnsan sevdiğine sahip olmak ister; her zaman tüketmek ve yok etmek amaçlı değildir sahiplenme. Korumak, kollamak, dokunmak; mutlu olunuyorsa o varlıktan, bu gerekçeye sımsıkı sarılmak ve zaten bir kez yaşanacak hayatı cehennem yerine cennete yakın bir şekle sokmak bir başkasının varlığı ile olanaklıysa, neden sahiplenmek ve sahiplenilmek acı versin ki insana? Hem sonra mutlu mu olmak lazım, haklı çıkmak mı yoksa?

***

Rojin TRT 6 macerasında mutlu olmak istedi. Ama işte, geldiği nokta onun mutluluğunu ıskalamış, bir tür haklı olma telaşına bürünmüş. Rojin şimdi mutsuz ve biliyor ki bir de haksız! Ona gitme dediler, yapma dediler, kaybedersin, üzülürsün dediler. Rojin nenesinin, anasının TV’yi Türkçe izliyor olma haline taktı kafayı ve tüm örneklerini kendinden vererek sarpa sardı. Kanal kanal dolaştı, gazetelere manşet oldu, telaşlı haliyla yanlış cümleler kurdu, kendi aslı ile nesli arasındaki bağları hoyratça makasladı. Ona göre dil ağızdaydı ve korunaklıydı... Dille konuşur, dille karnını doyurur, dille ağlar, dille gülerdi...

Dilinin yoluna dolanacağını tüm bu işin cehalet mertebesinde kalmışlar gibi anlayamadı...
Rojin’in dili ağzından kaçmış, kendini dilbilmezlerin arasında sokağa salmıştı.
O abiler ve ablalar banal sesleriyle esir aldılar Rojin’in dilini, hepsi hayatlarında ilk kez bir Kürt görmüş gibi heyecanlı ve farklı olma hissi kavşağındaydı. Oysa yanıbaşlarındaki gölgenin bir dilinin de olduğunu anlayacak yaşlardaydı hepsi; akil adamlar ve kadınlardı!
Rojin tecrübesinden de anladık ki, akil olmak patronun verdiği on binlerle olamıyormuş işte...
TRT 6 bir seçim atıydı ama ilk ayakta yanlış ata oynandığı ortaya çıktı. Başbakan’ın düştüğü attan bir mucize bekleyenlerin hatasıydı bu koşu; çünkü başbakanın aklı, kendini düşüren attan alınacak intikamdaydı!

Rojin ise atın seyisi olarak pek başarılı olamazdı. Kapı önü oyunları ile bir halka ‘ağzınızdaki dil bu kanala çok yakışıyor’u daha fazla dayatamazdı.
Kürt seyirci bulamadığı için Karadenizlileri doldurup sahneye, “savar şore şor sore” cığızlığıyla daha fazla “kardeş halk” tadında kıvıramazdı.
Potansiyel suçlu olarak görüldüğünü söylemiş ya istifa mektubunda, gülmemek için kendimi kastığım sahnelerin biriydi o da: Sen devlet opera ve balesinde “doğu kökenli” bir sanatçı olarak vardın ve Kürtçe senin aksesuarındı. Ama sadece aksesuardan yapılmış bir elbise dikilince giymek için ilk sen paralandın. Oysa elbise dar ve kalıpsızdı, üzerine doğru oturmadı ve bazı organların gülünesi derecede açıkta kaldı! 70 milyon, ağzının içinde döndürüp durduğun yorgun ve çilesi dolmamış dile değil, aslında Kürt kadınları da “güzel” olabiliyormuşa kandı! Beklentilerini yukarıda tutup; onca gencin, onca acının, onca ağrının adam edemediği bir yarayı tamir edeceğini sandın ve üstelik dilini sesinle süsleyerek bu barış işini başaracağını fazla ciddiye aldın! Mutluydun başlangıçta ama haksızdın!

***

Mutlu olunca haklı da mı olunuyordu? Ya da haksız olan mutlu olmayı neden hak saysındı?
Rojin mutlu olunca haklı da oluyordu, kendine ve kendine inandırdığı tüm embesillere göre.
Ama bir insan haklı olduğu ispat edilince mutluluğu yaşar ve de kendi payına düşen ceza değil ödüldür nihayetinde.
Şimdi Rojin gidince ne yazıktır ki, Türk ve Kürt halkı kardeşliği için cansiparene allanıp boyanıp sahneye çıkacak bir makyajlı güvercin de bulamayacak TRT 6. İstihbarî devletlusu olan çokdilli/azkültürlü koordinatör, kanalın erkek Seda Sayan’ı olarak arz-ı endam eder yakında.
Çokça dini motiflerle süslenmiş olan “kültürel Kürtlerin” ilkçağını da başlatmış olacaklar bu şekilde.
Son söz niyetine, TRT Şeş’in eski yıldızının buyurduğun gibidir “öteki” hayat, diyelim:
Şarkı okumakla molotof kokteyl atma arasındaki farkı anlamış olman büyük bir erdemliliktir. Kendi düşen köyleri kentlerin ağlamadığını herkesler bilir zira...

Şimdi hem mutsuz hem de haksızlığa uğramışlık var kapıda. Gözyaşlarını ilk gün TRT 6’nın “Şeş” logosu yerine bu ülkenin dramına akıtsaydın, gereksiz paronayalarla anlamsız cümleler saçmalamasaydın, herkesin seni beğenip, sana bayılmasını arzulamasaydın, aynanın karşısına geçip kendine aferin diyeceğine gözlerindeki kaygıyı taşımayı unutmasaydın, mutsuz ve de haksız olmazdın...
Mutluluk da tek başına keyif verir, haklı olmak da...
İkisini birbirine bağlamadan da yaşanılır bu hayatta...
Ama önemli sorudur elbet: Mutlu olmak mı gerek bir iç savaşta haklı olmak mı yoksa?

guleryildiz@gmail.com

mustafa - 17/4/2009 Saat 23:54

İnsan yurt dışında bir hafta geçirdikten sonra Türkiye’ye dönünce üzerine birikmiş bir ağırlık çöküyor. Bunu her yurt dışı seyahat sonrasında hissediyorsunuz.

Onun için birkaç kere “bu ülke insanını yoruyor” diye yazdım…

Nostaljik Lozan Mübadilleri ile yaptığım “Girit seferi” dönüşünde yine aynı şey oldu.

Ergenekon soruşturması gele gele Prof. Dr. Türkan Saylan ve onun gönüllüler ordusuna kadar gelip dayanmıştı.

Düzenli işleyen bir cinayet şebekesiyle Saylan Hoca’nın nasıl bir ilgisi olabilir ki? Aynı ülkede bulunmanın ötesinde bir yakınlık kurulabilir mi?

Bu tür işgüzarlıklar olsa olsa Ergenekon teşkilatının katilleri için ortaya atılan iddiaların ciddiyetine karşı kuşku yaratır.

Bu haksız operasyonun mağdurları için gazetelerde yer alan haberlere bakınca, yaşayanlarla birlikte medyanın da Türkiye’deki “gözaltı gerçeklerinden” bihaber olduğu ortaya çıkıyor.

On yıllardır Türkiye’de ülke meseleleriyle kendi fikirleri doğrultusunda ilgilenenlere karşı devlet hep aynı mekanizmayı çalıştırdı. Gece yarısı insanların evlerini bastı, çocuklarının yanında onları aşağıladı, onurlarını kırdı. Yetinmedi bazılarının kafalarını da kırdı. Gözlerini oydu. Ağır işkencelerden geçirdi. Bazıları fiziki olarak dayanamadı, öldü. Onları diriltip camlardan attılar, intihar etti diye sırıtarak yalanlar söylediler.

Bu Türkiye’nin olağan gözaltı mekanizmasıydı, Türkan Saylan ve arkadaşlarına da yapılan aynısıydı. Mağdurları anlamak mümkün, devletin bu haliyle ilk kez tanışıyorlar.

Ya medyaya ne demeli?

Onlar da mı habersizdi?

Bu insanlık dışı uygulamayı ilk kez mi öğreniyorlardı?

Bu ülke insanı gerçekten çok yoruyor.

Bir başka yorma operasyonu da üst düzey değişimden sonra başlayan gözaltılar…

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, şimdiye kadar görev başındaki hiçbir komutanın söylemediği cümlelerle Kürt sorununa temas etti.

Kart kurttan Kürt oldu teorisini çöpe atıp, Kürt kimliğinin varlığına saygılı duruş sergiledi.

Ama tam bu sırada –daha komutan konuşmasını bitirmeden- ülkedeki en büyük Kürt örgütü Demokratik Toplum Partisi’ne karşı büyük bir gözaltı süreci başlatıldı.

Bu ülkede yaşamak insanı yoruyor ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir Kürt olmak her halde dayanılması kolay olmayan bir şeydir.

Süleyman Demirel Diyarbakır’a gidiyor, “Kürt realitesini tanıyoruz” diyor. Kürtler arasında büyük bir sevinç dalgası yayılıyor. Arkasından 2400 köy yakılarak boşaltılıyor.

Tansu Çiller, “Nevruz Bayram olacak” diyor, hemen sonrasında en kanlı Nevruz kutlamaları yaşanıyor.

Mesut Yılmaz, “Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” diyor, arkasından kentten tanklar geçiyor.

Tayyip Erdoğan “Kürt Meselesi benim meselemdir” diyor, arkasından Şemdinli havaya uçuruluyor, uçuranlar kuş olup uçuyorlar, soruşturanlar mesleklerinden men ediliyorlar.

En sonunda Genelkurmay Başkanı çıkıp bir akademisyen üslubu içinde Kürt sorununa yaklaşıyor, aynı anda Kürtlere karşı resmi taarruz başlatılıyor.

Bu ülke gerçekten de kendisini ve insanını çok yoruyor.

Asker Kürt açılımı yapıyor, devlet Kürtleri topluca hapse atıyor!

Waris Dirie - 18/4/2009 Saat 14:14

Demokrasiyi savunmak DTP’yi savunmaktır
DTP’ye yönelik olarak yürütülen operasyon, yeni gözaltılarla devam ediyor.
Açıkça görüyor ki, DTP’ye yönelik girişilen bu operasyon hem AKP’nin “Hazımsızlık operasyonu”dur; hem de Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un, Harp Akademileri’nde yaptığı son konuşmasında tarif ettiği konseptin pratikteki uygulamasıdır.
Bu yüzden de; DTP’ye yönelik operasyonu, hukuki bir girişim, yürürlükteki yasalara göre suç işleyen kimi DTP üyesi kişilerin gözaltına alınması olarak göremeyiz. Tersine bu operasyon, DTP’yi köşeye sıkıştırma, onun önde gelenlerini legal siyaset alanı dışına sürme; yani, siyaset alanını sadece egemenlerin izin verdiği sınırlar içinde siyaset yapan partilere açık tutma operasyonudur.
Bu politika sadece AKP’nin ve Genelkurmay’ın savunduğu bir şey olarak da görünmemektedir. Meclis’teki ana ve yavru “muhalefet partileri” olan CHP ve MHP’nin de aynı “Devlet görüşü”yle uyum içinde olduğu anlaşılmaktadır. Bunun en önemli kanıtı da, Meclis’teki bu iki muhalefet partisinin, diğer muhalefet partisine yapılan bu vahşice saldırıyı görmezden gelerek desteklemeleridir. Ama, bu destek bundan ibaret de değildir. DTP Eş Başkanı Ahmet Türk’ün Meclis’te Kürtçe konuşmasına mahkeme; “Yasak değil, Meclis’te Kürtçe konuşulabilir” kararı verdiği halde; CHP ve AKP, mahkemenin kararına itiraz etmektedirler. Muhtemeldir (ne muhtemeli mutlaka) ki; MHP de aynı görüştedir. Dahası bu iki “muhalefet” partisi, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un; “Türk halkı demek yanlış, Türkiye halkı demek doğrudur” demesine bile karşı çıkmakta; kraldan çok kralcılık yapmaktadırlar.
Demek ki; DTP’ye yönelik olarak girişilen bu sindirme ve tasfiye operasyonuna, ne “Sivilleşme” şampiyonu, Kürtlerin oyunu almak için Kürt dostu görünen AKP karşıdır (tersine operasyonun bir yanıyla onun desteğinde olduğu gözlenmektedir) ne de Meclis’teki diğer muhalefet partisi CHP ve MHP! Oysa bu operasyon DTP’ye yönelik gibidir, ama; aslında sistem muhalefet eden herkese; Türkiye’nin demokratikleşmesinden yana olanlara; bizatihi demokrasi mücadelesine yöneliktir. Çünkü; DTP’ye yönelik sürdürülen operasyon; Kürt sorununun Amerikancı-AKP’ci çözünme karşı çıktığı için başlatılmıştır ve DTP sindirilirse; ulusal ve demokratik hakları için mücadele eden Kürtlere boyun eğdirileceği düşünülmektedir.
B yüzen de bu operasyon, Türkiye’nin Kürtlerinin Türklerinin kardeşliğine yöneliktir.
Bu yüzden bu operasyon Türkiye’nin demokratikleşmesine karşı bir operasyondur.
Bu yüzden bu operasyon, Türkiye’nin bütün demokratlarına, devrimcilerine, Türkiye’de köklü dönüşüm isteyen herkese ve her siyasi odağa yöneliktir.
Bu yüzden de DTP’nin yasa dışı bir konuma itilmesi ve DTP yöneticilerinin legal siyaset alanının dışına atılmasına; “Gözünün üstünde kaşı var” deme lüksüne düşmeden, Türkiye’nin demokratikleşmesinden yana olan herkes karşı çıkmalıdır. DTP milletvekili Akın Birdal’ın çağrısı, TTB başkanı Gencay Gürsoy’un ve çeşitli illerde ortaya çıkmaya başlayan aydınların özü “DTP’ye sahip çıkmak” olan girişimleri ve sokakta giderek büyüyen özgürlük ve demokrasi savunucusu parti ve çevrelerin desteklediği kitlesel sahiplenmeler son derece önemlidir.
Çünkü, bugünkü somut koşullarda, demokrasiyi savunmanın eşiği (gerçek bir demokrat olmanın ölçütü) DTP’yi savunmaktan başlar!
Gün, Türk-Kürt kardeşliğini yenileme günüdür!
Gün, en gerici odakların, savaş kışkırtıcılığı, kan ve gözyaşı üstünden siyaset yapan güç odaklarının hayallerini bozma günüdür!

İHSAN ÇARALAN- Evrensel Gazetesi

Waris Dirie - 18/4/2009 Saat 14:16

ADIM ADIM 1 MAYIS’A GİDERKEN...

Bizans’ın bedduası mı tutuyor yoksa?

DİSK, çeşitli “sol” siyasi çevreleri de yanına alarak, 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamakta ısrar etmektedir. KESK, TMMOB ve TTB de DİSK’in bu tutumuna destek vereceklerini açıkladılar.
Elbette ki bu durum, geçmiş yıllarda olup bitenlerden hiç ders alınmadığını göstermesi ve Taksim’e çıkmayı bir araç olmaktan öte amaç haline getiren aşırı idealizme sarılmış olmaları açısından son derece üzüntü vericidir.
Sadece örgüt yöneticileri ve yakın çevreleri değil tüm üyeleri açısından, Taksim’e çıkmayı emekçi çıkarlarının önüne koyan tutumlarıyla geniş üye tabanları açısından nasıl görüldüklerini düşünmekte midirler?
Dahası, bu konfederasyonlar ve meslek örgütleri, kendi üyelerinden de öte, tüm emekçi sınıfların duygu ve düşüncelerini dikkate alma bakımından kendi durumlarını değerlendirmekte midirler?
Taksim için İstanbul’da gerçek bir kitle gösterisi yapmayı; krizin yükü, işsizlik ve yoksulluğa karşı mücadele, sendikal hak talepleri gibi konularda tüm emekçileri aydınlatma ve onların ellerini ve seslerini birleştirme konusunu bir kez daha dile getirmek üzere olduklarının farkında mıdırlar?

1 MAYIS’IN GÜNCEL ANLAMI

1 Mayıs’ın geçmişi bize gösteriyor ki, 1 Mayıs’ın 125 yıllık tarihi içinde şekillenen değerleri; birincisi işçi sınıfının sömürüsüz ve savaşsız bir dünya idealini sembolize eden evrensel değerlerdir. 1 Mayıs’ın ikinci önemli özelliği ise “güncel” ve somut olmasıdır. 1 Mayıs’ın güncelliği de; her 1 Mayıs’ın, sınıfın en temel uluslararası ve ulusal acil taleplerinin en genel (en kapsayıcı) olanlarını kapsayarak kutlandığını göstermektedir.
Adından açıkça belli olduğu gibi 1 Mayıs, İşçi Sınıfının Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü’dür (Bayramı’dır) ve tarihi boyunca da sendikalar tarafından kutlanmıştır. Partiler, siyasi çevreler, işçi dostları, sendikaların organizasyonlarına katılmış, onları desteklemişlerdir. Yani bizdeki gibi, “Sendikalar gericidir, gereği gibi bir kızıl 1 Mayıs’ı kutlayamaz” diye sendikaların bir kenara itilmesi, onun yerine siyasi fraksiyonların 1 Mayıs kutladığı görülmemiştir.
Tabii sendikaların da, sekter bir fraksiyon gibi “sembolleri” öne çıkaran; sınıfın taleplerini, o anki imkanlarını, bilincini, içinde bulunduğu koşulları görmezden gelerek, kendince öne çıkardığı talepler etrafında bir 1 Mayıs kutlaması da sık görülmemiştir; görüldüğü yerde hoş karşılanmamış, bu tür girişimler uzun boylu da yaşamamıştır.
Hele bugün; kapitalizmin en büyük ve en derin krizinin ortalığı kasıp kavurup, yüz binlerce işçinin sokaklara atılıp, işçi hakları gaspının bütün dünyada hızla yaygınlaştığı, en büyük kapitalist güçlerin amansız bir kapitalist model geliştirmek için bütün mali, siyasi ve askeri güçlerin seferber ettiği bir zamanda; sınıfın ve halkların en geniş birliğini sağlamasının en önemli sorun olduğu bir dönmede, Türkiye’nin sendikaları ve emek örgütleri, “kutsal semboller”le uğraşıp, alan fetişizmi üstünden emekçileri bölemezler. Bu, aşırı bir Bizantizmdir (*).
Ya da Türkiye’de sendikalar, emek örgütleri, işçi sınıfı ve emekçilerin işsizlik, açlık, sendikal haklarının gaspı (sendika yasaları Meclis’ten geçti geçecek aşamaya gelmiştir) koşullarında sendikaların 1 Mayıs’ta gözeteceği en önemli ölçüt; ülkenin her yanında işçilerin, emekçilerin en geniş kesimlerini alanlara çekmek; tüm ülkeyi, işyerlerini, hizmet birimlerini 1 Mayıs alanı yapmaktır.
Bu yüzdendir ki DİSK’in ve onu destekleyenlerin, Taksim’i yeniden bütün taleplerin önüne koyması, elbette anlaşılmazadır. Ve bu en hafifinden sınıfın taleplerine sırt dönmektir.
Bunun içindir ki DİSK, KESK, öteki emek örgütleri içindeki emek davası ve sınıf kaygısı duyan (biliyoruz ki bu örgütlerin içinde, bu kararı geri döndürecek sayıda ve etkinlikte duyarlı sendikacı ve emek örgütü yöneticisi vardır) tüm yöneticilerin bir kez düşünmeleri son derece önemlidir. 1 Mayıs’ı bir şov gününe, fraksiyonların yarış gününe ya da kendi geleceğini kurtarma aletine dönüştürmek isteyenlerin oyunları bozulmalıdır.

1 MAYIS’TA TAKSİM’E NASIL ÇIKILIR?
Kaldı ki geçmiş yıllardaki deneyimler göstermektedir ki, 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmak için işçilerin Taksim’i fethedecekleri bir güç birikimine ihtiyaç vardır. Bugün, “Taksim” diyenlerin arkasında böyle bir güç birikimi olmadığı gibi bu gücü oluşturmak için keskin laflardan öte bir gayretleri de yoktur.
Öyle anlaşılmaktadır ki Taksim diyenler; ya Taksim çevresinde polisle çatışmayı yeterli gören bir “kutlama”ya razıdırlar ya da Avrupa’dan gelecek bir sendikacı heyetinin korumasıyla Taksim’e çıkmayı ummaktadırlar.
“Hayır böyle değil” diyen, şu iki soruya açık ve somut yanıt vermelidir:
Hangi güçle ve nasıl Taksim’e çıkacaksınız?
Valilik izin vermezse ne yapacaksınız?
Eğer bu iki soruya yanıt verilemiyorsa, her iki yaklaşım da kabul edilemezdir. Dün de kabul edilemezdi, bugünkü koşullarda ise bunda ısrar çok ağır sorumluluk yükler.
Hele Taksim’e çıkma; DİSK’in, “Türkiye’nin her yerinden Taksim’e gelinecek. Gelinemese bile sendika yöneticilerine bulunduğu yerdeki 1 Mayıs tertip komitelerine girmeme” kararıyla birlikte bu tutum, anlaşılmaz bir 1 Mayıs karşıtlığına dönüşmektedir. KESK’in bölgesel olarak İstanbul ve Urfa’ya katılımı da aynı ölçüde yanlıştır. Burada doğru tavır, Türkiye’nin her alanını 1 Mayıs alanına çevirmektir ve bugünkü koşullarda Hakkari’de, Edirne’de, Antep’te, Rize’de…her il ve ilçede 1 Mayıs’ı kutlamaya ihtiyacı vardır emekçilerin. Krizin bunalttığı emekçiler, 1 Mayıs’ta kendi güçlerini hissedip başka bir moral ve motivasyonla mücadeleye atılabilir. 1 Mayıs’ın ruhuna yakışan yaklaşım budur. Hedef de bu olmalıdır.

TKP’NİN ÇAĞLAYAN GİRİŞİMİ MASUM MU?

TKP’nin gazetelere geçtiği bir faksla duyurduğuna göre TKP, İstanbul-Çağlayan için başvurarak 1 Mayıs’ı orada kutlayacakmış!
Sadece bu kadar olsa, “TKP bunu hep yapıyor zaten” der geçerdik. Ama bu kararın gerekçesi çok ilginç!
“TKP, bir yandan bir grup sendikacının yanlarına AB temsilcilerini de alarak protokoler bir Taksim kutlaması yaptığı, başka bir tarafta da birkaç bin solcunun polis terörüyle boğuştuğu bir 1 Mayıs tablosunu reddetmektedir” diyerek, doğru bir saptama yapan TKP, bu doğru saptamadan yanlış sonuç çıkarmaktadır. Birbiriyle çelişen başka saptamalarla tavrını açıklamaya çalışan TKP, “...Taksim politikasının altı doldurulmadığı ve somut olarak bütün güçler İstanbul’da birleştirilmediği takdirde, Taksim bir kez daha devlet terörüne sahne olacaktır. Bu durum, Türk-İş Genel Merkezi’nin açıklamaları doğrultusunda düzenlenebilecek bir 1 Mayıs mitingi, emeğin mücadele bayramının ‘sınıf bölücüsü’ sendikalara kalması anlamına gelir. TKP böyle bir tabloyu kabul etmez” diyor.
Yani TKP, “Türkiye’de tek bir 1 Mayıs” savunuyor ama onu da kendi düzenliyor. Üstelik de DİSK ve KESK’i de “tüm Türkiye’yi İstanbul’a çağırmamak ve 1 Mayıs’ı ‘sınıf bölücüsü sendikalara’ bırakmak”la suçluyor.
İşçi sınıfının içinde bulunduğu koşullar (bilinç, örgütlenme düzeyi, taleplerinin aciliyeti ve önemi) ve 1 Mayıs’ın anlamı ve sınıfla bağlantısı gibi şeyler umurunda değil TKP’nin. Varsa yoksa TKP’nin nasıl bir gösteri yapacağı. Önceki 1 Mayıslarda aynı alanda “ayrı gösteri” yaparak bu tutumunu ortaya koymuştu. Şimdi de ayrı alanla bunu pekiştiriyor. Gerekçeleri ise tümüyle ayrı bir gösteri için uydurulmuş bahaneler!
Yani rafine bir Bizantizm TKP’ninki de.

1 MAYIS’TA HANGİ MESAJIN VERİLECEĞİ HÂLÂ BİZİM ELİMİZDE!
Eğer sendikalar ve emek örgütleri, ortak bir İstanbul 1 Mayıs’ı ve ülkenin her yerinin 1 Mayıs alanı olduğu amacında birleşirlerse; 2 Mayıs 2009 günü, sermaye basını da emek basını da genel tabloyu; “Yüz binler, hükümete ve IMF’nin krizin yükünü emekçilere yıkan politikalarına hayır dedi”, “Emekçiler hükümeti uyardı”, “Dev silkelendi!” gibi başlıklarla vereceklerdir. Ülkeye ve dünyaya da böyle bir hava yayılacaktır. Miting alanına gelmeyenler, “Tüh, keşke ben de gitseydim” diyecekler; hükmet ve patronlar kara kara düşünecek, “Taksim’i verseydik acaba daha iyi mi yapardık?!” diye hayıflanacak.
Ya da 1 Mayıs bölünecek; Taksim ısrarında olanlar bu ısrarını sürdürecek ve tüm ülkedeki 1 Mayıs, Taksim’de çıkarılan gürültünün yattığı sis perdesiyle örtülüp; ne Taksim’deki tepki ne diğer alanlarında yükselen talep ve protestolar görülmeyecek; “Savaş alanı Taksim!” üstüne nalına da mıhına da vurulan başlıklar ve yorumlar eşliğinde işçi sınıfının ve emekçilerin talepleri bir kez daha gözlerden saklanacak. Burjuva muhalefetin hükümete yönelik tepkileri, AB’den liberallerden gelen “majestelerinin muhalefeti” tarzı süslü eleştiriler; işçinin, emekçinin 1 Mayıs’ı üstünde koyu bir gölge oluşturacak!
Bu iki 2 Mayıs günü tablosundan:
Hangisi daha çok işçi sınıfının amaçlarıyla ihtiyaçlarıyla uyumlu 1 Mayıs’ı yansıtır?
Hangisi daha çok bir işçi bayramına yakışan bir 1 Mayıs tablosudur?
Hangisi daha devrimci bir 1 Mayıs’ı ifade eder?
Hangisi daha kızıl bir 1 Mayıs resmidir!
Bu tablolardan ikisinden birini seçmek, bugün Taksim’de ısrar edenlerin elindedir. İkinci tablo ortaya çıkarsa, “müsebbibi hükümettir, emniyettir” diye kimse kendisini sorumluluktan kurtaramaz. Şimdiden bilinsin!

(*) Bizantizm; siyasi literatürde, gerçekler yerine sembollerin geçirildiği politika tarzına ya da tutuma karşılık gelen bir kavramdır. Adlandırma, Osmanlı orduları Bizans’ın surlarından kente girmektedir; şehir artık düşmek üzeredir. Ama Bizans’ın ileri gelenleri ve halkı, kiliselerde toplanmış; “bir iğnenin ucunda kırk melek mi dans edebilir yoksa 80 melek mi” üstünden aralarında bölünmüş, derin tartışmalar yapmaktadırlar. Böylesi gerçeklerden uzak bir tutumu niteler Bizantizm. Sınıfın bunca talebi varken, sermaye emeğin haklarına, işçi sınıfının en eski kazanımlarına karşı tarihin en büyük saldırısını; kapitalizm tarihinin en büyük krizini de vesile ederek yürütürken, işçi sınıfının, emekçilerin örgütlerinin en üst yöneticilerinin “Taksim Meydanı değerleri” üstünden fırtınalar koparmakla kalmayıp 1 Mayıs’ta oluşacak emek güçlerinin birliğini bölmeleri, Bizanslıların melek tartışmasından daha az bir Bizantizm değildir. Belki de Bizanslıların “bedduası” vardır İstanbul’a; ki Bizantizm, böyle yıllardır yakasını bırakmamaktadır İstanbul’un.

İ. Sabri Durmaz-Evrensel Gazetesi

mustafa - 19/4/2009 Saat 03:14

Cüneyt Özdemir
cuneyt@dipnot.tv
Hain domates, bölücü limon Rojin'in işini bitirmiş


19 Nisan 2009 Pazar 00:19

Masanın üzerinde masum bir şekilde doğranma sıralarını bekliyorlar. Birazdan ocağın üzerindeki tencereyi boylayacaklar. Stüdyoda herkes heyecanla kürtçe verilen bu yemek tarifini dinliyor. Derken içeriden bir görevli hışımla koşarak stüdyoya dalıyor. Çekim duruyor. Kırmızı domates, Yeşil Biber ve Sarı limon’un bu bölücü birlikteliğine anında son veriliyor. Stüdyoda izleyiciler şaşkın , konuklar şaşkın, Rojin şaşkın...


Bu anlattığım fıkra değil. TRTŞEŞ’den ben diyeyim işgüzarlık siz deyin sansür, başkası desin bir ‘aptallık’ hikayesi. TRT koskoca Kürtçe kanal açmış 24 saat Kürtçe yayın yapıyor ama bir işgüzar yapımcının domates biber ve limon’un renklerinden dolayı yanyana gelmesinden bile nem kapmasını engelleyemiyor.

E, Rojin ne yapsın siz söyleyin.

Daha önce devlet Rojin’i resmi korumayla koruyor diye yazdım ve korktuğum başıma geldi. Rojin’e belaltı vurmak isteyen bir takım aklı evvel bu yazımdan hareketle Rojin ile uğraşmaya başladı. Evet Rojin devleti ikiye böldü ama işte bu işgüzarlıklar nedeni ile böldü. Yoksa Rojin derinlerde birilerinin adamı olduğu için değil.

Bilmem daha ne kadar açık yazabilirim bu durumu.
Bilmem daha ne kadar açık yazabilirim bu durumu.

Rojin prensip olarak çıkıp kimseyle konuşmuyor. O konuşmasa da ben başkalarından dinledikçe Rojin’in TRT ŞEŞ’den ayrılma sürecinde yaşananları duydukça sansür demek inanın fazla olacak ‘aptallığın’ böylesi dudak uçuklatıyor.

Mesela Kürtçe yayın yapıyorsunuz ama Kürtçe adı Amed olan bölgeye Amed demek yasak.

Güler misin ağlar mısın?

Ya da diyelim Rojin bir kürt halk ozanından bahsediyor. Yukarıdan hemen bir uyarı geliyor “Kim o bahsettiği örgütle bağlantısı nedir?”

Örgütle baağlantısı yok kardeşim zira adam 1904 yılında ölmüş. O sırada bırak örgütü henüz ortada Türkiye Cumhuriyeti bile yok.

Ama kuşkusuz aptallığın zirvesi domates, biber ve limon’un renklerinden dolayı hain bölücü birlikteliği!!!

Rojin bu kafaya çok bile dayanmış!

TRT yönetiminin, TRT ŞEŞ yönetimini bir kez daha gözden geçirmesinde fayda var. Bu kafayla orada bırakın program yapacak adam bulmayı yakında televizyona çıkartacak adam bulamazsınız.

Bir çuval incir de berbat olur.

Dipnot; Rojin ile ilgili bir önce yazdığım yazıda anladım ki Komplocu kafanın Kürt’ü Türk’ü olmuyormuş. Ey Komplocu Kürt kardeşim müsterih ol Rojin derin devletin adamı değil.

Munzurrojhat - 21/4/2009 Saat 12:46

Şirin ile Sinan....A.Kadir Konuk


Hafif karartılmış sahne ışıklarının gölgelediği perdede sürekli dönen sararmış fotoğraflarını sesiyle okşuyor Şirin. Katılanların yüzlerinde derin ve anlamlı bir hüzün.


Bazı aşklar vardır, kavuşulmuştur, kavuşma kısa sürmüştür, hem de çok kısa, sonra ölüm girmiştir araya, ayrılık olmuştur, ama yaşayan, geride kalan o aşkı kendi ölümüne kadar sürdürmüştür.

Sinan ile Şirin’in aşkı böyledir.



“Geçtiğimiz Cuma Almanya, Duisburg'da kaybettiğimiz 1968 kuşağının önde gelen kadın militanlarından Şirin Yazıcıoğlu [Cemgil], önümüzdeki Cumartesi (25 Nisan) Karacaahmet Mezarlığı'nda Sinan Cemgil'in yattığı mezarda toprağa verilecek. “



Böyle geçti ajanslar haberi. Türk basını bu haberle zerre kadar ilgilenmedi. Sevindiler belki, uyuşmaz, uzlaşmaz bir komünist daha yitip gitmişti, üzülecek ne vardı?



Şirin yaşamı boyunca gösterişten uzak kaldı, isminin özellikle de Sinan’ın isminin reklamını hiç yapmadı. Sade bir komünist olarak yaşadı ve yine öyle kapadı gözlerini dünyaya. Onunla yaşamının ilk ve tek söyleşisini yapmak benim için bir onurdur.



Şirinle 1992 yılının Kasım ayında yaptığımız, ve o günlerde Özgür Gündem Gazetesi’nde yayınlanan kısa söyleşiyi, Şirin’in anısına aynen buraya alıyorum.



“Şirin ile Sinan için…



Bilinir Ferhat ve Şirin’in öyküsü. Ferhat Şirin için dağları delmişti. Ama Sinan çok sevdiği halde Şirin için kavgaya girişmedi. Onun sevdiği Şirin’ler milyonlar, milyarlar kadar çoktu. Canını ortaya koydu, bütün Şirinler sevdikleriyle mutlu bir dünyada, insanca yaşasınlar diye. Dağları delmedi Sinan, ama dağlara çıktı, kurtuluşun ilk adımlarını orada atmanın doğru olduğuna inanıyordu.



Zordu dağda yaşam, zorluydu dağda kavga, ama bütün zorluklara katlandı Sinan. Sevdiği vardı İstanbul’da, oğlu vardı, isteseydi İstanbul’da mimar olarak yaşardı. Zengin de olurdu belki. Ama o ‘Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiç’ diyenlerdendi.

Sinan Cemgil Nurhak dağı’nda girdiği çatışmada öldürüldü. Şirin yaşıyor.



Saçları ağarmış, ama gözlerinde yaşamın umudunun pırıltılarıyla buldum onu. Bir çoğumuz hiç görmeden ardından çok söz etmiştik. O Sinan’ın sevgilisi, eşi, yaşam arkadaşıydı. Sinan da onun.



Onu Almanya’da bulabileceğimi hiç düşünmemiştim. Bir toplantıda onunla karşılaşınca aklıma ilk olarak Sinan geldi. Sinan’ın özel yaşamıyla ilgili bilgileri en iyi ondan öğrenebileceğimi düşündüm. Kendisine söyleşmeyi önerdiğimde karşı çıkmadı. Bu güne kadar bu konu üstünde kimseyle söyleşmediğini de eklemeyi unutmadı.



Devrimcilerde nedense bir gelenek olmuşmuş, devrim kahramanlarının hiç özel yaşamları, sevdaları, sevgileri yokmuşcasına davranılmıştı. Bu, hiçbir yazılı yasası olmayan bir davranış biçimiydi.



Sinan’ın yaşamının önemli bir kısmını paylaşmış arkadaşını bulunca bu yazısız yasağı da delebilmek için onunla sadece Sinan’la olan sevdaları üzerine konuşmak istediğimi belirttim. Beni kırmadı. Bütün bir gün onunla Sinan ve geçmiş mücadele üzerine söyleştik.



Şirin’in saçlarının hemen tümü ağarmıştı., ama içinde gencecik, Sinan’a aşık bir kız yatıyordu.



Bu gün Türkiye’de mücadele belirli bir noktaya gelebildiyse yaşamlarını seve seve bu uğurda verenlerin uğraşları sonucunda oldu bu. Onları bir de sevdalı yürekleriyle okurlara tanıtmak istedim.



Şirin’le söyleşi:



Sinan’ı nasıl tanıdığını bize anlatır mısın Şirin?



-Onunla ilgili olarak yazdığım kitapta ilk tümce ‘Sinan kim’ diye başlıyor. Bir arkadaşım bana ‘ODTÜ’de Sosyalist Fikir Kulübü Başkanı Sinan oldu, biliyor musun’ dediği zaman ‘Sinan kim’ diye sormuştum, şaşırdı, ‘Tanımıyor musun’ dedi. O kadar ısrar etti ki, ben de esmer, bıyıklı, uzun boylu biri mi dedim. Tabi o sırada çevrede bu tipte bir çok insan vardı.

FKF’de (Fikir Kulüpleri Federasyonu) kitaplık sorumlusuydum ve yayınların dağıtımıyla da ben ilgileniyordum. FORUM Dergisi’nin ODTÜ’de dağıtımını da yapıyordum. Bir gün okula dergileri götürürken Arif diye bir arkadaşın yanında genç birini gördüm, selamlaştık. O çocuğun ne kadar güzel güldüğünü düşündüm, ama onun Sinan olduğunu yine bilmiyordum. Dağıttığım dergilerin paraları bir türlü gelmiyordu. Onları toplamak için yine okula gitmiştim, kantindeydim. Orada daha önce Sinan zannettiğim biri oturuyordu. Ona Sinan diye bağırdım, çocuk geldi, biliyorsun ben Sinan değilim dedi. Ben de önemli değil, sen FKF üyesi değil misin, dergilerin parasını istiyorum dedim. Tamam ben seni onlara götüreyim dedi, Sosyalist Fikir Kulübü’nün odasına gittik ama orada kimse yoktu.

ODTÜ’de Behice Boran’ın bir konferansı vardı. Oraya gittiğimde konferans başlamıştı. Birden ışıklar söndü. Arkadan bir delikanlı yürüdü, durumla ilgilenmeye başladı. Her halde Sinan bu diye düşünmeye başladım. Konferans bitti, marşlar söyleniyordu. O önemde söylenen marşların dizeleri şöyleydi:

‘Ankaranın taştır yolu

NATO üssü sağı solu

Türkiye NATO’dan çıksın

Yoktur bunun başka yolu’

Veya

‘Tanklarıyla toplarıyla gelseler dahi

Sosyalist olacak Türkün ülkesi’



Marşlar söylendikten sonra önümdeki delikanlının omzuna vurdum. Sinan sen misin dedim. Evet, dedi. Şu bizim dergi paralarını verir misin dedim. Tamam, dedi, ama o anda ben paraları yine alamadım Onlar konuşmasını bitiren Behice Boran’ı almış, uzaklaşmışlardı. Daha sonra Çankaya TİP binasında Sinan’la daha iyi tanıştım.



ODTÜ’de, gençliğin Türkiye’deki kalkınmada yeri konulu bir seminere gitmiştim, Sinan da oradaydı. Sinan konuşmacıydı ve çok güzel konuşuyordu. O konuşurken birden bire bir duygu beni arkamdan Sinan’a doğru itti. Ne oluyor diye düşündüm. Açık oturum bitince Sinan salona geldi ve ben sadece merhaba diyerek uzaklaştım. Sinan sonradan, öyle kötü olmuştum ki tahmin edemezsin diyerek açıkladı o andaki durumunu. Onda duygu daha önceden başlamıştı.



“Ezenlere öfkeni, kinini

gözlerini kırparak bakışını

emeğe, emekçilere dipsiz sevgini

bilgini özledim, yeteneklerini

arkadaşlığının enginliğini,

yoldaşlığının yürekliliğini

seni özledim

Sinanca

Ve içimde

Suskun, dinmeyen

Bir feryat

Bir haykırma”



Şirin-Mayıs 1973 Feneryolu



Kim söyledi önce sevdiğini?



-Hiç kimse söylemedi. Aramızda aşk zaten elle tutulacak biçimde akıyordu. İşin en güzel yanı da buydu galiba. Bir gün onların mimarlıkla ilgili bir çalışmaları vardı. Maket yapıyorlardı. Ben de yardımcı oldum. Sonra Can Savran, Sinan ve ben sabahın köründe salep içmeye gittik. Ankara’nın salepçileri meşhurdur. Döndüğümüzde Can bizi ekti. Sevda ortadaydı. Bir eve girdik. Uzun bir koridor vardı. Geride kaldım. Sinan döndü baktı ve geldi bana sarıldı. Kimse bir şey söylemek zorunda kalmadı böylece.



Sinan’ın en belirgin özellikleri neydi abla?



-Karşısındakinin bütün sorununu kendi sorunu gibi algılıyordu. Bütünüyle bir şeyin içine girerdi. Bir işi yarım yamalak yapmasını hiç sevmiyordu. Seviyorsa, sevdalıysa vücudu, ruhu, duygularıyla severdi. Dostsa bütün yanıyla. Yüzüyorsa çok iyi bir şekilde yüzmek, tadını çıkarmak isterdi. İçtenlik dediğimiz olgu onda elle tutulur bir şekildeydi.

Bütün bunları onun sevgilisi olarak abartmıyorum. Bazı insanlar belli ışıklar yayar, Sinan’dan yayılan ışık öyle etkiliydi. İçtenliği, neşesi, kızgınlığı elle tutulurdu, sevinci elle tutulurdu. Çok yönlü bir insandı. Yetenekliydi, çevikti; atikti, sevgililik sırasındaki ilişkileri ise harikuladeydi.



Hiç kavga ettiniz mi onunla?



-Kavga etmedik. Hiç kavga etmedik. Sinan’da vurulduğum yanlardan biri de kadınlara takındığı tavırdı. Tanımadığı kadınlara yapılan hakaretlere bile dayanamaz hemen kavgaya girişirdi.



Gerillaya katılmaya karar verdiği zaman aranızda her hangi bir tartışma oldu mu?



-Siyasi olarak daha önce de çok tartışmalarımız olmuştu. Gerilla sorunu daha sonra çıktı. O sırada ortalarda sadece konuşuluyor olmasına çok canı sıkılıyordu. Kendilerinin Cezayir karıncaları olduklarını söylerdi. Bir çukur var, o çukuru doldurmak gerekir diyordu. Leninist bir partinin oluşmasıyla ilgiliydi düşünceleri. Bence dağa çıkma olayı da bu konuda adım atma ile ilgiliydi. Bu konularda tartışma çıkmadı. Bir ara sevdiğim sende mi herkes gibi bir macera olarak değerlendiriyorsun dedi. Yok dedim, macera olarak değerlendirmiyorum. Hareket buralardan geçecek fakat buralardan başlamayacak. Sizler belki kahraman olacaksınız, sizi imha edecekler.



Nurhak’ta vurulduğunu duyduğun zaman tepkin nasıl oldu?



- Tepkilerim… Beklediğim bir olaydı. İlk radyo haberlerinde duydum. Tek çaresi var acının, bu kavganın içinde olup gerekenleri yapmak. Bu konuda kafam açıktı. Diğerleriyle ayrılık noktalarımı çoktan çözmüştüm. İnsan o sırada gerçekten elinde silahla gidip dövüşmek istiyor. O mücadelede biraz bizi yalnız bırakıp gittiler duygusu da vardı.





“Ölüm sen

Sinansızlık demeksin

-ey yüreğim ne olur

gerçek olmasa-

diğer arkadaşlarımızın da

hayatta olmayışı

Yusuf’un Hüseyin’in

Deniz’in

Ulaş’ın Cevahir’in

Mahir’in

İbrahim’in Alpaslan’ın

Kadir’in

-ah onlarsız yürümek yolda

onlarsız sürmesi güzelim

kavganın-

bir kuşağı

ordan oraya dağıtması işte

kopan fırtınanın

“Ölmek uyumak” diyor trajedi

ölmek uyumak olamaz

hele katledilmek asla

Ölmek bilenmesidir kinimizin

Bilenmesidir bilincimizin

Acılar yüklenip

Koşturmasıdır doludizgin

Hayatı kazanmaya

Sınıfsızlık uğruna

Ekmek ve özgürlük için”



Şirin-Mayıs 1975 Feneryolu





Sinan’ın öldürülmesinden sonra Şirin mücadeleden uzaklaştı, kendi yaşamını örgütlemeye girişti gibi bir takım sözler çıktı. Yıllar sonra görüyoruz ki ak saçlı da olsa Şirin bir siyasi hareketin yöneticilerinden biri. Sen bu konularda ne diyorsun?



-Türkiye siyasi mücadelesinde ayakta kalmış kadınlar diye bir liste çıkarıldığında hareketi bırakmak bir yana dursun bunun adı bile edilemez benim için. Belli prensiplerden hiç ödün vermedim. O lafları edenlerin hemen hemen hepsi ise mücadeleyi zaten bıraktı. Gerekirse isim isim açıklamak olanaklı.

O sıralarda yer altında gibiydim. Açık etmek de gerekmiyordu. Prensipli davranıyordum. İçerideki herkesi de ziyaret ettim ve onlar da bunu çok iyi biliyorlar. Ama bazıları o sıralarda kendilerini dev aynalarında görüyorlardı. Onlardan değildim bu doğru, kim olduğumu da tartışmıyordum zaten. Sonra da belli bir partinin içinde yer aldım.



“Seni sevmekten

kucaklayacak olurdum

dünyayı

yüreğim yetişse de

yetişmezdi kollarım

burukluğunu yaşardık

kollarımıza henüz

eklenmemiş kolların

marşlar, türküler, grevler, şiir

dostlarımız, emekçiler, işçiler, enerji

işgaller, yürüyüşler, uçuşan bildiriler

coplanmak taşlar sürgün

okumak koşmak dizinde uyumak

salep sıcaklığı soğuk kış günlerinin.”

Şirin



Şimdi içinde yer aldığın partinin bir de gerilla örgütlenmesi var. Bunu Nurhak’la birleştirebilir miyiz?



-Benzer ama farklıdır. Benim belki de daha önce Sinan’la yaptığım konuşmada hareket buralardan başlamaz ama buralardan geçer dediğim örgüt meselesiyle ilgili tutumun doğru düzgün hale gelmiş olması diyebilirim. Teorik olarak da o zaman böyle düşünüyordum.



“Yutarak okuduğum

mektupların

mapushaneye yolladığım

portakallar

özlemek olur da

bu kadar olur

dayanmaksa bu kadar

tek yarışımız

kim daha çok sevecekti

-Enner çok ben seviyorum

-Yok benim ener çok seven

birbirini ha buldu

ha yitirdi olacaktık

baştan biliyorduk bunu

çok sevmeyi sen kazandın

sevdiğim

sensiz, seni sevmeyi ben.”

Şirin





Şirin’in politik yaşamı ne zaman başladı?



-Lisede iken 27 Mayısçıydık. Sonra üniversiteye geldiğimde Kapitalist İktisat Düzeninin Tenkidi diye bir kitap okudum ve hayatım değişti. Çocukken babam eve gelip yine memleketlilerimizin malları satılmadı dediği zaman geceleri dua ediyor memleketlilerimizin mallarının satılması için Allah’a yalvarıyordum. Üretimin içindeydim. Mal darlığını, el tezgahlarını tanıyordum. Buldan’lıyım ve Buldan bir dokuma merkeziydi. Genç kızlığımda bağımsız, inisiyatif sahibi biriydim. Lisede yatılı okudum. Politikayla ilgileniyordum. TİP içinde bir çok kişiyi tanıdım. Onlara bu işin oyla mı olacağını sanıyorsunuz diyor, eleştiriyordum. İlk katıldığım eylem işçilerle ilgili bir yürüyüştü. Kozlu’da polisler üç işçiyi öldürmüşlerdi ve onu protesto yürüyüşüne katılmıştım.



“Bağlılığı şavkıyacak onun

yarınlardan

-Sadakati türkülerin-

‘Gencidin tezidin, sıra

bilmezdin’

yarınlarda şavkıyacak evet

Öfkesi baldan tatlı işçilerin

Bu gün kınından çıkmayan

Çağıltısı

Evet işçilerin çağıltısı

Sense uğultusunu yaşadın

Dağların

Serin sulardan geçtin aç

Açına

Üretim

Ve suskun yoksulluk balkırdı

Tarlalardan

‘Yarelerim tuz içinde

kanıyor’ şimdi

gövden her zaman bir çınar

kadar güzel

ve gözlerin her zaman kara

çam pürüsü, kekik kokusu

dağ çiçekleri

buğulanırdı kararlılıktan

bakıların

ölmek var’ın dönmek

yok’un has çocukları.”

Şirin



THKO içinde yer aldın mı?



-Almadım. FKF gençlik teşkilatı kuruculuğu yaptım. TİP’e girdim. Sonra TİP’in sosyalist bir parti olmadığının ayırtına vardım, ayrıldık. 12 Mart geldi. Doktorcu denilen grubun toparlanması içinde yer aldım. Vatan partisi kurulduğunda reorganizasyon toplantılarına katıldım. Vatan Partisi’nden ayrılıklar olunca Sosyalist vatan Partisi kurucuları içinde yer aldım. Sonra da SVP’li olarak içeri düştüm. 12 Martta beni İstanbul’da yakalayıp Ankara’ya götürmüşlerdi. 12 Eylül’de ise Ankara’da yakalayıp, İstanbul’a götürdüler. Daha sonra yurt dışına parti kararıyla çıktım. Burada gördüğün gibi mücadele devam ediyorum.”



Şirin ablayla Duisburg’un sisli akşamında biraz daha konuştuk.Gençliğin mücadelesinin çığ gibi büyüdüğü ve neredeyse tüm ordu ve polisin gençlerin arkasından koştuğu günlerin anıları içinde onu bırakıp uzaklaşırken Sinan’ı bir kez daha andım.

O güzel insanların ölmediklerini bir kez daha anlamıştım.



“Oysa devrim daha bir

atımlık uzakta

-çünkü sevda sağlam, çünkü

direngen sevda-

yaşadım, taştı hatta

yüreğim

tanıdım huylarını sevdiğim

dokundum bağrıma bastım

bölüştüm merakını

sevincini biriktirdim

ömrümün ambarına

gün oldu yalnız kaldım

yumruklarımla

yürüdüm yürüyorum

arkadaşlarla

dünyayı değiştirmeye

katılıyorum

gururla taşıyorum acılarımı

hemcinslerim ki

benziyor acıları acılarıma

coşkular devşirmeyi

unutmuyorum

ve artık

elinden tutup seğirtiyorum

zeytin ağaçlarına. “



Şirin mart 1989

Duisburg



Şirin yıllar sonra Sinan’ın mezarının yanına uzanacak. Orada son bulacak ayrılık. Orada sürecek sevda.



Önlerinde saygı ile eğiliyorum.



A.Kadir Konuk

Nisan 2009

alem - 26/4/2009 Saat 13:04

Bu yazı dava edildi ama davayı Ilhan Selçuk kazandı.

HANGİ PEZEVENK

İrticanın Dibi Yoktur...... ../ İlhan Selçuk

> Amerika Irak'ı işgal ederken ne düşünüyordu:
> Diktatör Saddam 'i devireceğiz, yerine demokrasiyi
> kuracağız; halk bizi çiçeklerle bekliyor...
> Ne oldu?.. Irak nerdeee?.. Demokrasi nerdeee?...
>
> ***
> Amerika bir yandan Irak'ı işgal ederken öte yandan
> Türkiye için ne düşünüyordu?
> .
> 'Ilımlı İslam Devleti Modeli...'
>
> Kafaya bak sen!..
> Irak için demokrasi...
> Atatürk 'un kurduğu laik Türkiye Cumhuriyeti için
> İslam Devleti Modeli...
>
> ***
> Amerika'nın Irak'a donuk projesi fos çıktı...
> Peki, Türkiye'ye donuk projesinden ne haber?..
> Gelen giden
> haberlere, yorumlara, aklıevvellerin el
> altından ve üstünden tezgâhlanan söylentilerine
> bakılırsa,
> Amerika'nın aklı başına gelmeye başlamış....
> Diyorlarmış ki:
> - Ilımlı İslam Devleti Modeli macerası hem
> Türkiye'ye uymadı, hem Amerika'ya zarar verdi...
>
>
> ***
> İslam kutsal bir dindir...
> Ama, ister ılımlısı olsun, ister radikali, 'İslam
> Devleti Modeli' nin gerçek adı nedir?..
> Tek sözcük:
> İrtica!..
> Peki, irtica nedir?..
>
> ***
> İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad Tahran
> sokaklarında kadın avına çıkmıştı...
>
> O kadının başörtüsünden taşan saçı, bu kadının
> türbanından taşan perçemi tesettüre uygun muydu,
> değil miydi?..
> İrtica budur!..
>
> Ama, irtica elbette bu noktada da durmaz...
> Ahmedinejad ayni günlerde eski ve yaşlı kadın
> öğretmeninin elini öperken fotoğrafçının objektifine
> yakalanmasın mı!..
>
> İran'daki Hizbullahçılarda tepki kıyamete
> dönüştü....
>
> ***
> Mürteci ne diyordu:
> - Müslüman İran halkı, şeriata aykırı bu tür
> davranışları affedemez!..
> İrticainin dibi yoktur!..
> İslam Devleti'nin ılımlısı, yumuşağı, serti
> olmaz!..
> Allah adına ahkâm kesmek bir devletin düzeninde ağır
> basmaya başladı mı, insan silinir gider...
> İnsanin yerini kim alır?..
> Mürteci!..
>
> ***
> İşin en kotu yanı, yüce Allah, Hazreti Peygamber,
> Kuranıkerim adına konuşan mürteci sürüsünün devlet
> düzeninde iktidarı
> ele geçirdikten sonra, gün geçtikçe azmasıdır...
>
> Bu takımdan biri, yolda yürüyen Bektaşi'nin
> ensesine okkalı bir tokat vurmuş...
> Baba hızla donup bakınca açıklamış:
> - Ne bakıyorsun Erenler, bu tokat Allah'tandı. ..
>
> Bektaşi:
> - İmanım, demiş, elbette öyledir; ama Allah'ın bu
> işi hangi pezevengin eliyle yaptırdığına
> bakıyorum...
>
> Ilımlı İslam Devleti mi?..
> Amerika bu isi hangi pezevenk marifetiyle Türkiye'de
> tezgâhlamak istiyor..
>
> PEZEVENK 'İN
> TARİFİNİ AŞIK ERBABİ NE GÜZEL
> AÇIKLAMIŞ
>
> ÂŞIK ERBÂBİ'den
>
> PEZEVENK
>
>
> Dünya ahvâlinden
> haberi yoktur
> Sohbeti din ile
> açar pezevenk
> Komşusu aç iken
> kendisi toktur
> Sanki melek olmuş
> uçar pezevenk
>
>
> Karanlık işlerde zıplama
> ister
> Evine granit
> kaplama ister
> Dünya mektebinden diploma
> ister
> İnsanlık dersinden kaçar
> pezevenk
>
> Herkesin kabına çeşmesi akmaz
>
> Erkek sinekleri hareme sokmaz
>
> Fakir komşusunun yüzüne bakmaz
>
> Selâmsız sabahsız geçer pezevenk
>
>
>
> Sanırsın Allah'la akte oturmuş
>
> Cennete giderken macun uuupsürmüş
>
> Hûriler'i dizip işi bitirmiş
>
> Şimdi gılmanları seçer
> pezevenk
>
> Aydınlığa düşman yobazın dölü
>
> Hû
> çekerken şişmiş ağzında dili
>
> Erbâbi, ülkede bunlardan dolu
>
> Durmadan zehrini saçar pezevenk
>
>
> Âşık ERBABİ

.

simge - 26/4/2009 Saat 18:36

Şirin
Ahmet Altan - 26.04.2009

Duvarları lambri kaplı küçük bir Alman pastanesinin tahta masasında oturmuştuk son kez karşılıklı.

Birbirimizin yüzüne bakmıştık.

Onun saçları daha da beyazlaşmıştı.

Yüzü hiç değişmemişti.

Yürüyüşü, giyinişi de öyle...

Sanırım o, Sinan vurulduğu gün bir daha yaşlanamayacak biçimde yaşlanmıştı ve bir daha hiç değişmedi.

Hep öyle kaldı.

Biz ilk tanıştığımızda o daha otuzuna varmamıştı.

Feneryolu’nun arka taraflarında bir bodrum katında yaşıyordu, toprak bir bahçesi, bahçesinde birkaç cılız ağacı vardı.

Sabahlara kadar otururduk.

Hepimiz bağıra çağıra konuşurduk.

Saat başı çay demlerdi.

Sonra gecenin bir vakti o kalın defterlerinden birini açardı.

Yazdıklarını okumaya başlardı, yazılarının arasına kattığı şiirleri...

Çok güzel yazardı ve insanın içine işleyen sesiyle inanılmaz biçimde etkileyici okurdu şiirleri.

İsmet Özel’i, Lorca’yı okurdu.

İsmet Özel’in mısraları benim içimde Şirin’in sesiyle kaldı.

Hep o sesle.

Onun sesi, kalın kadifeden bir kumaş gibi sarardı bizi, ısıtırdı, her şey değişir bir sese dönerdi, kımıltısız durur ve dinlerdik.

Birden susar ve “ben bir çay demleyim” derdi.

Yerde bir kilim vardı, duvara dayanmış bir sedir, eski bir koltuk.

Ben sigara içerdim.

Balkon kapısını açardı, Buldan işi bir şala sarınırdı.

Buldanlıydı.

Neşeli olduğunda Buldan ağzıyla konuşurdu.

“Elektrinkler şakır şakır yanıyo, deniz treni suyu yararaktan fışır fışır gidiyo...”

Kocasını dağda vurmuşlardı.

Resmi bir köşede dururdu.

Olağanüstü yakışıklı, beş dil konuşan, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nin parlak öğrencisi, bir baskında “faşistlerce” merdivenden aşağı yuvarlanan TİP’li Adnan Bey’in oğlu Sinan, “halkı” için Nurhak dağlarında jandarma kurşunuyla ölmüştü.

Bir seferinde Sinan’ın ölüm haberini nasıl aldığını anlatmıştı.

Duyduğunda nasıl yere çöktüğünü.

“Aylarca tek başıma sinemalara gittim” demişti, “insanlardan, hayattan, gerçeklerden kaçtım, sinemalara, karanlıklara sığındım.”

Bunlardan konuşurken bizim yüzümüzün bulutlandığını, gözlerimizin kısıldığını görünce, bizi üzdüğünü düşünerek gizli bir utanca kapılır “ben bir çay koyayım” derdi.

Mutfaktan döndüğünde bir türkü söylemeye başlardı.

Hayatımda onun kadar güzel türkü söyleyen kimseye rastlamadım.

Sesi çok güzeldi, biliyorum sesi güzel çok insan vardır ama onun sesinde başka bir “şey” daha vardı, dağlarda vurulmuş bir sevgilinin ardında bıraktığı, söylenemeyecek, anlatılamayacak o büyük yalnızlık belki, hiçbir zaman, hiç kimseyle paylaşılamayacak derin keder belki, kelimeler gelmeyecek yalnızca “sesle” anlatılabilecek bir ıssızlık belki... O türkü söylediğinde, onun yalnızlığının ve kederinin bir çaresi, bir ilacı olmadığını hissederdiniz.

Susardık öyle.

Sonra alabildiğine vahşice bir tartışmaya girerdik solculuk üzerine, Marks, Engels, Lenin, Troçki, Plekhanov, Luxembourg isimleri havalarda uçar, kitaplardan paragraf paragraf alıntılar yapılır, can acıtıcı iğnelemeler, suçlamalarla karşılıklı olarak hırpalardık birbirimizi.

Kaçınılmaz olarak laf Kollontai’a gelirdi.

Esas kanlı çatışma orda çıkardı, “komünizm ve kadın hakları”... Ben tam bir “maço” kalırdım, onlar da beni yerden yere vururlardı.

Ben de onları kızdırmak için, “kadınların cinsel özgürlüğünü” savunan ve bu özgürlüğü kullanmaktan da geri kalmayan Kollontai için Lenin’in söylediğini tekrarlardım.

– O bahriyelisiyle yetinsin.

Beni, “kafama bir şey atmakla” tehdit ederdi.

Onun kocasını dağda vurmuşlardı.

Deniz’i, Yusuf’u, Hüseyin’i asmışlardı.

“En sertleri Hüseyin’di” diye anlatırdı Şirin, “en sevecenleri Yusuf.”

Onları anlatırken ağlardı.

Dün Şirin’i de Karacaahmet’ten uğurladılar.

Cenazesine gidemedim.

Gazetede sabah toplantısı yapıyordum o saatlerde, gündem maddelerinden biri “Şirin Cemgil’in” cenazesiydi, sustum, sesim titrer diye bir şey söylemedim, önüme baktım gözlerimi görmesinler diye, “cenazesinden” bahsettikleri “yaşlı kadının” aslında “genç bir kız” olduğunu, saçlarının çabuk ağardığını, hep beyaz saçlı genç bir kız olarak yaşadığını söylemedim, onu tanıdığımı, ömrümün en güzel bölümlerinden birini kalabalık kahkahalar, kavgalar, gözyaşları ve türkülerle onun evinde geçirdiğimi anlamadılar.

“O gitti” diye geçirdim içimden.

Hiç düşünmemiştim bir gün Şirin için “o gitti” diye yazacağımı, böyle şeyler düşünülmez, bugün benim konuştuğum, tartıştığım, güldüğüm birçok insanın da bir gün benim için “o gitti” diye yazacakları akıllarına gelmeyeceği gibi, akla gelmez böyle şeyler.

Çiçek gönderdim cenazesine.

Bazen ona çiçek uuupsürürdük, çiçekleri göstermemeye çalıştığı bir sevinçle alır, vazoya yerleştirirken de bizimle “küçük burjuvalar” diye dalga geçerdi.

En son bir Alman pastanesinde tahta bir masada karşılıklı oturmuştuk.

Saçları biraz daha beyazlaşmıştı.

Ve, her zamanki gibi yalnızdı.

simge - 26/4/2009 Saat 18:45

Ece TemelkuranKıyıdan

26 Nisan Pazar 2009

Seyfi

Ben Seyfi’yi tanıyorum. Seyfi’yi sen de tanıyorsun. Hatırlarsın sen onu, kaç bin kere gördün yüzünü. Haberlerde gördün, büyürken gördün. Ölürken görürsün hep, hatta bak ölüsünü sen onun çok gördün. Yerde dizerlerdi hani, dizi dizi. Hatırlasana canım! Sen Seyfi’yi iyi tanırsın. Canım sen de, Seyfi işte! Hani dün de haberlerde 14 yaşındaydı, dipçikle dövülüyordu ve tekmeleniyordu yerde. Bildin mi Seyfi’yi?
Çıkaramadın mı hâlâ? Hatırlasana canım, Beyrut’taki Şatila Kampı’nın kapısında İsrail ordusu bekliyordu. 1982 yazıydı. İçeri Hıristiyan Falanjistler girdi ve Seyfi’yi vurdular. Kaç Seyfi öldü o gün? Yüzlerce mi? Kimse saydı mı Seyfileri o gün? Benim tahminim o ki Seyfiler saymakla bitmez. Aynıydı yüzleri, hepsi aynı bizim Seyfi.

Buenos Aires ve Seyfi
Sen Seyfi’yi çıkaracaksın, yardım edeceğim ben sana. Dokuz yıl önceydi. Yine böyle bir bahar. Buenos Aires’teydi Seyfi. Ben çok iyi hatırlıyorum bak, sen de hatırlayacaksın. Buenos Aires’e giden ana arterlerden birindeydik. Barikatlar kurulmuştu. Seyfi’nin elinde bir taş, karşısında panzerler. Seyfi öylece durdu ve bir polis Seyfi’ye nişan aldı. Küt dedi yere düştü Seyfi. Hah, işte o yere düşendi Seyfi.
Bildin sen onu.
Bak şimdi daha iyi çıkaracaksın. Dört yıl önceydi, Karakas’ın tepelerinde, Venezuela’nın gecekondu mahallesinde de vardı Seyfi. Tepelerden şehrin merkezine doğru koşuyordu. Ağzı yüzü dağılıyordu ve kaybedecek hiçbir şeyi yoktu. Ayakkabıları bile yoktu Seyfi’nin. Tam 14 yaşındaydı, çok iyi hatırlıyorum. Siyahtı yüzü ve dişleri o yüzden gülüyor gibi çoktu. Seyfi gülmüyordu aslında.

Zimbabwe ve Seyfi
Seyfi şimdi nerede mi? Sri Lanka’da duymadın mı? Aynı gün Hakkâri’de. İnanır mısın, aynı gün Bağdat’ta öldü Seyfi. Süleymaniye’de yaralanıp düştü ve Zimbabwe’den Güney Afrika’ya kaçarken dikenli tellere takılıp yakalandı. Darfur’da da görmüşler Seyfi’yi, Ömer El Beşir’e karşı kaldırıyormuş yumruğunu, bilekleri incecik tabii. Her zamanki gibi. Ensesi terli ve gözleri bağırmaktan yaşarmış.
Sen Seyfi’yi çıkaracaksın. Dün daha sokakta gördün. Elleri ceplerindeydi. Pantolonu kısalmış, yenisini alamıyor diye kızgın. Bu kadar dert varken matematik testinin soruları kafasına girmiyor diye sinirli. Sigaraya başlamış, alacak parası yok ona kafası bozuk. Rojin’i belki bu yaz nişanlarlar, nereden bileceksin, ona canı çok fena sıkılıyor. Okulu bıraksa bir türlü, bırakmasa başka türlü.
Annesi hep hasta ve babasının ciğerleri yıllardır fena. Ayakkabının burnu patlak, Allah’ın belası hep patlar. Saçlarına bakıyor vitrinlerde. Bir tek saçlarını düzeltebiliyor çünkü Seyfi bu dünyada.

Check-point ve Seyfi
Bir sürü hikâye var Seyfi’nin kafasında. Gördükleri var, duydukları var. Daha yedisindeydi, babasını sürükleyip uuupsürdüler önünde. Dedesine pislik yedirdiklerinde kaç yaşındaydı? Yoksa çok anlatıldığı için gördüğünü mü zannediyor?
Geçen sefer nasıl da check-point’ler kurmuşlardı Şemdinli’de! Ortadoğulu çocuklar, Beyrut’tan Diyarbakır’a, nereden bilirler check-point kurmayı? Hayattan başka türlü hesap sorulamayacağını ne zaman öğrenirler? Çok merak ediyorsan, onu Seyfi’ye soracaksın. Allah’ın belası bu dünyaya taş atmaktan başka çaren kalmaması neymiş, kurcalıyorsa kafanı, Seyfi’nin karşısına oturacaksın, anlattıracaksın.
Dipçik darbesi nasıl olur? Ortadoğu’da bir çocuk olarak öldürülmek nasıldır? Karnına kafana tekme aldığında dönüp kimden hesap sorarsın, sorabilir misin, soramazsan ne yaparsın, annen nasıl ağlar?.. Bunların cevabı hep Seyfi’de. Yahu sen bu Seyfi‘yi çıkaracaksın. Biraz zorla hele, sen Seyfi’yi hatırlayacaksın. O çünkü seni hatırlıyor. Hiç unutmuyor senin onu unutuşunu...

Waris Dirie - 28/4/2009 Saat 09:56

“Sevgili Rakel,
Sizi tanımıyorum ama acıyı, o gururla taşınan acıyı tanıyorum.
Sevgilinin kurşunlanmasının yarattığı o yoğun, o hiçbir yerlere
sığdırılamayan acıyı. Ama asla kurşunlanamayacak olan sevgiyi de.
Benim sevgilimi yıllar önce 1971’ lerde Nurhak’ta kurşunlayan ellerle,
sizin sevgilinizi 2007’de İstanbul’da kurşunlayan ellerin arkasında
duran karanlığı da tanıyorum. Buna karşı duran bizlerin bütün yer
yüzünü kaplayan kardeşliğini tanıdığım ve yaşadığım gibi.
Yer yüzünde sessiz çığlıkların yansıdığı yerler çok ve sessiz
çığlıkları hatırlatan tarihler de saymakla bitmez. Yıllar öncesinde
ve zamanımızda yaşanan soykırımlar, katliamlar, işkenceler, paylaşım
savaşlarının bombaları vb. vb. Kendimizin doğrudan yaşadıklarımız bir
yana, doğrudan yaşamadığımız insanlığın çektiği acılar bazen bir
kitaptan, bir filimden, bir fotoğraftan veya bir müzikten çıkarak
ulaşıyor insana. Ya da kendi anılarımızdan, her hangi bir çağrışımla
çıkıp geliyorlar karşımıza, gerçeğe tutkulu bilincimizin bir yerinden
süzülüp çıkıveriyorlar önümüze. Elbette yalnız acılar değil ulaşan,
sevinçler, mutluluklar, devasa üretimler, buluşlar, destanımsı
direnişler ve sevgi...
Sizin mektubunuz da bir gazeteden ulaştı buraya ve bana. Düşündürdü,
kıvandırdı, içimdeki duyguların bazılarıyla rezonanslar oluşturdu.
Bunları size ulaştırmak ve ağlayarak okuduğum derin ve anlamlı
mektubunuza katıldığımı, acınızı paylaştığımı yazmak istedim.
Tanımıyor da olsam sizi ve çocuklarınızı bağrıma basar, sevgiyle
gözlerinizden öperim Rakel.
Şunu da eklemeliyim, büyük şair Nâzım Hikmetin dediği gibi: “Çin’den
İspanya’ya, Ümit Burnu’ndan Alaska’ya kadar,/her mili bahride her
kilometrede dostum ve düşmanım var/Dostlar, ki bir kere bile
selamlaşmadık/aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için
ölebiliriz” Eşiniz Hrant da böylesi bir ekmek, böylesi bir hürriyet
ve böylesi bir hasret için ölümü göze alan tanışmadığımız
dostlardandı.
Selamlar... Sevgiler... Dostluklar...

Şirin Cemgil 6 Şubat 2007 Duisburg/Almanya

Waris Dirie - 28/4/2009 Saat 09:59

PKK terör örgütü” demek kolay...
Ahmet Altan - 25.04.2009


O görüntüleri izlediniz mi?
Geniş bir kırlıkta, elli altmış çocuk “gösteri” yapıyorlarmış, “ağır teçhizatla” olay yerine gelen Özel Harekâtçı polislere taş atıyorlarmış.
Oraya hiç polis gitmese ne olacak?
Çocuklar biraz bağırıp dağılacaklar.
On üç on dört yaşında çocuklar bunlar, “gösteri” yaptıkları yer koca bir kırlık.
Yok, olmaz, Kürt çocukları gösteri yapamaz, kırlarda bağıramaz.
Polisler tazyikli suyla, ellerinde tüfeklerle çocuklara saldırıyorlar.
Polislerden biri, on dört yaşındaki çelimsiz bir oğlanı yakalıyor, yere yıkıyor...
Ve başlıyor başına dipçikle vurmaya.
Öldüresiye vuruyor.
Hiçbir neden yok vurması için.
İçindeki nefrete hâkim olamadığından vahşice dipçikliyor küçük oğlanı.
Sonra bir başka polis de çocuğu döveni tebrik ediyor.
Bunlar öyle bir polisin, iki polisin vahşeti değil.
Güneydoğu’da devlet böyle.
Bir halka karşı böyle bir nefret, böyle bir kin, öfke duyan bir devlet orayı nasıl yönetecek?
Ayrıca da neden yönetsin?
Neden Türkiye, böylesine nefret ettiği bir halkı yönetmek için dirensin?
Onları, küçük çocuklarını bile yerlere yıkıp dipçikleyecek, kafatasını çatlatacak kadar “düşman” görüyorsanız, orada kalamazsınız.
O sahneleri seyreden herkes bir Filistinlinin kolunu taşla ezip kıran İsrail askerlerini hatırladı.
Hindistan’da, göstericileri soğukkanlı bir şekilde makinelilerle tarayan İngilizleri hatırladı.
Bu devlet “Kürtleri” kendinden görmüyor.
Onun için bir “işgal gücü” gibi davranıyor orada.
İnsanları öldürüp kuyulara atıyor, köyleri yakıyor, çocukları hapishanelere dolduruyor.
Barışa en yakın olduğumuz “sakin” zamanlarda ise yerlere yıkıp kafasını dipçikle ezmeye kalkıyor.
Bu son olayı, kameralar orada olduğu için görebildik.
Kameraların önünde bile böyle davranıyorlar.
Bir de kameraların olmadığı dağ köylerini, mezraları, ıssız sokakları düşünün, oralarda kim bilir neler yapıyorlar.
Size böyle davransalar, sizin çocuklarınızın kafalarına dipçikle vursalar, ne yapardınız?
Kim koruyacak o insanları?
Anlıyor musunuz bu savaş neden yirmi beş yıldır sürüyor?
Anlıyor musunuz öleceklerini bile bile o Kürt çocukları neden dağlara çıkıyor?
Çıkarlar.
Ne yapsınlar?
Canlarını, namuslarını, çocuklarını korumak için onlara bir imkân tanımazsanız ne yapsınlar, kime güvensinler, neye sığınsınlar?
Dağlara gidiyorlar onlar da.
“PKK terör örgütü” diye yazıyor gazeteler, politikacılar böyle söylüyor.
Ben de dahil birçok insan “PKK artık savaşı bitirsin” diyor.
“PKK terör örgütü” demek kolay.
İnsanları enselerinden vuran JİTEM ne peki?
Çocukların kafalarını dipçikle ezen Özel Harekât ne peki?
Yaptıkları “terör” değil mi bunların?
Sen bir halka, çoluk çocuk demeden terör uygularsan, o halk ne yapacak?
Nasıl koruyacak bu insanlar kendilerini?
Bana bunu söyleyin...
Bana bu insanların çocuklarını nasıl koruyacaklarını söyleyin.
Bir halkı toptan düşman bellersen, köylerini yakar, kadınlarına hakaret eder, adamlarını hapse atar, çocuklarının kafasını dipçiklersen, o halk dağa çıkar.
Çıktı da...
Ondan sonra yıllarca savaşır daha fazla insanın ölmesine neden olursun.
O görüntüleri, o korkunç vahşeti, o vahşetten polislerin duydukları memnuniyeti televizyonda izledikten sonra bu devletin oraları yönetemeyeceğini düşündüm, ayrıca yönetmeye hakkı olmadığını da.
Oralara gidip “ben senin devletinim” diyorsun, bu mu onların devleti olmak?
Yüzde doksanı Kürt olan şehirlerde, silahlı askerleri “Türklüğe” vurgu yaparak, onlara “sizi silahla ezeriz” mesajı vererek yürütmek mi onların devleti olmak?
Ne istiyor bu devlet?
Savaş mı? Barış mı?
Bütün bir halka zulmederek savaşı kazanamazsınız, tarih boyunca kimse kazanamadı.
Ordulara karşı savaş kazanılabilir ama halklara karşı savaş kazanılamaz.
Barış mı istiyorsunuz?
Çocukların kafasını dipçikleyerek “barış” olmaz.
Zalimler ne savaşı kazanabilir, ne de barışı...
O çocuğun kafasına dipçikle nasıl vurduklarını gördüm ben...
O topraklar senin olsa ne olur, senin olmasa ne olur.
O topraklar senin olabilir ama o halk senin değil.
Çocuğunu dipçiklediğin halk ne senin olur, ne seninle olur.
Oraların kırlarında çocuklar vurulmadan, dövülmeden, dipçiklenmeden koşabildiklerinde, gülebildiklerinde, oynayabildiklerinde orası, bunu kim sağladıysa onun olur.
O zaman da o toprakların yüzlerce yıldan bu yana bilinen adını bile söylemekten korkmaz, yürek rahatlığıyla Kürdistan der, oturur o çocuklarla bir şarkı söyler, Ahmet Arif’ten bir şiir okursun.


[tarihinde düzeltildi 28/4/2009 Saat 09:59 Yazar Waris Dirie]

SORGUL - 29/4/2009 Saat 00:32

BERÇELAN’DA SESSİZ ÇIĞLIK


((Bugün 23 Nisan neşe doluyor insan))

Bizim oralarda ölüm kokuyor nisan...

Çocuk olmak önce ölümü tanımakla başlıyordu Mezopotamya da...

Bir 14 yaş daha yarım kalmışlığıyla yitirilmişti Hakkâri de... Tabutuna kurmanci kan kokusu sığmamıştı, tüm şehir mezarı olmuştu ve tüm halk ağıtına ses olmuştu... Abdulsamet’in...


Orantısız yaşam bağışlanmıştı önce ona... Ama farkında olmadan büyümüştü bunun belki de ta ki şiddetin en olmazını bedeninde hissedene kadar...

Bir gaz bombasından kaçarken... Ömründen uzaklaşıyordu. Ne o biliyordu ne ona bakan gözler... Ne de Katramas Deresi... Su utanıyordu ilk defa berraklığından, saflığından, temizliğinden...

Hazmedilmeyen seçim gerçeğinden kaybedişlerinin gerçeğinden sonra başlatılan saldırı orantısı tüm çirkef orantısızlığı ile bütün Mezopotamya da bütün halka karşı onlara göre paylaştırılıyor... Bütün tc medyasında saat başı verilen haberlerde kendilerinin kullandıkları çocuklarımızı bizim kullandığımı konuşarak haber yaptıklarını sanıyorlar... Ama akp’nin unuttuğu bir şey var ortada... Bir kilo bulgur, bir paket makarna, birkaç çuval kömüre kanıp oyunu satmayan bir halkın çocukları kaç paraya, kaç şekere, çikolataya sizin panzerlerinizin üstüne yürür? Sadece bütün cesaretleri ceplerinde sokaklarda ezilmişliğin, yoksayılmışlığın gerçeğiyle tükürebilirler geçtiğiniz yollara o kadar...

Abdulsemat...

Tek suçu Kürt olmak...

Gözlerini yumdu ötekileşmiş suçuyla... Hakkâri bugün çocuk kokuyor, avaşin daha da hırçın akıyor... Tüm yitenlerin yüzü yıkandı bugün bir daha...
Berçelan yaylası yamaçlarında ölüm sessizliği çığlık atıyordu, Hakkâri sağırıydı doğacak güneşin... Bir tabut taşınıyordu... Ufak bir tabut... İçine sığan bedeniydi... Düşleri saçılmıştı berçelan’dan avaşin sularına...


Utanç yüzü maskeli elleri siyah cellâdındı bugün...

Suç biraz da bizim... Olması gereken önceliğimiz susmamak olmalı artık...

Yitip gidenler barış çığlığı ağızlarında, güneşli günler bakışlarında gittiler... Biz susarak gözyaşı dökerek yaşatmamalıyız varlıklarını...

Yaşamalı(mı) halkların kardeşliği.

roniya ((esra mayda ))

http://www.gunlukgazetesi.com/haber.asp?bolumid=24


http://www.gundem-online.com/haber.asp?haberid=71324 ( video görüntüleri )

Waris Dirie - 5/5/2009 Saat 16:05

MAKUL İŞÇİLER İÇERİ

-Müdürüm, alana 50 işçi daha alabilir miyiz?
-Makullerse al içeri.
-Makul değillerse?
-At tokadı.
Evet, 1 Mayıs 2009’a damgasını vuran diyalog bence bu.
Pangaltı, Halaskargazi, Beyoğlu, Bomonti’de makul olmayan göstericileri biber gazı ile uyuşturan, Feriköy’de faşistlerin baltalı keserli desteği ile 1 Mayısçıları savuşturan İstanbul Emniyeti, görevini başarılı bir şekilde gerçekleştirmenin gururu ile rahat bir hafta sonu geçirmiştir umarım.
Ya alana giren makuller, izinliler?
Onlar nasıl bir hafta sonu geçirmişlerdir acaba?
32 yıl sonra “Taksim’i fethettik” mi diyecekler.
“Budur” işte başardık mı diyecekler.
Alana izinlilerin dışında giremeyen, orantısız güç muhatapları, yaralananlar, gözaltına alınanlar, darp edilenler…
Onlar nasıl bir hafta sonu geçirmişlerdir?
Oligarşi makulleri kutsadı.
İşte Habertürk’ün başlığı.
“Bravo sendikalara, bravo Türk Polisi’ne...
Sağduyuları sayesinde Türkiye bir eşikten daha atladı.”
Bu başlık zaten her şeyi açıklıyor.
Alana makul oldukları için girenler, bunun planını 30 Nisan’da yetkililerle yapanlar, alana giremeyenlerin “öteki” muamelesi görmelerine seyirci kalmışlardır.
Sübjektif niyetleri ne olursa olsun, Objektif olarak alana giremeyen göstericilerin “marjinal-terörist-provokatör” olarak nitelenmelerine, darp edilmelerine ortak olmuşlardır.
32 yıl sonra Taksim’e çıkmayı başaranlar(!) “Pirüs Zaferi” kazanmışlardır, kazana kazana…
Aslında bu filmi 1 Mayısçılar 70’li yıllardan beri bilirler.
Örneğin 1976 yılı 1 Mayıs’ında Dev-Genç korteji makullerin muhalefetine rağmen Taksim alanına nicel ve nitel gücü sayesinde girebilmişti.
1977 yılı 1 Mayıs’ında Taksim alanına kimlerin girip kimlerin giremeyeceği tartışmasını “makuller” aylar önce başlatmışlardı.
1978 yılı 1 Mayıs’ı da öncekilerinden çok farklı değildi, alana kimlerin girip kimlerin giremeyeceği konusunda.
Ancak Devrimci Hareketin yüz binlere ulaşan gücü makullerin sübjektif niyetlerini çoktan aşmıştı.
1 Mayıs, Emeğin Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü ise şayet, emeğin iktidarını isteyen sendikaların, solun her renginin, siyasi partilerin, işçilerin, kamu emekçilerinin coşku ile kutlayacağı bir birliktelikte kutlanabilirse tam karşılığını bulabilir.
1 Mayıs 2009, karikatürize edilinmeye çalışılan görüntülerle iz bıraktı; hatırlarda kalan bu.
Tarih tekerrür eder mi?
sorusuna,

Karl Marx’ın yanıtını anımsarsak,
“Evet tarih tekerrür eder.
İlki trajedi, ikincisi ise komedidir.”


MEHMET SÜHA ALPARSLAN-Birgün

mina - 15/5/2009 Saat 21:09


Alıntı:

Bizzat Tanrı gelse

Geçen gün genç bir "Türk" arkadaşıma sordum.

"Tanrı'ya inanıyor musun?"

"Evet"

"Tanrı gelip sana , Kürtlerle Türkler ayrılsa bu ülkedeki bütün insanlar çok iyi yaşayacaklar, çok zengin ve mutlu olacaklar dese, bizzat Tanrı sana söz verse, Kürtlerin ayrı bir ülke kurmasına razı olur musun?"

Sustu.

"Razı olurum" diyemedi.

O zaman ona sordum

"Peki sen aslında insanların iyi ve mutlu yaşamasını istemiyor musun? Asıl amaç bu değil mi?"

Bakışlarından anladım ki asıl amaç "insanların daha iyi yaşaması" değil.

Şimdi milliyetçiler ile ulusalcılar hemen delirmesinler, bu konuşmada vurgu "bölünmekte" değil, bu konuşmada vurgu "insanların daha iyi yaşamasında", bütün bu kavgaların mücadelelerin, savaşların nedenini daha iyi kavranmakta.
Sadece o genç adamla konuşmak bile gösteriyor ki bu ülkedeki siyasi çekişmelerin odak noktası "daha iyi yaşamak" değil.

Benzer bir soruyu öfkeli bir Kürt gence, "Tanrı sana bütün insanların daha iyi yaşayacağına söz verse PKK'nın hemen silahlarını bırakmasına razı olur musun" diye sorarsak belki aynı suskunluğu onda da göreceğiz.

Belli ki başka "amaçlar" yerleşmiş zihnimize.

İntikam, "gününü gösterme", daha fazla toprağa sahip olma, gücü elinde tutma gibi birçok amaç var ve bu amaçlar "insanların mutluluğuyla" çatıştığında biz insanları değil o "kutsal" amaçları tercih ediyoruz.

Bunu anlamanın bu ülkeyi anlamak için iyi bir ipucu olduğunu sanıyorum.

"Mantıklı" çözüm önerilkerine gösterilen "mantıksız" tepkiler belki de bu "kutsal" amaçların altında saklı.

Türkiye bir barış sürecine giriyor.

Barışa çok yaklaştık.

Su şişeden akacak.

Ama suyun geçeceği en son nokta olan "şişenin boynu" şişenin en dar yeri.

Su şişenin dar yerinden akar.

Tıkanması en kolay kısmından.

Ve, burada gerçekten de "insan" kutsal amaçlardan daha çok önemseyen, saçma muhalefete aldırmayan güçlü bir tavıur gerekiyor.

Sadece Deniz Baykal'la, Devlet Bahçeli'nin "barış" ihtimaline gömsterdikleri tepkilere bakarak durumu anlayabilirsiniz.

Onlar sıradan parti yöneticileri, bir liderlik vasıfları yok, herhangi bir sorunu çözmeye de gayret etmiyorlar, tam tersine insanı değil "kutsal amaçları" benimseyenlerin oylarını toplamaya uğraşıyorlar.

Bu, sadece Türk tarafında böyle değil.

Kürtlerin arasında da çok sayıda Baykal ve Bahçeli bulunuyor.

Sorunun çözümüne karşı çıkan birilierin PKK'nın içinde de bulunduğunu sanıyorum.

Karayılan, Hasan Cemal'e "silahlar sussun" derken aşağıda mayınları patlatmanın başka ne anlamı var?

Karayılan'ı "sözüne sahip olmayan, örgütünü denetleyemeyen ve güven uyandırmayan bir adam" durumuna düşürmekten bir çıkarı olmalı o mayınları yerleştirenlerin.

Türk tarafından Cumhurbaşkanı Gül, "barışın öncülüğünü" üstlenmiş gibi görünüyor.

Böylece, Başbakan Erdoğan'ı muhalefetin ateşinden ve milliyetçi oyları kaybetmekten kurtarıyor.

Peki Kürt tarafından bu rolü kim oyanayacak?

Benim görebildiğim kadarıyla bu, Karayılan değil.

Kendi örgütünün "mayınlı tekzipleriyle" karşılaşarak biraz zor çözer bu meseleyi.

DTP içinde de öyle kuvvetli biri gözükmüyor.

Geriye tek adres kalıyor.

Apo.

Geçenlerde bana gelen Apo'nun avukatlarıyla konuşmuştum.

Eğer yanlış anlamadıysam, "bazı önkoşulların yerine getirilmesi halinde" Apo da silahlı militanları sınır dışına çıkarmayı düşünüyor.

Önceki gün bizim sıraladığmız, "barış için kolay önlemleri" devlet gerçekleştirirken, PKK da silahlı militanları sınır dışına çekerse, "Türk ve Kürt Baykallar'ın eli zayıflar.

Barışın önünü o kadar kolay tıkayamazlar.

Türkler arasında Apo'dan nefret eden insanların ne kadar çok olduğunu biliyorum hatta Kürtler arasında da Apo muhalifi çok fazla.

Türkler, Apo'yu ve PKK'yı "düşman" olarak görüyor.

İyi de "barış" kiminle yapılır sanıyorsunuz?

Dostunla barış yapacak haklin yok ya, "düşmanınla" barış yapacaksın.

Alev Er'in olağanüstü saptamasıyla söylediği gibi "kiminle savaşıyorsan onunla barışırsın".

Sadece bir tarafın istediğinin gerçekleşmesi ile de barış olmaz.

Barış, bu ülkedeki bütün insanların daha mutlu, daha özgür ve daha zengin yaşamasını sağlayacak.

Ama kesin barış konuşmalarından önce, barışın konuşulamasını sağlayacak bir "iklimin" oluşması gerekiyor.

Bu da karşılıklı jestlerle olur.

Bence şöyle ya da böyle Apo'yla konuşulmalı ve o jestleri onun yapması sağlanmalı.

Tabii "insanların daha iyi yaşamasını" isteyenler için söylüyorum bunu.

"İnsanların daha çok ölmesini isteyen" Baykallara, Bahçelilere ve onların Kürt benzerlerine lafım yok.

Onlar Tanrı'nın sözüne bile aldırmayacak gibi gözüküyorlar, barış isteyenlerin sözüne neden aldırsınlar.

Ahmet Altan-Taraf

Chaos - 16/5/2009 Saat 17:52

Biz, ara sokaktakiler

İstanbul’un tepelerinde ve uzak, bilinmeyen mahallelerinde oturanlarız biz. İzbe tekstil atölyelerinde ‘görünmeden’ çalışırız, çünkü bizim emeğimiz kayıt dışıdır. Evlere temizliğe gider, zenginlerin duvarlarını sileriz.

Parça başı çalışmayı evlerimize taşır, bir elimizle kundağı sallarken, diğer elimizle dikiş dikeriz.

Amcamızın küçük dükkanında karın tokluğuna çalışırız. Ücretsiz aile işçisiyiz biz.

Çöplere atılan kağıtları toplar, ekmeğimizi kartondan çıkarırız.

İnşaatlarda harç karar, evlerin duvarlarını boyarız.

Pazarda tezgah açar, toptancılara para kazandırırız.

Süpermarketlerde tezgahtar, AVM’lerde kasiyeriz.

Çağrı merkezlerinde telefonlara bakar, bürolarda sekreterlik yaparız.

Sigortasının yatırılmasını istediğinde işten atılanlarız biz.

Düzenli bir iş bulsak bile bir sabah tazminatsız, kapının önüne konuruz.

Krizin yükünü en berbat çekenleriz biz, yaşamları en zehir olanlar. Ekmeğini çıkaracak taş bile bulamayanlar…

Karakoldan nefret ederiz, çünkü biz orada hep dövülürüz. Polisten korkarız, ama dövmek için de fırsat kollarız. Kaslarımız gergin bekleriz.


Geleceğimiz yoktur bizim, yalnızca bugünümüz vardır. Zengin mahallelerine, orada yaşayanlara gıptayla, imrenerek bakarız, ama biliriz ki asla bizim yaşamımız böyle olamayacaktır. Çünkü babamızın da olmamıştır ve çocuğumuzun da olmayacaktır. İşçisin sen işçi kal der yaşam bize, çarkların dönüşü hep bu yöndedir.

Kimi arkadaşlarımız çeteci olur bu yüzden. Düzenin vermediklerini almak için çalar. Şanslı azınlığın içine atlamak için kısa yollar arar. Bozulur, yozlaşır. Kimi arkadaşlarımız devrimci olur, yine bu yüzden. Düzeni yıkmaya çalışır. Şanssız çoğunluğun kaderini değiştirmeye çalışır. Özgürleşir, sınıf kimliğine kavuşur. 1 Mayıs’ta biz ‘ara sokaktakiler’dik. Hep olduğumuz gibi.

‘Makul’ü bozduk, kabımızdan taştık, barikatlarla durdurulamadık. Düzene öfkemizi taşla, sopayla, sapanla, molotofla fırlatıp attık. Polis barikatlarını döven bizim sınıf kinimiz, öfkemizdi. Bankaları biz taşladık.
1996 1 Mayısında Kadıköy’deydik. Tüm meydanı kızıl bir sel gibi kapladık. O zaman işçi saymamışlardı bizi. ‘Vandallar’ demişlerdi. Bu kez Taksim’deydik. Pangaltı’da, Kurtuluş’ta, Tarlabaşı’nda, Cihangir’de biz vardık. Yine işçi sayılmadık.

İşçiler Kadıköy’deydi, kimisine göre. Çünkü bizim yüzümüz fularlıydı. Ellerimiz taşlıydı. Çünkü onların gazı, panzeri, suyu bizi durduramadı. Lanetlendik. Marjinaller dendi bize… Radikaller, illegaller, teröristler… KESK Başkanı “onlar kent yoksullarıydı, sigortasız çalışan işçilerdi, dışlananlardı… Onlar toplumun vicdanıydı” diyerek dik durdu arkamızda. DİSK Başkanı bizim ağırlığımızı taşıyamadı.

Doğrudur, onların düzenine sığmıyoruz biz, çünkü onların düzeni bize hiçbir şey vermiyor. Biz taş sökmeye devam edeceğiz. Yoksun olduğumuz her şey için bir taş saklayacağız cebimizde. Sırtımızdan geçinenlerin, emeğimizi çalanların iktidarını yıkmak için sarsmaya devam edeceğiz. Örgüt gücüyle sistemin temellerine vuracağız.

İşyerlerimizde sınıf kardeşlerimizi aydınlatacağız, onları da ayağa kaldıracağız. Devletin bize yasakladığı ‘işçi’ kimliğimizi gururla sahipleneceğiz. Özgürlüğe giden yolu açacak barikatlar kuracağız. Ara sokaklardan çıkıp meydanlara taşacağız. Meydanlara özgürlük bayraklarını dikenlerin en önünde biz yer alacağız. Biz, ara sokaktakiler, devrim yapacağız.

www.atilimhaber.org

bazu - 22/5/2009 Saat 07:43

Bir Kız Evladın Tanrıya Duası


Sevgili Tanrım,
Artık genç degilim ve arkadaşlarımın anneleri tek tek ölmeye başladı.Arkadaşlarımın annelerinin degerini anladıklarında,
bunu onlara söyleyemeyecek kadar gec kaldıklarını dile getiriyorlar.
Benim hala hayattta olan kusursuz bir annem var.O nun degerini her gecen gün daha iyi anliyorum.Annem degil,ben degi-
şiyorum.Yaşım ilerledikce, onun ne kadar olağanüstü bir insan olduğunu daha iyi anliyorum.
Bu sözleri annemin kendisine söyleyemiyorum ne yazik,oysa duygularımı kaleme almak ne kolay.
Bir evlat kendisine yaşam veren annesine nasil teşekkür edebilir?
Bir cocuk büyütürken gösterdigi sevgiye, sabra ve onca çabaya?Bebekken arkasından koştuğu,asabi bir ergeni anladığı,
her şeyi bildigine inanan üniversite ögrencisini hoş gördügü için şükranlarını nasıl dile getirebilir?Kızının,annesi,nin ne kadar akıllı bir insan olduğunu anladığı günü sabırla bekledigi için nasıl minnet duyulabilir?
Anne olmuş bir evlat hala kendisine annelik yapan bir insana nasıl teşekkür edebilir?
Her zaman ögüt vermeye hazır olduğu halde,istendiginde,yada gerektigindesessiz kalmayı başardığı için...
Binlerce kez söyleyebilecegi durumlarla karşılaşmasına karşın,''Ben sana dememişmiydim?''demedigi için...
Kendisi olduğu için...Sevgi dolu,düşünceli,sabırlıve bağışlamayı bilen kendisi olduğu için,nasıl teşekkür edebilir?
Tanrım;
Senden onu hak ettigince kutsamanı istemekten başka bir şey gelmiyor elimden...
.. ve onun bana örnek olmasında,bana yardımcı olmama şükretmekten başka.Kendi çocuklarımın gözünden,anneminbenim gözümde olduğu kadar iyi bir anne olabilmek için sana dua ediyorum Tanrım.


(Ann Landers)

alem - 23/5/2009 Saat 13:13

alıntı

Ey Kalbim, Laf Dinle Biraz!
Bu kalp, ne laf anlamaz, kafasının dikine giden bir organdır. Vücudumdaki her noktaya söz geçiriyorum, kalp hariç! Terörist ruhlu bir uzuv, yakında diğer organlarımı da kandıracak, birlik olup özgürlüklerini ilan edecekler ondan korkuyorum.
Ey Kalbim, Laf Dinle Biraz!
Kalp
Ne söylersem tersini yapıyor. İbret olsun diye, Taksim Meydanı’nda sallandıracaksın bunun gibi kalpleri, bak bir daha yapıyorlar mı? Sakın sevme diye üstüne basa basa söylediğim kim varsa, hep gidip onlara aşık oldu.
Gözlerim görüyor, gördüğünü yorumlasın diye aklıma ulaştırıyor. Akıl süzgecinden çıkan düşünce, ruhumu uyarıyor: “Dikkat! Bu adam senin kalemin, aman uzak dur, çarpılırsın!” Ruhum da bunu kalbime yolluyor. Buraya kadar sorun yok, anarşi yüreğimde başlıyor. Sanki ona demişler ki, git kollarına atıl! Nasıl bir hızlı çarpmaktır, nasıl bir heyecandır sormayın gitsin. Engellemeye çalışıyorum ama tutabilene aşk olsun! Tutamayınca zaten aşk oluyor.
İşin kötüsü, sevme dediğim adamların tarzları da aynı, en azından önceki yaşadıklarından ders al değil mi? Ama nerede? Hayır, neyine güveniyorsun ki? Sen, eni konu 250 gramlık bir et parçasısın. Yemek diye koysam karın doyurmazsın. Küçücük halinle kime kafa tutuyorsun? Ayrıca çabuk kırılırsın, nazlısın, incinirsin. Parklarda köpeklerini gezdirenleri izlediniz mi hiç? O küçük köpekler ne çaçaron olurlar, boyuna posuna bakmadan, kocaman sokak köpeklerine havlayıp, kafa tutarlar. Büyük köpek de şöyle bir bakar, içinden “üflesem düşersin, hadi git, başımı belaya sokma” der. İşte kalbimin yaptığı tam olarak budur. Boyundan büyük işlere girer, o koca sokak köpeklerine diklenir. Sonrasını tahmin edersiniz. Acaba, köpek eğitim merkezi gibi, kalp eğitim merkezi kurulsa; bu yüreklere beyinden gelen emirlere itaat etmeyi öğretebilirler mi?
Bazen içimden, elimle göğsümü yırtarak açıp, şu kalbi söküp atmak geliyor. Ayrıca ona sevme diyen yok ki, doğru dürüst adamları seç, onları sev diyorum. Yok! Nerede rahatsız, sorunlu tip var, gider bulur. Dünyayı o kurtaracak ya! Sonra onu kim kurtaracak, orası muamma, sorsanız ne olacak der? Aşk için her şeye değer, her acı çekilir der. Sanki acıyı tek başına çekiyor. Sen sadece ağrıyorsun, bu arada bütün vücut seninle beraber kahrediyor. Burnun direği sızlıyor. Gözlerden kanayana kadar yaş akıyor. Akıl fonksiyonlarını kaybediyor. Doğru düşünüp, mantıklı karar alamıyor. Ruh desen depresyonda, bünye çöküyor. Dilde bile tat alma duygusu kayboluyor. Hayatın bütün bağları kopuyor. Sonra toparla bakalım toparlayabilirsen. Zaman geçiyor bu arada, günler, aylar, mevsimler su gibi akıyor. Dışarıda yaşam durup seni beklemiyor ki!
Ne desem olmuyor. Ne söylesem kar etmiyor. Bu kalp işi çok zor. Gönül gideceği yolu kendi seçiyor. Akıl, fikir, el, ayak, ne varsa peşinden sürükleniyor. Hepimiz harap oluyoruz anlayacağınız. Zaten bu son şansı, umarım bu defa doğru kişiyi seçmiştir. Yemin ediyorum, yine aynı yangına tutulursa; durdururum bu kalbi bir gece yarısı içimde!

alem - 26/5/2009 Saat 11:04

Bırakın canım okullarda çocuklara sabahları “Türküm, doğruyum..” diye başlayan “andımızı” okutup okutmamayı…

Bırakın dağlardaki “Ne mutlu Türküm diyene” yazılarını silip silmemeyi…

Bırakın bu memlekette “Kürt mü daha asildir; yoksa Türk mü?” tartışmalarını…

Ve bırakın bu ayakları!...

* * *

Çünkü memlekette ahlak seviyesi en hercai borsadan da beter dibe çakıldı!

Bu millete bir şeyler oldu:

İster kız olsun, ister erkek olsun; cinsel tacizden kurtulabilene aşk olsun…

Yaş sınırı da yok Allahsızların!

Hatta gazete köşelerinden Allah adına fetva verenler de var bu işin içinde!

* * *

Ergenliğe adım atan kız ve erkek çocukları sapıkların direkt hedefinde!

Yukarıdaki cümlede geçen ifadeye aldanıp da hemen rahatlamayın sakın:

Geçen sene İzmir’de kundaktaki bebeye bile tecavüz etmişlerdi!

* * *

Sapıklar erkek yada kız demeden her gün kaç çocuğun ırzına geçer oldu!

Ya eskiden bu kadar olay yoktu; yada medyada yer almıyordu?

* * *

“Güzel ahlak”; tüm dinlerin ve öğretilerin insana aşılamaya çalıştığı bir erdemdir.

Dertler, sıkıntılar ve borçlar insanın hayatını zorlaştırabilir ama “güzel ahlak”; her şartta insanın sahip olması gereken bir şeydir.

Türkiye yıllardır medya aracılığıyla yürütülen bir psikolojik savaşın etkisi altındaydı.

Gazete, dergi ve televizyonlarda hikayeleri anlatılan “çıplak ve kolay” kadınlar, cinselliği kulaktan duyma öğrenen gençlerin rüyalarını süslüyordu.

Kadınlar sanki birey değil de; bir “ihtiyaç giderme” aracıydı.

Bu kadar yoğun bir görsel “cinsel saldırıya” maruz kalan Türk toplumunda bir ahlaki sarsıntı yaşanacağını bekliyorduk.

Ama açıkçası böylesine büyük çaplı bir ahlaki çöküntü beklemiyorduk!

* * *

Yıllar önce okuduğum ve sanırım henüz Türkçe çevirisi yapılmamış olan Jeremy Seal’in “ A Fez of the Heart” (Kalpteki Fes) isimli kitabını hatırladım:

Öğretmenlik için Türkiye’ye gelecek olan yazar; İngiltere’de bulunan bir Türk turizm ofisine gitmiş ve burada Türkiye ile ilgili bir tanıtım filmi izlemişti.

Bu filmde üstsüz kızlar kumsallarda neşe içinde koşuyor, güneş ve denizin tadını çıkarıyordu.

Yazar Türkiye’ye gelip, buradaki gerçeklerle yüzleştiğinde kendi kendine şu soruyu sormuştu:

Gerçekte Türkler’in gönlü hangi “kırmızıya” daha yatkındı?

Genç kızların güneşte kızarmış pembe memelerinin mi; yoksa kalbinde gizlice taşıdığı muhafazakarlık timsali fesin mi?

Yazar o gün için buna; fesin kırmızısı yanıtını verse de; bugün durum bir hayli değişmiş gibi görünüyor?

Türk erkekleri artık nerede olursa olsun “kırmızı” görmeyiversin, hemen saldırıyor!

* * *
Her gün yeni bir iğrenç taciz ve tecavüz olayı okumaktan artık hepimize gına geldi!

Olayın kendi iğrençliği yetmezmiş gibi, mahallede “ağabey” olarak bilinen en az on - onbeş kişi de bu suçun failleri olarak yakalanıyor!

Sen aklımıza mukayyet ol Ya Rabbim!

Biz artık kıçımıza teneke falan mı bağlayıp da dolaşırız, onu bilemem?


tunceli emek gazetesi....

davetli_62 - 27/5/2009 Saat 21:58

Baharin adidir mayis,ilik nemli sokaklarin sonsuz dü$lerin kaybolu$una dair türküler barindirir zulasinda,sevdalarin kutsalliginda toz pembe dü$ler belirtir koynunda; oysaki mayis... kizil karanfillerin toprak anayla selama duru$udur, oysaki güne$in güzelliklerinden alinan her bir parcanin yüreklere yansiyi$idir mayis...

hani gelmiyor diildir geliyor kara ki$lar misafir soframiza; agaclardan dökülen yapraklarin $ehrin yorgun caddelerine savrulu$u, ardi sira birbirini kovalayan berfin tanelerinin sokak i$iklarinin titrek bedenine yaslani$ini
özlemiyor diiliz özlüyoruz...

kara ki$tan uzagiz oysa...
Sevmeler uzak...
bahara yakin....
kirlangiclarin süzüklü$üne $ahitsizligimiz yanikdir...
umuda yolculugun son hecesinde savrulan dolunayin gülümseyen yüzüdü diilmidir kapimizda sevdalari barindiran...
uzak bilinmez bir ülkeye yolculuk yaparsin, karayiplerde denizin gulumseyen yüzünde tanidigin tum canli cansiz varliklara surekli birseyler anlatmakla mesgul olursun, baliklarin hüzne dair yakari$i, güne$in sariya benzeyen yüzünün turuncu ya caldigi vakit agir adimlarla ugurlariz bize yasak sevdalari...
bir $ehrin her hangi bir semtinde her hangi bir ye4illiginde bir tutam öpücügün sicakligini hissetmeye ba$lariz; geldigi gibi giden sevmelerin aslinda birer öykü parcasi oldugunu cok egc fark etsekde..
uslanmayan yüregimiz surekli yeni bir sevdanin uzerine korkusuzca yurumektedir; ilk sevdigimiz kadinlarin göz bebeklerine haps olmu$ karanliga dair turkulere kulak vermekden korkariz; zararli zararsiz firtinanin olaganca $iddetine kaptirmaktayizdir bedenimizi, agaclarin,denizlerin,nehirlerin hatta ve hatta bilmedigimiz ülkelerin koynunda barinan kucuk minik parmakli kizlari arariz; isyan ate4inden savrurulan her bir kan pihtisi öncelikle gezegeni boyamaktadir kizila; ardindan yeni bir sevmenin habercisi olur iklimlerimiz;
okul siralarimizda kalan platonik serüvencilige dair ufak bir özlem duymadan yapamayiz, ilk sevgilimizin genc bir ögretmen oldugunu da iyi biliriz, hani diyorum kucucuk yuregimizle kendimizi avuturcasina yazdiigimiz traji komik $iirler...
ya$amin her hangi bir kö$esinde kisilerden uzaklastigimizi düsünmeden yapamiyorum; insanciklarin evrimle$en yureklerini, yeniden filizlenen sevdalarini dar agaclarina cekmenin ne denli suc duyurusu olduugunu elbette bilmekteyizdir; daha demincek daha dün aksamin seyrinde göz yaslarini durgun irmaklara sali veren,daha demincek gözlerindeki sönuk fakat aydinlanmasi an meselesi gülen gözlerin $imdilerde her hangi bir bicimde farkli yureklere dogru yol almasinin ihanetin ta kendisi oldugunu dusunmekse; medeniyetler zincirine takilmi$ ustu zulasiz pu$t hain kitaplari okutmaktadir;

zamanin her hangi bir aninda bir kadini yazmaya calistigimiz olmustur; gülü$lerini, dokunma ihtimalimizin oldugu parmaklarini,ve paylasmasi an meselesi olan bedenlerini; 66 numarada yada bir varo$un her hangi odasinda sabahin ilerleyen saatlerini selamlamanin ne denli güzel bir roman oldugunu bilmekteyizdir...
lakin bilinmesi ve bize uzak olan; insanlarin sevdaya dair mutluluga dair acliginin birden fazlasinda aramasidir;
bu diilmidirki sevdalari basitlestirip yapmacik gemilerle okyanusa yol almak...

hayatimiza sokma ihtimalimizin oldugu belkide 4. cü kadindan yada ilkindenbahsediyoruz fakat cogunun tek ortak noktasi oldugunuda biliyoruz; cogu tipki bir kralice arinin sevdigi güzide ciceklere ulasmasi kadar basit lakin bir o kadarda kendileri adina $evk vericidir...
paylasilmasi guc olan tek sey beden desekde; beden halka acik pazarlarda teknolojik bir dunyanin koynunda; saklanmi$tir; bu yzüdendirki ihaneti mutlulugu arayanlar surekli ciplak suretle karsimizdadir; yada karsilarindadir; insanlanciklarin...

arayi$lar insnai basitle$tiren, gülücükler insani onursuzlastiran son sözcuk olarak yazilir kuytuda besledigimiz kitaplara .

YAZİYİ GÖNDEREN ARKADAŞA TKŞ.LER

Waris Dirie - 30/5/2009 Saat 11:12

Bu bir haber, ama herkesin tekrar okuması gereken bir haber....


Yaşar Kemal: Bunları tarihe almayacaklar
ANF 17:04 / 29 Mayıs 2009

İSTANBUL - Boğaziçi Üniversitesinde düzenlenen bir sempozyumda konuşan Yaşar Kemal, "Şimdilik bazı şeyler iyiye doğru gidiyor ama Türkiye'de barış yok. 30 yıldır Türkiye'nin belası bir savaş var. Bu Kürt meselesini yakında yazacağım. Yazdım da zaten. Mahkum da ettiler beni " dedi.

Boğaziçi Üniversitesi'nde düzenlenen "Çevirmenleri ve Yayıncılarıyla II. Uluslararası Türk Edebiyatı Sempozyumu"nda Yaşar Kemal Türkiye'de kötü bir yönetim olduğunu söyledi.

Kürt meselesini yazacağını söyleyen Kemal, Kürt sorununa dair konuştu. Kemal, şunları söyledi: "Şimdilik bazı şeyler iyiye doğru gidiyor ama Türkiye'de barış yok. Barış var diyorlar, Bakan arkadaşım da diyor. Ama 30 yıldır Türkiye'nin belası bir savaş var. Hiçbir ülke bu kadar korkunç bir şeye uğramamalı; Türkiye uğradı. Kardeş kardeşi öldürüyor. Ve hiçbir zaman da 'Bu adam ne istiyor' denmedi. 'Niye bu dağlarda ölüyor, öldürüyor' denmedi. Bazıları bunun tadına varmak istiyor, aleyhte konuşmak istiyor. Bu Kürt meselesini yakında yazacağım. Yazdım da zaten. Mahkum de ettiler beni. Barış isteyen bir adam mahkum edilir mi? 1 yıl 5 ay üzerine, 5 yıl da Kürt meselesini yazdığım için mahkum ettiler beni. Olamaz böyle bir şey."

Türkiye'de kötü bir yönetim olduğunu söyleyen Kemal, "Kötü bir yönetim var Türkiye'de. İnşallah kendilerini iyi yönetim olarak gösterirler. Kara defterler yazacak bunlar için, kara defterler... Tarihe almayacaklar bunu. Özel olarak kara defterler dolacak. Bir milleti belaya uğrattılar. Öyle olacak, adları anılmayacak bunların. Kara defterler, açıldığında bunlar olacak içinde. Hiç kimse bunları adamdan saymayacak. Zaman öyle gelecek. Ben evliya değilim ama her şey böyle gösteriyor, tarih böyle gösteriyor. Tez ve tez barış olmalı burada. Ben bir yazarım. Mahkum ettiler beni. Gene de mahkum ederler. Arkasından gene söyledim. İstediğini yapsınlar" diye konuştu.

Konuşmasının devamında Kemal, şunları belirtti: "Mahkum olduğum zaman akademide üyeydim. Sonra Cumhurbaşkanı oldu bir adam; 'Yaşar Kemal bir kahramandır' dedi. Ben çıktım kürsüye. 'Ben kahraman değilim' dedim. 'Kahraman olmak istemem' dedim. 'Dünyada bir tek kelimeden nefret ediyorum. Ne arkadaşlarıma ne dostlarıma nefret ettiğim bir şeyi söyleyeceğim. Nefret kelimesini hiçbir zaman söylemedim' dedim. Ama kahramanlardan kahramanlıklardan da nefret ederim. Bu yalan bir şeydi. Elbette kahramanlar vardır. Ama o kahramanlar bilmediğimiz kahramanlardır. Kendilerini göstermeyen kahramanlardır. Çalışan kahramanlardır, güzel insanlardır onlar. Ve onlara kahraman denmez. Kahraman dedikleriniz sayılı insanlardır. Bana kahraman demesinler, hiçbir şey demesinler. Sadece insanları sevmek olsun işleri."

BAKAN’A NE YAPTIN SEN?

Aynı sempozyuma katılan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a da seslenen Kemal, "Ülkemizi tanıtacak edebiyattır. Önceki hükümetler bunu akıl edemedi ve yazarlara düşmanlık yaptı. İnşallah bunlar da dostluk yapar. Burada benim eski bir arkadaşım var. Kültür Bakanı yaptılar onu, şaşırdım, ona da söyledim ben; 'Ne yaptın sen?' diye" şeklinde konuştu.

maya_ - 31/5/2009 Saat 12:51

İzzettin Doğan ne istiyor? -1-



Seçimlerden bu yana kendisinden herhangi bir ses çıkmayan İzzettin Doğan, Sabah gazetesine verdiği demeçle yeniden gündeme gelmeyi başardı. Demecinde: ”Sayın Başbakanla yaptığım görüşme sonucu, okullarda okutulmak üzere “Alevilik” konulu bir kitap hazırladım” diyor.

Aleviler içerisinde, kurduğu ilişkiler ve duruşu ile sürekli tartışma konusu olan İzzettin Doğan, verdiği son beyanatları ile kendisini tartışmaya açacağa benziyor. ABF Genel Başkanı İzzettin Doğanı ”Alevilerin yumuşak karnı” olarak tanımlamıştır. Ancak, aslında bu tespit İzzettin Doğan’ı tam olarak tarif etmekte yetersiz kalmaktadır.

İzzettin Doğan’ın içine girdiği ilişkilere ve ortaya çıktığı döneme baktığımızda “yumuşak karın” olmanın ötesinde, İzzetin Doğan için Aleviler içerisindeki “Truva atı” tanımlaması daha uygun düşmektedir. Zira Doğan’ın Alevilik içerisinde oynadığı rol, tam anlamıyla buna denk düşmektedir. 12 Eylül askeri darbe sürecinde, darbeciler tarafından kurulan Milliyetçi Demokrasi Partisi’ni (MDP) destekleyen İzzetin Doğan, bu tutumu ile gerçek yüzünü ortaya çıkarmıştı. Bugün ise, kurduğu “Cem Vakfı” toplantılarına MHP lideri Devlet Bahçeli’yi davet ederek zihniyetinin değişmediğini göstermektedir. Bir gazeteye verdiği röportajda ise “MHP’yi dışlamadığını” ifade eden sözler söyleyebilmektedir. Doğan’ın sağ siyasetle olan ilişkisi sadece bu kadarla sınırlı değildir. Çevresindeki danışmanlarından, ülkücü katil Musa Serdar Çelebi’ye kadar uzanan bir ilişki içerisindedir. Son yaptığı röportajda “Alevilerin geçmişte DP’yi desteklediği gibi bugünde sağ siyaseti destekleyebileceğini” söylemesi, İzzettin Hoca’nın iflah olmaz bir milliyetçi ve sağcı olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlamaktadır. Gerçi kendisi hiçbir kaygı duymadan bu tür ilişkiler içine girmektedir. Ayrıca Alevilik geleneğinde “düşkünlük” sayılabilecek bu ilişkileri övünerek yapmaktadır.

İzzettin Doğan’ın bu sağ siyaset anlayışı “Truva atı” tanımını yapmamızı sağlayan sebeplerden sadece biridir. Sistem, Aleviliğin felsefi, kültürel ve inançsal yapısından kaynaklı olarak eşitlikçi, demokratik, barışçıl ve sol siyasete yakın olduğunu iyi biliyor. Bundan kaynaklı olarak Alevilerin demokrasi ve özgürlük mücadelelerinde önemli bir rol oynadığı tespitinden yola çıkarak, ona göre tedbir almaktadır. Sistemin aldığı bu tedbir nedir? Sorusunun cevabında hemen İzzetin Doğan ve benzerlerini görmek gerekir. Sistem Alevileri, demokrasi ve özgürlük mücadelesinden koparmak, en azından pasif konumda tutmak istemektedir. Sistem bu hedefine, dışarıdan sağ siyasetçilerle ulaşmasının mümkün olmadığını iyi bilmektedir. Alevileri, yine Alevilerin içinden yerleştirdiği sağcı milliyetçiler aracılığı ile pasifize etmeye çalışmaktadır. İzzettin Doğan ve benzerleri bu rolü oynamaktadırlar. Bu düşkünler, Aleviliğin genel çıkarları iddiası ile Alevilerin siyasal bilincini çarpıtmaya, muğlaklaştırmaya ve eli kanlı faşist partileri meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Hoca’nın iddiasına göre, “bir siyasi anlayışın ne savunduğu önemli değil” önemli olan “Alevilerin çıkarıdır.” Bu yaklaşım aslında Hoca’nın asıl maksadını gizlemek için kullandığı bir kılıftır. Alevilerin “genel çıkarı” denerek MHP, AKP, yeri geldiğinde CHP, hatta Erbakancılar dahi desteklenebilinir konuma gelmektedir. Tüm bu muğlaklık içerisinde, Hoca ve ekibi dışında hiç kimse bu ilişkilerden Alevilerin ne çıkarı olduğunu anlayabilmiş değildir. Bunu anlamak sadece Hoca ve ekibine nasip olan bir şey olsa gerek. Alevilere ne katkı sunduğunu anlaşılmasa da İzzettin Doğan ve ekibine güçlü olanaklar sunduğu kesindir.


Televizyonu, radyosu hızla artan ekonomik gücü ile İzzettin Doğan’ın bu ilişkilerden nasıl faydalandığı ortadadır. Birde buna kutsal devlet hizmetini eklediniz mi, değmeyin Hoca’nın keyfine. Alevileri sağcılaştırmanın, Aleviliğe nasıl büyük bir katkı sunduğunu anlamak kolaylaşmaktadır.

İzzetin Doğan bu anlamda Aleviler içerisinde devletin “Truva atı”dır. Temel hedefi sistemden kopma tehlikesi bulunan Alevileri her yönüyle sisteme bağlamaktır. Bunu, yeri geldiğinde siyaseti, yeri geldiğinde ise inancı öne çıkararak yapmaktır. İdeoljik olarak önüne konan Türk-İslam sentezi anlayışını, Alevilere dayatarak Kızılbaş-Alevileri özünden ve kökünden koparmaya çalışmaktadır. Aleviler içerisindeki Hoca ve benzeri “Truva atlarını” iyi tanımalı ve bunlarla demokratik yöntemlerle mücadele edilmelidir. İlerici her Alevi yurttaşın, Aleviliği asimile ederek, sisteme yedeklemeye çalışan “Truva atı” rolündeki anlayışlarla mücadele etme görevi vardır.


Ergin DOĞRU

maya_ - 31/5/2009 Saat 12:53

İzzettin Doğan ne istiyor? (2)



İzzetin Doğan için yapılan “Truva atı“ tanımı, siyasal anlamda Aleviler içerisinde sağcılaştırma rolü oynadığı tespiti herkes tarafından kabul gören bir tespittir. Siyaseten sağcılaştırma çabası olarak ifade edilebilecek olan bu durum, inançsal anlamda ise Türk-İslam çizgisi şeklinde ifadesini bulmaktadır
.
12 Eylül askeri darbecilerinin, darbe sonrasında yürüttükleri toplum mühendisliğinde din önemli bir rol oynamıştır. Toplumun bazı kesimlerini kandırmak için ağızlarından düşürmedikleri "laik" söylemin yanında, pratik uygulamada; sıkça kullanılan İslami söylemler, açılan imam hatip okulları, yaptıkları mitinglerde darbe lideri tarafından kurandan ayetlerin okunması, Alevi köylerine yapılan camiler, helikopterlerden atılan dini içerikli bildiriler, bu politikanın unutulmaması gereken iz düşümleridir.

Türklük-İslam (Burda islam, sunni islamın sadece Hanefi mezhebi anlaşılmalıdır.)anlayışı üzerinden kurgulanan resmi ideoloji, darbeciler tarafından tüm topluma dayatılmıştır. Darbe izlerinin ağır sürdüğü yıllarda, Aleviler yok sayılmaya ve görmezden gelinmeye devam edilmiştir.

Aleviler açısından bu süreç Kürt hareketinin ortaya çıkışı ve güçlenmesiyle beraber değişmeye başlamıştır. Türkiye’nin iki büyük dinamiği olan Kürt ve Alevilerin buluşma olasılığından endişe eden egemen zihniyet, tam bu noktada devreye girmiştir. Türkiye’nin demokratik dönüşümü açısından önemli olan Alevi ve Kürt dinamiklerinin buluşmasını önlemek için, sistem tarafından hazırlanan plan uygulamaya konulmuştur.

İzzettin Doğan ve benzerlerinin Alevi kimliği ile ortaya çıkışları, tam bu sürece tekabül etmektedir. Bu sürece kadar bırakın tanınmayı insan yerine konulmayan Aleviler, devlet nezdinde kabul görmeye başlamıştır. Burada not düşülmesi gereken nokta ise, Aleviler devlet nezdinde kabul görmeye başlanırken, ortada tarihsel ve geleneksel anlamda Alevilikten bir şeyin kalmadığıdır.

Namık Kemal Zeybek’lerin içerisinde yer aldığı faşist bir grup tarafından, Aleviliğin "gerçek Türk" ve İslamın özü" olduğu tespiti Alevi toplumuna yedirilmeye çalışılmıştır. Tam bu süreçte İzzettin Doğan, Fermani Altun ve benzerleri, Alevilerin ne kadar "Türk" ve ne kadar "İslamın özü" olduklarını ispatlamaya soyunmuşlardır.
İzzettin Hoca çeşitli televizyon kanallarını gezerek, Aleviliği İslamdan koparmaya çalışan eski Marksistlere ve Kürtçülere karşı nasıl mücadele ettiğini anlatmaya başlamıştır.

Alevi mücadelesinin özellikle Sivas katliamından sonra yükselişe geçmesiyle beraber Aleviler içerisindeki “Truva atları” konumundakiler daha saldırgan bir üslup takınmaya başladıkları görülmektedir. Alevilerin, sistemden bağımsız ve demokratik talepleri etrafında örgütlenmeye başlamaları sürecinde, İzzettin Hoca Alevilerin diyanette yer almalarını savunmuştur. Kendi kurduğu "Alevi din işleri başkanlığı" ile İslami motifleri Aleviliğin içerisinde kurumsallaştırmaya çalışmıştır. Bu çalışmasıyla devletle ilişkiler ve ileride diyanetle oluşabilecek bir ilişkinin muhatabını yaratmaya çalışmıştır. "Alevi din işleri başkanlığı" üzerinden devletle anlaşmalı olarak Avrupa’ya kadrolar göndermiştir. Bu kadrolara Avrupa’daki Alevileri sistem içine çekme görevi verilmiştir. Avrupa'ya gönderilen bu özel görevliler, orada bulunan Alevi örgütleri yerine Musa Serdar Çelebiler ve diyanete bağlı kurumlarla ortak çalışmalar yapmayı tercih etmişlerdir.

İzzetin Hoca ve Cem Vakfı, sadece Avrupa'da değil Türkiye’de de, Aleviliğin "İslamın özü" ve "Türk" olduğunu ispatlamaya çalışmaktadır. Fettulah Gülen için yapılan güzellemeler aslında Fettulahçı çizgiyi feyz almasından kaynaklanmaktadır. Örgütlenme modeli ve sistem ilişkilerindeki benzerlikler bundan kaynaklanmaktadır.
İzzetin Hoca'nın Başbakanla görüşmesinden sonra yaptığı açıklamalarda dile getirdiği; “okullarda din derslerinde okutulması için Alevi kitapları yazıyorum” sözü üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki, din derslerinde okutulmak için AKP hükümetinin yazacağı kitap ile İzzettin Hoca'nın hazırlayacağı kitap arasında önemli bir farkın olmayacağı açıktır. AKP ve Cem Vakfı ideolojik anlamda aynı kaynaktan beslenmektedirler. Türk-İslam anlayışı ile hazırlanacak kitabın içerik olarak aynı olacağı açıktır.

Burada önemli olan laiklik iddiasındaki Cem vakfı'nın, niçin ısrarla diyaneti ve zorunlu din derslerini savunduğudur. Laik olmadığı tartışmasız açık olan AKP ile işbirliği, basit bir faydacılık mıdır yoksa oynan rolün gereği midir? Eldeki verileri ve geçmişten günümüze gelen gelişmeleri yan yana koyduğumuzda, İzzetin Hoca için yaptığımız Aleviler içerisindeki ”Truva atı” tanımının yerinde olduğu görülmektedir. Bu belirleme illk bakışta ağır bir itham gibi gözükse de, Hoca'nın ameline bakıldığında gerçeğin kendisi olduğu gözükmektedir.

12 Eylül darbecilerinin toplumsal mühendislik projesinin ideolojik çizgisinin baş argümanları olan Türk-İslam çizgisi İzzettin Hoca ve ekibi tarafından Aleviler içerisine uygulamaya konulduğu gözükmektedir.

Türk-İslamcı Alevi çizgi, kendini siyasi olarak sağ milliyetçi, devletçi ve tekçi olarak örgütlerken, inançsal olarak da Aleviliği; tarihsel direnişçiliğinden, evrenselliğinden ve muhalif kimliğinden soyutlayarak, ”İslam özü” dolayısıyla da sistemin kendisi olduğu bir anlayışa indirgenmektedir. Türk-İslamcı Alevi anlayışındakiler için Aleviliğin felsefi ve toplumsal yönlerinin anlamı yoktur, onların mantığına göre Alevilik, modern bir inanç tarikatıdır.

Bu perspektifle bakıldığında, Aleviler siyasal anlamda muhalefeti bırakmalı, Kürt hareketinden ve sosyalistlerden kesinlikle uzak durmalı ve bunların yansıması olan Alevi örgütlerini tanımamalıdır. Bu anlayışa göre Aleviler; Anadolu'da İslamın veTürklüğün yaşamasını sağlayan, devletine bağlı Türklerdir. Bunun dışındaki her yaklaşım bölücülerin ve emperyalistlerin oyunu olarak algılanmaktadır.

“Truva atı” tanımının ne olduğu iyi biliniyor, o yüzden de egemenlerin; "yok edemiyorsan içine gir iğdiş et, çarpıt ve saptır" anlayışının temsilcisi olan İzzettin Doğan ve Cem vakfı çizgisinin ne istediği sorusunun cevabı net olarak açığa çıkmaktadır. İzzettin Doğan ne istiyor? Sorusuna, "İzzetin Doğan devletine bağlı, Türkçü ve İslamcı bir Alevilik istiyor" demek verilebilecek en kısa cevap olacaktır.

Ergin DOĞRU

mustafa - 1/6/2009 Saat 14:14

Şimdi ikiye ayrılıyoruz.

Ama bu sefer Kürtler ve Türkler olarak değil.

“Savaş isteyen Kürtler ve Türkler” ile “barış isteyen Kürtler ve Türkler” olarak.

Bu, keskin bir ayırım.

Elbette bu “ayırım” da kendi içinde bir daha ayrılıyor.

Savaşı, samimi öfkeleri nedeniyle tercih edenler ile savaşı çıkarları için tercih edenler.

Çıkarları için savaş isteyenleri ikna edecek bir güç yok.

Onları bir yana bırakalım.

Öfkelerinde samimi olanlarla, çare bulmakta zorlananlarla konuşalım.

Kürt meselesi ve barış, çok karmaşık görünen bir konu.

Bazen bu kadar karmaşık konular, “basit” sorularla anlaşılabilir hale gelir.

Önce soralım.

Ne istiyoruz?

Adil bir barış istiyoruz, hiç kimsenin yüksünmeyeceği, incinmeyeceği, onurunun kırılmayacağı bir barış.

Kürtlerle Türkler her konuda eşit olsunlar istiyoruz.

Bilmiyorum kaç kişi bana katılır ama ben, eğer Kürtler ayrılmak isterlerse bunu da özgürce konuşup, siyasi arenada tartışabilecekleri bir demokrasi olsun burada istiyorum.

“Ayrılmak, bölünmek” sözcükleri bazılarına çok korkunç geliyor biliyorum ama bu sanıldığı kadar da korkunç bir şey değil artık bu çağda.

Çekoslovakya, uygar bir biçimde ikiye ayrıldı, Çekler ve Slovaklar olarak.

Belçika, üç bölgeye ayrılmayı ciddi ciddi tartışıyor.

Kanada’da ve İtalya’da “ayrılıkçı” partiler seçimlere katıldı.

Önemli olan “insanların mutluluğudur” dediğinizde, konuşulamaz, tartışılamaz bir konu kalmaz.

Ayrılmak, insanları daha mutlu edecekse ya da bunun daha çok mutluluk getireceğine inananlar varsa, oturur bunu da konuşursunuz.

Ama böyle bir demokrasiye ulaşabilmek için önce savaşı bitirmemiz, barışı sağlamamız gerekiyor.

Peki, barış nasıl sağlanacak?

Öncelikle silahların susmasıyla.

Peki, silahlar nasıl susacak?

İşte şu andaki büyük kavga bu sorunun cevabındaki anlaşmazlıktan kaynaklanıyor.

PKK, silahların susması için “ordunun operasyonlarının” durdurulmasını istiyor.

Bana gelen maillerden anladığım kadarıyla, PKK sempatizanları şöyle düşünüyor:

“O sizin ordunuz, PKK bizim ordumuz. Sizin ordu operasyonları durdursun silahların susması için.”

Yani iki eşit ordu var, onlara göre.

Bu, bence “realiteye” çok uygun bir algılama biçimi değil ama diyelim ki doğru.

İki “ordu” savaşıyor.

Kızgın Kürt kardeşlerimizin hemen bizi aynı safa koyduğu ve “sizin ordunuz” dediği “bizim orduya” niye savaştığını sorduğumuzda, onun cevabı belli, “dağlarda silahlı adamlar var, benim görevim onlarla savaşmak.”

Ordunun cevabı belli olduğuna ve bu ülkede ordunun eylemlerini kontrol edebilecek bir güç olmadığına göre PKK’ya soralım “sen ne istiyorsun” diye.

Eğer PKK “ben yeni bir devlet kurmak istiyorum” derse, yapacak bir şey yok, iki “ordu” savaşırlar, kazanan diğerine isteğini kabul ettirir.

Ama PKK böyle demiyor.

Kürtlerin haklarının kabul edileceği bir barış istediğini söylüyor.

O zaman PKK ne yapmalı?

Eğer gerçekten barış istiyorsa, barışın yolunu kendi iradesiyle belirlemeli.

Barışı, “kontrol” edemediği bir gücün inisiyatifine bırakmamalı... PKK, ordunun davranışlarını şekillendiremez, yönlendiremez, operasyonlarını durduramaz ama barış için kendi stratejisini belirleyebilir...

Öyle bir barış stratejisi var mı PKK’nın?

Benim gördüğüm kadarıyla yok... Bir barış stratejisi olsa, bütün barış sürecini “ordunun operasyonlarını durdurması” şartına bağlamazdı... Bu kadar “bağımlı” bir hale getirmezdi kendini... Kendisi inisiyatif alırdı...

Ve, kendisi barış için inisiyatif kullansaydı, o mayınlı tuzakları kurmazdı.

PKK niye mayınlı tuzaklar kuruyor?

Ya bir strateji belirleyemiyor... Ya da barış fikrini çok çekici bulmuyor...

PKK, barışı “ordunun operasyonlarını durdurması” şartına bağladığı sürece, bu ülkede barış sürecini denetleyecek tek güç ordu olur, DTP’nin yöneticileri de dahil bütün siyasetçiler devre dışı kalır.

Ordu canı istedikçe operasyon yapar, PKK mayın patlatır, ordu operasyon yapar, PKK mayın patlatır.

Çocuklar ölür.

Öfke ve intikam isteği artar.

Bu yöntemin barışı sağlayacağına inanan kimse var mı?

Bence herkes iyice bir düşünmeli.

Barış sürecinin denetimi kimin elinde olursa barış sağlanır, herkes kafasında bir tartmalı.

İsterse bütün barış sürecini “ordunun operasyonlarına” bağlayıp o operasyonlar bitmeden barış için adım atmamalı, isterse o inisiyatifi sivil politikacıların alacağı bir ortam sağlamalı.

Cumhurbaşkanının, hükümetin, Ahmet Türk’ün konuşmalarında somutlaşan DTP politikalarının “barış” istediği bir ortamda, Kürtler ne yapmalı?

Bunun cevabını Kürtler verecek.

Onların cevabı hepimizin ortak hayatını belirleyecek.

mina - 6/6/2009 Saat 10:23



Alıntı:
Munzur
Dünya Çevre Günü’nde Munzur Çevre Derneği üyelerinden oluşan 30 kişilik bir grup, Boğaziçi Köprüsü’nün ortasında eylem yaptı; üyeler pankart açtı, trafiği yavaşlattı....
Munzur Derneği, Tunceli Munzur vadisine yapılması planlanan 8 barajı protesto ediyor. Bu ülkede barajlar malum, genellikle müteahhitlere para kazandırmak için yapılır. Yararlı olup olmadığı ikinci planda kalır... Munzurlular da “Baraja ihtiyaç yok” diyor. Zorla güzellik olur mu? Bu arada dün köprüde açılan bir başka pankart vardı ki... Herhalde mesleğini seven polislerin de yüreğini sızlatmıştır:
“Polis stop. Hele bir dinle, sonra döv”


mina - 6/6/2009 Saat 17:37


Alıntı:
Terör diyerek çözemezsiniz...
Bizim generaller her şeyi en doğru biçimde bildiklerine nasıl inandılar, bilmiyorum.

Herhalde askerî okullarda böyle eğitiliyorlar.

Her konuda kesin fikirleri var ve bu fikirlerin uygulanmasını istiyorlar.

İstedikleri olmazsa silahlarını gösteriyorlar.

“Çankaya’da türbanlı eşi olan bir cumhurbaşkanı oturamaz” diyorlar mesela.

Bunun için muhtıralar yazıyorlar.

Sonra, seçimlerde halk “bal gibi oturur, niye oturamasın” deyince de şaşıyorlar.

Türban meselesinde olduğu gibi Kürt meselesinde de tartışılmaz fikirleri bulunuyor.

Genelkurmay Başkanı, Kürt meselesinden bahsederken “terör örgütünü vurmaktan” söz ediyor.

Çözüm bu mu?

Ordu, yirmi beş yıldan beri PKK’yı vuruyor.

Sonuç ne?

Binlerce ölü, yüz milyarlarca doların harcanması.

Ve, Kürt sorununun hiçbir şekilde çözülememiş olarak toplumun karşısında durması.

PKK’nın da dağlarda varlığını sürdürmesi.

Sanırım önce PKK’nın “ne olduğuna” doğru karar vermek gerek.

PKK, terör örgütü mü?

Terör örgütü dediğin şeyin on üyesi olur, elli üyesi olur, bilemedin yüz üyesi olur.

PKK ise, binlerce militanı olan, yirmi beş yıldır bir orduyla savaşan, elektrik santralı kurabilen, baraj yapabilen, dünyaya yayılmış bir örgütü bulunan, geniş finans kaynaklarına ve önemli biçimde halk desteğine sahip bir örgüt.

Buna “terör örgütü” denmez.

Bu örgütün uygulamalarına, siyaset ve hukuk yolu açıkken “silahlı” mücadeleyi sürdürmesine, şehirlerde bomba patlatmasına, uluslararası hukuk “terör” diyor.

Ama bu PKK’yı “terör örgütü” yapmıyor, onu “terör” uygulayan bir örgüt yapıyor.

Tam tersinden düşünürseniz sanırım daha net anlaşılacak.

Güneydoğu’da on yedi bin faili meçhul cinayet işlendi.

Bu cinayetlerin büyük çoğunluğunun orduya bağlı JİTEM tarafından işlendiği artık yavaş yavaş anlaşılıyor.

İtirafçılar her şeyi anlatıyor, gizli tanıkların gösterdiği adreslerden cesetler çıkıyor.

On yedi bin kişiyi sokaklardan toplayıp öldürmek “terörün” daniskasıdır.

Bu uygulama, orduyu “terör örgütü” mü yapar?

Hayır.

Onu, Güneydoğu’da “terör” uygulayan bir örgüt yapar.

PKK’nın ne olduğunu anlayamazsak, onun varlık nedenini, yirmi beş yıllık bir savaşa, binlerce kaybına karşı nasıl ayakta kaldığını kavrayamayız.

Kökü halkın içinde olan bir örgüt PKK.

Türklerin PKK’ya bakışıyla, Kürtlerin PKK’ya bakışı ise çok farklı.

PKK, birçok Kürt için “kutsal” bir örgüt.

Kürtler arasında çok muhalifi var, kızanı var, eleştireni var ama gene de bütün Kürtler, “Kürt meselesinin” ülkenin gündemine PKK sayesinde girdiğini düşünür.

Bunları anlamadan bir “savaş” ya da “barış” stratejisi oluşturmak, kendini başarısızlığa mahkûm etmek demektir.

Gerçekleri görmenin bu ülkede birçok insanı rahatsız ettiğini biliyorum ama gerçekleri görmeden sorunları çözmek de mümkün değil.

Türk ve Kürt siyasetçiler de, ordu da, PKK da, yirmi beş yıllık bir savaşın yarattığı “sanal âlemin” içinden çıkıp gerçeklerle yüzleşmek zorunda.

Eğer devletin amacı PKK’yı yok etmekse, bu yanlış bir amaç.

Birincisi PKK’yı silahla yok etmek mümkün değil.

İkincisi PKK’yı yok etseniz bile sorunu çözemezsiniz, yerine yeni örgütler çıkar.

Sorun, on beş milyonluk bir halkın haklarının gasp edilmesidir.

Kürtlere “hakkını verme” gücü Türklerin elinde bulunduğu sürece bu sorun devam eder.

Kimsenin kimseye “hakkını verme” yetkisinin bulunmadığı bir ülke kurmak, herkesin hakkının toplumsal bir uzlaşmayla garanti altına alındığı bir devlet oluşturmak zorundayız.

Genelkurmay Başkanı, “kültürel haklar verilebilir ama bireysel olarak verilir,” diyor.

Kürtlerin siyaseti olamayacağını söylüyor.

Bunu söyleyemez.

Normal bir ülkede bunu söyleyen bir generale toplum, “size ne” der.

Bunlar sivil siyasetçilerin vereceği kararlar.

Kültürel hak mı verilecek, siyasal hak mı verilecek, kim kiminle görüşecek, bunlar askerlerin işi değil.

Askerler siyaset yapacaksa, askerliği kim yapacak?

Askeri bu işlerin dışına çekmeliyiz.

Sonra da oturup gerçekçi bir şekilde durumu değerlendirmeliyiz.

Kürt sorunu, PKK’ya “terör” örgütü diyerek, Kürt meselesini teröre indirgeyerek, “kim kime ne hakkı” verecek konularını askerlere devrederek çözülecek bir sorun değil.

Kürtlerle Türkler oturup konuşacaklar.

Herkesin kendini “birinci sınıf” vatandaş hissedeceği, güvenli huzurlu, mutlu bir ülke kurmanın yollarını arayacaklar.

Üstelik artık iki taraf için de bu bir “tercih” değil, bir mecburiyet.

Hayat, o korkunç gücüyle bunu emrediyor çünkü.
Ahmet Altan - 06.06.2009


Waris Dirie - 10/6/2009 Saat 10:45

Firik Dede

Canım Efendim

"efendim benim efendim, ben senin kulunam sen benim sultanim".
FiRiK DEDE thomire xo gureto deste´ xo wenda wayire xo dano biliyorum; kendi dilinden birşeyler söylemek gerekiyor sana, bazen söylenecek söz olmasa da sustun yillarca ve konuşmadın bir daha yüreği korlanmış Insan-i Kamil.

Dersimin Insane´ Kamillerinden olan Firik Bava / Seyfi Firik Dede 106 yaşında 10 Temmuz 2007 aramızdan ayrildi. Dewreşcemalu / Dervişcemal aşiretinden olan Firik Bava Dersim - Ovacık doğumludur. Ailesi tarafindan eğitim görmesi icin Erzincana gönderilir. Türkçeyi burada öğrenir. Daha sonraki yillarında deyişlerinde, konuşmalarında bunun etkisi görülmektedir.

En büyük acılarından birini 1981 yılında yaşar. Öğretmen Okulunda okuyan küçük oğlu Behzat Dersime ailesinin yanına gelir tatilde. Askeri darbenin generalleri işbaşındadır ve bütün köyler, ormanlar abluka altındadır. Birgün evlerine gelirler ve "yol gösterme" gerekçesiyle yanlarina alırlar. Bu sırada büyük kardeşi olan Ekber kötü birşeylerin olacağını hisseder ve O'nun birşey bilmediğini, öğrenci olduğunu söyler. Onu da yanına alırlar ve ikisini ormanda ağaclara bağlayıp sorgularlar. Abisinin gözleri ve elleri bağlıdır. Gözlerine takılan bağı aşağı indirdiğinde kardeşine korkunç bir işkence yapıldığını. Kasatura ile yüzünü, gözünü çizmektedir Binbaşı "Kulaksız".

Durumu farkeden askerler gözlerini tekrar bağlarlar. Ormanda yanık et kokusu gelir Ekber'in burnuna. Tekrar aşağı doğru bağını indirir. Ateşte kızdırılan kasatura ile kardeşinin vücuduna işkence yapılmaktadır. Vadi de oğlunun1938 e ulaşan çığlıkları yankılanır yanık kokusuyla beraber. Bu duruma dayanamaz ve bayılır. Bir süre sonra kendisine geldiğinde komutanin askere "kafasina ates et" dedigini duyar. Asker emri yerine getirmez. Binbaşı silahı alır ve kafasına bir kursun sıkar. Oğlunun bu halini gören Firik Bava o günden sonra kimseyle konusmaz ve kendi ic dünyasina döner, çekilir. "Yüzün şems-i kamer gözlerin nurdur / Aynı hilale benzer kaşların" der Divanının bir şiirine yaptığı deyişte üç telli thomiriyla (damur / cura).

Oğlu Ekber de yapmış oldugu ropörtajlar da kardeşinin öldürülmesinin aile de yarattiığı acıyı dile getirmiştir. Yoksul olmalarına ragmen devletten bir kuruş bile yardim istemiyeceklerini ve babasının gözünün önünde bulunmasın diye kardeşinin resimlerini Istanbula gönderdiklerini söyler. Ölünceye kadar sakalını kesmeyecektir artık. Sakalına her değdirdiği el gencecik fidanını hatırlatacaktır ona.

"Değerlerinizi samancılara, tenekecilere satmayin, sarraflara satın" derdi değerlerinin, inancının Piri.

Cem ayinlerinde koyu renkli bir ağaçtan yapılmış thomiri /cura ile baş köşede semahlarını okur, deyişlerini söylerdi. Değerini bilmeyenin geleceğinin olmayacağını biliyordu çünkü. Yönetmen Buket Aydin Firik Dedeyi konu aldığı film çekimlerinden sonraki ropörtajinda şunlari söylüyor: “Bir Hızır Perşembesinde köhne ama içten hazinesine konuk olmuştum. Bir kat yatak, bir kuzine, bir saz ve dört duvar… Ama içten.. Ama sıcak.. Ama huzur dolu… Ve bütün dünya mallarından arınmış arı bir mekandı. Evden ayrılırken aklımda tek bir düşünce vardı. Değerlerini kaybedenler bir daha asla kendileri olamazlar, kendileriyle olamazlar. Asla geçmişlerini bilmez ve bu günü yaşayamaz ve yarına hazır olamazlardı.” Herkesin göç yollarina düsmesine inat O köyündeki taştan, toprak damlı evinden çıkmaz. Bilir toprağından kopuşun kendinden de kopuş olacağını bir anlamda. Köklerini toprağına atar sarılır ona, bırakmaz bir daha.

Munzurun gözelerinden beslenir kökleri, Düzgün Babadan alır rüzgarını yelkenlerini açtığı insanlık denizine. Yüzünü her sabah doğan güneşe döner ve "Eli" sine yakarir, Xızırında cem tutar, Düzgün Babanın kartalını gözetler. İki yüzyil sığdırır hayatına. Yüzyılı aşmış olduğu hayatında bilgeliğini, sakin anlatımını, inancını, "Insani Kamilliğini" görüyoruz her an.

"Gönül bir gemidir sen dümenisin
Yelken açmak ister bu dervişlerin" derken Dersimlilerin ve insanlığın gönlünde gülen gözleriyle yelkenlerini açmıştır.

Sabrın, inancın, direngenliğin, itikatın bilgesi Firik Bava; gelecek nesiller seni unutmamak üzere gönüllerinin denizine uğurlayacaklardır.

Bundan kuşkun olmasın. Tamurunu almış eline sahibine sesleniyor.


Yazan : Metin KAHRAMAN

Munzurrojhat - 18/6/2009 Saat 11:28

Beden fasizmi

Yaz geldi, Avrupa`da her ne kadar hala güneş cimri davranıyor, yağmur hiç de rahmet ve bereket dedirmiyorsa bile kendine, sonuçta yaz geldi. Vitrinler mayolar zayıflama kremleri ve takibi çok zor markalarla dolu diyet yiyecekleri ile bezenmiş durumda.

Vitrinlere gözüm takılınca derin derin (derin ablalarla, ergenekon ve asenekonunla ilgisi alakası olmayan bir derinlik. Hele gazeteci Mine Kırkkanat`ın faşistliğinin sebebini hiç sorgulamayan, Ertuğrul Özkök`le hiç ilgisi olmayan bir derinlik ) düşünmeye başladım.

Neden kadınlar ille de 36 beden olmak zorunda?

Sanırım 36 beden derken fazla insaflı oldum, artık ideal kadın bedeni 34 ile dillendiriliyor.

Biraz nostalji yapacak olursak,


Eskiden görücü usülü olsun, yada oğlu bir kıza aşık olsun bir anne kız istemeye gittiğinde kızın şöyle balık etinde olmasına dikkat ederdi; zayıf kızı beğenmez burun kıvırırdı.

Artık anneler şişman kızları, bırakın şişman kızları balık etinde dediğimiz kızları beğenmez oldu. İlle zayıf giydiği kıyafet üstünden dökülen kız olacak. Bu ölçülere uymayan kızlar “şişko” çirkin kızlardır.

Şimdilerde bir dirhem et bin ayıbı örtmüyor; tam tersine büyük bir ayıp utanılası bir durum olarak karşımıza çıkıyor.

Televizyonlarda, sokakta yaşamın her alanında gözümüzün içine sokulan örnek kadın bedeni, sıska, kemikleri sayılan olunca, iş, aşk, para ve şöhret kapıları zayıfların önünde daha kolay açılıyor. Sadece ince, iskelet görünümünde oldukları için sinema dünyasında kariyer yapan, albüm çıkaran, model olan ve dolayısıyla şöhret ve parayı en kısa yoldan kazanan örnekler çoğaldıkça zayıflık insanların düşü oluyor.

Yalnızca sinema ve şov dünyasında mı kadın ince olmak zorunda, diye sorarsanız ne yazık ki hayır.

Kadın kocası için nasıl kapanmak zorundaysa, öyle de zayıflamak zorunda. Çünkü örneklerin hepsi zayıf.

Şişman bir kadın olmak, kabus yaşamakla eş anlamlı, çünkü, şişman olmak demek küçük görülen, reddedilen, ayıplanan, iğrenilen, istenmeyen demek.

Hal böyle olunca ne tanrı, ne de bir ideoloji için asla oruç tutmayan kadınlar(çok az da olsa erkekler) gönüllü ölüm oruçlarına yatarlar. Her seferinde yenilip, bitap düşseler bile, yeniden yeniden kendilerini açlığa mahkum ederler; her şey ideal kadın bedenine ulaşmak, güzel görünmek içindir. Diyet uzmanları, sağlıklı beslenme doktrinleri, dergi kapakları, video klipler, arka sayfa güzelleri... Seçeneklerden biri mutlaka zayıflamak için derdinize deva olacaktır.

Toplumda medya tarafından güzellik ve şişmanlık faşizmiyle öyle çok pompalanıyor ki, beyinlere öyle çok spot konuluyor ki, etrafımızda şişman bir insan görmeye dayanamaz oluyoruz. Patronlar, işyerlerinde ideal kilodaki kadın ve erkekleri çalıştırmak istiyor. Otobüste, yolda bir şişman gördüğümüzde ya acıyarak, yada tiksinerek bakıyoruz. Öyle ki” pis şişko” sözü artık ırkçılıkla eş değer anlam taşıyor. (Pis zenci pis homo demekten farkı var mı sizce?) Şişmanları ötekileştiriyor.

Diyeceksiniz bütün bunları yazarken ne anlatmaya çalışıyorsun

Demem şu ki,

Dünyayı kasıp kavuran kadına uygulanan güzellik ve zayıflık faşizmine karşı çıkın.

Hayatı boyunca otuz altı beden ile otuz dört beden arasında gidip gelmiş bana kulak verin.

Bedeninizle barışık olun.

Ağız tadıyla yemeğinizi yiyin, lokmalarınızı saymayın(tabi aşırı yeme hastalığına kapılıp obez olmayın) Çünkü aşırı zayıflık güzellik değil bozuk bir sağlık getiriyor. Böbrekleriniz bozuluyor, gözleriniz bozulurken dişleriniz çürüyor, zayıflayıp şişmanlamaktan bedeniniz sarkıyor yüzünüzde daha çabuk kırışıklıklar oluşuyor.

Daha çok üşüyor, daha fazla sinirli oluyorsunuz.

Birilerine güzel görünmek için, kendinize işkence etmenizin hiç anlamı yok.

Bedeninizi ve kendinizi sevin, modacıların gözünüzün içine soktuğu reklamlarla size pazarlanan kıyafetleri değil kendinize yakışanı giyin. Yaşam sizin, nasıl görüneceğinize ve nasıl yaşayacağınıza siz karar verin.

Bir insana yapılabilinecek en büyük kötülük onun kendi bedeni ile oynayıp bedeninden tiksinmesi ve bunu değiştirmeye çalışmasıdır. Dünyayı her geçen gün biraz daha saran Anoraksiya Nervoza hastalığı, beden faşizminin insanı içine çektiği psikolojik bir hastalık. Ne yazık ki son yıllarda bu lanet hastalık erkelerde de görülmeye başlandı.

Yirmi yıl bu hastalığın tedavisini gördükten sonra, Sevgili Işık İşcanlı`nın, yardımı ile gereken tedaviye belki de ilk kez gerçek anlamda cevap verdim. Ve şimdi aynaya baktığımda bir iskelet değil, normal bir insan görünümü ile karşılaşıyorum.

Ve bu vesileyle,

Bir kez daha diyin ki: bedenimizin üzerinden elinizi çekin biz aynada sizin görmek istediklerinizi değil, kendimizi görmek istiyoruz.




Haret Birsel


[tarihinde düzeltildi 18/6/2009 Saat 11:30 Yazar Munzurrojhat]

alem - 10/7/2009 Saat 14:02

Ni’çin?


Svetşört geliyor

Çin’den.

Pet şişeden

yapıyorlar.

Eskiden kanserojen

yiyorduk.

Artık kanserojen

giyiyoruz yani.

*

Nobel ödüllü profesör-yazar Paul Krugman, "Biz Amerikalılar onlara karşılıksız tahviller sattık, onlar da bize zehirli oyuncaklar gönderdi, gayet adildi" demişti... Bizim profesör-yazarlar pek söylemezler böyle şeyleri... AKP yalakalığı Nobel’den değerli çünkü; getirisi daha yüksek.

*

İktidar ampul mesela...

Ama, ampul Çin’den geliyor

Çin’de yaptırıyoruz artık...

*

Gözlük, conta, granit, klima.

Fermuar, dürbün, şırınga.

Radyo, diş macunu, mama.

Su kaplumbağası geliyor...

Bal geliyor.

Sarımsak...

Ceviz geliyor Çin’den.

Ama böyle cevizi ne gördüm, ne duydum bugüne kadar... Kabuğunu çekiçle kırmıyorsun, tuzlu fıstık gibi buruşturuyorsun, çıkıyor... Bizim 1 kilo cevizin yarısı kabuk, yarısı iç... Bunun 100 gramı kabuk, 900 gramı iç... Yerli ceviz olsan, insan içine çıkamazsın o içle!

*

Yakında, kabuksuz fındık, çekirdeksiz kiraz, direkt peynir çıkaran inek falan gelirse Çin’den, şaşmayın...

Ya da gelmiştir, henüz

benim haberim yok.

*

Terlik, menteşe,

şeker, otomobil.

Toka, şampuan,

televizyon, süttozu.

Kıçımızdaki don.

Aşçı geliyor Çin’den.

Maden işçisi geliyor.

Pazarcı geliyor.

Kadıköy’de tezgáh açanı var...

Adı, galiba Yon.

"Bunu bööle açiyon, bunu bööle takiyon" diye tarif ediyor, pilli tıraş makinesini...

*

Bir çanta geliyor Çin’den, eşek ölüsü bu kadar kötü kokmaz, o vaziyette...

Yves Saint Laurent görse, kokudan değil, kahrından ölür...

Üstünde onun adı yazıyor!

*

Telefon 10 lira.

Saat 5 lira.

200 tane yara bandı, 1 lira.

İnsan zevk için yapıştırır valla.

Vantilatör alana,

yelpaze bedava.

*

Fesuphanallah di mi?

Diyanet’in bizim hacılara verdiği şemsiyeler de Çinli.

*

Piyasadaki elektronik eşyanın yarısı çekik gözlü... Başbakan’ın dağıttığı her 10 oyuncağın 9’u Çin malı... 10 halının 4’ü, 10 gözlüğün 6’sı, kırtasiyenin yüzde 30’u, bisikletin 40’ı, konfeksiyonun 70’i... Ameliyat masasından toplu iğneye, 44 sektörümüzü gömdüler.

*

Kefen bezi, Çin malı.

*

Hülasa...

Kapılarımız ardına kadar açık.

Gelen, giriyor Çin’den.

*

Bi kim girememiş birader?

Rabia Kader.

*

Hani şu, Çinliler tarafından katledilen Uygurların kahraman kadını... 2 defa vize istemiş, vermemişiz, iyi mi.

*

Türk çünkü.

*

Onun ithalatı, bu utanç verici rezaletin kabak gibi ortaya çıktığı ’’zorunlu haller’’ dışında yasak!


alıntı..

Munzurrojhat - 30/7/2009 Saat 23:13

Hejarê Şamil

Tarih: 25 Temmuz 2009 Cumartesi

3. yazı

Bu yazı on beş gün önce yazılmıştı. Yazıdaki düşüncelerimi onlarca mektuba dökerek değer verdiğim siyasilerimize gönderdim. Bekledim. Beklentilerim boşunaymış… Değirmen bildiğini yapar, değirmen taşının “çax, çaxı” baş ağrıtırmış…

İyi niyetlilerimizin kötü davranışları hakkında

İYİ NİYETLİLERİMİZ HİÇ DE İYİ DEĞİLLERDİR

Türkiye sevdalı Kürdlerimiz basbayağı Dursun Çîçek fenomenini, PKK’nin sonunun geldiğini, başını sokmaya delik aradığını, Güney Kürdistanlıların Türkiye’ye katılma istemlerini vs. tartışıyorlar. Mesela, “Demokrasiye karşı darbe planı belgesinin”, “kağıt parçası” belgesinin imzacısı, Türk albayı Dursun Çîçek’in tutuklandıktan 17 saat sonra bırakılmasının nedenleri üzerinde ciddi ciddi kafa yoruyorlar hâla. Parlak kafalarını “Roma Reş”in yeni kahpelik dizisinin uçsuz bucaksız enginliğine gömmeği kendilerine reva görüyorlar. Bir gecelik kahpelik işlerini çözümlemek görevimizin olduğuna inanmıyorum. İki gecelik olsun. PKK’nin sonunun geldiği ve Barzani’nin Türkiye sevdası da bu dizinin epizotlarıdır.

Kürd siyasilerinin ağırlıklı bir bölümü bu gerçeği anlamak istemiyorlar. Anlasalar dahi anlamıyormuş gibi davranıyorlar.

Kanımca temel hatamızdan birisi, onların (onarı bilirsiniz, sırtımızdakiler yani) nasıl davrandığına kafa yorup bizlerin nasıl davrandığı ve davranması gerektiğini ihmal etmemizdir.

Gündemi hep onlar oluşturuyor, biz onların peşinden takılıyoruz. Onların gündeminin figüranları olmaktan öteye gidilemiyor. Bu, ciddi bir sorundur. Sorunumuzun temeline ışık tutacak kadar ciddidir.

Kürd siyasetçilerinin anlamazlığı oynadığından bahsediyoruz ya…

MESELA: SAYIN HASİP KAPLAN
Sayın Hasip Kaplan iyi niyetlidir; uzaktan da olsa öyle tanıyorum. Türklerin meclisinde “makarna, kömür” eylemi yaptı, aynı mecliste kredi kartını yırttı, şimdi de kafayı onların neden selamlaşırken kafa tokuşturduğuna takmış. H.Kaplan önemli bir Kürd siyasal kişiliğidir, Kürd davasının ağırlığı altında yüreği patlayan rahmetli Orhan Doğan’ın yakın arkadaşıdır. Kürdlere dışkı yedirten Türk devletini suçlama cesareti gösterenlerdendir. Ne var ki, son dönemlerde yaptığı eylemlerin ve konuşmalarının Kürdistan’la bir alakası yoktur. Çok ağır ama gerçekçi bir ifade kullanacağım: yurtseverliğini, entelektüel kapasitesini Türkiye’ye yamanma siyasetine peşkeş çekmiş. Yazık, günah! Kötü etkilenmiş.

Sayın H.Kaplan biliyor ki; onlar bizden değillerdir, biz onlardan değiliz. Onlar Kürdistanlı değillerdir, biz Türkiyeli değiliz. Kültürlerimiz farklıdır, ülkemiz ayrıdır, derdimiz aynı değildir. Siyaset bu basit ilke üzerinden yürütülürse, kazancımız katbekat fazla olur. Makarnacılık, kredi kartçılığı, kafa tokuşturmaya tepki Türkiyeciliktir. Bu davranışlar “Türkiye rantına yamanma çabalarıdır”, dersem çok ağır kaçar ama demesem de dilim yanar. “Desem öldürürler, demesem öllem!”

Bize ne adamların kafalarını birbirine vurmasından? Öte yandan ne diye adamların selamlaşma özgürlüğüne müdahil oluyorsunuz? İster kafa tokuşturur, ister göğüslerini birbirine sürür, ister birbirlerini kokular, ister görüşürken ayaklarını kaldırır, ister birbirlerinin sırtlarını sıvazlarlar. Adama sorarlar, sana ne? Adamların selamlaşma özgürlüğü de mi anti demokrasi kapsamına giriyor? Böylesi siyasi deha örnekleri ile belki bireysel bir şeyler kurtarılır ama bir halk kurtarılamaz. Bırakın bu işleri Allah aşkına.

İyi niyetlilerin kötü davranışlarının tipik bir örneğini verdim, geçiyorum.

GÜNEY KUZEY’DEN BETER
Irak cumhurbaşkanı Talabani cenaplarının, Kürdistan cumhurbaşkanı sayın Barzani’nin halkımıza karşı kötü niyetli olduklarını söyleme hakkımız var mı? Asla yoktur. Yıllarca devrimcilik yaptılar. Ve lakin Irak’ta ve Güney Kürdistan’da PKK “uzantısı” olan “Hiwa”cıların Irak seçimlerine katılmasının önüne bin engel diktiler. DTP ise “Türkiye’de bile Kürd siyaseti yapan partilerin seçime katılmasına izin verilirken, Güney Kürdistan’da Kürd siyaseti yürüten bir partiye seçim engelinin getirilmesini anlayamıyoruz” diyor. Anlaşılmıyor işte. DTP’nin Türkiye sevdasının anlaşılmadığı gibi. Aynen.

DTP, Güney Kürdistanlıları anlayamıyor, Güneyliler Kuzeylileri. Biz garibanlar da kimseyi anlayamıyoruz. Bildiğimiz şu ki; böyle Kürdistancılık olmaz, böyle Kürd siyasetçiliği ve Kürd düşünürlüğü olmaz. Olmaz, efendiler. “Neden olmaza” konuyla görünüşte alakalı olmayan bir örnek vereceğim: 1969’da “yaprakların bile kımıldanmadığı” bir dönemde Kürdistan’ın Amed bölgesinin “N” köyünde Kürdçe yazıp okumasını bilen tek bir kişi vardı ama ahalinin tamamı Kürdçe konuşuyordu. Şimdi 40 yıl sonra halkımızın “yeniden doğduğu”, kendine getirildiği, ulusal bilince ulaştırıldığı 2009’da Amed’in “N” köyünde Kürdçe yazıp okuyan onlarca kişi varken ahalinin yüzde ellisi Kürdçe konuşuyor yalnız. Yüzde ellisi de kardeşlerimizin dilinde tabii ki. “N” köyünde ahalinin yüzde ellisinin Türkçe konuşmasının suçlusu DTP’dir demiyoruz ama on yıl sonra yüzde altmışın Türkçe konuşmasının sorumlusu kim olacak? AKP mi? O zaten düşman! CHP mi? O da süper düşman. TC devleti mi? Wey, Tosino!

Bizim hiç mi sorumluluğumuz yoktur?! Sorunlarda payımız yok mudur? Bizler hep iyi şeylerin yaratıcısı mıyız?

Güney Kuzey’den beter dedik, Kuzey gene kendini araya sıkıştırdı.

KAMPANYACILIK YAPMAYIN, HALKCI SİYASET YAPIN
Sayın H. Kaplan kredi kartını yırtacağına TBMM’de Kürdçe “Wey lo, millet ji destê we belengaz bûye!” diye bağırsaydı! Etkisi daha fazla olurdu. En azından Türk basını bu cümlenin çevirisi için uzman arar, biri “wey”i “vay”, diğeri “belengaz”ı “palankaz” yazıp tozu dumana karıştırır, sonuçta dilimizin propagandasını yapmış olurlardı. Sayın Ahmet Türk bir kes Türklerin meclisindeki grup toplantısında Kürdçe konuştu, devamı gelmedi. Kampanyacılık işte. Kampanyacılık anamızı ağlattı. Şimdi gündemi kasıp kavuran “Kürd sorununa çözüm” hikayeleri de kampanyacılıktan öte bir şey değildir. Bu halk üç beş günlük kampanyalardan zarar dışında bir fayda görmedi. A. Türk’ün Türk Meclisi binasında Kürdce konuşmasını taktir ettik, devamını bekliyorduk, yapmadı. Kampanyacılık kötü bir şeydir. Ve siyaset sayılmaz. Siyaset devamlılık ister. Erkekçe bir iş yaptınız, devamını getireceksiniz. Devamını getirmiyorsunuz, niyetiniz farklıymış veya kötü yönlendiriliyorsunuz deme hakkımız doğuyor.

DTP milletvekili, xwîşkê Buldan, “seçimlerde Kürdistan’ın haritasını çizdik” belirlemesinde bulunduktan sonra (gerçi seçimle çizilen “harita” çok eksiktir), diğer milletvekillerimiz “ustaca davranarak” ve “siyaset yaparak” bu, onun bireysel görüşüdür diyip dile getirilen gerçeği gölgeleme çabasına girebiliyor, kendi “barışçıl” tavırları ile Kürdistan’ın varlığını inkâr edebiliyorlar. Böyle siyaset olmaz. Bu siyaset Kürdlere iğne boyu kadar adım attırmaz. Attırmayacaktır. Kimse kendini ve halkımızı kandırmasın.

Siyaset imkân sanatıdır elbette ki. Ama imkânı yamanma olarak algılayanlar, tarihte ve günümüzde yamanarak özgür olunduğunun tek bir örneğini gösteremezler.

İyi niyetlilerimizin hali böyle.

İleri gelen Kürd siyasetçileri şunu anlamakta zorlanıyorlar; bizim onlarla sahte kardeşliğe ihtiyacımız yoktur, buna ihtiyaç hisseden onlardır. Çünkü kapı arasındaki onların kuyruğudur, bizim değil. Biz onlara muhtaç değiliz, onlar bize muhtaçtır! Bunu bileceğiz! Bildikten sonra; devamında canbazlık mı, oyunbazlık mı yapılır, numaralar mı çevrilir… Olur bunların hepsi. Siyasetin gerekleri yapılır, yaparsınız. Fakat önce dile getirdiğimiz “kuyruk meselesinin” bilincine varılacak.

Diğer mevzuumuz Kürdlerin Türkiye’yi nasıl parçalayabileceği ve kendini nasıl bütünleyeceği hakkındaydı

BİZ TÜRKİYE’YE AİT DEĞİLİZ
Kürd halkı nihaiyi özgürlüğüne son 200 yıllık tarih boyunca şimdikinden daha yakın olmamıştı. Objektif koşullardan bahsediyoruz, her kes biliyor, tekrarlamayacağız. Siyasilerimiz “dahi” ve “evrensel” siyasi davranışları ile özgürlüğü tekmelemekten ve itmekten öte bir iş yapmıyorlar. Dost düşman duymasın diye “yaptırmıyorlar” demeyeceğiz.
Ve kim ne diyorsa desin, 21. yy.ın Kürd politikası şu gerçek üzerinden yürütülmek durumundadır: Biz Kürdistanlıyız, siz Türkiyelisiniz, Iraklısınız, İranlısınız, Suriyelisiniz! Bizim ülkemiz Kürdistandır, sizin ülkeniz sizin olsun. Bu zor bir iş değil, yürek gerektirir, bir az da akil, başka hiçbir şey. Başka tür kazanılamaz.


FORMÜL BASİTTİR: KIVIRTMAYACAKSIN!
Gündemi geriden takip edenlerdenim. Geriden ele almayı severim. Ne denmişti; “İyi şeyler”!
“İyi şeyler”ciler ne diyor baksanıza; PKK silahlarını bırakacak!!! İlah da bırakacak! Eğer bırakırsa (Dikkat! Eğer bırakırsa ha…;), bir sosyal, iki örgütsel, bir de kafasında Kürde ve Kürdlüğe yer olmayan AKP “Kürdünün” kafasına esmiş bir talebi yerine getireceğiz:

- Kürd yer isimleri iade edilecek (Sosyal talep);
-A.Öcalan’ın tecrit koşulları kaldırılacak (Örgütsel talep);
- Pişmanlık yasası iyileştirilecek. Gerçi PKK “genel af” diyor (Örgütsel talep);
- Kürdistan dağlarında kocaman harflerle yazılmış “Ne mutlu Türküm” sözleri azaltılacak (AKP’li talebi).

Bu “çözüm”de ulus yok, halk yok, halkın siyasal özgürlüğünü anımsatan hiçbir şey yok.
Bir de Norveç meselesi çıktı; bravo M. Fırat halefine. Onlar için de birkaç kelimemiz olacak. Hemen şimdi, bir paragraf sonra…
Bu “iyi şeylerle” süslü “çözüm” formülünün gerçek ismi; arabayı atın önüne bağlamaktır. Yürümez. Şeytan işi işte.

Gerçekçi formül ise şudur; önce bizim taleplerimiz, sonra onların istemleri! Çünkü onlar bizim ırzımıza geçti, biz onların namusunu koruduk. Dilimizi onlar yasakladı, biz onların dilini öğrendik. Ülkemizin ismini bile yasakladılar, biz onların ismini taşıyan kimliklerle dolaştık. Halkımıza karşı devlet terörü, inanç terörü, ruh terörü, namus terörü, şeref terörü, gen terörü uyguladılar; özgürlük simgemiz Şeyh Sait’in aile geni ile oynadılar; yüzde bize benzeyen torunlarını bile özde kendilerine benzettiler. Yaptılar. Şeytan işi işte.

Formül mü aranıyor? Formül şudur; önce bizim taleplerimiz gerçekleşecek, sonra onların istemleri hakkında düşüneceğiz. İdealistçedir?! Elbette. Sorunumuzun başka türlü çözümü olmadığını defalarca yazdık. “Var” diyenlerin tamamı yalancıdır.

Kuzey Kürdistan’daki Kürdistan sorununun “Türkiye’nin demokratikleşmesi” ile çözüleceğini ileri sürmek, KOCAMAN YALANCILIKTIR. Kürdistan sorununun çözümü, Kürdlerin kendi ülkelerinin sahibi olması ile ilgili bir sorunudur. Türkiye’nin “Kürdün kendi kaderini tayin etmesine müsaade edecek” kadar demokratikleşmesine inanmak, Tanrının kökten inip insanlar arasında dolaşacağına inanmak kadar saçma bir inanıştır.

Türk ve Kürd halklarının kardeş olduğunu ifade etmek, YALANCILIKTIR. Türk, Kürde bu topraklara geldiği son bin yıl boyunca kardeş gözüyle bakmadı, Küdün sırtını basamak olarak gördü. Bunu test etmenin basit bir yöntemini söyleyeyim; 20. yy.ın 20’li yıllarına kadar dünyada ve Ortadoğu bölgesinde “Türkiye” isminde bir ülke olmamıştır. Kürdistan isimli ülkenin tarihi ise bin yıllar öncesine uzanıyor. Kürdler Kürdistan ülkesini işgal altında tutan Türkiye isimli devlet çatısı altında 80 küsur yıldır yaşıyor. Kardeşsek, beş yıl de “Kürdistan” isimli devlet çatısı altında “kardeşçe” yaşayalım, diyelim kendilerine. Yer yerinden oynar değil mi? O zaman nerede kardeşlik? “Kardeşliği” test etmenin yegane yolu budur, gerisi yalancılıktır, faso fisodur. Türklerin “Bugün” TV’sinde haftada bir milliyetçe “Kürd”, ruhen satılmış AKP’li “Türk”, TC’nin eski eğitim bakanı, ismini unuttuğum, soy ismi “Çelik” olan bir devşirmenin konuşmalarını dinliyorum. Adamın kafası çalışıyor ama tersine. Düşmanca, Bekoca çalışıyor kafası. Sözde öğrendiği Kürd tarihini Kürd halkının aleyhine ustaca kullanıyor. Kendisine beyaz eldiven atıyoruz; on dakika muhatabımız ol, seni o aklinle sağ cebimizden çıkarıp sol cebimize sokarız.

Siyasal eğitimden yoksun, demokrasiye inançsız biçimde, “uygar” dünyanın gelişim seyrini anlamadan ve çok basit konuşuyoruz, öyle mi? Gerçeğin ve gerçekten gerçeğin bu basitlikte saklı olduğunu hiç düşündünüz mü?

Yalancılarımızın başka yalancılıkları daha vardır. Bu kadar deşifrasyon yeter, diyoruz.
Kısacası, kıvırttıkça yalancı oluyoruz. Siyasetsiz halkın ve halkın içinden çıkıp onun istemleri ve özlemleri ile tersleşen siyasetçilerin davranışlarını irdelemek bile hücrelerimize sindirilmiş aşağılanmışlık duygusunu körüklemekten başka bir işe yaramıyor.

Hep Halk, diyoruz. Yanlış anlaşılmaması için bir netleştirme yapalım; Halk, yalnızca slogan atmaya alıştırılmış on bin güzelim insandan ve kendini herhangi bir Kürd partisine oy verme zorunda hisseden yurtseverlerden oluşmuyor ne yazık ki. Mardin’de elli Kürdü kurşuna dizenler de, İstanbul’da var devlet peşinde olanlar da, Londra’da bırakın “geri” Kürdçeyi, “ileri” Türkçeyi bile konuşmaya tenezzül etmeyen kosmopolitlerimiz de halktandır.

Kıvırttıkça onları biraz daha kendimizden ve kendilerinden uzaklaştırıyoruz.

“ÊDÎ BESE”NİN İÇİNİ DOLDURMAK
Gündemi geriden takip ettiğimizi söylemiştik. Geriye bakmak, ileriyi göremeye yardımcı olabiliyor.
“Êdî bese”, iyi bir slogandı, içini boşaltanların başını sloganı ileri sürenler çektiler. Oysa içi doldurulsaydı, bu sloganın Türkiye’nin nasıl parçalanabileceği ve Kürdlerin kendilerini nasıl bütünleyebileceğine katkısı olabilirdi.

“Êdî bese”leri birileri unutabilir, biz unutmayız. “Êdî bese!” denilecekse, en başta soyup kuyrukta bırakmak işine, emeline, emelsizliğine, hastalığına “êdî bese!” denmelidir.

İngiliz tahriki ile başlatılıp İngiliz telkini ile bitirilen isyanlara “êdî bese!” denmelidir.

İran (Türkiye, Irak, Suriye) destekli Kürd örgütlerinin Doğu Kürdistan’ı (Kuzey Kürdistan’ı, Güney Kürdistan’ı, Güney Batı Kürdistan’ı) gözden çıkarıp “Iraklı”, “Suriyeli” ve “Türkiyeli” Kürdlerin haklarına sahip çıkma siyasetine “êdî bese!” denmelidir.

Temeli Ankara’da (Tahran’da, Şam’da, Bağdat’ta) atılıp Moskova’da mayalandırılan, Londra’da ete kemiğe büründürülüp, Washington desteği ile harekete geçirilen Kürdçü siyasetlere, siyasetçiliğe, milletsiz milletçilere ve milletçiliğe “êdî bese!” denmelidir.

Türk sosyalistlerine yamanmaya tenezzül etmeyip onları kendilerine yamandırmayı erdem bilen, Kürdistan’ın bağımsız olma gerçeğini, Kürd halkının bağımsızlık hakkını sahte proleter kardeşliklere peşkeş çeken kof Kürd sosyalistçiliğine “êdî bese” denmelidir.

Ankara’cılığa, Tahran’cılığa, Şam’cılığa, Bağdat’cılığa “êdî bese!” denmelidir.

“Geliyorum” diyen yeni Kürd jenerasyonunun kıvırtmasız “êdî bese” haykırışını duyar gibiyim. Onlar gelecekler ve haykıracaklar. Dahası, yapacaklar. Kıvırtmadan. Kimsenin kuşkusu olmasın.

VE SÜREKLİ KENDİ İÇİMİZE GÖZ ATACAĞIZ
20. yy., hatta 19. yy. Kürdler açısından kaybedilmiş yüzyıllardır. Sizler 18., 17. yy.ları de ekleyebilirsiniz. Ama 21. yy. farklı olacak. Farklı olmaması için bir neden var mı? Varsa, bu neden kesinlikle ABD veya bir başkası değilir. Bizim kendimiziz.

Yapmamız gereken bazı şeyler vardır. Şöyle başlayalım; sosyalistlik, milliyetçilik, kosmopolitlik, dincilik, dinsizlik… suç değildir. Apoculuk, Barzaniçilik, hatta Talabanicilik asla suç değildir. Bir insan sosyalist olduğu için küçümsenemez ve Barzanici olduğu için büyütülemez.

Kürd kökenli birisinin Kürd davasına inanmaması, Kürdistan dendiğinde dudak büzmezi normaldir. Her Kürd kökenli insan Kürdistancı olmak zorunda değildir. Her “Türk” Türkiyeci, her Alman Almanyacı değildir. İnsan halidir; eğitimle, zevklerle, yaşam biçimiyle izah edilebilecek ve kabullenecek durumlardır. Eski TC eğitim bakanı Çelik gibileri mesela Kürdçü olmak zorunda değildir. Ama tekrar ediyorum, muhatabımız olma erkekliğini gösterirse, kendisini çağ cebimizden çıkarır, sol cebimize sokarız.

Ama Kürd kökenli aydın demiyorum, Kürd aydını; Kürd kökenli siyasetçi demiyorum, Kürd siyasetçisi; Kürd kökenli öğrenci demiyorum, Kürd öğrencisi Kürdistancı olmak zorundadır. Kürd aydını, Kürd siyasetçisi, Kürd öğrencisi adı altında Kürdistancılık yapmamak kocaman suçtur, günahtır, sahtekarlıktır. Neden? Bu soruyu soranlar yanıtını kendileri biliyorlar.

Aydınsın, siyasetçisin ve aydın, siyasetçi adayı öğrenciysen eğer;
Sosyalistsin, dinci Kürdü seveceksin. (Sağ cebinden çıkarıp sol cebine soksan dahi, seveceksin).

Dinciysen, milliyetçi Kürde kucak açacaksın.
Apocuysan, Barzanicileri anlayamaya çalışacaksın.
Barzaniciysen, aşiretten vazgeçmenin yollarını arayacaksın.
Kim olursan ol, kişiyi halkın ve ulusun önüne dikmeyeceksin.
Yukarıda sıraladığımız “tarihi tezlerin” tek birine bile “olmaz”, diyenler yalancıdırlar.
Kimse bu halkı ve onun özgürlükten başka çözüm tanımayan çocuklarını küçümsemesin. Onlar yoldalar, geliyorlar.
Ve “kendimizi nasıl bütünleyeceğimiz” konusunun ciddi bir ayrıntısı ihmale gelmez:

ÖNDERLERİMİZE SAYGI DUYMALIYIZ
Fakat onları asla sevmemeliyiz. Çünkü “Sevginin gözü kördür”.
Aşırı tutkunlara ve çaresiz aşıklara şu tavsiye yerinde olur; yatak odalarımızda önderlerimizin değil, Kürdistan’ımızın doğa fotoğraflarını asacağız. Evvela, yatak odalarında erkek fotoğrafları asılmaz (liderlerimiz hep erkektir), kadın fotoğrafları da asılmaz aslında… İkincisi, ulus bölücüsü olan önderlerimizin yatak odalarına sokulmasının aile birliği açısından tehlikesi vardır. Lütfen, bahsini ettiğimiz bölücülülüğü ulusu bütünleştirecek devlet bölücülüğü ile karıştırmayın.

Önderci olamayacağız, kişilerin sağı solu belli olmaz. Sosyalist Kürdistancı, dinci Kürdistancı, dinsiz imansız Kürdistancı, kozmopolit Kürdistancı, milliyetçi Kürdistancı, milliyetsiz Kürdistancı olmamız yeter.

Yaş sıralaması ile yazıyorum; Kürd liderleri Talabani, Öcalan, Barzani’nin döneme, konjonktüre, yaşadıkları psikolojik durumlara göre yaptıkları açıklamaların, yürüttükleri “önderliksel” siyasetlerin önemi; düşmanını tanıdıktan ve hissettikten sonra öfkeyle dudaklarını kemirip karşı dağların karlı zirvelerine bakan bir Kürd gencinin duygularındaki derinlikten daha derin ve daha önemli değildir.

Fakat bu gerçek, önderlerimize saygısız davranmamızın nedeni olamaz. Her kesin kendi işi ve görevi vardır.

Cemilê Çeto da bir önderdi. “Wey Cemilê Çeto, ji kerê keto”; bu da halkımızın derdini ve gerçeğini sözle tarihe mühürleme yeteneğinin bir örneğidir. Bizimkilerin sonu hep Cemilê Çeto gibi oluyor nedense. Bunu da sosyologlarımız incelesin.

Kötü niyetli “iyi şeycilere” de birkaç zehir zemberek söz ikram etme sözü vermiştik…


DÜŞMANLIĞIN BİR ONURU VARDIR
Bizler gündemi geriden takip edenlerdeniz.
Pis kokulu Ehrimen iktidarının başındaki kişinin kalkıp “iyi şeyler olacak” demesiyle iyi şeyler olmaz. İyi şeyler Kürdler için olmaz en azından. Gül’ün “iyi şeylerinin” içerisinde Kürdistan’ın bağımsızlığı var mı? Yoktur. Bari federasyon? O da yok. İnzibati otonomi? Söz konusu değil. Kültürel otonomi? Düşünülmüyor dahi! Yerel (Kürdistan) parlamentosu? Olur mu?! Hadi ana dilde eğitim? Dalga mı geçiyorsunuz?! O zaman nedir “bu iyi şeyler”? Gerillayı, Kürdistan özgürlükçülerini, yani Hürmüz’ün özgürlük cennetindeki yandaşlarını af edeceklermiş? Hürmüz’çüleri kim af edecek? Ehrimen! Ne için af edecek? Kendine benzetmekten ötürü. Kürd halkına bu kötülüğü yapmak için DTP’yi devletin muhatabı olarak hazırlamaya çalışıyorlar. Ve bizim TC meclisindeki vekillerimiz güneş parlaklığındaki insanları pis kokulu Ehrimen’e benzetmek için kolları sıvamış ve bol keseden “kardeşlik” ve “demokrasi” sözcükleri dağıtıyorlar. Bunun da ismi siyaset oluyor.

Sanki güneş parlaklığındaki insanları Ehrimen’in ellerine teslim ettiğimizde ana dilde eğitim görmemize fırsat tanıyacaklar?! Sanki haklı istemlerimizden vazgeçerek “kardeşliğimizi” ispat ettiğimizde onlar Anayasalarında bu “devlet Türklerle Kürdlerin devletidir” yazacaklar! Yoksa gazetelerinin logosundaki “Türkiye Türklerindir” sözcüğünü kaldıracaklar?!

Türkiye Türklerin ise, - ki, Türklerindir, - bu devlete vatandaşlık bağları ile bağlı olan her kez Türk ise, bizler Kürd olarak bu devletin nesiyiz?

Bırakın, düşman kalalım. Bırakın, onuruna tecavüz edilmiş bu halk, ırz düşmanı TC devletine karşı düşmanlığın onurunu yaşasın. Düşmanlığın bir onuru vardır. Sırtına bineni taşımaktan “onur duyan” silik kardeş olmaktansa, darbelenen onurlu düşman olmak daha erdemlicedir.

Onurlu düşmanlığın bir saygınlığı vardır. Yamanma kardeşlerin saygınlığı olmaz. Türk siyasetinin sakızı haline gelmiş “kardeşlik” kelimesi, Kürdlerin başını pamukla kesme emelinin kod ismidir. İşte sıkça “Şeytan emeli” dediğimiz budur.

Kötü niyetli iyi şeycilerle işimiz şimdilik bitti ama söz bitmiyor…

TÜRK DOSTUMUZ, TÜRKİYE DÜŞMANIMIZDIR
Halktan bir Kürd’le halktan bir Türk’ün, hatta Arap’ın, Fars’ın dostluk, kardeşlik sorunu yoktur. Benim gibi ipe sapa gelmez bir “Kürd milliyetçisi” bile geçenlerde (16 Mayıs’ta) Türk arkadaşlarla sarmaş dolaştı. Evimdeydiler. Onlar benim için “Türk” değil sadece arkadaşlardı. Yedik, içtik, güldük, eğlendik. Yanlarında devletlerini topa tuttum, nükleer atışlar yaptım, alındıklarını hissettirmediler. Destekleyenler bile oldu. Arkadaşız ya. Ne üdüğü belirsiz bir devlet için yıllarca erkekçe yürüttüğümüz arkadaşlığı suya atacak değillerdi.

Öte yandan aksakalımız Melik Fırat beş bin mi, elli bin mi ortak evlilik olduğundan bahsediyor. Varsın da yüz bin olsun. Evliliğin, millet davasıyla ne alakası var?! Ben bir kişiyim, on tane can ciğer Türk arkadaşım var. Kaderdir, sevseydim bir Türk kadınla da evlenebilirdim. Şimdi on Türk arkadaşım var diye, eşim Türk’tür diye ulusal davamdan vazgeçmem mi gerekir? Ortak evlilikleri gözümüze sokanlar pişkinlik yapıyorlar. Çiller’in Kürd kafalarını götürdüğü yıllarda on bin ortak evlilikten bahsettiğini anımsarsınız. Aksakalımız Melik Fırat o sürecin yakın tanığıdır.

Kürdün kendinden vazgeçmişliğinin ve yaşadığı düşünsel ve ruhsal çöküşün bir örneği de Sarıkamış’ta birlikte kan akıtılması, Çanakkale’de düşmanın denize dökülmesi hikayelerinin kimi Kürd yaftalılar tarafından boncuklu, oymalı kelimelerle anlatılmasıdır.

Derdimiz ağırdır, sözümüz de ağır olacak; Kürd kökenli Sarıkamış ve Çanakkaleciler, annesinin oynaşına “baba” deyenler tohumundandır.

Bizler hep başkalarına devlet kuracak ve bununla övüneceğiz miyiz?! Ve asker (her türk asker doğar) çizmeleri altında nasır bağlamış sırtımız sıvazlandığında yere göğe sığmayacak mıyız? İnsan olan kendi ezilmişliği ve düşürülmüşlüğü ile övünür mü? Ey gidi sizi, iyiden habersiz “iyi şeyciler”!

DÜŞMANLIK, ERKEK İŞİDİR
Kadınlarımız alınmasın, dilimiz “erkek Allah”ın ismine nasıl alışmış ise “erkek” kelimesine de öyle alışmıştır.
Konumuz “erkeklikle” bağlantılı değildir.

Neden bir Türkü gördüğümüz zaman elimiz cebimizdeki sabuna uzanıyor? Mesela, on Kürdün oturduğu Kuzeyli meclisine bir Türk katıldığı anda her kes Türkçe konuşuyor? Gerçekten hep merak ettim, bunu tartıştım, üzüldüm, çıldırdım, kafamı duvarlara vurdum, düşündüm… Bu farklı bir konu mudur? Saygı, anlatmak, anlaşılmak vs. ile mi bağlantılıdır? Kesinlikle öyle değil. Öyle değil oğlu öyle değil. Bu, sabun kültürü dediğimiz aşağılık kültürünün yansımasıdır. Kimse alınmasın, bu bir hakaret değildir. Çözüm ararken basit bir fikir yürütmedir.

Aha, 30 yıllık savaştan sonra siyasal bir çözüm gerekiyormuş! Elbette ki, siyasal çözüm! Fakat onlarla birlikteyken kendi ana dilinizde, yani onların anlamadığı dilde konuşmanız, onların kendi dilinde anlayabilecekleri şeyleri söylemenizden daha etkili olacaktır. Buna inanın! Onların anlama sorunu yoktur, neyin ne olduğunu bizden daha iyi anlıyorlar ve biliyorlar, onların kabullenme sorunu vardır. Söke söke kabullendireceksiniz. Sorun budur. Siyasal çözümün anahtarı da budur. Siyasal çözüm; zirveden dereye inmek, silahın kazandırdıklarını konuşma masalarında kaybetmek değildir.

“Ben” demeyi sevmem ama şuan örnek bulmakta zorlandığım için şunu anlatmak zorunluluğu hissediyorum; asimle Kürdüm, 27 yaşıma kadar Kürdçe bilmiyordum, bu benim suçum değildi. Dilimi öğrendim ama hâla genellikle Türkçe ve başka dillerde yazıyorum, Kürdçeyi bilen bir Kürdle yalnız kaldığımda “kolaylık olsun diye” Türkçe bile konuşurum. Fakat onlarca, hatta yüzlerce Türkün bulunduğu ortamda kendi Kürdüme mutlaka, afişe ve aşikâr biçimde ve kesinlikle Azeri ve Rus ağızlarından devşirme bozuk Kürdçemle hitap ederim. Bu, bir ilke meselesidir. Ve iyi bir ilkedir. Kanımca, kurtuluş ilkesinin bir parçasıdır.

BARIŞ DEĞİL, SAVAŞ!

AMA DÜŞÜNCE SAVAŞI, İLKE SAVAŞI…
Andrew Collins’in “Meleklerin küllerinden” kitabını Kürd davasından habersiz bir arkadaşıma vermiştim. Belki de üniversite yıllarından sonra incelediği ilk tarih kitabı idi. Okuduktan sonra şunu demişti: “Kürdler tarihten hiç mi ders çıkartmaz?”

Kürdler tarihten hiç mi ders çıkartmaz, gerçekten?! Şeyh Mahmud’un krallığına nasıl son verildi? Gazi Muhammed’in sonu nasıl geldi? Şeyh Sait’le nasıl oynandı? Abdullah Öcalan kendinden nasıl uzaklaştırıldı? Bunları anımsamak hiç mi gerekmez? Bunları anımsayanlara “düşman” diyenler bu halkın aslında azılı değil de, kafasız düşmanlarıdır. Yani kendine düşmanlık yapan düşmanlarıdır. Onlar düşünme eziyetine katlanmayı hor gören gariban dostlardır aslında. Onların derdi çekilmezdir, geçelim…

2009’un Kürdleri ne yazık ki, anlaşma masalarında “tarih yazmaya” hazır değildir. Konuşma masalarında (açık, gizli fark etmez) kaybetmekten başka bir şansımız yoktur şimdilik. Çünkü “el uzatıyoruz” ve ellerimiz havada. Tarih yazanlar el uzatmaz.

Oysa, “tarihi fırsat”ların tamamı bizim elimizdedir. Gerillanın namlusunda, Kürd örgütlerine saygılı olan ama onların malı olmayı kendine yedirmeyen aydınlarımızın özgürlük ruhunda, düşman askerlerine, polislerine taş atan çocukların taş kokulu ellerinde, beyaz yazmalı annelerimizin evlatlarını kaybettiğinde doğum sancısını özlediğini yansıtan gözlerinde, dengbêjlerimizin “Rom xayîne!” nidasının direnişe, inkara, redde çağıran seslenişindedir… El uzatmayı kendine yediremeyenlerin mayasındadır.

Bu sözler 30 yıl önce de söyleniyordu, diyeceksiniz. Hatta “ben söyledim” diyenler de çıkabilir. Diline sağlık ama Amed’in “N” köyünü kazanamadık son 30 yılda, aslına bakılırsa, kaybettik.

Söz, önemlidir. Devletler kılıçla değil, sözle kuruldu ve sözle yönetiliyor. İyi kılıç oynatan Kürdler ve ilk sözü söyleyen Kürdler, ne garip ki, kılıç meydanında değil, söz meydanında yeniliyorlar.

SÖZ MEYDANINDA YENİLDİK
Derin inancıma göre 21 yy.ın ilk on yılında Kürdlerin, özellikle Kürdleri temsil ettiklerine inanan ve inandırılan Kürd siyasetçilerinin yapması gereken çok şeyler varken, yapmamaları gereken tek bir şey vardır; konuşma, tartışma ve anlaşma masalarından uzak duracaklar! Erdoğan’la, Gül’le görüşülmek isteniyormuş. Onlar da kabul etmiyormuş. Görüşüp de ne söyleyeceksiniz? Doğru sözü söyleyebilecek misiniz? Konuşmak istedikleriniz kökünü kaybettiği, kök damarı alındığı için tarihi hissetmeyen, halkların üzüntüsünü, halk insanlarının derdini anlama duygusundan yoksun devşirmeler, sizler ise sözü devşirilmiş halk çocukları. Anlaşamazsınız. Bir körler dövüşü olur, bir daha buluşmamak üzere iltifat cümleleriyle ayrılırsınız. Bunu mu istiyorsunuz? Bu mudur siyasetiniz?

Görüşme talep ettikleriniz ne söyleyeceğinizi biliyorlar. Onları tahmin edemediklerini söyleyerek şaşırtacak, sarsacak iseniz, çabanızın bir anlamı olur.

Önce sözü doğru kullanmayı, doğru söz söylemeyi öğreneceğiz. Güçlü söz, devşirmeyi bile yeniden devşirir, devşirmese dahi, sallandırır. Ne var ki, sizler bunu yapacak kadar söz sanatına hakim değilsiniz.

KÜRDLER ÖNCE DERDİNİ VE HAKKINI SÖZLEŞTİRMEYİ ÖĞRENECEK
20. yy.da Kürdlerin söyleyebildiği en güçlü söz, bu halkın en namuslu siyasetçileri olan dengbejlerimizin dilinden eksik olmayan “Rom xayîn e!” (Rom, yani Türkiye haindir) sözüydü. Devamı bir türlü getirilemedi, bir nalına, bir mıhına vura vura kendimizi zor bela 21. yy.a taşıdık.

Komünistlerin ezilenler ve emekçiler için düşündüğü şu sözler çok gerçekçiydi mesela: “Bizim zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yoktur”. Yoktur oğlu yoktur.

Bu, Kürdler için fazlasıyla geçerlidir.

21. yy.ın başlarında zincirinden başka kaybedeceği hiçbir şeyi olmayan Kürdlerin, örneğin Kuzeyli Kürdlerin temel sözü nedir?
Çok kullanıldığı için aklıma ilk gelen şu oluyor; Barış!

Hemen Güney Amerika dizlerini anımsıyorum; sırtı nasırlı, eli kelepçeli, güneşten teni yanmış birisinin beyaz eldiveni, başka bir siyah tenlinin tuttuğu şemsiye altında kravatı ile oynayan beyaz tenli ağasının karşısında durarak “barışalım” diye inlemesi geliyor aklıma. Beyaz tenli adam da siyah tenliye sarılıyor… Olur mu böyle bir şey?

Bir ağa kölesi ile barışır mı? Bir köle ağası ile neden barışsın ki? Bir köle ağası ile neden barışma ihtiyacı duyar? Bunlar yanıtsız sorulardır. Sorular mantıksızdır. Yanıt iki kat mantıksız olacaktır.

21. yy. Kuzeyli Kürd önde gelenlerinin sırtındakilerden iktibas ettiği ikinci söz; kardeşçe yaşamdır. Sen üstte, ben altta, böylece kardeşçe yaşayalım. Hoş. Devlet senin adına olacak, devlet dili senin adına olacak, tek bir kelime Türkçe bilmeyen annemin doğurduğu benim soy ismim “Türk” olacak, bin yıllık Kürdistan ülkemin Gever’i Yüksekova, Şemsur’u Adıyaman olacak, olacak ta olacak, üstelik kardeş olacağız. Adama gülerler. Zaten dünya alem gülüyor. Kürtler, tarihin kahramanlarıdır ama bugün gülünç durumdalar. Yürek açıklığıyla itiraf edelim.

Galiba çok uzattım. Uzun sözün kısası, Orta doğunun tamamına hükmeden Medya imparatorluğu çökmüştü. Asya’dan gelip Avrupa sınırlarına dayanan Moğol imparatorluğu yok artık. Azman devşirme siyaseti bile Osmanlıyı ebedileştirememişti. Güneş batmayan İngiltere’nin sonunu biliyoruz. “Ebedi birlik” SSCB bile 70 yıl yaşayabildi.

Yahudi Atatürk’ün Türkiye’si, Tatar Lenin’in SSCB’sine taş çıkarttı. Bugün itibariyle 18 yıl daha fazla yaşadı. Beş, on yıl daha yaşar her hal. Söz söylemeyi bilmeyen Kürdlerin sayesinde.

Fakat Kürd siyasileri söz sanatını, söz söylemesini öğrenmek zorundadırlar; bu işte sanatçılarımız, aydınlarımız sonuna kadar kendilerine yardımcı olacaklardır.

Kopya veriyoruz; öğrenmeleri, ezberlerine almaları gereken ilk söz “Kürdistan”dır, ikinci söz “bağımsızlık”. Üçüncü söze gerek bile yoktur. Devamını halk kendisi getirir.

TARİHİN GİDİŞATINI ENGELLEMEYELİM, YETER
Tarih ve onun gidişatı “Kürdistan” diyor.

Biz de “Kürdistan” diyeceğiz. Gül’üne, Erdoğan’ına, Baykal’ına, Öcalan’ına, Türk’üne uymadan “Kürdistan” diyeceğiz. Hatta yalnız Güneyimize “Kürdistan” deme cesareti gösteren Barzani’sine rağmen “Büyük Kürdistan” diyeceğiz. Sözün gücü büyüktür!

Müslümanlığın insana, onun ruhuna, yüreğine, tüm hücrelerine hükmetme eylemselliğine hayranım.

Müslümanlık, inandırdıklarını günde beş kez Tanrı sitayişine teşvik ederek yeryuvarlağımızın üçte birine yayılabilmiştir. Tek söz: Bravo! Sonuna kadar saygılıyım.

Kürdlerin Müslümanlıktan öğrenmesi gereken şudur; her gün üç renkli bayrağımızın, “hayali haritamızın”, annemizin, babamızın, ağabeyimizin, ablamızın, bunlardan yoksunsak, vicdanımızın önünde diz çökerek beş kez “Kürdistan” diyeceğiz. Her gün! Tarihin şahidi ve ilk sözün sahibi Kürdün yalnız bir gün beş kez “Kürdistan” kelimesini ifade etmesi on yıllık ibadete bedeldir.

“Kürdistan” diyeceğiz ve kazanacağız. Tek bir “Kürdistan” kelimesi bile kökü kökeni belirsiz “paradigmalardan”, “ideolojilerden” fazla kazandıracaktır. Kürdistan kelimesinde bütünleşen ulus ruhunun ve evrenselliğin kendisi kazandıracaktır bize ve dünyamıza.

Allahınız varsa, ruhunuz varsa, vicdanınız varsa, welatparzliğiniz varsa içi boş lafları bir tarafa bırakın, gözlerinizi kor edip Türk kitaplarından okuyup öğrendiklerinize tükürün, yalnızca “Kürdistan” deyin!

Tüm sloganlarımızın merkezine “KÜRDİSTAN”ı oturtalım. Büyük Kazanırız. Türküne de, Kürdüne de, dünyaya da kazandırırız.


Hejarê Şamil


[tarihinde düzeltildi 31/7/2009 Saat 16:01 Yazar mayda]

Waris Dirie - 13/8/2009 Saat 11:04

A. Cihan Soylu
Evrensel Gazetesi

‘Kırmızı çizgili’ tartışma ve halkın iradesi
Devletin “Kürt açılımı”, tüm içeriğiyle değilse de, kesin olduğu belirtilen yeni keskin hatlarıyla 14 Nisan 2009 tarihli Genelkurmay Başkanı açıklamalarında ortaya konmuştu. Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın, onların açıkladıkları zeminde kalarak İçişleri Bakanı’nın “Adına ne derseniz deyin sorunun çözümü için tüm kurumlar arasında mutabakat var” şeklinde ifade ettikleri yaklaşımı, “İyi şeyler olacak” iyimserliğini yaygınlaştırdı.

‘İYİ ŞEYLER’ BİR LÜTUF MU?
Patenti Cumhurbaşkanı A. Gül’e ait olan “İyi şeyler olacak” söylemine yol açan gelişmeleri, politikayla ilgisizmiş gibi görünenleri dahil Türkiye’de yaşayan herkes, eksik ve çarpıtılmış olarak ya da gerçeğe daha yakın bir biçimde olmak üzere biliyordur. İnkardan, sorunun çözümüne “evet”e getiren asıl etkenin, Kürtlerin baskı, inkar, asimilasyon ve kitlesel katliamları da içeren devlet politikasına karşı sürdürdükleri direniş olduğu inkar edilemez bir gerçektir. İçeride ve dışarıda, sorunun bir ulusun hakları kaynaklı olduğunun daha net, daha çarpıcı olarak görülmesi ve ilgi konuları arasındaki yerini almasının en önemli etkeni budur. Buna, uluslararası, bölgesel ve diğer çeşitli olgu ve gelişmelerin etkisini eklemek gerekir. Hakimiyet kavgasının başlıca güçleri arasındaki ilişkiler ve bunların Türkiye ve bölge ülkeleri üzerindeki hesapları sorunu bir yandan daha da ağırlaştırırken, öte yandan devlet yöneticilerine, inkar ve baskı politikasını eski türden sürdürmenin giderek olanaksızlaştığını görme olanağı sağlamıştır. “Kandil’i BBG evi gibi izliyoruz, terörü ininde yok edeceğiz” diye çalım satan bir eski genelkurmay başkanının emekliliğe ayrıldığının kısa bir süre sonrasında “himmete erip”;(!) “TSK’nın tümü de Kandil’e gitse terör bitmez” şeklindeki “devlet adabı”na aykırı sözler etmesine yol açan başlıca neden Kürt uluslaşmasının kaydettiği gelişme ve buna bağlı olarak ulusal hak eşitliği talebi etrafında gelişen mücadelenin ulaştığı kitlesel boyuttur.

‘ÇÖZÜM’ TARTIŞMALARI VE DARBE YİYEN İNKARCILIK
Kürtler açısından bu tartışma pratik mücadele şeklinde ve somut istemler ifadesi olarak zaten uzun süredir yapılmaktaydı. Türk kökenli ileri işçi ve emekçiler, halka ve ülkeye sorumluluk duygusuyla bağlı aydınlar, ilerici-devrimci örgüt, parti ve kesimler bu tartışmada ve Kürtlerin hak eşitliğinden yana tutum alarak yer aldılar. Kürtlerin ulusal hak eşitliği; Kürt dili ve kültürünün serbestçe geliştirilmesi önündeki tüm engellerin kaldırılması, Kürtçenin eğitim dili olarak kullanılması, yasalarda ve Anayasa’da Kürt ulusal kimliğinin reddi yönündeki tüm ayrımcı belirlemelerin geçersiz sayılması vb. gibi talepler bunların önemli bir kesimi tarafından savunula geldi. Bizim gazete ve yazarları Kürtlerin Türklerle ulusal tam hak eşitliği isteminin ısrarlı takipçisi ve savunucusu oldular.
Ancak, Kürt sorununun çözülmesi talebi ve buna bağlı tartışmalar, devletin işbaşındaki ya da emekli olmuş temsilcilerinin de katılmalarıyla bugün daha ileriden sürmektedir. Devletin temel kurumlarını temsil edenler, sermayenin tüm partilerinin yöneticileri, burjuva basın-yayın organları ve onların etkili sözcüleri devlet tarafı olarak konuşmakta, şartlar sıralamakta, açıklamalar yapmaktadırlar. En şovenist, en inkarcı dar kafalıları bir yana bırakılırsa, devlet adına açıklama yapanların çoğunluğu da, bir “çözüm”ün bugünkü durumdan çıkış için yararlı olacağını söylemektedirler. Kuşku yok ki bununla kastettikleri en dar sınırlara çekilmiş bir “Bireysel kültürel haklar”ın kabulüdür.
Buna rağmen, bu yaygınlıktaki tartışma, inkarcı tezlerin berhava olmasına ve geniş halk kitlelerinin sorunu ve çözümüne ilişkin farklı görüşleri daha yakından daha net biçimde görmelerine de yol açmaktadır. Türk emekçilerinin giderek daha geniş kesimleri kimin “Akan kanın durması”ndan yana; kimin “Kan üzerinden politika yapan istismarcı” olduğuna dair bir fikre ulaşmaktadırlar. MHP gibi partilerle CHP’nin kimi yöneticilerinin “bölücülük” üzerine aşırı milliyetçi ve ırkçı propaganda ve kışkırtıcılığına karşın, inkarcılık güç kaybetmekte, eşit haklara sahip olarak ve gönüllü birlik temelinde yaşamın asgari gerekliliklerinin ne olduğuna dair anlayışın gelişmesi için yapılacak çalışmanın olanakları genişlemektedir.

KOŞULLU, KIRMIZI ÇİZGİLİ ‘KABUL’ ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜN BAŞKA BİÇİMİDİR
“Sorunu çözeceğiz” iddiasındaki hükümetin, “açılım dosyası”nda nelerin olduğu henüz net olarak bilinmiyor. Ancak, T. Erdoğan’ın söyledikleriyle birlikte Başbakan Danışmanı Ömer Çelik ile devlet ve hükümetin Kürt kökenli “itibarlı adamları”ndan biri olan A. Aksu’nun açıklamaları, öngörülen “çözüm”ün sınır taşlarını gösterir gibidir. “Atılacak her adım Türkiye’nin bütünlüğünü oluşturan bağları daha da sıkılaştırmak için” atılacaktır! Bu süreci “Bir şeyler koparmaya dönüştürmek isteyenler hüsrana uğrayacaklar...”dır. “...federasyon , coğrafi ya da etnik özerklik söz konusu olamaz.” Anayasa’da Kürtlere atıfta bulunulamaz ve “Milli eğitim sisteminde Kürtçe eğitim olmaz”!
Bunlar hükümetin önceliklerini, koşullarını oluşturuyor. Cumhurbaşkanı da, Güroymak’ı eski adıyla (Norşîn) anarak gönülleri fethettikten sonra uçakta, Kürtleri “bir millet”in; “büyük millet” Türklerin parçası gören anlayışı tekrarlamaktan geri kalmadı. “Çözüm”ü de “Türkiye’nin standartlarının yükseltilmesi”nde gördüklerini açıkladı.
Bu “açılım”, Deniz Baykal’ın inanmadığı halde tekrarlamaya devam ettiği ve MHP’nin bağnaz bir ırkçı tutumla savuna geldiği”Hepimiz Türk milletinin bir parçasıyız” söyleminden çok fazla farklı değil. Baykal ve CHP yönetimi, Devlet Bahçeli ve MHP, Kürtlerin karşısına, “Türk milletinin bir parçası” olduklarını kabul etme ve unutmama koşuluyla çıkıyor; bu koşula bağlı kalındığı sürece kültürel farklılıkların “Türkiye’nin zenginliği” olarak görülebileceğini vaaz ediyorlar. Baykal’a göre, Kürtçe dil dersi, “Milleti bölme sürecinin ilk adımı” olacaktır! MHP ise, Türk-Kürt kardeşliğinden söz edilmesini dahi “Siyasal Kürtçülüğün amaçlarına ulaşmasına hizmet” saymakta, “demokratik açılım”dan söz edilmesini “sapkın” ve “sapık düşünceler” olarak suçlamaktadır.

AZ ÇOK İYİLEŞTİRİCİ BİR ÇÖZÜM, EMEKÇİLERLE İLERİ KESİMLERİN MÜCADELESİNE BAĞLIDIR
Sermaye güçleri koşulları koyuyor; halksız bir sözde çözümü dayatıyor, “Tüm Türkiye vatandaşlarının bireysel haklarında demokratik standart yükseltilmesi” formülü ile ilgi çekici kılarak, Kürtlerin politik-sosyal ve kültürel temel taleplerinin reddi politikasını temel özellikleriyle sürdürmeye çalışıyorlar.
Bu, bazı iyileştirici adımları içermekle birlikte burjuva hukuku ve kapitalizm koşullarındaki bir çözüme dahi denk gelmeyecek bir “çözüm” olacaktır. Böylesi bir “çözüm”de halkın ve iradesinin yeri yoktur. Bu irade ve istekleri ayaklar altına alınmak istenmektedir. Oysa Kürt sorununun bu denli ağır sonuçlarıyla gündemde olmaya devam etmesinin nedeni ulusal inkarcı ve antidemokratik politikanın dayatılmasındaki ısrar ve Kürt ve Türk emekçilerinin bu inkarcı politika nedeniyle çektikleri acı ve uğradıkları büyük kayıpların göz ardı edilmesidir..
“Demokratik standartların yükseltilmesi” söylemi, sorunun çözümünü ve ülkenin siyasal sisteminin demokratikleştirilmesini esas almamaktadır. Bu yönde az çok sözü edilebilir bir iyileşme ancak işçi ve emekçilerin mücadelesinin burjuvazi, hükümeti, partileri ve kurumları üzerindeki baskısıyla mümkün olacaktır. Bugünkü tartışmayı sağlayanın mücadele olduğu nasıl bir gerçek ise, ülkenin demokratikleşmesi ve bunun en önemli unsurlarından biri olarak Kürtlerin temel taleplerinin karşılanmasını sağlayacak bir çözüm de ancak mücadelenin yükseltilmesiyle mümkün olacaktır.

Waris Dirie - 13/8/2009 Saat 12:45

Ahmet Altan

Bunlarla uzlaşmayın

Gerçekten de “iki kötü adam” bunlar.

Gençlerin ölümlerinden kendilerine siyasi çıkar sağlamaya çalışan iki bencil ihtiyar.

Bunlar siyaseti, bir yanından ölü çocuk koyduğunda öbür tarafından oy çıkan kanlı bir kutu gibi görüyorlar.

Ama iddiaya girmeye hazırım, bu politikalarıyla oy da alamayacaklar.

Bu ülke onların umduğu kadar vahşi ve ilkel değil, bu ülkede yaşayan insanların da vicdanı var, çocukların ölümüne bu ülkenin insanları da yanıyor.

Bir an için, sadece tek bir an için, kendini vurulmuş bir çocuğun annesinin yerine koyan hangi insan, barış bu kadar mümkünken “savaş sürsün” diye tutturur?

Bu iki kötü adamın “barış istemiyoruz” çığlıklarını, o bölgedeki uyuşturucu ticaretinden para kazananlardan başkası kolay kolay desteklemez.

Uyuşturucu işinde olanlar çok seviniyordur onlar barışın önünü kesmeye çalıştıkça ama başka sevinen pek çıkmaz.

Televizyonda konuşmalarını dinledim.

Deniz Baykal, bir yandan savaşı destekliyor, bir yandan da “etnik kimlik tabii ki olacak ama milli kimlik de olacak” diyor.

Onun Kürtlerden beklentisi, “ben Kürdüm ama Türküm” demeleri.

Eğer bu ülkede etnik farklılık değil “renksel” farklılık olsaydı, Türkler kırmızı, Kürtler de mavi olsaydı, Baykal’ın sözlerinin tercümesi şöyle olacaktı.

“Tabii ki isteyen insan mavi olduğunu söyleyecek, bu onun hakkı ama milli kimlik olarak hepimiz kırmızıyız.”

E, değiliz.

Kırmızılar kırmızı, maviler mavi.

Kürtler Kürt, Türkler de Türk.

Gidip insanlara zorla “sen Türksün” demenin anlamı ne?

İsteyen Türk, isteyen de Kürt olsa ne olur?

Aynı ülkede, aynı cumhuriyette “eşit vatandaşlar” olsak, Türk olan Türklüğüyle, Kürt olan Kürtlüğüyle övünse, bunun kime ne zararı var?

Sen, Kürtlere “benimle birlikte olmak istiyorsan Türk olduğunu kabul edeceksin” diye dayatırsan, Kürtlüğünden vazgeçmeyen insanı “seninle birlikte olmamaya” itmez misin?

Eğer Türklerle birlikte olmanın bedeli o insanların “kimliklerinden ve dillerinden” vazgeçmeleriyse, neden o bedeli ödemeye razı olsunlar?

Türkler kendi kimliklerinden ve dillerinden vazgeçmeye razı olur mu?

Kendi yapmayacağını başkasının yapmasını istemek, hakkaniyete ve adalete uygun mu?

İnsanlara zorla “ben Türküm” dedirtmek için binlerce çocuğu daha öldürmeğe değer mi?

Değmez ama o ikisinin umurunda bile değil ki ölen çocuklar.

Bahçeli ise iyice kendini kaybetmiş.

Barış isteyenleri “ihanetle” suçlamaya kadar vardırıyor işi.

Kürt sorunu diye bir sorun olduğunun bile farkında değil.

“Dağdaki teröristler” diye bir türkü tutturmuş gidiyor.

Peki, o insanlar dağa niye çıktı?

Niye binlerce insan ölümü göze aldı?

Sen oy kaybetmeyi bile göze alamazken o insanlar canlarını kaybetmeyi göze alıyor, yok mu bunun bir nedeni?

Barış istemek ihanetmiş.

Eğer illa bir ihanet aranacaksa, aradığınız ihaneti savaşı destekleyenlerin bu ülkeye düşmanlığında bulursunuz.

Bir ülkenin binlerce insanının ölmesini istemek, bir ülkenin fakir, zayıf, zebun kalmasını istemek, bir ülkenin bütün geleceğini bir savaşa gömmesini istemek, bir ülkenin huzura, zenginliğe, mutluluğa kavuşmasını engellemek istemek, bir ülkenin kanlı bir bataklıkta debelenmesini istemek, ihanet değildir de nedir?

Ancak bir “düşman”, bu ülkenin böylesine anlamsız bir savaşta kendi kendini yok etmesini ister.

Hangi “dost” gelir de sana, “çocuklarını öldür, paralarını savur, geleceğini yok et,” der?

Baykal’la Bahçeli daha kendi ülkelerinin şehirlerinde dolaşmayı beceremiyorlar, daha bu ülkenin halkının önüne çıkmaya cesaret edemiyorlar ama “ülkenin geleceği için en iyisinin savaş olduğunu” biliyorlar.

Siz bu “ülkenin” politikacısıysanız Güneydoğu’da halkın önüne çıksanıza, oralarda mitingler yapsanıza.

Güneydoğu, bu ülkenin parçası değil mi?

Niye gidemiyorsunuz?

Kendi ülkesinde bile dolaşamayan siyasetçilerden mi öğrenecek bu ülke ne yapılması gerektiğini?

Siz önce kendi ülkenizde dolaşmayı becerin, aklınız önce bu ülkede dolaşmanızı sağlasın da ondan sonra başkasına akıl verirsiniz.

Murat Belge çok güzel yazdı, bu adamlarla uzlaşılmaz, “uzlaşmamayı” amaç edinmiş, savaştan başka bir çözüm görmeyen adamlarla “barış” için nasıl uzlaşacaksın?

Dün siyasi kariyerinin en muhteşem konuşmalarından birini yapan Başbakan Erdoğan, bu adamlara aldırmasın, onlar kansız siyaset yapamıyor.

Erdoğan, doğru bildiği yolda yürüsün bence.

Doğru yol, Erdoğan’ın da değindiği gibi, “annelerin acısını kendi vicdanında duyanların” yoludur.

O acıyı dindirmekten daha iyi bir pusula yok.

Dürüst ve vicdanlı bir insan, o pusuladan şaşmaz.

Erdoğan dünkü konuşmasında görülen cesaret ve vicdanla yürüdüğünde, insanlar da onun peşinden yürür.

Waris Dirie - 14/8/2009 Saat 17:42

ERCAN İPEKÇİ
Evrensel Gazetesi
Ana acısı
Sen, sen olduğunu bilmeden, seni karnında hisseden; gün gün büyüdükçe sebep olduğun bulantılara katlanan; vurduğun tekmelerle can bulan analar…
Yaşama karşı verdiğin mücadelenin ilk anlarını anılarında saklayan analar...
Gözlerin burnunun ucunu göremezken, seni kucaklayan analar…
Sana ait bebeklik ve çocukluk anılarını hafızalarında taşıyan analar…
Anlattıkça muzipliklerini, seni güldüren analar...
Gelecekte üstüne kalan huylarının ilk işaretlerini gözleyen analar…
Sendeki hataları ve kusurları kendinden gizleyen analar…
Çirkinliğini bile sana konduramayan analar…
Evladını yitirince, ona ağıt yakan analar…
Ölünce; senin, anılarını da alıp götüren analar…
Doğarken ona verdiğin acıyla, ölürken onun duyduğu acıyı sen nasıl kıyaslayabilirsin ki?
***
Benim anam 11 yıl önce 13 Ağustos günü anılarımın yarısını alıp gitti…
Herkes anneler gününde sevinç içindedir, benim içim burkulur…
Herkes bayramlarda anasına koşar, ben mezarına gidemem…
Herkes tatile çıkmaktan haz alır, ben tatilde annesini kaybetmiş bir evlat olarak boğulurum…
***
Ufacık kaldığını hissettim, son sarıldığımda arkasından…
Minnacık…
Halbuki annesi boylu poslu kemik irisi bir Gürcü idi…
Babası da Gürcü’ydü… Ama dedem, anneanneme “Sen Laz’sın” dermiş…
Gençlik yılları babamla birlikte şantiyelerde, kömür ocaklarında geçti…
Selda’nın ilk plaklarından “Mahpushanelere Güneş Doğmuyor”daki yanık sesini, belki de kendini hapiste hissettiği için o kadar çok sevdi...
***
Sevmezdim sigara içmesini ya; O, Cumhuriyet gazetesinin ilk sayfasında Güneydoğu’da siperdeki mavi bereli erin resmini görüp de ben sanınca; hele bir gece vakti santralden arattığım telefon geç saatlere kadar bağlanmayınca vazgeçip yatmaya gittiğimde, gece yarısı onbaşının sesini duyup da yüreğine inince birçok ana gibi, sonra benim ben olduğumu anlayabilmek için bana anlattığı anıları tekrar tekrar sorgulayıp iyice açığa vurduğu sevgisini suistimal ettim eve dönünce; “Sigara içmeyin” diye şımararak...
Yavrusuna kıyamayıp söz veren anam ile babamı, bir gece buz gibi havada balkonda sigara içerken yakalayınca, ne güzel güldü bana, utanarak…
Gamzeleri çıktı çökmüş avurtlarında…
Ölene kadar da sigara içmedi yanımda…
***
Sevdiğim şarkılardan biri sendikacılığım dolayısıyla “Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime / Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime” ise diğeri “Anam ağlar başucumda oturur / Derdim elli iken yüze yetirir / El çek tabip el çek benim yaramdan / Ölürüm kurtulmam ben bu yaramdan”dır.
***
Evladının başında ağlamasın analar…
Yıllarca ağlattılar onları, şimdi barıştırıyorlar…
Baba tarafım Tırnova göçmeni… 93 harbi sonrası gelenlerden…
Büyük amcalarımızın birisinin eşi Kürt’tü… Kürd Ayşe derlerdi…
Benim eşimin babası Arnavut, annesi Bursalı Manav…
Hep barışıktılar, şimdi yeniden barıştırılıyorlar!
Barışın adını duymak bile güzel…
Bir ana kadar güzel! Sımsıkı sarılmak geliyor içimden!
Ama barışı öldürmeyin yeniden…
Yeni düşmanlıklar yaratarak anaları da evlatlarını da ağlatmayın!
Allah adına infazlarla da kıymayın onlara!
“Sizi de bir ana doğurmadı mı? / Analara kıymayın, efendiler!”

alem - 16/8/2009 Saat 11:38

Fikir mi önemli, kimin söylediği mi?


Bu ülke hakkında hiçbir şey bilmeyen ve kendini aniden İstanbul’da bulan bir yabancının sorularını cevapladığınızı düşünün.

Ve bu meraklı yabancıyla aranızda şöyle bir konuşma geçtiğini hayal edin.

Yabancı: Türkiye’de siyasal hayat nasıl?

Siz: Demokratik rejimle yönetiliyoruz. Meclis’te partilerimiz var.

Yabancı: Bu partilerin eğilimleri ne?

Siz: Sağcı parti de var, solcu parti de. Avrupa’da olduğu gibi.

Yabancı: Peki insan hakları, kültürel haklar, Avrupa Birliği gibi konularda sağcı partiler ne düşünüyor?

Siz: Sağcı parti Kürt sorununa evrensel insan hakları düzleminde bir çözüm geliştirmeye çalışıyor. Kan dursun diyor.

Yabancı: Ya solcu parti?

Siz: O daha milliyetçi bir söylemi benimsiyor ve bu açılımın Türkiye’yi böleceğinden korkuyor.

Yabancı: Peki milliyetçi parti?

Siz: O da aynı şeyi söylüyor.

Yabancı: Avrupa Birliği konusunda durum ne?

Siz: Orada da durum üç aşağı beş yukarı aynı. Sağcı ve din ağırlıklı parti AB üyeliğini savunuyor, sol ve milliyetçi partiler buna kuşkuyla bakıyor.

Yabancı: Ya azınlıklar meselesi.

Siz: Sağcı Başbakan “Azınlıkları Türkiye’den kovmanın faşizm olduğunu” söylüyor. Ruhban okulunun ve Ermenistan sınır kapısının açılmasını istiyor. Sol ve milliyetçi partiler bu girişimleri ağır bir dille mahkûm ediyor.

Ayrıca iktidar Türkiye’deki yer isimleri konusunda ırkçılığa gerek olmadığını söylüyor, muhalefete “Siz Ermenice, Rumca, Latince şehir isimlerini koruyan Alpaslan’dan, Orhan Gazi’den, Mustafa Kemal’den daha mı milliyetçisiniz?” diye soruyor.



***


Bu konuşma sonunda o yabancının tepkisi ne olurdu acaba?

“Kusura bakmayın ama siz sağınızla solunuzu karıştırmışsınız. Çağdaşlık, demokrasi, AB, insan hakları, azınlıklar, kültürel haklar gibi solun savunduğu değerleri öne çıkaranı sağcı; milliyetçi refleksleri öne çıkaranları solcu ilan ediyorsunuz. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir gariplik yok. Önce terminolojinizi düzeltseniz” demez miydi?


***


Bugün Türkiye “fikir mi önemli, yoksa söyleyen mi” sorusuna cevap vermeye uğraşıyor.

Yıllardır savunduğunuz fikirleri bir gün karşıtınız söylediğinde ne yapacaksınız.

Temel fikirlerinizden vazgeçecek misiniz? Yoksa karşıtınıza bu söylediklerin doğru mu diyeceksiniz.

Gerçek solun bu ülkede yıllardır savunduğu, uğruna bedel ödediği kavramları bugünün iktidarı dile getirdiğinde onlara karşı mı çıkılır, yoksa o kavramları dile getiren tutum desteklenir mi?

Esas soru bu.

Omurgalı bir insan olmanın gereği nedir?

Kimin söylediğine bakmadan doğru açılımları desteklemek mi yoksa giderek dünyaya kapanan, Mustafa Kemal’in devrimciliğinden ve “evrenselleşme” idealinden ayrılıp garip bir tutuculuk içinde kıvranan eski takımlara “bizdendir!” diye göz yummak mı?

AKP’nin karşı çıktığımız ve çıkmaya devam edeceğimiz birçok temel politikası var ama bu durum, her söylediğine gözü kapalı itiraz etmeyi gerektirir mi?

Siyah-beyaz bir dünyada mücadele kolay ama bu karmaşık durumda gelecek kuşaklar için doğru tavır almak epey zor değil mi?

zülfü livaneli.

alem - 18/8/2009 Saat 22:26

Sebgetullah SEYDAOĞLU
20-21.Dönem Diyarbakır Milletvekili Bediüzzaman Said-İ Nursi (kürdj nin) bir tarihi sözü vardır. Ben Kuran-ı Kerimi Arapça okudum; Kürtçe anladım, idrak ettim; Türkçe tefsir ettim, yorumladım. Bu zat rus harbinde kahramanca Kürt topraklarını savunmuş, ağır yaralanmış gazi ve esir düşmüştür, Son asrın en büyük müderrisi; alim ve günümüz Türkiye'sinde eseri en fazla okunan bir duayendir.

Ömrünün yarısından fazlasını ceza evleri, tecrit ve hücrelerde geçirmiştir. Bu zata birkaç kez suikast ve zehirleme teşebbüsünde bulunulmuştur. Bu gün bu zatın isminden, feyzinden ve eserlerinden milyonlarca dolar RANT elde edenler ve önde gelen Fethullah Gülen efendi ; benim küçük dünyam adlı kitabında diyor ki'' Ben bediüzamani hiç ziyaret etmedim etmekte istemedim. Arkadaşlarımın bazıları onu ziyaret etti. Keşke Kürt olmasaydı'' diye büyük bir gaflet delalet ve ihanet ve vefasızlık örneği göstermişti.

Ama aynı kişi ömrünün tümünü bu zatın Risaleyi nur eserini sözlerini sloganlaştırarak; Asya'dan Afrika'ya kadar yüzlerce okul , medyada büyük bir sektör ve medeniyetler ekseninde rol alan papalarla, hahamlarla dünyaya yeni şekil vermeye kalkmış orta doğuda emperyalizm bombaları ile öldürülen milyonlarca Iraklı, Filistinli, Kürdistanlı Afganistan ve daha onlarca kavmin katledilmesine seyirci kalmıştır. Dile kolay Milyonlarca hayvan yılan ölse evrenin tabiatın dengesi değişir. Bediüzzaman Said-i Nursiye gelince; Biz Kürtlerde maalesef bu evladımıza mürşidimize sahip
çıkmadık. İki Said vardı Kürt tarihinde birisi kalemi diğeri de kılıcı tercih etmişti. Bediüzamanın 1900 yılların başında Kürt teali cemiyetinin kurucusu olduğunu bilen kaç Kürt vardı ki bugün;

Bir gün TBMM kürsüsünde onun bir vecizesini söylemiştim " Gözümde ne Cennet Sevdası Ne Cehennem Korkusu. Bu mazlum- yetim millet uğruna bir said değil bin said feda olsun " demiştim. TBMM’de ilk söylevi gündeme getirmiştim

1. Bediüzamanın kendi kaleminden'' Kürtler İstanbul'da hamal, gafil ve safdil olduklarından korkarım zalimlerin igfali ile lekedar etmelerinden korkuyorum.''demiştir. Diğer bir vecizesinde de dil ve kültür erozyonundan bu gün için vurgu yaparak ;

2. " Ey Kürtler Kürtlüğü lekedar etmemek için tımarhaneyi kabul
ettim " demiştir.

3. ''Azametli bahtsız bir kıtanın ASYA değerli ve onurlu ama sahipsiz bir kavmin (Kürtler) kurtuluş reçetesi ittiba-i kurandır, demiştir. Nutukları bu günkü kimlik ve var olmanın yarım asır önceki duygu ve düşüncelerine delalet ve işaret eder. Bu ecdadımızın naaşına kabrine bile tahammül etmeyen, ortadan kaldıran bir zihniyetin, bu gün tarihi bir hesaplaşmayla karşı karşıyadırlar.


Dilini ve Kültürünü Kaybeden Toplumlar Yok Olamaya Mahkumdur.

Yıllar önce, bir Türk dostum bana şu soruyu yöneltmişti. Sevgili Seydağoğlu; sen rüyalarını Kürtçe mi yoksa, Türkçe mi görüyorsun? Bu soru karşısında afallayıp kalmıştım. Hayatı: Kürtlerin yaşadığı bir bölgede geçen; günlük konuşmalarını, Kürtçe yapmaya büyük bir özen gösteren benim gibi birisine; engbejlerin var olduğu Çirokların türkülerin kurmanca , zazaca, loranice ,soranice, goranice vs.
söylendiği;; Süryani İshak'ın, Silvanlı Martha'nın Tıp bilgini Etyus'un Mar Yeşua'nın, Seyfüddin Amidi'nin İbn'ül Ezrak'ın İbni Nübata'nın Zehebi'nin Molla Çelebi'nin; ve yine Müderris Hacı Ragıp'ların, Said Paşa'ların Dr.İshak Sukuti'lerin Ali Emiri'lerin Ali Faik Ozansoy'ların , Cahit Sıtkı Tarancı'ların Celal Güzelses'lerin, Ahmet Arif'lerin, Şevket Beysanoğullar'ının, Sezai Karakoç'ların, Yılmaz Odabaşılar'ın, M.Emin Bozaslan'ların, Mehmet Uzun'ların, Mıgırdıç Margosyan'ların yetiştiği;
birçok kültürün yer aldığı, çeşitli dinlerin ve dillerin yaşadığı konuşulduğu; farklılıkları olağan karşılamayı, hoşgörüyü hakim kılmayı, insanları bir arada yaşatma ve yaşama ilkesini; bir zamanlar bir yaşama tarzı olarak benimsemiş, bir merkezde; Amed, Diyarbakır'da doğmuş büyümüş yetişmiş, buraların çilekeş halkı tarafından iki dönem Milletvekili seçilmiş; bölgenin insanı olarak, bu soruya cevap vermenin gerekliliğini yıllarca düşündüm, hafızama kazıdım...

Türk arkadaşım doğru söylüyordu. Yaşadığım çevreden uzaklaştıkça, artık bende Kürtçe görmeye alıştığım rüyaların yerine, sıkça Türkçe rüyalar görmeye başlamıştım. ANDİÇ raporunda ölüm listesinde gösterilişimin sebebini bir kere daha anlamıştım.

Egemen baskıcı sahte bir tarihin ve çatışmacı bir siyasetin temsilcileri, kendi dillerinin dışında, başka dillere hayat hakkı tanımamıştı.

Çevremdekiler, çocuklarım, akrabalarım; bu ülkede, yüksekten, seslenenler; Kürtlerin tek ve yegane temsilcisi biziz, bizden başkaları bunu ağızlarına bile almazlar, diyenler bile Türkçe rüya görmeye devam ediyor. Türkçe rüya görmenin yarattığı psikolojik travma, bir gün geldi, Kürtçe rüya görmek isteyenlerin duygularını depreştirdi. Seslerini yükselttiler. Dediler ki; Türkçe, Türkiye’de ki ortak iletişim dilidir. Bu anlamda resmi dildir. Fakat her TC vatandaşı, Türkçeyi günlük yaşamında konuşamamaktadır.

Bu vatanın kültür dilleri, onun kültürel zenginliğinin göstergesidir. Bu nedenle, o dilleri öğrenerek, hayata başlayanlar, ana dillerini günlük yaşamlarında, sanatsal ve beyinsel üretimlerinde kullanabilmelidirler.

Vay sen misin bunları söyleyen? Diyarbakır sokaklarında, 'devı cemidi' , (soğuk ayran var) diye günlük nafakasını temin için buzlu ayranı satmak isteyen, yaşlı anamıza neden Kürtçe konuşuyorsun diye tartaklayarak işe başladılar. Sonra işi büyüttüler. Diyarbakır hapishanelerinde, insanlara pislik yedirdiler. İşkenceden öldürdüler, sakat bıraktılar. Binlerce insanı derin devletin faili meçhul çeteleri vasıtasıyla katlettiler. İş büyüdü, büyüdü, dağlara çıktılar. 25 yıldır karşılıklı binlerce can gitti. Analar ağladı, karalar bağladı. Yürekler dağlandı. Milyar dolarlar gitti.

Şimdi dönüm noktasındayız. Artık Kürt halkı zorla, zorbalıkla, asimilasyonla, baskıcı usulün dil egemenliği ile Türkçe rüya görmek istemiyor. Ana dilde eğitim bir haktır ve tüm kültür kümelerine tanınmak zorundadır. Devlet, resmi dille sürdürülecek modern öğretim olanaklarından yararlanmayan tüm vatandaşlarına bu olanağı sunmakla yükümlüdür. 12 Eylül faşist zindanlarından geçtim, o acıların canlı şahidiyim.

Münakaşalar, diyalogu getirdi. Bu hükümet döneminde, başlayan çare arayışları, bana göre ilk meyvelerini verdi. Tarihi adımlar atılmaya başlandı.

Taraflar: provakosyonlardan uzak durmalı, ortamı geren, kışkırtıcı sloganlardan uzak durmalıdırlar. Çözümü istemeyen karanlık odaklar bu süreci sabote edeceklerdir, elbette. Yeter ki diyalog ve Kürt açılımı hayata geçsin . Artık herkes özgür iradesini ortaya koymalı bağımsız dil ve üslup birliği temelinde özgürce düşünmeli, aklın yolu birdir. Çözüme katkı ve destek sunmalıdır. Bu bir insanlık, sorumluluk anlayışıdır.
Uygar ve medeni olanlar için.

Diğer bir mantık ise şudur : Her gün " Dağa çıkarız; 'En iyi Kürt, Ölü Kürt'tür' diye haykıranların ekmeğine yağ sürmeyelim. Kürt açılımında silahlı mücadeleyi durdurmak temel hedef olmalıdır. Bu doğrultuda atılacak ilk adım genel af çıkarmaktır. Silahların gölgesinde açılım zordur. Tarihte silahı tercih edenler barışı pek umursamazlar.

Sorunu: eğer toplumsal barış istiyorsak; çekilmiş ve çekilecek olan acıları, empati ile yani duygudaşlık, kendini başkasının yerine koyarak, duyarak, yaşayarak; bu toplumun ortak aklında vicdanında açılışmış bu yarayı ortak acı olarak kavramalıyız. Her türlü Ön yargılardan uzak, sendrom ve fobilerden arındırılarak ilkeli ve kararlı olmalıyız.

Acil kısa vadeli ekonomik tedbirler hayata geçirilmelidir. Açlık işsizlik ve yaşam şartlarının ağırlığının çözümü devlet teminatı altına alınmalıdır. Birlikte yaşamanın koşullarına entegre olunmalıdır. Ama, dillerinden, kültürlerinden taviz verilmemelidir.

Adalet ve kalkınma Partisi'ne de seslenmek istiyorum; doğru ve mantıklı bir yoldasınız. Güçlü bir siyasi iradeye sahip olmalısınız.

MHP ve CHP'nin halkça kabul bulmayan kışkırtıcı beyan ve salvolarına itibar etmeyiniz. Cesur ve kararlı olmalısınız. Yüzyıllara yayılmış; çeyrek asırdır da kanayan bir yarayı sarmak, toplumsal bir barış inşa etmek kolay değildir. Halkın ve halkın desteği ile silahsız, şiddetsiz, Kürtçe rüya görme günlerinin gelmesi temennisiyle,
hepimize özveride bulunmak düşüyor.

EN KÖTÜ BARIŞ EN İYİ SAVAŞTAN DAHA İYİDİR.

simge - 27/8/2009 Saat 18:09

Kanlı bıçaklıların kan kardeşliği
27 Ağustos Perşembe 2009

Haberi tek sayfada gösterArkadaşına gönderSitene ekleSayfayı yazdırhaberi paylaşFacebookGoogleYahooMixxDiggStumbleUponDel.icio.usredditTwitterMyspace friend feed
HABERİN ETİKETLERİ
BBC IRA Türkiye İrlanda İngiltere bağımsızlık Kuzey İrlanda
Sen de etiket ekle!

gönderBugünlerde konuşan bazı çehreler bana “Gerçek Hayatlar”ı hatırlatıyor. Hiç kuşkusuz İngiltere ve BBC tarihinin en tartışmalı belgeseliydi o...
3 bin cana mal olan İrlanda sorununun zirveye tırmandığı 1985 yılında çekilmişti.
Çok cesur, ama aynı oranda sade bir fikre dayanıyordu.
İngiliz belgeselci Paul Hamann, İrlanda’yı bölen politik çitin iki yanında sivrilmiş iki rakip portreyi görüntülemişti.
Biri Martin McGuinness’ti.
İngiltere’yi Kuzey İrlanda’da işgalci olarak gören ve bağımsızlık mücadelesi veren Sinn Fein partisinin lideri... IRA’nın askeri kanadının başında olduğu söylenen isim...
Diğeri Gregory Campbell...
İngiltere ile birleşme yanlısı Demokratik Birlik Partisi’nin en güçlü figürü... Polisin IRA yanlılarını gördüğü yerde kurşunlaması gerektiğini savunan politikacı...
Belgesel, birbirine taban tabana zıt görüşleri savunan bu iki liderin özel hayatlarına girmiş, onlarla kendi dünyaları içinde söyleşmişti.
İkisi de Kuzey İrlanda parlamentosunun seçilmiş üyeleriydi.
İkisi de alt tabakadan, genç, yeşilaycı ve ihtiraslıydı.
İkisi de kilise müdavimi, dindar insanlardı. Tanrı’ya inanıyorlardı; tabii Tanrı’nın kendilerinin safında olduğuna da...
İkisi de ailelerine bağlılığıyla tanınıyordu; filmde çocuklarıyla oynaşırken görüntülenmişlerdi.
İkisinin yakınları da onların geleceğinden endişe ediyordu.
İkisi de koruma altında yaşıyor, silahsız gezmiyorlardı.
Dillerini bilmeyen biri, mitinglerde kızgın taraftarlarına yaptıkları ateşli konuşmaları dinlese aynı şeyleri söylediklerini sanabilirdi; aynı sertlikte ve öfkeyle konuşuyorlardı.
İkisi de şehitlerini yüceltiyor, savaşı sonunda kendilerinin kazanacağını söylüyordu.
Ölümü kutsayan sloganlar atıyorlardı. Ne kadar çok ölünürse, zafer o kadar yaklaşacakmış gibi...
Kamera, ikisini de “şehitleri”nin mezarlığında görüntülemişti. İkisi, tıpatıp aynı şeyi söylüyorlardı:
“Diyalog, şehitlerimizin kanına ihanet olur.”
* * *
Tamamen karşıt kamptalardı, birbirlerinden nefret ediyorlardı, ama belgeselcinin vizöründen bakıldığında bu ikisi adeta aynı insandı.
“Öteki”ne tahammülü olmayan...
“Karşı”dakinin silahla yok edilmesini savunan...
Muhalifini “hain”, uzlaşmayı “ihanet” sayan, diyaloğa asla yanaşmayan iki radikal...
Fazla doğuya gittikçe batıya çıkan yollar gibi, birbirini çeken zıt kutuplar gibi, aynı ekmeği bölen bıçağın keskin iki yanı gibi, iki aşırı uç, aynı çizgide düğümlenmişti sanki...
İkisi de radikal tavırlarıyla çatışmaya ve bölünmeye hizmet ediyorlardı.
İkisi de gerilimden besleniyor ve birbirlerinin varlık nedenini oluşturuyorlardı.
Birbirlerine muhtaçlardı.
Nefretin ortadan kalktığı bir ülkede ikisine de yer olmayabilirdi.
* * *
Keşke “Gerçek Hayatlar” bugünlerde “ibret için” yayınlansa bizde...
Ya da Türkiye versiyonu çekilse...
Şu “Kürt açılımı”nda mesela, en uçta yer alan “kanlı bıçaklı”ların, kan üzerinden politika yapmakta nasıl “kan kardeş” oldukları görülse...
Birbirlerine sürtündükçe keskinleşen bıçaklar gibi nasıl çatışarak birbirlerini keskinleştirdikleri ve keskinleştikçe yeni sürtüşmelere gereksindikleri belgelense...
Ancak gerilimi artırdıkça var olabildikleri, barış yaklaştıkça da panikledikleri gösterilse...
Şu ortamda çok öğretici olmaz mıydı?

Can Dündar

mustafa - 31/8/2009 Saat 00:22

YANLIŞ TARİH . Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’nin Kafkasya politikasını Aliyev ipoteğine bağlayan Bakû konuşmasında 1993’te Ermenistan’la kara sınırımızın neden kapatıldığı konusunda yanlış bilgiler vardı ama “Cumhuriyetimizin banisi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1920’de Bolşeviklerin eline düştüğünde söylediği gibi ‘Azerbaycan’ın gamı bizim gamımız, hoş bahtlığı bizim hoş bahtlığımızdır’...” ifadesi Başbakan Erdoğan’ın Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin tarihini de bilmediğini düşündürdü. Öte yandan, yeni yazarlarımızdan Roni Margulies’in (bu arada kendisine hoş geldin! diyorum) 13 mayıs tarihli ‘Kürtlerin boşanma hakkı’ başlıklı yazısında da tarihsel açıdan sorunlu bir yorum vardı. Lenin ve Milliyetler Meselesi

BOŞANMA HAKKI . Margulies özetle, Kürt meselesinin halli konusunda üç farklı yaklaşım olduğunu, birinci yaklaşımın devletin bölgeye yatırım yapması, eğitim götürmesi; ikinci yaklaşımın, önce emek-sermaye çelişkisinin sonra ulusal meselenin çözülmesi, üçüncü yaklaşımın ise ‘Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme haklarını, ayrılma hakkı dahil, savunmak’ olarak özetleyebileceği ‘Lenin’in yaklaşımı’ olduğunu belirtiyordu. Bu hakkı savunmakla ayrılmayı savunmanın aynı olmadığının altını çizen Margulies’e göre, Lenin’in yaklaşımı izlenirse Kürt meselesi daha kolay hallolurdu. Bu hafta, Erdoğan’ın ve Margulies’in birbiriyle ilintili iddialarını sorgulamayı amaçlıyorum.

***

1917 Bolşevik Devrimi’nin hemen ardından Lenin ve Stalin’in imzasını taşıyan ve “Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları, Kafkas Ötesi’nin Türk ve Tatarları, Çeçenler ve Kafkas dağlıları, sizler!.. Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inanışları ve gelenekleri Çarlar ve Rusya’nın baskıcıları tarafından ayaklar altına alınmış olan sizler!.. Farisiler, Türkler, Araplar, Hintliler!..” diye devam eden ünlü çağrı, yüzyıllardır cahilliğe, yoksulluğa, baskıya, zorbalığa ve sömürüye mahkum edilmiş Doğu halklarına ilaç gibi gelmişti. Troçki de boş durmamış ve “Annam’ın, Cezayir’in, Bengal’in, İran’ın ve Ermenistan’ın işçi ve köylülerinin kurtuluşu ancak İngiltere ve Fransa’nın işçileri Lloyd George ve Clemenceau’yu devirdikten ve devleti ellerine geçirdikten sonra gerçekleşecektir” diyerek kurtuluş formülünü vermişti. Rosa Luxembourg’dan esinlenen bu Batı merkezli devrim fikri Komünist Enternasyonal’in Birinci Kongresi’nde aynen kabul edildi. Mayıs 1919’da “önümüzdeki bir yıl içinde bütün Avrupa komünist olacak” kehanetinde bulunan Komünist Parti Sekreteri Zinovyev, aynı yılın temmuzunda kehanetini “önümüzdeki temmuz uluslararası Sovyet cumhuriyetinin zaferini göreceğiz” şeklinde revize etti ancak 1919’da Spartakistlerin önderliğindeki Alman devriminin ezilmesiyle Avrupa proleteryasının bırakın Doğu’yu, kendini kurtaracak hali olmadığı anlaşılınca Bolşevikler gözlerini Doğu’ya çevirdiler.

Lenin’in Tezleri

Lenin’in, ilk uygulaması Anadolu’da yapılacak olan ‘Sömürgeler ve Geri Kalmış Ülkelerle İlgili Tezleri’ne göre geri kalmış ülkelerin komünist partileri milli burjuvaları önderliğinde verilen özgürlük hareketine destek vermeliydiler. Ancak devrimi ileri aşamaya götürmek üzere ittifak kurulan sınıflarla da kavgaya hazır olmalıydılar. Geri kalmış ülkelerdeki din adamlarına, reaksiyoner hareketlere ve Ortaçağ unsurlarına karşı da mücadele edilmeliydi. Buna bağlı olarak Avrupa ve Amerika emperyalizmine karşı kurtuluş hareketlerini hanların, toprak sahiplerinin, mollaların gücünü artırma çabasıyla birleştirmeye çalışan Pan Türkçülük ve Pan-İslamcılıkla da savaşılmalıydı. Nihayet emperyalistlerin ‘bağımsızlık’ vaadiyle ayarttıkları unsurlara kurulacak Sovyet Cumhuriyetler Birliğine bağlanmadıkları takdirde hiçbir zaman gerçekten bağımsız olmayacakları hatırlatılmalı ve ‘federasyonun çeşitli ulusların ezilen kesimlerinin geçici bir iktidar biçimi olduğu’ güvencesi verilmeliydi.

Moskova-Ankara hattı

Bolşeviklerle Kemalistler arasındaki ilk ilişkiler Temmuz 1919’da Ömer Lütfi’nin Bakû’ye, Fuat Sabit’in Moskova’ya gönderilmesi ile başlamıştı ama resmi ilişkiler 26 Nisan 1920’de Sovyet Rusya Dışişleri Komiseri Çiçerin’e gönderilen mektupla başladı. Mektupta emperyalistlere karşı Bolşeviklerle beraber çalışma, Türk kuvvetlerinin Gürcistan’ın ve Azerbaycan’ın Bolşevik yapılması yolunda gayret sarf edilmesi karşılığında para, erzak ve cephane hususunda yardım talep edilmekteydi. (Ancak geç kalınmıştı, çünkü Kızıl Ordu 28 Nisan 1920’de Azerbaycan’ı işgal etmiş ve Bolşevikleştirmişti.) O zamanlar Moskova ile Anadolu arasında doğrudan bağlantı yoktu, bu yüzden mektup ancak 1 Haziran’da yerine ulaştı. Çiçerin’in 3 haziran tarihli cevabında, Kürdistan, Lazistan, Batum bölgesi, Doğu Trakya ve Türk-Arap halklarının yaşadıkları toprakların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi ile mülteci ve göçmenlerin yerlerine dönmeleri gibi Türk tarafını endişelendiren hususlar vardı ama, gün pragmatik olma günüydü. 24 haziranda Kazım Karabekir, Azerbaycan’da Bolşeviklere karşı Türkçü bir hareket örgütlemeye çalışan Halil (Kut) Paşa’ya bu tavrını eleştiren bir telgraf çekti, Halil Paşa nedamet getirip Moskova’ya geçti (bu tarihten sonra Karabekir kendisine ‘Halil Yoldaş!’ diye hitap edecekti), 19 temmuzda Bekir Sami (Kunduh) başkanlığındaki bir Türk heyeti Moskova’ya ulaştı ve 24 ağustosta taraflar arasında bir dostluk anlaşması parafe edildi. Yıl sonundan itibaren Sovyet Rusya’nın para ve silah yardımı Anadolu’ya akmaya başladı.

Doğu Halkları’nın Bakû Kurultayı

Durum bu merkezde iken, 1-8 Eylül 1920 tarihlerinde Bakû’de Doğu Halklarının Birinci Kurultayı toplandı. Amacı ‘milliyetler meselesinin işçi sınıfının önderliğinde nasıl çözüleceğine dair yol haritasını hazırlamak’ olan kurultay, Zinovyev tarafından “yoldaşlar, kardeşler, sizi İngiliz emperyalizmine karşı kutsal savaşa çağırıyoruz!” diye açıldığında patlayan alkış ve tezahürat sağanağı neredeyse şehrin en ücra köşelerinden bile duyulmuştu. Zinovyev’in ‘Dünya tarihindeki en önemli olay’ olarak nitelediği kurultaya 3.280 delege bekleniyordu, ancak 37 milletten 1891 delege katıldı. Tutanaklara göre 469 Azeri, 461 Kafkasyalı, 322 Türkistanlı, 197 İranlı ve Farisi, 157 Ermeni, 100 Gürcü, 104 Rus ve 235 Türk delegeye karşılık, koskoca Çin ve Hindistan’dan sadece 22 kişi vardı. Tutanaklara ‘Kürt’ olarak geçen sekiz delegeden biri, daha sonra Azadi örgütünde görev alan İsmail Hakkı Şaweys idi; diğerleri ise büyük ihtimalle Türkiye dışındandı.

Ancak, tertip heyeti başkanı ‘ak saçlı’ Bayan Stasova’nın raporuna bakılırsa, delegelerin çoğu, siyasi bilinçten yoksundu ve Bakû’ye halı, deri ve benzeri mallarını satın alacak yeni müşteriler bulmak ümidiyle gelmişlerdi. Azerbaycan heyetinin çoğunluğunu ise mallarının müsadere edilmesini önlemek için kamufle olmaya çalışan büyük toprak sahipleri oluşturuyordu. Bir İngiliz ajanı raporuna “Rusça, Azerice, Türkçe ve Farsça dışındaki dilleri bilmeyen delegeler konuşmalardan çok birbirlerinin kıyafetleri ve silahları ile ilgileniyorlar, geri kalan zamanlarda ise uyukluyorlar” diye yazmıştı.

Enver Paşa’nın gördüğü itibar

Türklerden adı bilinenler arasında Mustafa Suphi, Süleyman Nuri, Tahsin Bahri ve İsmail Hakkı ve kardeşi Naciye Hanım gibi komünistler, Dr. İbrahim Tali (Öngören), Trabzon Mebusu Hafız Mehmet, Erzurum Mebusu Cevat (Dursunoğlu) ve Süleyman Necati (Albayrak) gibi Ankara’nın temsilcileri, Halil (Kut) Paşa gibi hem Ankara hem İttihatçılarla ilişkisi olanlar, Albay Arif ve Teğmen Asım gibi Kazım Karabekir’in gözlemcileri, Bahaettin Şakir, Azmi, Küçük Talat (Muşkara), ‘Yenibahçeli’ Nail gibi eli kanlı İttihatçılar vardı.

Ama en ilginç delege, Fas, Cezayir, Tunus, Trablus, Mısır, Arabistan ve Hindistan İhtilal Teşkilatları Birliği’ni temsil ettiğini söyleyen Enver Paşa’ydı. Dahası Enver Paşa ve İbrahim Tali, Bakû’ye Zinonyev’in treni ile gelmişlerdi. Başında papaklarıyla Enver Paşa ve 30-40 kişilik ekibi delegeler arasında büyük heyecan yaratmış, Müslüman delegelerin Enver Paşa’nın atını havaya kaldıran, ellerini ayaklarını öptüğünü gören Zinovyev, “Anlaşılan büyük bir aydınlanma hamlesi yapmamız gerekiyor” diye mırıldanmıştı.

Enver ve İbrahim Tali konuşturulmuyor

Kurultay’ın ikinci ve üçüncü gününde Efendiyev, Gayderhanov, Narbutabekov, Korkmazov gibi Azeri ve Dağıstanlı komünistler, İttihatçıların 1917-1918’de Kafkasya’da bağımsızlık hareketlerini bastırmadaki rollerini eleştiren konuşmalar yapmıştı. Enver Paşa 4 eylülde akşam oturumuna katıldı. Azerbaycan delegesi olarak katılan Şevket Süreyya’nın (Aydemir) anlattığına göre Enver Paşa ile Zinonyev arasında kısa bir konuşma geçtikten sonra, Enver Paşa arkasında bir tomar kâğıt bırakarak dışarı çıkmıştı. Bu kâğıtlardan bir bölümü İbrahim Tali’nin bildirisi, diğer bölümü, Orta Asya’ya yayılma hayali kurarken koca bir imparatorluğu tarihe gömdüğünü unutan Enver Paşa’nın ‘İngiliz emperyalizminin ezdiği Türk köylüsü ve işçisinin temsilcisi’ sıfatıyla kongreye yazdığı mektubun metniydi. İçinde bol sayıda ‘Yoldaşlar’ lafı geçen mektubun okunması sırasında Türk komünistleri ‘Halk Mahkemesi’ne!” diye bağırdılar ancak mektubun Türkçesini, Enver Paşa’nın en şiddetli muhaliflerinden olan komünist Mehmet okudu. Kısacası sapla saman birbirine karışmıştı...

Lafta kalan dilekler

Bakû Kurultayı’nın “Doğu’nun Müslüman Halklarına Çağrı” başlıklı sonuç bildirisinde kendilerine seslenilen 12 Doğu halkı arasında Kürtlerin adı yoktu. Enternasyonalin daha önceki bildirilerinde de Kürtlere sadece bir kere, o da 1915 Ermeni Tehciri’ndeki rollerinden dolayı değinildi. Kapanış konuşmasını yapan Macar komünisti Belá Khun ve Zinovyev bunun son değil ilk kurultay olduğunu ateşli biçimde tekrarladılar. Ama bu öngörü hiçbir zaman gerçekleşmedi. Komünist Enternasyonal’in en şık işlerinden biri olan Bakû Kurultayı ezilen halkların ilk ve son buluşması oldu. Çünkü kurultayla Britanya İmparatorluğu’na gözdağı vermeye çalışan Bolşevikler hem emperyalizme karşı koymanın o kadar da kolay olmadığını hem de Batı yardımı olmadan kalkınamayacaklarını çabuk fark etmişler, İngilizler ise Bolşeviklerin Asya’nın Müslüman halklarını yanlarına çekerek Britanya İmparatorluğu’nun altını oyabileceğini hissetmişlerdi.

Nitekim İngilizlerin müdahalesine meydan vermekten korkan Sovyetlerin tavsiyesi üzerine, 22 Ekim 1920’de İran Komünist Partisi “İran’da proletarya devrimi, burjuva devriminin tamamlanmasını beklemeli!” diye fetvayı verdi ve hikâyesini aşağıda okuyacağınız İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti tarihe gömüldü.

Sovyet-Britanya Ticaret Anlaşması

Sıra İngilizlerle Rusların birbirlerinin elinden alamayacaklarını anladıkları Asya’yı etki alanlarına bölmelerine gelmişti. Bunun için taraflar 16 Mart 1921’de bir ticaret anlaşması imzaladılar. (O yıl Rusya’da büyük bir kıtlık yaşanmıştı.) Anlaşmanın koşulları arasında İngilizlerin Sovyetlere karşı, Sovyetlerin de Doğu’da, Afganistan ve Hindistan başta olmak üzere İngilizlere karşı propagandaya son vermesi vardı. Böylece Türkiye’de Mustafa Kemal, Afganistan’da Amanullah Han, Çin’de Çan Kay Şek gibi milliyetçi liderler başa geçerken bu ülkelerdeki sosyalist hareketler ezildi. 4 Ağustos 1922’de, Türkistanlıları kurtarmaya soyunan Enver Paşa Tacikistan’da öldürüldü. Moskova’da kendi ‘İttihat ve Terakki’ örgütlerini kuran Sultan Galiyev, Zeki Velidi Togan, Turar Rıskulov, Tursun Hocayev, Ahmet Baytursunov, Veli İbrahimov ve Feyzullah Hoca gibi İslamcı-Türkçü önderlere boylarının ölçüsü verildi. Ve bunların hepsi Lenin’in sağlığında oldu.

Cengeli Savaşçıları ve Mirza Küçük Han’ın Kesik Başı

Lenin’in Tezleri’nin nasıl uygulandığına dair zihin açıcı bir diğer örnek İran’da yaşanmıştı. İran’daki Meşrutiyet hareketinin 1907 senesinde Rusya ve İngiltere tarafından kanla bastırılıp İran’ın bu iki ülke arasında paylaşılmasının ardından İranlı ihtilalciler Mirza Küçük Han’ın önderliğinde Geylan Bölgesi’nde toplanmışlardı. Mirza Küçük Han’ın ilk gençlik yıllarında hem Kafkaslar üzerinden gelen fikir akımlarıyla, hem de klasik ulema çizgisinde yer alan Takizâde, Devletâbâdî ve Musavât gibi bağımsızlıkçı aydınlardan etkilenmişti. Mirza Han’ın başını çektiği Cengeli Hareketi’nin düsturlarını dört cümle ile özetlemek mümkündü: Yabancı güçleri vatan topraklarından çıkarmak, emniyet ve güvenliğin tesisi, adaletsizliğin ortadan kaldırılması, şahsi menfaat ve istibdat ile mücadele.

‘Hüsn-ü Musa’ tüfekleri

Cengeli savaşçıları (Farsçada ‘jengel’, sık ağaçlı ve ormanlık yer anlamına geliyordu. Savaşçılar, Geylan bölgesindeki balta girmeyen ormanlarda saklandıkları için bu ismi almışlardı.) ormanda uzun süre kaldıkları için uzayan saç ve sakalları yüzünden hırpani bir görünüme sahiptiler. Başlarında siyah keçe külah, üzerlerinde çuha pantolon, ayaklarında manda derisi ayakkabı, ellerinde bir değnek ve omuzlarında Hüsn-ü Musa dedikleri tüfeklerle geziyorlardı. Mirza Küçük Han’ın kıyafeti de aynıydı.

Enver Paşa ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın özel ilgisi

Cengeli savaşçıları elbette, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) dikkatini çekti. İTC’nin desteğini göstermek üzere, Osmanlı-Rus harbinde, Rus ordularına karşı uzun süre savaşmış olan Hüseyin Efendi, Geylan’a gönderildi. Hüseyin Efendi, yanında Mirza Küçük Han’a dua ile teslim edilmek üzere bizzat Enver Paşa’nın talimatı ile hazırlanan 300 tüfek, bol miktarda mermi, bir koltuk saati, altın ve mücevherlerle süslü kılıç ve bir Kuran-ı Kerim götürmüştü. (Mirza Küçük Han, bu Kuran-ı Kerim’i hep yanında taşıyacaktı.)

Aslen Tebrizli olan Teşkilat-ı Mahsusa mensubu Hüseyin Efendi, Cengeli savaşçıları ile birlikte Rus cephaneliğine düzenledikleri bir baskın sırasında savaşarak öldü. Fakat İTC’nin Cengeli Hareketi’ne yardımları devam etti. Teşkilat-ı Mahsusa subaylarından Binbaşı Yusuf Ziya Bey, Yüzbaşı Yakup Bey, Ömer Efendi ve Osman Efendi zaman içinde bölgeye geldiler. 1917’ye gelindiğinde Cengeli savaşçıları kuzey İran’ın en büyük gücü haline gelmişlerdi. Aynı yıl gerçekleşen Bolşevik İhtilali ardından İngilizlere yakın olan Şah iktidarını devirme olasılığı ortaya çıkanca, İran’daki muhalifler arasında Rus karşıtlığının yerini Rus sempatizanlığı aldı. Nitekim kaç yıl sonra, Rasnalnikov önderliğindeki Kızıl Ordu donanmasının Hazar kıyısındaki Enzeli’de dalgalandırdığı kızıl bayrağa, Mirza Küçük Han’ın destek vermesiyle Mayıs 1920’de İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ilan edildi.

İslamcı-komünist işbirliğinin hazin sonu

Ancak, 21 Şubat 1921’de, emrindeki 1.200 askerle Tahran’a giren Albay Rıza Han 140 yıldır iktidarda olan Türk asıllı Kaçar Hanedanı’na son verince Geylan’ın kaderi değişti. Darbe hükümeti, Sovyet yönetiminin sempatisini kazanmak için ilk olarak 1919 senesinde imzalanan İran-İngiliz Antlaşması’nı iptal etti. Mirza Küçük Han’ın Tahran’a yaptığı başarısız hamleden sonra, Albay Rıza, Cengeli savaşçılarını dağıtmak ve Mirza Küçük Han’ın başını almak için ordularını Geylan içlerine sürdü. Rıza Han’ın birlikleri o güne dek Cengeli Hareketi’ne destek için bölgede tampon vazifesi gören Kızıl Ordu ile karşılaştığında durum ‘Lenin’in Tezlerine’ göre gelişti. Kızıl Ordu, Albay Rıza Han’ın askerlerinin önünü açtı ve Cengeli savaşçıları tasfiye edildi. Mirza Küçük Han, teslim olmadı ve yanında bir arkadaşıyla Cengeli içlerine doğru ilerledi. Kendisine ulaşıldığında soğuktan donarak hayata veda etmişti. Rıza Han’ın askerleri, başını gövdesinden ayırdılar ve uzun süre teşhir ettiler... Böylece bu ilk ve son İslamcı-komünist işbirliği tarihe gömüldü.

Birbirini boğazlayan milletler

Şu anda, Bakû Kurultayı’na katılan ülkelerde durum ne derseniz; Lenin’nin ‘geçici’ dediği federasyondan 80 yıl sonra ayrılmayı başaran ülkelerin durumu hiç parlak değil. Dağlık Karabağ ve Nahçıvan yüzünden çatışan Ermenistan ve Azerbaycan; bağımsızlık peşindeki Abhazya, Acaristan, Güney Osetya’sı ile dağılmak üzere olan Gürcistan; Tacikleri ‘Persleşmiş Özbekler’ olarak niteleyen ve Fergana vadisinin tümü ile Güney Kazakistan ve Doğu Türkistan’ı talep eden Özbekistan; Kuzey Afganistan’daki Tacik bölgeleri ile Farsça konuşulan Özbek kentleri Buhara ve Semerkand’ı kapsayan Büyük Horasan Devleti’ni düşleyen Tacikistan; bağımsızlık uğruna nüfusunun yarısı telef olmuş Çeçenistan; taassupla boğuşan İran; sosyalist güçleri iğdiş edilmiş olan ve yıllardır ‘Kürt Meselesi’ ve ‘Ermeni Meselesi’ ile uğraşan Türkiye... Bu tablonun suçunu Stalin’e atmak adettir ama bence Lenin’in de sorgulanması gerekir

simge - 1/9/2009 Saat 16:04

Can Dündar Ada
Melez1 Eylül Salı 2009

Haberi tek sayfada gösterArkadaşına gönderSitene ekleSayfayı yazdırhaberi paylaşFacebookGoogleYahooMixxDiggStumbleUponDel.icio.usredditTwitterMyspace friend feed
HABERİN ETİKETLERİ
MHP Sırp şehit Kandil İmralı kimlik Türkiye Erciyes Türkmen Kayseri Müslüman zeytinyağı Hülya Avşar Devlet Bahçeli Abdullah Öcalan
Sen de etiket ekle!

gönderÖnce Abdullah Öcalan mesaj yolladı İmralı’dan: Dedi ki:
“Bu mücadelede 40 milyon Kürt var. 40 milyon Kürt ayağa kalktığı zaman ortada devlet mevlet kalmaz.”
Bu tehdidin içinde MHP liderine de bir mesaj vardı:
“Bahçeli, o kadar kendinize güveniyorsanız sizi başkumandan ilan edelim. Topla ülkücü ordunuzu, Kandil’e gidin. Bakayım ne yapacaksınız!”
Ardından Devlet Bahçeli’nin açıklaması geldi:
“Ülkücülük marjinal bir anlayış ve sokak hareketi değildir. Sokakta bulunmamıştır, sokakta kaybedilmeyecektir. Ama bozguncuların da bilmesini istediğim şudur; yeri gelirse can feda olsun. Anadolu yeniden fethedilir.”
* * *
Türkiye, “Dünya Barış Günü”nü dağda düello çağrılarıyla karşılıyor.
1 Eylül’de açılım tartışmaları ve şehit cenazeleri birlikte geliyor.
Yürünecek yolun ne denli sarp olduğunun delili bunlar...
Çatışmadan beslenenler, zamanla dozu hepten artıracaklar.
“Savaş lobisi”, barışı engellemek için ne mümkünse yapacak.
“Kandil’e davet”, “Erciyes’te uluma” laflarıyla başlatılan dağdağa, dağdan dağa yayılacak.
Barışa ancak bu dikenli yollarda kanaya kanaya ulaşılacak.
* * *
Oysa çoğumuz, kendimizi Kandil’de ya da Erciyes’te değil, “İki dağ arasında kalmışım” türküsündeki gibi, iki dağın serin sularının karıştığı mümbit ovada hissediyoruz.
Hülya Avşar’ın geçen hafta Devrim Sevimay’a içtenlikle söylediği tabirle “karman çorman”ız.
Ne diyordu Avşar kızı:
“Anne tarafımda Giritlilik var, yörüklük var.
Baba tarafım Kayseri’den göçen bir Türkmen aşireti... Göçtükleri yerde Kürtlerle karışıp Kürtleşmişler.
İki arada bir deredeyim.
Bir yanım tereyağı, bir yanım zeytinyağı...
Hadi bana bir isim bulun.”
Sonra kendi ismini kendisi koyuyordu:
“Melez..”
Sözcüğün içerdiği tüm güzellikle...
En nadide renklerden, türlü çeşit hususiyetlerden harmanlanmış, ortaya karışık bir kimlik...
Tam Anadolu...
* * *
Geçen yıl dünyaca ünlü müzisyen Goran Bregoviç’le konuşmuştuk kimlik meselesini...
Goran’ın annesi Sırp...
Babası Hırvat...
Eşi Bosnalı Müslüman...
“Sen kendini ne diye tanımlıyorsun?” diye sorduğumda kendine maziden bir üst kimlik yapıştırdı:
“Osmanlı’nın eski bir vilayetindenim.”
Goran’ın aileden devraldığı kimlikler, birbiriyle çatışa çatışa güzelim bir ülkeyi yok ettiler. Bugün her biri ayrı bir bayrak altında yaşıyor.
“Goran’ın babasının ülkesi...”
“Goran’ın annesinin ülkesi...”
“Goran’ın karısının ülkesi...”
Bir gün annemizin ülkesinden babamızın ülkesine pasaportla gitmek istemiyorsak, öfke bayraklarının vuruşturulduğu sarp dağlardan ovalara inmek, zirvelerin karlı sularını, düzde birbiriyle buluşturup yumuşatmak zorundayız.
Hülya Avşar diyor ki:
“Evde başka kültürden biriyle yaşıyor olmak beni yumuşatıyor, orta noktaya çekiyordu.”
* * *
Türkiye evinin bu yumuşamaya, ortak noktalarını hatırlamaya, melezliğini savunmaya her zamankinden çok ihtiyacı var.
Çözüm yolunu “dağdaki safkanlar” değil, melezler gösterecek.

simge - 4/9/2009 Saat 18:46

Meral Tamer
Filistinli çocuk, TBMM için Kürt çocuğundan daha değerli!4 Eylül Cuma 2009

Haberi tek sayfada gösterArkadaşına gönderSitene ekleSayfayı yazdırhaberi paylaşFacebookGoogleYahooMixxDiggStumbleUponDel.icio.usredditTwitterMyspace friend feed
HABERİN ETİKETLERİ
Van TBMM okul Paris eğitim kaleci baskın Türkiye Gaziantep Diyarbakır Filistinli gizli tanık terörle mücadele
Sen de etiket ekle!

gönderYer: Bir zamanlar Doğu’nun Paris’i diye anılan Gaziantep. Tarih: 21 ağustos 2009, yani 2 hafta öncesi.
Gaziantep Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerinin, Şahinbey ilçesindeki 9 eve yaptığı baskın sonucunda 7 çocuk, 16 ağustosta polis otobüsüne taş attıkları gerekçesiyle tutuklanıyor.
Yer: Diyarbakır.
İnsanı çileden çıkaran olay: 13 yaşındaki bir çocuğu neşterle öldüren 15 yaşındaki bir başka çocuk, iyi hali ve cezai algılama yaşına erişmediği için cezada indirimle 8 seneye mahkûm ediliyor. Buna karşılık polise taş attığı bile tartışmalı olan, gizli tanık ifadesiyle yargılanan bir çocuk için 26.5 yıl hapis isteniyor ve indirimler sonucu çocuk, polise taş atmaktan 17 yıl ceza alıyor!
Dün de yazdım. Çocuklar İçin Adalet İstiyoruz girişiminin 1 Eylül Dünya Barış Günü düzenlediği “Barışın Adı Çocuk” toplantısında, tutuklu çocukların aileleri anlattı bunları.

Filistinli çocuğa var...
Toplantıda çocuğu yargılanan Diyarbakırlı bir baba, panelde konuşmacı olan milletvekiline, “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Filistinli çocuklara gösterilen ilgiyi, bizim çocuklarımızdan neden esirgiyorsunuz?” diye okkalı bir soru sordu. Ve Van’da gazeteci bir babanın anlattıkları, beni iyice koparttı:
Oğlu Vanspor’da kaleci. Şimdi yaşı 16, boyu 1.90 cm. Hapse girdiğinde 14 yaşındaymış. Başbakan’ın Van’a gelişinde olaylar olmuş, 1 kişi ölmüş. Zaten o olayların haberlerini de baba yazmış. Oğlu antrenmandan eve dönerken fanilası terli. Polis bir köşe başında çeviriyor, terli halini görüp birkaç soru soruyor, sonra da fotoğrafını çekip bırakıyor.
Ertesi gün okulda dersteyken, polisler çocuğu almaya geliyor, ama müdür, “Milli Eğitim’in kesin talimatı var,” diyerek çocuğu vermiyor. Polis okul çıkışında bekleyip çocuğu alıyor. Babanın 6 saat sonra haberi oluyor. Çocuk tutuklu; örgüte yardım etmekten 20 küsur yıl hapsi isteniyor!

3 yaşında da hapiste
Meslektaşım olan baba, oğlunun 3 yaşındayken de hapse girdiğini anlattığında, isyan bayrağını çekmemek için kendimi zor tutuyorum. 1996’da yine gazetecilik yaparken, cezaevinde bulanan birisine avukat aradığı için hapse atılıyor. Aynı tarihte eşini de cezaevinde bulunan birinin yakınıyla telefonda samimi konuştu diye içeri alıyorlar. O tarihte 3 yaşında olan bizim kaleci oğlan ve 11 aylık kardeşi de onlarla birlikte cezaevine giriyor. Çünkü bebek süt emiyor; abi kardeşten ayrı kalamıyor. Ailecek 3 ay cezaevinde kalıyorlar.
Aradan 13 yıl geçmiş; değişen bir şey yok; hatta daha da beteri var. Bugün Türkiye’de 3 bini aşkın Kürt çocuk, 2006’da değiştirilen Terörle Mücadele Kanunu nedeniyle, yetişkinlerle aynı koşullarda gözaltına alınıyor, sorgulanıyor, yargılanıyor, hapsediliyor, akıl almaz cezalar alıyor.
Üstelik bu çocukların yarıdan çoğu polise taş bile atmamış. Dosyalara bakıldığında, çocuklar hakkındaki davaların, kolluk kuvvetlerinin ifadelerine dayandığını görüyoruz. Çocukları tutuklayan polis ya da askerler, çocuğun vücut hareketlerinden, elindeki tozdan, fanilasındaki terden ya da kalbinin hızlı atmasından yola çıkarak, çocukların yasadışı eylemlere katıldığı sonucuna varabiliyor!

simge - 4/9/2009 Saat 19:02

Derya Sazak Siyaset Günlüğü

Güneydoğu açılıma nasıl bakıyor?

Kürtçe açılımın 10 yaşındaki öğretmeni4 Eylül Cuma 2009


Minik öğretmen, 10 yaşındaki Medya, okulunda başarılı bir öğrenci. Daha önce Kürtçe gramer dersi aldığı için, eve gelen arkadaşlarına akademik standartta Kürtçe dersi verebiliyordu

DİYARBAKIR/BATMAN
Sur Mahallesi’ndeki avlulu evde koşuşturan çocuklar, Yaşar Kemal’in “efsane” romanlarından “sürreal” bir sayfa, renk, desen değil. Güler yüzlü, sevecen, cıvıl cıvıllar. Oyun peşindeler.
8-10 yaşlarındaki bu çocukların “evcilik oynarken” Kürtçe öğrenme merakı başlarına dert açtı.
“Medya’nın öyküsü”nü gazetelerde okumuş olmalısınızdır. Doğrusu, 1 Eylül Barış Mitingi’ne gelirken Hollandalı bir televizyon ekibine Kürtçe tercümanlık yapan üniversiteli bir gençten dinleyene dek, olayın ne denli büyütüldüğünün farkında değildim. Adını Ortadoğu’nun eski bir medeniyetinden, “Med”lerden alan “Medya” Diyarbakır’ın Sur Mahallesi’ndeki Cumhuriyet İlköğretim Okulu öğrencisi. Derslerinde çok başarılı. Parlak bir öğrenci.
Takdirname alıyor. Baba Kazım Örmek, SKK emeklisi, anne Dure, Kürt ve Türkçe bilmiyor. 8 çocuklu ailede büyük ablalar, Gülbahar ziraat yüksek mühendisi, Gülistan Kıbrıs’ta öğretmen, ağabey Azad arkeolog. Hepsi okumuş çocuklar.
Medya, on yaşında ve çok yetenekli.
“Evcilik oynadığı” arkadaşlarına evde Kürtçe öğretiyor.
Sur Belediyesi, birkaç sıra, yazı tahtası vermiş, sınıf olarak kullanılan odayı boyamışlar.
Böylece okulda Türkçe konuşan çocuklar, yaz tatilinde Medya’nın öğrettiği Kürtçe ile, günleri, mevsimleri, sayıları, renkleri öğreniyorlar. Ozan, Rozerin ve başkaları. 10 çocuk şimdiden diploma almışlar. Dünkü yoklamada, “su satmak” için mezarlığa giden birkaçı dışında sınıf tamdı.
Medya’nın serüveni, “Kürt açılımı”ndan önce başlamış. Bir yıla yakın zamandır bu minik öğrenci, “öğretmenlik” yapıyormuş. Kürtçe gramer dersi aldığı için, oyun arkadaşlarına “akademik” standartta eğitim verebiliyor.
Böylesine “sürreal” bir tablo ancak Türkiye’de karşınıza çıkar.
Diyarbakır Sur’da dün Örmek ailesini ziyaret ettik. Medya’nın dersine girdik.
Son derece disiplinli bir öğretmen Medya, “mevsimler”i tahtaya yazdıktan sonra arkadaşlarından ayırmadan bizi de Kürtçe sınava tuttu. Biz de “Azadi Welat” gazetesi manşetini okuttuk.
Medya’nın yaz dersleri nedeniyle pazartesi günü babası Kazım Örmek ve annesi Diyarbakır Savcılığı’nda ifade verecekler. Anne Dure Türkçe bilmiyor, Kürtçe ifade verecek.
Her fırsatta kültürel haklardan söz edenlerin, küçük bir çocuğu arkadaşlarıyla oyun olarak başlattığı Kürtçe dersler nedeniyle anne ve babasını mahkemeye çağırması büyük bir çelişki değil mi?

Medya, Helin ve Awaşin
Mardin’de önceki gün Artuklu Üniversitesi’ni ziyaret ettik.
Rektör Prof. Serdar Bedii Omay ve bir avuç akademisyen Yard. Doç. İbrahim Bor (Felsefe), Yard. Doç Abdurrahman Adak (Kürt Edebiyatı), Yard. Doç. Selim Temo Ergül (Kürt Edebiyatı) büyük bir heyecanla eğitime başlamayı bekliyorlar. YÖK kararıyla Mardin’de bir Kürdoloji Enstitüsü açılıyor ve Kürtçe “ana bilim dalı” kuruluyor.
Mardin’de üniversite açılırken Diyarbakır’da on yaşında bir kız çocuğu, evinde kurs açtığı, eğitim verdiği gerekçesinde sorgulanmak isteniyor. Ailesi hakkında dava açılmaya çalışılıyor.
Medya dünkü söyleşimiz sırasında, “Bu nasıl çelişkidir?” diye soruyordu.
Evdeki bebek isimleri de “Helin, Ekin, Awaşin” başına dert açmış.
Umarız bu soruşturma başlamadan biter.
Bir “Medya ayıbı” yaşamayız.

Güleryüzlü, cıvıl cıvıl bu çocukların, evcilik oynarken Kürtçe öğrenme merakı başlarına dert açtı. 10 yaşındaki Medya’nın öyküsü de böyle başladı

maya_ - 5/9/2009 Saat 23:32

Ölümün Soğukluğunda Barışı Aramak



Kara bulutlar altında gezindik yıllarca, sıcağında dahi iliklerimize kadar ürperdik. Karanlıklar basmadan çekildiğimiz evlerimizde, her an ölümün kapımızı çalacağı hissi ile oturduğumuz divanlarımızda hiç rahat değildik. Televizyon uğursuz baykuşları andırırdı. Her ötüşünde canımızdan bir parçanın ayrılacağının korkusu ile sustururduk sesini televizyonun. Yeter ki ölüm haberleri almayalım diye, ama bilmezdik ölümün önüne geçilmez. Kara haber tez ulaşırdı. Akşamları erkenden sığınsak da evimize, ya da uğursuz baykuş pozisyonundaki televizyona bakmasak da, o gelir bulurdu bizi. Soğukluğunu hissettirir, ruhumuzun bir yarısını alır götürürdü.

Biz de arsızlaşmıştık ölüme karşı, çok korkmamıza rağmen eskisi gibi hissetmiyorduk onun sonsuzluğunu. Belki kader olarak algılıyorduk, belki de hepimizin önüne düşen zorunlu bir görev gibi, sebebi ne olursa olsun ölümü bile kanıksamıştık artık. Kanıksamayıp ne yapacaktık? Her gün yanı başımızda gencecik fidanlar toprağa düştüğünde, ya da sokakta yürürken ölümün soğukluğunu hissettiren demir parçasının ensemize dayanacağını bilerek yaşamak, hem alıştırıyor, hem de arsızlaştırıyor insanı ölüm karşısında.

Yaşamakla ölüm arasında çok gidip geldik, çok tartıştık arkadaş ortamlarında bu koşullarda hangisinin daha onurlu olduğunu. Yaşamak hep bir adım önde olsa da ölüm, sıralamadaki yerini hiç kaybetmedi bu topraklarda. Bu ne yaman çelişkiydi? Oysa bu topraklar bir zamanlar yaşamla anılırdı. Şimdi ise, dünyaya hayat veren bu coğrafyanın adı ölümle anılır olmuştu. Yeryüzünde yaşamın filizlendiği bu topraklar nasıl kuraklaştırıldı, kimler ölümün kara yüzünü buralara taşıdı bilinmez. Lakin bilinen bir şey var ki, bu toprakların üzerinde yaşayan kara yağız insanların öldürülerek bitirilemediğidir. Topraktan yaşamın yeniden filizlenmesi gibi ölümlerden yeniden doğan, yeniden yaşamı kuran bu mazlum halk, hayata hiç küsmedi. Acılarını yüreğinin derinliklerine salarak nasırlaştıran, yüzünün her zerresinde ölümün ve acının resmi olsa da hiç hissettirmeden sadece ve sadece barışı savunan bu insanları anlamak aslında geleceği kurmanın en basit yoluydu. Ama yüreği nasır bağlamış sevgi ve insanlık özürlü mahlûkatlar anlamak yerine hep ölümün karanlığını ve soğukluğunu dayatıllar. Kahredercesine yaşamı elimizden almaya çalıştılar.

Her karanlığın sonundaki aydınlığı bekledik, her ayrılığın sonundaki buluşmalara sevdalandık ama yaşamaktan ve sevmekten hiç vazgeçmedik. Yüzümüzü güneşe döndük. O ısıttı ölümün soğukluğunda üşüyen bedenlerimizi. Sırtımızı Düzgün Babaya, Cudiye, Ararata dayadık tıpkı dün olduğu gibi, biliyorduk ki onlar saklardı bizi, koynunda nice yiğitleri sakladıkları gibi. Ruhumuzu Fırat ve Dicle’nin asiliğinde, Munzur’un kutsallığında arındırdık. Bir yanımızla asi, direngen ama bir yanımızla hep sevecen olduk. İblislere satmadık ruhumuzu, boğulacaksak ak sularımızda boğulalım diye. O yüzden kirlenmedik, iblislerin dualarına mısra olmadığımız için.

Evet, çok öldük, çok sürüldük kutsallarımızdan ama bir yanımız hep insan kaldı. Bir yanımız melekleşip gökyüzünde kalsa da, en yiğidimiz toprağa düşse de, sürüyor hayat. Şimdi yeni başlangıçlar için umutlandık. Toprağa yeniden tohum atıp hayatı yeniden filizlendirmek istiyoruz. Güneş her zamankinden daha sıcak ısıtıyor bedenleri, kutsal nehirlerimiz ölümün kol gezdiği bu toprakları sulayarak “kana gerek yok” diyor. Kanla sulanmasın topraklar, insanla yeşersin taze ağaçlar diyorlar yüzümüze.


Kılamlarımız yankılanırken, dillerimiz her zamankinden daha güçlü, sessizliği yırtarcasına yeni bir türkü istiyor. Hem acılarımızı söyleyen, hem de umudumuzu büyüten içerisinde barış olan yeni bir türkü. Öyle bir türkü ki her dilden yaşama akmalı, her dilden kardeşlik söylemeli ama hiç birini eksiltmemeli yeniden karanlıklara dönmemek için.

Herkes barış türküsünü söylemeli, aşiti, peace. Diller özgür olmalı, hayat özgür sürmeli aydınlıklara kavuşmak için. Kuruyan topraklara yeniden hayat verilmeli, Munzur’un, Fırat’ın memesinden. Fis ovasında, hevsel bahçelerinden kurulmalı hayat. Gökyüzündeki bulut misali üzerimizde gölge etmeli, bir an olsun ayrılmadan yanımızdan. Düzgün Bava’ dan ikrar eylemeli, Ahmede Xani’den el almalı, Aram Tigran’ın kılamlarında yaşatmalı barışı. Hiç yılmadan karanlık suratlı cellâtların tehditlerinden, ölümlerden yeniden doğmayı bildiğimiz gibi, ölmeden öldürmeden kökleşmeli geleceğin üzerinde barışımız.

Şimdi artık ölümün soğukluğunu istemiyoruz. Karanlıkların ürkütücülüğünü, eli satırlı cellâtların nemrutluğunu ise hiç istemiyoruz. Bize bir parça gökyüzü ve güneş yeter, o da paylaşmak için, o da çoğaltmak için, o da yeniden dünyaya yaşamı hediye edebilmek için.
Çok istiyoruz barışı, dün yaşamı istediğimiz kadar. Ama özgürlük yoksa o yaşamın içinde, kılamlarımız özgürce söylenmeyecekse, analarımızın kendi renginde akan gözyaşları dinmeyecekse, gereği yok sahte özgürlüklerin. Biz korksak da ölümlerden, istemesek de karanlığın ürkütücülüğünü, artık aldanmayız sahte yaşamlara, sahte umutlara. O zaman bu acılı coğrafyanın kara yağız insanlarına bir kez daha onuru için ölmek, onuru için karanlıklara inat aydınlığı aramak düşer. Varsın böyle olsun, bizde “yaşamı, uğruna ölecek kadar seven” bir geleneğin sürdürücüsü olmaya devam ederiz.

Ergin DOĞRU

simge - 6/9/2009 Saat 10:16

Bakın Ne Yaptınız

Önceki gece Türkiye bir titredi.

Ali Kırca’nın yönettiği Siyaset Meydanı programında 16 yaşında bir Kürt çocuğu, “Atatürk sizin için neyse Sayın Abdullah Öcalan da bizim için odur,” dedi.

Böyle bir söz bir Türk televizyonunda ilk kez söyleniyordu.

Türklerin nasıl bir şaşkınlık ve öfke duyduğunu tahmin etmek zor değil.

Onların şaştığı söz, Güneydoğu’da neredeyse kimsenin tekrarlamaya bile gerek görmediği bir “gerçek” birçok Kürt genci için.

Sen ülkenin bir bölgesinde yaşayan insanların neler hissettiğiyle, neler düşündüğüyle hiç ilgilenmezsen, bütün gazeteler Türklerin resmî görüşlerini tekrarlayıp sanki bütün ülke aynı görüşleri paylaşıyormuş gibi yayınlar yaparsa, gerçekle karşılaşınca böyle şaşkına dönersin.

Türkler, bana sorarsanız asıl üzülecek meseleye değil de bambaşka meselelere üzüldüler, Atatürk’le bir “faninin” üstelik de Türk resmî literatüründe “bebek katili” ve “teröristbaşı” olarak nitelenen birinin kıyaslanması ve Öcalan’a “sayın” denmesi üzdü onları.

Beni üzen ise daha başkaydı.

Türkler daha kendi Atatürk tabularını kıramazken, Atatürk’ü “bir insan” olarak gösteren filmlere bile tahammül edemezken, Kürtlerin de Türkleri aynen taklit ederek kendilerine bir tabu bulup, bir “Atatürk” icat etmeleri üzücüydü bence.

Kürtler, Türklerin seksen yıl önce yola çıktığı noktadan yola çıkacaklarsa uzun bir yol gidecekler demektir.

Kendi “ırkıyla” çok övündüğü anlaşılan bu genç Kürt çocuğu, belki de içten içe kızdığı Türklere ne kadar benzediğinin farkında değildi.

2009 yılında aynı topraklarda yaşayan iki ırk “kimin tabusu daha büyük” kavgası yaparsa, o toplum biraz zor gelişir.

Binlerce yıl savaşsalar da, “tabulara tapınan” ortak anlayışla hiçbir yere varamazlar.

“Tabunun” kim olduğunun çok önemi yok aslında, önemli olan bir tabuya tapınan toplum olmaktan kurtulacak gelişmişliğe ulaşmak.

Beni üzen ikinci konu ise Kürt çocuğunun aklındaki “siz” “biz” ayrımının bu derece keskin olmasıydı.

Aynı “tabu” gibi bu “siz” “biz” ayrımı da Türklerle Kürtleri çok benzeştiriyordu.

Çünkü aynı programa katılan Türk çocukları da kesin bir “biz” inancıyla, “siz” olarak gördükleri Kürtlere saldırıyorlardı.

Dokuz yaşında bir Türk çocuğu, “hastaneye gittiğinizde tabii Türkçe konuşacaksınız, size Kürtçe konuşan doktor mu bulacağız” diyordu.

Henüz ilkokulda olan bir oğlancık Türk olduğu için daha şimdiden memleketin “efendileri” arasına girmiş, hastanelerde kimin nece konuşacağına karar vermişti.

On bir yaşındaki bir Türk kızı da “Kandil’i bombalamanın” Kürt sorununu çözeceğini söylüyordu.

Bunlar küçücük çocuklar, ırklarını boşverin, bunlar bizim çocuklarımız ve biz çocuklarımızı hastalandırıyoruz.

Irkları farklı ama hastalıkları aynı.

Aynı öfkeyi, aynı düşmanlığı paylaşıyorlar.

Bu yaştaki çocukların içine böylesine bir “nefreti” yerleştirebilen bir toplum, geleceğinden ne bekler?

O programa katılan çocukların yaşıtları, gelişmiş ülkelerde internetten, twitter’dan, filmlerden, kitaplardan, sinemalardan konuşuyorlar, kendilerine ait odalarda oturup video oyunları oynuyorlar.

Bizim çocuklarımız ise savaştan, “önderlerinden”, düşmanlıktan konuşuyorlar.

Birbirlerine, kendi “ırklarının” daha güçlü olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlar.

Bencil ihtiyarların “şoven” konuşmaları öldürücü bir mikrop gibi sızmış bu çocukların ruhuna.

Bu çocuklar biraz daha büyüdüğünde, bugün dağlarda süren savaş kentlere, sokaklara iner, birbirlerini öldürürler.

Gerçek bir iç savaş çıkar.

Türkiye’nin geleceğinin böyle olmasını mı istiyorsunuz?

Bu savaşı durdurmamanın, barışı sağlamamanın bu ülkeye maliyetinin nasıl korkunç olduğunu eğer o programı seyrederken görmediyseniz, hiç görmeyeceksiniz ve kendi ülkenizi kanlı bir karmaşaya, bir yokoluşa sürükleyeceksiniz demektir.

Bu savaşı durdurun.

Bu çocukları kurtarın.

Bu ülkeyi kurtarın.

Kin dolu çocukları iyileştirip onlara güzel ve mutlu bir hayat vermek elimizdeyken, kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen o bencil ve vicdansız ihtiyarlar için bütün bir ülkeyi, bütün bir gençliği yakacak mısınız?

Bu çocuklar otuz yaşına geldiğinde, bugün politikacı, asker, gazeteci, yazar olarak Türkiye’ye yön vermeye çalışanların çoğu ölmüş olacak ama biz bu dünyadan ayrıldığımızda bu çocuklara miras olarak nefreti ve düşmanlığı bırakacağız eğer bir an önce barışı sağlamazsak.

Çocuklarınıza bırakmak istediğiniz miras bu mu?

Doğrusunu isterseniz, bu nefreti, bencilliği, kendi ölümünden sonra bile çocukların ölmesini sağlama arzusunu, gençliğe duyulan bu gizli öfkeyi tiksindirici buluyorum.

Barışa çok acele kavuşmamız lazım.

Biraz daha oyalanırsak, bu savaş delisi ihtiyarlar, çocukların tüm geleceğini yok edecekler.


Ahmet Altan

alem - 7/9/2009 Saat 20:00

Güler Zere yaşasın!



ADANA Demirspor ile İtalyan Livorno arasında oynanan “yoldaşlık maçında” açılan pankartlardan bir tanesi polis tarafından sakıncalı bulunarak kaldırıldı.

Pankartın üzerinde “Güler Zere Yaşasın” yazılıydı.

Güler Zere, devletin güvencesi altında hapishanede yatarken yetersiz bakım ve sağlık koşulları nedeniyle hastalandı.


Devlet, koruması altındaki bir mahkûmun tedavisini zamanında ve yeterli düzeyde yapamadığı için de şu anda kımıldayamadığı hasta yatağında devletin en başındaki kişinin insafa gelmesini bekliyor.


O Cumhurbaşkanı ki gayet sağlıklı olmasına rağmen, sırf “çok yaşlı” diye bir başka mahkûmu affetmişti.


Hadi hakkını yemeyelim, aslında bu affı Cumhurbaşkanı’nın onayına sunması gereken kurum Adalet Bakanlığı, ama biliyorsunuz onların gözü şu sıralarda hiçbir şey görmüyor.


Ama Cumhurbaşkanı da bu kadar yazı yazıldı, çizildi, “Bu olay nedir, getirin bir inceleyelim” deme gereğini de duymuyor sanırım.

Bir de polisin bu pankarta müdahalesi konusu var.

Böyle bir talebi dile getirmenin, bir pankarta yazıp asmanın neresi suç?


Adana Emniyeti’nin kafası belli ki yıllar öncesinde kalmış, bu tür şeyleri hâlâ suç sanıyor!


Bakın ben başlığa aynısını yazdım, gelip toplayın, toplayabilirseniz!

simge - 8/9/2009 Saat 18:03

Can Dündar
İtiraf sancısı 8 Eylül Salı 2009
Bu yıl sessiz sedasız geçti 6-7 Eylül... “Özel Harp” kokulu bir provokasyonla, İstanbul’daki Rum, Ermeni, Yahudi yurttaşların evlerinin, işyerlerinin yağmalatıldığı 1955 olayları üzerinde pek durulmadı.
Neden?
İyimser bir tahmin yapacağım:
Çünkü bu yıl konuyla ilgili “Güz Sancısı” filmini izledik.
585 bin seyirci, koltuklarımıza kurulup yarım asır önce yaptığımız bir haksızlığa tanıklık ettik.
Seyrederken acı çektik.
Sonra etraflıca konuştuk üzerine; uygarca tartışabildik.
Günah çıkardık.
Yıllardır vicdanımızda ağır bir yük gibi taşıdığımız suçluluk duygusunu bir nebze yatıştırdık.
Aslında kültürümüzde pek yeri olmayan ve “ihanet”e denk sayılan bir şeyi yaptık:
İtiraf ettik, dolaylı yoldan özür diledik ve rahatladık.
* * *
Onunla da kalmadı.
Güz Sancısı, Yunanistan’a gitti.
Orada da 36 bin seyirciye ulaştı.
Ta Nea’dan bir yazar filmi överken, “Acaba biz de emperyalist güç rolünü üstlendiğimiz dönemde Küçük Asya’dan (Anadolu’dan) çekilirken işlediğimiz cinayetler üzerine bir film yapabilir miyiz?” diye sordu.
İtirafın bulaşıcı etkisi, konu komşuyu sardı.
Öyledir; itiraf edenin ulaştığı iç huzuru, mazisinde, belleğinde bir günahla yaşayanları “Sen de anlat” diye kışkırtır.
2000’lerin başında aniden moda olan “İtiraf.com” sitesini hatırlayın.
Site açılır açılmaz nasıl bir anda çığ gibi itiraf yağmıştı.
Çoğu itirafçı, sahte isimle, rumuzla anlatıyordu sırrını...
Bu yolla hem saklanan bir günahın yükünden kurtulma, hem de bedel ödememe şansı vardı.
Elbette arada yalan söyleyenler de çıktı; itirafa iftira karıştı; ama sonunda site, bir vicdan aklama merkezine, sanal bir günah çıkarma kabinine dönüştü.
* * *
“İtiraf.com”un kurucusunun, “En samimi itiraflar kadınlardan geliyor” dediğini hatırlıyorum.
Kürt açılımını tetikleyen de, dağda vuruşan gençlerin, beyaz yazmayla birbirine başsağlığına giden anaları olmadı mı?
“Güz Sancısı”nı çeken, Tomris Giritlioğlu değil miydi?
Şimdi sırada diğer sancılar var.
Hakkını verebilirsek, her bir “açılım”, tarih dediğimiz 40 odalı konağın yeni bir kapısını açacak bize...
Her kapının ardında, nicedir açıp bakmaya ürktüğümüz, halı altına süpürdüğümüz, üstünü kalın örtülerle örttüğümüz bazı acı gerçekler var.
Odalar açıldıkça, o acılarla birlikte kimi günahlar da günışığı görecek; hataların üzerindeki toz silkelenecek; acılar söylenir, konuşulur, paylaşılır olacak.
Hiç kuşkusuz onların hazmı da sancılara yol açacak.
İtirafa yalan ve iftira karışacak; “Ne gerek vardı; saklamak anlatmaktan evlaydı” diyenler çıkacak; tarihi silkelemek bir hayli toz kaldıracak.
Ama itiraf etmek, anlatmak, tartışmak, hiç kuşku yok ki sonunda bizi rahata ve iç huzuruna kavuşturacak; maziyle meselesini halletmiş, yeni bir hayata başlamamızı sağlayacak.
Gelecek nesillerin vicdan aklama, ibret alma yeri de belki “Madımak müzesi”, belki sınırda bir dostluk anıtı; belki dağda ortak bir kabristan olacak

simge - 8/9/2009 Saat 18:17

Hasan Cemal
Barış için ille de acı çekmek gerekmiyor! (1)
Hiç unutmayın, barış ve demokrasinin yolu Diyarbakır’dan geçer!8 Eylül Salı 2009

Hiç aklınızdan çıkarmayın, bu ülkede barış ve demokrasinin yolu Diyarbakır’dan, kaç zamanın acılarıyla yoğrulmuş bu şehirden geçer.
Öteden beri, ta içimden inanırım buna.
Barış ve demokrasi Diyarbakır’a gelmedikçe, Türkiye’de de barış ve demokrasinin kolu kanadı kırık kalır.
Eğer bu ülkede barış ve huzurun taşları yerli yerine oturacaksa, eğer bu ülkede demokrasi ve hukukun ilkeleri yolumuzu aydınlatacaksa, eğer bu ülkede insan hakları ve özgürlükler hükümran olacaksa, o zaman hiç kuşkunuz olmasın, bütün bunların yolu Diyarbakır’dan geçer.
Çok acı çekti bu şehir.
Çok gözyaşı akıttı.
Ama yalnız Diyarbakır değil, onunla birlikte bütün Türkiye acı çekti, gözyaşı akıttı.
Yazın bir kenara:
Geçmişin acılarıyla bu denli yoğrulmuş insanlar gelecekten korkmaz. Ve geçmişin tutsağı olmadan, bu topraklarda güzel bir geleceğin temellerini hep birlikte, elbirliğiyle atarlar.
Umut etmeden yaşanmaz.
Bugün barış umudu doğmuş durumda. Diyarbakır ve Türkiye’de bunun heyecanı ilk kez böylesine yaşanıyor.
Anaların artık gözyaşı dökmeyecekleri tarihi bir dönemin eşiğinde sayılırız. Diyarbakır’da ve bütün Türkiye’de insan onuruna yakışan gerçek bir barış yapılabilir.
Klasik deyiştir:
Barış yapmak, savaş yapmaktan zordur!
Öyledir ama artık yeterince acı çekildi. Tüm tarafların bunca yıllık meşru acıları barışın kapısını araladı diye düşünüyorum.
Diyarbakır’da da hissettim.
Bugüne kadar yaşanan acılar artık bu ülkede silahla, şiddetle, zorla bir yere varılamayacağını tüm taraflara göstermiş durumda...
Yaşamak için ille de acı çekmek gerekmiyor.
Anaların ağlamadığı, şehit cenazelerinin gelmediği, taziye çadırlarının kurulmadığı bir Türkiye bugün artık hayal değildir.
Hep birlikte ama hep birlikte ellerimizi kararlılıkla uzatırsak, hiç kuşkunuz olmasın, barışı yakalarız.
Tekrarlamakta yarar var.
Barış bugün hayal değil.
Yeterince olgunlaştık çünkü...
Unutmayın, acılar olgunlaştırır!
Olgun insanlar, kadınıyla erkeğiyle, dağdakiyle ovadakiyle, siviliyle askeriyle geçmişin, acıların tutsağı olmazlar.
Ben buna inanıyorum.
Ve ancak geçmişin esiri olmayan insanlardır, bu topraklarda bebeklerin mutlu bir dünyaya doğacakları güzel bir geleceği, yani gerçek barışı el birliğiyle kuracak olanlar...
Barış uzak değil, yakın.
Daha da yakınlaştırmak elimizde.
Soruyorlar, kan ve gözyaşını durdurmak ama nasıl diye... Bu soruyu bu ülkede kötü niyetle soran barış düşmanları da var. Barışı sabote etmeye odaklanmış olanların oyununa gelmekten özenle kaçınmak lazım.
Eğer biz barışa açılan yolun inişli çıkışlı bir süreç olduğunu görebilirsek... Acele işe şeytan karışır özdeyişini unutmaksızın, zamanı ille de torbaya sokmak için uğraşmazsak...
Korkularımızın, evhamlarımızın, önyargılarımızın esiri olmaktan kaçınırsak... Tepkilerimizi dünyanın sonuymuş gibi vermekten sakınırsak...
Ve her şeyi serbestçe konuşur, tartışırsak...
Bütün bunları yapabilirsek, işte o zaman barış daha yakınlaşır.
Önce oturup tartışalım.
Konuşmaktan korkmayalım.
Bu süreç başladı.
Üstelik ilk kez oluyor.
Bırakın, ağzı olan konuşsun!
Korkularımızdan, evhamlarımızdan, önyargılarımızdan ancak böyle böyle kurtulmaya başlarız. Ancak bu yolla, Kürtler Türklere, Türkler Kürtlere kulak vermeye başlar. Ve Türkler meseleyi öğrenmeye, kendini Kürtlerin yerine koymaya başlar.
Ama bir koşul daha var:
Dağda silahların susması!
Parmaklar tetikten çekilecek, operasyonlar duracak, mayın döşenmeyecek... Ve böyle bir süreci sabote edebilecek her türlü provokasyona karşı uyanık davranılacak... Süreci silahtan ve şiddetten arındırmak zorundayız. Silahların sustuğu bir ortamda önce konuşacağız, tartışacağız. Hem kapalı kapıların arkasında, hem de önünde...
Sözcükler özgürce uçuşacak!
Bir başka deyişle:
Bugüne kadar olmayanı yaşamaya başlayacağız. Konuşa konuşa anlaşabileceğimiz yollarda barışa doğru yürüyeceğiz.
Elbette, zor olanı kolay olandan ayıracağız bu süreçte. Elbette, önceliklerle sonralıkları karıştırmayacağız. Elbette, arabayı atın önüne koymayacağız.
Bu bakımdan tüm taraflara, özellikle Erdoğan hükümetiyle DTP’ye büyük görev ve sorumluluk düşüyor.
Tocqueville‘in bir sözü vardır:
“Geçmiş geleceğe ışık tutmuyorsa, akıl karanlıklar içinde yürümeye başlamış demektir.”
Evet, geçmişi unutmayalım ama acıların da esiri olmayalım.
Barış ve demokrasi ancak bu sayede Diyarbakır’la birlikte bütün Türkiye’nin kapısını çalar.
Son söz:
Bugün artık barış için ille de acı çekmek gerekmiyor.

simge - 13/9/2009 Saat 11:10

Açıklamaların gerekçeleri çok sudan olduğunda...13 Eylül Pazar 2009
Eminim ki, genç meslektaşlar arasında da “sabahtan akşama” felaket haberleri yazmaktan bunalanlar bir hayli.
* * *
Tuzla’daki ambalaj fabrikasının yangınıyla, Zonguldak’daki maden göçüklerinde ölen işçiler de dâhil; başta İstanbul olmak üzere, ülkenin dört bir tarafından yükselen felaket haberleri, nerdeyse bizim “pazar fıkraları”nı da, dişlerinin arasında çatır çutur ezmeye hazırlanan ağzını açmış bir timsah...
* * *
Sabahtan akşama Türkiye’nin hali...
Yok efendim yok, öyle hemen karartmamak gerekiyor enseyi...
Evet ama, ne yapmalı?
* * *
Bendeniz dün, pancar motorunun başına geçmeden önce “Sabah” da Mehmet Barlas’ın yazısına baktım.
Yazı şöyle başlıyordu:
“DAĞLARLA deniz arasına otoban yapılıyor; bu ne demek? Dağdan gelen sular yolu aşamayınca taşkın olacak. Buna rağmen neden yapılıyor?
Bundan çıkarı olan şirketler ve siyasetçiler var çünkü!”
* * *
Mehmet Barlas, İbrahim Kocagöz’ün Umman’dan kendisine gönderdiği bir mesajla başlamıştı yazısına.
* * *
Dün sabah pancar motorunun başına geçmeden önce “Akşam”a da baktım.
Akşam’ın da manşeti şöyleydi:
“BÖYLE BATIYORUZ
İşte İstanbul otoyollarının neden ölüm nehrine dönüştüğünün en çarpıcı belgesi... İkonos uydusunun fotoğrafları, megakentteki su havzalarının sadece 3 yıl içinde nasıl talan edildiğini ortaya koydu. Bu tabloya göre İstanbul daha çok İkitelli faciaları yaşar”
* * *
Sabah’dan Akşam’a durum ortada...
“Kar bora fırtına sükun bulacak” marşlarının arkasına gizlenmiş bir timsah, bizim “pazar fıkraları”nı da çıtırdatma niyetinde...
* * *
Yok öyle yağma!
“Yok öyle yağma” dedik ama, ya varsa...
* * *
Kendilerine layık olmaya çalıştığım ve artık bir hayli büyümüş olan yavrularımdan, yok hayır çocuklarımdan, yok hayır dostlarımdan; Mehmet Altan, kızım Zeynep ve eşi Gürkan Bakan’la, - kendi değil, soyadı Bakan- Türkçe’de “yağma” üstüne ne kadar çok deyim olduğunu konuşuyorduk.
* * *
Yağma Hasan’ın böreği...
Yağma mı var birader?
Yağma yok öyle hemen sıvışasın...
* * *
Ve Tevfik Fikret’in yüz yıl önce yazdığı “Yağma sofrası” şiiri:
Bu sofracık efendiler- ki yiyip yutmanıza hazır
Huzurunuzda titriyor- şu milletin hayatıdır.
Şu milletin ki mustarip, şu milletin ki muhtazır( can çekişen)
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin yutun hapır hapır.
Yiyin efendiler yiyin, bu sofra iştahı sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin.
* * *
İstanbul’da sel felaketine uğramış mağaza mallarıyla, ev eşyasının da nasıl bir yağmaya uğradığının fotoğrafları; “onların kültürü - bizim kültürümüz” diye yapılan ayırımda, bize özgü geleneksel bir alışkanlıkmış gibi görünüyordu.
* * *
Henüz daha kömür ve ateşçilerle çalışan trenler döneminde; bir demiryolları müfettişi, makasçılardan birini testten geçiriyormuş:
- Zıt yönlerden gelen 2 trenin aynı hatta girdiğini görürseniz ne yaparsınız?
* * *
Makasçı:
- Hemen makası açar, trenlerden birini yandaki “bekleme rayları”nın üstüne alırım, diyormuş.
* * *
Müfettiş, sıkıştırmaya çalışıyormuş makasçıyı:
- Ya makas çalışmazsa?
- “Yol kapalı” anlamına gelen kırmızı sinyal lambalarını yakarım.
* * *
Müfettiş bastırıyormuş:
- Ya sinyal lambaları da yanmazsa?
- O zaman da işaret tabancasıyla lokomotiflerdeki makinistleri uyarmaya çalışırım.
* * *
Müfettiş, bela herifin biriymiş; bu kez de:
- Ya yağmur yağıyorsa ve işaret tabancasının fişeği de ıslandığı için, patlamazsa, diye sormuş.
* * *
Makasçının da tepesi atmış:
- Harika bir şey olur o zaman, demiş; trenler çarpıştıktan sonra hemen demeçler vermeye başlar, demiryolları müfettişleri için de şöyle derim:
“- Adamlar sadece trenlerde bedava seyahati düşünüyorlar; ne makasların, ne sinyal lambalarının, ne işaret fişeklerinin durumu ve bakımıyla ilgilendikleri yok ki... Yazık oldu yolculara...
* * *
Arkasından da eklemiş:
- Müfettişlere lanet yağarken, ben de meşhur olurum.
* * *
Siyasetçilerden biri, yanında Alman bir meslektaşının da bulunduğu, Almanya doğumlu genç bir Türk gazetecisiyle konuşurken:
- Şu bardaktan değil, tankerlerden boşanırcasına yağan yağmurlar, anamızı belledi vallahi, demiş.
* * *
Türk gazeteci de, siyasetçinin söylediklerini Alman meslektaşına çeviriyormuş.
“Anamızı belledi” lafı da, “anamızı becerdi” diye çevrilmiş Almancaya...
* * *
Bunun üstüne Alman gazeteci de bir soru sormuş bizim siyasetçiye:
- Validenizin rıza göstermesiyle mi gerçekleşti olay, yoksa aşırı bir baskı sonucu çaresiz mi kalındı?
* * *
Bektaşi Babası’na :
- Baba erenler, demişler; Ayamama deresinin taşıp, ortalığı cenazelerle dolu çamurdan bir bulmaca çevirmesi hakkında sen ne düşünüyorsun?
* * *
Baba erenler:
- Bana, demiş; evlerin camlarını önce çocuklara taş attırarak kırdırıp, sonra da camları kırılmış evlerin önünden “camcııı” diye bağıra bağıra geçen gezginci açıkgözleri hatırlatıyor.
* * *
Bektaşi Babası’na:
- Neyi, demişler; kastetmek istiyorsun bununla?
* * *
Baba erenler:
- Dere yataklarındaki çarpık yapılanmayı engellemek yerine, şimdi oralarda:
“- Ancak sizi biz kurtarabiliriz, diye dolaşanları, demiş.
* * *
900 yıl önce yaşamış Çin’li şair Su Tung Po’dan, Can Yücel çevirisi bir şiirle bitirelim yazıyı:

Oğlumun doğumu dolayısıyla
Ana baba çocuğu doğduğu zaman,
Akıllı olsun ister.
Oysa akıllı olduğum için değil mi,
Başıma gelen bunca bela?
Ondan işte bütün dileğim,
Budalanın biri olsun çocuğum.
Ömrü boyu rahat eder, en azından
Müdür olur, nazır olur.

Çetin Altan

simge - 13/9/2009 Saat 11:12

Bana iyi bak general!13 Eylül Pazar 2009
12 Eylül darbesinin idam ettiği ve 25 yıl boyunca mezarı bulunamayan Veysel Güney üzerine Ethem Dinçer’in 6.9. 2009 tarihinde Radikal-2’de yayımlanmış ‘Beni hatırladın mı general?’ yazısına devam olarak...
Bana bak general! Yüzüme iyi bak! Çünkü general, benim çocuğum da bana benzeyecek. Aklında tut yüzümü.
Aklında tut, çünkü general, er ya da geç senin torunun, benim çocuklarımdan özür dileyecek. Sen torununa hesabını vermediğin cinayetleri miras bırakıyorsun.
Torunun senin gibi olmayacak general. Ama benim çocuğum aynı bana benzeyecek.

Torunun general...
Senin torunun general, senin yaptıklarını benim yazdıklarımdan öğrenecek. Alman çocuklar Yahudilerden nasıl özür diliyorsa her gün, şimdi, senin torunun da, hiç işlemediği günahlar için, benim çocuklarımdan özür dileyecek.
Bana iyi bak general! Sen bu memleketin ümüğüne çöktüğünde ben sekiz yaşındaydım. Bir sabaha karşı annem ağladı. Babamın yüzü ihtiyarlamıştı o sabah. Ben böyle bildim senin ne mal olduğunu. Ben o sabahı unutmam general. Kitaplar okudum, hikâyeler dinledim. Sen, suçlarınla başka bir ülke, günahlarınla başka bir insan yaratmak istedin. Ama bak işte, ben olmadım. Ben general, sana karşı kazanılmış bir zaferim. İşte burada yazıyorum. Bana iyi bak general! Çünkü bu memlekette benden çok var.

Zalimleri hecele...
Bana bak general! Sen darağaçlarını kurduğunda ve Kürtleri Diyarbakır Cezaevi’nde ‘Co’ adlı bir ite selam durdurduğunda ben, dokuz yaşındaydım. Sen yazdırmadın, konuşturmadın, senin gibilere memleketi suspus selam durdurdun, unutturdun. Ama şu işe bak ki general, ezberden sayabilirim hepinizin adını, soyadını. Bana iyi bak general! Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek. Tıpkı benim gibi olacak o da; okumayı zalimlerin adlarını heceleyerek sökecek.

Böyle bir ülke...
Söylesene general, ben niye Commer’in ismini biliyorum? Co’yu neden bilmeliyim ben? Kaç kadına copla tecavüz edildiğini, insanların foseptik çukurlarında bekletildiğini, Mamak’ta başlarından aşağıya boşaltılan suyla ayakları buzlu zemine yapışmasın diye zıplayan çıplak adamları niye bilmeliyim? Bi’ deyiversene general, babasının çocuğuna tecavüze zorlandığını niye öğrenmeliydim? İdam sehpalarında adamların kendi taburelerine tekme attığı niye rüyama girmeliydi daha 16 yaşımdayken? Erdal Eren’in yüzü niye aklına kazınsın bir çocuğun daha 10 yaşında? Bütün bunlar olmamış gibi yapan bir ülkede yalan söylememeyi öğrenerek nasıl büyür bir çocuk bilir misin general? Nasıl okur, nasıl gazeteci olur?

‘Hayır duam’
Ben sekiz yaşındaydım ve sen gelip bana böyle bir hayat verdin, böyle bir ülke, böyle insanlar. Zalimlerin isimlerini unutmamam gereken bir ömür verdin. General, sen beni, çocuklarıma bunları öğretmeye mecbur ettin.
Bana bak general! İyi bak general. Adımı ezberle. İyi bak general. Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek.

Ece Temelkuran

taylan - 14/9/2009 Saat 00:16

Beni hatırladın mı general?


Beni hatırladın mı general? Ben Veysel Güney. Mezarsız ölüleri görür müsün düşünde? Bak diğerleri de burada. Necdet, Serdar, Erdal, Ahmet, Kadir, Mustafa, İbrahim Ethem, Seyit, Necati, Ali, Ramazan, Ömer, Mehmet, Erdoğan, İlyas, Hıdır.

Madem referandum istedin yargılanmak için, işte yapmaya geldik. Sen, turuncunun serbest, mavinin yasak, zarfların şeffaf olduğu bir referandum yapmıştın. Öyle yasakladın ki hayır oylarını, mavi kart haberleri için bile gazete toplattınız! Burada evet de serbest, hayır da. Korkma general! Yargılanıp cezaevine girdiğinde resim malzemelerini almayız elinden.

Necdet Adalı’yı bilirsin general. Necdet giydi ilk beyaz gömleği. Üç kişilik heyetten askeri üyenin katkısıyla ikiye bir çıktı idam kararı? Askerlerin ne işi vardı sivil mahkemede? Evet oyu veren sivil yargıcın “TBMM kabul etmez nasıl olsa” diye evet verdiğini biliyor musun? Yasal zorunluluk ortadan kalksın diye, MGK’nın TBMM yerine konularak idamları onayladığını hatırlıyor musun? Daha 25 gün geçmemişti darbenin üstünden, astınız Necdet’i. İdamlara başlamasak nasıl kıracaktık halkın direnişini diye düşündün belli ki!

Avukat yok
Bak bu Serdar... Sarı Serdar. Serdar Soyergin. Yakalanması, yargılanması ve idamı 42 gün sürdü. Avukat istemişti Serdar. Cevabınız, “Daha önce böyle bir talepte bulunmadığı için reddedilmiştir” oldu. Daha öncesi yoktu ki general! Zaten ilk ve tek duruşmaydı! Serdar’ın yüzbaşıyı öldürdüğünü iddia ettiniz. Oysa mahkeme heyeti de dahil herkes biliyordu ki, yüzbaşıyı vuran Serdar değil Süleyman’dı. Konseyde konuştunuz üstelik Serdar’ın yüzbaşıyı vurmadığını. Yaralı ayağıyla işkence yaptınız Serdar’a. Yine de öldürmediğini söyledi. Tek celse, tek duruşma. Serdar’ın kangren olmuş ayağı kesilse idam edilmeyecekti, ama kabul etmedi Serdar. Kitabına uydurup astınız onu.

Korkuttunuz general. Bastırdınız. Bir milyondan fazla kişiyi gözaltına aldırdınız. Yüz binlerce kişiyi işkenceden geçirdiniz. Siz DAL’ı (Derin Araştırma Laboratuarı) bilir misiniz general? Filistin askısını, elektriği, Diyarbakır Cezaevi’ni? Esat Oktay Yıldıran’ı? Köpeği Co’ya esas duruşta durmayan tutsakların hayalarının ısırttığını bilir misin? Saatlerce lağım çukurlarında tutulduğunu bilir misin tutsakların? Fare yedirmenin ne demek olduğunu bilir misin? B.k yedirdiğiniz insanları unuttun mu? Babanın ço..... tecavüze zorlandığını bilir misin? Kapatacaklarmış Diyarbakır Cezaevi’ni. Kapanmadan bir geceni geçirir misin general? Dörtlerin yandığı koğuşta hem de! Zulmün üstüne ateşle yürüyenlerin koğuşunda? Bir gece general... Korkma! Biz işkence yapmayız!

Hep 17
Bak bu Erdal Eren... Erdal’a iyi bak general. O hep 17 yaşında kaldı. Daha sakalları çıkmamıştı. Kaç kez kemik incelemesi yapılmasını istedi avukatı. Son fotoğrafa iyi bak general! Avukatın taleplerini yerine getirmek yerine ne yaptınız hatırlıyor musun? Avukatı da tutukladınız general! Erdal’ın vurduğunu iddia ettiğiniz asker, çok yakından vurulmuştu! Adli Tıp 5 ile 35 santimlik bir mesafeden vurulduğunu söylüyordu. Oysa Erdal en az 13 metre ilerdeydi! Erdal’a verebileceğiniz ceza, en çok korsan eyleme katılma cezasıydı. Neden olay yeri keşfi yaptırmadınız? Neden ölen askerin elbiseleri mahkemeye sunulmadı? Asker başka bir askerin kaza kurşunuyla mı vuruldu general?
Veda mektubunu bile iç çamaşırına saklayarak getirdi Erdal. Çocuğu astınız ama çocuklar çabuk büyür zulmün üstüne. Erdal o yaşında başı dik gitti! Deniz’den nasıl öğrendiyse öyle! “Hadi eyvallah” dedi ve gitti!
Bak bunlar Ahmet Saner ve Kadir Tandoğan! Sahi kimdi Ahmet ve Kadir’in öldürdüğünü iddia ettiğiniz kişiler? Ne işleri vardı Türkiye’de? Mahkemede kaç kez sordu çocuklar görevlerini açıklayın diye. Neden açıklamadınız? Vietnam kasabı Commer’in ülkemize gelmesinden üç gün sonra astınız onları. Öylesine çiğnediniz ki savunduğunuz hukukunuzu, cezaevi komutanı bile isyan etti. Avukatlara “Bu çocukları ABD yasalarıyla asıyorlar” dedi.

Mustafa Özenç’i bilir misiniz general? Avukatının Adana’ya girişini yasaklamıştınız. Neredeyse bütün siyasi davaları takip eden 10-15 avukat kalmıştı ülkede. Onların da duruşmalara girmesini binbir yöntemle neden engellediniz? Kente girişi yasak olan biri müvekkilini nasıl savunacaktı? Yasalar sizin yasalarınızdı, mahkemeler askeri mahkeme. Darbenin bile hukukunu çiğnediniz general? Büyük bir siyasi hareketin liderini, odasına çağırıp “Ben bir işkenceciyim” diyen Mamak cezaevi müdürünüz Raci Tetik aracılığıyla tehdit ettiniz mi? Konsey üyelerinden herhangi birine suikast düzenlenirse bütün siyasi tutukluları kurşuna dizeriz, dediniz mi? Bu yetkiyi hangi yasadan aldınız general?

İbrahim Ethem Coşkun, Necati Vardar ve Seyit Konuk. Üç devrimci işçi. Daha darbeyi yaptığınız günlerde işveren örgütü temsilcisi açıklamıştı niyetinizi. “Bunca yıldır biz ağladık işçiler güldü, bundan sonra biz güleceğiz işçilerin anası ağlayacak!” Sendikaları o nedenle kapatmadınız mı? Karar duruşmaları 1 Mayıs’a denk gelmişti ve mahkemede “Yaşasın 1 Mayıs” dedikleri için iyi hal indiriminden yararlandırmadınız! Dünyanın her yerinde kutlanan bayramı kana buladınız! 13 Mart 82 gecesinde İzmir’i kana buladınız!

Cuntaya direnmek suçu
Ali Aktaş’ı doğum gününde astığınızı biliyor musun general? Hani idamını ailesine bile haber vermediğiniz Ali. Annesinin arzuhal yazdırırken idamını öğrendiği Ali. Gizlice gömdüğünüz, annesinin, Adana Mezarlığı’ndan çıkarıp köyüne götürdüğü Ali. Normal bir yargılamada çok kısa bir hapis cezası alması gerektiğini bilmiyor muydun general? Ali’nin mektubunu neden vermediniz? Köylüye neden Ali’nin adının anılmasını yasakladınız?
Sen bir teğmeni de asmaktan çekinmedin general. Arkadaşları Ramazan Yukarıgöz, Mehmet Kanbur ve Erdoğan Yazgan’la birlikte Teğmen Ömer Yazgan’ı astınız! Suçları cuntaya direnmekti. Ömerlere idam cezası veren yargıç, rüşvet suçundan tutuklanmıştı hatırladın mı? Avukatların heyetin şaibeli olduğu itirazlarına neden cevap vermediniz? Dört devrimcinin mektubunu 25 yıl neden sakladınız general? Ramazan’ın annesi Aysel Teyze’den mi korktunuz? Ömer’e “ordudaki devrimci yapılanmaları ver, idamını durduralım” önerisi götürdün mü? İdamlık devrimcilerden hain çıktığı nerde görülmüş general? En küçük bir pişmanlık belirtisi olmadığını gördün mü mektuplarında? Neden dördünü de ‘hasrolan vicdani kanaat’ diyerek idamla yargıladınız? Ömer’in teğmen, Mehmet’in bekçi olması intikam isteğinizi güçlendirdi mi? Darbeden sonra eylem yapmaları mı etkiledi sizi? İdama gitmeden organlarını bağışladılar Ömerler! Yoksul halkımıza ücretsiz verilsin diye bağışladılar. Ailelerin cenazelere sahip çıkmasına neden itiraz ettiniz? Ramazan’ın annesini oğlunun cenazesine sahip çıkıyor diye Metris’te yatırdınız! Mehmet’in kız kardeşini “Bu faşistlere gözyaşınızı göstermeyin” dediği için bir yıl yatırdınız içerde! Anaların öfkesi katilleri boğacak, sloganı tam da o günlerde çıktı, sizin için söylendi! Bütün bu zulmün üstüne yine de Ömer’in cenazesine yüzlerce insanın katılmasını engelleyemediniz! Cunta günlerinde yüzlerce kişi yakalarında Ömer’in fotoğrafıyla yürüdü general! Bizim ölülerimizden de korktunuz, dirilerimizden de. Analarımızdan da, kardeşlerimizden de korktunuz. Ömer’in babası bir mektup yazmıştı size hatırladınız mı? “Ben oğlumu 15 yaşında verdim askeri okula! Eğer ortada bir suç varsa bu sizin suçunuzdur” demişti!

Sen hiç “Ölümüm bebeklerin mutluluğu içindir” diyerek ölüme giden birini gördün mü? İlyas Has öyle gitti ölüme! Hani şu meşhur lafınız “Asmayalım da besleyelim mi”yi 3 Ekim 1984’te söylemiştiniz. İcazetinizle yeniden açılan TBMM’ye seçilen vekiller emir saydılar sözünüzü! İlyas Has’ın cezası hemen onaylandı! Beslemeyelim dediniz ve dört gün sonra astılar İlyas’ı! Dosyasında hiçbir kanıt yoktu! Neredeyse 30 yıl geçti üstünden. Ne ana Dev Yol davası bitti ne de ana Dev Sol davası. İlyas da ana davalardan yargılansa mahkeme uzayacaktı değil mi general?

Tariş’i bilir misin general? İşçileriyle, işsizleriyle, gecekondularıyla, üniversite öğrencileriyle koskoca bir İzmir direnişteydi! Direniş olur da intikam olmaz mı? Tariş’in intikamını Hıdır Aslan’dan aldınız general! Son kez darağacını Hıdır için kurdunuz! Hıdır’ın mahkeme dosyasında hiçbir öldürme olayının olmadığını bilmiyor musun?
“Her şeyin üstüne bir gül işlenecek” diye yazmıştı üstat. “Mezarsız ölülerin üstüne”. O mezarsız ölü benim!

Ben
Veysel Güney! 10 Haziran 1981’de astığınız, mezarı hâlâ kayıp Veysel! Annem babam seninle yaşıt, hâlâ ziyaret etmek için mezarımı arıyorlar! Defalarca soruldu, başvuru yapıldı. Korkuyorsunuz! Cenazem teslim edilirse zaman aşımı sona erecek. Soluğu mahkemede alacaksınız! Yargılanacağıma intihar ederim demek de kurtaramayacak seni general! Savcı cenazemi babama teslim edilmek üzere Yüzbaşı Burhan Erdem’e teslim etmişti! Yüzbaşının nerede olduğunu bilmiyoruz dediniz, yüzbaşının adresi Savcılığa bildirildi oysa! Devlet kendi personelinin nerede olduğunu nasıl bilmez general! Bir teğmeni öldürdüğümü söyleyerek idam ettiniz beni! 11 günde iki duruşmada idam verdiniz! Teğmeni ben öldürmedim! O karışıklıkta ya yanlışlıkla operasyon timi öldürdü onu ya da demokrat teğmeni infaz ettiler! Sahi bunun araştırılmasını önlemek için mi cenazemi vermiyorsunuz general! Veda mektubumu da sakladınız! Bütün arkadaşlarım gibi ben de haykırıyordum çünkü: Onlar bir avuç sömürücü azınlıktır! Biz halkız! Utanılacak hiçbir şey yapmadık! Halkımızın mutluluğu için ölüme seve seve gidiyoruz!
Son isteğim, yol kenarına kazılmış, üzerine devrim şehidi yazılmış bir mezardı! Yaptırmadınız!
Yoldaşlarım yapacaklar! Darbecilerden hesap sorulduğu gün bulacaklar! Nasırlı ellerin o görkemli bayramında bulacaklar! Çocukların aç kalmadığı günlerde! Annelerin kayıp çocukları için ağlamadığı günlerde general! Açan kızıl güllerde. Üniversite amfilerinde. Demir çelik işçilerinin alınterinde. Halkımın yüreğinde bulacaklar beni general! Bir gün mutlaka general!



ETHEM DİNÇER: Mersin 78’liler Derneği eski başkanı

Waris Dirie - 15/9/2009 Saat 15:59

İnkar için kırk takla atmak
Kürtlerin ulusal hakları için mücadele etmelerine “Kürtçülük” demek, “ulusalcı” eski bir devlet geleneğinin tanımlamasıdır. Bu terim solun bir kısmı tarafından da benimsenmiş, “Kürtçülük” onların literatürüne de girmiştir. Bu terimi kullanan solcuların “ulusalcılığa” meyletmiş olduklarının belirtilerinden birisi de kullandıkları bu literatürdür. Bugünlerde toplumun her kesimi Kürt sorununu tartışıyor, kendi çözüm önerilerini sıralıyor. Bu kuşkusuz ülkedeki demokrasi mücadelesinin gelişmesinin yolunu açıyor.
Hürriyet Yazarı, Şair Özdemir İnce’de bu tartışmaya “engin sosyalizm” bilgisi ile katılanlardan. İnce yazılarıyla solcular arasında “sosyal-şovenizmi” yaygınlaştırmanın bayraktarlığını üstlenmiş durumda. Örneğin Kürt sorununda ulusların kaderini tayin hakkını savunan ve bu hakkı savunmayı unutan, Kemalistlerin peşine takılan solcuları eleştiren Oral Çalışlar’ı hedefe koyduğu yazısında şunları yazabiliyor; “Oral Çalışlar anlaşılan bir türlü öğrenemediği solu iyice unutmuş. Örneğin V.İ. Lenin “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı”nda (Sol Yayınları) bu hakkın bağımsız devlet kurmak olduğunu yazar; “Eğer bir Rus Marksisti, Ukraynalıların tam hak eşitliği isteğini ya da onların bağımsız bir devlet kurma hakkını bir an bile unutursa, sadece burjuva değil, ama aşırı gerici şovenliğin bataklığına kaymış olur”. Ancak V.İ. Lenin, Marksist Ukraynalılardan ve proleter hareketinden söz ediyor. Irkçı ve feodal Ukraynalılardan (Kürtçülerden) değil! Kürt solu (varsa) ayrılmak istiyor mu?... Gelelim Birleşmiş Milletler’in “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı”na! O da sömürgelerle ve sömürgelerde yaşayan haklarla ilgilidir. Kaç kez yazdım! Ülkenin toprak bütünlüğünü, ulusal birliğini yok edecek bir hak söz konusu bile değildir!” (Kürtçülük Sorununun Tersi ve Yüzü 5 Özdemir İnce)
Şiddetli solcu yazarımız engin sosyalizm bilgisi ile bunları döktürmüş! Ulusal sorunlar, kendi kaderini tayin hakkı sorunu ve bu hakkın somut bir tarihsel ve toplumsal anda kullanılması sorunu somut tahlilin yapılmasını gerektirir ve “Diyalektiğin en fazla kullanılması gereken” yerdir. İnce neden bahsediyor? Eğer “gerici” Ukraynalılar ayrılıp kendi devletlerini kurma hakkını savunsalar ve diğer Ukraynalıları da –işçiler dahil- peşlerinden sürükleselerdi Lenin bu hakkı tanımayacak mıydı? Sovyet Devrimi Finlandiya ve Polonya’nın özgürlüğünü niye tanıdı? Buralarda işçi devleti mi kurulmuştu? İnce sadece sosyalizm cahili değil, kötü bir aktarmacı.
Eğer gerici bir sınıf, ulusun diğer kesimlerini de peşine takıp kendi kaderini tayin hakkını kullanmak isterse ve kullanırsa bu durumda olacak olan şudur; o ulusun içerisindeki ilerici ögelerin demokrasi için ayağa kalkması, o ulusun içerisinde bir iç çatışmanın gündeme gelmesi. Bu bütünüyle o ulusun “iç işidir”. O ulusun ayrıldığı ülkenin sosyalistlerinin bu gibi durumlarda yapması gereken şudur; ulusların tam hak eşitliğini savunmak, ayrılan ulus üzerinde her türlü şiddetin uygulanmasına karşı çıkmak, o ulusun işçi ve emekçilerini gericiliğe karşı uyarmak ve buna karşı uyanık olmalarını sağlamaya çalışmak. Bu kadar!
Bugün Kürtlerin hareketi ilerici ve demokratiktir. Türk şovenizmine, gerici devlet sistemine ve onu destekleyen emperyalizme karşı bir mücadele yürütüyorlar. Türkiye’de işçi ve emekçiler iktidarda olmadıkları gibi, Kürtlerin bu demokratik hareketini destekleyen, ulusal hak eşitliğini savunan güçlü bir işçi hareketi de –olması için koşullar olgunlaşıyor- yok. Bu durumda Kürtler ayrılmak isteseler gericilik mi yapmış olacaklar? Ama Kürtlerin bugün böyle bir talepleri yok. Üzerinde bunca zulüm uygulanan Kürtler buna rağmen birlikte yaşamak istiyor. Ama bu da sınırsız bir kredi değildir. Kürtler eğer bir arada yaşayacaklarsa bunun güvencesi ülkede siyasi demokrasinin kurulması, hak eşitliğinin sağlanmasıdır. Ülkede siyasi demokrasinin kurulması için mücadele etmek, Kürtlerin hak eşitliğine kavuşmasını sağlamak için çaba göstermek Türk işçi ve emekçilerinin, onların hareketini teşvik etme görevi olan Türk solcularının görevidir. Türklerin ve Kürtlerin bir arada yaşamaları için bu gerekli ve zorunludur.
İnce gibi ulusalcılığa meyletmiş Türk solcularının bu konuda oynayabilecekleri hiç bir olumlu rol olmadığı gibi, onlar mevcut devlet sistemine ve hak eşitsizliğine destek vererek, gelecek kuşakların adlarını lanetle anmalarını da engelleyemeyeceklerdir. Hak eşitliğini, kendi kaderini tayin hakkını, toprak kaybını göze almayı kabul etmeyen bir solculuğun, kendisine solcu yaftasını asması için ne gibi bir gerekçe bulunuyor? Ha belki korucu olmamakla övünebilirler, ama yaptıkları iş ondan da beter!


Ahmet Yaşaroğlu_Evrensel Gazetesi

maya_ - 16/9/2009 Saat 20:17

Apo...Ahmet Altan




Abdullah Öcalan, aynı ülkede yaşayan insanlardan milyonlarcasının taparcasına sevip yücelttiği, milyonlarcasının da öldüresiye nefret edip lanetlediği bir isim.

Eğer bu iki görüşten birine tümüyle “angaje” değilseniz aslında Apo hakkında yazı yazmamalısınız.

Mutlak bir hayranlık ya da mutlak bir nefret içermeyen her yazı, birbiriyle taban tabana zıt duygular besleyen bu iki kitlenin birleşmesine ve yazıyı yazana karşı ortak bir öfke hissederek yazarı lanetlemesine yol açar.

Abdullah Öcalan’a karşı ne bazı Kürtler gibi hayranlık, ne de bazı Türkler gibi nefret hissediyorum.

Gene de bütün lanetlenmeleri göze alıp bu yazıyı yazacağım.

Birincisi, Türklerin de Kürtlerin de Apo hakkında kendileri gibi düşünmeyen milyonlarca insan olduğunu bilmeleri gerekiyor.

Birisinin Türklere, “milyonlarca insan sizin nefret ettiğiniz adamın her sözünü emir telakki ediyor”, Kürtlere de “sizin hayran kaldığınız önderliğinizi Türkler bebek katili olarak görüyor” demesi lazım.

Çünkü Türkler bu ülkede sadece Türkler, Kürtler de sadece Kürtler var zannediyor.

“Diğer” tarafın neler hissettiğini, neler düşündüğünü bilmeyi sanki inatla reddediyorlar.

Bir barış olacaksa, bu, iki kesimin de birbirlerinin görüşlerinden ve duygularından haberdar olmasıyla gerçekleşecek.

Ne kadar zor, ne kadar sancılı olursa olsun, bu ülkede birbirinin zıddı duyguların birarada varolduğunu kabul etmek mecburiyetindeyiz.

Apo da bu zıtlığın en “kritik” noktalarından biri.

Ve, barışa giden yolda Öcalan bir realite.

Son açıklamalarına bakıldığında bu “realitenin” varlığının barışa yardımcı olacağını düşünüyorsunuz.

En azından ben öyle düşünüyorum.

Kürt tarafında en aklı başında açıklamaları yapanların önünde Apo geliyor.

Barışın yolunu açmak için uğraşıyor.

Önceki gün avukatları bizim gazeteye geldi.

Söylediklerini dün manşet yaptık.

“Defterlere” yol haritasını yazan Apo, Ankara’daki görevlilerin bu defterlerdeki yol haritasını okuduktan sonra dile getirecekleri itirazları gözönüne alacağını, bu yol haritasında itirazlara göre bazı değişiklikler yapabileceğini söylüyordu.

Net bir şekilde söylenmese de aslında bu sözler “pazarlık yapabiliriz” anlamına geliyordu.

Bir dayatma içinde değildi.

Karşılıklı görüşlerin ifadesiyle barışa bir yol bulunabileceğini anlatmaya çalışıyordu.

Apo’dan nefret ettiğiniz için onun söylediklerini duymazdan gelmeyi tercih edebilirsiniz ama bu ne işe yarar?

Amacımız çocukları kurtaracak, Türkiye’nin önünü açacak, insanlarını mutlu ve zengin kılacak bir barış sağlamaksa, bu amaca yardım edebilecek herkesin yardımını kabul etmekte ne zarar var?

Ben, Apo’nun şu sırada samimiyetle barış istediğini düşünüyorum.

Bu inancım da basit bir soruya dayanıyor.

Apo, bugün yaşadığı koşullardan daha rahat koşullarda yaşayacaksa, İmralı’dan mesela bir çiftlik evine nakledilecekse ya da bir gün serbest bırakılacaksa, aklında böyle ihtimaller varsa, bütün bunlar savaş sırasında mı gerçekleşir yoksa barış sırasında mı?

Barışın sadece Türkiye’ye değil Apo’ya da ciddi yararı var.

Yarın Apo, “ben kendimi düşünmüyorum” diyebilir ya da taraftarları “o kendini düşünmez” diyebilir, belki de kendini düşünmüyordur ama bütün bu sözler somut realiteyi değiştirmez.

Barış, bütün ülkenin işine yarayacağı gibi Apo’nun işine de yarar.

Demek ki ortak bir çıkar söz konusu.

Ortak çıkarlar, niyetlerden daha güvenli ölçülerdir böyle konularda.

Şimdi bakın, hem halkının hem kendisinin çıkarı barışta olan birinin sözlerini, eğer barış istiyorsak, neden ciddiye almayacağız?

Şu anda PKK’yı etkileyebilecek tek isim Apo.

Açıklamalarında “sadece demokrasi istediğini” söylüyor, “demokrasi ve barış” herkesin ortak isteğiyse Apo’nun varlığını ve yol haritasını gerektiği gibi değerlendirmeliyiz.

Türklerin ve Apo’dan hoşlanmayan Kürtlerin “o kendisi demokrat değil ki” diyeceklerini biliyorum ama şu anda Apo’nun ne olduğunu değil, ne istediğini, ne söylediğini konuşuyoruz.

Apo’nun sözü PKK’ya geçer mi, geçer.

Apo, “barış istiyorum,” diyor mu, diyor.

O zaman izin verin barışa yardım etsin.

Nefretimizin vicdanımızdan daha güçlü olmasına izin veremeyeceğimiz zamanlar bunlar.

Çünkü şu anda barıştan daha önemli hiçbir şey yok bu ülkenin çocukları için.

simge - 20/9/2009 Saat 09:40

Kızmamak elde mi?


BUGÜN bayram ama pek mutlu değilim. Ülkede öyle garip şeyler oluyor ki, doğal olarak kızıyorum. Bazı dostlar bana “Neden kızıyorsun?” diye soruyor. Neden kızmayayım ki?


Memleket sorunlar yumağı haline geldi. Bir dert bitmeden yeni bir dert başlıyor. Rekor düzeydeki işsizlik Türkiye’yi kasıp kavururken bir de “Ülkemiz işsizlik noktasında AB ülkelerinden çok daha iyi noktada!” demezler mi?

Gülelim mi, kızalım mı?

* * *

Bugün mübarek Ramazan/Şeker Bayramı’nın ilk günü... Ülkede yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen okurlarımın bayramını kutluyor, mutluluk diliyorum.

“Kızmak” deyince aklıma eski bir fıkra geldi. Bu bayram günü iyi gider.

* * *

Uzun yol kaptanına tayfa lazımmış ama zor yolculuğa kimse çıkmak istemiyormuş. Kaptan, rıhtımın kenarında oturan üç kişiyi görmüş, haber göndermiş:

“İş istiyorlarsa gelip tayfa olsunlar”.

Üçü de işsiz güçsüz, kapılanacak yer arıyorlar... Gelmişler... Bir süre sonra gemi, uçsuz bucaksız denize açılmış... Kaptan yeni tayfaları çağırmış:

“Anlatın bakalım, sizi tanıyalım... Kimsiniz, ne iş yaparsınız?”

Biri iki adım öne çıkmış: “Ben çok iyi görürüm efendim.”

“Neyi görürsün, neleri görürsün?”

Adam, ellerini kaşlarının üzerine, alnına götürmüş, uçsuz bucaksız denize bakmış, anlatmış:

“Karşıda, Hint Padişahı’nın sarayı var. Muhteşem bir saray bu, kaptan. Güzelliğini anlatmaya kelimelerim yetmez. İşte bu şahane sarayın üçüncü katında, soldan ikinci pencere ardına kadar açık... Nefis bir kız var orada... Başında renkli bir yemeni olan padişahın güzel kızı bu... Elindeki altın iğne ile nakış işliyor.”

Canı sıkılan kaptan “Lâhavle” çekip öbürüne dönmüş: “Sen ne iş yaparsın?”

“Ben çok iyi duyarım efendim! Hani az önce arkadaşım, Hint Padişahı’nın sarayında altın iğne ile nakış işleyen padişahın güzel kızını görmüştü ya...”

“Eee, görmüş, öyle diyor, ne olacak?”

Adam elini kulağına götürüp, bir süre dinledikten sonra bağırmış:

“Tamam, duydum! Duydum vallahi!”

“Neyi duydun be?”

“Padişahın kızının elindeki altın iğne yere düştü ve ‘Tınnn’ diye bir ses çıkardı!”

Kaptan kızmış, sinirden deliye dönmüş. Öfkesinden herifleri denize atacak ama kızgınlığını belli etmeyip “Bir de üçüncüye sorayım, bakalım o ne diyecek?” diye düşünmüş:

“Sen ne iş yaparsın?”

“Ben kızarım efendim.”

“Neye kızarsın yahu?”

Adam, az önce konuşan iki arkadaşını göstermiş:

“İşte böyle münasebetsiz palavracılara kızarım!”

* * *

Evet, hikâye böyle... Birçok vatandaş gibi ben de “Halk memnun, kriz-mıriz yok, millette para çok!” gibi sözlerle hepimizi uyutmaya çalışan münasebetsizlere kızıyorum işte!

35 yıldır ülkede söylenen sözlerin aynı olduğunu, sadece ağızların değiştiğini belirten Kelkitli olan Bülent Tapkan’dan bir dörtlük:

“Gardaş, bu böyle gidecek sanma,

Kimsenin sözüne sakın ha kanma,

Sonra aptallığına kendin de yanma,

Eşek aynı eşek, semer değişti!”


Rahmi Turan

simge - 20/9/2009 Saat 09:49

20 Eylül Pazar 2009
Bektaşi Babası’na sormuşlar: - Baba erenler, sence bugünkü bayramın adı “Ramazan bayramı” mı, yoksa “Şeker bayramı” mı?
* * *
Baba erenler:
- Ağız tadından yana olanlar için “Şeker bayramı”, demiş; günde 15 saat aç susuz oruç tutmaktan usanmış olanlar içinse “Ramazan bayramı”...
* * *

Arkasından da eklemiş:
- Matbaanın 300 yıl bir gecikmeyle gelebildiği, okuma- yazma geleneğinden yoksun yörelerde, ağız dalaşları bitmez. Neyse ki bugünkü bayramın sadece adı tartışılıyor, kendisi tartışılmıyor.
* * *
Bektaşi Babası’na:
- Yok devenin başı, demişler; bir de bugünün bayram olup olmadığı mı tartışılacaktı yani?
* * *
Bektaşi Babası:
- Öyle de olabilirdi, demiş; onca yıldan bu yana “hukuk var mı, yok mu?” diye tartışılmıyor mu? Pekâlâ “bayram da var mı, yok mu?” diye tartışılabilirdi. Dua edelim ki, sadece adının tartışılmasıyla yetiniliyor.
* * *
Yıllardır hiç çözülmeden çıkarılıp takıldığından, düğümü iyice silikleşmiş kravatıyla, yeni terfi etmiş bir belediye görevlisi; bayramda karısına, sevinçten şaşırıp kalması için bir papağan hediye etmeyi düşünmüş.
* * *
Hangi belediye görevlisinin aklına bayramda, karısına bir papağan hediye etmek gelir ki?
Onun gelmiş işte. Ne de olsa ülkemiz, bir burjuvalaşma sürecinden geçmede...
* * *
Belediyede görevli memur, bir kuşçu dükkânına gitmiş.
Gerçekten de dükkânda harika papağanlar varmış; kimi rengârenk, kiminin sadece kuyruğu kırmızı ve kendisi kaçak yapıların gri beton renginde.
* * *
Ancak papağanların fiyatlarını öğrenince, memurcuğun yüreği buz kesilmiş. Fiyatlar çok yüksekmiş.
Dükkân sahibine:
- Benim için hepsi çok pahalı, demiş; karıma da bir sürpriz yapmak istiyorum bayramda. Acaba biraz daha ucuza bir papağan yok mu sizde?
* * *
Kuş satıcısı, kravatı silik düğümlü müşteriye:
- Gelin benimle, diyerek; dükkânın arka taraflarındaki karanlık bir köşeye götürmüş.
Orada kırık bir kafesin içinde, tüylerinin yarısı dökülmüş, gözleri neredeyse kayıp akmış, bir türlü ayakta duramayan bir papağan varmış. Papağan mı, değil mi; o dahi belli değilmiş.
* * *
Satıcı:
- Size bu papağanı iki 20’liğe bırakırım, demiş.
Bizim memurcuk ise birden kızmış:
- Sen, demiş; bana şöyle bir baksana. Belediyede bir görevliyim ben, o kadar da kül yutmam. Bayram hediyesi olarak, bu yırtık işportacı pabucunu; bu çöpçü donunu mu götüreceğim eve? Papağan diye bana, şu mutfak paçavrasını mı satacaksın?
* * *
O sırada görüntüsü yitik bitik olan papağan da birden konuşmaya başlamış:
- Kızma tosunum kızma. Ben bu duruma kendiliğimden düşmedim. Yağmurlarla Ayamama deresinin taşması sonucu, sularla sürüklenen eşya arasındaki kafesimle, saplanıp kaldım bir bataklığa. Belediye görevlisi olduğunu söyleyen biri, bulup da getirdi beni buraya. Kaça sattığını da bilmiyorum. O getirdi, sen de götür. “Men dakka dukka”... Dere yatakları düzeltilinceye kadar, çoktan düzeltirim ben de kendimi.
* * *
Ankara’daki büyüklerimizden, -sivil mi, asker mi belli değil- birine:
- Güneydoğu’daki bazı belediyeler, demişler; silindir altında kalmışçasına ezilmekte, dümdüz edilmekte...
* * *
Yanıt şöyle olmuş:
- Onları bir zarfa koyup, hemen gönderin bana.
* * *
“Statüko”dan yana olan bir siyasetçi:
- Bizim, diyormuş; AB üyesi olmamız, balıkların intiharına benzer sonunda. İntihar eden balıklar da, önce boyunlarına hava kabarcıklarını dolarlar ve suyun dışına fırlatırlarmış kendilerini.
* * *
Bekri Mustafa, Borazan Tevfik’e:
- Bu bayramda korkarım ki, diyormuş; eş dost, komşu ziyaretine gidenlerden kimse, kimseyi bulamayacak evinde.
* * *
Borazan Tevfik:
- Neden bulamasın ki, demiş.
- Çünkü şu kriz sırasında herkes, evinde ziyaretçi kabul etmemek için çıkacak eş dost, komşu ziyaretlerine...
* * *
Politikada iktidar hırsı; kapkaranlık bir tünelde, simsiyah bir Afrikalıyı aramaya benzermiş ve çokçası da öyle bir tünelde, öyle bir Afrikalı yokken, bir ses duyulmaya başlarmış:
- Nihayet buldum onu...
* * *
Gülderen Alpagut’tan bir şiirle bitirelim yazıyı:
Cevapsız soru
Gönül gözüyle görene
Dağdan suyu indirene
Susamışa su verene
Biçare olanı güldürene
Selamını esirgeme
Lafını bilmeyene
Yoksulu hor görene
Tek avantayı sevene
Değer mi, değmez mi bilmiyorum
Doğrusu selam vermeye
Çetin Altan

Waris Dirie - 23/9/2009 Saat 09:41

NEDİR BU 12 EYLÜL_13 Eylül 2009
MUSTAFA YALÇINER


12 Eylül’ün Türkiye tarihinde önemli bir dönüm noktası olduğunda kuşku yoktur. Ülkenin sadece politik gidişatında değil, ama hukuki, ahlaki vb. tüm üstyapısında kalıcı etkileri olduğu gibi, 12 Eylül, 24 Ocak Kararları ile bağlantısı içinde Türkiye’nin iktisadi gelişmesi bakımından da kritik bir eşik oluşturmuştur.

Bunca önemi nereden gelmektedir? 12 Eylül’de bir sınıf iktidarı değişikliği mi olmuştur? Bir sınıf devrilmiş yerine bir başkası mı iktidara gelmiştir? Sınıf iktidarında bir değişme olmasa bile, değişiklik zümresel ölçüde mi gerçekleşmiştir? Örneğin “siviller”in yerine “askeri bürokrasi” mi iktidarı devralmıştır? Böyle bir değişiklik olduğu iddia edilemez ve bunun kanıtları gösterilemez. Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla tamamlanması ve ardından Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte iktidara gelen burjuvazinin, bu iktidarını günümüzde de sürdürdüğü ortadadır. Türkiye bir burjuva Cumhuriyet olagelmiştir; ama bu kuşkusuz ki, burjuva çerçevesi içinde herhangi değişikliklerden geçmediği anlamına gelmeyecektir.
Burjuvazinin iktidarı alışından bu yana gerek iktidarının koşulları ve niteliğinde gerekse Türkiye’nin iktisadi politik yapısında ciddi değişimler gerçekleştiği bir sır değildir.

Örnekse, Kurtuluş Savaşı’nın zaferiyle iktidarı alan burjuvazi cılız da olsa antiemperyalist bir niteliğe sahipken ve bir milli devrime önderlik etmişken, bugün iktidardaki burjuvazi emperyalizmle birleşmiş işbirlikçi bir niteliğe sahiptir. Türkiye’de bağımsız bir ülkeden NATO üyesi bağımlı bir ülkeye çoktan dönüşmüştür.

Yine, Kurtuluş Savaşı’nın zaferiyle, burjuvazi tefeci-tüccar niteliğiyle, başlıca ticaret burjuvazi olarak iktidarı almışken, günümüzde iktidarda olan burjuvazi işbirlikçi olduğu kadar tekelcidir de. Yine başlangıçta burjuvazi ve kapitalizmin günümüzdekinden farklı olarak bürokrat nitelikli olduğu ve bundan geriye pek az şey kaldığı açıktır. Aradaki süreçte, ticaretin yanı sıra sanayi gelişmiştir, bankalar ve sair finans kurumları ülke sathına yayılmıştır, kapitalizm öncesi (başlıca feodal, yarı-feodal) ilişkiler ciddi biçimde çözülmüştür ve Türkiye, dünyanın 16-17. büyük ekonomisi durumuna gelmiştir. Türkiye, sözü edilen süreçten, şüphesiz ki, başlıca ve yalnızca 12 Eylül aracılığıyla geçmemiştir; ancak 12 Eylül’ün bu süreçte bir dönüm noktası oluşturduğu da söylenmelidir.

*

Peki, 12 Eylül bir Bonapartist “atılım” mıdır ya da tersine Bonapartizmin sonu mudur? 12 Eylül’ün askeri alanla, bürokrasi ile “bürokrasinin egemenliği” ile ilişkisi nedir?
12 Eylül’ün bir askeri darbe olduğunda tartışma yoktur. Askeri faşist bir darbe. Peki, bunun anlamı nedir? Askerlerin ülke yönetimine el koyması “askeri bürokrasi”nin iktidarı burjuvazinin elinden alması anlamında mıdır? Ya da Kurtuluş Savaşı’nın zaferi ve Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana zaten –Kemal ve arkadaşları başta olmak üzere– askerlerin ülke yönetimindeki ağırlıkları bilindiğinden, iktidar baştan beri “Bonapartist” “askeri bürokrasinin elinde” ve 12 Eylül de bu “iktidarı” pekiştirme eylemi midir?

Türkiye’nin başından beri ve tüm Cumhuriyet dönemi boyunca bir yönüyle bir “askeri Cumhuriyet” olduğundan kuşku duyulamaz. Bu ülkenin Osmanlı’nın çöküşünün ardından yeniden kurulmasında da yönetiminde de hep askerler yer almış ve bir ağırlık sahibi olmuşlardır. Sadece 12 Eylül değil, 1919-23 süreci de askerlerin ağırlığıyla gerçekleşmiştir. Kim Kurtuluş Savaşı’nın Osmanlı Ordusu’nun kalıntıları olmadan, onun paşaları ve sair askeri kadroları olmadan gerçekleştiğini ve gerçekleşebileceğini ileri sürebilir ki? Kim bu sürecin “siviller”in önderliği ya da hegemonya ve egemenliği altında ilerlediğini iddia edebilir ki?

Başlangıçta Türkiye kapitalizmi de olağanüstü geri olunca (Anadolu’da az sayıda tuğla-kiremit ocağı, üç-beş dokuma atölyesi, tuz ve kibrit sanayi ve un değirmenleri…;) buradan da güç alarak, bürokrasi, özellikle askeri bürokrasinin ülke yönetiminde ağırlık kazanmasında şaşılacak şey yoktur. Üstelik, aynı gerilik, kapitalizmin –kimilerince “burjuvazi yaratma” tahlilleri yapmalarına yol açacak kadar– “yukarıdan”, devlet olanakları kullanılarak, buradan palazlandırılarak ve kuşkusuz bürokratlar eliyle, ama sadece eliyle değil, onlar aracılığıyla da, sonuç olarak bürokratik kapitalizm/devlet kapitalizmi olarak gelişmesine zemin oluşturmuştur.

Ancak kesindir ki, “bürokratlar” kendilerine özgü ayrı bir üretim ve değişim tarzı var etmemişler, onun geliştiricisi olmamışlardır. Kimilerince ilericilikleri belirtilmek üzere “küçük burjuva bürokrasisi” olarak nitelendikleri türden küçük burjuvaziye de dayanmamışlardır. Zaten geliştirdikleri üretimin bir türden küçük burjuva koşulları, örneğin köylülerin lehine üretim ve değişim koşulları da olmamıştır. Kurtuluş Savaşı’nın zaferiyle birlikte iktidarı toprak ağalarıyla ittifak içinde ticaret burjuvazisi almış, burjuva devlet kurulmuş ve askeri ve siviliyle tüm bürokrasi de kapitalizm ve burjuva devletin hizmetinde, onun ihtiyaçlarının karşılayıcı ve gereklerinin yürütücülüğünü yapmıştır. “Özerk” bir “Bonapartist” küçük burjuva “egemenlik” değildir, gerçekleşmiş olan; küçük burjuvazi, örneğin “küçük burjuva bürokrasisi” birbirine güç yetiremeyen burjuvazi ve toprak ağaları dengesi koşullarında iktidarı kapmamıştır; zaten iktidar toprak ağalarıyla ittifak halindeki burjuvazinin elinde, bürokrasi de onun hizmetindedir.
Bonapartizm yoktur, olmamıştır Türkiye’de, ama ülke militarizmin ciddi bir ağırlık taşımadığı, askerlerin ortalama bir Avrupa ülkesindeki pozisyon, güç ve etkiye sahip oldukları bir ülke de olmamıştır.
Her şeyden önce, Türkiye bir demokrasi terbiyesinden geçmemiş, hiçbir zaman demokratik bir ülke olmamıştır; bu, militarist ağırlığın tayin edici bir nedeni ve zeminidir.
Ne Kurtuluş Savaşı, ne ona önderlik eden burjuvazi ve temsilci ve sözcüsü Kemal, ne de Kemalizm demokratik bir içeriğe sahip olmamıştır. Bağımsızlıkçılık vardır Kemal ve Kemalizm’de ama demokrasi taraftarlığı yoktur. Kurtuluş Savaşı da yalnızca bir bağımsızlık savaşı olarak gelişmiştir, ama feodalizmi, örneğin toprakların dağıtılmasını, tefeciliğin tasfiyesini vb. amaçlamamış, demokratik içerikli bir mücadele olarak yürümemiştir. Bir “üst tabaka” devrimi olmuştur sonuçta. Militarizmi kadar bir dizi diğer “yukarıdan”, sömürücü tabaka ve sınıflara özgü, halkçı olmayan niteliği buradan gelmiştir Kemalizm, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in.

Bu, Türkiye’nin demokratik bir devrimden geçmeyişi, militarizm bakımından örneğin Avrupa ile arasındaki farkı da belirlemiştir. Avrupa ve ABD, kuşku yok ki militarizmden muaf değillerdir. Bunun da ötesinde militarizm ve bürokrasi, burjuva devletin, sadece şu ya da bu burjuva devletin değil, genel ve kategorik olarak tüm burjuva devletlerin temel iki niteliğidir. Hele günümüz koşullarında artık militarizme, bir sürekli orduya ve bürokrasiye dayanmayan burjuva devlet olmaz, olamaz. Militarizm ne demektir? Birincisi, halktan kopuk, halka karşı örgütlenmiş özel silahlı birlikler. Yöneticileri seçilemeyen, “emir demiri keser” emir-komuta işleyişiyle hiyerarşik yapıya sahip sürekli ordu. Bunun, örneğin Roma İmparatorluğu ya da Frank İmparatorluğu’ndan farklı olarak, burjuva-kapitalist devlete özgülüğünü belirtmek üzere bir askeri-sanayi kompleksinin varlığıyla birleşmesi. Devletin görünür militarizasyonunu göstermek üzere askeri sanayin gelişkin üretimi ve yalnızca askeri bürokrasi ile değil, tüm devlet ile iç içe girmesi.

Avrupa ve ABD de militaristtir, bu açıdan bakıldığında, Türkiye de. Ve bu doğrudur. Ama askerlerin toplumsal siyasal pratikte taşıdıkları ağırlıkların Avrupa ve ABD ile Türkiye’de aynı olduğu ileri sürülebilir mi? Türkiye’de askerin, Kurtuluş Savaşı’ndan ve burjuva Cumhuriyet’in –kapitalizmi ile birlikte– bürokratik niteliğiyle inşa edilmesinden gelen bir ağırlığı vardır.

*

Peki, 12 Eylül? 12 Eylül, Türkiye’de herkesin gözünün önünde olan ve kimilerinin “Bonapartizm”, kimilerinin “askeri vesayet” ve hatta daha ileri giden kimilerinin rejimin niteliğini belirtirken de kullandıkları “askeri vesayet rejimi” gibi tanımlamalarına dayanak olan bu askeri ağırlığın şekillenişi ya da sürmesindeki payı nedir?

12 Eylül, bir yanıyla 12 Mart’ın yarım bıraktığını tamamlamıştır ve tek başına değil, 12 Mart ile birlikte ele alınmalıdır. Kimileri hatta 27 Mayıs ile birlikte ele alınması gerektiğini de ileri sürer. Ancak bu, tıpkı “Bonapartizm” ve “askeri vesayet” tezleri gibi ve ondan beslendikleri için doğru değildir. İçinde asker görünen her şey türdeş sayılamaz. Tıpkı içinde hidrojen ya da oksijen bulunan her şey türdeş sayılamayacağı gibi. Buradan organik canlılar da çıkabilir, inorganik bir dizi bileşik, örneğin demir ve karbon cevherleri de.

27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül’ün üçü de birer askeri darbedirler. Ancak her şeyi AKP yandaşı bir görünür darbe karşıtlığına indirgemiş olanlar ne kadar bozulacak olurlarsa olsunlar, 27 Mayıs bir reformcu darbeyken, 12 Mart ve 12 Eylül birer faşist darbedirler. Bunlardan birinden biri kuşkusuz ki desteklenemez, bu ayrı şeydir; ancak bu darbelerin, sadece darbe oldukları, sadece birer askeri eylem ve sadece “sivil yaşama müdahale” oldukları için aynılıklarının ileri sürülmesi, ölçünün asker-sivil karşıtlığından koyulması anlamına gelir. Bu, Bonapartizm ya da askeri vesayet karşıtlığına delalet eder, ama mevcut düzen karşıtlığına, burjuva devlet karşıtlığına, gericiliğin aslı astarına karşı mücadeleye zemin oluşturmaya delalet etmez. Sorun, “sivillik” yanlısı bir “askeri vesayet” ya da “militarizm karşıtlığı” mıdır; yoksa sivili ve askeri ile birlikte emperyalizmle birleşmiş gerici antidemokratik düzen karşıtlığı ve bunun değiştirilmesi midir? Öngördükleri “sivil”in de, bu gerici ve değiştirilmesi zorunlu, örneğin ulusal zulmün de kaynağı mevcut burjuva düzenin bir unsuru, onun sivili olduğunu gizleme peşinde olanlar ancak, bir militarizm karşıtlığıyla yetinebilirler.

Ama peki, militarizm karşıtlığıyla yetinilemeyecekse, militarizme karşı olmamak mı gerekir? Bu liberal bir yaklaşımdır. Liberaller, ölesiye militarizm karşıtı görünürler, ama sonunda dönüp dolaşıp gelir militarizmle uzlaşırlar; çünkü ikisi de mevcut düzenin akımları, unsurlarıdırlar. Şu generalle değil, ama bununla anlaşırlar. Militarizm karşıtlıkları, gerici düzen karşıtlığına dayanmayınca, düzenin bir askerini militarist sayıp karşılarına alırken bir diğerini “sivilci” ya da “demokrat” sayıp yüceltirler. Tüm liberallerin örneğin H. Özkök’ü övmeleri öğretici sayılmalıdır.

Öte yandan 27 Mayıs’la 12 Eylül birbirlerinden farklı da olsalar, militarizmin –“sivilci” bir karşıtlığı değil ama– ortadan kaldırılması perspektifi ve bunun için mücadele, sürekli ordunun yerine halk milisinin geçirilmesi, ordu komutanlarının seçimle gelmesi ve askerle aynı haklara sahip olması vb. talepleriyle benimsenmeden devrimci olunamaz. Sorun militarizme karşı çıkılmasında, bunun zorunluluğunda değil, nasıl ve ne amaçla karşı çıkılacağındadır. 12 Mart ya da 12 Eylül’e, yerine yıktıkları Demirel’i ya da kimilerince 12 Mart ve 12 Eylül’ün sonunu getirdikleri ileri sürülen Ecevit ya da Özal’ı destekleyerek “karşı çıkmak” vardır! Yerine mevcut gerici kapitalist düzeni yıkma mücadelesini koyarak karşı çıkmak vardır. Buradan yaklaşıldığında, 12 Mart ve 12 Eylül’ün ülkenin militarizasyonundaki yer ve payları hakkıyla değerlendirilecek ve bu militarizasyona karşı mücadele için doğru bir zemine sahip olunabilecektir. Yoksa “haydi askeri darbelere karşı çıkalım” genellemesiyle tüm darbeleri bir torbaya doldurarak, neye ne için karşı çıkılacağının doğru belirlenmesi bile olanaklı olamaz.

*

Açıktır ki 12 Mart’ın yarım bıraktığını tamamlamak başaramadığını başarmak üzere gerçekleştirilen 12 Eylül Türkiye’nin askerileştirilmesi açısından da önemli bir işlev görmüştür. Her şey bir yana, hala ülke siyasetinin sınırlarını belirleyen Anayasa, 12 Eylül Anayasasıdır. Ancak, 12 Eylül’ün asıl işlevi, bu askerileşmenin de bir yönü ve unsuru olduğu faşist tekelci gericiliğin pekiştirilmesidir.

12 Eylül’ün bir yönü herkes biliyor ki, yaşamın askeri bir zapturapt altına alınmasıdır. Postal ve süngü öne çıkmış, topluma, “sağdan hizaya” girme dayatılmıştır. Türkiye’de zaten hiçbir zaman sadece kışlaya özgü olmayan “hazır ol” uygulamaları, “emir-komuta” mekanizmasının yaygınlığı ve askeri ayrıcalıklar 12 Eylül’le pekiştirilmiştir. Ancak tümünün asıl olarak faşist bir özün biçimleri oluşu, faşizmin de tekelci burjuvaziye özgülüğü gözden kaçırılmaması gereken temel olgudur. 12 Eylül sadece askerin ağırlığının altını çizmemiştir. Asıl altını çizdiği, askeri biçimiyle faşizmdir. Tekelci burjuvazinin gerici egemenliğidir. Bugün hala yaşadığımız, sadece askeri biçimler değildir. Ve karşı çıkılması gerekenler bu askeri biçimlerden ibaret değildir. Örneğin 12 Eylül Anayasası, işte şimdi “siviller”in elindedir ve askerler tarafından yapılmış olmakla birlikte, sadece askeri kurallarla ilgili değildir, sivili ve askeri ile Türkiye’ye dayatılmıştır.

12 Eylül askeri ayrıcalıklarla birlikte militarizmi pekiştirmiştir kuşkusuz ve tartışma yoktur: Militarizm tasfiye edilmelidir. Ancak 12 Eylül, tekelci egemenliği pekiştirmiştir. İşçileri, tüm halkı, Kürtleri, Alevileri, tüm ezilenler üzerindeki zorbalığı pekiştirmiştir. Güldürdükleri de vardır ki, eski patronlardan Halit Narin söylemiştir: “Bugüne kadar hep işçiler güldü, biraz da biz gülelim”. 12 Eylül “operasyonu”, asıl işbirlikçi tekelcilerin, hem de dünya kapitalizmine tam entegrasyon için önleri ardına kadar açılması, para transferi, TL’nin dövize çevrilebilirliği başta olmak üzere tüm finansal liberalizasyon, gümrüklerin sıfırlanmasıyla vb. sermayenin uluslararasılaşmasında bir sıçrama gerçekleştirilmesi operasyonudur. Militarizmin pekiştirilmesi de hep bunun için olmuş, tekellere boyun eğdirilmesini amaçlamıştır.
Militarizme, süngüye, postala hayır!
Militarizmi öne süren “sivil” gericilik övgüsüne hayır!
Haydi, emperyalizm işbirlikçisi tekelci zorbalığa karşı mücadeleye…

Waris Dirie - 26/9/2009 Saat 10:47

Ahmet Yaşaroğlu
Alfabe ve qxw

Son günlerde öne çıkan bir tartışma var. Bu tartışma, “Kürt Açılımı” diye başlayıp “Demokratik Açılım”a doğru dönen, ama merkezinde Kürt sorununun bulunduğu tartışma ve buna bağlı olarak gündeme gelen alfabe sorunu. Türkçe alfabeye xq ve w harfleri dahil edilmeli mi, edilmemeli mi? Büyük basının demokrat ve liberal eğilimli bazı yazarları bunun olabileceğini savunurken, ulusalcılığı Kürtlere düşmanlıkla sınırlı olan bazı yazarlar ise buna kesinlikle karşılar.
Hürriyet’ten Yalçın Bayer, Prof. Ozan Ozankaya’nın “Abecemiz, ulusal birliğimizin temellerinden biridir” başlıklı yazısından aktarmalar yapıyor ve Ozankaya’nın “Abecemizde eksik harf bulunmamaktadır” diye özetlenebilecek görüşlerini aktarıyor. Sonradan yasayla kabul edilen ve içerisinde xqw harflerinde yer aldığı -ama bu harfler çıkarılarak- “Latin alfabesinin”, “ulusal birliğin temellerinden biri” olmasını anlamak zor olsa da, Ozankaya’nın xq ve w harflerine “gerek yoktur” yönündeki iddialarının üzerinde durmak gerekiyor.
Ama öncelikle vurgulamak gerekir ki, dilbilimi ile uğraşanlar açısından bu tartışma yeni değildir. “Harf Devrimi”nin aceleye getirildiği, Türkçede yer alan bazı seslerin yeni alfabede bulunmadığını tespit eden ve söyleyen epeyce dil bilimcisi vardır ve bu tartışma oldukça eskilere gitmesine rağmen sadece akademik düzeyde bir tartışma olarak yürütülmüştür. Ozankaya örneğin, kef ve kaf seslerini karşılamak üzere alfabeye konan K harfinin yeterli olduğunu, bu harfin kendisinden sonra gelen sesin kalın ya da ince oluşuna göre okunduğunu söylemektedir. Peki bu harf yalnız olarak görüldüğünde nasıl seslendirilecektir? Alfabenin buna yanıtı kalın K’dır, yani KA. KE ise kayıptır! Bu sesi karşılayan q harfidir.
X harfi içinde benzer bir durum söz konusudur. Bu ses Türkçede genizden gelen h karşılığıdır. Örneğin saklamak kelimesi eğer doğru bir Türkçe kullanımı ile yazılacaksa saxlamaq olarak yazılmalıdır vb!.. Halk dilinde söylenişi de aslında böyledir. Azerbaycan Türkçesi, Anadolu Türkçesi gibi Türkçenin Oğuz grubuna aittir ve Azerbaycan Latin alfabesine geçerken x ve q harflerini alfabesine dahil etmiş, toplam 32 harf kullanmıştır. Türkçe alfabe ise bilindiği gibi 29 harftir!
Burada istisna olan w’dir. Türkçede w sesi, dolayısıyla w harfi bulunmamaktadır. Ancak v’den sonra gelen ünlü ile bu sesin eksikliği hissedilmemektedir. Ama vurgulamak gerekir ki Türkçe alfabede olması gereken harf sayısı 32’den de fazladır. A ve E harflerinin karşıladığı sesler oldukça farklıdır ve örneğin hâlâ kelimesi ile şapkalı a ile yazılması gereken ve akrabayı belirleyen hâlâ farklıdır. Keza vücudun organı olan el ile yabancı anlamına gelen el yine farklı vurguları içerir vb...
Buradan bir sonuca varmak gerekirse o da şudur: Türkçe alfabeye xq ve w’nin alınması “ulusal birliği” zedelemez. J sesinin de Türkçe bulunmamaktadır, ancak alfabede bulunmaktadır! Bu harfler Türkçe alfabeye alınsa da alınmasa da Kürtçe alfabede bu harfler vardır. Yani Kürtler kendi dillerini öğrenirken bu harfleri zaten kullanmaktadırlar.
Bu harflerin Türkçe alfabeye alınması ise hem Türkçenin doğru yazılması, hem de Kürt vatandaşlara saygının gereği zorunludur. Modern bir devlet gibi davranıp, açıkça ve samimice bu harfleri Kürt vatandaşlarımıza saygının gereği Türkçe alfabeye koyuyoruz demek de, bu ülkenin, bu halkların yararınadır. Böylece bırakalım ötesini, en azından hem halklar arasındaki yakınlığın artmasına katkıda bulunulacak, hem de bir yığın teknik zorluk ortadan kalkacaktır.

taylan - 30/9/2009 Saat 21:23

Küçük kız


Birkaç evlik ıssız bir köy.

Dağların yamacına kurulmuş.

Yukarılarda, köyü tepeden gören bir askerî birlik var.

Köy daha önce boşaltılmış sonradan köylülerin geri dönmesine izin verilmiş.

Hayatın ve ümidin uzağında yaşayan birkaç aile bulunuyor köyde.

Bu köyde, başka ülkelerin başka şehirlerinde yaşayan kendi yaşıtlarına göre çok büyük zorluklar içinde bir ömür süren Ceylan, küçük bir kız.

Bir keresinde götürüp fotoğrafını çektirmişler.

Herhalde ilk çekilen resimlerinde gözleri kapalı çıkmış ki biri onu uyarmış, “gözlerini açık tut” diye.

O da gözlerini kocaman açmış.

Resmi öyle çıkmış.

Ceylan, on dört yaşlarında.

Önceki gün hayvanlara yaprak toplamak için köyün biraz ilerisindeki koruluğa gitmiş.

Bir patlama sesi duyulmuş.

“Yukarıdan” gelen bir havan mermisi ya da roketle paramparça olmuş Ceylan.

Elleri ve dizleri kalmış geriye.

Bedeninin parçaları ağaçlara dağılmış.

Köyün muhtarı herkese haber vermiş.

Kimse gelmemiş, kimse ilgilenmemiş.

Sonra bizim gazeteyi aramış.

Olanları anlatmış.

Birileri gelip de bir soruşturma yapsın diye beklemiş köylüler.

Doktorun, savcının geleceğini sanıyorlarmış.

“Can güvenliği” nedeniyle gelemeyeceğini bildirmiş savcı.

Kendi yerine, eline bir kamera tutuşturduğu imamı göndermiş, imam kızın ve vurulduğu yerin resimlerini çekmiş.

Ceylan’dan geriye ne kaldıysa toplayıp bir battaniyeye koymuşlar, dokuz kilometre ötedeki bir başka askerî karakola götürmüşler.

Bir doktor, karakolun bahçesinde “otopsi” yapmış, kızın “bedeninde” şarapnel taneleri bulmuş.

Resmî bir rapor tutmuşlar, Ceylan’ı gömmüşler.

Bir daha kimse ilgilenmemiş.

Ne askeriyeden bir açıklama, ne bir soruşturma, ne bir özür.

“Başınız sağolsun” diye köye gelen biri bile çıkmamış.

Ölen bir köylü kızı.

İşi “büyütmeye” ne gerek var?

Oradaki insanların ölmesi kimin umurunda?

Bizim gazete yazmasa Ceylan’la kim ilgilenir?

Bizim gazete yazsa Ceylan’la kim ilgilenir, onu da bilmiyorum ya.

Küçük bir köylü kızını askerî birlikten atılan bir mermiyle vurup ortadan kayboluyor devlet.

Bunun hesabını kim soracak?

Bizim muhalefet partileri, “Kürt açılımı gerçekleşirse, demokrasi ve eşitlik gelirse Türkiye bölünür” diyorlar.

Kürt açılımı olmadığında Kürt çocuklarını, kuş avlar gibi rahatça vurup öldürürsün ve “Türkiye yekpare kalır” öyle mi?

Böyle mi sanıyorsunuz?

Ceylan vurulalı 48 saat oldu, kimseden ses çıkmadı.

Bu ülke çoktan bölünmüş.

Siyasetçileri, gazetecileri, televizyoncuları çoktan bölmüşler ülkeyi.

Ceylan, zengin bir şehrin, zengin bir semtinde yaşayan zengin bir Türk ailesinin kızı olsaydı ve “havan topu ya da roketle vurulsaydı” bu ülke bu kadar sessiz mi kalırdı?

Vicdan dediğiniz o tuhaf şey böyle durumlarda ortaya çıkıyor işte.

Vicdanın varsa, öldürülenin kim olduğuna, ne olduğuna bakmıyorsun.

O vicdan, o ölüm karşısında sızlıyor ve sen ayağa kalkıyorsun.

Siz, siyasi kararlar ülkeyi bölecek diye korkmayın, ülke “vicdanından” bölünüyor önce.

“Vatanım, vatanım” diye bağıran o Baykallar, o Bahçeliler, küçük bir kızın ölümü karşısında “benim insanım,” diye bağırmadığında bu ülke bölünür.

Başbakan, ıssız bir köydeki küçük kızın hesabını sormadığında bu ülke bölünür.

Medya, bu kızın ölümünün peşine düşmediğinde bu ülke bölünür.

Bu ülkeyi böyle bölüyorlar.

Benim umurumda bile değil ülke bölünür mü bölünmez mi...

Bu ülkenin vicdanı var mı yok mu, benim umurumda olan bu.

Ceylan’ı öldürüp böyle sustuktan sonra ülke “bütün” kalsa ne olur, bölünse ne olur?

Küçük bir kızın bu kadar rahatlıkla öldürüldüğü bir ülkenin “bütünlüğünden” ne yarar çıkar?

Issız bir köyde yaprak toplayan küçük bir kızı vurup öldürdüler.

Herkes sustu.

Ceylan’ın ölümü, eğer içinizde bir yere değmiyor ve sizin canınızı acıtmıyorsa, sizin vicdanınız Ceylan’dan çok önce ölmüş demektir.

“Birlik, bütünlük ve vicdansızlık” içinde yaşarız.

Belki de “bütünlük” dedikleri bu ortak vicdansızlıktır.


Ahmet ALTAN

alimmm - 2/10/2009 Saat 20:18

EVRİM ALATAŞ* /

2006'da yaşanan gösterilerde bir sürü çocuk öldü. Sonra hepimiz oturup “bu sefer niye bu kadar çok çocuk öldü”nün cevabını bulmaya çalıştık. Ortak cevap, ne denli “kriminal mantık” içerir bilmiyorum ama polislerin göstericilerin ayaklarını hedef alarak ateş ettiği, ayaklara da çocuk bedenlerinin denk geldiği, haliyle çocukların göğsünden vurulduğuydu. İşte size “Kürt çocuğu nasıl ölür” sorusuna cevap!


Yazıya başlamadan evvel “Kürdistan’da çocuk ölmek” başlığını atma hissi fena halde içimi tırmaladı. Çünkü bir ülkenin bir tarafında yaşam, hele ki çocuk yaşamı bu kadar ucuzlamışsa, coğrafi kavramların falan bir ehemmiyeti kalmaz. Direnç göstermenin manası olmaz. Ölen çocuklar her zaman Kürt ise, “Türkiye’nin doğusu” falan diyerek bir Türkiyelilik kavramı kullanmak bile insana batar. Ama yine de ne dön dolaş, de ki “buralar”...

Yıllar önce Van’ın Bostaniçi beldesinden şehre doğru giderken bir çöplük gördük. Tepelerde... Erkek çocukların karartıları dolaşıyordu. Şoför, “Burada yaşıyorlar” dedi. Merak ettik. İndik, çocuklara yaklaşmaya başladık. Taş yağmuruna tuttular bizi. Arabaya binip uzaklaştık. Ama içimize dert oldu, ne diye taşladılar bizi? İkinci gün tedbirli gittik. Yaş ortalaması büyük, şeklen daha bir “Kürt” abimizle, uzaktan Kürtçe konuşarak yaklaşmaya başladık çocuklara. Bu sefer taşlamadılar. Yanlarına vardık. Yaşları altı ile ondört arası bir sürü çocuk. Üstlerinde asker giysileri... Çöplük aynı zamanda askeriyeninmiş. Askerlerle bir “çöp kardeşliği” var diyelim aralarında. Önceki gün bizi niye taşladıklarını sorduk. “Özel timler kötü kadınlar getiriyor, onlarla kötü şeyler yapıyorlar, bizi de dövüyorlar. Sizi de öyle sandık” dediler. Sonra hikâyelerini anlattılar. Hepsinin köyü yakılmış. Kimi ailesiz... İçlerinden en küçüğünü gösterip, “çok güzel türkü söylüyor” dediler. Kara, kir içinde bir oğlandı küçüğü. Başladı o çöp yığının içinde bir Kürtçe uzun havaya. Uzaklaşıp ağladım. Dalga geçtiler benimle. Ağlanacak ne vardı ki? Çok utanmıştım. Anladım ki pismiş Kürt çocukları, çocuk mocuk değillermiş.

O çocukları gördükten sonra hayatım değişti falan diyen bir hanımefendi değilim. Sterillik ve de “şeker de yemeliler”in edebiyatı da değil derdim. Mesele çok daha pis, sert ve vahşi...Çünkü, o çöp yığını içinde Kürtçe uzun hava çeken çocuğun sesi, ondan sonra gördüklerime ancak fon müziği olabildi.

Diyarbakır’da polisler, 12 yaşındaki bir kız çocuğunun kollarının kırk yerinde sigara söndürürken de o ses vardı fonda, meşhur “Mart olayları” diye bilinen 2006’daki çocuk kıyımında da. 2006‘da yaşanan gösterilerde bir sürü çocuk öldü. Sonra hepimiz oturup “bu sefer niye bu kadar çok çocuk öldü”nün cevabını bulmaya çalıştık. Ortak cevap, ne denli “kriminal mantık” içerir bilmiyorum ama polislerin göstericilerin ayaklarını hedef alarak ateş ettiği, ayaklara da çocuk bedenlerinin denk geldiği, haliyle çocukların göğsünden vurulduğuydu. İşte size “Kürt çocuğu nasıl ölür” sorusuna cevap! Böyle miydi bilmiyorum. Çok şey dolandı şehirde. Özel timlerin çocukları alıp duvara vurduğu, göğüslerine nişan aldıkları, haliyle çocuk oldukları için, plastik mermiyle bile ölebildikleri...

Evet, plastik mermiyle de ölebilir çocuklar, arazide “unutulmuş” el bombaları, havan mermileriyle de, mayınla da... Gazetelerin küçük sütunlarında yer alan “mayına basmış çocuk ölüsü” haberleri, rutinin ve duygunun uzaklığından daha tehlikeli, daha kötü şeylere işaret etmektedir oysa. Bu kadar çok canın yandığı, bu kadar çok ölünün dolaştığı bir coğrafyada hangi Kürt kalkıp da gazetelerden köşe, sütun dilensin! Kim tenezzül eder ki falanca köyün falanca mezrasının lanetçe bir ağacının dibinde beş para etmez bir Kürt çocuğunun ölüsüne? Derdini nasıl anlatsın Kürt!

İronik bir örnektir biliyorum, ciddiyetten uzak olacak belki. Zeki Müren’in öldüğü günlerde Diyarbakır Cezaevi’nde bir katliam yaşanmış, on tutuklu dövülerek öldürülmüştü. Meseleyle ilgili İHD’de basın açıklaması vardı. Tutuklu aileleri adına metni okuyan genç kız şöyle dedi: Herkes Zeki Müren’in ölümünden bahsediyor. Hiç kimse demiyor ki on kişi dövülerek öldürülmüş. Tamam, Zeki arkadaş da değerli bir arkadaştı, ölümüne karşı değiliz. Ama bu insafsızlık değil mi?

İşte Kürdün dili bu kadar döner, ne diyesin! Dili Türkçeye bu kadar döner, ne diyesin? Bir baba, bir ana, çocuğunun ölümünü nasıl anlatsın ki tenezzül edilsin o ölüye. O çoban kız Ceylan’ın oracıkta, karakolun yakınında avlanmasını, anası babası nasıl anlatsın? Çare olmayınca, umut tükenince, dili Allah’a döner insanın. Ya öbür dünyaya bırakır hesabını, ya da bu dünyada, Allah’tan adalet bekler. Diyarbakır Eğil’de, aynen Ceylan gibi çobanlıktan dönerken, tepedeki askeri birlikten tek kurşun atılarak vurulan çoban çocuğun hikâyesindeki gibi... Uzaktan atıp çocuğu vurmuşlar. Kim vurmuş? Karakol vurmuş... Kime anlatacaksın peki sevgili memetçiğin böyle uzaktan nişan alacağını? Sonra ne olmuş. Bir gün oradaki askeri birlik operasyondan dönüyormuş, Asur kral mezarlarının olduğu o tarihi kayalardan kocaman bir kaya kopup askerlerin üzerine düşmüş. O zaman millet demiş ki “alma mazlumun ahını...” Adaletten ses çıkmasa bile, Hak’kın adaleti var demişler.

Ne diyesin? Çocukların ve inançların bol olduğu pek sevgili coğrafyamda, çocuğunu kaybeden inancına sarılır. Kim bilir, belki bir süre bu bizi götürür...

maya_ - 2/10/2009 Saat 20:31

Susacak mısınız?



Bazen tek bir olay, bütün bir ülkeyi anlatır. Şu Ceylan’ın korkunç hikâyesine bakın, Türkiye’yi göreceksiniz.



Bu ülke, bir roketle bir kız çocuğunun paramparça edilebildiği bir ülke.

Bir sosyal demokrat, bir siyasetçi, bir insan olan Deniz Baykal, “Kürt açılımının içi boş, doldursunlar konuşalım” diyordu.

Ceylan’ı vuran roket o “açılımın” içini dolduramıyorsa hiçbir şey dolduramaz.

Açılım denilen şey bu işte Deniz Bey.

“Anne, bana makarna pişirsene” dedikten sonra evinden çıkan kızın bir roketle parçalanmaması.

Bu kadar basit işte.

O kızın ölmemesi açılım.

Buna karşı mısınız?

Bunun içini boş mu buluyorsunuz?

Aslında bu soruları Baykal’la Bahçeli’ye Başbakan Erdoğan’ın sorması gerekiyordu.

Onun cesareti yetmediği için sormak bize düşüyor.

Başbakan, o roketin bir askerî birlikten atıldığının ortaya çıkmasından çekindiği için olacak ağzını bile açmıyor.

Gazze’de ölen çocuklara Türkiye’den sahip çıkmak kolay.

Türkiye’de ölen çocuklara Türkiye’den sahip çıkın siz.

Nedir bu sessizliğiniz?

Kürsü kürsü dolaşıp bağıran Erdoğanlara, Baykallara, Bahçelilere ne oldu?

Zor değil mi bir çocuğu askerler vurunca konuşmak?

“Dağa çıkarım” diye bağırıyordu Bahçeli, o kadar yüreği varsa dağa çıkmasına gerek yok, siyasetçiliğini yaptığı ülkede vurulan çocuğun hesabını sorabilsin yeter.

Bağırmak ne kolay Devlet Bey, bağırmak ne kolay.

Bak senin memleketinin bir köşesinde bir çocuğu vurdular.

Sesini çıkarmak bir yana yüzünü bile gösteremiyorsun.

Bir çocuğa bile sahip çıkamıyorsun, dağa çıkıp ne yapacaksın?

Susuyorlar.

Ceylanın vurulması bize Türkiye’deki siyaseti, siyasetçileri gösteriyor işte.

Susan sadece onlar mı?

Neredeyse bütün Türkiye susuyor.

Şu medyaya bakın.

Bu nasıl bir bıçak kesmez sessizlik Allahım.

Bir gazete neye yarar vurulan bir çocuğun hesabını soramazsa?

Onca kâğıda, mürekkebe, emeğe yazık.

Bir kız çocuğunun bir roketle vurulup parçalandığı, devletin ortadan yok olduğu, savcının köye gitmediği, doktorun karakol bahçesinde otopsi yaptığı bir ülkede yaşıyorsunuz.

Bunlardan hiç mi biri size tuhaf gelmiyor?

Hiç mi birinde haber değeri bulmuyorsunuz?

Bu medya iki grupmuş da, birisi muhalifmiş de, öbürü başbakanı tutarmış da, muhalif olan demokrasi mücahidiymiş de...

Bunlar iki grup falan değil.

Bunlar tek grup.

Öyle ortak bir sessizlikleri var ki...

Hele o muhalif geçinenler...

Ne oldu muhalefetinize?

Bu hükümetin iktidarında bir çocuk vuruldu, niye hükümete hesap sormuyorsunuz, niye muhalefet yapmıyorsunuz?

Hükümet “iyi bir şey” yaptığında muhalefet etmek için yerlerde yuvarlanıyorsunuz, muhalefet edecekseniz hükümetin bu “sessizliğine” muhalefet etsenize.

Olmuyor değil mi?

Roketi atan asker olunca sizin o muhalif dilleriniz tutuluveriyor.

Ceylan’ın annesi, “kızımın parçalarını etekliğimde taşıdım” diyor.

Hiç mi içiniz acımıyor sizin?

Hiç mi vicdanınız yok?

Bu sessizlikten hiç mi utanmazsınız?

Yarın bir gün çocuğunuz çıkıp gelse de, “bir küçük çocuğu vurmuşlar, sen neden yazmadın” dese, ne diyeceksiniz?

Çocuğunuzdan da mı utanmıyorsunuz?

Hadi vicdanınızdan, utanmanızdan vazgeçtik, gazetecilik merakınız da mı yok?

Üç askerî karakolun ortasındaki bir köyde bir küçük kız nasıl bir mermiyle parçalandı, merak etmiyor musunuz?

Her konuda birbirinizden farklıyken bir küçük kız vurulduğunda ortaklaşa sesiz kalmayı size kim öğretti?

“Anne bana makarna pişirsene” dedikten sonra bir kız paramparça oldu.

İstediğiniz kadar susun.

O ölü kızın çığlığı sizin sessizliğinizden büyük.

Siz sustukça o bağıracak.

Siz sustukça o bağıracak.

Ta ki siz de bağırana kadar.


AHMET ALTAN / TRAF GAZETESİ

Waris Dirie - 5/10/2009 Saat 15:21

Doğuda doğmak suç olsaydı en büyük suçlu Günes olurdu ( Alıntı)

Güneş doğudan doğar ama doğu hala karanlıktır..

Öncesi Diyarbekir o benim en esmer çocuğum
Siverek bir toz bulutu altında kentsiz bir öpüş
Urfa simsiyah bir yaradır dualar dökülür eteklerinden
Silvan ipek yoludur, ışık çalar diyarbakir gecelerinden
Hazro bir unutuştur
Lice’ye güven olmaz, o hep illegal
Ergani yaşlı anılar ilçesi ve tarihin saklı mabedi
Şırnak terlidir ve kelepçelidir
Savur Savrulur
Patnos vurulmuş, faili meçhul
Kurtalan beton istiyor, topraktan ve demirden bıkmış

Siirt üç dil konuşan koca bir koydur
Batman siyah akan bir yetim
Hakkari bir olu evi
İdil bir ayağı cudi’de, göz göre göre
Baykan bir tutam kacak tutunle savrulur kahvelere
Ağrı Ağrılıdır, dağa tutunur
Burası Muş yolu yokuşmuş yok artık panzerler dümdüz etmistir gide gele
Ne Van’da şan kalmıştır
Ne Bitlist’te bes minare ama erek dağı yerli yerinde ve lağım akar bitliste
Şemdinli hep uzaktır sınırlar konulmuştur birde yakın olduğu yere özler durur bir şeyleri, kimseler bilmesede.
Mardin ışıklı banka panoları önünde eşekli köylüleri kaçak çay içer ve çağından kaçaktır gündüzleri
Perwari hasretinden utanan bir eşkiya kederi
Kiziltepe’nin pusisini almışlar dolayıp kızıllığına tel örgülere içinede içinede oyy neler koymuşlar neler, bundan kuma görmüş gelin gibi kırgındır..

Doğum benim ANADOLUM
Doğum benim GüneyDoğum…

Doğumu en çok analar bilir...

Analar bilir......


Muzaffer Badilli - Telli ve Kelepçeli

gercek_62 - 5/10/2009 Saat 20:36

Akkiraz mesaj verdi: ''Baykal'la aynı görüşteyiz ama ismimden bahsetmez.''

Başbakan'ın AKP Kongresi'nde saydığı isimlerden Sabahat Akkiraz 'Türkiye tablosu çizdi' dedi. Akkiraz, Baykal'a da mesaj verdi: Başbakan'la değil Baykal'la aynı görüşteyiz ama o ismimden bahsetmez.

Nurbanu GÜNEY ELBİR - AKŞAM

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın AKP Kongresi'nde 'Onlarsız yetim kalırız' diyerek saydığı çok sayıda isimden hayatta olan tek isim türkücü Sabahat Akkiraz'dı. Erdoğan'ın 'Akkiraz'a kulak vermeyen, dinlemeyen Türkiye türküsüz kalır' dediği sanatçıyla Silivri'deki evinde görüştük.

Başbakan'ın sözlerini duyduğunuzda neler hissettiniz?

İncelik göstermiş ve Hacı Bektaş, Pir Sultan gibi çok önemli isimlerin yanında beni de saymış. Yaşarken iyi şeyler yapmışım demek ki. Başbakan'ın söylediği isimleri arasında çok farklı cenahlardan insan var. Bazı insanlar Nazım Hikmet'i sever bazıları Necip Fazıl'ı, kimileri Ahmet Kaya'yı dinler, kimileri de beni. Bu bir Türkiye tablosudur. Bu değerlerin tümü Başbakan'ın da dediği gibi Türkiye'yi oluşturuyor. Umarım ölünce de böyle değerim bilinir.

Sizce Başbakan Erdoğan'ın sizin isminizi de telaffuz etmesinin nedeni neydi?

Alevi olduğum için söyledi sanırım. Siyaseten söylenen şeyler. Zamanında bu ülkede Aleviler yok sayıldı, yasaklandı. Bugün hala cem evleri sorunumuz var. Fakat yol alındı.

Başbakan Erdoğan'la görüştünüz mü?

Hayır hiç yüz yüze gelmedik. Ama kibar bir insan. Siyaset adamları kibardır.

Peki açılımı samimi buluyor musunuz?

Siyasette samimiyet olmaz.

Süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kürt açılımı karışık. Orada çok siyaset ve kan var. Kan olan yerde çözüm zor olur.

Politize olmuş bir yanınız da var. Adınız bu yüzden yer almış olabilir mi?

Siyaseti yaptığım işlerin her zaman dışında bıraktım. Fakat Alevi olduğum ve ozanlık geleneğinden geldiğim için bazı mesajları türkülerle aktardım. Sanatçı duyarlılığıyla bazı olaylara da kayıtsız kalmadım.

Siz hükümetin Alevi açılımı konusundaki yöntemini doğru buluyor musunuz?

Yöntemde bir yanlışlık var. Her şey perde arkasında. Cemevlerini açacak mısınız? Bu kadar basit. Bunu yanıtlayacaksınız. Solingen'de Türkler yakıldı ama bugün bir anıt yapıldı, devlet adamı, Başbakan geldi.

Son seçimde oyunuzu kime verdiniz?

Ben aileden sosyal demokratım. Osmanlı'nın baskısı Cumhuriyet'le sona erdi ve Aleviler nefes aldı. O yüzden Atatürk'e vefa borcumuz vardır. CHP bizi dinler dinlemez. Ama bizim oyumuz CHP'yedir. Başbakan'ın siyasi fikri bana uzaktır, Deniz Baykal'ın yakındır ama o hiç beni konuşmaz bile. CHP'lilerin bizi oy deposu gibi, arka bahçesi gibi görmemesi lazım. Bize destek Hacı Bektaş günlerine gelip 15 dakika kalmak demek değildir.

AHMET KAYA'NIN SÖZLERİNİ UNUTAMIYOR

Nerede kalır ölümüz Sabahat?

Ben Almanya'da büyüdüğüm için gavur ellerinde bize hiçbir ayırıma mecbur kalmıyorduk. Bizim toplumumuzun insanları tarafından öteki gibi görülmek bana zor geldi. Alemdar Yalçın 'a soyadı kanunuyla ilgili olarak 'Benim Türkmen ve Kürt kökenime bir bak' dedim. 'Beni çıkar artık Rum'a falan' dedim. Alevi olmamdan dolayı çok acı çektik. Hem benim soylarım hem ben. 'Hiç değilse kurtulurum' dedim. Gülerek söylüyorum ama çok acı.
Ahmet Bey (Kaya) bir klipten ötürü ülkesini terk etti. Bugün Kürtçe yayın yapılıyor. Ahmet Bey son görüşmemizde 'Nerede kalır Sabahat bizim ölümüz. Ben bilmem ki' dedi. Gerçekten de öyle oldu. Bugün Nazım Hikmet'in de Ahmet Kaya'nın da cenazeleri bile bu ülkenin topraklarında değil.

Kaynak: Gerçek Gündem

maya_ - 6/10/2009 Saat 19:09

Münevver ve Ceylan

Bu iki ismi son dönemde kamuoyu sıkça gündemine alarak işlemişti. Münevver Karabulut İstanbul’da vahşi bir cinayete kurban gitmişti. Ceylan Önkul ise Lice’de askerler tarafından öldürüldü. Her iki cinayete baktığımızda Türkiye ve Kürdistan’da nasıl bir gerçekle yüz yüze olduğumuz açıkça görülüyor.

Önce basının tavrına bakalım. Google göre Münevver Karabulut cinayetiyle ilgili 1 milyon 520 bin haber, yazı yayınlanmış. Lice’de bedeni parçalanan 12 yaşındaki Ceylan için ise 390 haber, yazı çıkmış. Bu rakamlar bile Kürt ve Türk meselesinin hangi bir çıkmazda olduğunu anlatıyor. Ceylan bir Türk kızı olsaydı basının tavrı yine böyle olur muydu?

Münevver Karabulut Türkiye’nin kalantor ailelerinden birisi olan Garipoğlu ailesinin oğulları tarafından hunharca katletilmiş cesedi testere ile parçalanarak bir çöp konteynırına atılmıştı. Garipoğlu ailesi 197 gün çocuklarını adaletten saklamış, teslim etmemişlerdi.

Münevver hunharca katledildikten sonra Türk basını tarihinde belki de ilk defa onurlu yayın politikasına imza attı. Cinayeti sürekli gündemde tutmuş, katilin yakalanması ve cezalandırılması için polis, emniyet, yargı ve hükümete baskı kurdu. 197 gün sonra Cem Garipoğlu teslim olmasına rağmen basının cinayete olan ilgisi halen devam ediyor.

Ancak 12 yaşındaki Kürt bir kızın cinayete kurban gitmesinde Türk basını sınıfta kalmıştır. Birkaç haber ve onurlu yazarın dışında Ceylan’ı gündeme getiren olmadı.

Kürdistan’da devlet güvenlik güçlerince çocukların öldürülmesi neredeyse rutin bir uygulamaya dönüşmüş durumda. Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları Grubu’nun raporuna göre, 1989 yılından 2009’a kadar güvenlik güçleri tarafından 415 çocuk öldürüldü. Rapor, çocukların hemen hepsi Kürt ilerinde öldürüldüğüne dikkat çekiyor.

Ceylan henüz 12 yaşında küçücük bir çocuktu. Doksanlı yıllarda boşaltılan köylerine yeni dönmüşlerdi. Hayalleri henüz tanımlanamayan bir patlayıcı türüyle paramparça edildi. Ailesi parçalanan bedenini çevreden ve yapıştığı ağaç gövdelerinden toplayıp bir battaniyeye koydular.

Ceylan’ın bedenin paramparça edildiği bir anda ölüm sessizliğine bürünen Türk basını, asker, korucu ve polisin yanında yer almıştır.

Ceylan olayı yeni dönem siyaseti, yeni dönem Kürt-Türk ilişkisinin turnusol kağıdıdır. Basın camiasında pek kimsenin görmediği bu caniyanet Kürtlerin vicdanını, belleğini, duygu ve düşünce dünyasını derinden sarsmış ve etkilemiştir.

Tıpkı Hakkari’de polisçe kolu kırılan Cüneyt olayında olduğu gibi, Diyarbakır’da yedi yaşında katledilen Enes, Kızıltepe'de 13 kurşunla vurulan Uğur Kaymaz, adı Hogır diye Özel timlerce kafası kesilen, TİT mahreçli bombayla Diyarbakır’da bir parkta katledilen Zilan, Şilan ve daha niceleri…

Yıllar önce kamyonculuk yapan bir kişi Irak'a yük taşırken Cizre'de yaşadığı bir olayı anlatmıştı. Olay şöyle: Cizre’de bir kamyon küçük bir çocuğu ezerek öldürmüştü. Şoförü savcılığa çıkartırlar, herkes tutuklanmasını beklerken şoför elini kolunu sallayarak adliyeden çıkar. Herkes merakla savcının nasıl serbest bıraktığını merak eder ve sorar. Şoför, savcının kendisine “Zaten büyüdüğünde terörist olacaktı, daha terörist olmadan temizlemişsin işte, çek evine git” dediğini söyler. Belki de mizansen yada abartıdır. Ama mesele Kürtler olunca devlet, hukuk ve emniyet bir başka çalışır olmaktadır.

Basın ve medya ordusunun Ceylan'ın şahsında Kürt evlatlarının ölümlerine ve öldürülmelerine sessiz kalmaları aslında yaşanan her ölüme ortak olduklarının kanıtıdır. Kürdistan'da çocukların sistematik bir biçimde öldürülmesi ve basının bu ölümleri görmezden gelmesi sistemli bir politikanın parçasıdır. Türk medyasının bu sinsi katliama ortaklık ettiğini Kürt halkı hiçbir zaman unutmayacaktır...

SELİM ZAFER

simge - 10/10/2009 Saat 11:37

Çok acı var

10 Ekim Cumartesi 2009

Günlerdir beynimde iki basit cümle çınlayıp duruyor: “Çok acı var. Dayanamıyorum.”
Boğaziçi Köprüsü üzerinde terk edilmiş bir otomobilden çıkan not bu...
4 kelimelik bir mutsuzluk manifestosu...
Yazarı, 37 yaşında bir öğretim üyesi...
Öğrencilerine göre “gözlerinin içi gülen, hayat dolu bir insan...”
Gece köprüye sürmüş aracını...
Bir yerde durmuş.
Sonra kaybolmuş.
Eldeki tek bilgi, “Köprünün korkuluklarına doğru yürüyen bir kadın gördüm” diyen bir taksicinin ifadesi...
Bir de arabadan çıkan o not:
“Annem, babam, Poyraz! Beni affedin. Çok acı var. Dayanamıyorum.”
* * *
Töre cinayetlerini, kadın bedeninin nasıl namus üzerinden disipline edildiğini inceliyormuş Dicle Hoca...
Hayata duyarlı insanlar için her araştırma bir kuyu, her haber bülteni bir uçurumdur.
Dicle Hoca’nın kayıp haberinin çıktığı günün gazetelerine baktım. Para imparatorlarının kehanetleri vardı:
“Bu yıl 60 milyon insan işsiz kalacak.
“Gelecek yıl 90 milyon kişi aşırı yoksullaşacak. “Afrika’da on binlerce çocuk ölecek.
“Bizi toplumsal huzursuzluklar, siyasi istikrarsızlık ve savaş bekliyor.”
Bu dünyayla nasıl başa çıkabiliriz ki?
Bir arada, el ele, omuz omuza durarak ancak...
* * *
Oysa aynı gazetelerde, bu kara kehanetlere karşı omuz omuza duranların nasıl dayağa, suya, göz yaşartıcı gaza boğulduğunun fotoğrafları da vardı.
göz yaşartıcıydı gerçekten...
Bayramda şeker toplarken kaybolan çocuklardan söz ediyordu gazeteler...
Parasızlıktan böbreklerini satan fukaralardan...
Koyun otlatırken paramparça olan kız çocuğundan...
Ve insana ölümsüzlüğün kapısını açan “ebedi hayat hayali”ne verilen Nobel ödülünden...
* * *
İnsan, tam da ölümsüzlük kapılarının aralandığı çağda niye “Böyle hayat sizin olsun” deyip o ebediyet kapısını çarpıp çıkar ki?
İntihar edenler genelde belleği güçlü kişilermiş.
Hafızası, katili olabilir insanın...
Unutamamak öldürebilir.
Günbegün daha da hoyratlaşan hayat karşısında eli kolu bağlı kalmanın duygusal yükü, günün birinde taşınamaz hale gelebilir.
Duyarlı yürek, her gün bin kez ölmektense, bir gün ansızın durmayı seçebilir.
Bir pazartesi seherinde “medeniyetleri” birbirine bağladığı söylenen köprü üstünde böylesi medeniyete lanet edip dönüşü olmayan bir yolculuğa niyetlenmek, çaresizliğe öfkeyi katık edip sonsuz karanlığa karışıvermek yegâne çare gibi görülebilir.
* * *
Sabancı Rektörü, kaybın ardından şu açıklamayı yaptı:
“Bu olay bize, aramızda ölçülmez en büyük değerin kişiler olduğunu, olası bir kaybın geri dönülmezliğini ve derin acısını hatırlatıyor.”
“En büyük değer”in, en çok değersizleştiği çağdayız.
Boş bir vaat gibi hayat; uzadıkça anlamsızlaşıyor.
Çok acı var.
Ve bunlar karşısında yapayalnızız.
Bize kıyanlar karşısında özkıyım kaldı, tek silahımız...
Oysa koyun otlatırken paramparça olan Kürt kızının da, böbreğini satan fukaranın da, acılara dayanamaz hale gelen hocanın da tek çaresi var:
Çoğalmak... bir arada durmak... dayanışmak...
Biber gazına, göz yaşartıcı bombaya, kâbus senaryolarına rağmen, savaşa, yoksulluğa, ölüme karşı hayatı savunmak...
Çok acıyı, ancak paylaştıkça azaltırız.
Hayatı unutarak ya da uzatarak değil, ancak umut katarak kurtarırız.

Can Dündar

Waris Dirie - 11/10/2009 Saat 15:37

VEDAT İLBEYOĞLU

Munzur… Dersim…

Dersim dün binlerce insanıyla sokaktaydı…
Yüzyıllardır yanıbaşında akıp giden ve onlarca yerinden kesilip biçilerek yok edilmeğe çalışılan Munzur nehrini savunmak için…
Evet, saptamalara göre vadisiyle birlikte bugünkü oluşumuna tam 42 milyon yılda erişmiş Munzur, en fazla kırk, elli yıllık ömrü olacak bir sözüm ona ‘enerji projesi’ bahanesine kurban edilmek isteniyor.
Kırılıp dökülen üç banka camını gösterip “işte vandalizm” edebiyatı yapan üç kağıtçılar bunu anlıyorlar mı yeterince: 42 milyon yıllık bir tarihi değer yok ediliyor; bundan daha vahim bir vandalizm mi varmış!
Ki yok edilmek istenen bir nehir ve o başdöndürücü doğal güzelliğiyle vadisi değil sadece.
Efsaneleri, masallarıyla, aşk ve direniş türküleriyle, inanç ritüelleriyle Munzur, Dersim’de hayatın tam orta yerindedir. Bir nehirden öte, bir yaşam unsurudur. Su kaynağı olmaktan başka, motivasyon kaynağıdır Dersim’li için.
Hiçbir ansiklopedik tanımlamaya sığdırılamayacak olan Munzur, bir nehir adı değildir yalnızca, “yaralı yüreklerin merhemidir”…
Yapılmak istenen de, Dersimli’nin merhemsiz bırakılmak istenmesidir aslında.
Gerisi palavradır…
Yılda 80 milyon dolarlık enerji üretimiymiş, istihdammış, vs. gibi, o çok ikna edici (!) gerekçelerin, utanmadan savurdukları ‘ekonomik’ yalanın zavallılığını kanıtlamaktan başka ne inandırıcılığı olabilir ki?
Elde edilecek olanın, Türkiye’nin yıllık enerji üretiminin yüzde 1’inden bile az olacağını herkes biliyor artık.
Yörede hayvancılık ve doğal korumaya yatırım yapılması halinde yıllık 1 milyar dolar gelir elde edileceği bilimsel araştırmalarla saptanmışken, “yıllık 80 milyon dolarlık” ahlaksız tekliflerin ikna ediciliği mi olurmuş?
Sorunun “ekonomik” ya da “enerji ihtiyacı” olmadığı o kadar açık ki.
Böyle olduğu içindir ki, bu türden argümanlarla devleti ikna etmeğe çalışmanın da bir anlamı kalmıyor artık.
Ortada bir hata yok, devlet ne yaptığını çok iyi biliyor. Yani, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti hata yapmaz, ‘bilerek hata’ yapar” sözü bir kez daha doğrulanmakta. Zira ‘bilerek hata’ yapmak, ‘hata’ değil, tercihtir.
Yılların karın ağrısıdır, bir devlet politikasıdır; Dersim insanını yenemeyenin, onun coğrafyasıyla didişmesidir.
Sorun düpedüz politiktir!
Sadece insanı değil, coğrafyayı da politikleştiren öyle nafile bir savaşa girilmiştir ki…
Ormanlar, dağlar, yaylalar, köprüler, mağaralar, kanyonlar, kayalıklar… bütün bir coğrafya, “teröriste yataklık yaptığı” gerekçesiyle “halledilmesi” gereken hedeflerden sayılmadı mı?
Munzur’u barajlarla kesmek projesi de bu ‘yataklık’ hezeyanının devamından başka bir şey değildir.
Dediğimiz gibi, direnen insanını yenmek içindir Dersim’in.
Bu yüzden de, Munzur’u savunmak, hayatı savunmaktır Dersimli için.
Ne pahasına, hangi araçlarla olursa olsun, hayatı savunmak kadar meşru ve haklı bir şey olabilir mi?
Hayatı savunmak insanlığı savunmaktır ki, Dersimli’nin Munzur’a olan aşkı bu direncin diğer adıdır.
İnsanlık, biraz da Munzur’da sınanmaktadır şimdi. O sularda kulaç atmaktadır. Munzur’un coşkun akışının durması, insanlığın yenilgisi olacaktır.
Ama yağma yok!
Yerin, göğün, suyun, ağacın, taşın, börtü böceğin kadrini bilenler; deyişleri, ateşi ve aşkın badesini paylaşarak çoğalanlar, Munzur’a dönüp söz veriyorlar çoktandır:
Sen olmazsan ‘biz’ olmaz!
Direnen insan yenilmeyecek, “Munzur’un Delileri”, pek muhterem piyasacı, güvenlikçi, barajcı “akıllılardan” daha akılsız olmadıklarını göstereceklerdir!
Ne demiş büyük devrimci Ho Şi Minh: Fırtınalar, selvi ağaçlarının dayanıklılığını göstermek için iyi bir fırsattır!


[tarihinde düzeltildi 11/10/2009 Saat 15:51 Yazar Waris Dirie]

simge - 1/11/2009 Saat 11:37

Türkler, Kürtler, Çehov ve Apo

Türkiye, yakın tarihinin en önemli günlerinden geçiyor.

Bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti, yirmi birinci yüzyılın koşullarına uygun olarak yeniden biçimleniyor.

Yıllardır arka arkaya işlediği suçlarla “kendini yıpratan” ordu, son olayda darbe planı hazırlarken suçüstü yakalanarak “kışlasına” doğru itiliyor.

Askerin siyaset dışına çıkmakta olduğu bu dönemde, siyasi iktidarın ve başbakanın üstlerine düşeni yapıp yapmayacakları, “darbecilerden” hesap sorup sormayacakları, kısa vadedeki gelişmeleri de belirleyecek.

Başbakan, bir başbakan gibi durabilir, bir başbakan gibi davranabilirse, “darbecilerden” hesap sorulacak ve ordu kendi suçlularından kurtulacak, bir daha da suç işleyemeyecek.

Başbakan, “gizlice uzlaşmayı” tercih ederse, değişim biraz daha zaman alacak.

Erdoğan’ın ne yapacağını yakında göreceğiz.

Hep birlikte gözlerimizi orduya ve ordudaki darbecilere çevirdiğimiz sırada, ülkenin geleceğini çok olumlu biçimde etkileyecek Kürt açılımı da bir türbülansa girdi.

Kandil’den gelen PKK’lıların ülkeye girişi sırasında yaşananlar özelikle Türkler arasında ciddi sarsıntılar yarattı, Neşe Düzel’in deyimiyle “barışa en yakın olduğumuz nokta, iki halkın birbirinden en uzak olduğu nokta” oldu.

Türklerle Kürtlerin iki kedi gibi karşılıklı tüylerini kabartmalarının nedeni sanırım iki tarafta da yaşanan “biz yenildik mi” korkusu.

Düzel’le konuşan Seydi Fırat, Kürt tarafındaki korkuyu çok iyi anlatmıştı, “dağdan inmek o kadar kolay değil, insanda teslim mi oluyoruz duygusu yaratır” diyordu.

Aynı duygu Türklerde de var.

Türklerle Kürtlerin durumu Çehov’un bir hikâyesine benziyor aslında.

Bir gece, bir kasabadan başka bir kasabaya gitmek zorunda kalan adam kendine bir araba tutmuş, yola koyulmuşlar, dağların ormanların arasından zifiri karanlıkta gitmeye başlamışlar.

Yolcu, “ya bu arabacı beni yolda soyarsa” diye düşünüp bir korkuya kapılmış, başlamış arabacıya kendi kahramanlıklarını anlatmaya, belinde çift tabanca taşıdığından, attığını vurduğundan, öfkelenince gözünün hiçbir şey görmediğinden söz etmiş.

Karanlık ormanın birinde arabacı, arabayı aniden durdurup, oturduğu yerden atlayarak kaçmaya başlamış.

Yolcu da peşine düşüp sonunda onu yakalamış.

“Niye kaçıyorsun” demiş, arabacı da “senden korktum, sen beni öldürürsün” demiş.

Karanlıkta giderken ikisinin de birbirinden korktuğu anlaşılmış.

Türklerle Kürtler, karanlık yoldaki arabacıyla yolcu gibi.

İkisinde de aynı korku var.

İkisi de “kendisinin yenik kabul edilmesinden” korkuyor.

Kürtler, sınırdan gerilla elbiseleriyle girerek, flamalı, posterli gösteriler yaparak “teslim olmadıklarını” önce kendilerine anlatmaya çalışıyorlar, Türkler de birbiri ardına sert demeçlerle “savaşı kaybetmediklerine” kendilerini ikna etmek için uğraşıyorlar.

Bunun için o kadar çok uğraştılar ki sonunda birbirlerini korkuttular.

“Yenildik mi” korkusu iki tarafı birden durdurdu.

Geçenlerde bizim Demiray’ın yazdığı gibi “savaşı kaybeden yoktu herkes barışı kazanıyordu” ama “barışı kazanmak” her zaman yeterli olmuyor.

Tam bu noktada Apo dün İmralı’dan gönderdiği bir mesajla “bundan sonra dönüş olmayacağını” söyledi.

Açıklaması çok kesin değil ama açıklamanın içinde “dönüşün durduğu” lafı var.

Bu “barış” açılımının en keskin noktası Apo’nun “barış grupları ülkeye dönsün” talimatıyla bir grubun Türkiye’ye dönmesi oldu.

Dönenler, evlerine gönderildi.

Sonra gösteriler oldu, ortalık karıştı ama hükümet kanadı “dönüşün ve açılımın devam edeceğini” söyledi.

Şimdi Apo, açılımı istediği anda başlatıp, istediği anda “kapatabileceğini” göstermek istiyor sanki.

Hatayı da burada yapıyor bence, Türk kamuoyu “Apo’nun barış açılımındaki rolünü” son olayda “zımnen” de olsa kabul etti ama bundan sonraki sürecin sadece “Apo’nun denetiminde” ve onun talimatlarıyla süreceğini kabul etmesi mümkün gözükmüyor.

Apo’nun şimdilik bu süreci tek başına “kapatma” gücü var, o açık, ama “tek başına” bir daha açma gücü yok.

Kendini “tek karar mercii” gibi göstermeye kalkarsa Türk kamuoyu bunu içine sindiremez ve barışa direnir.

Bunca yıldır “inkâr politikalarından” yakınan Kürtlerin, “Türklerin varlığını ve duygularını inkar eder” bir davranışa girmeleri olumlu bir sonuç vermez.

Bence barış ve çocukların hayatı her türlü siyasi hesaptan daha önemlidir.

“Kapatmak” kolay, “açmak” zordur barış kapısını.

Hayat, hepimize, Türklere de Kürtlere de “barışı” emrediyor ve hayat kendi emirlerini mutlaka uygulatır.

Başarmak, hayatın gerçekleriyle çatışmakla değil ancak hayatın gerçeklerine uyum göstermekle mümkündür.

Bu gerçeği öğrenmek için yeni acılar çekmeye de hiç gerek yoktur bence.


Ahmet Altan - 31.10.2009

Munzurrojhat - 11/11/2009 Saat 00:02

Ismail Besikci
Tarih: 27 Ekim 2009 Salı


Son iki –üç ay içinde, Kürtlerle ilgili konuşmalar, tartışmalar yoğunluk kazandı. Tartışmalar, hem yoğunluk kazandı, hem derinleşiyor. Kürt açılımı, demokratik açılım, milli birlik projesi, huzur ve güvenlik projesi…Bu konuşmaların, tartışmaların devam edip gitmesi başlı başına bir açılımdır zaten…

Televizyonlarda cereyan eden tartışmalarda, basın mensupları, asker kökenli ve çeşitli sivil toplum örgütlerinde çalışan tartışmacılar yanında bir bazen iki Kürt de görülüyor. Konuşmaların, tartışmaların bir yerinde milliyetçilik gündeme geliyor. Panele katılan Türkler, “Milliyetçiliğe karşıyım, milliyetçiliğin iyisi olmaz. Her türlü milliyetçilik kötüdür” şeklinde bir görüş ortaya atıyor. Panele katılan Kürtler de, genel olarak, “ben Kürdüm, ama Kürt milliyetçisi değilim, milliyetçiliğe karşıyım” diyor. “Bölücü” olmadığını vurgulamaya çalışıyor.

Bu düşüncenin, bu tutumun biraz irdelenmesi gerektiği kanısındayım. Türk milliyetçiliğine karşı olmak anlaşılır bir durumdur. Çünkü Türk milliyetçiliği çoğu zaman ırkçılığı içermektedir. Örneğin, Kemalist ideolojiyi içselleştirenler Kürtlere hiçbir hak-hukuk tanımak taraflısı değildirler. Kemalistler, Kürtlere, Türk olmaktan, Türklüğü benimsemekten başka bir hak tanımayı düşünmemektedirler. Bu ideolojiye sahip olanlar, Kürleri, dilleriyle, kültürleriyle, tarihleriyle ortadan kaldırabilmek için, Kürtlere, köle muamelesini sürdürebilmek için, her yolun mubah olduğunu düşünmektedirler. Bu milliyetçiliğin ana politikası asimilasyondur. Asimilasyon için de, devletin, okul, din, basın gibi ideolojik baskı araçları, karakol, mahkeme, hapishane gibi zorlayıcı baskı araçları, etkin bir şekilde kullanılıyor. Asimile olmamakta direnenlere karşı yerinden etme, etnik temizlik de, yaygın ve yoğun olarak gündeme getiriliyor, kullanılıyor. Bütün bunların yetmediği zaman, fiili imha da var. Böyle bir milliyetçiliğe, ırkçılığa, elbette karşı durmak, böyle bir anlayışla mücadele etmek gerekir. Kürt milliyetçiliği derken, kastedilen, düşünülen nedir acaba? Acaba, Türkleri, Arapları, Farsları asimile etmek isteyen, bunun için planlar, projeler geliştirmiş, gerekli mekanizmalarını, ideolojik baskı araçlarını zorlayıcı baskı araçlarını kurmuş bir Kürt yapısı mı var?

“Ben Kürdüm, ama Kürt milliyetçisi değilim” diyen kişi, nasıl düşünüyor, nasıl hissediyor? Bu kişi kafasında milliyetçi bir Kürt tahayyül ediyor. Bu kişinin, diyelim A kişisinin tahayyül ettiği Kürt, diyelim B kişisi, neler düşünüyor, nasıl bir tutum sergiliyor da, A kişisi ona milliyetçi diyor, kendisinin, onun, yani B kişisinin düşüncelerine ve tutumlarına karşı olduğunu söylüyor. Bu konuyu irdelemek için Kürt toplumunun ve Kürdistan’ın koşullarına bakmak gerekir.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, dönemin emperyal devletleri Büyük Britanya, Fransa ve onların Ortadoğu’da işbirliği yaptığı Arap, Fars ve Türk yönetimleri tarafından, bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış bir coğrafya, bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış bir halk... Ortadoğu’da, 40 milyonu aşkın nüfusu olan, ama, küçücük bir siyasal statüsü olamayan bir halk. Birleşmiş Miletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, İslam Konferansı, NATO gibi, uluslar arası örgütlerde, hak, hukuk, özgürlük denildiği zaman hiç adı geçmeyen, “terör”, “uluslar arası terör”, “mafya” denildiği zaman adı ilk planda anılan bir halk…

Türkiye’de, 20 milyondan fazla bir nüfus, temel hakları, insan olduğu için sahip olduğu hakları, Kürt toplumu olmaktan doğan hakları gasbedilmiş bir halk. Anadili, adı yasaklanmış, doğduğu, büyüdüğü yörelerin isimleri değiştirilmiş, Kürtçe olanlar yasaklanmış bir halk…Dili kültürü inkar edilen, çocuğuna Kürtçe isimler veremeyen, Q,W, X, Ê harfleriyle hala sorunları olan bir halk…Anadili Kürtçe’yle eğitim alamayan bir halk…Asimilasyon politikaları ve bu politikalar çerçevesinde yerinden edilen, etnik temizliğe tabi tutulan bir halk…Köylerin yakılmasını,yıkılmasını, temel geçim kaynaklarının tahribini, milyonlarca insanın yerini yurdunu terke zorlanmasını…bu politikalar çerçevesinde değerlendirmek gerekir.

Kürtlere yapılan bu baskılar elbette ırkçı baskılardır. Asimilasyon politikalar, ırkçı politikalardır. Kürt milliyetçiliğinin gelişiminde bu baskı politikalarının, uygulamaların çok büyük rolü vardır. Baskı, inkar, imha, asimilasyon politikaları pek çok Kürt’ün milli bilince ulaşmasını sağlamıştır. Bu durum karşısında bütün Kürtlerin, düşüncesi, tutumu, eylemi, kanımca birbirine benzerdir. Gasbedilmiş Kürt haklarını, Kürtlerin doğal haklarını kazanmak için mücadele etmek. Bu da milliyetçiliktir, milli bilince ulaşmış bütün Kürtlerde görülen bir durumdur. Kaldı ki Kürt sorunu, bundan önce insani bir sorundur, bir vicdan sorunudur. Kürtlerde, “Ne mutlu Kürdüm diyene”, “Bir Kürt dünyaya bedeldir” diyene rastlanmaz. Kürtlerde, “Türkleri asimile edelim, Türk dilini, Türk kültürünü ortadan kaldıralım” diyene rastlanmaz. Kürtlerde, “Kürt, öğün, çalış, güven” diyen birine, “Yüksel Kürt, yüksekliğin senini için hududu yoktur” diyen birine rastlanmaz. Kürtlerde, “Türkleri etnik temizliğe tabi tutalım, Türkleri yerlerinden yurtlarından sürelim” diyene rastlanmaz. Kürtlerde, “Kürtler üstün bir ırktır, başka halkları, bu arada Türkleri de yönetme hakkına sahiptir” diyene rastlanmaz.

Bütün bunların ötesinde, Kürtlerin, Kürt aydınlarının baskı, zulüm altındaki halkı, Kürtçe’yi

baskıdan kurtarmaya çalışmasının, bunun için çaba sarfetmesinin kimseye, Türklere, Araplara, Farslara bir zararı yok ki…Halbuki, Türklerin, Arapların, Farsların, Kürtleri, Kürtçeyi yok etmek, asimile etmek için uyguladıkları politikaların, Kürtlere de aynı zaman bu halklara da çok büyük zararı var. Mehmet Bayrak, Şark Islahat Planı’nın Kürtlere vurulmuş bir kelepçe olduğunu vurguluyor. Bu şüphesiz öyledir. Ama bu kelepçe sadece Kürtlere vurulmuyor, aynı zamanda, Türklere, Türkiye’ye de vurulmuş bir kelepçe oluyor…

Türkiye’nin, inkarcı, imhacı, ırkçı ve asimilasyoncu politikalarının Kürtlerde milli bilincin uyanmasında büyük rol oynadığını ifade etmiştik. Bu durum karşısında, “Kürdüm, ama Kürt milliyetçisi değilim” diyen A kişisi de, Kürt milliyetçisi olarak tasavvur edilen B kişisi de, aşağı yukarı benzer talepleri dile getirir. Bu taleplerin dile getirilmesi de çok doğaldır. Bu da milliyetçiliktir. Kürtlerde yaşanması gerekken de budur. Kaldı ki bunlar milliyetçilikten önce insani bir durumdur, vicdani bir durumdur. O zaman, “Ben Kürdüm, ama Kürt milliyetçisi değilim” sözü ne anlama geliyor? Bu klişe bir sözdür. Bilgi yüklü bir düşünceyi ifade etmek için kullanılan bir söz değildir. Tutum sergilemek için kullanılan bir sözdür, slogandır. Bunu söyleyen kişi, devletten ve Türk aydınlarından onay almak isteyen, bu onaya ihtiyaç duyan bir kişidir. Devletten ve Türk aydınlarından onay almak ihtiyacını duyması çoğu Kürt aydınlarının önemli bir özelliğidir.

Devletten gelebilecek bir baskıdan, kuşku duymak, korkmak gerekir. Çünkü resmi görüşe aykırı görüşler, resmi görüşe eleştiriler yönelttiğiniz zaman, devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla karşı karşıya kalabilirsiniz. Bu kuşku, bu korku, anlaşılabilir bir durumdur. Ama Kürt aydınlarının çoğu, Türk aydınlarından da korkuyor. Hatta Türk aydınlarından, devletten korktuğundan daha çok korkuyor. Bu, normal bir durum değildir. Kürt aydınları, Türk aydınları tarafından, milliyetçilik yapmakla suçlanmaktan korkuyor. Aslında milliyetçi olan, hatta ırkçı tavırlar sergileyen Türk aydınlarıdır, Türk aydınlarının önemli bir kısmıdır. Çünkü, inkarcı, imhacı, asimilasyoncu düşünce ve eylemle, Kemalizm’le bağını koparamamıştır. “Kürdüm, ama Kürt milliyetçisi değilim” diyen Kürt aydınını, Türk aydınının kötü bir kopyası gibidir.

Türk aydını kimdir? Bütün ezber bozma girişimlerine rağmen, Türk aydını resmi ideolojiye bağlı bir aydındır. “Milliyetçiliğin iyisi yoktur, her türlü milliyetçilik kütüdür” anlayışı Türk aydınlarının çoğunda sürmektedir. “Türk olmaktan, Türkleşmekten başka şansınız yok” deyerek, baskıyı zulmü sistematik bir hale getirenlerle, bu baskıya, zulme karşı durup kendi değerleriyle buluşmaya çalışanların, aynı kefeye konulması, Tük aydınlarının çoğunun ortak düşüncesi, tutumudur.

28 Ekim 1990 da İnsan Hakları Derneği’nin Üçüncü Büyük Kongresi Ankara’da toplanıyor. Toplantıda, söz sırası kendine geldiği zaman, İHD’nin, Diyarbakır Şubesi kurucu üyelerinden Vedat Aydın kürsüde, konuşmasını Kürtçe yapıyor. Vedat Aydın Kürtçe konuşmaya başlar başlamaz salonda homurdanmalar yükseliyor. Delegelerin, izleyicilerin bir kısmı Vedat Aydın’ın bu tutumunu protesto etmek için salonu terk ediyor. Vedat Aydın Kürtçe konuşmasını sürdürüyor. Divan başkanlığı, Vedat Aydın’ı uyarıyor. “Konuşmanızı kimse anlamıyor, Türkçe konuşunuz.” Vedat Aydın, Kürtçe konuşmaya devam ediyor. O sırada Avukat Ahmet Zeki Okçuoğlu kürsüye fırlayıp Vedat Aydın’ın konuşmasını Türkçe’ye çevirmeye başlıyor. Konuşma böyle sürüyor. Vedat Aydın’ı ve Ahmet Zeki Okçuoğlu’nu protesto etmek için başkanlık divanı salonu terk ediyor. O arada salonun yarısı zaten boşalmıştır. Vedat Aydın konuşmasını bu koşullar içinde tamamlıyor, kürsüden iniyor.

Salonda olanlar, Vedat Aydın’ı ve Ahmet Zeki Okçuoğlu’nu ayağa kalkarak coşkulu bir şekilde alkışlıyor. Bunlar herhalde çoğunlukla Kürtlerdir, Kürt aydınlarıdır.

İçeride yaşanan bu olaylar üzerine, salonun etrafı polis tarafından sarılıyor, Vedat Aydın ve Ahmet Zeki Okçuoğlu gözaltına alınıp emniyete götürülüyor. Emniyetteki sorgudan sonra, savcılık, mahkeme… Mahkemede her ikisi de tutuklanıp cezaevine konuluyor. Bu olaydan sekiz ay, sekiz gün sonra, 5 Temmuz 1991’de, Vedat Aydın, açık-seçik bilinen failler tarafından gece vakti evinden alınıyor, iki gün sonra bir köprü altında işkence edilmiş cesedi bulunuyor.

İnsan Hakları Derneği’nin Kongresi. Kürtler, İnsan Hakları Derneği Kongresinde kendi anadillerinde, konuşamayacaklar da nerede konuşacaklar? Türk aydınlar, Kürtlerin, Vedat Aydın’ın bu tutumuna neden bu kadar sert tepki gösteriyor, bu tutumu protesto ediyor? Başkanlık divanında kimler var? Başkanlık divanında, 1971 de, idama mahkum edilen gençlerin, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının avukatlığını yapmış avukatlar, “herkesin avukatı” denen avukatlar var. Bu avukatlar neden Kürtlerin kendi anadillerinde konuşmasına tahammül edemiyor? Türk aydınlarının bu protestosu olmasaydı, polis Kürt aydınlarını, kendi anadilerinde konuşuyorlar diye bu kadar kolay ve rahat bir şekilde gözaltına alıp tutuklatabilir, cezaevine gönderebilir miydi?(1)

Bu olay ne zaman oluyor? 28 Ekim 1990. Bulgaristan’da, orada yaşayan Türklerin isimlerinin Bulgar isimleriyle değiştirilmeye çalışıldığı dönemden (1985-1988) iki yıl sonra. O zaman devlet, hükümet, üniversite, yargı, basın , aydınlar… Bulgaristan Devletini, hükümetini nasıl eleştiriyordu? İsim değiştirme operasyonuna giren devlet, hükümet, emperyalisttir, çağdışıdır, sömürgecidir, faşisttir vs… Anadil, Türkçe isimler, kutsaldır, bu baskılara, zulme rağmen kararlı bir şekilde savunulacaktır…

Tük aydınlarının, Bulgaristan Türklerine ve Kürtlere karşı sergilediği tutumlardaki uzlaşmaz farkı, çelişkiyi görmek gerekir. Burada bir çifte standardın olduğu açık bir şekilde ortada durmaktadır. Çifte standartla hiçbir yere varamazsınız. Çifte standartla ne devrimcilik, ne demokrasi, ne liberalizm olur. Çifte standartla sadece diktatörlük olur. Çifte standart düşünceyi çürüten bir süreçtir. Bu tutumunuzu, istediğiniz kadar devrimci terminolojiyle, Marksizm’in kavramlarıyla süsleyin…Burada vicdanlara hitabeden bir olay vardır. Siz bu çifte standardınızla vicdanınızı karartıp, baskının, zulmün yanında yer alıyorsunuz, demektir.

1960’ların sonlarından beri, yani, “Türkiye’de Kürtler vardır, Kürtçe vardır…” söyleminin günlük basında kullanılır olmasından beri, bu tutum, bir kısım Türk aydını tarafından “ırkçılık” olarak algılanmıştır. Bu tür saptamalar, ırkçılık olarak algılanınca, Kürtlere, Kürtçeye yapılan baskının, zulmün kavranması, bilince çıkarılması mümkün olmaz. Hem devletin Kürtlere, Kürtçe’ye yaptığı basıyı, zulmü görmezlikten gelirsiniz, hem de devletinizin bu ırkçı düşünce ve eylemlerini görmezlikten gelirsiniz. Bu söylemi, saptamaları “ırkçılık” olarak değerlendirmek elbette mümkün değildir. Ama burada amaç daha çok, Kürtleri aşağılamaktır. Kürt aydınlarının, Türk aydınlarının bu tutumlarını eleştirecekleri yerde, “Kürdüm, ama Kürt milliyetçisi değilim” gibi şeyler söyleyip devletten, aydınlardan onay almaya çalışmaları kabul edilebilir bir süreç değildir. 1990’lardan 2009… Aradan 19 yıl geçmiş. Bu sürede elbette çok büyük değişiklikler oldu. Kürtleri, Kürtçe’yi layıkıyla kavrayan, buna göre tutum sergileyen üniversite hocası, basın yayın elemanı, sivil toplum çalışanı oldu. Ama ana akım etkili bir şekilde ortada durmaktadır.

Türkiye gibi bir ülkede aydın kimdir? Türkiye’de resmi ideoloji, düşün hayatını, bilimi, sanatı belirleyen, yönlendiren temel bir kurumdur. Resmi ideoloji Türk siyasal sisteminin, Türk siyasal rejiminin temel bir kurumudur. Resmi ideolojinin herhangi bir ideoloji olmadığının, devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla korunan ve kollanan bir ideoloji olduğunu vurgulamak gerekir. Resmi ideolojinin, siyasal sistem üzerinde, siyasal rejim üzerinde, düşün hayatı, bilim ve sanat üzerinde böylesine etkin olduğu, belirleyici ve yönlendirici olduğu bir yapıda aydın kimdir, aydının işlevi nedir? Böyle bir yapıda aydın, resmi ideolojiyi eleştirebilen bir kişidir. Bu eleştir sürecinde, devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla karşı karşıya kalıyorsa, bunu doğru-dürüst göğüsleyebilen bir kişidir.

Bugün resmi ideolojiye içeriğini veren esas konunun Kürtler ve Kürt sorunu, Kürdistan sorunu olduğu açıktır. 25-30 yıl öncesine kadar, resmi ideolojinin, komünizme karşı, dinsel akımlara, şeriatçılığa karşı da tavrı vardı.. Bugün devlet, her iki akımı da tehdit olarak algılamıyor. Devlet, her iki akımı da Kürt hareketini frenleyebilmek, engelleyebilmek için kullanabilmektedir.

“Milliyetçiliğin iyisi yoktur, her türlü milliyetçilik kötüdür, her türlü milliyetçiliğe karşıyız” “etnik milliyetçiliğe karşıyız” “Her etnik gruba bir devlet gerekmez” sözleri, Kürtler için, Kürtleri Kürt hareketini durdurmak için icat edilmiş sözlerdir.

Filistinliler, 1960’lardan beri, İsrail egemenliğinden kurtulup bağımsız bir Filistin devleti kurmaya çalışıyorlar. Kimse onlara, “milliyetçilik kötüdür, İsrail’den ayrılmayın, Musevilerle birlikte kardeş kardeş yaşayın!” demiyor. Dememesi gerekir. İsrail egemenliğinden kurtulmak, ayrı bir Filistin Arap Devletine sahip olmak, Filistinlilerin doğal haklarıdır. Düşünülen, Yahudi-Arap kardeşliği ancak bu koşullarda kurulabilir.

Kıbrıs’ta, Rumların ve Türklerin kardeşliği, ancak, Kuzey Kıbrıs Türk Devleti’nin, Rumlar tarafından ve uluslar arası kurumlar tarafından tanınmasıyla mümkün olur. Siyasal eşitlik olmadan kardeşlik olmaz.

Kürt sorunun gündeme geldiği zaman Türk aydınları genel olarak bunun emperyalist bir proje olduğunu dile getiriyorlar. Ama Türk aydınları, 1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, Kürt coğrafyasının, Kürdistan’ın, ve Kürt halkının niçin ve nasıl bölündüğünü, parçalandığını ve paylaşıldığını hiç gündeme getirmiyorlar. Halbuki, en kapsamlı, en kalıcı emperyal politika, böl-yönet-yok et politikası, Ortadoğu’nun ortasında, Kürdistan’da uygulanan bu politikadır. Emperyalizmden şikayet eden Türk aydınlarının bu politikaya, bu uygulamalara hiç dikkat çekmemesi dikkate değer bir konudur.

Kürt hareketi yükseldikçe, Türk devleti, Türk aydınları, “Her etnik gruba bir devlet gerekmez” şeklinde bir görüş de icat ettiler. Kimlere gerekir, bunlara kim karar verir konularına girmediler, ama Kürtlere gerekmediğini, devletin Kürtler için hiç yararlı olmayacağını ısrarla dile getirdiler. “Dünyada onbine yakın etnik grup var. Onbin devlet mi olmalı?” diyorlar. Ama, Türk aydınlarının büyük bir kısmı, bugün dünyada nüfusu bir milyonun altında olan 40 civarında devlet varken, Ortadoğu’da nüfusu 40 milyondan fazla olan Kürtlerin hiçbir siyasal statüye sahip olmaması konusunda hiçbir şey söylemiyorlar. Böyle bir konu yokmuş gibi bir tutum sergiliyorlar.

1970’lerde, 1980’lerde, gazetelerde zaman zaman şöyle haberler görülürdü. “ABD’de falanca şehirde bir Kürt Enstitüsü kuruluyor.” Bu tür haberler üzerine, “İşte emperyal proje budur. Bu haber de bu projenin, bu isteğin kanıtıdır…” denirdi. Halbuki, temel sorun, Kürt Enstitüsü’nün neden Diyarbakır’da veya İstanbul’da kurulamadığıdır. Sorunun bu boyutuna, örneğin Kürtçe yasaklarına ise, aydınlar hiç dikkat çekmiyorlardı.

Bu durumlar karşısında, Kürt aydınlarının, “Milliyetçilik kötüdür, her türlü milliyetçiliğe karşıyız”, “Kürdüm ama Kürt milliyetçisi değilim. “, “Bölücü değilim, enternasyonalistim”, “Kürtler zaten devlet istemiyor, devlet olmak zaten başta Kürtler için iyi değildir…” şeklindeki düşünceleri tekrarlamaları onay almanın, yani devletten ve Türk aydınları tarafından onaylanma ihtiyacının da ötesine varmaktadır. Bütün bunlar kendi doğal haklarını, Kürt toplumu olmaktan doğan hakları yok saymak anlamına da gelmektedir.

“Ben bölücü değilim, ayrılıkçı değilim”, “Kürtler zaten devlet istemiyor” gibi sözler tarih bilincinden yoksun sözlerdir. Çünkü bölünen, parçalanan, paylaşılan zaten sensin. Bu tür sözler, bölünmenin, parçalanmanın ve paylaşılmanın bilincine varılmadığını gösterir. Böyle bir bilince ulaşamama, Kürtleri, kendilerine has özelliği olan bir halk yapıyor. Dünyada, 40 milyon olup da küçücük bir siyasal statüye sahip olmayan başka bir halk var mı? Dünyada 40 milyon olup da böylesine bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış başka bir halk var mı? Dünyada ana hasımlarını “kardeş” olarak belleyen, ama kendi öz kardeşlerini “ilkel milliyetçi” diye aşağılayan, onları hiçe sayan başka bir halk var mı? Dünyada, baskıdan, zulümden ve asimilasyon politikalarından dolayı, kendi ana dilinde iki-üç satır konuşamayan, ama “ben milliyetçi değilim” diyen başka bir halk var mı?

***

(1) İskiliplili Atıf Hoca, 1926 yılı başlarında, batılılaşmayı eleştirdiği için ve şapka giymediği için Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından idama mahkum ediliyor. Mahkemenin bu kararından sonra, İstihbarat ( MAH/Milli Amale Hizmet) tan bir heyet tebdil-,i kıyafetle, örneğin bir gazeteci gibi, İskilip’e gidiyor. Çarşı-Pazar dolaşıyor, camilerde, şadırvanların etrafında, dükkanlarda, halkla, Atıf Hoca’nın köylüleriyle (Toyhane Köyü) sohbet ediyor. “Atıf Hoca’yı tanır mısınız?”, “Atıf Hoca ile akrabalığınız, yakınlığınız var mı?”, Atıf Hoca ne yapmıştır?” “Atıf Hoca’nın kitabını okudunuz mu?” “Atıf Hoca’nın köyünü biliyor musunuz?” şeklinde sorular soruyor. İskilipliler, genel olarak, Atıf Hoca’yı tanımam, kimdir, bilmem, ne yapmıştır, bilmem. Köyünü falan bilmem… şeklinde cevaplar veriyor. Atıf Hoca’nın kolayca idamında herhalde bu dıştalama da rol oynuyor. Atıf Hoca, 1910’larda, İstanbul’da, Darülfünun İlahiyat Fakültesinde müderris (profesör)ti. İdam edildiğinde 50 yaşındaydı.



İsmail Beşikçi

maya_ - 11/11/2009 Saat 14:38

Bu Kalp Seni Unutur mu?
Hasret Birsel hasretbirsel@hotmail.fr




--------------------------------------------------------------------------- -----




“Bu kalp seni unutur mu” filmini izliyorum. İçim paramparça, içimde binlerce mezar. Kaptırıyorum kendimi filmin akışına, bazen oyuncuları beğenmiyorum, kimi zamanda filimde çok az kullanılan Kürtçe`nin yanlış kullanılmasına takılıp kalıyorum.

“Sokakta gördüğüm her polisi işkenceci sanıyorum” diyor, uzunca sorguda kalıp direnen İpek.

Nasıl arkama dönüp baktığımı, her çirkin suratı, her iyi giyimli insanı sokağımızdan geçen her satıcıyı polis yani işkenceci sandığım günleri anımsıyorum. Simitçiden simit alırken adamın bakımlı ellerinden korktuğum o demlerin ürpertisi gelip sarıyor bedenimi.

Birde gırtlaktan çıkan bir kadın sesi irkiltiyor…

Doksan ikilerde gelip kapımızı çalan o korku ve o korkunun dönüştüğü isyan, yüreklerimizin yerinden fırlarcasına çarptığı yutkunup inadına korkunun gözlerine bakmaya çalıştığımız geçmiş…

“Bu kalp seni unutur mu” filmini izliyorum.

Diyarebekir zindanını yaşamadığıma sevinmeli miyim… üzülmeli miyim karar veremiyorum.

Aklıma on dört yaşında Diyarbekir zindanına kapatılan bir dostum geliyor. Umarım izlemiyordur diyorum.

O zindanın hem sanığı, hem tanığı olan diğer dostlarımı anımsıyorum.

İpi gerilmiş, her an kopacak bir keman teli gibiyim.

“Bu kalp seni unutur mu” filmi Diyarbekir zindanında yaşananların görünen, daha doğrusu görünmesine müsaade edilen yüzünü anlatıyor.

“Dörtlerin Gecesi” kitabının sayfaları arasında dolaşıyor ruhum. Bir ayet gibi gizlice elden ele dolaştırdığımız “Diyarbakır Şafağı” kitabını anımsıyorum. Nasıl yemeden içmeden kesildiğimi, insan olmaktan nasıl utandığımı ve korkunun yüzüne tükürmeyenin ömür boyu korkunun kölesi olacağını nasıl keşfettiğimi anımsıyorum.

On dört yaşında o zindana alınan dostumun hüzünlü ama içinde öfke barındıran sesi gelip vuruyor beni. “Yazamıyorum o cehennemi, yazabilsem o cehennemi beklide tutsak olan ruhum kurtulacak” diyor. “Yazabilsem…” Susuyor dostum, yıl gibi uzun gelen o birkaç saniyede nefesleniyor “Bir arkadaşımız vardı, bir gün işkenceciler bunu aldılar. Anadan doğma üryan, cinsel organı bir işkenceci çekiştirirken diğer işkenceci vurdu! Vurdu! Vurdu! Koptu arkadaşın penisi, doymadılar`, içlerindeki o iğrenç öfke dinmedi, o arkadaşı domaltılır copu makatına soktular…Arkadaşımız kendi kanı içinde yüzerken iğrenç mahluklar çekip gitti. Günlerce döşeklerin içinden çıkardığımız pamukları o arkadaşın külotunun içine koyduk`, durmadan kan akıyordu:..” Devam edemedi sustu…hangi film dostumun sesine yüklenmiş acıyı anlatabilir ki…

Filmin kritiğini yapacak değilim yüreğim yetmiyor…

Yaşamını psikologla paylaşan Cemile`nin geçmişine dönüşleri ile anlatılan filmde binlerce insan geçmişine döndü.


İpi gerilmiş her an kopacak bir keman teli gibiyim.

Sanki etimden et koparılıyor , gözlerim bilgisayar ekranında filmin nereye doğru evirileceğini izliyorum. Bütün filmlerde ve gerçek yaşmada olduğu gibi filmin kahramanlarından Cemile doğum yapıyor, fosseptik çukuruna insanların başı sokuluyor, orası Diyarbekir zindanı bok yedirilmesi ölü farenin zorla yutulması şaşılacak şey değil. Orası Diyarbekir Allah`ın olmadığı peygamberin izne çıktığı cehennem.

Cemile geçmişine dönüyor…

“Mazlum Doğan cezaevinde kendisini astı” Cemile`nin sesi yüreğime, beynime, gözlerime bir hançer gibi iniyor. Donup kalıyorum.

Cemile geçmişine dönüyor…

Diyarbekir zindanı, fısıltı ile konuşan mahkumlar… Artık o mahkumlardan hangisi Mazlum rolünü üstlenecek diye sormaktan vazgeçmişim. “Türkçe konuş çok konuş” mimarlarının zulmünden bir nebze kurtulmak için Türkçe öğrenmeye çalışıyor yaşı henüz 16 olan Berzan.

Bilenler biliyor işin özü öyle değil Berzan değil, Kamber`dir annesi ile konuşamayan.

Berzan`ın yüzüne baktıkça Mazlum Doğan`a benzetiyorum. Acaba çok bilinçli mi Mazlum Doğan`a bu kadar benzeyen bir oyuncu seçilmiş, sorusu kafama takılıyor. O anda “Bu bir eylemdir” Sesi yükseliyor. Sanki o hücredeyim

Kopuyor kemanın telleri, ekranda dörtlerin eylemi diri diri kendilerini yakışları…

Sandalyeden fırlıyorum çığlık atıyorum…Neden bilmiyorum…

Sanki onları kurtaracağım… sanki durup izlemek…Yok o an hissettiklerimin adı yok…

Bu bir film diyerek avunacak lüksüm yok… Gerçeğin ta kendisi, yumuşatıla bilindiği kadar yumuşatılmış`, kabul edile bilinir hale getirilmiş yakıcı gerçek.

Ve Kürt sorunu ile oturup kalkanların, barış havarisi kesilenlerin, şu meşhur gazetecilerin hümanist yazarların o dönem nerede oldukları, neden bu güne kadar tek cümle bile yazmadıkları gerçeği yüreğime paslı bir hançer gibi iniyor.

Ağlıyorum…

Travmalı bütün Kürtlerin bana eşlik ettiğini Cemile gibi film karesinde değil yaşamın içinden geçmişlerine gittiklerini bilmenin acısı ile ağlıyorum.

Telefonun diğer ucunda on dört yaşında cezaevine giren dostumun sesi titriyor, “Bu kalp seni unutur mu filmi beni kahretti “diyor.

Doğru cümle bu, izlerken sadece binde bir karesinin yansımasında kahrolduk…Ya yansımayanlar`, tecavüzler, yargısız, infazlar, faili meçhuller, asit kuyuları…

“Yuh biz Kürtlere” diyor, zindanın çocuk tutsağı dostum…”Bizim yapmamız gerekeni devlet yaptırdı ya yuh biz Kürtlere… Şimdi barış diyorlar ya bu devlet bize lütuf mu ediyor?

Kim `ne mutlu Türküm` diyecekse desin ama ben demeyeceğim… “

İyi misin diyorum hiç iyi olmadığını bilerek “iyiyim” diyor, kapatıyor telefonu…

Toplumsal travma yaşayan Kürtler iyim isiniz…Gelecek çok şeye gebe görünüyor gerçekten iyi miyiz bilmem ki…

Kalplerimiz unutacak mı?

simge - 12/11/2009 Saat 17:59

Onur Öymen’e Dersim dersleri


GÜZİDE “sosyal demokrat” politikacımız Onur Öymen, Meclis’te yaptığı konuşmada, geçmişte Dersim İsyanı’nın bastırılması için ne yapıldı ise...


Bugün benzerinin yapılması gerektiğini ima etti ya...


Ben de kendisine 5 maddelik “Dersim Dersleri” hazırladım...


Kendisi isterse bu 5 maddeyi “vicdan dersleri” olarak da okuyabilir...

* * *


DERS BİR: Bu akşam evde biraz yalnız kal... Sessizliği sağla... Işıkları hafiften karart... Loşluk olsun biraz... Sonra “Dersim dört dağ içinde” türküsünü dinle... Ama iyi dinle... Hissetmeye çalış... Anlamaya çalış... Yüreğini vererek dinle o türküyü...


DERS İKİ: Sonra okuma yap... Biraz Cemal Süreya oku... Biraz da Ahmed Arif... Ailesiyle birlikte sürgüne giden çocukların acılarını düşün... Yük vagonlarına doldurulanları düşün... “Tarih öncesi köpekler havlıyordu” cümlesiyle ne denmek isteniyor olabilir diye sor kendine...


DERS ÜÇ: İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarına bir göz at... Seyit Rıza’nın idam sehpasını ayağıyla itmeden önce ağzından çıkan kelimeleri öğren... “Evlad-ı Kerbelayık. Bihatayık. Ayıptır, zulümdür, cinayettir” cümlesinin vicdanında bir karşılığı olsun...


DERS DÖRT: Batı Anadolu’nun orasında burasında neden tek tük Alevi köylerine rastlanır? Bu konuda bir kompozisyon yaz...


DERS BEŞ: “Bebekler de isyan eder ve bebekler de ölümü hak eder” diye bir cümle kurmaya çalış... Sonra da otur, bu cümlenin neden tuhaf kaçtığını düşün...

Ahmet Hakan

alem - 14/11/2009 Saat 09:30

Dersim katliamı ve CHP’nin vicdanı



CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, Meclis’teki açılım görüşmelerinde hükümetin “analar ağlamasın” diyerek başlattığı barış çabalarını eleştirirken: “Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı, Dersim isyanında analar ağlamadı mı” diye sormuş.

1937’de asayiş sorununu ve itaatsizliği öne sürerek binlerce kişinin katledilmesini bugünkü PKK ile mücadeleye örnek olarak gösteren Öymen’e Alevi kesimden büyük tepki geldi, geliyor. Bu elbette yalnız Alevileri, Kürtleri değil, bütün Türkiyelileri, insanlığı ilgilendiren bir mesele.

Acıları yarıştırmanın bedelini bugüne dek zulme uğramış herkes kuşaklar boyunca ödedi, ödüyor. Buna Öymen’in kan dökenlerle özdeşleşmemizi ima eden sözlerinin acı bedelini de ekleyin.

Öymen’in sözlerinin zulmü meşrulaştırmaktan, nefret suçunu teşvik etmeye dek sayısız sakıncası var. Ama bu sözlerde asıl, devletin içindeki birtakım karanlık örgütlerin bugüne dek izlediği çatıştırmacı ‘örtük siyaset’in tam karşılığı olarak Çorum, Maraş, Malatya, Sivas katliamları asılı duruyor. Gazi olayları duruyor. Pıhtılaşmayan acılarıyla.

Daha önce Madımak katliamı üzerine yazdığım bir yazıdan sonra, Hollanda’dan bir Kürt okurum bana Necip Fazıl Kısakürek’in Doğu Faciası adlı yazısını yollamıştı. Çok kısa bir bölümünü paylaşalım. Öymen’e “Dersim’de evlatları için ağlayan kaç ana hayatta kalabilmişti acaba” diye sormak bile yeterli olacaktır sanırım:

“Elazığ Ortaokulunda okuyan iki çocuk... Tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat’a geliyorlar ve facianın tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakınlarındaki köylerine geldikleri zaman babaları Yusuf Cemil’in öldürtülmüş olduğunu öğreniyorlar ve ağlamaya başlıyorlar. Onlara şu karşılık veriliyor: Sizi de onun yanına götüreceğiz!

Çocuklar odadan sürükletilerek çıkartılıyor ve jandarma muhafazasında gittikleri yolda süngületiliyorlar. Böylece babalarının yanına gönderilmişlerdir.

Her evi ayrı ayrı tutuşturulduktan sonra dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp, çalı yığınları gerisinde manzarayı seyredenlere doğru ilerliyor ve haykırıyor: Durun, ben köy ahalisinden değilim! Muallimim! Müsaade edin, kendimi size isbat edeyim!

Fakat sözüne mukabele, bir kalasla itilerek alevler içine atılması oluyor. Adam, evvela göğsünün kılları tutuşarak alev alev yanarken, çalı yığınları gerisinde amir, zevk ve istihza ile sigarasını içmektedir. (Bu vak’a, bana, 1944 yılında, Eğridir’de askerliğimi yaparken, resmi şahıslar huzurunda, yanan adama karşı sigarasını zevkle içtiğini söyleyen amirden bizzat dinleyenlerce anlatılmıştır.)

Yusuf Cemil’in köyünden 200 kadın ve çocuk öldürtülmüş ve bunların cesetleri buğday sapları üzerinde yakılmıştır. Öldürülenler arasında, Elazığ’da askerliğini yapan ve o sırada izinli olarak köyünde bulunan Rüstem adında biri de vardır. Bu zavallı, mezun olduğunu ve isterlerse hüvviyet ve izin kâğıdını da gösterebileceğini söylediği halde derdini dinletemiyor ve dört çocuğu ile seksenlik anası arasında, onlarla beraber kurşunlanıyor...

Dolantanır köyünden Veli isminde bir genç, Elazığ Muallim Mektebinde okuduktan sonra öğretmen olarak Trakya’ya gönderilmiş, orada evlenmiş, üç çocuk sahibi olmuş ve tam da Dersim hareketi başlamak üzereyken, karısı ve çocuklarıyla, yaz tatilini geçirmek üzere köyüne gelmiştir. Genç muallimin köyü, erkekli ve kadınlı, çocuklu ve ihtiyarlı doğranırken, kendisi, karısı ve çocukları da aynı akıbete mahkûm edilmiş ve cesetleri yakılmıştır.

Mazgirt Tersemek nahiyesinin halkı doğranmakta... Merhamet sahiplerinden biri, birle on yaş arasında yirmi kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamıştır. Vaziyet birden haber alınıyor. Çocukların öldürülmeleri emri veriliyor.

Fakat bu emri yerine getirebilecek kimse zuhur edemiyor. En katı yürekliler bile, böyle müdafaasız masumlara silah kullanamayacaklarını söylüyorlar. Tecrübe birkaç defa akamete uğruyor ve hayli sıkıntı mevzuu oluyor... Nihayet bir dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 masumun işi bitiriliyor. Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur.

Celal Bayar’ın Başvekil ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın Genelkurmay Başkanı bulunduğu 1938 yılında cereyan eden Dersim faciası, bütünleştirilmesini okuyucularımızın hayaline ve istikbaldeki tarihçinin kalemine bıraktığımız birkaç teferruat çizgisi halinde budur!”

TBMM Genel Kurulu’nda ‘demokratik açılıma’ karşı çıkmak adına terörle mücadele için, binlerce insanın hayatını kaybettiği, on binlercesinin sürüldüğü Dersim olaylarını örnek gösteren politikacıyı alkışlayanları tarih veya siyaset yargılamasa da vicdanlar yargılayacaktır.

leyla ipekçi.(taraf).

simge - 16/11/2009 Saat 17:40

Güner Ümit gitti.. Öymen de gitmeli!16 Kasım Pazartesi 2009

Onur Öymen Kürt meselesini anlatırken öyle bir örnek verdi ki CHP adına bir çuval inciri berbat etti..
Aslında CHP’yi tuş etti..
Kimse Baykal’ın Kürt açılımı konusundaki sözlerini konuşmuyor..
Varsa yoksa Öymen’in Dersim lafları..
Tuncelililer ayağa kalktı.. Aleviler isyan ediyor.. Kürtler öfkeli..
* * *
Öymen, yanlış anlaşıldım dese de, sözlerim çarpıtıldı diye avaz avaz bağırsa da, CHP resmen özür dilese de nafile!
Olan oldu bir kere..
Dersim katliamını savunan hatta bugün de aynısını yapalım yaklaşımı Öymen’in boynuna asıldı..
Sittin sene kurtaramaz..
* * *
15 yıl oldu herhalde.. Güner Ümit çok sevilen, çok seyredilen bir yarışma programı sunuyordu.. Ağzından bir laf kaçtı..
‘Aleviler, mum söndü falan filan’ dedi.. Aslında ne dediğinin farkında değildi..
Ortalık ayağa kalktı..
Güner Ümit özür diledi.. Resmen yalvardı.. Araya Alevi dedeleri sokulmaya çalışıldı..
Olmadı..
O söz ağızdan çıkmıştı bir kere.. Arkasında kötü niyet olmasa da öyle algılanmıştı..
Bazen algı sözden daha da önemlidir!
Güner Ümit uzun bir süre ekrana çıkamadı.. Sonra tekrar denedi, olmadı.. Silindi gitti..
Çünkü o söz toplumun hafızasına kazınmıştı..
* * *
Öymen’in Dersim örneği de böyle.. Ne derse desin belleklerden çıkmayacak..
Peki ne yapmalı?
Genel Başkan Yardımcılığı’ndan istifa etmeli.. Uzun süre konuşmamalı, ekrana çıkmamalı.. Vitrinden inmeli..
Baykal da ‘ekibimi yedirtmem’ anlayışından vazgeçmeli..
Hata yapan gitmeli..
Televizyon dünyası yaptı da siyaset dünyası yapamayacak mı?
Güner Ümit gitti..
Onur Öymen de gitmeli..



CHP, Tunceli’yi Dersim yaptı!
Çoğu kişi Tunceli’nin eski adının Dersim olduğunu bilmiyordu.. Düne kadar Dersim diyene kötü gözle bakılırdı.. 1935 yılında kentin adı değiştirildi.. Tunceli oldu..
Tunceli eski ismine geri dönmek istiyor.. Hatırlarsanız Cumhurbaşkanı Gül daha geçenlerde kente gittiğinde şu pankart asılmıştı..
‘Cumhurbaşkanım Dersim’e hoş geldiniz.
Tunceli Belediyesi’
* * *
Öymen’in talihsiz sözlerinden sonra Dersim gündeme öyle bir oturdu ki, sokaktaki vatandaş neredeyse ‘Tunceli nerede’ diye soracak..
Tuncelililer kampanya yapsa bu kadar hızlı Dersimli olamazlardı..
Dersim herkesin dilinde..


Mehmet Tezkan

simge - 16/11/2009 Saat 17:49

Vicdan yoksa kültür neye yarar?
Tuncelililer Onur Öymen'in Hitler bıyıklı fotoğraflarını sokaklara astılar...
CHP'nin çok güçlü olduğu İzmir'de bile protesto için sokağa döküldü Aleviler.
Dün oturmuş bunları konuşuyoruz.
Aramızdaki ortayaşlı hanımefendi "Hitler benzetmesi ağır kaçıyor" dedi!
"Neden?" diye sorduk.
Cevap nasıl gelsin, beğenirsiniz!
"Bütün ömrü yüksek kültürlü ortamlarda geçen, çok iyi eğitimli birinden Hitler mi çıkarmış! Hitler kompleksli onbaşının tekiydi!"
Gülümsedik ama şaşırmadık tabii!
Aristokrasisi olmayan, burjuvazisi devlet rantıyla yaratılmış bir ülkenin elitizmi böyle oluyordu işte!
Öyle ya...
Kapıcısına potansiyel Hitler gözüyle bakan ama kendi zalimliğini "Tanrısal hak" sayan iyi eğitimli beyleri, hanımları az mı görmüştük!

***

Yine de bu konunun üzerinde biraz duralım!
Hükümete doğru politika olarak Dersim katliamını örnek gösteren CHP Genel Sekreteri'ni bir kenara bırakalım şimdi..
Ve Nazizmin "kültürsüz bir ortam"ın ürünü olduğu tezinin nasıl bir cehalete dayandığını konuşalım.
Çünkü bakıyorum da...
Okullarda da böyle palavralar öğretiliyor.
Sonra o çocuklar...
Filmlerde gaz odası kuyruğuna girmiş mahkûmları izleyen toplama kampı komutanının sonra piyanosunun başına geçip Ayışığı sonatını çalışını izleyince...
Apışıp kalıyorlar.
Nazi Partisi'ne katılmış seçkin hukuk doktorlarının elinden çıkan feci yasaları; hem felsefe, hem de tıp okumuş beyinlerin nasıl "ölüm meleği" haline geldiklerini; 20. yüzyılın en yetenekli mimarlarından birinin Hitler'in yakın dostu ve Nazi Almanya'sının Silahlanma Bakanı oluşunu öğrenince nutukları tutuluyor.

***

Ortam dedik de...
Bakın, genç Hitler Viyana'dayken nasıl bir kültür, sanat, bilim ortamını soludu!
Arnold Schoenberg, Anton Webern ve Alban Berg orada yaşıyor ve çalıyordu. Gustav Mahler hâlâ Saray Operası'ndaydı.
Prag'ı bırakıp Viyana'ya gelmişti Rilke!
Ve psikanaliz Viyana'yı sallıyordu! Hitler 1907'de ressam olmak için Viyana Güzel Sanatlar Akademisi'ne geldikten bir yıl sonra Viyana Psikanaliz Derneği'ni kurdu Freud.
Fiziğin büyük isimleri Mach, Boltzmann, Ehrenfest oradaydı.
Wittgenstein liseyi bitirmiş ve kendini çarçabuk bilim felsefesinin kollarına atmıştı. Robert Musil "Genç Törless"i 1906'da yazmıştı. (Başyapıtı "Niteliksiz Adam" ise 1930'da yayımlanacaktı.)
Hitler'in ressam olmak istediği sırada Kokoschka ve Egon Schiele'nin resimleri yalnız Viyana'yı değil bütün dünyayı etkiliyordu.

***

Uzun sözün kısası..
Yüksek kültür ortamı faşistliğin panzehiri falan değildir.
Kibir var mı sende, kibir?
Ayrımcı mısın? Kudretten büyüleniyor musun?
Nefret duygusu yakana yapışmış bırakmıyor mu?
Vicdanını politik duruşuna kurban etmeyi alışkanlık haline mi getirdin?
O zaman...
Al kültürünü, bilgini, görgünü...
Sokuştur bir tarafa...
Gözümüz görmesin!



Haşmet Babaoğlu

simge - 17/11/2009 Saat 13:36

Şivan Perver Türkiye’ye gelince…


Adı Kürtçe, “Gözbebeği” anlamına geliyormuş. Çocuksu bakan gözbebeklerini yüzümde kaygılı bir ifadeyle gezdirdi, “Türkiye’ye çok özledim” dedi. Yaşadığı İzmir’i, İstanbul’u, memleketi Varto’yu, tüm ülkeyi çok özlemiş. “Gel o öyleyse” dedim. Yüzüne kaygılı ifade daha derin biçimde yerleşti, sorgulayan gözbebekleri daha da irileşti, “Gelebilir miyim gerçekten?” diye sordu.


16 yaşında, 2000 yılında Kandil’e çıkmış, 2004’te Kandil’den inip Almanya’ya geçmiş. Hamburg’ta müzik öğrenimi yapıyor. Hiçbir silahlı çatışmaya katılmadığını, kimseye silah çekmediğini anlatıyor inanmamızı arzulayarak, “Vallahi” diyor “Kandil’de de gitar aldım elime ben. Hiç kimseye karşı silah kullanmadım.”

“İyi ya” diye üsteledim ben de, “Gelebilirsin işte. Kandil’de eline silah alanlar bile gelmeye başladı. Sen de gel.”

Fate’nin yolu hiç Kandil’den geçmemiş. 1990’larda Türkiye’den doğru Almanya’ya gelmiş. Geliş o geliş. Kalmış. Müthiş bir hançeresi var. Bir Maraşlı, söylediği uzun havayı “Bizim oralardan. Çok bilinen bir stran (şarkı)” diye açıklıyor bana. Fate, Maraşlı değil ama. Nereli olduğunu soruyorum, “Aslında Xan diye Van-Hakkari arasında yer alan bir yerde kökenim. Hani Ahmedi Xani’nin memleketi” diye cevaplıyor; “Ben Van’da büyüdüm. Orada yaşadım.” Türkiye’ye dönmekte tereddütlü.

Birçoğu öyle. Hem dönmek için can atıyorlar, hem de “Açılım”ın nereye, nasıl ilerleyeceğinden çok emin değiller. Hepsi de dönebilecekleri noktaya gelmesini canı gönülden istiyorlar.

Ertesi gün vedalaşırken, aralarından o ana kadar ağzını hiç açmamış, benim neredeyse dilsiz olduğunu sanabileceğim biri, yanıma yaklaştı, “Cengiz abi” dedi, “kim ne derse desin, işin aslı, hepimiz dönmek istiyoruz. Ülkemiz burnumuzda tütüyor.”

* * *

Cumartesi gecesi Bonn’da “Şivan Perver Uluslararası Kültür Merkezi”nin açılışındayız. Kutlama toplantısı Bonn yakınlarında Federal Almanya döneminin “Devlet Konukevi” olarak kullanılan, şimdi Steinberger Grand Hotel’in tarihi salonunda yapılıyor. Salonun girişinde tarihi mekana ayak basmış konukların fotoğrafları; 1938’de İngiltere Başbakanı Chamberlein oradan geçmiş, Brejnev’in, Gorbaçov’un, Haile Selasiye’nin, Habib Burgiba’nın resimleri. 2001’de yeni Afganistan devletinin kuruluşuna giden toplantılar da o salonda imiş.

O gece o salonda, Şivan Perver’in konukları, sırayla kürsüde duygularını anlatıyorlar. Aralarında ta Kazakistan gelen, biri Rektör yardımcısı Kürt akademisyenler, Kanada’dan, Fransa’dan, Avusturya’dan, Bulgaristan’dan, Almanya’nın her köşesinden gelen Kürt konuklar var. Türkiye’den dört milletvekili, Ak Parti’den Diyarbakır milletvekilleri İhsan Arslan ile Abdurrahman Kurt, Van milletvekili Gülşen Orhan, DTP Şırnak milletvekili Hasip Kaplan. Bir de eski bir milletvekili Sedat Yurttaş.

Gecenin sürprizi, Şivan Perver’in şarkılarıyla noktalanan kutlamada Gülşen Orhan’ın sahneye çıkarak büyülü sesiyle, Şivan Perver’le düet yapmasıydı.
Hasip Kaplan, kulağıma eğilerek sahneyi işaret ediyor ve “İnanılmaz bir manzara bu” diyor, “TBMM İdare Amiri Gülşen Orhan, Şivan Perver’le şarkı söylüyor…”

Gülşen Orhan’ın sahneye çıkıp Şivan Perver’in yanına oturduğu vakit söylediklerini bana tercüme ettiklerinde ise ben kulaklarıma inanamıyorum; “Mamusta” yani “Üstad” diye hitap ediyor Gülşen Orhan, Şivan Perver’e ve “Erkeklerimiz, kadınlarımız, çocuklarımız senin şarkılarında senin sesinle büyüdüler. Ben küçük yaşta Van’ın Müküs’ünde (Bahçesaray) senin kasetlerini nasıl dinleyip ezberlediğimizi, sonra da imha ettiğimizi hatırlıyorum…”

Benzeri sözleri daha önce mikrofonu alan çok kişiden dinledim. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın iki “tarihi” konuşmasında ismine gönderme yaptığı Şivan Perver, Kürt dünyasını çok yakından bilmeyenlerin kolay kolay anlayamayacakları kadar dev bir isim. Onun sesi on yıllarca önce ve on yıllardır Türkiye sınırlarının çok dışına taşmış, milyonlarca insan için kimliklerini öğrendikleri –Kazakistan gelenler öyle dediler- bir “simge isim”.

Bir müzik adamının, bir sanatçının, bir çağdaş “dengbej”in böylesine bir gücü olabilir mi?

İsim Şivan Perver ise olabilir. Milliyet’te dün Devrim Sevimay’ın Ahmet Türk’le söyleşisini okuyanlar bunun neden böyle olabileceğini anlayabilir. Şöyle diyordu Ahmet Türk, Devrim Sevimay’a:

“Yazı dili inkâr edildiği için Kürtçe bgün bir müzik dili olmuş, destan dili olmuş, türkülere, hikâyelere yansımış, gece köy odalarında cemaatlerde bu destanlar okunmuş, bu şekilde ayakta kalmış.”

Şivan Perver işte tam da bu nedenle Kürtlerin kimliğini yaştan büyük bir isim olarak parlamış.

Şivan Perver, şimdilerde Türkiye’nin “iç barışı” ve “toplumlararası uzlaşma” için paha biçilmez bir “sermaye” çünkü aklı fikri “barış”ta. “Benim şarkılarımı dinleyerek insanlar dağ yolunu tuttular” diyor gülerek, “şimdi onları dağdan indirmek için şarkı söylüyoruz!”

Şaka bir yana, Şivan Perver’in Türkiye’ye dönüşü –dile kolay gideli 35 yıl olmuş- Türkiye’de “Açılım”ın hedefine çok yaklaşmasını ve “iç barış”ın gerçekleşmesinin güvencesini simgeleyecek.

* * *

İş, sadece Kandil’dekileri aşağıya indirmek ile zaten zor olan bir işin üstesinden gelmekle kalmıyor. Cezaevlerinde yatan ve en az bu ilk ikisi kadar önemli olan “Diaspora”daki on binlerce Kürt vatandaşımızı ülkeye geri getirebilmekten, geri gelebilecekleri şartları oluşturmaktan geçiyor.

Onların çok önemli bir bölümü tıpkı Diyarbakır’daki, nüfusun çok büyük bölümünü oluşturan yeni kuşaklar gibi “ruhî kopuş” halindeler. Türkiye’nin Avrupa’daki milyonlarca vatandaşının Kürt olmayan kesimiyle hem fizikî, hem de ruhî anlamda pek bağlantılar yok.

Şivan Perver ismi ve simgesi, tam da bu nedenden ötürü özellikle önemli. Şivan Perver’in Türkiye’ye dönmesi, Avrupa’daki on binlerce Kürt vatandaşımızın yurtlarına dönmelerinin de önünü açacak; enerjilerini Türkiye’de Türkiye için yoğunlaştırmalarını sağlayacak.

Şivan Perver’in Türkiye’ye dönmesi öyle önemli ki, bu:

1. Dağdan inişin yolunu hızlandıracak;

2. Dağa gidişi durduracak.

Yani, bir büyük “iç barış” olayı gerçekleşmiş olacak.

Peki, Şivan Perver gelecek mi?

“İşler” bugüne kadar olduğu haliyle giderse…

Evet, gelecek…

Cengiz Çandar

Waris Dirie - 23/11/2009 Saat 12:24

Dersim… Dersim… Dersim…
Yücel Sarpdere-Evrensel Gazetesi


937’de Bakanlar Kurulu kararı şöyleydi: “Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar vermeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.”

1937’de Bakanlar Kurulu kararı şöyleydi: “Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar vermeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.”

Yine de “yüce devlet” genel bir tamimle yetinmeyecek kadar çalışkan… İşi kökten yok etmek için azimli… Ayrıntılara girecek kadar dikkatli ve kolaylaştırıcıydı! Yok edilecekler işaretlenmişti ve bunun nasıl yapılacağı, konservenin üstündeki açıklama gibi hassasiyetle tarif edilmiş, ayrıntılı bir kılavuz kitabı yayınlanmıştı. Katliamcının el kitabında her şey o kadar ayrıntılıydı ki…

Misal, “Dam nasıl yakılır” sorusu şöyle açıklanıyordu: “Damlar taş ve topraktan ibaret olup, yalnız tavan ve direkleri ve ağaç dalları vardır. Bunları yakmak güçtür. Ancak dam üstünden bir kısım toprak atılarak ağaçlar meydana çıkarılır. Toplanacak odun ve çalılar burada yakılmak suretiyle bina ateşe verilir. Oda kapısından içeriye odun yığarak ateşleme sureti ile genişletilir.” Bu kadar hazırlıklı… Bu kadar görevine sadık…

Bu kadar eğitimci!.. Her şey açık ve net olarak en ince ayrıntısına kadar anlatılıyor, geriye katliamcının görevini yapması kalıyordu… Katliamcının el kitabında pek çok ayrıntı daha vardı… Mesela, silah toplama bölümünde görev şöyle tarif ediliyordu: “Silah teslime mecbur etmek için kadın ve ocukların toplanarak hükümete teslim edileceğini söylemek çok kere iyi netice verir. Bu gibilerin damlarını yakmak faydalıdır.”

*** Nitekim aynen öyle “faydalı” işler yapılmıştı! Köyler yakılmış, yıkılmış… Damlar insanların başlarına geçirilmiş… Meydanlarda toplanan insanlar ayıklanmış… Bir kısmı yok edilmiş… Bir kısmı sürüler halinde yollara dökülmüş… Toplama merkezlerine götürülüp… Oralardan ülkenin başka bölgelerine… Hiç bilmedikleri, tanımadıkları yörelere zorunlu iskana gönderilmişti. Öyleydi ki, iki kardeş farklı yerlerleydi ve birbirlerinin nerede olduklarını bilemiyorlardı. Yanmış, yakılmış, yıkılmış bile olsa, memleketleri gözlerinde tütüyordu, ama geri dönemiyorlardı! Taaa yıllar sonra uzun aramalardan… Araştırmalardan sonra anneler, babalar, kardeşlerden birbirlerinin nerede olduklarını öğrenebilenler şanslı sınıfına giriyordu! Ama bazıları o kadar bile şanslı değildi… Çünkü aileler toptan yok edilmişti…

Zulümden, yanmaktan yakılmaktan kaçmak için gizlenmeye çalıştıkları mağaralarda, üzerlerine boşaltılan ölümcül silahların ağızlarından püskürtülen kurşun, bomba ve kimyasallarla kıvrana kıvrana öldürülmüşlerdi… Kaçmaya çalışanlar ise Munzur’a dökülmüş… Uçaklar havalanmış; insanların, kafilelerin üzerine bombalar atmıştı. Munzur’un sularında kan… Munzur’un sularında ölü bedenler akmıştı. Zamanın emniyetçisi İhsan Sabri Çağlayangil, “İnsanların gazlarla fare gibi öldürüldüklerini” söylüyordu. Öyle bir katliam…

Öyle gözü dönmüş ve sonucu önceden hazırlanmış bir kuşatmaydı ki; İdama götürülen Uşene Seidi köylülere şöyle haykırıyordu: “Ahali, hepinize elveda! Biliyorum ki bizimki iptir, sizinki kafile! Bizden kurtulduklarından emin olduklarında kafile kafile hepinizi yok etmeye dönecekler!” Öyle olmuştu… Binlerce insan boğazlanmış… Binlerce aile parçalanmış… İnsanlar sürüler halinde sürgünlere gönderilmişti! İşte, Onur Öymen’in övdüğü ve örnek gösterdiği şanlı çözüm yolu buydu! Kimseye boşuna Hitler bıyığı takmazlar!..

mayda - 28/11/2009 Saat 13:35

‘Türkiye, Dersim’i konuşuyor!’

CHP Genel Başkanı D. Baykal, “Türkiye”nin “Dersim’i konuşuyor” olmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirmek üzere bu ‘üç sözcük’ü kullanmış. Baykal, “Sadece Dersim değil ki. Yozgat’ta, Bolu’da isyanlar var, bir sürü isyan var. Bu durum kimliğe saldırı, etnik saldırı olarak düşünülmemeli” diye devam etmiş(!)

Güncel Kürt başkaldırısının, Dersim ‘38’de yapıldığı türden bir bastırmayla ezilmesini isteyen Öymen’in tutumunun CHP için bumerang etkisi yaratması, Baykal ve ekibini bir manevrayla bu “irtifa kaybı”ndan kurtulma çabalarını artırmaya yöneltti. Baykal şimdi, Dersim katliamına atıfta bulunarak, CHP’ye eleştiriler yönelten AKP ve Başbakan Erdoğan’ı, Darfur canisi El Beşir’le dostlukları üzerinden “vurma”ya çalışıyor. “El Beşir’in 300 bin kişiyi öldürme katliamına ‘katliam’ değildir diyen sen, nasıl olur da 62 yıl önce (72 olmalı,b.n) yaşanmış, yüreğimizi kanatan o acı olaylar için böyle diyebilir; bu sözleri nasıl içine, beynine, yüreğine sindirebilirsin? Ayıp olan bu. Yanlış olan bu” diye yükleniyor! Dersim’de yaşananlar “acı olaylar”, ama “katliam değil” demeye getiriyor. Ardından, Alevi mezhebinden milyonlarca işçi ve emekçinin duygularına seslenerek, Başbakan ve partisini bir kez de Madımak vahşeti üzerinden vuruyor! “Benzin bidonlarıyla Sivas’ta Madımak’a saldıranların arkadaşları olarak gelip, Alevilerle bizim aramızı açmaya kalkacaksın...” diye, Sivas’taki sönmemiş ateşe uzatıyor ellerini. Oradan da Hazreti Ali’ye kadar giderek, istismarı ve hakareti daha da ağırlaştırıp “Atatürk”ün adını Hz. Ali’nin adının yanına yazıyor.

Burjuva politikasında ihtisas yapmış, sermayeye hizmette ustalık ehliyetine sahip bir “devlet adamı” olarak Baykal, Dersim katliamının bir benzerini bugün için öneren “ülküdaşı”nın omuz başında, Alevilerin “gönlünü alma”ya çalışıyor. Dersim katliamına hazırlık raporlarını okuyup askeri “tedip ve tenkil kanunu”nu imzalayan Mustafa Kemal’i, Kürt inkarını ve asimilasyonunu şirin göstermek üzere Kürtlere-Zazalara-Ermenilere-Araplara da “Ata” göstermeye çalışan Türkçü anlayışın bu savaş eri, hileli manevralarla partisini kurtarmaya çalışırken, yakın tarihin resmi yazıcılar tarafından karanlığa itilmiş gerçeklerinin aydınlanmasına karşı bir duvar örmeye de çalışıyor.

Baykal -ve onunla aynı yöntemi benimseyenler- Genelkurmay Harp Dairesi’nin “Gizli Belgeleri”nde; İnönü ve C. Bayar tarafından hazırlanan ve askeri harekat istemiyle “Reisicumhur Atatürk”ün onayına sunulan raporlarda, Dersim katliamına gerekçe gösterilen halk hareketinin “milliyet”-”millet” kategorisinde sayılabilecek taleplerle ortaya çıkan bir kalkışma olduğu açıkça ilan edilmiş olmasına karşın, Dersim “isyanı”nı bir tarikat ayaklanmasına indirgemeye kalkışıyor. Bunu, ancak farklı ulusal kimliklerin reddi politikasında ısrar edenler yapabilir.

İnançlarından ötürü baskı ve katliamların hedefi olan Aleviler, evet, Cumhuriyetin laisizm yönünde attığı zayıf adımları sahiplenmişler; ancak bu tutumları da, -inançları nedeniyle- devlet baskısından kurtulmalarına engel olmamış; devlet, Kürt politikası gereği, Alevi ve Sünni inancından kitlelerin bir tek mücadele hattında birleşmelerini önlemek üzere inanç ayrımlarının -derinleştirilerek- sürmesini, Sünni-Hanefi inancı lehine kollayıp korumuştur. DP-AP-DYP-MSP-ANAP ve AKP gibi sağ muhafazakar partilerin Sünni tarikatlarının desteği üzerinden güç bulan politikası, Alevi kitlelerinin CHP’nin -ve generallerin- laisizm üzerine ikiyüzlü propagandasından etkilenmelerine yol açmıştır. Alevi çoğunluğu uzun yıllar CHP’ye destek vermiş; 12 Mart ve 12 Eylül faşist cuntalarının vahşi baskılarının hedefi olmalarına karşın, yüzyıllar boyu gördükleri baskı nedeniyle “laik generaller” yanılgısına kapılabilmiştir. Baykal ve ekibi bu yanılgılı hale oynamaktadır.

Ama “köprülerin altından çok sular akmış”tır! Dersimlilerin inançlarıyla ulusal kimliklerini karşı karşıya getiren Baykal, Hz. Ali ile “Atatürk”ü yan yana göstererek, Dersim derelerinde hâlâ yığılı duran insan kemiklerinin üzerini yalanla örtebileceğini sanmaktadır.

Türkiye’nin Dersim’i konuşuyor olmasından duyulan rahatsızlığın gerçek nedeni, Dersim katliamının geniş halk kitleleri tarafından öğrenilmesi üzerinden Türkiye gericiliğinin kanlı tarihinin sayfalarının aralanması; burjuvazinin şiddet, imha ve inkar politikalarının daha fazla açığa çıkarılması olasılığının kuvvetle ortaya çıkmasıdır. Türkiye’nin Dersim’i tartışması çünkü, Türkiye’nin tüm milliyetlerden ve inanç gruplarından emekçilerinin, Dersim’de gerçekleştirilmiş katliamın aydınlığa kavuşturulması vesilesiyle sermaye devletinin kanlı politikalarını öğrenmelerine hizmet ediyor. Değil midir ki onlar, 60 bin kişinin katledilip on bin kişinin “aynı aileden birden fazla kişinin bir arada olmayacağı şekilde” Türkiye’nin ‘Batı’ kentlerine sürüldüğü; hamile kadınların karınlarının deşildiği, zincirlenmiş yüzlerce kişinin bir arada kurşuna dizildiği, emekleyen bebelerin analarının gözü önünde süngü uçlarında can verdiği bir katliamı anımsatmayı, “tarih dersi” diye önümüze getirmişlerdir. Yeni katliamlara davet anlamındaki CHP açıklamasına karşı gösterilen kitlesel tepkilerin, Kürt-Zaza katliamlarına imza atanların, Alevilere baskı ve boyun eğmeyi dayatanların günümüzdeki temsilcilerini bunca rahatsız etmesinin en önemli nedeni budur.

* * *
‘Resmi tarih’in üzerini kapattığı gerçekler, mücadelenin fırtınalı ortamında açıklık kazanarak halkların gündemine yeniden geliyorlar. Türk-Kürt-Zaza ve diğerleri; Alevi ve Sünni emekçiler, kardeşliğin, hak eşitliğinin, sömürüsüz bir dünyanın kavgası içinde bu gerçekleri yerli yerine oturtacak, riyakarlar cephesine hak ettikleri cevabı ve dersi vereceklerdir.


A.Cihan Soylu-Evrensel Gazetesi

Munzurrojhat - 10/12/2009 Saat 23:25

Gerçekten buna yaşamak mı diyorsunuz?


Kürtlerin Kürdistan`ında dili, kimliği, yaşam hakkı, ninnisi ve geleceği olan çocukları olmadıktan sonra,

Türklerin Türkiye`sinde gülümseyip hayatın her rengini ve kokusunu tadacak çocukları olmadıktan sonra,

Baştan sona sahip olacağınız bir toprak parçasının ne değeri var? O, kıpkırmızı bayrakların dalgalanmasının nasıl bir kıymetiharbiyesi var? Vatan denilen şey, ancak insanın üzerinde özgürce yaşadığı, doğduğuna ve doğurduğuna pişmanlık duymadığı yerdir…

Tokat`ta ölen o çocuklara,

Sokak ortasında vurulan Erdem`e,

Molotoflanmış otobüste canlı canlı yanmış kıza,

Ellerinde taş sokaklara dökülmüş çocuklara,

Ağıtları yeri göğü delen analara,

Yazık değil mi?

Hiç mi utanmanız kalmadı, içinizde insan sevgisine dair en ufak bir kımıldama dahi yok mu?

Yeter artık diye bağıran bunca insanın sesine kulak verin… Durdurun şu lanet savaşı !

Hiçte söylediğiniz kadar çetrefilli ve karmaşık değil bu savaşı durdurmak. Hesaplarınızı, o kahrolası şişirilmiş egolarınızı, bir yana itip, rüyalarımıza, geleceğimize, üzerine bastığımız topraklara kan doğramayı bırakıp`, bitirin bu savaşı…

Kirli eller, kan içiciler, savaş tacirleri anında harekete geçti görmüyor musunuz, sokaklarda boğazlaşacak insanlar. Durup bakacak mısınız?

Bu kez gerçekten korkuyorum, hem de inanılmaz korkuyorum…

Evet, ben asla tarafsız değilim. Kürt olduğum için de Kürt sorunun bir parçasıyım ama bu kadar kirlilik, bu kadar acı ve bu kadar çocuk ölümü, inkar, imha ve ölüm tarlasına dönüşmüş toprakların insanı olarak artık yaşananlara dayanamıyorum.

Ne yazmamı bekliyorsunuz, hadi bütün Kürt gençleri dağlara elde silah ölüme mi koşun diyeyim.

Dile kolay kırk bin ölüm…On yedibin faili meçhul cinayet, beş bin boşaltılmış köy, viraneye çevrilmiş canım coğrafya…Daha da mı Kürt çocuğu ölsün diye savaş çığlıkları atayım. Yapmam yapamam…İçimde dokunulmamış bir ütopya öldüğüm güne kadar inanacağım bir hayalim olsa da…

Ne yazmamı bekliyorsunuz en iyi Türk ölü Türk mü diyeyim…

Hani şu son birkaç gün içinde öldürülmüş, yedi gencecik asker çocuğun ölümüne mi sevineyim.


Söyleyin ne yazayım…

Kürt sorunu diye yazmak insanın içini acıtıyor, bir insanın milliyetinin varlığı nasıl sorun olur ki? Lanet olsun ki sorun dediğimiz şey insanın doğuştan aldığı hak. İşte burada aklımın sınırları zorlanıyor, nasıl olur da var olanı yok sayacak kadar aptallar sürüsüne dönüşür insan denilen akıl ile donatılmış yaratık…

Açılım denilen hikayeye ilk andan itibaren inanmadım: Çünkü, en benim diyen aydın, en fazla Kürtlerin yanında duruyor gibi görünen demokrat bile o egemen bakıştan hiç kurtulamadı, beyaz Türk yaklaşımlarından sıyrılıp sorunu olduğu gibi ortaya koymadı.

Hayır koskocaman bir yalandan ibaretti bütün yazılıp çizilenler.

Hukuk ve demokrasi sorunu olarak ele alındığı andan itibaren, bu işin çıkmaz sokakta son bulacağını görmek için öyle olağan üstü politik donanıma sahip olmaya gerek yoktu.

Sorunun adı Kürt sorunu…

PKK`den ayrı tutacağınız bir Kürt sorunun gerçek anlamda çözüme gidemeyeceğini, bir hastayı kocakarı ilacı ile tedavi etmeye çalışmak ve başarılı olmamak kadar sonuçsuz kalacağını görmüyor olmanız mümkün değildi.

Evet, bir yolu var tabi ! Yıllardır denen bir türlü başarılı olunmayan ama ısrarla vazgeçilmeyen bir yol. Kandil`de ne kadar gerilla gücü varsa hepsini bir anda yok etmek, bununla da yetinmeyip dağları mesken tutan Kürt çocuklarının ailelerini, onları seven, onlara sempati duyan on binlerce insanı aynı anda katledip, geri kalan Kürtlerin onların cesetleri üzerinde sizinle anlaşmasının yollarını aramanız…

Olmuyor görüyorsunuz öldürmekle yok saymakla sonuca gidilmiyor.

Madem aklın yolu bir, neden her iki halkın çocuklarının insan gibi yaşayabileceği bir payede buluşmanın yolları aranmıyor?

Kürt ve Türk çocuklarını patlamaya hazır, pimi çekilmiş birer bombaya çevirdiniz. Ne olacak şimdi nasıl bir çözüm üreteceksiniz?

Hayır, bu bir makale değil. Yazdıklarım da suç unsuru bulunan yerler varsa evet suç işliyorum. Suç işleyeceğim… Bu lanet savaşı durdurun ama aklı selim ama insan onuruna yakışır şekilde durdurun diye çığlık atacağım.

Hayır, bu bir makale değil. Kendi kendimle konuşma bir iç dökme. Bıktım… Bıktık, ölüm, acı, kan, gözyaşı ve baruta kokusuna kesmiş bir ülkenin insanı olmaktan yoruldum…

Söyleyin ne olur… Ne yazayım şimdi…

Elimiz yüreğimizde, nerden ölüm haberi alacağız, hangi şehirde linç haberleri gelecek, hava- kara operasyonları ne zaman başlayacak, avuçları kadar taşı sıkan çocuklar kan revan içinde nasıl cezaevlerine tıkılacak diye beklemekten bıktık usandık…

Durdurun bu lanet savaşı…

İnsan olmanın, insana yaraşır şekilde yaşamanı ve özgürlüğün milliyeti olmaz…

Bir şey yapamamanın, ölümlere ve insanlığın bitişine şahit olmanın dayanılmaz ağırlığı diyor ki kan içicilere, savaş tamtamcılarına, kire pasa nanik yap. Durduramadığın bu savaşı izlemektense Stefan Zweig gibi çek git…

Gerçekten buna yaşamak mı diyorsunuz?

Zehirli ahtapotların kolları arasında yaşayabiliyor muyuz biz?

Hasret Birsel

maya_ - 30/1/2010 Saat 00:16

Millitetçi -Kemalist Solun Son Temsilcisi :TKP


Türkiye sol hareketinin en büyük problemlerinden biri, kemalizmin yörüngesinden çıkamamasıdır. Var olan bu Kemalizm aşkı, şovenizm boyutuyla zuhur etmekte. Evrensel sol değerlerden koparak oluşan Anti-Amerikancılık, bir süre sonra kendini milliyetçi ulusçuluk şeklinde gösteriyor. Kemalist solun kendini en belirgin olarak gösterdiği konular başında ise, genelde cumhuriyetin kuruluş mantığını sorgulayan ve zorlayan alanlar geliyor. Bu anlamda sol açısından en belirgin öğe, turnosol görevi gören Kürt sorunudur. Kürt sorununa yaklaşım bu anlamda sol siyaset açısından, sol değerler açısından bir kıstas görevi görüyor. Birçok konuda olduğu gibi sol siyasetlerin, duruş ve pozisyonlarının nereye evrileceği konusunda Kürt sorunu bir ipucu olarak belirleyiciliğini sürdürüyor.


Bugün Kemalist milliyetçilik bataklığında debelenen birçok aydın, siyasetçi ve sol siyaset açısından bunu rahatlıkla gözlemlemek mümkündür. Sisteme soldan yedeklenen ve pay sahibi olmak isteyen bu kesimlere her gün yenileri katılmakta. Kemalist-milliyetçi, ordusever sola doğru kayış işaretlerini çok önceden vermeye başlayan TKP ise, bugün artık bunu gizleme gereği bile duymuyor. Kürt özgürlük hareketine düşmanlık temelinde oluşturulan siyasal çizgi, giderek Kürt düşmanlığına evrilmektedir. Uzun süredir cumhuriyetin nimetlerini! Sahiplenen, bu anlamda ülkede ciddi bir şeriat tehlikesi keşfederek, yerini Kemalist ordunun yanı gören TKP, artık Kürtlere saldırmaktadır. Geçmişte güneydeki Kürt liderler üzerinden Kürtlere hakaret etmeyi anti emperyalist bir duruşla izah eden bu parti, artık Türkiye Kürtlerini de o temelde değerlendirdiğini gösteriyor. Zaten Kemalist milliyetçilik açısından Kürdün nerede olduğu farketmiyor; çünkü bu, sistem için de farketmemektedir. Egemenler için Irak'ta, İran'da ya da herhangi bir yerde Kürt ne ise TKP için de odur. Yani Kemalist ordu ile birebir uyumlu.


TKP'nin sitesinde Yurdakul Er adında bir kişi, Hatip Dicle'ye "faşist" diyerek ona hakarette bulunuyor. Yurduna kul “er” diye geçinen bu kişi yazısında Kürtlere tüm kinini kusmakta, bunuda “devrimcilik” adına yapıyor. Ordu ile yan yana yürüyen TKP'nin hastalıklı zihninin bu noktaya geleceği belliydi. Miliyetçilik batağında debelenen bu kafaların Hatip Dicle için sarfettikleri sözler, ancak kendilerini ifade eder. Zira en büyük faşistlik, ezilen bir halkın mücadelesini ve özgürlük arayışını faşistlikle suçlamak değil midir? Nedir TKP'liyi bu kadar kızdıran! Cevabı şu: Hatip Dicle'nin DTK sözcüsü olarak Kürtlerin ulusal birlik amaçlı kongre yapmasını istemesi. Ne var bunda diyebilirsiniz; ama bu zat-ı muhterem ve siyasal hareketine göre, Kürtlerin böyle bir hakkı yok; çünkü bu ordularının dediği gibi, devletin üniter yapısı için tehlikedir. O zaman derhal karşı çıkmak lazım. Şimdi adında Komünist sözcüğü olan bir partinin düştüğü duruma bakın. Dünyanın her yanında ezilen ulusların kaderini tayin hakkını savunacaksın; ama söz konusu Kürtlerin hakkı olduğu zaman, şeriata karşı ittifak gücü olan yan yana durduğun ordu ve devlet ile aynı cephede olacaksın. Böyle bir komünistlik zaten bu ülkeye has bir durumdur; o yüzden şaşırmamak gerekiyor.


TKP uzun süredir çıktığı milliyetçilik yolculuğunda Perinçek'ten boşalan yeri doldurmaya çalışıyor, yarın küfürbaz Türk Solu dergisine talip olurlarsa bunu sürpriz saymamak lazım gelir; zira dilleri ve yaklaşımları arasında çok da fark yok. Bu işler “ülke bütünlüğü” ile başlar, “ordu güzellemesi, cumhuriyet nimetleri” derken “yüce Türk milletine hizmet etmeye! dönüşür. Bakın, Ergenekon için, “yurtseverlere dönük saldırı” diyen, cumhuriyetin yıldönümünde bildiri dağıtan, İttihat Terakki'cilere güzellemeler yapan, özlem duyan TKP 'nin bu yolda attığı adımlar ne kadar da uyumludur. Kürt hareketinden kaçan, gökten yağan yağmurda Amerika parmağı arayan; ama aradığı o parmağın desteklediği Ergenekoncuları, orduyu; bizzat cumhuriyetin kendisini eleştiri nesnesi haline getirmeyen bir komünist parti! nereye varacak, doğrusu merak ediyorum!


Şimdi bu zat- muhteremler bilmelidir ki "faşist" dedikleri Hatip Dicle ezilen halkının özgürlük mücadelesini verirken hiç bir bedeli ödemekten çekinmemiştir. Son dönemde tanık olduğumuz, Nazi kamplarındaki gibi elleri kelepçeli olarak “büyüklerinizin” zulmunü görürken bile başı dik yürümeye devam ediyordu. Hayatının her alanında dik durmayı görev olarak gören Hatip Dicle ve diğer Kürt özgürlük savaşçılarının mücadelesini anlayamamaktasınız; zira hiçbir zaman o mücadeleyi yürütmediniz, o bedeli ödemediniz. Kolaycı bir şekilde efendilerinizi ve kurbağaları ürkütmeden komünistlik yaptınız. Bugün de düştüğünüz milliyetçilik bataklığında küfür etmekle meşgulsünüz; ama yine de ayıptır.


Türkiye önemli bir kavşakta. Bu önemli kavşakta ezilenler ve mazlumların özgürlüğü mümkündür. Bu anlamda ezilenlerin sesi olması gereken sol, ilerici güçler de karar vermek zorunda. Tek varlık gerekçeleri Kürt halkına ve öncülerine küfür etmek olan ve milliyetçilikte sınır tanımayan TKP gibi yapılara daha ne kadar tahammül edilecek? İfade özgürlüğü ve demokrasi anlayışı ile bağdaşmayacak saldırganlıkta olan bu yapılara tavır konulmazsa solun toplum içerisindeki algılanışı farklı ve hastalıklı olacaktır. O yüzden artık bu tarz yapılara tavır almak, Kemalist-milliyetçi ordusever bu yapılarla ayrışmak gerekiyor.


Ergin DOĞRU

Munzurrojhat - 2/2/2010 Saat 16:38

Tarih: 1 Şubat 2010 Pazartesi


25-28 Ocak 2010 tarihli Taraf Gazetelerinde, Neşe Düzel’in A ve G Araştırma Şirketi sahibi Adil Gür’le yaptığı röportaj yayımlandı. Bu röportajda, Adil Gür, son anketin bulgularıyla ilgili bilgiler veriyor. Röportajın 26 Ocak tarihli bölümü, Taraf tarafından, “Kürtler özerklik’ istemiyor” başlığıyla verildi. Bu başlık gazetenin birinci sayfasında manşette yer aldı. Adil Gür’ün bu konudaki ifadesi şöyle: “A ve G yeni anketine göre, Kürtlerin % 79’u, DTP’lilerin % 64’ü kendi meclisi, polisi olan bir otonomi istemiyor.”

“Güneydoğu ‘da, kendi meclisi, polisi, memuru olan bir Kürt bölgesine izin verilmesine de sadece halkın % 10’u ‘evet’ diyor, % 90’ı ‘hayır’ diyor. Hatta Kürtlerin % 79’u, DTP’lilerin % 64’ü otonomiye ‘hayır’ diyor.

A ve G anketinin bu bulgularıyla ilgili bazı düşüncelerimi ifade etmek istiyorum.

“Kendi memuru, polisi, meclisi olan bir yönetim, bir otonomi istemiyorum” demek, bugünkü yönetimden, güvenlik güçlerinden, polisten, jandarmadan, JİTEM’den çok memnunum demektir. “Kendi memuru, polisi, meclisi olan bir yönetim, bir otonomi istemiyorum” demek, Kürtçe’yi yasaklayan, çocuklara Kürtçe isimler vermeyi hala engellemeye çalışan bir yönetimden çok memnunum demektir. “Ben özerklik istemiyorum” demek, Kürt bölgelerinde, parklara, bahçelere, kamu binalarına, Kürt şairlerinin, Kürt yurtseverlerinin isimlerini verilmesine engel olan bugünkü yönetimden memnunum demektir.

Kasım 2009 sonlarında başlayan, bugün de (Ocak 2010) devam eden, KCK operasyonunda Kürt belediye başkanlarının, Kürt sanatçıların, aydınların nasıl kelepçelenip tek sıra halinde mahkemelere getirildiği herkesin bilgisi dâhilindedir. Bugüne kadar Kürt aydınları, yurtseverleri büyük kitleler halinde gözaltına alınıp tutuklanıyorlar. Bu şekilde 850’ye yakın politikacı, sanatçı, aydın, tutuklandı. Herhangi bir Kürt’ün bu görüntülerden memnun olduğu söylenebilir mi?

“Biz özerklik istemiyoruz” demek, köyleri yakan-yıkan, milyonlarca Kürt’ü yerinden yurdundan eden, temel geçim kaynaklarını tahrip eden yönetimden pek memnunuz” demektir.

“Özerklik istemiyoruz” demek, Kürtçe eğitimi yasaklayan yönetimden memnunuz demektir.

Kürtler şüphesiz bu yönetimden, bu yönetim anlayışından memnun değil. Çağın evrensel değerlerine kavuşmak için, yoğun, fedakâr bir mücadele yürütüyor.

Özgürlük, eşitlik, demokrasi, adalet, barış, düşün özgürlüğü, baskıya karşı mücadele, gibi değerler çağın evrensel değerleridir. Kürtler de bu değerlerin oluşturduğu bir ortamda yaşayabilmek için çok yoğun, çok yaygın bir mücadele içindeler… 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde, Demokratik Toplum Partisi’nin gösterdiği başarı, Kürdistan coğrafyasında yüze yakın belediye’de iktidar sahibi olması bu mücadelenin önemli bir sonucudur. Diyarbakır, Batman, Van, Hakkâri, Şırnak, Siirt, Dersim, Iğdır gibi iller yanında, nüfusu 50 binin üstünde olan, bazıları yüz bini de aşan, Yüksekova, Nusaybin, Kızıltepe, Malazgirt, Doğubeyazıt, Viranşehir, Patnos, Tatvan, Silvan, Cizre, Silopi gibi şehirlerde DTP büyük bir başarı göstermiştir. Buralarda belediye başkanlarının, parklara ve bahçelere, bazı kumu binalarına, Kürt yurtseverlerinin, şairlerinin isimlerini vermeleri valilikler ve kaymakamlıklar tarafından nasıl engellendiği bilinmektedir. Yine bunun gibi, halkın, çocuklara Kürtçe isimler vermeleri, Kürt alfabesindeki Q,X,W,Ê harflerinden dolayı hala sorunlarla doludur. Bu konularda da büyük bir engel vardır.

Çeşitli anketler, Türklerin Kürtlere ilişkin algılarını saptamak için sorular soruyor. Bu noktada önemli bir duruma işaret etmek gerekir. Türk halkının Kürtlerle ilgili düşüncelerini, algılarını belirleyen devletin kendisidir. Devlet, Kürtlere ilgili olarak ne düşünüyorsa Türk halkı da genel olarak bunları düşünüyor. Cumhuriyet tarihi boyunca bu böyledir. Son 25 yıllık Kürt savaşı sırasında, bu durum daha da kemikleşmiştir. Devletin, Kürtlerle, Kürtçeyle ilgili düşüncesinin, algısının hiç olumlu olmadığı bilinen bir gerçekliktir. Eşkıya, şaki, haydut, gerici, irticacı, müfteri, çapulcu gibi sözcükler kimler için kullanılıyor? “Bir avuç eşkıya”, “üç-beş çapulcu” sözleri kimleri işaret ediyor? Cumhuriyet tarihi boyunca, tedip, tenkil, temdin, taqtil, tehcir, temsil, tasfiye kavramları kimler için kullanıldı? Tedip edilecekler (terbiye edilecekler), tenkil edilecekler (cezalandırılacaklar), taqtille karşılaşacaklar (katledilecekler), tehcir edilecekler (yerinden-yurdundan edilecekler), temsil edilecekler, (asimle edilecekler, eritilecekler), temdin edilecekler (medenileştirilecekler), tasfiye edilecekler (yok edilecekler) gibi kavramlar, deyimler kimleri anlatıyordu? Cumhuriyet tarihi boyunca, devletin Kürtlerle, Kürtlükle ilgili olarak kullandığı kavramlar, deyimler bunlardır. Türk halkının, Kürtlere, Kürtlüğe ilişkin duygularının düşüncelerini belirleyen, yönlendiren bu sözcükler, bu deyimlerdir. Kürtler için, Kürtçe için çok yoğun bir aşağılama, horlama yapıldığı da bilinmektedir. Kuyruklu Kürt, aşiret, ilkel yaşam, Kütçe dil değil, üç-eş kelimesi bile yok., yazı dili hiç değil…sık sık kullanılan deyimler oluyor. Bu anti-Kürt propagandada Türk basını devletin yanındadır. Türk basınını bu yolda çok önemli bir rol üstlendiği besbellidir. Kamu yönetiminin yanında, üniversite, yargı gibi devletin temel kurumlarının, eğitim öğretim kurumlarının, sivil toplum kurumlarının da devletin bu tutumunun yanında yer aldığı, bu temel kurumların anti-Kürt propaganda da çok önemli halkalar oldukları biliniyor.

A ve G Yöneticisi Adil Gür, “Kürtler özerklik falan istemiyor, Kürtler için özerklik isteyen beyaz Türklerdir” diyor. Yukarıda kısaca belirtilen ilişkiler ışığında, bu saptamanın çok abartılı, kuşkulu olduğu söylenebilir. Türkiye’nin batısında, orta kesimlerinde pek çok Kürt vardır. Bunlar daha çok işsiz kategorisindedir veya Verso Araştırma Şirketi yöneticisi Erhan Göksel’in belirttiği gibi inşaat, tekstil, gıda gibi sektörlerde çalışmaktadır. Veya fındık toplama, pamuk toplama, çapalama, bahçe sulama gibi işlerde, mevsimlik işçi olarak çalışan insanlardır. Bunlar geçimlerini çok zor temin eden kitlelerdir. Devletin anti-Kürt propagandası karşısında, Türk halkı, zaman zaman kendi bölgesinde, zorluklar içinde yaşayan, hayata tutunmaya çalışan Kürtlere belki acıyabilir. Fakat siyaseten Kürtlerle eşit olmayı katiyen kabul etmez. Kamu yönetiminde, devlet bürokrasisinde, hüviyetlerinde Türk yazıldığı için, Türk kabul edildikleri için görev alanlar olabilir. Bunlar da zaten Kürtlüklerini gizliyorlar ve Kürtler için hiçbir şey istemiyorlar. Kamu yönetiminde veya devlet bürokrasisinde Kürt olarak görev almış, Kürtlerin demokratik haklarını savunan, bunun için mücadele eden bir bürokrat olduğu kanısında değilim. Değil kamu yönetimi veya devlet bürokrasisi, Adalet ve Kalkınma Partisi’nde olduğu durmadan vurgulanan 75 milletvekilinden, Kürtleri için hak hukuk isteyen var mı? Kürt oldukları söylenen bu 75 milletvekilinden, TBMM’de, kamuoyu önünde, Kürt sorunu konusunda konuşan var mı?

Kürtlerin bu yönetimden, bu yönetim anlayışından çok memnun olduğunu, özgürlük, özerklik istemediğini varsayalım. O zaman, özgürlüğün, özerkliğin, kendi kendini yönetimenin çok iyi bir şey olduğunu anlatmak, göstermek gerekmez mi? Bu köleci anlayıştan yararlanıp, onlar üzerine köleci ilişkiler sürdürmek sağlıklı bir tutum mudur? Saddam Hüseyin rejiminin ve Kürdistan Bölgesel Yönetiminin, Kürtlere yaklaşım aynı mıdır?

“Kürtler ‘özerklik’ istemiyor” diyerek, bir müjde gibi, bunu Genelkurmay’a duyurmaya çalışan Taraf Gazetesi’nin tutumu bu bakımdan sağlıklı değildir. Taraf Gazetesi, iki yılı aşkın bir zamandır, çok büyük bir basın hizmeti vermektedir. Ergenekon soruşturmaları, davaları sürecinde yayımladığı belgelerle, orduda, karargâhlarda hazırlanan darbe planlarının deşifre edilmesinde, çok büyüt bir hizmeti vardır. Bunun, Türk demokrasisinin gelişmesinde önemli bir işlevi olacağı açıktır. Taraf’ın Kürtlere ilişkin yaklaşımında da olumluluklar vardır. Fakat, Taraf’ın Kürt sorununa ilişkin tutumu, genel olarak, eleştirdiği bürokrasinin tutumundan çok da farklı değildir. Taraf, Kürt sorununun temeline hiç değinmeden, “eşitlik içinde, kardeşlik içinde, demokrasi içinde sorun çözülür” diyor. Fakat eşitliğin, kardeşliğin, demokrasinin şimdiye kadar neden kurulamadığı konusuna da bakmak gerekmez mi? Bu, sorunun temel dinamiklerini dikkate alan bir analizi gerektirmiyor mu?

Diyelim Kürtler, “özerklik istemiyoruz” diyorlar. O zaman, Kürtleri eleştirmek gerekmez mi? Dünyada herkes kendi kendini yönetmenin mücadelesini verirken, Kürtlerin, “bizi ille de başkaları yönetsin. Kardeşimiz yönetsin” demelerini eleştirmek gerekmez mi? A ve G Araştırma Şirketi’nin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde benzer bir araştırma yaptığını düşünelim. Orada yaşayan Türkler de “özerklik istemiyoruz” derler mi? Türk basını bunu, müjde gibi, egemenlere duyurur mu? Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan Türkler, bırakın özerkliği, federasyonu, bağımsızlık istiyorlar. Fiili olarak var olan devletin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin, uluslar arası kurumlar tarafından, devletler tarafından tanınmasını istiyorlar. Kuzey Kıbrıs’ta diyelim 200 bin Türk yaşıyor. Kuzey Kıbrıs’ta 200 bin Türk bağımsızlık isterken, 20 milyonu aşkın Kürtlerin “özerklik istemiyoruz” demeleri eleştirilmesi gereken bir anlayış değil midir? Güney Kürdistan’ı düşünelim. Oradaki Kürtlerin, “özerklik falan istemiyoruz, Saddam Hüseyin yönetiminden, Kimyasal Ali’nin operasyonlarından çok memnunuz” demeleri hoş bir şey mi? Kürtlere, Kürt sorununa yaklaşım da Saddam Hüseyin yönetimiyle Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni aynı kefeye koymak mümkün müdür?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan İsrail karşısında Filistinli Araplara yoğun bir destek vermektedir. Filistinli Araplar Batı Şeria’da ve Gazze’de bağımsız bir Filistin devleti kurulması için mücadele etmektedir. Bu elbette onların çok doğal bir hakkıdır. Başbakan Erdoğan da bu süreci uluslar arası kurumlarda, Araplarla ikili ilişkilerinde aktif olarak desteklemektedir. Türkiye’de Kürtlere, Kürt sorununa baskı, zulüm yoğun bir şekilde sürerken, polise taş attılar diye bini aşkın Kürt çocuk cezaevlerine konulurken Başbakanın Filistinli Araplara desteğinin ciddi bir değeri ve işlevi yoktur. Binin üzerinde Kürt çocuk cezaevindeyken barış ve kardeşlik projesi, milli birlik projesi nasıl yaşam bulur? Kendi evinin önünü temizlemeyen bir kişinin, her gün, komşularını, evlerinin önünü temizlemesi için uyarması sadece tebessümle karşılanır. Bunu herhalde Hamas, Hizbullah, Filistin Kurtuluş Örgütü, Arap dünyası, Müslümanlar, uluslararası kurumlar anlıyordur.

Bu ilişkiler çerçevesinde Can Dündar’ın Şemdin Sakık’la yaptığı röportajı da değerlendirmekte yarar vardır. Bu röportaj 19-21 Ocak 2010 tarihli Milliyet gazetelerinde yayımlandı. Şemdin Sakık PKK’de başlı başına bir fenomendir. Teslimiyetçi duruşu dikkatle analiz gerektiren bir durumdur. Şemdin Sakık ailesini ve örgütünü karalayarak, suçlayarak prim kazanmaya çalışmaktadır. Aile içindeki bazı çatışmalardan, çelişmelerden dolayı gerillaya katıldığını vurgulamaktadır. Başkalarının gerillaya katılmalarında da bu dürtünün önemli bir etken olduğunu anlatmaya çalışmaktadır. Gerillaya katılımının Kürt sorunuyla, özgürlük duygusuyla hiç ilgisi olmadığını anlatmaya özen göstermektedir. 20 sene dağlarda özgürlük mücadelesine katılmış bir gerilla komutanının böylesine teslimiyetçi bir duruş sergilemesi, irdelenmesi gereken, aynı zamanda eleştirilmesi gereken ilişkiler içermektedir. Can Dündar, Canlı Gazete tek başına demokrat bir anlayışı temsil edebilir. Ama Kürt sorunu söz konusu olduğu zaman bu tutumu demokratik bir anlayış çerçevesinde değerlendirmek mümkün değildir. Şemdin Sakık’ın teslimiyetçi ilişkilerini gündeme getirmek, bu ilişkileri yaygınlaştırmaya çalışmak, ancak resmi ideoloji çerçevesinde değerlendirilebilecek bir süreçtir.





İsmail Beşikçi

Munzurrojhat - 11/2/2010 Saat 13:33

Hasan Bildirici

Tarih: 10 Şubat 2010 Çarşamba


Barış ve Demokrasi Partisi Genel Başkanlığı’na seçilen Selahattin Demirtaş, kongrede yaptığı konuşmada, Yılmaz Erdoğan, Mahsun Kırmızıgül, İbrahim Tatlıses gibi Kürt kökenli sanatçılardan Kürtçe film yapmalarını istedi. 12 Eylül, Kemal Sunal filmleriyle topluma giydirilmişti. 25 yıllık Kürt savaşı ise, inkar zamanlarının Türk ve Kürt alt kültür buluşmasından ortaya çıkan kırma kasaba yaşamını sanat diye yutturan Yılmaz Erdoğan ile yedirildi. Kürt köy, şehir ve kasabalarında her gün onlarca kişi öldürülürken, asit kuyularında eritilip kalorifer kazanlarında yakılırken Kürt ve Türk toplumu Mükremin Abi dizileri ve Yılmaz Erdoğan’ın büyük annesiyle olan hikayelerini dinleyip, kasıklarını tutarak uyuştu. Sabah Manisalı gençlerin işkence davasına destek niyetiyle katılan, akşam JİTEM elemanları ve Mehmet Ağar’la yemekte görüntülenen Mahsun Kırmızı anlatmaya gerek yok. İbo’yu benden iyi tanıyorsunuz. 2007 yılında, Yılmaz Erdoğan ile ilgili “Organize İşler” başlıklı bir yazı yazmıştım. Yazılarımın arasında duruyor. İsteyen arkadaş açıp tekrar okuyabilir.

BDP’nin genç Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Yılmaz Erdoğan ve Mahsun Kırmızıgül’e yaptığı çağrıyı iki niyet olarak algılamak mümkün. Birinci niyet şu: Kürt kökenli bu sanatçılara, Kürtlüklerine geri dönme çağrısı… Ancak ben Demirtaş’ın böyle bir niyetle çağrı yaptığını sanmıyorum. Demirtaş, onlara, ikinci niyet olarak, Türkiye toplumundaki etkilerini göz önüne alarak çağrı yapıyor…

Nedir bu etki? Türk devletine, Türk kurumlarına, Türk olanaklarına, Türk yaşam biçimine yaslanarak; Kürt değerlerini, Türk yaşam seyrine, Türkleştirerek taşıma gücü… Böyle Kürtler makbul Kürtlerdir. Böyle Kürtler itibarlıdır. Güçlüdür. Yaşar Kemal’in gücü de buradan gelmektedir. DTP bir çok kez, Yaşar Kemal’in çözümde aracı olmasını bu nedenle istemiştir.

Yani siz Kürtlüğe, Kürt mücadelesine, onun değerlerine bağlı biriyseniz çok fazla itibarlı değilsinizdir. İsterseniz en güzel şarkıyı söyleyin, en güzel makaleyi veya romanı yazın bu böyledir. Saygı duyulan ve sözü dinlenen biri olabilmek için öncelikle kişilik ve uğraşla birlikte Türk egemenliğine doğru büyük bir U dönüşü yapıp, oradaki güç ve olanaklar aracılığıyla Kürtlerin karşısına yeniden çıkmak gerekmektedir.

Böyle değil diyorsanız, Kürtlerin en çok kimleri ciddiye aldığına bakacaksınız.

Çocuk değiliz. Neyin nasıl döndüğünü çok iyi biliyoruz. Hasan Cemal’i, Cengiz Çandar’ı, Oral Çalışlar’ı, Ece Temekkuran’ı, Ruşen Çakır’ı Kürtlerin her şeyine sokan güzel ve zeki makale yazmaları değil, Türk devleti ve basını ile olan yüksek ilişkileridir.

Rahmetli Mehmet Uzun sürgünden döndüğünde İstanbul’da karşılaşmıştık. Türkler içinde bir yer edinmedikçe Kürt olmanın pek bir işe yaramadığını kahırla söylemiş ve Çağaloğlu’nda bazı Türk ilişkileriyle tanışmakta kendisine yardımcı olmamızı istemişti. Tanıdıklarımızla tanıştırmıştık. Mutlaka başka arkadaşlar da bu konuda kendisine yardımcı olmuştur.

Türk sisteminin, Kürtler üzerindeki siyasi baskısının on katı kültür alanında hükmünü sürdürüyor. Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’yı kaçırtan bu hakimiyetti. Mehmet Uzun’u bu kahrın erkenden götürüp götürmediğini bilmiyoruz. Kürtlerin kendisi olmasını isteyen, Türk özel savaş kanallarına çıkmayı ret eden, Türk basınında yazı yazmayan, kitaplarını ve romanlarını sansürden geçirterek tanınmış bir Türk yayınevinde yayınlatmayan bir Kürt yazarın veya gazetecinin sadece Türklerin değil, Kürt siyasetçilerinin de gözünde fazla bir değeri yoktur. Kürtleri bin yıldır devletsiz ve sefil bırakan da bu anlayıştır. Kürt aydınlarının yaşam mücadelesi, aynı zamanda Şam, Bağdat, Tahran, Ankara ve İstanbul’a yaranma mücadelesidir.

Şıvan Perwer AKP’li veya başka Türklerle oturup kalkmayana kadar bu kadar değerli miydi? Türkiye’de adından bu kadar söz ediliyor muydu? Başbakanı ve bakanları sürekli Şıvan konusunda açıklamaya iten neden nedir acaba? Bu iş nasıl ve kimler tarafından sürekli gündemde tutuluyor?

Milyonlarca Kürdün yerinden yurdundan edildiği, en az dört bin köyün yakılıp yıkıldığı, kırkbinden fazla Kürt insanının kanının hala ayaklar altında durduğu, belediye başkanlarının tutuklanıp, hapishanelerin Kürt çocuklarla doldurulduğu bir zamanda tek tek Kürt bireylerini Türk kültür ve siyaset operasyonunun alanına sokan ilişki ve mantığın tümünü biliyoruz.

Yıllarca PKK’yi Türk devletiyle yakın ilişkide olmakla suçlayanların TRT Şeş’e koşmalarındaki mantık da aynıdır… İktidar olana, güçlü olana, parası olana koşmak… Basit, yüzeysel, ilkesiz ve bencilce bir tarzdır bu. Kürt çocuklarının canına kıyan ve onların isyan küllerini her defasında havaya, suya savuran hoyrat ve asaletsiz bir tarzdır.

Vefat etmeden kısa bir süre önce Ahmet Kaya ile karşılaşmıştık… Mosmordu. Nefes almakta zorlanıyordu. Her şey ağır geliyordu ona. Sürgün, umursamazlıklar, ucuz yaklaşımlar… Yılmaz Güney de öyle gitmişti… Onun, Duvar filmi yapılırken gösterdiği hırs ve çabayı bir belgeselde izlerken ağlamıştım.

Kürt siyasetçileri, her dönem iki tarafı birden idare eden “yüksek kişiler”e ulaşmak için gösterdikleri çabanın onda birini kendi aydınlarına ve yazarlarına ulaşma yolunda harcasalardı, Kürt dünyası böyle aydın ve sanatçı mezarlığına dönmez ve Kürt sorunu bu kadar çaresiz kalmazdı.

Kürt veya Türk kökenli, Türk devlet iktidarına, basınına, olanaklarına yaslananlara gösterilen aşırı ilgi ve yakınlık, özgürlük isteyen Kürt düşünün mezarını kazımakla kalmayacak; Kürdün direniş ve onur felsefesi iki tarafı birden idare edenler tarafından eskici pazarına düşürülecektir. Tıpkı memur haline getirilen eski komünistlerin madalya ve arşivlerinin bit pazarına düşürülmesi gibi… Böyle bir tehlike yok mudur? Elbette vardır. Türk iktidarına yaranma furyası bir başlamaya görsün, yılların tecrübesiyle Kürtler bu işin alasını yapar.

Bu nedenle egemen olan, sorunları çözümsüz bırakan, yalanı, talanı, inkar ve cinayeti besleyen Türk siyaset ve kültür dünyası karşısında bir ağırlığının olmasını istiyorsan, öncelikle sana emek vermiş kendi insanına ve onun çabalarına değer vereceksin… Bu davanın ulusal Kürt davası olduğunu bir an bile unutmayacaksın. Eğer bu unutulursa, eğer siyaset yeniden yönünü Türk egemenliğine ve kültürüne doğru çevirirse, hepimiz birer İbrahim Tatlıses, Mahsun Kırmızıgül ve Yılmaz Erdoğan olmak için birbirimizin yüzünü tırmalar, ancak yerler daha önceden tutulmuş olduğu için hiç birimiz bunların kültürel ve siyasal karşılığı olmayı beceremeyip, hayal kırıklıklarımızla olduğumuz yere çökeriz…

Egemen Türk kültür ve siyaseti içinde büyümenin ve bir yer sahibi olmanın bedelinin ne olduğu biliniyor herhalde.

Kürtlüğe ve Kürt özgürlüğüne umut bağlamış birkaç milyon Kürdün oyu ve desteği olmadığı zaman çevremizde oluşacak siyaset mezarlığının ve umutsuzluğun çok iç karartıcı olacağı da biliniyor...

O zaman daha fazla Kürt özgürlüğü, daha fazla Kürt iktidarı istemek…

Sanırım Kürtlere bunu her defasında yeniden hatırlatmak gerekiyor…

mustafa - 14/2/2010 Saat 02:04

Hadi açıkla Başbuğ

Böyle olmaz. Kalkıp da “elimizde belge, bilgi var, sabrımız taşarsa açıklayacağız” diyemezsiniz, bu şantaj anlamına gelir çünkü.

Ordunun içindeki darbe planlarını açıklayan gazete biziz. Sizin sabrınız ister taşsın ister taşmasın, biz yeni belgeler bulduğumuzda gene açıklarız. Doğrusu da budur zaten.

Siz, ordunun içinde darbe hazırlıkları yapılmasını yadırgamayıp, bunların yayımlanmasını yadırgıyor ve sabrınız taştığında bunları yayımlayanlarla ilgili “bilgi ve belgeleri” açıklayacağınızı söylüyorsunuz.

Hadi açıklayın bakalım. Elinizde bizimle ilgili bir tek belge ya da bilgi varsa halka açıklayın, savcılığa verin. Bizim gibi yapın, suç olan belgeyi halka gösterip yargıya teslim edin.

Yapamazsınız.

Sizin elinizde bizim “gizli” ya da “yasadışı bir iş” yaptığımızı gösterecek bir tane bile belge yoktur, olamaz. Öyle lafı dolaştırmıyorum ben, gayet açık, gayet net söylüyorum, hodri meydan, açıklayın da görelim. Biz sizin bildiğiniz o “kullanışlı” medyaya benzemeyiz, böyle şantaj kokan laflarla üstümüze gölge düşürülmeye kalkışılmasına da izin vermeyiz.

Hem biraz tutarlı olun. “Kendi halkını düşman gören ordu olur mu diye yazanlar var” diyorsunuz. Onlardan biri benim.

Darbe yapan, darbe hazırlayan, halkın iradesini hiçe sayan ordu, “halkının” düşmanıdır. Sizin iddianıza göre, bu lafı Latin Amerika ile ilgili bir makale yazan bir “Amerikalı” bulmuş ve bu cümleyi Türkiye’ye “getirmişler.” Ne Latin Amerikalıların ne de bizim, darbeci ordunun halk düşmanı olduğunu öğrenmesi için Amerikalı birinin yazısını okumasına gerek var, onlar da biz de bu gerçeği ölümlerle, işkencelerle, zindanlarla öğrendik. Ama beni asıl şaşırtan, bizi “Amerikalıların lafını” kullanmakla suçlayıp, arkasından da “bizim askeri eğitim sistemimiz Amerika’dan alınmıştır” demeniz oldu. Bizim kullandığımız bir cümle bir Amerikalının lafına benzediği için biz “dışarıyla bağlantılı” oluyorsak, “bütün eğitim sistemini” Amerika’dan alan ordu ne oluyor? Siz, ne dediğinizin farkında mısınız?

Bir de “bilgi sızıntılarından” yakınıyorsunuz.

Sizin sorununuz “sızıntı” değil, sizin sorununuz ordunuzun içinde “darbe planları” yapılması, vahim olan onların duyulması değil, vahim olan onların hazırlanması. Göreviniz, o darbe planlarını yayımlayanları tehdit etmek değil, o darbe planlarını yapanları bulup cezalandırmak.

Bunu niye yapmıyorsunuz?

Bir de “parlamento, referandum yoluyla, demokratik süreçleri işleterek üniter yapıyı değiştirmeye karar verirse” Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bunun yanında olmayacağını söylüyorsunuz.

Bakın general, dünyanın hiçbir ciddi devletinde bir Genelkurmay Başkanı bunu söylemeye cüret edemez, “üniter ya da federatif” yapı bir “yönetim tarzıdır”, bunun nasıl olacağına halk ve parlamento karar verir, ordu buna uyar.

Bir ülkenin “yönetim tarzının” nasıl olacağına ancak “muz cumhuriyetlerindeki” ordular karışır, ciddi ülkelerde bu ordunun işi değildir.

Eğitim sistemini aldığınız Amerika “federatif” sistemle yönetilir, oradaki ordu buna karışabilir mi?

Size dostça tavsiyem böyle konuşmaktan vazgeçin. Bu konuşmalarınızla bizi bir “aşiret devleti” gibi gösteriyorsunuz.

Yönetime karışmayın, darbecileri yakalayın, elinizdeki belgeleri açıklayın. Sağlam, güvenilir, hukuka saygılı bir ordumuz olsun. Böyle bir ordu kurmak, tehdit etmekten daha büyük bir onur getirir bir generale.

alem - 1/3/2010 Saat 13:00

Bu ülke için hayallerimiz bitti mi?

Umut, umut, deniyor.
Umut yetmez! Daha iyi, daha güzel bir ülkenin mimarisini çizen hayalcilerdir.
1968'liler hayalciydi..
Belki düşünceleri resmi tarihin zincirlerinden kopamamıştı ama hayallerinin ufku çok genişti.
1978'liler de hayalciydi...
Nobran ve kavgacıydılar ama sapına kadar inançla bağlıydılar hayallerine.
İnanmayacaksınız ya, 1988'liler bile hayalciydi...
Onlar da zengin bir Türkiye'yi; hatta bireysel başarıların lokomotif gibi toplumu demokrasiye çekebileceğini hayal ediyorlardı.
Sonra hayaller tavsadı!
1990'lar daha güzel ve daha adil bir Türkiye hayallerinin içimizdeki en küçük kırıntısını bile ezdi geçti.
O dönemde siyasetin ütopyalardan, vizyondan, gelecek tasarımlarından kopuk bir rant yağmasına dönüşmesinin kötü etkilerini hâlâ üzerimizden silemiyoruz.
O yüzden işte...
"Demokratik açılım" denince "hani içi" diye söylenilmesi...
Çünkü statükocular "açılım"ın içini dolduracak hayalciliğimizi kuruttular; asıl açılımı iktidarların değil halkların yapabileceği gerçeğini unutturdular.
Artık bu cendereden çıkmamız gerek!
Bir ülkenin geleceğine dair hayaller kurmak siyasetin en güzel, en güçlü yanıdır.
Ve bazı şeyler vardır ki, hayali, hatta yalanı bile cihan değer.
Hani rivayet edilir.
Mevlana, Tebriz sokaklarında üstadı Şems'i ararken berduşun teki adresini verivermiş.
Mevlana bunun üzerine göz kamaştıran cüppesini çıkartıp berduşun sırtına koymuş.
Aman, demişler, ne yapıyorsunuz, yalan söylediği her halinden belli; öyle bir mahalle, öyle bir sokak yok Tebriz'de!
Gülmüş Mevlana! "Ben cüppemi onun yalanıyla bana kurdurttuğu hayale verdim, gerçekten Şems'in yerini söyleseydi canımı verirdim!"
Şimdi...
Aradığımız bir Türkiye geleceği var mı...
Ki, hayaline cüppemizi, gerçeğine canımızı verelim!

alıntı.

mustafa - 20/3/2010 Saat 12:51

Başbakan Erdoğan "kaçak Ermeniler" polemiğinde köşe yazarlarına "Türkiye'nin avukatı olun" diye çıkıştı. Taraf Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan, Erdoğan'a "Peki, sen kimsin?" diye cevap verdi.

Altan'ın Erdoğan'a yönelttiği sorular adeta kurşun gibi.. Erdoğan'ın yaptığını iddia ettiği zik zakları dile getiren Altan'ın soru tarzındaki cevabı çok konuşulacak.

(...)Başbakan Tayyip Erdoğan'ın özellikle köşe yazarlarının eleştirilerine kızdığında kullandığı epeyce nobran ve saygısız bir soru kalıbı var.
"Sen kimsin?" Bu soruyu, bu tonlamayla sorma hakkının yalnızca kendinde bulunduğuna inanan bir havası bulunuyor.
Sanıyorum aynı sorunun aynı şekilde kendisine sorulabileceğini hiç aklına getirmiyor.

"Peki, sen kimsin?" Gördüğümüz, izlediğimiz, bazen hayranlıkla alkışlayıp, bazen hayretle eleştirdiğimiz bu "kalabalık kişilik galerisindeki" Erdoğan portrelerinden hangisi asıl Erdoğan'a tekabül ediyor?
"Komşularıyla sıfır sorun" politikasını izleyen, dünyanın saygı gösterdiği "yaratıcı ve parlak" diplomat Erdoğan mı sensin?
Yoksa, Ermeni protokolünü önce imzalayıp sonra vazgeçen güvenilmez politikacı mı sensin?

Kürt açılımını başlatan "cesur" lider mi sensin?
Yoksa Habur'daki olayları görür görmez çark eden, pısan, geri çekilen, kendi başlattığı açılımı sürdürmeyi beceremeyen ürkek adam mı sensin?
"Yaradılanı severiz Yaradan'dan dolayı" diyen, her ırkı, her inancı, her kavmi kucaklayan hoşgörülü Müslüman mı sensin?
Yoksa, Ermeni politikaları çıkmaza girince İstanbul'da ayda dört yüz liraya çalışan zavallı Ermeni kadınını "sınır dışı" etmekle tehdit eden, Hazreti Muhammed'in "veda hutbesini" unutan milliyetçi mi sensin?
Ergenekon soruşturmasını başlatan, devlet içindeki çetelerin üstüne yiğitçe giden "hukuk sever" lider mi sensin?

Yoksa, "Ergenekon'un avukatıyım" diyen Deniz Baykal gibi "İttihat Terakki çetelerinin avukatlığına" soyunan "çetesever" politikacı mı sensin?

Askerlerin darbe girişimleri karşısında dik duran, boyun eğmeyen, direnen, mücadele eden "büyük lider" mi sensin?
Yoksa "darbeci" İttihatçıların cinayetlerine sahip çıkan, savunan, mazeretler uyduran "darbesever" mi sensin?
Gazze'deki İsrail vahşetinin kurbanı olan çocukların kahraman ve pervasız savunucusu mu sensin?

Yoksa Güneydoğu'da taş attıkları, şarkı söyledikleri, ıslık çaldıkları için hapislere tıkılan çocukları kurtarmaya bir türlü cesareti yetmeyen yönetici mi sensin?
Avrupa Birliği'ne üye olmak için en ciddi adımları atan çağdaş adam mı sensin?
Yoksa, tarihteki bir suçun altını çizdikleri için çeşitli ülkelerden büyükelçilerini çekip, içe kapanmaya doğru giden İttihatçı mı sensin?
Davos'ta dünyaya meydan okuyarak dünyanın saygısını kazanan dünya lideri mi sensin?

Yoksa içerde MHP'ye üç beş oy kaybedeceğim diye MHP'lileşen kasaba politikacısı mı sensin?
Dersim'e "katliam" diyecek cesarete ve tarih bilgisine sahip entelektüel mi sensin?
Yoksa, İttihatçıların Almanlarla birlikte işledikleri cinayetleri "ben Müslümanlar soykırım yaptı dedirtmem" diye sahiplenen "tarih cahili" mi sensin?
27 Nisan muhtırasına dimdik karşı çıkarak ülkenin kaderini değiştiren "kahraman" mı sensin?

Şemdinli'de savcıyı harcayan ürkek adam mı sensin?
Anayasayı değiştiren "demokrat" mı sensin?
Seni eleştirenlere kızınca hemen onları suçlayan, suçlama hakkını kendinde gören, "Türkiye'nin çıkarlarını savunmuyorlar" diye ucuz polemiklere başvuran "tehditkâr" adam mı sensin?
Sen kimsin?
Ve böylesine çelişkilerle doluyken sen ne cüretle, hangi kendini beğenmişlikle, yaptığın her hamleye alkış bekler, bütün çelişkilerinin aynı hayranlıkla kabul edilmesini isteyebilirsin?
Hangi körlük, yaptığın hataları eleştirenlerin "suçlu" olduğuna seni bu kadar kolay inandırır?

En akıllı, en cesur, en yiğit, en dürüst olduğuna ve senin dışındaki herkesin de "zaafları" bulunduğuna mı inanıyorsun?
Sen, sadece senin kavga edebileceğini, senden başka kimsenin kavgaya giremeyeceğini mi sanıyorsun?
Siyaset sahnesinin şu anda en cesur, en ilerici, en dürüst olanı sensin ama bu ülkedeki en dürüst, en cesur, en ilerici olan sen değilsin ve hayat sadece siyaset sahnesindekilerden ibaret değil.

Çelişkilerle dolu olmak belki politikacılığın gereklerindendir ama bütün bu çelişkilere alkış beklemek, alkışlamayanları suçlamak için ucuz polemiklere dalmak da neyin nesi?
İyi bir insana da, -senin sevecen dindarlığını hatırlayarak söylersek- iyi bir Müslüman'a da yakışan tevazu, dürüstlük, şefkat, cesaret, hakkaniyet, adalettir.
Öyle davrandığında alkış ananın ak sütü gibi helaldir.
Ama haksızlık ettiğinde eleştirenlere saygısız bir hoyratlıkla "sen kimsin" diye bağırdığında duyacağın sadece sevimsiz bir yankıdır.
"Peki, sen kimsin?"

Munzurrojhat - 21/3/2010 Saat 20:42

Kürt halkı yeni bir Newrozu kutlamaya hazırlanıyor. Bu yıl da Newrozu, daha önceki yıllarda olduğu gibi yine coşku ve heyecanla, tam da direnişçi özüne uygun kutlayacağından kuşku yok.

Ancak sorun, Kürt halkının direnişçi duruşunda ve potansiyelinde değil. Son iki yüz yıllık tarihine bakıldığında, genel olarak Kürt halkının direnişçi duruşunda bir sorun olmadığı, sayısız bedel ödemekten çekinmediği görülecektir. Sorun, direniş hareketinin önderliklerinin kendisinde, bu öncülüklerle halk direnişinin özü arasındaki derin ve her dönemde biraz daha açılan çelişki ve paradokslarındadır. Yani önderliklerin politik programları, örgütsel ve kişiliksel duruşları ile halk direnişinin kendisi, onun içsel talepleri her zaman derin çelişkiler içinde olmuştur. Budan dolayı halkımız, hak etmediği bedeller ödemiş ve direnişleri ağır yenilgiler, sonuçları on yıllara yayılan tahribatlar yaşamıştır.

Şimdi de durum bundan farklı değildir. Dahası halk hareketinin yaşadığı paradokslar çok daha derin ve etkileri uzun vadeli, bedelleri çok daha ağır olmaktadır. Yaşanan derin paradoksların çok kalın bir yanılsama ve sis perdesiyle örtülü olması, durumu daha da içinden çıkılmaz kılmaktadır…

Kuşkusuz her direniş hareketinin, hele her şeyiyle yok sayılan, dört başı mamur bir inkâr ve imha sistemine karşı direnmenin bedelleri çok ağır olur. Bunlar işin doğasında var. Ama gerçekten ödenen bedelleri bu sınırlar içinde değerlendirmek mümkün mü? Direnişin doğru yönetimi, güçlerin doğru harekete geçilmesi ve yerine ve zamanına göre alınması gereken tedbirlerin alınmasından sonra, bütün bunlara rağmen, ödenen bedelleri, yaşanan kayıpları, genel olarak “olayın doğasının gerekleri” bağlamında değerlendirmek mümkündür. Ancak güçlerin genel konumlandırılması ile politik program, politik-askeri strateji arasında büyük dengesizlikler varsa, yaşanan kayıplara, ödenen bedellere” normal” gözüyle bakmak olanaklı değildir.

Özellikle son altı ay içinde Kürdistan’da ve Türkiye’de çok yoğun saldırılar var, kitlesel tutuklamalar, aşağılatıcı sorgulamalar ve yargılamalar var. Tutuklananların içinde belediye başkanları, DTP ve BBP’nin her düzeyde yöneticileri var. Bu tutuklama dalgası son olarak Avrupa ülkelerini de içine aldı. Belçika’da yapılan operasyonda Kongra-Gel’in eski ve yeni başkanlarının da içinde bulunduğu birçok kişi tutuklandı, RojTV binaları basıldı, yayını durduruldu, paralarına el konuldu.

Bütün bunlar, birbiriyle bağlantılı ve ortak yürütülen bir kampanyaya işaret ediyor. Gerekçeleri ne olursa olsun, bu saldırı ve tasfiye kampanyalarının hiçbir meşruiyeti ve haklılığı olamaz; son derece haksız, saldırganca bir yaklaşımın ürünleridir. Bu yaklaşımları reddetmek, kınamak ne kadar gerekli ve kaçınılmazsa, aynı şekilde bu haksız uygulamaların hedefi olan halkımızın mahkûm edildiği, tabi olduğu politikaları eleştirmek, bu konuda bir “iç hesaplaşma” sürecinin gelişmesine önayak olabilecek sorular sormak da bir o kadar gerekli ve yurtseverliğin kaçınılmaz bir gereğidir…

Soru şu: Bu kadar ağır bedeller bir kader mi? Daha da önemlisi şu: Ne uğruna, hangi politik hedef ve talepler için? Bağımsız, özgür veya federal, özerk Kürdistan için mi? Yoksa teslimiyetten başka bir şey olmayan “demokratik Türkiye ulusunun bir parçası olarak kimliğinin tanınması” talebi için mi? Ya da bütün bu bedeller, tek bir kişinin bireysel tercihleri, yaşamı ve eğilimleri için mi? Bu soruların yanıtlarını aydınlatacak daha önemli bir soru da şu:

Çok kapsamlı saldırılar var, peki senin duruşun, tedbirlerin, dost ve düşman tanımların, bunların stratejik planlanması, bunun da bağlandığı politik programın nedir? İçinde bulunduğun “düzen”, bir “savaş düzeni” mi? Yoksa başka bir şey mi? Peki, sen her şeyinle buna göre mi konumlanıyorsun, yoksa başka türlü mü?

İmralı Partisinin politik programı af edilerek düzene kabul edilmedir. Ama buna karşılık içinde bulunulan durum ise esas olarak “savaş düzeni”… Aslında bir yanda savaş düzeni var, bir yandan da teslimiyetçi programın getirdiği “rahatlık ve düzen içi” düzen ve çalışma tarzı var…

Bir, politik program ile mücadele yöntem ve genel konumlanış arasındaki uçurum;

İki, dost ve düşman kavramlarının yitirilmesi, olduğu gibi politik stratejiye yansımış, bu da genel konumlanış ve duruşu belirler hale gelmiştir.

Üç, savaşa denk düşmeyen taleplerin varlığı, var olan savaş “düzeninin” de bir askeri stratejiden yoksun olmasını koşullamıştır.

Bir yanda “savaş düzeni”, bunun her kesim, dost ve düşman tarafından böyle algılanması; ama öte yandan tam da buna uygun olmayan bir konumlanış, bir mücadele ve örgütlenme biçimi; işte bu derin çelişki halkımızın günümüzde yaşadığı temel paradoksa ve temel trajediye işaret etmektedir. Yaşadığı sonuçsuz, politik bir getirisi olmayan kayıpların en büyük nedeni de bu çelişki ve paradoksun kendisidir.

İmralı Partisi “savaş düzeni” içinde olmakla övünür, bunun politik rantını elde etmek için, özellikle iç iktidarını güçlendirmek için bu durumu sonuna kadar kullanır. Ama gerçekte buna uygun bir dost ve düşman tanımı, buna dayanan bir politik stratejisi yoktur. Kongra-Gel, TC yasalarına göre PKK’nin bir devamı, hatta kendisi olarak tanımlanır ve her zaman cezalandırma konusu yapılır. Yine bu örgüt Avrupa tarafından “yasa dışı” ilan edilir. Ama eski ve yeni başkanları Avrupa’da açıktan açığa yaşamakta bir sakınca görmezler. Ama zamanı geldiğinde yine bu ülke hükümetleri tarafından tutuklanır. Avrupa, NATO, TC ve diğerleri “kendi işlerini” yapıyorlar. Sen onlara göre “suçlu”, “terörist”sin! Onların politik gerçekliği bu… Peki, senin bu konuda dost ve düşman tanımın net mi? Yine kendini “savaş düzenine” mi göre konumlandırıyorsun, yoksa “barış” kodlu teslimiyet çizgisinin rehavetiyle mi hareket ediyorsun? Yanıtlanması gereken soru budur! Ya savaşıyorsun, buna göre bir politik, örgütsel, mücadelesel ve yaşamsal bir duruş sergilersin, yoksa savaşla oynadığın zaman, ya da onun içini boşalttığın zaman ayaklar altında ezilmekten kurtulamazsın!

Şimdi yaşanan bu değilse nedir?

“NATO Operasyonu”dur, çok yönlü tasfiyeye hareketlerine konu edildi, gibi değerlendirmeler yapmanın bir anlamı yok? Yapılması gereken, kendini tepeden tırnağa gözden geçirmek ve kayıpların en genel anlamda ciddi, tutarlı politik bir program, yaşanan gerçekliğe denk düşecek bir politik ve askeri stratejik çizgiden yoksun olmaktan kaynaklandığı bir an önce tespit etmek olmalıdır! Olmalıdır, ama bunu kim yapacak? İmralı mı, yoksa gözlerini ve ruhlarını daha ilk günden itibaren İmralı’ya mutlak olarak teslim etmiş olanlar mı, yani Kandil ve diğerleri mi?

Bunlar, bu gerçekliği görmek ve ona göre bir tutum geliştirme konumunda, gücünde ve daha önemlisi iradesine sahip değillerdir, bu, çok açık! Ancak halk ve gerçek talepleri özgürlük ve sözcüğün gerçek anlamında eşitlikten yana olan, bundan aşağısını kabul etmeyen halkımız ve yurtseverler içinde geçmekte olduğumuz süreç üzerinde düşünmek, temel paradoksları görmek ve bunu aşmaya dönük bir tartışma sürecini başlatmak durumundadırlar. Sorulması gereken soru son derece basit ve yalındır:

“Düşman güçler, kendi politikasını icra ediyor; peki, biz ne yapıyoruz?”

Direniş Bayramımız Newrozun öngününde bu acı gerçeklere, bir parça da olsa dokunmak, elbette kaçınılmaz olmakla birlikte, acı veriyor! Hak edilmeyen kayıplar, politik olarak boyun eğişçi duruşlar ve bunun hemen hemen bir halkı teslim alır noktaya gelmesi acıdan başka bir şey vermez. Dahası bunun görülmemesi çok daha büyük bir acı…

Her şeye rağmen Newroz umut ve coşku bayramı, bir direniş günüdür! Mazlum’un direnişinde ifadesini bulan büyük bir direniş destanıdır! Ne Newroz, ne de onun yaratıcısı bu halk teslim alınamaz!

Mazlum DOĞAN ve diğer Newroz şehitleri ölümsüzdür!

Halkımızın büyük direniş Bayramı NEWROZ kutlu olsun!

Bijî Newroz!

M. Can YÜCE 16 Mart 2010

maya_ - 23/3/2010 Saat 23:23

ANKARA'DA KÜRT DEPREMİ



Ankara, önce ‘Yargı depremi’yle sarsıldı. Bu depremin şoku henüz geçmemişti ki, generallerin gözaltına alınması ve tutuklanmasıyla siyasi ölçek ibresi tavan yaptı. Kırılan fay hattı, Ankara’yı toz duman içinde bırakırken, ülkenin bu ağır yükü daha fazla taşıyamayacağınıda kanıtladı. Toz duman bulutu kalktıkça geride kalan enkazın nedenleri ve sonuçlarıda ortaya çıkıyor.

Çıkıyor çünkü; 30 yıla yakındır Kürtlere karşı haksız savaş yürütülüyor. Fatura şimdi daha keskin hissediliyor. Dolayısıyla pusulayı kaybeden Ankara yönetimi çıkış yolu arıyor. Zira işler yolunda gitmiyor ve gideceğinede benzemiyor.


Elbette bu da Türkiye’nin yararına olacak bir sonuçtur. Bu hayırlı sonuca neden olan, kuşku yok ki PKK mücadelesi olmuştur. PKK, Kürt halkının ellerinden alınan onurunu Kürtlerle başederken, Türkiye demokrasisinin gelişmesinede ciddi katkılar sunmuştur. Böylece demir yumurukla ülkeyi yöneten generaller ve onların ortakları kravatlıların ayrıcalıklı dünyasında işin sonuna gelindi.


25 yılı aşkın süredir Kürt halkına karşı savaş yürüten ve başarısız olan aktörlerle yeni savaş aktörleri arasında yaşanan gerilim, keskin viraja girdi.

Yaşanan krizi ‘Kürtleri ortak düşman’ ilan ederek aşmaya çalışacaklardır. Zira Dersim’de askeri operasyonların başlaması ve neredeyse tamanın yasak bölge ilan edilmesi yeni savaş ilanı anlamına geliyor. Çankaya zirvesinin şifreleri çözüldüğünde bu tespit doğrulanıyor.


Perşembe günün İstanbul’da generaller sorgulanıraken Çankaya’da Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan ve İlker Başbuğ bir araya gelip karar verdiler.

Ne konuştukları, hangi ilkeler üzerinde anlaştıklarını bilmiyoruz. Ama toplantı sonrası yapılan açıklamaya bakılırsa bir uzlaşıya varıldığını gösteriyor. ‘Durum kontrol altında, kurumları yıpratmayın’. Bu cümle AKP ordu ortaklığının, Kürt düşmanlığının devam edeceğini gösteriyor. Bu yetmiyor demokrasi oyunu oynayan hükümet bir kez daha yurttaşı, demokrasiyi ve özrgürülkleri korumak yerine devleti koruma yolunu tercih etti. Dolayısıyla krizi yine savaşla aşma yolu tercih edildi. Ne var ki bu beyhude çabada yetmeyecektir.


Cumhuriyet tarihi boyunca Kürt sorunu; 60 hükümet, 9 Cumhurbaşkanı, 26 Genelkurmay Başkanı, 1 Temsilciler Meclisi Başkanı, 1 Danışma Meclisi Başkanı eskitti.


12 Eylül derbesinden sonraya baktığımızda da tablo yine değişmiyor. 1984 yılında PKK'nin silahlı mücadeleye başlamasından bugüne; 15 hükümet, 10 Genelkurmay Başkanı, 5 Cumhurbaşkanı görev yaptı. Bütün hükümetlerin programında, göreve gelen Genelkurmay Başkanları’nın 30 Ağustos konuşmalarında Kürt sorununu ‘şiddet’le bitirmek ana hedefleriydi

Açıklanan ekonomik paketler, yakılan yıkılan köyler, işlenen faili belli cinayetler, sınır ötesine düzenlenen 26 işgal harekatının hiçbiri sorunu çözmeye yetmedi. Gelişmiş ülkelerin silah ve diplomatik destekleri, Türk medyasının sınırsız desteği de savaşın kazanılmasına yetmedi.



Kürt sorununu ‘savaşla çözerim’ vaadiyle iktidara gelen hükümetler, sorunu çözemeyince kendileri çözüldü ve devletin simgesi Çankaya'da kendileri için açılan siyasi mezarlıkta ruhlarına fatiha okunarak defnedildiler.

Yeni aktörler savaşı kazanma vaadiyle bayrağı devraldı. Türkiye'de yazgıya dönüşen bu durum halen devam ediyor. Yeni aktör AKP de yolun sonuna gelmiş durumda. Başarısız olan Erdoğan, kendisi ve ekibi için kesilen bileti almaya hazırlanıyor. İşin doğrusu Erdoğan ve ekibinin emeklilik biletini PKK iki yıl önce Zap’ta kesti. Erdoğan’ın Kürt meselesi üzerinde iktidarda kalıcılaşma arzusunun hesabı Zap’ta bozuldu. Yanlış hesap Bağdat'dan değil ama Zap'tan dönmüştü.


Kürt sorununun çözümsüzlüğünden kaynaklı devletin yasadığı kriz ve iktidar savaşını, AKP hükümeti kendisi açısından fırsata çevirmek istiyor. 29 Mart yerel seçimleri AKP için bir sendrom oldu. Türkiye'de son 8 yıldır devam eden savaşın baş aktörü olan AKP hükümeti, sorumluluğu yokmuş gibi davranarak gözaltına alınan generallerin kendisinin başarısıymış gibi göstermeye çalışıyor. Demokrasi adına büyük bir yalan dünyası oluşturan AKP, buna bütün toplumu inandırmaya çalışıyor.


Oysa gerçeğin bu olmadığını yine AKP'nin Kürt halkına karşı yürüttüğü siyasi soykırım operasyonları, tutuklanan Belediye Başkanları ve Kürtlerin imhası için imzaladığı, aldığı sillahlar, uluslar arası anlaşmalar kanıtlıyor.


Durum bu iken; hükümet yanlısı medya 'Türkiye'de bir ilk yaşanıyor’ manşetleriyle dezenformasyon yapmaya devam ediyor.


Türk ordusunun kendi tarihinde yaşadığı ilk bunalım bu değil. Türk ordusu, ihtiyaç duyduğunda Genelkurmay Başkanı’nı bile tutuklayabiliyor ve idama mahkum edebiliyor.


Ordu, 27 Mayıs darbesinde Adnan Menderes'i iktidardan indirken, 235'i general, 5 bine yakın subayı ordudan uzaklaştırdı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Erdelhun da yargılandı ve idama mahkûm edildi.


27 Mayıs darbesinde yaşanan bunalımı, ordu kendi içinde restorasyon yaparak yeni ekiple yoluna devam etti. Bu ekip, 12 Mart ve 12 Eylül kanlı darbelerinin de temellerini attı.


Bütün bunlar gösteriyor ki, yapılan operasyonun arkasında işi sahiplenmeye çalışan AKP değil. Bu operasyonları ordunun ve NATO’nun temizlik harekatı olarak okumak mümkün. Zira yapılanlar demokrasinin inşası yada reform değil, yeni savaş aktörleri oluşturuluyor.


Erdal ER

mustafa - 24/3/2010 Saat 00:30

Boğaziçi’nde devletin görmediği PKK şenliği!..
Boğaziçi Üniversiteli öğrenci kardeşim, taşan isyanı ile bana bu mektubu göndermiş, “... zaten polisin veya rektörün bildiği bir durumu tekrar bu mercilere şikayet etmektense bu konuda duyarlı aydınlarımızı bu konudan haberdar etmenin daha uygun olacağını düşündüm...” diyor.
Anlattıkları, okulunda okulu basan “ovadan” gelmiş PKK militanları ile
bunların peşine takılmış, öğrenci kisveli zengin çocuğu kızlı erkekli “yaratıklarla” ilgili!..
Mektup şöyle;
“Boğaziçi Üniversitesi’nin tarihi binaları ve çimleriyle meşhur öğrencilerin ‘güney meydan’ dediği alanın önünde, bütün öğrencilerin gözü önünde merkezi güney meydan olmak üzere sürekli bölücü faaliyetler gerçekleştiriliyor ve bu duruma karşı hiçbir yetkili önlem almıyor. Nevruzu kutlama bahanesiyle toplanan yaklaşık 200 kişi PKK ve Abdullah Öcalan lehine sloganlar atarak, aşırı yüksek sesli bir şekilde çalınan Kürtçe şarkılar eşliğinde halaylar çektiler. Bu gösteri için toplananların yarısından fazlası üniversite dışından gelen malum olaylardan tanıdığımız ovadaki teröristlerdi. Kalanı ise okuldaki PKK sempatizanları ve hayatında Ankara’nın doğusuna dahi gitmemiş ‘barış ve kardeşlik’ yanlısı kızlar ve bu kızlardan kendilerine sevgili yapmak için onların peşlerinden ayrılmayan, ülkesini azıcık dahi umursamayan, erkeğimsi tiplerden oluşuyordu. Bu bölücü etkinliklerin hangi boyutlara geldiğini size maddeler halinde örneklerle açıklamak isterim; Güney meydana, ölen teröristlerin ve geçmişte öldürülmüş Hıristiyan kökenli Türk vatandaşlarının sembolik mezarları yapıldı (amacın PKK gösterilerinde ölen gençleri anmak olduğu bahane edilerek). Yapılan onlarca mezar 1 haftadan fazla meydanda kaldı.
Güney meydanın tam ortasına demir parmaklıklar yapıldı, üzerine askeri ve polisi suçlayan yazılar eşliğinde çeşitli işkence fotoğrafları asıldı.
Okulun her yerine devlete, askere, polise hakaret eden afişler asıldı, öğrencilere bildiriler dağıtıldı. Çimlerine zarar verecek şekilde taşlarla yerlere kışkırtıcı yazılar yazıldı, Mustafa Kemal Atatürk’ün söylemiş olduğu ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ sözüyle dalga geçen afişler asıldı, bildiriler dağıtıldı, Kürtçe kocaman afişler asıldı. Öğrencileri devlete karşı kışkırtan tiyatro gösterileri oynandı, çeşitli kulüp toplantıları düzenlendi...
Sıralamış olduğum bölücü faaliyetler bir defaya mahsus şeyler değil. Bu faaliyetler onlarca defa tekrar edildi ve bu faaliyetlere daha birçok madde eklenebilir, fakat benim asıl değinmek istediğim nokta, bu olayların hiçbir şekilde yetkililer tarafından önlenmeye çalışılmayışı ve bu faaliyetlerin öğrenciler üzerindeki etkileri ve olumsuz sonuçları... Burada sürekli olarak işleyen bu mekanizma sayesinde daha bu tip haberleri çok izleyeceğe benziyoruz.
Ayrıca bizim okulda bölücü faaliyetlere karşı öğrencileri bilinçlendirecek neredeyse hiçbir öğrenci veya okul etkinliği yok. Yani haberlerde izlediğimiz karşıt görüşlü öğrenciler çatıştı veya PKK yandaşları polisle çatıştı durumlarının yakınına dahi yaklaşacak bir ortam yok. Tek taraflı olarak, sadece bölücü bir beyin yıkama mekanizması işliyor veya işlettiriliyor...”

Van’da “İşgalci TC Kürdistan’dan defol” pankartı
Nevruz dümeniyle kutlanan PKK zafer şenlikleri, bu saldırganlığı hazmeden değerli büyüklerimize, bütün sivil ve askeri erkana, Başbakan’a açılım yalakalığı yapan sanatçı (!) zevata, bu politikaları oyları ile destekleyen aziz milletimize afiyet şeker olsun!..
“Van Kalesi’nin yan tarafında bulunan Kültür Parkı’nda düzenlenen Nevruz etkinliklerinde iki kavak ağacının arasındaki pankart dikkat çekti. Saat 11.30 sıralarında asılan pankart, yaklaşık 10 dakika sonra bulunduğu yerden indirildi. Pankartta “İşgalci TC Kürdistan’dan defol” yazıyordu.”
Buyurunuz... Sadece on dakika kalmış o pankart, ne var yani!!!
Anladınız mı açıla açıla gelinen noktayı??! Daha önce de “Hasttir Osman” askeri Diyarbakır’dan nasıl göndereceklerini anlatmıştı, hatırlayın...
PKK çetesi, Hakkari, Van ve Diyarbakır’ı “zaptedilmiş toprak” sayıyor..! Yani “fütuhatın ön kazanımları!!” halindeler. Buralarda Kandil kurallarını işletiyorlar...
Van’ın halini defalarca yazdım. Apo’nun avukatlığından gelerek şehre belediye başkanı olan kişi, Kürdistan’ı kurdum havalarında. Şehri, “W” harfi ile yazıp tanıtıyor!.. Bu ilde Ankara’nın valisi, Van valisi var, Garnizon Komutanı var da olandan bitenden haberleri yok mu?!!
Rezalete bakın... Nevruz dümeniyle Güneydoğu Bölgesinde acayip Avrupalı tipler zuhur ediyor!..
İtalya’da, “Kürdistan’a Doğru Barış Derneği” kurulmuş!! Kim kurmuş bu derneği. PKK’nın uyuşturucu parası. Bu kirli para birkaç İtalyan sergerdeyi almış, PKK’lı yapmış. Herifler Güneydoğu’ya getirilmiş eşkıya çetesi tarafından!.. Üzerinde PKK, KCK, Apo ve Kürdistan yazılı PKK flaması taşıyan yüzlerini poşu ile gizleyen 2 kadın gösterici ile İtalyanlar birlikte gazetecilere poz veriyorlar!..
Bizim devlet ortada yok!..
Başbakan, zararsız Ermenilere paça kasnak dalıyor da, memlekete göz dikmiş çakal sürüsü alabildiğine özgür!..
“İşgalci TC defol” pankartları açılabiliyor...
Bu durum, bölge insanının genç nüfusuna sinsice şırınga ediliyor...
PKK’nın bugüne kadar başı boş bırakılmış, muazzam bir para kaynağı var... Uyuşturucu ile sağlanan bu para kaynağından pay alan ne yazık ki Türk Devleti görevlileri de mevcut... PKK’nın satın aldığı Türk(!)ler gibi Avrupa’da da paraya teşne önemli bağlantıları mevcut. Ama çete, parasını asıl, Türkiye’nin vatandaşını satın almakta kullanıyor. Şu anda bu kullanımla sağladığı TC vatandaşlarından derlediği bindirilmiş kıtalar, eşkıya çetesinin en önemli silahıdır. PKK, küçük ödemelerle büyük bir ordu kurmuştur... Bu ordunun çocuklarına taş attırılıyor, cahil kadınlar PKK militanlarına siper olarak sokaklara sürülüyor. Bindirilmiş kıtaların ellerine tutuşturulan pankartlarla çekilmiş kalabalıkları gösteren fotoğraflar dış lobilerde propaganda malzemesi yapılıyor...
Bu, parayla devşirilerek PKK’lı yapılmış Türk vatandaşı bindirilmiş kıtaların her birinin, senin benim gibi oy hakları var... Sandığa gidip PKK’nın dublörlerine oy veriyorlar. PKK’yı yasallaştırıyorlar...
İşte nevruz dümeniyle hepimize gözdağı verdirilen kalabalıkların işlevi budur...
Yani PKK, uyuşturucu parası ile bir ordu kurmuştur...
Bu ordu da iç savaş amacıyla Türk insanına karşı kin tohumları ile yetiştirilmektedir...
Bunlar, kendileri gibi düşünmek istemeyen Kürt kökenli vatandaşların da düşmanıdır ve onları imha planları yapmaktadırlar...
ŞEN ŞAKRAK KUTLANAN Nevruz’daki tehlikeli ayak sesleri duyulmalıdır...
Açılım taşlarından vazgeçerek...



IBRET VERICI BIR YAZI TC NIN KÜRT MESELESINE NASIL BAKTIGININ BIR ISPATIII??

Yorgun Isik - 31/3/2010 Saat 21:17

İnsan 'benim' demeye korkuyor!

Zulüm, isyan ettirmez. İnsanın kendinden büyüktür sabrı. Ama zulüm, insanı insanlıktan çıkarır. İnsan sefaletini görür, utanç biriktirir.
31 Mart 2010 Çarşamba, 20:40:56

Ece Temelkuran
KÜRTLERİN KALBİNDEKİ ÇARK

Zulüm, isyan ettirmez. İnsanın kendinden büyüktür sabrı. Ama zulüm, insanı insanlıktan çıkarır. İnsan sefaletini görür, utanç biriktirir. İnsan zulme değil bu utanca katlanamaz. Utançtan kaçmak için bütün yollar tükendiğinde isyan başlar, ondan önce değil. Kalabalıklar, liderlere değil bu utancın dayanılmazlığına iman eder. İşçiler de, yoksullar da, halklar da, işgale uğramış ülkelerin ulusları da ayaklanarak bu utancı savmak isterler.

Mazlum ayağa kalktığında ilk öğreneceği ders, zalim kadar sert olma mecburiyetidir. O sertliğe anlam katmak için kendi şiirini ve destanını da yazacaktır. İnsanı, söz harekete geçirir. Destanlar, kahramanlar, mitler, kültler zamanla birikir. Direniş, bir hayat alanına dönüşür. Artık dışarıda kalanlar, halkın değil, utancın parçasıdır. Çark, çalışır. Otorite, direnişçiyi şeytanlaştırdıkça dönüşüm hızlanır. Artık Diyarbakır’daki bir çocuğun ‘gerilla’ olmayı istemekten başka çok az seçeneği kalmıştır...

Olup biteni anlatmak için çok geçtir. Ayağa kalkmanın nedeni olan o eski, ilk hikâyeyi anlatmak için her zaman çok geçtir. Bir Kürt’ün hikâyesi sustuğu yerde başlar. Acı hikâyesini anlatırken bir yerde durup “Neyse...” der. Sonrasını kaldıramayacağınızı düşünür. Ortadoğulu bir gelenektir, en korkunç şeyleri anlatırken gülmeye çalışacak, sizi güldürmek isteyeceklerdir. İnsan ‘dağılırsa’ bir daha toparlanamayacağı için, Diyarbakır’da nice kan hikâyesi şakalar arasında anlatılır. Birbirlerine anlatmazlar bunları, nasılsa herkes aynı yerden geçmiştir. Ötelerden gelen kimse de öncesini sormayınca... Anlatılmaz yani aslında hikâye. Neyse...

Bu, hikâyenin “Neyse”den sonraki kısmıdır. Apo’nun bir saç teli için 12 yaşında çocuklar niye 20 yıl hapis yatar, delikanlılar niye bir gün ortadan kaybolup dağa gider, bu insanlar Newroz’da neden dökülürler meydanlara, o lastikler şehrinizin kenar mahallelerinde niye yakılır, gökdelen sahibi olacak kadar ‘asimile olmuş’ bir Kürt işadamının bile niye sesi titrer mesele çocukluğuna gelince ve Kürtçe yemin etmek için Meclis kürsüsünde niye bir ömür hapis yatılır? Anlatılanlar, yaranın öfkeye dönüşüp silahlanmadan önceki halidir. Tam kalbidir.

Kürt meselesini bildiğimizi sanıyoruz, oysa hiçbirimiz bilmiyoruz bir Kürt nasıl büyür. Çocukluk yaraları ya büsbütün susmaya ya da bağırmaya nasıl dönüşür. Kürt olmayan biri yaşananları anlayabilir mi? Bu, o uzun cevaba bir giriştir

ALTI genç avukat, gülüyorlar. Konu, ilkokul hatıraları. “Tuvalet” denemediği için ilkokulda üç yıl yenen “taze badem dalından” sopa, “her bir Kürtçe sözcük için birleşmiş parmak uçlarına bir cetvel” uygulaması, çocuklara evlerde Kürtçe konuşulmaması için yaptırılan ajanlık... “Biz nasıl iş güç sahibi olduk” diyor Mahsuni, “Bazen hayret ediyorum düşününce”.

“Bilmiyorlar” diyorum, “Anlatsanıza, Kürt bir çocuk nasıl büyür?” Öfkeleniyor Ahmet:

“Ben onca şey yaşamışım. Anam babam kardeşlerim... Bir de bunları anlatmak zorundayım, öyle mi? Bundan büyük aşağılanma var mı? Bir de ispatlamak zorundasın çektiğin acıyı.”

BÜTÜN KÖYE DAYAK
Söz yumuşuyor, “sıkışmayı” anlatıyorlar. PKK tarafından öldürülen, çok sevdikleri öğretmenlerini, sonra aynı öğretmenin ölümü yüzünden askerden, “konuşturulmak” için yedikleri dayağı. Ne zaman düşse sesleri, biri muhakkak gülünecek(!) bir şey söylemek zorunda hissediyor kendini:

“Köpeklere taktılar bir ara. ‘Aldığımız istihbarata göre, gerilla gelince köpek havlamıyor, asker gelince havlıyor’. Haydi bakalım bütün köy dayağa!”

‘SIRITAN ÖKÜZE DÖNDÜK’
Başka bir gülünç(!) hikâye: “Otobüsle köye gidiyorum. Asker durdurdu. Yanımdaki yaşlı adam hemen çıkardı kimliğini. Ben de kızdım amcaya, daha sormadan kimlik çıkardı diye. ‘Yiğenim’ dedi, ‘Sen yaşlı öküzün hikâyesini bilir misin? Yaşlı öküzü pazara çıkarmışlar. Her gelen dişine bakıyor. Sonunda öküz kimi görse sırıtmaya başlamış. Bizi de öyle ettiler!’ Ne anlatalım şimdi biz sana! Böyle sessiz bir kuşakla silahların Arasında...”

Yaşayabilmek için unuttukları hikâyeler birbirini çağırıyor gülüşme arasında: “Feyzo’yu hatırlıyor musunuz? Hani bütün köyü dövüyorlardı yine. Sıra Feyzo’ya geldi. Asker soruyor. ‘Feyzi sen misin?’ Feyzo bağırıyor: ‘Allah etmesin komutanım!’” Kahkahalar arasında buz gibi bir cümle: “Yani sonunda insan ‘Benim’ demeye korkar, anladın mı? Neyse...”


APO NEDEN SEVİLİR?
Batı’daki birinin Kürtlerle ilgili anlamakta en çok zorlanacağı şey Abdullah Öcalan’a duyulan eşsiz sadakattir. Üstelik kan hikâyeleri üzerine gülebilen bu insanlar sıra ona gelince bir tek fıkra uydurmamışlardır. Bir bakıma kutsaldır. Neden? Örgütü çok eleştirmiş biri olarak Nebahat anlatıyor: “Dilan diye Sasonlu bir kız vardı. Bir toplantıda, örgüt de, Öcalan da eleştiriliyor. Kalktı ayağa, bağırdı: ‘Öcalan’a laf ettirmem. Bizi o gelene kadar adam yerine koymadılar.’ Onun sayesinde adam yerine konduklarına inanmışlar.” Dağınık bir biçimde boyun eğerken birleşip direnmenin simgesi olarak kabul edildiği için ve bir daha dağılmak yok olmak anlamına geleceği için... Avukatlara soruyorum, ‘önderlikle’ ilgili ne düşündüklerini: “Onu hepimize ayrı ayrı soracaksın, ayrı bir yerde.” Birbirlerinden sıkılıyorlar sıra Apo hakkında konuşmaya gelince. Kolay değil. Saygı? Korku? Gülümsüyorlar. “Neyse” diyorlar, “Orayı geçelim.” Kürt siyasetinin en saygın isimlerinden birine soruyorum aynı soruyu. Şöyle açıklıyor: “Apo olmazsa bir değil on PKK olur. Kürt halkı birbirini ve Türkiye’yi kurşunlamaya başlar. Bizim hiçbir surette bölünmememiz için onun olması gerek.”

‘Kürt olduğumuzu döverek öğrettiler’
“Kürtlerde şoförün protokoldür, sen öne oturacaksın.”

Mahmut Ortakaya, Diyarbakır’da beni öne bindirmek için kapıyı açtığında gülerek anlatıyordu:

“Buralarda insan taşımacılığı kamyonla başladığı için, arkada da denkler ve hayvanlar olduğundan, Kürtlerde şoförün yanı hâlâ protokoldür. Geç bakalım.”

Doktor Ortakaya’nın, Türkiye İşçi Partisi kuruculuğundan Helsinki Yurttaşlar Derneği üyeliğine varan bir siyasi geçmişi var. Bu toprakta ne olmuşsa onda da olmuş. Tarihin üzerine yükselip olup bitenlere evrensel değerlerin serinkanlılığıyla bakan bir tabip, bir Kürt bilgesi demeli ona. Yeşilyurt köylülerine dışkı yedirilirken “Siz bu insanlara dışkı yedirirseniz biz onlara tuvaletten sonra el yıkamayı nasıl öğreteceğiz!” diyecek kadar dertle kıvamlanmış bir ‘teessüf dili’ var. Kürtler hakkında bilinmeyenlerin protokol incelikleriyle sınırlı olmadığını o da biliyor: “Türklerin bilmediği en önemli şey, Kürtlerin Türkleştirme serüveninde çektikleridir.”

Yeniden gülüyor: “Hıyarın bile GDO’suzunu istiyor. E o zaman Kürt’ün niye genetiğiyle oynuyorsun?” Bu gülüşme arasında epey zor oluyor ama gerilere, onun hikâyesine gidiyoruz nihayet: “İstiklal Marşı okunurken arkadaşım beni gıdıkladı. Hayvan bağırsağından kamçıları vardı. Bir ton dayak! Bak ben sana bir şey diyeyim: Ben o zaman Kürt olduğumu bilmiyordum. Kürt olduğumuzu onlar biliyordu. Şimdi anlıyorumonların bildiğini. Bize de döve döve öğrettiler.”

‘KÜRDÜM, DOĞRUYUM, ÇALIŞKANIM’
“Çocukları ırkçı yapmaya hakkımız yok” diyor Mahmut Hoca, “‘Kürdüm, doğruyum, çalışkanım’ kalıbına da dökemezsiniz çocukları.”

Ve kendi çocukluğunun nasıl bir kalıba döküldüğünü anlatıyor: “60 ihtilalinden sonra liste verdiler. ‘Bu köyde bu kadar silah var, bu silahlar gelmezse...’ Gelmeyince köyün erkeklerini soydular bir yere kapattılar. Sonra kadınları getirdiler. Birden erkekleri dışarı salınca... Böyle çok tiyatro oynatmışlar bize. Seyit Rıza’nın DersimKatliamı’nda söylediği gibi, ‘Ayıptır, günahtır, zulümdür.’ Ama sen yine de şöyle yaz... Neyse...” Nedir işte o ‘neyse’nin sonrası? “Yaz işte. Kürtlerin en yakın dostu Türklerdir. Ama bu dostluğun onurlu olması gerekir.”

Kederli bir es:
“Vicdan, insaf... Bunlar insanın hasletleridir. Okumuş olmaya gerek yok. Anlar yani, yaşanılanları bilse... İnsan, anlar.”

GÖKDELENİN TEPESİNDE ‘NEYSE’
İstanbul’un gökdelenlerinin en tepesinde bir Kürt, tuzu kuru. Bir elinde purosu, bir elinde verdiğimaaşların bordrosu. Ne derdi olabilir? “Susarsın” diyor, “En tepelerde adamlarla büyük paralar konuşurken birden televizyonda bir haber çıkar. Adamlardan biri Kürtlere bir küfür sallar ve sen susarsın. Tatsızlık çıkmasın diye. Ya da... Neyse...” “İnsan benim demeye korkar” yani. 7 yaşında cılız bir çocukken bir köyde ve 70 yaşındayken kalantor olsan bile bir gökdelenin tepesinde.

‘Her şey PKK ile başladı sanıyorlar, halbuki...’

“NE tuhaf” diyor Nebahat, Hasanpaşa Konağı’nda, “Hepimiz bu dili dayak yiye yiye öğrendik. Şimdi bu dilde edebiyat, siyaset yapıyoruz. Kim bilir, belki de yaralarımızı hiç anlayamayacağız.”

Nebahat Akkoç, Time Dergisi’nin yüzyılın 100 kahramanı arasında saydığı isimlerden. KAMER’in (Kadın Merkezi) kurucusu. Öğretmen eşi 80’lerde Diyarbakır Cezaevi’ne girdi, 1993’te de faili meçhul cinayete kurban gitti. İki çocuğunu yalnız büyüttü, onlarca kez gözaltına alındı, işkence gördü. Yani Kürt coğrafyasında PKK’ya da devlete de aynı mesafede duran bir insanın “normal” hayatını yaşadı.

“Türklerin bilmemesine en çok kırıldığın şey nedir?” diyorum. “PKK öncesi. Her şey PKK ile başladı sanıyorlar” diyor. “Halbuki...”

KÜRT ÇOCUK ONLARCA TOPLU DAYAK GÖRÜR
Silvan. Nebahat küçük, askerler arama yapıyor. Kısa saçlı kız kardeşini erkek sanıp evin altını üstüne getiriyorlar. Gittiklerinde Nebahat da peşlerinden diğer çocuklarla birlikte. Köy meydanını görmek için bir yere saklanıyorlar. Bütün köyün erkeklerini toplamışlar yerde süründürüyorlar, sonra dövüyorlar. “Bunu Kürt bir çocuk büyüyene kadar en az onlarca kez görür” diyor Nebahat, “Babasının dövüldüğünü, annesine küfredildiğini. Bu, PKK meselesi değil. O öfke orada zaten.” O da aynı şeyi söylüyor: “Çocuklarıma hayret ediyorum. Nasıl büyüdüler, nasıl iş güç sahibi oldular.”

Neden?

90’lar. Çocuklar üniversiteye hazırlanıyor. Nebahat bulabildiği en kalın siyah kumaştan perde alıyor. Polisler evde yok sanıp gitsinler. Çünkü eşinin ölümü için mahkemeye başvurmuş, durmadan gözaltına alınıyor ve her alınışında...

“Her seferinde işkence. Eve her dönüşümde çocuklar halimi görmesin diye... Neyse...”

alem - 1/4/2010 Saat 11:17

Cemil Gündoğan [1]

�adem ki Newroz, Kürtlerin yaradılış efsanesiydi, nasıl oluyordu da geleneğin asıl taşıyıcıları olması gereken köylüler bunu bilmiyorlardı?...�BR>
Yıl 1977, yani üniversiteleri terk ederek, harıl harıl, Kürt olduğumuzu, bunun için gadre uğradığımızı, yer altı yer üstü zenginliklerimizin talan edildiğini, kendi kaderimize sahip çıkmamız gerektiğini...propaganda ettiğimiz o heyecanlı yılların ilklerinden. Aylardan bahar ve ben aynı işi yapmak üzere Kızıl Kilise�eyim; Dersim�n, ismi ilçedeki askeri komutanın karısının adına atfen değiştirilerek Nazımiye yapıldığı söylenen küçük kazasında.Nazımiye, Kürdistan�a bolca rastlayacağınız kışlaşehirlerden biridir. Zaten halk dilindeki adı da Kısle�ir ki sözlü geleneğe göre, ilçenin ilk ve en görkemli betonarme binası olan Kışla�an (asker kışlası) gelir. Bir yamaçta kurulmuştur. Dört bir tarafında dağlar ve tepeler yükselir. İlçeye en yakın ve dolayısıyla en heybetli görünen dağ ise Hamik�ir ki, benzerleri gibi kutsal sayılır.

Hamik�e Newroz ateşi

Bir bahar akşamı kahvehanede otururken halkın büyük bir gürültüyle dışarı fırladığını ve sokak lambalarının altlarında toplaşarak Hamik dağındaki ateşe benzer şeylerin ne olduğunu tartıştıklarını gördüm. Her kafadan bir ses çıkıyordu: Kimisi Hamik�n gazaba gelip ateş püskürttüğünü söylüyordu, kimisi ateşlerin kıyamet habercisi olduğunu vazediyordu... Birazdan jandarma da sahnedeki yerini aldı. Bir isyandan şüphelenmiş olmalıydılar ki, elleri tetikte ilçenin küçük meydanında dörderli-beşerli volta atarak �ıpraşanı yakarız!�havası basmaya başladılar. Bu kargaşa içinde nasıl olduysa o gün öğleden sonra bana bakıp hınzırca gülen iki �pocu�arkadaş geldi aklıma.

Durumu anlamıştım, günlerden 21 Marttı ve �pocular�Hamik�e lastik yakmışlardı! Çevremdeki arkadaşlara, �ekinilecek bir şey yok, Newroz ateşidir�dedim. � da nedir?�diye sorduklarında da başladım anlatmaya:

�fsaneye göre çok eski tarihlerde Dehak diye zalim bir kral varmış. Tanrı, bu kralı cezalandırmak için iki omzundan birer yılan başı peydahlamış......�BR>
Ertesi gün, çarşıda, sözünü ettiğim iki �pocu�a rastladım. �ün ne yaptınız?�dememe kalmadan başladılar anlatmaya: �ar çok fazlaydı, lastikleri dağın tepesine çıkaramadan yarı yolda yakmak zorunda kaldık!�Oysa ben başka bir şey söyleyecektim. Sabah erkenden ilçe merkezine yığılan köylülerin anlattıklarına göre, Hamik�eki ateşleri gören bazı köylüler �iyaretler gazaba geldi!�diyerek paniklemiş ve güneşin doğuşunu bile beklemeden kurban kesmişlerdi! Tevatür veya gerçek, ilçedeki �ürtçü�erin Newroz kutlaması, köylerde kan banyosuna sebep olmuştu...Yoksulların bu vesileyle biraz et yemiş olmalarına sevinmiştim, ama kafam da karışmıştı:

Madem ki Newroz, Kürtlerin yaradılış efsanesiydi, nasıl oluyordu da geleneğin asıl taşıyıcıları olması gereken köylüler bunu bilmiyorlardı?

Bu soruya o zaman ne cevap verdiğimi hatırlamıyorum, ama o günden beri Newroz mitinin reifiye edilmesine, yani gerçekmişgibileştirilmesine karşı hep soğuk durdum.

Med Kralı Keyakser�n Newroz�

Tarihin cilvesi diyelim, Newroz mitinin reifiye edilmesinde başı çekenler de �pocular�oldular. Newroz�n, aslında, Kürtlerin ataları olduğu söylenen Medlerin köleciliği ve zalimliğiyle ünlü Asur İmparatorluğu�u yıkışını sembolize ettiğini ileri sürdüler. Böylece, efsanede, halk isyanının önderi olarak resmedilen demirci Kawa (Kawayê Hesinker), Med kralı Keyakser� (Cyaxares), Dehak�n sarayı da Ninova sarayına dönüşmüş oldu! �pocular�bununla da kalmadılar, Kürtlerin �üşürülmüş halk�haline getirilmesini �eorik�olarak izah etmeye çalışırken de aynı Med bağlantısını kullandılar.

Buna göre, Kürt aşiretleri, Medler zamanında büyük bir gelişme gösterip �alklaşmışlardı� Zaten Zerdüştlük de bu dönüşüm sürecinin ideolojik harcıydı. Fakat İslâmî istilayla birlikte bu doğal gelişme kesintiye uğramıştı. Kürt egemen sınıfları etnik değerleri ayakaltına alarak İslâmî iktidarlarla bütünleşmişlerdi. Dil olarak Kürtçenin, toplum olarak Kürtlerin bağımsız gelişmesi bu şekilde kesintiye uğramıştı. Kürtlerin bugünkü �üşürülmüş�üklerinin altında işte böyle bir tarihsel geçmiş yatmaktaydı. Bu görüşe karşı çıkan grup ve kişiler ise Newroz anlatısının sadece bir efsane olduğunu, dolayısıyla gerçek tarihsel olaylarla ve kişilerle bu şekilde ilişkilendirilmesinin doğru olmayacağını iddia ediyorlardı.

Ninova�ın Newroz�

Bugüne geldiğimizde, �pocular�n hiç olmazsa bir kısmı, Newroz öyküsünün bir mit olduğunu anlamış bulunuyor. Onlara gore Newroz, bugün �nderlik�ir, Nokta; hem de büyük N ile. Buna karşılık dün Apocuların bu görüşlerine karşı çıkanların bir kısmı, bugün yüzlerini Ninova bağlantısına çevirmiş bulunuyorlar. Kürtlere ait web sayfalarına girerseniz Ninova edebiyatına dahil yazılar bulmakta sıkıntı çekmezsiniz. İlginç değil mi, bir ve aynı efsaneye, bir ve aynı ömür dilimi içinde, bir ve aynı kişiler tarafından bu kadar çok sayıda yorum getirilmiş olması, yorumların sahiplerinin zaman içinde yer değiştirmeleri? Gelin farazi bir şey yapalım ve Newroz�n şu son bir ömürlük macerasında uğradığı değişikliklere bakarak, bu mitin ortaya çıktığı günden bugüne kadar ne tür değişiklikler geçirmiş olabileceğini hayal etmeye çalışalım. Zordur, ama deneyelim. Efsanenin olay örgüsü, kahramanları, yan öyküleri, sembolleri, efsanede kullanılan her bir kilit sözcüğün yan anlamları, rezonansları, göndermeleri... bütün bun lar, bu uzun zaman içinde ne tür değişikliklerden geçmişlerdir acaba?

Bugün her birinden koca koca teoriler inşa edilmek istenen o küçücük ve bazen de çelişik parçacıkların, sembollerin, figürlerin, işaretlerin, kırıntıların vb. hiç olmazsa bir kısmı, yani özcü bir Kürt milliyetçisini, tutarlı bir yoruma ulaştırarak Kürt ulusunun öncesizliği nin kanıtına dönüştürmek için saçını-başını yolduğu o tahrik edici malzemenin bir kısmı, bu durmak bilmeyen değişimlerin kalıntılarından başka ne olabilir acaba?

Demirci Kawa�ın Newroz�

Delal Aydın�n, Newroz mitinin Kürtler�eki tarihsel evrimini konu edinen master tezi, bu konuya ilginç bir giriş oluşturuyor. Öykünün kayıtlı olduğu Firdevsi�in Şehname adlı eserinden bugüne Newroz anlatısının zamanla nasıl değişimler geçirdiğini, öyküye zamanla nelerin eklendiğini, nelerin çıkarıldığını, nelerin atlandığını, nelerin vurgulandığını okumak gayet ilginç. Türk devletinin bu öyküyle ilişkisinin gelişim seyri de öyle. Bütün bu serüveni izlemek, Newroz mitinin, düne aitmiş gibi görünse de aslında her zaman güncele ait bir öykü olduğunu gayet güzel ortaya koyuyor. Kim ne yapmak istiyorsa ve yapacağı şeyi nasıl yapmak istiyorsa ona uygun bir de yaradılış öyküsü kurguluyor. İşin özeti herhalde bu.

Bizim, yani Marksizm söylemi içinde büyümüş 1970�i kuşağın kurgusunda vurgu, saraya karşı halk isyanına ve isyanın liderinin demirci karakterineydi örneğin. Çünkü insanların omuzlarında yılan başı çıkacağına inanmasak da emekçilerin bir isyanla kurtuluşa ulaşacağına gönülden inanıyorduk. Öyküde, askerler, beynini yılanlara yedirmek üzere son çocuğunu da almaya geldiklerinde demirci ustası Kawa isyan eder ve iş önlüğünden yaptığı bayrağın arkasına toplanan halkla birlikte sarayı Dehak�n başına yıkar. Biz işte bu Kawa�ın torunlarıydık! Biz bu Kawa�ın piyeslerini yazdık, bu Kawa�ın piyeslerini oynadık, Bulgar bir desinatörün çizdiği balyozunu havaya kaldırmış bir demirciyi resmeden figürü aşırıp bu Kawa�a amblem yaptık (desenin sahibi �osyal-faşist�iş, ne gam!), 21 Martlarda bu Kawa için eylem yaptık, bu Kawa için vurulduk, bu Kawa için yaralandık ve bu Kawa için hapse düştük...

Sonra devran değişti. Demeye kalmadan toplumsal aktörler de. Newroz�n anlamı da bu değişimleri takip etti. Böylece, demirci ustamız Kawa bir gecede Mazlum Doğan oluverdi. Bir ara Zekiye Alkan�a simgelendi. Şimdilerde değişik yönlere doğru savrulup gidiyor. Bir ucu �nderlik�, diğeri Ninova�ı yerle bir eden Keyaksar� doğru. Böyle devam ederse, sonunda, her biri gerçeğin sadece bir veçhesini resmetmekten sorumlu çoklu Newroz�ar ve çoklu Kawalar oluşacak. Ve bu da muhtemelen Newroz mitinin post-modern versiyonunu oluşturacak.

Eğer olursa, o zaman şu sözü biraz daha kolay söyleyebileceğiz: bana Newroz efsaneni söyle, senin hangi çeşit Kürt olduğunu söyleyeyim. Buna bir de son söz ekleyelim ister seniz, olası Newroz kavgaları öncesinde kafamız karışmaya başlamadan: Gerçeği ararken lafın kendisine bakmak yetmez, illa ki o lafın kim tarafından, ne zaman, ve nerede durularak söylendiğine bakacaksın.
İyi Newrozlar. Kawa�arınız bol olsun, ve mümkünse demircigillerden olsun.

*[1] Cemil Gündoğan, 1970 kuşağı devrimcilerden olup, Dersim Nazimiye doğumludur. Kürt örgütlerinden Kawa�n lider kadroları içinde alan Gündoğan, uzun yıllar hapis yattı, aynı zamanda Tunceli Belediye başkanı Edibe Şahin�n ağabeyi olan Gündoğan 1996 yılından beri Avrupa�a yaşamaktadır..

Not: Bu yazı Özgür Üniversite Forumundan alınmıştır...

Yorgun Isik - 9/4/2010 Saat 17:27

JİYAN 09.04.2010
Suzan Samancı
‘Aptal kutusu’ndaki aptal diziler

Yazıyı Paylaş:





Bahçemizdeki erik ağaçları çiçeğe durduğunda, baharın geldiğine iyiden iyiye inanmak için ikide bir ağaçlara bakarım. Çünkü bahar erken gelir memleketimize ve bazen bir damla yağmur düşmez acıyı iyi bilen o topraklara.. belli bir bilinçten sonra yaşanılan mekân anlam ve önemini yitirse de, insanın yaşadığı coğrafyası her şeyidir yine de. Kurtulamazsınız, bilincinize kazınmış, renklerden, o tarif edemediğiniz aidiyet duygunuzdan. Ufak bir ayrıntı, geçmişi ve yaşadıklarınızı serer gözlerinizin önüne. Yağmur duaları, sınır boyu kavgaları, berdellik, on dörtlük kızlar, kafası yarıklarla dolu kadınlar... yasaklar, korkular ve hiç bitmek bilmeyen ölümler... öyle ölümler ki, açıkça ve keyfine... ne çocuk dinliyor ne de ergen.

Eskimiş ve o ezici yasalarda diretiyorlar ölümü ve savaşı sevenler. Yargı ve hukuk bir vitrinden öte olmaz ve işgal edilmiş kurumlarda eli silahlı karanlık adamlar cirit atarsa bu ülke iflah olur mu? Nedir bunların derdi, vatanları mı? Şöyle bir dokunun o kraldan fazla kralcı kesilenlere, ne çirkin küfürler dökülür o kirli ve karanlık ağızlarından. Tevfik Fikret’in dediği gibi, “Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı iştiha sizin/ Doyuncaya, tıksırıncaya kadar yiyin!” Tek dertleri ortalığı kan gölüne çevirmek aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yemek.

Yıllardır yalan ve inkârlarla yazılanları okumaktan aptallaştı, hiçleşti, çürüdü bu toplum. İyi, çağdaş ve gerçek bir hukukun tüm güzelliklerini ve verimini taşıyan yeni bir anayasanın oluşmaması için ve ortalığı bulandırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Uzlaşma, yeni bir anayasa ve barış söylemleri gündemdeyken sınır ötesi harekâttan söz etmenin, barıştan söz edenlere cezalar yağdırmanın anlamı başka ne olabilir.

1909’da 6 nisan da Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’nin Galata Köprüsü üzerinde kurşunlanarak katledilmesinden bu yana, bugüne kadar sekseni aşkın gazeteci ve yazar öldürüldü. 1915 yılında art arda Ermeni gazeteci ve yazarlar öldürülürken 1990-1994 yılları arasında ise 33 gazeteci katledildi. Bu gazetecilerin çoğunun Kürt olması Türkiye’nin nasıl bir yönetimi devir aldığı ve nasıl yönetim uygulandığını apaçık ortaya koyuyor. Tutuklanan belediye başkanları ve insan hakları savunucularıyla (İnsan hakları Diyarbakır Şube Başkanı Av. Muharrem Erbey de tutuklu) ne mesaj verilmek isteniyor? Diyarbakır Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş, ciddi sağlık sorunlarıyla uğraşırken onu cezaevinde tutmak ölümüne göz yummaktır. Eğer Kürt sorununun çözümünde bir samimiyet varsa, Kürt siyasetçileri serbest bırakılmalı. Öyle ya, başbakanlarını asan, yok eden, suikastlarda şampiyon, bitmek bilmeyen darbeler ve planlarla uğraşan omurgasızlar, bu ülkeyi alttan alta yönettikçe omurgasını doğrultamayacak bu ülke... Değişmemekte inat ediliyor ve bu karanlık güçler, aydınlığın ensesinde soluyor. Karanlıkçılar ve ölüm seviciler her şeye el atıyor...

Romanlarda, ders kitaplarında ve filmlerde ne çok düşman var... En büyük Türk(!) Böylesine övünmeye ihtiyaç duymak, bununla avunmak, görememek.. bilememek, farkına varamamak ne acı! Yeşilçam’ın o fukara ve bir o kadar da milliyetçi, bir o kadar da kadını yok edici filmlerinin farklı versiyonları hâlâ ısrarla devam ediyor; bazen apaçık bir kabalıkla, bazen de dolaylı bir sinsilikle. Türk edebiyatında ötekileri çok iyi inceleyen ve gerçekleri örnekleriyle dile getiren araştırmacıları kimler merak ediyor ki? Türkiye toplumunun araştırma ve merak gibi bir derdi oldu mu ki! Rahmetli Aziz Nesin aptallık yüzdesinde haksız mıydı? Uyduruk, basmakalıp dizilerle toplum çok iyi aşılanıyor. Ötekiler, eskiden olduğu gibi bugün de dizilerde “Büyük Türk”ten aşağı, kaba ve cahil olarak sunuluyor. Sinsi faşizmin, rafine ırkçılığın çok boyutlu kılıfları sadece zapturapt değil elbette.

Tv’de Mardin’in o muhteşem görüntüsünü görünce, on beş dakika izledim Aşk ve Hayal adlı diziydi. Konaktaki genç Kürt ağa, maço ve ilkel tavırlarıyla, genç ve çaresiz karısına “Seni de severim ama..” deyip ikinci kadını zorla alıkoymaya çalışırken, zorla alıkoyulan kadının nişanlısı olan genç teğmen tüm nezaket ve iyiliğiyle pırıldıyordu. Kürt illerinde bir teğmeni böylesine idolleştirmeye neden gerek duyuluyor? Bu mu gerçeklik! İyi de, hem dillerini yasaklıyorsunuz hem de iyi Türkçe konuşamadıkları için de sizlere malzeme oluyor. Neden anadilleriyle konuşturulmuyor? Yeşilçam zihniyeti “Nayır, Nolamaz”lar devam ediyor. (Yeşilçam emekçilerine değil sözümüz.) Malkoçoğlu, Battalgazi ve Kara Muratların yerini “Tek Türkiye ve Kurtlar Vadisi” almış durumda. Ve hâlâ dizelerde kadına sabırlı olma, erkektir yapar bilinci, aşılanırken, hiç değişmeyen çağdışı diyaloglardan vazgeçilmiyor. Baba evden ayrılırken, iki yaşındaki oğluna “oğlum ben gidiyorum, evin erkeği sensin, annen sana emanet (!)” diyor. Pipi kompleksi, daha derin Sindrella kompleksi yaratıyor. Kendini koruyamayan, aciz kadın karakterleri ısrarla korunuyor. Yeşilçam bilinciyle birlikte, İttihat Ve Terakkicilik terk edilmek istenmiyor. Lise ve üniversitelerin edebiyat, felsefe ve sosyoloji ders müfredatları incelensin, çağdaş yazarlar ve ufuk açıcı, bilinç sıçraması yaptıracak bir ders programı oluşturulmuş mu? Gereksiz ezber ve statik bilgilerle başını sallayıp maaşlarını alacak ve birey olmanın bilincine varamayan cesaretsiz bir gençlik yetiştirilmek istendiği içindir bu statükoculuk. Ve bu gençliğin ne Türkiye’ye ne de insanlığa bir yararı olacaktır, sadece ıslık çalındığında alanlara koşacak ve niye koştuğunu da hiç anlayamayacaktır.

ssamanci@superonline.com

simge - 10/4/2010 Saat 16:28

10 Nisan Cumartesi 2010
Kaç yanlış slogan attık?



30 Mayıs 2009’un gazetelerine bakıyorum. “Şehitler gözyaşıyla uğurlandı” haberi 1. sayfada...
Cumhurbaşkanı Gül’ün Güneydoğu için “İyi şeyler olacak” dediği günler...
Erdoğan DTP’lilere randevu vermiş. Umut kol geziyor.
Tam bu ortamda Çukurca’da mayın patlamış. 7 asker şehit düşmüş.
Genelkurmay, mayınların Kuzey Irak’tan giren PKK’lılarca yerleştirildiğini açıklamış.
Ankara’daki cenaze töreninde bir ilk yaşanmış:
Merkez Komutanlığı Tören Bölüğü hep birden silahlarını havaya kaldırmış, “Akan kan, bayrak için” diye bağırmış.
Vatandaşlar da PKK’yı lanetleyen sloganlar atmış.
Bu gelişme üzerine Gül, “Şiddetin olduğu yerde demokratik açılım zordur” diyerek frene basmış.
Erdoğan DTP’lilerle görüşmesini ertelemiş.
“Ne zaman bir görüşmeye hazırlansak bakıyorsunuz ertesi gün bir şehit haberi” diyerek kuşkulu konuşmuş.
O günkü yazıma (Milliyet, 30 Mayıs 2009) baktım. Temkinli bir dil kullanmışım:
“Savaştan maaş alanlar, tuzak döşüyor yola; sulhun adı bile girmesin mayın tarlasına diye...”
* * *
Sonra:
“Vicdan azabından uyuyamıyorum. O mayınları ben döşedim” diyen komutanın sesi düştü internete...
Ardından bir uzman jandarma, “Talimat verdiler; patlamadan sonra olay yerine gitmeden tahkikat yaptık. Gitseydik, mayını TSK’nın koyduğunu tespit edecektik. Suçu terör örgütüne yükledik” itirafını yaptı.
Şehit aileleri şikâyetçi oldu. Van Cumhuriyet Savcılığı’nın soruşturmasıyla mayınları TSK’nın yerleştirdiği kesinleşti.
* * *
Bilanço:
Kaçırılan diyalog fırsatı...
Yola taşan nefret söylemi...
Dinamitlenen barış ortamı...
Gerçeği öğrendikten sonra zihnimize şu kuşku yerleşiyor:
Acaba ne kadarı gerçekti bugüne kadarki açıklamaların; ne kadarı yalan?
Kaç saldırı gerçekten PKK işiydi; kaçı, barışı engellemek, halkı kışkırtmak, askeri hadilemek isteyenlerin tezgâhı?
Ve biz işin aslını bilmeden, yok yere, yanlış hedefe kaç slogan attık; attırıldık?
Kaç provokasyonda gönüllü rol aldık; yollara döküldük, alet olduk, kullanıldık?
Danıştay saldırısından hemen sonra olay yerindeydim:
“Katil hükümet” diye bağırıyordu öfkeli kalabalık...
Şeriatçılara küfrediyor, laiklik yemini ediyordu.
Saldırıyı tezgâhlayanların Ergenekon’la bağlantılı olabilecekleri pek akla gelmiyordu.
O günkü (20 Mayıs 2006) yazıma baktım:
“Provokasyon olabilir. Kuşkulanmak için tüm veriler mevcut” diye yazmışım.
* * *
Dersler:
1. Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak, ortalığı karıştırmak, gelişmelerin seyrini değiştirmek çocuk oyuncağı...
2. Buna rağmen gerçek, er ya da geç açığa çıkıyor.
3. At izinin it izine karıştığı şu günlerde temkinli olmak, dolduruşa gelmemek, olup biteni aklıselimle değerlendirmek, “Akan kan ne için?” diye sormak gerekiyor.
4. AKP, geçmişteki faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması için komisyon kurulması önerisini reddederek şeffaflıktan değil, karanlıktan yana tavır koydu. Oysa eski dosyalar, bugünkü provokasyonların önsözüydü. Ailelerle gözyaşı döküp Meclis’te “Varsın faili meçhul kalsın” dediler.
İlgili iki atasözüyle bitirelim:
“Bugün bana, yarın sana...”
“Kendi düşen ağlamaz!”



Can Dündar

simge - 15/4/2010 Saat 08:22

Türk kadını hiç tanımadığı erkeğe “Merhaba” der mi?
15 Nisan 2010

Bayıldım bu gerekçeye: Leman Sam’ın “Anladım” şarkısı şöyle başlar:
“Dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe/ sırf sana benziyor diye/ usulca sokulup/ ‘Merhaba’ dedim”.
Şarkı TRT denetimine girmiş. Denetim “Olmaz” demiş.
Neden?
“Türk kadının tanımadığı hiçbir erkeğe selam vermeyeceği, şarkının Türk kadının ahlakını bozduğu gerekçesi ile...”
* * *
Harika değil mi?
TRT denetim raporları arşivi, bu türden mizah örnekleriyle dolu... En güzellerinden biri şu:
“Ada sahillerinde bekliyorum” şarkısı, “Menderes ve DP’lilerin yargılandığı Yassıada’yı akla getiriyor” diye yasaklanmış bir dönem...
Musa Eroğlu’nun “Yolun Sonu Görünüyor” türküsü “intiharı özendirdiği” gerekçesiyle yasaklanmış.
Adnan Şenses’in ‘’Doldur Meyhaneci” şarkısı “Halkı içmeye teşvik ediyor” diye denetime takılmış.
Ya “Ormancı”ya ne demeli?
“Ormancı da gelir gelmez yıkar masayı/ söz dinlemez ormancı, çekmiş kafayı/ aman ormancı, canım ormancı/ Köyümüze bıraktın yoktan bir acı...”
Bilin bakalım neden reddedilmiş:
“Ormancıların devletin memuru oldukları ve türküde ormancılara, dolayısıyla da devlete yergi ve sitem yapıldığı gerekçesiyle...”
* * *
Barış Manço’nun başına gelenlere bakalım:
Denetim, “Arkadaşım Eşşek” şarkısını “Arkadaşım Kuzu” olarak değiştirmeye kalkmış; kuzu eşekten sevimli diye...
“Lambaya Püf De”de ise “erotik öğeler” bulmuş.
“Ölüm Allah’ın Emri”nin yasaklanma gerekçesi, girişinde zurna çalması... “Bir halk müziği enstrümanı, pop şarkısında ne arıyor”muş?
“Bir Bahar Akşamı”na da “Olmaz” demişler; “Çünkü bir pop müzik şarkıcısı, klasik Türk müziği söyleyemez.”
* * *
Daha örnek vereyim mi?
Sezen Aksu’nun “Gel Gel Sarışınım Gel” şarkısının Aysel Gürel imzalı sözleri “ahlaka aykırı bulunduğu için”,
Cem Karaca’nın “Emrah”ı, şarkı sözlerinde geçen “ak memeler“ yüzünden,
Özdemir Erdoğan’ın “İkinci Bahar”ı, “ahlaka aykırı sözler barındırdığı için”,
Bulutsuzluk Özlemi’nin, “Güneye Giderken“i; ‘’solda güneş yükseliyordu’’ cümlesinde solculuk iması sezildiği için,
Bergen’in “Acıların Kadını“ şarkısı “insanların ruh halini kötü yönde etkilediği için”,
Şenay’ın “İnsanlar el ele tutuşsa/ Hayat bayram olsa“ dediği şarkı, komünist propagandası yapıyor diye,
İbrahim Tatlıses’in, “Güneş Doğmayacak Üstüme” şarkısı “intiharı özendirdiği gerekçesiyle”,
Ayla Algan’ın Fikret Şeneş imzalı “Bak Şu Adama Âşık Oldu” şarkısı “evli bir erkeğe âşık genç bir kadının hikâyesini anlattığı” için,
en son da Aylin Aslım’ın “Güldünya” şarkısı “halkı küçük düşürdüğü” gerekçesiyle yasaklanmış.
* * *
Şimdi TRT, eskiden denetime takılan bu şarkılar ve şarkıcıları anlatan, “Yasaklı Şarkılar” adlı bir programa başladı.
TRT’nin özeleştiri atağı ya da yasaklar açılımı sayılabilir.
Verdiğim örnekler, yapım ekibinin araştırmasından...
Bir gün yasaklanmış filmlerin afişleri, kitapların satırları, partilerin tabelaları, plakların kapakları, sitelerin sayfaları bir müzede toplanırsa, yeni nesiller orada bu müzikleri dinleyip bir dönem Türkiye’sinin paranoyalarıyla eğlenebilirler



Can Dündar


[tarihinde düzeltildi 15/4/2010 Saat 08:24 Yazar simge]

simge - 16/4/2010 Saat 09:23

Ahmet Türk ve 'medyanın Ogün Samast'ları'...





Ahmet Türk’te doğduğu toprakların görmüş geçirmişliğinden gelen bir ‘ruh asaleti’ olduğu için kendisine yapılan saldırı sonucunda karşılaştığı büyük dayanışma duygularına karşılık ‘bir musibetten bir hayır doğar’ mealinde bir ‘yüce gönüllü değerlendirme’ yaptı.
Ahmet Türk kendisine yapılan saldırının anlamını ve sonuçlarını gayet iyi kestirecek tecrübeye de, kavrayışa da sahip; temsil ettiği yüzbinlerce insanın nabzını da kuvvetle hissedebiliyor. Eğer saldırının hedefi olduğu halde ‘yatıştırıcı’ rol oynamasa, olayın kolaylıkla bir ‘Kürt-Türk kan davası’na dönüşebileceğini, önü alınamayacak bir şiddet olayları sürecinin başlayabileceğini seziyordu.
Bu tür bir gelişme öncelikle Türkiye’nin çileli Kürtlerine çok daha büyük acılar yükleyecekti. Ahmet Türk, her zaman olduğu gibi Kürtleri sakınmıştır.
Ve her zaman olduğu gibi Türk-Kürt beraberliğini, barış ortamını, Türkiye’yi sakınmıştır.
Ahmet Türk’ün bütün bu özel ve üstün yönleri, Türkiye’nin özellikle ‘Batı’sındaki birçok insan tarafından fark edilmiş olduğu için, kendisini duygulandıran müthiş bir dayanışma seline muhatap olmuştur.
‘Yumruk’tan sonra olup-bitenler, büyük ölçüde Hrant Dink’in cenazesindeki görkemli dayanışma görüntülerini hatırlatıyor.
Ahmet Türk’e ‘cepheden saldırı’ güvenlik kuvvetlerinin huzurunda gerçekleşti. Hrant Dink’in kahpece ‘ensesinden vurulması’ bir yıl öncesinden güvenlik birimlerinin bilgisi altında hazırlanmıştı.
İki olay arasındaki şaşırtıcı paralellikler, bu ülkenin vicdanları kötülüğe prangalanmamış insanlarının dikkatinden kaçmadığı için, onlar Hrant Dink cinayetindeki utanç duygusu ve bir tür ‘vicdan azabı’nı ‘Samsun olayı’nda da duydular.
***
Çok benziyor Ahmet Türk’ün burnuna atılan yumruk ile Hrant Dink’in ensesine sıkılan kurşun. O kadar benziyor ki, Hrant’ın cenazesinde yürüyen yüzbinlerle Ahmet Türk’e ‘geçmiş olsun’ dilekleri gönderen onbinlerce insan muhtemelen aynı kişilerdir.
Sadece onlar değil.
Hrant Dink’e tetik çeken Ogün Samast gibilerine bizi ‘empati yapmaya’ davet eden kişilerle, Ahmet Türk’e karşı girişilen saldırıda ‘meşruiyet arayan’ kişiler de aynı kişiler. İki-üç gündür medyadaki köşelerinde dil döküyorlar.
Bu kişiler, medyanın ‘yüzkarası’ bir çevre. Birbirlerinin sırtlarını sıvazlıyorlar. İçlerinden birinin ‘işlediği suç’u işaret eden kim olursa, ona karşı ‘orkestra halinde’ taarruza geçiyorlar.
Bunlardan birinin, önceki gün, Ahmet Türk’e yönelik saldırı hakkında ‘Yumruk’ başlığı altında yazdığı ve saldırıyı kutsayan yazısı, herhangi bir AB ülkesinde ‘nefret söylemi’nden ötürü cezalandırılır. O gazete teşhir edilir. Herhangi bir demokratik ülkede ‘nefret söylemi’ sahipleri gazeteci diye istihdam edilmezler.
Biz Türkiye’de daha o kıvama gelemedik. Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra ortada sırf Hrant Dink’i öldürmüş olduğu için Ogün Samast’ı yücelten ‘beyaz bereliler’ peydah olmuştu. Maçlarda stadyumlarda, sokaklarda. Türkü sözlerinde bile ‘nefret söylemi’ni yayıyorlardı.Ne garip ki, şu günlerde anayasa değişiklerine karşı nasıl çıkacağını şaşıran Yargıtay’ın kararları söz konusu ‘nefret söylemi’ni aklıyor.
Aslına bakılırsa, merkez medyasında Ogün Samast’lara köşe ve hatta gazete yönetimi verilen bir ülkede çok şaşırtıcı bir hal sayılmamalı.
2007 Ocak’ında bana Ogün Samast’ı, Yasin Hayal’i anlamak gerektiğinden dem vuranlar, şu günlerde Ahmet Türk’e yönelik saldırıyı savunan ‘köşe yazarı Ogün Samast’ı’ savunmak için ortaya atıldılar.
Bunu nasıl yapıyorlar?
Van’da Deniz Baykal’a yumurta atılmasını örnek göstererek. Ona ses çıkarmayanlar, Ahmet Türk’e yumruk atılması konusunda da ağızlarını açmamalıymışlar.
Hiç kimsenin Deniz Baykal’a yumurta atılmasına meşruiyet sağlamaya kalkıştığını görmedim, duymadım. Kaldı ki, bu iki olay arasında paralellik kurmaya kalkmanın en hafifinden ‘kötü niyet’ten başka hiçbir açıklaması olamaz. En hafifinden. Zira bu tür bir paralellik, normalde sadece ‘provokatörlük’ ile açıklanabilir.
Deniz Baykal’a Van’da yumurta atılmasını Ahmet Türk’e Samsun’da yapılan saldırının karşısına dikmenin, Ahmet Türk’ün şahsında ülkemizin Kürt halkını hedef alan ‘bölücü’ saldırıyı karartmaktan başka bir amacı olamaz.
***
Evet. Ahmet Türk’e saldırı Kürtlere yönelik, çeşitli biçimler ve yöntemlerle 80 yıldır süregelen saldırganlığın bir 2010 türüdür. Türkiye Kürtlerinin en barışçıl, en sağduyulu, en bilge, en dengeli, en deneyimli ve hatta en yaşlı siyasi şahsiyetine ‘şiddet içeren’ böyle bir saldırı, Türkiye’nin Kürtlerine yönelik bir ‘bölücü’ saldırıdır.
Samsun’daki saldırı kendini bilmez bir meczupun ‘münferit’ bir hareketi olsaydı, Ahmet Türk’ün onca yatıştırıcı açıklamasına rağmen, anında Hakkari, Yüksekova, Şemdinli, Cizre, Silopi, Şırnak ayağa kalkmazdı.
Samsun saldırısının ne olduğu doğru teşhis edildi. Devletin içinde çöreklenmiş bazı güçlerin desteğiyle bir ‘kimliğe’ karşı yürütülen bir saldırıydı. Teşhis doğru konulduğu için, Güneydoğu şehirleri harekete geçti. Tepki o ‘kimlik’ten geldi. Söz konusu tepki kontrol edilemeyecek boyutlara tırmanmadıysa, herkesin Ahmet Türk’e bir teşekkür borcu var. Ahmet Türk, sağduyuyu izlemeye devam ettiği ve herkesi de davet ettiği için, tepkiler daha da büyümeden, belirli sınırlar içinde tutulabildi.
Hrant Dink cinayetinin ne olduğu, arkasında neyin bulunduğu, niçin işlendiği bugün aşağı yukarı belli oldu. Çok kişi Ogün Samast, Yasin Hayal isimlerinin arkasını görebiliyor.
Ahmet Türk’e saldırı, Ogün Samast ile Türk bayrağı önünde
hatıra fotoğrafları çekilen Samsun güvenliğinin gözleri önünde cereyan etti. Adı Ogün Samast olmayan bir Ogün Samast o saldırıda rol aldı. Hemen ardından medyada ‘nefret söylemi’, ‘medyadaki Ogün Samast’lar’, Samsun’un ‘Ogün Samast’ı’nı sardı, sarmaladı, kucakladı.
Olanı biteni gördük. Anladık. O yüzden, biz de, Ahmet Türk’ü sevgiyle kucakladık, kucaklıyoruz.
Onun şahsında halkımızın en mazlum, en çileli kesimine sevgimizi ilan ediyoruz!


Cengiz Çandar

simge - 29/4/2010 Saat 08:59

Peki bu türküler kimin?
29 Nisan 2010

Gelen mesajlarda bir panik havası var: Siirt’teki olaylara tepki gösterenler “Ne oldu bize?” diye feveran edip soruyor:
“Neden böyle olduk?”
Çoğunluk medyayı suçluyor.
Hükümeti suçlayanlar da var.
Bu kadar “namusuna düşkün” bir toplumun, bunca “namus düşkünü” hale gelmesine suçlu aranıyor.
* * *
Bir “Yahşi Batı” öyküsü anlatayım:
Bizimki bara girip Kızılderiliye sormuş:
“Niye sizin şarkılarınız hep yağmur üzerine?..”
“Bizde neyin kıtlığı varsa onun üzerine şarkı yazılır” demiş Kızılderili...
“Peki sizin şarkılarınız niye hep sevgi üzerine?..”
Bir toplumda bu kadar çok namustan söz ediliyorsa, durup düşünmek lazım:
“Acaba, belimizden eksildikçe, dilimize mi vuruyor?”
* * *
“Neden böyle olduk”a benim cevabım, Başbakan’la aynı:
“Medya yüzünden!”
Ama gerekçem onunkinden biraz farklı...
Medya yüzünden bazı namussuzluklar gizlenemez, sere serpe ortaya dökülür hale geldi.
Şu “Pervari anlaşması”na bakın:
8 oğlan, 2 bebeğin ırzına geçiyor. Birini öldürüyor.
Ama bölgede kan davası tehdidi var. Ölen bebeklerin aileleri şikâyetçi olmuyor. Muhtemelen bir “kan parası” ödeniyor. Aileler barıştırılıyor. Oğlanlar salıveriliyor. Yargı devre dışı bırakılıyor. Konu kapatılıyor.
Ve Belediye Başkanı basını kışkışlıyor:
“Burası küçük bir yer. Olayı kendi aramızda kapattık.
Gelin Pervari’nin balını haber yapın.”
Medya, işte bu anlaşmayı bozduğu için suçlu...
* * *
“Ne oldu bize? Niye bebeklere, kız çocuklarına, oğlanlara bile musallat olan bir toplum haline geldik” diyenlere biraz Divan edebiyatı okumalarını tavsiye edeceğim.
“Yaz olunca avratlara, kışın oğlanlara meylet ki, vücutça sağlam olasın” tavsiyesi hangi Saray’dan çıkmadır acaba?
Bu, Saray’ın rezilliği mi?
Peki Anadolu’ya bakalım öyleyse:
“Bir güzel ki 10 yaşına girince/
gonca güldür henüz açılır/
11’inde gonca diye koklarlar/
12’de elma deyip saklarlar/
13’ünde cevrü cefa çekerler/
14’ünde hamre şekere benzer” türküsü acaba hangi topraklarda yakılmıştır?
“O tepeden bu tepeye oyun olur mu/
14 yaşında da Nazife de hanıma doyum olur mu” türküsüne nerelerde neşeyle el çırpılmıştır?
“Henüz 3 yaşında bir kardeşim var/ seni ondan bile kıskanıyorum” diyen türkü acep hangi dilde yazılmıştır?
* * *
Aslında gökkubbenin altında yeni bir şey yok.
Yeni olan, bir zamanlar pek normal kabul edilen, sefası sürülen, cefası çekilen, modern çağda ise yadırganan, ayıplanan, giderek cezalandırılan ve öyle oldukça da yorgan altına itilen, gözlerden saklanan bir ayıbın medya çağında artık gizlenemez hale gelmesi...
“Kapattık” deyince kapatılamaması...
Örtünün bir daha örtülemeyecek şekilde aralanması...
Kan parasıyla, başlık parasıyla, kız takasıyla süregiden bir cinsel sömürü düzenine çomak sokulması, harcanan canların, söndürülen hayatların hesabının sorulması...
“Pervari’nin balı” mı?
Hele şu kovanın hesabı verilsin de...
Ona da bakarız.

Can DÜNDAR

simge - 29/4/2010 Saat 09:46

Dağdan kestim kereste, angutluk deste deste
29 Nisan 2010

Değerli dost Refik Tiniş’ten bir fıkra: “Aydınlanma Çağı” diye bilinen 18. yüzyılda, Fransa Kralı olan 15. Louis’ye; bizde bugün de epey bolca olan bir akıldane gelmiş ve:
- Majesteleri, demiş; Hazine’nin durumunun iyi olmadığı ortada. Acaba ekonomiyi düzeltmek için bir “akıl vergisi” salamaz mısınız? Hiç kimse salaklığı kabul etmeyeceği için, herkes seve seve öder bu vergiyi.
* * *
Bir “dönüşüm süreci”nin başladığını sezen ve tarihte “Benden sonra tufan” sözüyle hatırlanan 15.Louis, kendisine böyle bir öneride bulunan akıldanenin gözlerine bakarak, alaylı bir gülüşle:
- Harika bir fikir, demiş; bu buluşunuzdan ötürü sizi, “akıl vergisi”nden muaf, yani affedilmiş tutacağım.
* * *
Aynı tip bir fıkra, Hazine’nin 17. yüzyılda tamtakır olduğu, Osmanlı’da da vardır.
* * *
Piç Mehmet Paşa lakabıyla ünlü bir Osmanlı Paşa’sı, Saray’ı biraz olsun rahatlatmak için:
- Bir “baca vergisi” salalım, der; ister yoksul, ister zengin olsun, her evin bir bacası bulunduğuna göre, muazzam bir girdi sağlanır Hazine’ye...
* * *
Tam o sıralarda da devrin “Şeyhülislam”ından, cinsel ilişkilerle ilgili bir açıklama yapması için:
- “Fiil-i zina”mı, yani nikahsız “kadın-erkek çiftleşmesi”mi daha “eşna”, yani iğrençtir; yoksa “fiil-i livata”, yani “erkek erkeğe çiftleşme”mi, diye sorulmaktadır kendisine.
* * *
Şeyhülislam, beklenmedik bir yanıt verir:
- “Fiil-i zina” daha eşnadır, der.
Kendisine karşı çıkanlar olur:
- “Fiil-i zina” hiç değilse Doğa’ya uygun; kadınla erkek arasında oluyor. Erkek erkeğe ilişkiden, neden daha iğrenç olsun ki?..
* * *
Şeyhülislam’ın gerekçesi çarpıcıdır:
- “Fiil-i livata”dan hiç bir şey çıkmaz; ama “fiil-i zina”dan, bir “piç” çıkar, “baca vergisi” salmaya kalkarak bela olur ümmet-i Muhammed’in başına.
* * *
Tarihsel ekonomik fıkralardan sonra, Türkiye’de hiç sözü edilmeyen bir ilkeye değinelim:
- Rejimin adı ister “monarşi”, ister “meşrutiyet”, ister “cumhuriyet” olsun; Hazine’den geçinenlerin harcamaları, şeffaf değil ve denetim dışıysa; oralarda siyasal kutuplaşmalar da kaçınılmaz oluyor, toplumsal çatışmalar da, hatta iç savaşlar da...
* * *
20’nci Osmanlı Padişahı, IV. Avcı Mehmet, 1648’de tahta çıktığı zaman 5 yaşındaydı ve tam 39 yıl kaldı Osmanlı tahtında.
* * *
Avcı Mehmet, 9 yaşındayken sadrazamlığa Tarhuncu Ahmet Paşa getirilmişti.
* * *
Tarhuncu Ahmet Paşa, Hazine harcamalarının, Hazine girdilerinden çok daha fazla olduğunu saptayarak, ilk Bütçe’yi yapmaya kalkmış olan sadrazamdı.
* * *
Sadrazam Tarhuncu Ahmet Paşa’nın ilk Bütçe’yi yapma çalışmaları, Saray çevresiyle Avcı Mehmet’in annesi Turhan Sultan’ı kızdırdı ve Sadrazamlığının 7’nci ayında Saray’a davet edildi.
* * *
Kendisini Kızlarağası karşıladı. Önce sadaret mührünü aldı elinden, sonra da Tarhuncu’yu Bostancı’lara teslim etti.
Ve boğularak idam edildi ilk Bütçe’ye yapmaya kalkan Sadrazam Tarhuncu Ahmet Paşa.
Kendisi idam edilen 24’üncü sadrazamdı.
* * *
2’inci Viyana kuşatması da, Avcı Mehmet zamanına rastlar; bu kuşatmanın kaça mal olduğu bugün dahi belli değildir.
* * *
Nedense bizim “açık oturum” tartışmalarında; ne Tanzimat edebiyatçılarının “telif hakları” ile, ne Gazi’nin fotoğraflarını çekmiş fotoğraf sanatçılarının “telif hakları”, ne de Gazi’nin heykellerini yapmış heykeltıraşların “telif hakları” gün yüzüne çıkarılıyor.
* * *
Son 90 yılda Hazine’den geçinmiş olanlarla, yaptıkları harcamaların, Türkiye’ye kaça mal olduğu da meçhul; Sevr Antlaşması’nın, Lozan Antlaşması üstünde, ne oranda etkisi olup olmadığı da...
* * *
Bir de Afganistan gibi, Pakistan gibi, Irak gibi, iç savaş yaşayan ülkelere; ayağı bakımlı olan kadınlarla, bakımsız olan kadınlar açısından bakmak gerek.
* * *
Ayakları bakımsız olan kadınların yoğun olduğu diyarlarda, iç savaşlar daha yaygın nedense; ilginç değil mi?
* * *
Eski “1 Mayıs” sloganlarının yerini, küreselleşme sürecinde; kulakların duymadığı, ama eyleme de geçmiş başka bir slogan almakta:
- “Yer” küresi üstünde yaşayan 4 milyar kadından, ayağı bakımsız tek bir kadın kalmayıncaya dek!..
* * *
Bendenizi de kaygılandıran, Mühendisler Birliği’nin yaptığı bir açıklama...
İstanbul’daki asansörlerden yüzde 80’i sakıncalıymış.
* * *
Çıkıp da inememek var, inip de çıkamamak ve bir de asansörün içinde kapalı kalmakla, asansörle birlikte aşağıya düşmek...
* * *
Her ne kadar böyle bir durumda, Ankara’daki büyükler tarafından:
- Münferit bir hadise, dense de...
* * *
Bendenizi yine kaygılandırıyor işte...

Çetin Altan

Yorgun Isik - 30/4/2010 Saat 06:24

Susacak mısınız?

Bazen tek bir olay, bütün bir ülkeyi anlatır.

Şu Ceylan’ın korkunç hikâyesine bakın, Türkiye’yi göreceksiniz.

Bu ülke, bir roketle bir kız çocuğunun paramparça edilebildiği bir ülke.

Bir sosyal demokrat, bir siyasetçi, bir insan olan Deniz Baykal, “Kürt açılımının içi boş, doldursunlar konuşalım” diyordu.

Ceylan’ı vuran roket o “açılımın” içini dolduramıyorsa hiçbir şey dolduramaz.

Açılım denilen şey bu işte Deniz Bey.

“Anne, bana makarna pişirsene” dedikten sonra evinden çıkan kızın bir roketle parçalanmaması.

Bu kadar basit işte.

O kızın ölmemesi açılım.

Buna karşı mısınız?Bunun içini boş mu buluyorsunuz?

Aslında bu soruları Baykal’la Bahçeli’ye Başbakan Erdoğan’ın sorması gerekiyordu.

Onun cesareti yetmediği için sormak bize düşüyor.

Başbakan, o roketin bir askerî birlikten atıldığının ortaya çıkmasından çekindiği için olacak ağzını bile açmıyor.

Gazze’de ölen çocuklara Türkiye’den sahip çıkmak kolay.

Türkiye’de ölen çocuklara Türkiye’den sahip çıkın siz.

Nedir bu sessizliğiniz?

Kürsü kürsü dolaşıp bağıran Erdoğanlara, Baykallara, Bahçelilere ne oldu?

Zor değil mi bir çocuğu askerler vurunca konuşmak?

“Dağa çıkarım” diye bağırıyordu Bahçeli, o kadar yüreği varsa dağa çıkmasına gerek yok, siyasetçiliğini yaptığı ülkede vurulan çocuğun hesabını sorabilsin yeter.

Bağırmak ne kolay Devlet Bey, bağırmak ne kolay.

Bak senin memleketinin bir köşesinde bir çocuğu vurdular.

Sesini çıkarmak bir yana yüzünü bile gösteremiyorsun.

Bir çocuğa bile sahip çıkamıyorsun, dağa çıkıp ne yapacaksın?

Susuyorlar.

Ceylanın vurulması bize Türkiye’deki siyaseti, siyasetçileri gösteriyor işte.

Susan sadece onlar mı?

Neredeyse bütün Türkiye susuyor.

Şu medyaya bakın.

Bu nasıl bir bıçak kesmez sessizlik Allahım.

Bir gazete neye yarar vurulan bir çocuğun hesabını soramazsa?

Onca kâğıda, mürekkebe, emeğe yazık.

Bir kız çocuğunun bir roketle vurulup parçalandığı, devletin ortadan yok olduğu, savcının köye gitmediği, doktorun karakol bahçesinde otopsi yaptığı bir ülkede yaşıyorsunuz.

Bunlardan hiç mi biri size tuhaf gelmiyor?

Hiç mi birinde haber değeri bulmuyorsunuz?

Bu medya iki grupmuş da, birisi muhalifmiş de, öbürü başbakanı tutarmış da, muhalif olan demokrasi mücahidiymiş de...

Bunlar iki grup falan değil.

Bunlar tek grup.

Öyle ortak bir sessizlikleri var ki...

Hele o muhalif geçinenler...

Ne oldu muhalefetinize?

Bu hükümetin iktidarında bir çocuk vuruldu, niye hükümete hesap sormuyorsunuz, niye muhalefet yapmıyorsunuz?

Hükümet “iyi bir şey” yaptığında muhalefet etmek için yerlerde yuvarlanıyorsunuz, muhalefet edecekseniz hükümetin bu “sessizliğine” muhalefet etsenize.

Olmuyor değil mi?

Roketi atan asker olunca sizin o muhalif dilleriniz tutuluveriyor.

Ceylan’ın annesi, “kızımın parçalarını etekliğimde taşıdım” diyor.

Hiç mi içiniz acımıyor sizin?

Hiç mi vicdanınız yok?

Bu sessizlikten hiç mi utanmazsınız?

Yarın bir gün çocuğunuz çıkıp gelse de, “bir küçük çocuğu vurmuşlar, sen neden yazmadın” dese, ne diyeceksiniz?

Çocuğunuzdan da mı utanmıyorsunuz?

Hadi vicdanınızdan, utanmanızdan vazgeçtik, gazetecilik merakınız da mı yok?

Üç askerî karakolun ortasındaki bir köyde bir küçük kız nasıl bir mermiyle parçalandı, merak etmiyor musunuz?

Her konuda birbirinizden farklıyken bir küçük kız vurulduğunda ortaklaşa sesiz kalmayı size kim öğretti?

“Anne bana makarna pişirsene” dedikten sonra bir kız paramparça oldu.

İstediğiniz kadar susun.

O ölü kızın çığlığı sizin sessizliğinizden büyük.

Siz sustukça o bağıracak.

Siz sustukça o bağıracak.

Ta ki siz de bağırana kadar.

Ahmet Altan.

Chaos - 2/5/2010 Saat 20:37

daha kalitelileri vardır vardır..
bunlar biraz onur sahibi değiller.
cengiz bey kendileri ikinci cumhuriyetçidir.
ahmet beyin(siz) ise çokça çarkasyonları vardır.. alah katına çıkarılmıştır kendisi..
doğru bir tutum değil efenim..
bunlar iki süslü laf ederler,
ardından adamı liboş ederler mazalah..
bunlar aydın değildir efenim..
bunlar göbekleri devlet tarafından bağlanmıştır..
gerektiğinde açıp bütün bağırsaklarını yere serebilen bir babaya sahipler.
tuzları kurudur..
oturmamış bir bilincin vicdani ile hareket edip dünyanın güneş etrafında dönüşüne paralel olarak değişebilirler.
çünkü bunların altı boş.. alafranga water closed kullanırlar.
daha ahlaklıları için
bkz: yazar kimdir? ne yazar? ne yazmaz?
(ayrıca; bkz: yazarsan kaç yazar!?! )

mustafa - 5/5/2010 Saat 13:58

Edep sınırlarını epeyce aşan, saygısız ve küstah bir üslupla bizi “hainlikle”, “mütareke basınından da beter olmakla” suçladınız.

Ciddi bir ülkenin ciddi bir genelkurmay başkanı, birisini “hainlikle” suçladığında mutlaka elinde kanıtlar vardır ve hainlikle suçlanan adam derhal bu ağır suçtan yargılanır.

Ama siz ciddi biri olmadığınız, mahalle kahvehanesinde konuşur gibi aklınıza geleni söyleyip, suçlamalar uydurduğunuz için, hayatlarını “asker yandaşlığına” hasretmiş bir iki utanmaz yazar taslağından başka kimse sizi ciddiye almadı.

Söyledikleriniz en fazla, “hain olduklarını genelkurmay başkanından öğrendiğim adamlar kanıma dokunduğu için onları vurdum” diyecek bir yeni yetmenin herhangi bir girişimine “altlık” olmaktan fazla bir anlam kazanmadı.

“İhanet” ciddi bir suçtur.

Darbe planı hazırlamak “ihanettir” mesela.

1 Mayıs’ta insanların üzerine ateş açmak ihanettir.

Ülkeyi “kaos ortamında” tutmak için katliamlar düzenleyip karışıklıklar çıkarmak ihanettir.

Danıştay cinayetinde, kamera görüntülerini silerek bütün ülkeyi yanıltıp çatışmaları kışkırtmak ihanettir.

Dağlıca baskınında, resmî belgelere de yansıdığı gibi PKK militanlarının geçeceği yolun üstündeki mevzileri boşaltıp, onca çocuğun ölümüne yol açmak ihanettir.

Aktütün’de, gelen PKK’lılar “uydu görüntüleriyle” saptandığı halde saldırıyı caydıracak önlemler almayarak karakoldaki çocukları ölüme teslim etmek ihanettir.

Bu “suçların” bir kısmı bugün artık yargıda.

Diğerleri de Türkiye demokratikleştikçe teker teker yargının önüne çıkacaktır.

Şimdi gelelim, sizin bizi “hainlikle” suçlamanıza yol açan Sarıyayla baskınına.

Bence de burada bir ihanet ve hainlik var.

Ama hainlik “o çocuklar neden öldü” diye sormak değil.

Hainlik, o çocukları ölüme terk etmek.

Şamil Tayyar ve Adem Yavuz Arslan, “anayasa reformlarını engellemek amacıyla kaos çıkartmak için PKK’nın baskınlar düzenleyeceğini” yazarak nerelere baskın yapılacağını da liste halinde sıraladı.

Önce bu iki yazarın işaret ettiği Giresun’da patladı mayın.

Sonra Tunceli’deki karakol baskını geldi.

Ve, çocuklar o baskında öldü.

O baskının bütün hikâyesini, nasıl olduğunu, nasıl geliştiğini bugünkü sürmanşetimizde yazdık.

Oradaki karakol komutanıyla yardımcısı ve yanlarındaki neferleri, arkadaşlarını kurtarabilmek için sonuna kadar yiğitçe mücadele etmişler.

İnandıkları bir dava ve inandıkları bir meslek için canlarını vermişler.

Böyle yiğit ve fedakâr insanlar, dostlarının da düşmanlarının da saygısını kazanırlar.

Peki, siz ne yaptınız?

Tunceli’de baskın yapılacağını gazete yazarları bile bilirken, bu konudaki bilgiler bütün “yetkililere” bildirilmişken siz nasıl bir önlem aldınız?

Size emanet edilen o çocukları ölümden kurtarmak, o baskını daha gerçekleşmeden durdurmak, baskını düzenleyenleri caydırmak için ne tür hazırlıklar yaptınız?

Bu soruya açıkça cevap vermeye sizin cesaretinizin yeteceğini sanmıyorum, onun için ben cevaplayayım.

Hiçbir önlem almadınız, hiçbir hazırlık yapmadınız.

Savunmasız bir yere, savunmasız bir şekilde kurduğunuz karakoldaki çocukları savunmasız bir şekilde bıraktınız.

Karakoldaki çocuklar, ellerinde yeterli imkân olmadığı için PKK’lıların civardaki evlere sızdıklarını bile zamanında fark edemediler.

Neden o çocukları korumadınız, neden baskın yapılacağını bile bile onları yetersiz silahlarıyla o dağın başında yalnızlığa terk ettiniz?

Neden baskın yiyen karakola “ambulans” bile geldiği halde “yardım edecek” kuvvetler gelmedi?

Nasıl oluyor da komutanızdaki ordu, bir ambulansın gittiği yere ulaşamıyor?

O çocukları “yağmur yağdığı” için koruyamadığınızı söylediniz, askerlik tarihinde bir komutan için bundan daha utanç verici bir açıklama olduğunu sanmıyorum.

Bu açıklamadan sonra o bölgedeki karakollarda bulunan çocukların “yağmur yağdığında” neler hissedeceğini, aklı eren biri size anlatsın.

Şimdi onu bunu suçlamayı bırakıp, sizi general yapan bu ülkeye anlatın, neden bir “kaos planının” parçası olan saldırıları önleyecek tedbirler almadınız, neden o karakoldaki çocukları yetersiz silahlarla, yetersiz imkânlarla orada bıraktınız, neden o çocukların yardımına ambulanstan bile sonra gittiniz.

Bütün bu olaya baktığınızda “ihaneti” nerede görüyorsunuz gerçekten siz; bunları yazanlarda mı, o çocukları korumayanlarda mı?

Siz, yapayalnız bıraktığınız, savunmasız koduğunuz, yardım göndermediğiniz, arkadaşları için yiğitçe ölen o çavuşun ve diğerlerinin ailelerine ne diyeceksiniz?

Öldü o çocuklar.

Söyleyin bize general, kimin yüzünden öldüler, hangi “hainliğe” kurban gittiler...

alem - 20/5/2010 Saat 09:57

Gandi ye Tebrikler, CHP Lideri Kılıçdaroğlu na Sorular



Bugünlerde Türkiye de herkes Kemal Kılıçdaroğlu adıyla meşgul. Temiz, dürüst ve açık siyasetin temsilcisi "Gandi Kemal" şimdiden tüm siyasi dengeleri altüst etmiş durumda. "CHP Politbürosu" için ölüm çanları çalıyor. Tüm siyasi aktörler "memur Kemal" karşısında bir şeyler söylemede.

1994

Sene 1994. Dersim köyleri ateş içinde. Evler gözler önünde yakılmada. İlçelerde prefabriklere sığınanlar, büyük şehirlerin varoşlarına gidenler. Murat Karayalçın adlı bir başbakan yardımcısı "dumanların en çok tüttüğü" bölge olan Ovacık a giremiyor. S(C)HP iktidarda, ama sözü bir özel time bile hükümsüz.

Mazlum Mansuroğlu

Tarih yaprakları 15 Ağustos 1996. Dersim merkez Teşnik Köyü. Mazlum Mansuroğlu adlı 24 yaşındaki bir gence Emniyet Özel Harekat timlerince işkence yapılmakta; ardından kurşun.

Mazlum, Seyitlerden. Ocak sahibi. Pir. Cesedi şehirde "terörist" diye teşhir edilir. Bu satırların yazarının babası "CHP üyesi kimlik kartını" çıkarır atar. Bir daha da taşımaz. Mazlum un ana-babası sadece CHP ye değil, hayata da küser.

2009

Mecliste bitmeyen tartışmalar ve kayıkçı dövüşü. İslamcı parti "Kürt açılımı" diyor. CHP "sonsuz başkanı" Baykal, Tayyip e "hadi önce Türk olduğunu söyle" diyor; "muhalefet" yapıyor. Hengamede "pandoranın kutusu" açılır.

Onur Öymen adlı bir diplomat adam (yine CHP li) "1938 de Dersim de analar ağlamadı mı?" der. Kıyamet kopar. 1938 katliamında "ölü ana-baba-kardeşlerinin altından sağ çıkanlar" öfkelenir. Gözyaşı, öfke, şaşkınlık. Aleviler yürür. Seyid Rıza fotoğrafları elde. CHP binalarının önü ana-baba günü. Sloganlar, çağrılar ve protestolar.

Dersim merkezde tüm CHP li belediye başkanları istifada. Gandi Kemal Tunceli de Onur a "istifa et" der. Ankara ya döner. Dili bağlanır. Siyaset.

2010 Ankara

Baykal bir kasette. Ona yapılsa bile yöntem adice. Herkesin gözü onda. "Gandi Kemal" bir-iki "aday olmam" der. Ama sular ısındı bile. Değişimi kimse durduramaz. Bir-iki gün içinde milletvekilleri ve il başkanları "Gandi" der. Yolu yok. CHP nin başında bir Alevi olacak!

2010 Mayısı Dersim

Amerikalılar "we can" demişlerdi. Dersimliler şaşkın, umutsuz, cesur ve temkinli. Yüzyıllardır Mehdi yi bekliyorlar, "Mehdi gelecek, bizi kurtaracak". Şimdilerde Mehdileri Gandi Kemal gibi. Mustafa Kemal in koltuğuna bir Alevi, hem de Kızılbaş Dersimli oturacak! Buna inanmıyorlar. "Baykal da oyun çok". Kurban kesenler, dua edenler, mum yakanlar, adak adayanlar, "Alevi Vali yok, CHP yi Alevilere vermezler" diyenler, "Dersimli hem de Pir geleneğinden" diyenler, "CHP yi ancak hemşerimiz diriltir" lafları ve daha pek çok şey.

Gandi ye Dersim den Sorular

Kemal beyin dürüstlüğü açık. Türban, ordu-millet-irtica demeyen dili de bilinmekte. Yoksulluk, işsizlik, açlık, sömürü, TEKEL işçileri, özelleştirme, Kürt sorunu, Ermeni katliamı, Alevi-Kızılbaş sorunu, geleceğe endişe ve işsizlik korkusuyla bakan milyonlarca genç bir realite. Gandi tüm bu devasa meselelerde ne yapacak?

1938 felaketinde ailesini kurşun ve sürgünlere veren Nazmiyeli Karabulut ailesinin oğlu Kemal Kılıçdaroğlu, Dersimlilere ne söyleyecek? Devlet adına -hadi devlet değil!-, CHP adına bir özür dileyecek mi? Ruhsuz ve buzdan adam Öymen CHP vitrininde bir ad olacak mı?

Yıllarca "Ben Elazığlıyım", "Ben Erzincanlıyım" diyen Dersimliler "Ben Dersimliyim" diyebilecek mi? Ana dilleri olan Zazaca ve Kürtçe de isterlerse eğitim alabilecekler mi? Cemlerini-cemaatlerini "devlet korkusu" olmadan yapacaklar mı?

Yüzyıllardır "Biz de İslamız, biz de Müslümanız" diyen Kızılbaşlar "Biz Kızılbaşız" diyerek dolaşabilecek mi?

"Tuncelili", "Kızılbaş" diye -üstelik mahkeme kararına rağmen- hakim yapılmayan Tuncelili Mahir in derdine deva bulacak mı? Ordudaki, emniyetteki, bürokrasideki Alevi karşıtlarını terbiye edecek mi?

72 yıldır kaybettiği kardeşleri Beser ve Elif i arayan Sultan Kulualp için çaba harcayacak ve ömrünün son demlerini yaşayan bu kadının yarasını sağaltacak mı?

Bu satırların yazarı bir sosyalist. Onun gözü, güler yüzlü, çok sesli, çok renkli ve dahası insani bir sosyalizmde. Ama namuslu ve ciddi bir sosyal demokrasiye de saygı duymakta. Yazarın babası kimlik kartını yeniden cebine koyacak mı?

Gandi ye Kolay Gelsin! Yolu açık olsun! Xızır Yardımcısı Olsun! (bianet)

hüseyin aygün

simge - 21/7/2010 Saat 09:12

Savaş ve gerçek

Uzun süren savaşlarda gerçekleri bulmak çok zorlaşır.

Gazeteler ve televizyonlar “gerçekleri” aramaktan ve göstermekten vazgeçer, “düşmanı” hırpalayacak, “dostu” sevindirecek haberleri tercih ederler.

Kürt gerillaların cenazelerine, vicdana, hukuka ve dine hiç uymayan biçimde saygısızca ve insafsızca davranıldığında, bunun kendisine haber verilmesine saygısızca tepki gösteren Başbakan’ı eleştiren satırlara “tipik” Türk gazetelerinde pek rastlamazsınız
Ahmet Altan.

Onlar, kendilerini savaşın rüzgârına öylesine kaptırmışlardır ki “ölülere saygı gösterilmesi” gerektiğini bile unutmuşlardır.

Bir insan öldüğünde “savaş” biter.

O ölünün ailesine teslim edilmesi ve sonsuz yolculuğuna usulünce uğurlanması gerekir.

Böyle yapılmadığı yolunda bir iddia başbakanın önüne gelirse, başbakan bunu araştırmakla yükümlüdür, bu iddiayı önüne getirene kızmakla değil.

Ama bizim başbakan öyle yapmadı.

Cenaze namazında “düşmanlıkların” bitirildiğini, bu hayata ait bütün hesapların kapatıldığını, “helalleşildiğini” ve “gidenin” hep bir ağızdan “iyi bilirdik” diye yolcu edildiğini hiç hatırlamadan, “onlar da bizimkilere yapıyorlar” türünden izansız bir tepkiyle meseleye sırtını döndü.

Hâlbuki bunu araştırmak, ölülere saygı gösterilmesini sağlamak onun göreviydi.

Bunu, hiç kimseye değilse, onların ailelerine borçluydu.

Evladını itikadına uygun biçimde gömmenin bir babanın elindeki son teselli olduğunu aklına bile getirmedi.

Yaptığı utanılacak bir işti ve Türk medyası bunu eleştirmedi.

Türk medyası da “düşmanlığı” ölüm noktasında bitirmek gerektiğini düşünmedi.

Üstelik de “ölülere saygısızca davranıldığı” iddiasını da gözlerden sakladı.

Biz “ölülerle savaşmayın” manşetini attığımızda onu da görmezden geldi.

Kürt medyası tam tersine gerilla cenazelerine sahip çıktı, ölülere yapılan saygısızlığı anlattı, bunu kınadı.

Doğrusu buydu.

Ama gerilla cenazeleri hakkında “hakkaniyetle” davranan Kürt medyası da Reşadiye baskınıyla ilgili tek satır eleştiri yazmadı.

“Tam barış aranırken bu baskın da nereden çıktı” demedi.

Kürtler kendi aralarında bile Reşadiye baskınıyla ilgili eleştirilerini ve kuşkularını dile getirirken, bu eleştirilerle kuşkular “merkez” Kürt medyasına hiç yansımadı.

Gerçekleri Kürt medyası da aramadı.

Görüyoruz ki iki “medya” da kendilerini savaşın bir parçası haline getirmiş, “gerçeklerle” uğraşmaktan vazgeçmiş, kendi “taraflarının” propagandasına kuvvet vermiş.

Diyelim ki bu da anlaşılabilir bir şey.

Bir savaş var ve “medyalar” da kendilerini bu savaşın tarafı olarak görüyor.

Peki.

Doğru bir gazetecilik türü değil ama dünyada bu tür gazeteciliğin de çok örnekleri var.

Bunu böyle kabul edelim ve iki tarafın da haberlerinde ve eleştirilerinde tarafgir olmasını savaşın parçası sayalım.

O zaman bu “iki” medyanın birbirine hiç benzemeyen yaklaşımlar göstermesi gerekiyor, değil mi?

Birinin sakladığını öbürünün açığa çıkarması, birinin eleştirdiğini öbürünün savunması icap ediyor, değil mi?

Ya, bu birbirine karşıt iki medya bazen ortak tavır alıyorsa, ona ne diyeceğiz?

İşte benim için şaşırtıcı ve kuşkulu olan, Türk ve Kürt medyasının zaman zaman ortaya çıkan ortak tavırları.

Bugün Türk “merkez” medyasını okuyan bir Türk’le, Kürt “merkez” medyasını okuyan bir Kürt’ün ortak noktası nedir biliyor musunuz?

O Kürt de, o Türk de Dağlıca baskınının içyüzünü, Aktütün baskınında neler olduğunu, bir üsteğmenin “PKK birliklerini” korumak için bir Heron uçağının vurulmasını istediğini bilmez.

Bu iki “düşman” medya, her ne hikmetse bu olayları elbirliğiyle saklar, bu “gerçekleri” ortaya çıkaranları elbirliğiyle eleştirirler.

Niye?

Neden aynı olayları saklıyorlar?

Neden “PKK birliğini” korumaya çalışan üsteğmenden ikisi de söz etmiyor?

Neden ikisi de bu “gerçeğin” ortaya çıkarılmasını “kendisine karşı bir düşmanlık” olarak algılıyor?

Neden savaşın içindeki bazı “gerçekleri” saklamakta “ortak” bir çıkar görüyorlar?

Bu, kirli ve ahlaksız bir savaş.

Bir ülkenin içinde, o ülkenin vatandaşları arasında yirmi beş yıl süren savaş bütün ülkeyi kirletir.

Savaşa tapınıp, barışı lanetleyenler çoğalır, birbirlerine olan düşmanlıktan daha güçlü bir düşmanlığı “barış isteyenlere” beslerler.

Barışın yolu “gerçekten” geçiyor, savaş ise yalanla besleniyor.

Barış isteyen herkes “gerçeği” aramalı bence, gerçeği bulduğumuzda barışı da buluruz çünkü.



Ahmet Altan

simge - 21/7/2010 Saat 09:16

Güçlü PKK güçlü ordu demek


Uzağa gitmeden; yakın tarih için söylemek gerekirse, gerçekte ne olup bittiği hakkında çok sınırlı bilgiye sahip olduğumuzu kabul edelim. Nüfusun büyük bir kısmı bu ülkede son 30 yıldır Kürt sorunu etrafında olup bitenler hakkında doğru bilgilere sahip değil. Sahip olduğu bilgilerin çoğu eksik, parça parça, genel veya tümden gerçek dışıdır.

Büyük bir iç savaş yaşadık. Bu savaş bir kaç yılda olup bitmedi. Zamana yayıldı ve onbinlerce insanın yaşamına mâloldu. Binlerce yerleşim yeri zorla boşaltıldı. Büyük bir göç yaşandı. Gözaltılar, tutuklamalar cabası...

Ama bu savaş nedense bir türlü nihayetlenmedi.

Sorunun zorluğu ve karmaşıklığının buna neden olduğunu ileri sürebiliriz.

Ama, bu zorluğu ve karmaşıklığı yaratan müdahaleler hakkında bir fikrimiz yoktur.

Ergenekon soruşturmasıyla anlamaya başladık ki, yakın geçmişte yaşadığımız hiçbir olay göründüğü gibi değil.

Kürt sorunu gerçek elbette ki ama bu gerçekliği yeniden üreten, besleyen, karmaşık bir yumağa dönüştüren nedenler hiç de masum değil.

Bu sorunun varlığı canlı tutularak statüko korunuyor, iktidar kontrol altına alınabiliyor.

2003-2004 darbecilerinin Kıbrıs sorununu kilitleme, Yunanistan’la Türkiye arasındaki ilişkileri germe taktiği, sanırım Kürt savaşı için de staj niteliğinde olmuştur.

Son günlerde bir üsteğmen, yarbay ve tuğgeneral arasında geçen ve yargıya taşınan telefon görüşmeleri, Kürt savaşının bir türlü sonuçlanmamasını da açıklamaya yetiyor bence.

“Ya koordinatını değiştirin ya da Heron’u düşürün” diyen askerlerin bunları konuşurken amaçları neydi acaba?

Askerî bürokrasi içindeki örgütlü bir grup, PKK varlığına gereksinim duyuyor. PKK’nın etkin ve güçlü olması bu grubun iktidarını besliyor, güçlendiriyor.

Ama sanıldığı gibi yapay bir gerçekten bahsetmiyorum.

Her şey hayatın olağan akışına uygun gerçekleşiyor.

Yapay hiçbir şey yok.

Gerçek silahlarla oynanıyor bu oyun.

PKK silahları konuşturacaksa, tetiğe uzanan ele gerçek nedenler sunuluyor.

Uğur Kaymaz, Ceylan, Diren örneğinde olduğu gibi çocuklara kastediliyor.

Gerilla cenazeleri paramparça edilerek ailelerine teslim ediliyor.

Silaha sarılanlara nedense hep dört dörtlük ‘gerçek’ bir neden veriliyor.

Belediye başkanları köleler gibi kelepçelenip içeri tıkılıyor.

Mahmur’dan gelenler, çok konuştular, dönem değişti diye hapse gönderiliyor.

Siyaset zemini dinamitlenerek PKK’ya yol sonuna kadar açılıyor.

PKK, Reşadiye’yi gerçekleştirmek ve savunmak için, arkasına bu türden ‘gerçek nedenler’ almak zorunda.

PKK’yı güçlü göstermek bu oyunun bir parçası.

PKK güçlü olacak ki, karşısındaki askerî bürokrasi de güçlü ve etkin olsun.

Güçlü PKK, güçlü ordu demek.

Askerî bürokrasi Kürt sorununu çözmeye direnir, askerî seçenekte ısrar eder; Manisa’da olduğu gibi bir polis gizlice bir Kürt gencini nişan alarak öldürür. PKK, çıkarılan bu ‘güzel’ pasa silahla karşılık verir; bastıran askerî bürokrasi siyasetçileri ikna ederek siyaseti oyun dışına çıkarır. Bu oyunun dışında kalan siyasetçiler de ülkenin kontrolünü kaybeder.

Dağlıca ve Aktütün baskınları Türkiye’yi Kuzey Irak’a sokmanın bir parçasıydı (Siyasetçiler bu oyuna gelmedi, en azından o dönem için).

PKK gerçekten bu karakolları bastı. Baskının şakası yoktu. Onlarca asker öldü ve kaçırıldı.

Örgüt bu saldırıların şerefine şarkı bile yaptı “Oramar” adıyla.

Ama Dağlıca ve Aktütün belgeleri gösterdi ki, bu saldırılarda “şike” vardı.

Örgütü, örgütün yıkım ve öldürme gücünü küçümsediğimi düşünmesin tabii kimse.

Ancak, “Karakol bastım, bu kadar çok adam öldürdüm”le övünmek ilkel kabilelere özgü bir davranış. Siyasi bir yanı yok.

Bu baskınlara yol veren stratejik akıl, kuşkusuz daha büyük amaçların peşinde. Baskını yapanların da, buna yol verenlerin de öldürülen insanları umursamadığı ortada.

Barış isteyenler şunu anladı: Her iki taraf da birbirini besleyerek sonsuza kadar varlıklarını korumak istiyorlar. Buna dur demek lazım.



Kurtuluş Tayiz

alem - 28/7/2010 Saat 12:16

Munzur Festivali "Sizin" Dışınızda Herkesin!


2002 yılında hapisten çıkar çıkmaz Munzur festifalinin yolunu tuttum. Şimdilerde kanserle boğuşan bir ablam vardı o şehirde. Giriş katı bir evde oturuyordu ve fakirlik içinde iki çocuğunu okutmaya çalışıyordu. Üzüldüğümü görünce eski evlerinin kaldırım hizasından iki metre yerin altında olduğunu söleyledi.

Neyse festival günleri yaklaştığında, boyunlarına astıkları çeşit çeşit fotograf makineleri, giydikleri marka marka elbiseleri, lüks yancı memleket plakalı, yerli arabaları ile insanlar şehirde görünmeye başladı. Festival yaklaşıncaya kadar, yeğenimle çıkıp dolaşırken, baktım şehir ne kadar kalabalıklaşıyor, bu insanlar ne kadar artıyorsa, bizimkisi bir o kadar eve kapanıyor. Festival başladı başlamaz da eve kapanıp çıkmaz oldu. Söylediği tek şey, Dayı ben zaten dışarı çıkmayı sevmiyorum, oldu. Yek başa çıkıp geziyorum.

Günün erken saatlerinde, bir anne kız arasında yaşanan bir kavgaya tanık oluncaya kadar da uyanamadım, onun neden dışarı çıkmak istemediğine.
Sabah kalkıp Ovacık yoluna doğru yürümeye başladım, ancak sonra yönümü yukarı mahalelere çevirdim. Bir caddenin kenarına oturup aşağılara, şehrin içinden akan, Dersimlinin hayalini süsleyen Munzur nehrini izlemeye koyuldum. Baktım başına leçek sarmış, üzerinde eski bir şalvar olan kadın kızıyla kavga ediyor. Kadın dışarı çıktı bağırdı, siyah tencere gibi bir şey alıp içeri gitti, her şey gözümün önünde cereyan ediyordu. İçeri giden kadın, bir süre sonra yeniden dışarı çıktı, bağırdı, söylendi, anam, yok, vardı da ben veremedim mi? yok! utandım, bir kavgaya tanık olduğum için, ancak o esnada kadın da beni yeni fark etmiş gibi hışımla bana doğru yöneldi, kardeşim festivalinizi gidin başka yerde yapın, töbe töbe.. şu an hatırlamadığım başka şeyler de söyledi. Baktım olacak gibi değil, Ana ben ablamı ziyarete geldim, dedim. Hapisten daha bir ay önce çıktığımı açıklamaya çalıştım. Duydu mu bilemiyorum, içeri gitti ve o geleceği yerde, ağlamaktan gözleri kızarmış kızı kapının önüne çıktı. Başını kaldırıp dik dik bana baktı, sanki uzun yıllardır bekledikleri bir misafirileri gelmiş gibi, gözlerini kısarak süzdü beni. Çok güzel bir kızdı. (belki bugün bu satırları o dahi okuyar olabilir...)

Sonra başındaki leçek yazmasını düzeltmiş halde anne geldi.
Sorması gereken soruymuş gibi, nereli olduğumu sordu. Söyledim. Kimlerden olduğuma kadar vardırdı sorularını. Hapiste bir oğlu varmış. İsmini sordum, Yozgat tayken aynı koğuşta kalmıştık. İsmini yazmayayım, ama hiç ziyaretçisi gelmezdi, benim de yoktu ya... ama onun hiç ziyaretçisi yoktu ve o ziyarete gelmeyenlerin kapısına gelmiştim ben.
Kadın toprak yolu çıkıp yanıma geldi, elleri titriyordu. Bir çocuğun kolundan tutar gibi beni tutup evine götürdü. Köy yatakları ve bir yerlerden bulduğu çok belli olan, bir makatları vardı, bir duvarda hz. Ali resminin, hemen yanında bıyıkları kulak altlarına kadar bir koç boynuzu gibi uzanan, aile büyüklerinden birine ait olduğu belli olan bir fotograf. Fotoğrafın çerçeverelerine sıkıştırılmış başka vesikalık fotoğraflar. Sabahın köründe bir tanrı misafiri kapılarını çalmış da, ne yapacağını bilemez bir halde, koşuşturdu anne kız. Sonra evin yoksulluğundan utanmış gibi, bir kürsü alıp kapının önüne çıkardılar beni.

Derdini anlattı, oğullardan biri hapisteydi, biri dağda, küçük oğlan balici çocuklara takılıyormuş, eve hiç uğramazmış. Benden istediği asıl şey, gidip o çocuğun kulağından çekmemmiş. Inanmazsınız gidip buldum o çocuğu, annesinin beni yolladığını söylemedim, hapisteki ağabeyinden selam getirdiğim hikayesini uydurdum.

Kızla annenin kavgasının nedeni, kızın giyecek elbisesinin olmamasıydı, anne bir pantolon almış komşunun kızından, ama giymek istemiyor. Ayakkabısı kara lastikti, anne gösterdi, arkası yırtılmış, kara bir lastik.

ben iki oğlumu verdim bu dövrümünüze (devrim), dedi, iki tarafa da verdim, parti baksın bana, neler söylemedi ki. Bir ineği varmış, elde olan tek varlığı oymuş, ama bu meret festival gelir gelmez, evin kızı dışarı çıkmıyor, başkasının elbisesini giymek istemiyor, bu ineğe gidip meşe yaprağı getirecek biri lazımdı.
Büyük bir hüzünle ayrıldım oturduğum o evin önünden. Hozat a gittim, Ovacık, Nazimiye, her evin perdelerinin arkasından, üstüme dikilmiş, genç kızlar, erkeklerin gözlerini hissettim. Kapı aralıklarından, bakan üst başları perişan çocuklar, parmaklarını ağızlarına koymuş emiyorlardı ve mağazalardan yeni alınmış, kendilerini çeken fotograf makinelerine, kameralara, belki bir zamanlar kendileri gibi kara lasit dahi bulamayan, ama kendilerini, Charlie Chaplin in yoksulluğu anlatan o meşhur filmini, izler gibi izliyorlardı.

Festival keyfinizi kaçırmak istemem, biliyorum, yoksulluğu, sefaleti dile getirmek, festivalde kimlerin yer alacağı, hangi sanatçının ne zaman çıkacağı kadar önemli değil. Biliyorum, sizler bir özlemi gidermek için gidiyorsunuz oralara, bir politik gündeminiz, taraftarı olduğunuz siyasi partiniz, grubunuz var...

Şu Zürich şehrinin yabancılar parlamentosuna düzenli katılırım, her toplantıda en büyük zamanı kent yoksulları ile ilgili gündem alır. Belediye, hazırladığı projeleri uzun uzun anlatır, onların hane sorununu, iş sorununu ve çocukların eğitim meselelerini... dinleriz.

Sorarım sizlere, bu festivallere katılanlara, yoksullara dair hiç bir soru sorar mısınız? Ama haklısınız, siz oraya taraftarı olduğunuz politik grubun, kişinin konserini dinlemeye gidiyorsunuz. Zaman başka bir bir zaman, yoksul utanmalı, perdelerini sıkı sıkıya kapatmalı, balici çocuklar kentin, festivalin huzurunu bozuyor diye söylenmeli...

Ah yoksulluğumuz, ölüm dışında para etmeyen o berbat utancımız. Ne zaman ki, o utanç bu festivallerin baş gündemi oldu, bilin ki o zaman çok yol almış insanlığımız.
Daha büyük, görkemli festivaller geçirmeniz dileğiyle.

Ricam o memleketin yoksullarını da aranıza almanızdır. Balici çocukları konuk etmeli, esnafın kızdığı, bizlerin utandığı, ailelerin azarladığı o çocukları ve elbet o yoksul insanları, hani Ovacık a giderken yol kenarında dizilen, vardığınız her ziyarete sizden önce varan, el açıp dilenen yaşlı insanları...

Aman pankartları yükseklerde, idollerimizin, tapındığımız politik önderlerimizin sembollerini yükseklerde tutalım da, gerisi lafı güzaf...

İyi de, bu yer yüzünün yoksulları hep böyle seyirlik mi dersiniz. Haklısınız, bu zaten onların festivali değil ki... onlar dışında herkesin... bir onların değil...

26 Temmuz 2010, Zürich Haydar Karataş (perperig-e soe - gece kelebegi. yazarı)

simge - 11/8/2010 Saat 10:25

Kürt meselesi Kürtlerle çözülür

ORAL
ÇALIŞLAR




Yıl 1991. Aylardan temmuzun 5’i. Diyarbakır HEP İl Başkanı, yörenin en etkili isimlerinden Vedat Aydın’ın evinin kapısı gece 23.45’te çalınır. Gelenler JİTEM elemanlarıdır. Onu alıp götürürler. Vedat Aydın’ın işkence edilmiş cesedi iki gün sonra Elazığ’ın Maden ilçesi yakınlarında bulunur.
Cinayetin nasıl gerçekleştiğini itirafçı Abdülkadir Aygan bütün ayrıntılarıyla anlatır.
O dönem yörede görevli olan Emniyet Müdürü Hanefi Avcı da bu cinayetlerin nasıl işlendiğini mahkemedeki ifadesinde şöyle dile getirir: “Bölgede JİTEM adına yasadışı olarak öldürme, kaçırma gibi bir kısım faaliyetlerin, bu işleri yapan kişilerin üstlerinin denetimi ve bilgisi dahilinde olmadan işlenmesi söz konusu olamaz... Bu kişiler eylemleri sonrası korunup kollandığına göre eylemlerden üstlerinin bilgisi olduğu sonucunu çıkarmak mümkündür. Bölgede birçok güvenlik görevlisi tarafından söz konusu davranış tarzları, kabul gören bir davranış tarzıydı.”
JİTEM kurucusu ve üyeleri olan Arif Doğan, Cem Ersever, Aytekin Özer’le tanıştırıldığını anlatan Avcı, JİTEM kurulduktan sonra başlayan PKK karşıtı eylemlerin JİTEM tarafından yapıldığı kanaatine vardıklarını anlatır. Avcı, varlığı uzun süre devlet tarafından kabul edilmeyen JİTEM’in varlığını şöyle tarif eder:
“Diyarbakır Asayiş Kolordu Komutanlığı içerisinde ve Diyarbakır Alay Komutanlığı içerisinde tahsis edilen yerlerde JİTEM levhaları bulunmaktaydı. Bu şahıslar ilde yapılan asayiş değerlendirmelerine JİTEM komutanlığı görevlileri sıfatıyla katılmaktaydılar.”
Veli Küçük’ün Jandarma Genel Komutanlığı’nda karargâhta olduğunu ve JİTEM’in ona bağlı olarak bölge ve Diyarbakır’da teşkilatlandırıldığını duyduğunu söyleyen Avcı, “Korgeneral Hikmet Köksal Diyarbakır Asayiş Kolordu Komutanıyken tüm birlikler ona bağlı olduğu gibi JİTEM de ona bağlıydı” der.
Yıllar sonra, bir TV programında emekli Koramiral Atilla Kıyat da, o yıllarda işlenmiş faili meçhul cinayetlerin bir devlet politikası olduğuna ilişkin bir değerlendirmede bulundu.
Vedat Aydın’ın öldürülmesinin üzerinden 19 yıl geçti. 7 Temmuz’da Diyarbakır’daki cenazesine
100 bin kişi katıldı. Devlet güçleri bu topluluğun üzerine de ateş açtılar ve çok sayıda insan yaşamını yitirdi.
Vedat Aydın cinayeti bölgedeki aydınlara yönelik örgütlü cinayetlerin ne ilkiydi, ne de sonu oldu.
***
Kürtler, yörede ‘Kürt sorunu’nu böyle yaşadılar.
Devlet yörenin insanlarına ‘ya benim adamım olursun, muhalifleri yok etmeme yardım edersin, ya da ben seni yok ederim’ diyerek sorunu çözebileceğini sandı. Binlerce insanımızı yitirdik. En fazla da Kürtlerin ocakları söndü. Bir aileden çok sayıda insan gözler önünde kaçırılıp kurşuna dizildiler.
Bunlar bu ülkenin yakın tarihi. ‘Ne oldu da Kürtler böyle davranıyorlar?’ diye soranlara bunları anlatmak gerektiğine inanıyorum.
Önceki gün hükümet toplantısının ardından Cemil Çiçek’i dinledim. Sınırı koruması düşünülen
‘özel ordu’yu anlatıyordu, Kürtlerin özerklik talebine karşı ‘görev savcıların’ diyordu.
Diyarbakır Vedat Aydın’ın kenti.
Diyarbakır’da Kürt müziğine büyük katkıları olan Ermeni sanatçı Aram Tigran ölümünün birinci yıldönümünde on binlerce kişinin katılımıyla anıldı. Diyarbakır’da Demokratik Toplum Kongresi
toplandı. Diyarbakır’da Barış ve Demokrasi Partisi eşbaşkanları DTK’nın ardından ‘barışa şans verilmesi’ çağrısında bulundular. Devletten ve PKK’dan ellerin tetikten çekilmesini istediler.
***
Sınıra özel ordu kurularak bu işin çözüleceğini iddia edecek kimse var mı? Bu sorun sınır ötesinde değil ki. Bunu anlatmaktan dilimizde tüy bitti. Bu sorun, bir gece yarısı Diyarbakır’daki evinden alınıp kurşuna dizilen Vedat Aydın’ın katillerinin devletten emir aldıkları gerçeğinin kabulüyle çözülmeye başlayabilir.
Devlet, Kürtlerden özür dileyecek, Vedat Aydın’ın, Musa Anter’in ailesinden özür dileyecek.
Sonra da bu sorunu onlarla çözebileceğine inanacak.
Ne Obama, ne Barzani ne de Talabani bu sorunun çözümü için asıl adresler olamaz.
AK Parti hükümeti, askeri hegemonyayı aşmak konusunda önemli bir başarı sağladı. Bu sorunun çözümündeki en önemli engellerden birisinin temsilcisi olan ‘askeri çözümcüler’ bir ölçüde etkilerini yitirdiler.
AK Parti hükümeti, Kürt gerçeğiyle cesaretle yüzleşmeli. Kürtlerin neler istediğini öğrenmek için bu konuya daha özenle yaklaşmalı. BDP Kürt kimliği hareketinin yasal alandaki en etkili temsilcilerinden birisi. Meclis’te grubu bulunuyor.
Çözüm için ilk adresi orasıdır. Onlarla samimi olarak oturup konuşularak ilk adımlar atılabilir.
O adresi aşarak bir yere gitmek mümkün görünmüyor. Bunu der demez, şöyle bir iddia ortaya atılıyor:
“Onlar Kandil’i ve İmralı’yı muhatap gösteriyorlar, kendilerini yetkili görmüyorlar.”
Bu doğru bir iddia değil. BDP’liler, silahların susturulması ve PKK’nın dağdan indirilmesi konusunda asıl adresin kendileri olmadığını söylüyorlar. Bu konuda Öcalan’ın da önemine dikkat çekiyorlar.
BDP’liler dağdan inmelerine aracılık edebileceklerini de dile getiriyorlar. Kürt sorunu konusunda atılacak bütün yasal adımlar için ise, her şeyi konuşmaya hazır olduklarını, taleplerini alt alta sıralayarak her platformda açıklamaktan geri durmuyorlar.
***
Kürt sorunu öncelikli olarak bir askeri sorun değildir. Artık hiç değildir. Bu bir sosyal sorundur,
siyasi sorundur, toplumsal sorundur. Öyle bakarak çözüm üretilebilir.
Tabii ki silahların patladığı, insanların öldüğü koşullarda ‘askeri yanı’ da inkâr edilemez. Ancak askeri konuda çözüm üretebilmek için bile, konunun asıl olarak bir kimlik sorunu olduğunun tereddüde yer bırakmadan kabul edilmesi gerekiyor.
Kürt sorunu, Kürtlerle çözülür...

Yorgun Isik - 31/8/2010 Saat 04:18

Devlete karşı işlenmiş suçlar diye bir fasıl vardı bizim ceza yasasında.

Ama, “devletin işlediği suçlar” diye bir fasıl yoktu.

Çünkü “devletin işlediği suçları engellemek” gibi bir amaç yoktu.
Tam tersine.

Koramiral Kıyat’ın, HaberTürk televizyonunda açıkladığı gibi, “cinayetlerin işlenmesi için bizzat devletin zirvesi emir vermişti” bir zamanlar.

Güneydoğu’da görev yapan birçok subay ve polis de bu emirlere sorgusuz sualsiz uymuş, binlerce insan sokaklarda vurulup öldürülmüştü.

“Devlet için adam öldürmeye” başlayan subaylarla polisler kısa zamanda birer “mafya elemanına” dönüştüler.

Bir yandan “devlet adına” deyip canlarının istediklerini öldürüyorlar, bir yandan da “bak seni de öldürürüz” diyerek haraç topluyorlar, bir yandan da uyuşturucu kaçakçılığına bulaşıyorlardı.

Kısa zamanda Güneydoğu, Kürtler için bir cehenneme, Türk görevliler için de bir “suç cennetine” dönüştü.

Devlet, kendi eliyle Güneydoğu’da “ölüm mangalarının” dolaştığı, “uyuşturucu kartellerinin” kurulduğu bir Latin Amerika “cumhuriyeti” oluşturdu.

Kürt halkı uzun tarihinin en karanlık dönemlerinden birini yaşadı o dönemde.

Devlet ise toprağa gömülmüş bir ceset gibi çürümeye başladı.
Çürüme başladığı zaman çok hızlı yayılır.

Kaçınılmaz olarak yargı da bu çürümeden payını aldı.

Suçlular yakalanmıyor, eskaza yakalanırsa serbest bırakılıyordu.

Devletin ve yargının içindeki “dürüst” insanlar ise gidişattan fevkalade şikâyetçiydiler.

Jandarma Astsubay Hüseyin Oğuz, hayatını ortaya koyarak bu “suç çetelerinin” en beterlerinden biri olan Yüksekova Çetesi’ni ortaya
çıkardı.

Başında bir binbaşının bulunduğu çeteyle ilgili olarak, çete üyelerinden bir itirafçı da olup biten her şeyi anlattı.

Yüksekova Çetesi, on altı faili meçhul cinayetten sorumlu tutuluyordu.

Haraç, gasp, uyuşturucu, “yaptıkları” diğer işlerdi.

Yakalandılar.

Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde ağır cezalara çarptırıldılar.

Yargıtay, cezaları bozdu.

Aynı günlerde “çete reisi” olmaktan yirmi beş yıl hapse mahkûm edilmiş olan binbaşı emekliye ayrıldı ve ortadan kayboldu.

Sonra, dava o mahkemeden bu mahkemeye dolaştırıldı.

Sonunda da “zamanaşımına” uğratılarak sanıkları cezalardan kurtarıldı.

Dün, zamanaşımının son günüydü ve biz bu haberi manşet yaptık.

Bu davanın “asla zamanaşımına uğrayamayacağını” söyleyen hukukçular var ama görünen o ki “yüksek yargı” onların bu iddialarını ciddiye almıyor.

Yüksekova Çetesi davası, buna benzer birçok davanın en ünlülerinden biri ama tek çete ve tek suç değil.

Ortada öldürülmüş binlerce insan var.

MHP eski Başkan Yardımcısı Şevket Yahnici’nin Neşe Düzel’e yıllarca önce söylediği gibi “polis arabalarının eskortluğunda kaçırılmış” tonlarca uyuşturucu var.

Devleti, devlet görevlilerini ve “devlet için işlenmiş suçları” kutsal ve dokunulmaz gören bir yargı var.

Yargı, hesap sormadığında, “devlet için suç işlenebileceğine” inandığında suçu önlemek, insanların hayatını güvenceye almak mümkün değil.

Unutmayın ki Şemdinli’de “kitapçı bombalayan” astsubaylar hakkında iddianame hazırlayıp, bunların “emir komuta zinciri içinde” yapıldığını söyleyen genç savcıyı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, o zamanki Kara Kuvvetleri Komutanı’nın “emriyle” görevden men etti.

Aynı kurul, bugün de Ergenekon davasını soruşturan savcıları görevlerinden almaya uğraşıyor.

Böyle bir “yüksek yargıya” sahip olduğunuzda Yüksekova Çetesi’nin üyelerini nasıl yakalayıp mahkûm edecek, yeni çetelerin kurulmasını nasıl önleyecek, Şemdinli’de astsubayların kitapçı bombalayıp insanları havaya uçurmasını nasıl durduracaksınız?

12 eylülde yapılacak Anayasa referandumunun en önemli maddelerinden biri, Şemdinli savcısını görevinden atan, Ergenekon’u ve “faili meçhulleri” araştıran savcıları yerlerinden kaydırmaya uğraşan HSYK’nın yapısını değiştirmek.

O yapı değişmeden, “devletin suç işlemesini” engellemek çok zor gözüküyor.

Şimdi söyleyin, bu yapının devamını istiyor musunuz?

Yüksekova Çetesi’nin on altı insan öldürmüş üyelerinin ceza almadan kurtulmalarını istiyor musunuz?

Şemdinli’de olduğu gibi askerlerin rahatça insanları bombalamalarını istiyor musunuz?

İstemiyorsanız, Anayasa değişikliğine “evet” demeniz gerekiyor.
Ya da bu “değişikliğe” karşı çıkar ve Yüksekova Çetesi gibi çetelerin asla cezalanmayacağı bir yapıyı sürdürürsünüz.

ahmetaltan111@gmail.com

mustafa - 2/9/2010 Saat 13:19

İSTANBUL - Üç yıl önce yayına başlayan Taraf gazetesi TSK’dan en yoğun zulmü görmüş olan Kürt halkı tarafından ilk başlarda önemsenmişti. Ancak belli bir Kürt okuyucu kitlesine sahip olmasının akabinde yeni roller aldı ve Kürt hareketini hedef edindi. Referandumda BDP’nin ‘boykot’ kararına tahammül göstermeyen Taraf ‘’BDP'ye sayfalarında yer vermeme" kararı alarak kendini teşhir etmiş oldu.

Gazeteci ve medya eleştirmeni Ragıp Duran’a göre Kürt okuru kaybetmesiyle birlikte Taraf gazetesi hırçınlaştı. Gazetenin kendisine belge gönderenler tarafından çıkartıldığını söyleyen Duran, gazetenin künyesinde görünen yöneticilerce çıkarılmadığını belirtiyor. Duran’a göre gazeteyi çıkaran isim Ahmet Altan değil.

Taraf'ın ilk çıkış sürecinde belli bir Kürt okuyucu kitleye sahip olduğunu 'gözleriyle gördüğünü' anlatan Duran, şimdilerde ise bu tablonun kaybolduğu yönündeki gözlemlerini sunuyor. Duran’a göre ‘’Aslında Taraf'ın Kürt okurlarla ilgili denediği politikası bir AKP planıydı aynı zamanda. Hatta, çok karşı oldukları TSK'nin de bu biçimde planları mevcut’’diyor.

Gazetenin BDP'yi 'boykot' etme kararını ise Duran, 'beyaz Türk ideolojisi’yle açıklıyor. Duran, Taraf'la birlikte genel olarak Türk basınının da 'gazetecilik' yapamadığını ve bu hususun özellikle Kürtlere yönelik kullanılan haber dilinden de anlaşılabileceğini düşünüyor.

Taraf'ın 'gazeteciliğini', özellikle Kürtlere yönelik üstlendiği rolü ve BDP'ye yönelik ‘boykot’ tavrını gazeteci-yazar ve akademisyen Ragıp Duran ile konuştuk. Detaylı bir analiz sunan Duran'ın bize anlattıkları şöyle:

'TARAF'IN 'BOYKOT'U, İKTİDAR KÜSTAHLIĞIDIR'

"Taraf gazetesinin BDP için aldığı ‘boykot’ kararını doğru değerlendirmek için, ilkin tekniki ve mesleki olarak başlamak lazım. Şöyle ki; bir gazetenin genel yayın politikasını, Türkiye'deki uygulamada genel yayın yönetmenleri belirler. Bu yayın yönetmenlerinin çoğu zaman şahsi olarak hareket ettiklerini söylemek de mümkün.

Örneğin Ahmet Altan'ın söz konusu boykot kararıyla ilgili yazısında, 'yazı işleri kararıma karşı çıkmasına rağmen' şeklinde bir ibare vardı. Şimdi, belli ikna edici ve somut gerekçeler varsa, bir gazete belirli konularda kendi yayın politikasına uymadığı için belli yerlerden demeç almayabilir. Yani bu hakka sahiptir ama nasıl? Mesela ilk aklıma gelen, son 5-10 yıl içerisinde Fransa'da ırkçı Le Pen, Fransız Cumhuriyet Yasalarını da çiğneyerek ırkçılık propagandası yaptığı için, gazete ve televizyon yöneticileri bu adamı ekranlarına ve sayfalarına konuk yapmamışlardı. Buna rağmen, kamuoyunu bilgilendirmek adına bu kişiyle ilgili gelişmelere yer vermeyi sürdüreceklerini söylüyorlardı.

‘BEYAZ TÜRK İDEOLOJİSİ’

Taraf gazetesi eğer doğrudan BDP'ye yönelik bir tavır alıp engellemeler getiriyorsa, buna hiçbir hakları olmadığını bilmeliler. BDP'nin haber değeri taşıyan açıklamalarıyla okurlarınızı bilgilendirmek zorundasınız. Şuna da dikkat çekmeliyim; Ahmet Altan'ın açıklamasında beni en çok rahatsız eden şey, 'çocuk yaşındaki insanlardan azar işitmekten bıktım' ifadesiydi. Bu, beyaz Türk ideolojisinde, özellikle de sağcı ve büyük ölçüde liberal iktidara, dini cemaatlere sırtını dayamanın getirdiği iktidar küstahlığıdır. Bu beyaz Türk ideolojisi, Kürtleri güdülecek sürü, akılsız insanlar topluluğu ve onlara hükmetmeye çalışan, batıdan bildiğimiz oryantalist bir tutum şeklinde ortaya çıkıyor.

Gazetecilikte, fikri tartışmada yaşla başla ilgili konular gündeme gelemez. Üstelik Ahmet Altan'ın kastettiği Selahattin Demirtaş, sadece demokratik tepkisini kullanmış ve gazetenin bir hatasından ötürü, yayın yönetmeni olan Altan'ı eleştirmiştir, bu kadar. 'Çocuk yaşındaki insanlardan azar işitmekten bıktım' ifadesi tipik bir sağcı, liberal, oryantalist iktidar sahibinin söylemidir. Ayrıca Altan'ın karşısındaki bir çocuk değildir.

AKP ve yıllardır beyaz Türk dediğimiz, yani Türk egemen kesiminin liberal kısmı, eskiden de, Demokrat Parti veya Cumhuriyet kurulduğundan beri Kürt halkını kimi zaman oy deposu, kimi zaman kendi siyasetlerine taban oluşturacak bir kütle olarak gördüler. 'Kürtler cahildir, bir şey bilmezler, okuma yazma bilmezler' gibi iğrenç yaklaşımları Türk basınında çok okuduk. Faik Bulut bu konuyu çok irdelemişti. Bence bu konu hala son bulmuş değil. Başka biçimlerde kendisini gösteren bir yaklaşım bu.

Örneğin Taraf da bugün referandum ortamında, aslında AKP'nin sıkışmışlığına çare olarak Kürt seçmenleri de 'evet' oyuna çekmek için hamleler yaptı. Demirtaş'ın açıklamalarını çarpıtması da bunlara bir örnek.

‘HİÇBİR YAYIN YÖNETMENİ PATRONUNA HEDİYE İÇİN GAZETE HAZIRLAMAZ’

Taraf, BDP'nin açıklamalarına yer vermeyecekse, çok yanlış bir tutum içindedir. Fransa'daki örnekte, benzer tavrı sergileyen gazete gerekçesini açıklamıştı, ırkçılık söz konusuydu çünkü. Ancak tabii Demirtaş'ın ırkçılıkla uzaktan yakından ilgisi de yok. Zaten Taraf bırakın okuyucusunu, yazışlerini bile ikna edememiş bu kararıyla. Ayrıca Ahmet Altan BDP'yi boykot edeceklerini duyurduğu yazısında 'zaten iyi gazeteci değilim' demiş. Bunu açıklamasına gerek bile yoktu.

Gazetecilik açısından Taraf'la ilgili beni rahatsız eden bir başka şey de, şu: Taraf çıkarken bu gazetenin kurucusu, 'ben bu sıralar polisiye roman yazıyorum, katili bulana kadar gazetecilik yapacağım' şeklinde bir açıklama yapmıştı. Oysa gazetecilik, böyle, roman yazarken vakit geçirilmek için yapılacak bir iş değildir. Bu, hakaret gazeteciliğidir ve ayrıca aşağılamadır. Zaten çeşitli kesimlere yönelik Ahmet Altan çokça yapıyor bunu, şimdi de mesleğe yönelik yapmış oluyor. Yine aynı kişi, Taraf çıkacağı süreçte bir röportajında, 'çok iyi, şeker bir patronumuz var. Biz, patronumuza hediye olarak gazete hazırlıyoruz' demişti. Bu da sağcı, iktidar ve patron yanlısı bir bakış açısıdır. Hiçbir gazete bu amaçla hazırlanamaz. Gazetenin tanımı da niyeti de bellidir. Yıllardır dünya basın meselesini izlerim; hiçbir yayın yönetmeninin patronuna hediye için gazete hazırladığını görmedim!

'F TİPİ CEMAATLE İLGİLİ NEDEN HABER YAPMIYOR?'

Bu gazetenin görüldüğü gibi bir siyasi çizgide olması da keyfi bir şey değil. İlk başta, Taraf'ın ne yazık ki mali yanı şeffaf değil. Minimum matematik hatta aritmetikten anlayanlar 60 bin traj ilan eden, sayfalarını incelediğimizde alınan reklamları da hesaba katarsak, gazetenin, normal olarak dönmesi gerektiğin bilir. Oysa herkes biliyor ki Taraf, çalışanlarına emeklerinin karşılığını da vermiyor. Maaşlarını ödemiyor. Bir de bu gazetenin nerde basıldığı, internet sitesini hazırlayan kurumun başka nerelerde iş yaptığı da, internette yayımlanmıştı. Ben bu tür polisiye şeyleri çok ciddiye almıyorum ama siyasi olarak da bakarsak; 'Paşasının Başbakanı' hariç, bu gazetenin AKP'ye yönelik eleştirel bir tutum takındığını görmedim. Örneğin F tipi cemaatle ilgili hiçbir haber yayımlamamış olması, Taraf'ın bağımsız olmadığını şüphelerini de güçlendiriyor.

'BU GAZETE, BELGE GÖNDERENLER TARAFINDAN ÇIKARILIYOR'

Taraf'ın nerdeyse alametifarikası olan TSK'ye yönelik yayınlarıdır. Dağlıca operasyonu olsun, Heron olsun, haber ve bilgi düzeyinde TSK'nin antidemokratik, faşizan, Kürt ve genel olarak halk karşıtı, kendi yasalarını çiğneyen tutumlarını teşhir eden başarılı habercilik yaptılar. Ama ben burada da kuşkuluyum. Şu bakımdan kuşkuluyum; kısa zaman içerisinde gördük ki bunlar Taraf'taki esas olarak bir veya birden fazla muhabirin sağladığı habercilik başarısı değil. Zaten kendileri de sonradan itiraf etmek zorunda kaldılar. Birileri gazeteye bavulla bilgi gönderiyor, belge gönderiyor, bunlar da hızlı bir biçimde yayınlıyorlar.

Bir gazeteye olduğu gibi belge sızdırılması olumsuz bir şey değildir ama bakıldığı zaman bu bilgi ve belgelerin hep aynı kaynaktan ve hep aynı hedefe vuran olduğunu görüyoruz. O zaman ben bu gazetecilikten kuşkulanırım tabii. Çünkü Türkiye'de vurulacak tek yegane iktidar odağı askeri odak değildir. Siyasi odağı, iktisadi odakları eleştiriden muaf tutarsanız bu gazetecilik değildir; askeri odakla sorunu olanların sözcülüğüdür.

Teknik olarak da canımı sıkan bir şey var: Önemli bir istihbarat değil, ama şöyle ki bu bilgi sızdırıcılar bazen doğru olmayan bilgiler de sızdırıyorlar. Şöyle bir olay hatırlıyorum: Islak-kuru imza kahramanı Dursun Çiçek'in 10 Kasım günü Genelkurmay'da genelkurmay başkanı ve dört kuvvet komutanıyla yemek yediğine dair manşetten bir haber girmişti Taraf. Bu haber doğruysa vahim bir şeydi tabii. Bu kadar üst düzey yöneticilerin, hakkında soruşturma açılan albayla yemek yemelerinin siyasi bir anlamı olmalı. Genelkurmay bu haberi yalanladı, 'yok böyle bir şey' dedi. Taraf ise, 'yalanlıyorsunuz ama siz bekleyin, çıkacak' dedi. Haberi tekzip edilmiş gazetenin yapmaması gereken tek şey budur. Yanlış anlaşılmasın, ben bu konuyu biraz araştırdığım için somut örnek üzerinden gidiyorum. Böyle bir durumda haberiniz tekzip edildiği takdirde, elinizdeki bilgiyi, belgeyi yayınlarsınız ve haberinizin arkasında olduğunu gösterirsiniz. Dursun Çiçek'ten açıklama alırsınız mesela. 'Evet, öyle bir yemekteydik' şeklinde emeç alırsınız böylece de genelkurmaylığa yanıt vermiş olursunuz. Veya fotoğraf vs. yayımlarsınız. Ama bunları yapmak yerine, 'bekleyin göreceksiniz' diyor. Oysa 1 yıl geçti aradan. Gazetenin, hiçbir okuyucusunu bu kadar bekletme hakkı yoktur herhalde.

‘GAZETEYİ AHMET ALTAN ÇIKARTMIYOR’

Bu örneği şunun için verdim; Taraf'a bilgi ve belge sağlayan kaynağın herkes kim ve kimlerden oluştuğunu biliyor. Bu kaynağın Taraf'la bir bağımlılık işi içerisinde olduğu ortada. Benim bu konuda edindiğim bilgi şu; şimdi az çok orada gazetecilik refleksi olan arkadaşlarımız, kaynağa 'belgesi var mı' diye soruyorlar. Ama aldıkları yanıt, 'tamam siz yayımlayın, bir şey olursa biz göndereceğiz' oluyor. Bütün medyayı manipüle etmek isteyen güçler bu taktiği uygularlar. Ben buradan şu sonucu çıkarıyorum; Taraf'ı, Taraf'ın gözüken yöneticileri yönetmiyor, onlar çıkarmıyor bu gazeteyi. Bu gazeteyi, gazeteye bilgi ve belge sağlayan kaynak çıkarıyor, Ahmet Altan değil. Bu ise gazetecilik bağımsızlığına, editöryal bağımsızlık dediğimiz şeye aykırıdır.

Taraf gazetesi boykotu, AKP'nin anayasa değişikliğini desteklememenin sol vicdana sığmayacağını söylüyor. Sen bir kere solcu musun da sol adına konuşuyorsun yahu! Etyen Mahçupyan her gün sola küfrediyor bu gazetede. İşte Rasim Ozan Kütahyalı mıdır nedir, CHE'ye katil diyor ondan sonra kalkıp sol adına konuşuyorlar... Bunlar ahlak dışı şeyler. Herkes haddini bilmeli. Siz sol karşıtı, Kürt karşıtı yayın politikası izliyorsunuz sonra da Kürtler şöyle yapsın, sol vicdana sığar mı diye konuşuyorsunuz. Bence, Taraf gazetecilik vicdanına sığmayan bir anlayış içinde.

'TARAF'IN KÜRT POLİTİKASI, AKP VE TSK'NİN KÜRT POLİTİKASIDIR'

Yasemin Çongar'la gazete ilk çıktığında Diyarbakır'da ve daha başka bir iki yerdeki toplantılarda vs. birlikte olduk. Orada Kürt okur kitlesinin Taraf'tan ne kadar büyük bir beklenti içinde olduğunu gözlerimle gördüm açıkçası. Dolayısıyla, satış çizelgelerine baktığımızda gazetenin Kürt coğrafyasında prestiji vardı. Mutlaka gazetenin haberlerini tek tek inceleyip değerlendirmek doğru olacaktır ama ben sabah kalkar kalkmaz Taraf okuyan tiplerden olmadığım için tahlilim ayrıntılı olmayabilir.

Fakat genel kanım şu; Taraf, Kürt hareketiyle, Kürt dünyasıyla ilişkiler konusunda okurları bilgilendirmek yerine, yönlendirmeye yönelik bir politika içinde. Özellikle PKK'ye ilişkin haberlerinde bu görülebiliyor. Kürt okurlar da bunu zamanla gördü ve kendilerinin oyalanmasına izin vermediler. Taraf ise bunu anladığı anda içindeki gerici, sağcı, liberal, AKP yanlısı çizgisini daha da çekinmeksizin ortaya koymaya başladı. Aslında Taraf'ın Kürt okurlarla ilgili denediği politikası bir AKP planıydı aynı zamanda. Hatta, çok karşı oldukları TSK'nin de bu biçimde planları mevcut.

'KÜRTLERE 'EVET' DEDİRTMEK İÇİN MANEVRALAR YAPIYORLAR'

Türk basın tarihi siyasi ilişkiler ve temas noktasında çok iyi bir sicile sahip değil. Olumsuz anlamda kullanıyorum; resmen militan gibiler. Birçoğu AKP'nin aktivisti gibi, Taraf da bunlardan. Örneğin referandum açısından baktığımızda herkesin 'evet' demesini tahmin eden, bekleyen bir tutumları var ama kamuoyu araştırmaları bu beklentiyi yansıtmadığında ise, AKP'nin oy deposu olarak gördüğü Kürtleri 'evet'e ikna etmek için çeşitli manevralar yapıyorlar. BDP'nin açıklamalarını çarpıtmaları da bu anlamı taşıyabilir. Kürtleri bu yolla kandırabileceklerini sandılar.

Normalde gazetecilik, seçimlerde, referandumlarda hem teorik olarak hem de batı veya doğudaki olumlu örneklerinde görüldüğü üzere; yurttaşın tüm bilgi ve görüşlere sahip olarak, doğru karar vermesini sağlayacak şekilde yayın yapmaktır. Siz gazeteci olarak, köşe yazarı olarak mesela referandum için 'evet'i veya 'hayır'ı savunabilirsiniz, bu sizin ideolojik çizginizdir. Ama gazete, yayınlarında boykotçuları görmezden gelemez, bu gazetecilik olamaz. Gazetecilikte taraflıksız diye bir şey yoktur ama mevcut taraflara eşit uzaklıkta olmak vardır.

Fransa'da 5 yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılıyor. Fransa yarı başkanlıkla yönetildiği için cumhurbaşkanının kim olacağı çok önemli. Burada seçimler iki türlü yapılır, 15 gün veya 1 hafta arayla. Seçim bittikten sonra gazete oturur bir bilanço çıkarır; adaylara sayfamızda ne kadar yer verdik diye. Bu bilançolara baktığınızda en fazla yüzde 51 ve yüzde 49 gibi farklar görebilirsiniz. Yani mesela bu gazetelerden biri ortasol bir görüşte olduğu halde sağcı aday yokmuş gibi davranamaz.

Türkiye'de ise bu bilançoları çıkarmaya çalışsak rezil bir durumla karşılaşırız. Bir tarafın yayınlarında tamamen TSK, diğer tarafınkinde de F tipi cemaatin propagandaları ağırlık basar. Bu, sonuç olarak Türkiye toplumunun fikri, entelektüel düzeyini de etkiliyor. Bizde böyle tartışmalar yerine daha çok Galatasaray-Fenerbahçe kapışması gibi bir tablo ortaya çıkıyor.

‘ACELE POSTA SERVİSİ ÖDÜLÜ’

Bir de özellikle gazetecilikte ödül alan kadar, ödül verenlere de bakmak gerekir. Türkiye'de çok fazla ödül dağıtılıyor. Benim en çok şaşırdığım, Taraf muhabirinin Sedat Semavi ödülünü almasıydı. Bumda bir yanlışlık olmalı. Bence ödül 'acele posta servisi ödülü' olabilir ama gazetecilik ödülü olamaz. Size oturduğunuz yerden, biri bavulla bilgi gönderiyor ve siz de yayınlayarak, ödül alıyorsunuz. Diğer ödül veren kuruluşlara baktığımızda zaten iktidar yanlıları olduğu için çok yadırgamamak gerekir ama Sedat Semavi ödüllerinde şaşırmıştım.

'TÜRK BASINI GAZETECİLİK DİLİNE AYKIRI DAVRANIYOR'

Medyanın bu tutumu haliyle toplumu da etkiliyor. Örneğin Türkiye'de Kürt meselesini çok bilmeden, BDP ne savunuyor bilmeden hareket ediliyor. 'Terörist başı, bebek katili' gibi kesinlikle gazetecilikte yeri olmayan bir dil kullanılıyor. İki tane gerçek var oysa; birisi hakiki gerçek dediğimiz, elle tutulur, koklanır sokaktaki ideolojik gerçektir. Bir de bu hakiki gerçeğin sosla sulandırılmış, tuz-biber-şeker eklenmiş medyatik gerçeği var. Sokaktaki hakiki hayatın medyaya, gazete sayfalarına, televizyon ekranlarına ve radyo mikrofonlarına yansıyan bir medyatik gerçeği var.

Medya örneğin referandumu müthiş bir şey olarak öne sürüyor şu sıralar. 12 Eylül'den hesap sorulacağını iddia ediyor, Kenan Evren'e dokunmadan, işkencecilerden hesap sorulmadan... Mükemmel bir anayasa paketi hazırlandığını gösteriyor medyanın gerçeği. Oysa sokağa baktığımızda başka çok çeşit seslerin de olduğunu görüyoruz. Medyanın bu tutumlarının gerçekle örtüşmediğini, gerçeğe tekabül etmediğini görüyoruz. Yani siyasi iktidarlar sanal alanda iktidar sahibi olabiliyorlar."

simge - 4/9/2010 Saat 09:00

Neye hayır!
04 Eylül 2010

Geçen gün AKP’nin önde gelen eski bakanlarından biri özeleştiri yaptı:
“En büyük hatamız, bu referandumu hükümet için güven oylamasına dönüştürmek oldu” dedi.
Bu cümlenin girişini “Muhalefetin en büyük başarısı” şeklinde de değiştirebiliriz.
Dolayısıyla, artık 12 Eylül’de oylanacak şey, sadece anayasa paketi değildir.
“Hayır”, hatta düşük yüzdeli bir “Evet”, hükümete uyarıdır.
Güçlü bir “Evet” ise, Erdoğan için güvenoyu sayılır.
* * *
Paketin içeriği çokça tartışıldı.
Ancak bence referandum, Anayasa’yı yenilemek için bir şans sunmaktan çok, yanlış bir üslubu cezalandırmak, doğru yaklaşımları ise cesaretlendirmek için iyi bir fırsat oluşturuyor.
Başbakan pakete karşı çıkanları sıralıyor ya:
“CHP, MHP, YARSAV, komünistler, Kürtler, İşçi Partisi, Apo, PKK...” diye...
Mesela bu “öcüler ittifakı yaratma” tavrı, paketle değiştirileceği söylenen 12 Eylül mantığının ta kendisi gibi geliyor bana...
30 yıllık “Herkes düşmanımız” zihniyetiyle, o zihniyetin yeni versiyonuna destek vererek mi hesaplaşacağız?
* * *
Mesela Başbakan:
“Desteklemeyenler yarın huzurumuza geldiklerinde biz de sessiz kalırız” diyor ya...
Bu “huzura çıkmak” tabirindeki padişah tınlaması da..
“Ya benimsin ya toprağın” dayatması da...
“Bitaraf olursanız bertaraf olursunuz” tehdidi de bana paketin hedef aldığı 12 Eylül baskısını çağrıştırıyor.
Değiştirilecek maddeler önemini kaybediyor.
Seneye bu antidemokratik anayasa baştan sona değiştirilebilir; ya bu antidemokratik tavır?
“Bu pakete itiraz edecek olanın aklından şüphe edilir” diyorlar ya; sırf bu laf bile pakete itiraza yetiyor benim “şüpheli aklım”ca...
“Evet demeyenin telefonuna çıkmayacak olan” bir idare, dünyanın en demokratik anayasasına sahip olsa kaç yazar?
* * *
Paketin getirisi çok; ama bu zihniyetin götürüsü daha çok...
12 Eylül’den kurtulalım derken 12 Eylül damgalı “Bütün Hayır’cılar haindir” tuzağına yakalanma tehlikesi büyük...
Muhalefetle, iş dünyasıyla, yargıyla, medyayla, sendikayla, sivil toplum kuruluşlarıyla, üniversiteyle, “monşerlerle” sürekli kavga etmeyi yönetim tarzı bilen bir Başbakan var.
Bu “güven oylaması”nda herkes kendi meslek grubu adına konuşacaksa ben de gazete patronlarına çağrıda bulunup “Ya şu köşe yazarlarınıza sahip olun ya da karşıma gelmeyin” diyebilen Başbakan’ın, demokratik bir anayasa talebine güvenemediğimi belirtmek istiyorum.
Şu anda iktidarın gaza değil, frene ihtiyacı var.
Çevresinde aklıselim telkin edenlerin büyük oranda dağılmasından sonra Başbakan’a “Herkesin Başbakanı olması gerektiği”ni hatırlatabilecek bir tek merci kaldı:
Sandık...
Yani 22 Temmuz 2007 gecesi onu balkona çıkartıp “Herkesin Başbakanı olacağım” dedirten irade...
Şahsen ben, 12 Eylül gecesi Başbakan’ı yine o balkonda dinlemek istiyorum.

CAN DÜNDAR

simge - 4/9/2010 Saat 09:15

İnsanlar eceliyle ölsün, mayınla değil
04 Eylül 2010

Batman’ın barış meleği olarak anılan Sedat Özevin, 1 ay önce PKK mayınıyla hayatını kaybetti. Geride kalan acılı eşi Hülya Özevin referanduma da, politikaya da malzeme edilmekten dolayı perişan



Çok yakınını hiç beklenmedik şekilde kaybeden insanlar, acının şokunu o kadar yoğun yaşar ki zaman zaman sayıklar gibi konuşur, kendini nereye atacağını bilemez ama garip bir şekilde metin durur. O kadar çok ağlamıştır ki göz pınarları kurudu sanır. Ama hâlâ akıyordur yaşlar, hiç tükenmeyecekmiş, hatta daha da artacakmış gibi...
Hülya Özevin, kocasını, kendi deyimiyle “sevdiğini, yoldaşını, arkadaşını” bir ay önce kaybetti. Batman’ın en sevilen insanlarından, “barış meleği” olarak anılan eski Baro Başkanı Sedat Özevin, en yakın dostu, İHD Batman Şubesi eski Başkanı Sadi Özdemir, kardeşleri Salih ve Sıdık Özdemir ile birlikte feci bir olayda can verdi... Dört kafadar, diktikleri ağaçlar yanacak endişesiyle arabaya atlamıştı.
Oysa yangını PKK’lılar çıkarmış, giderken de yola mayın döşemişti. Dört kıymetli insanın bu şekilde ölmesi Batman’ı hem yasa, hem de şoka boğdu.

‘Acı politize edilmesin’
Geçen hafta Hülya Özevin, referandumda “evet” diyeceği haberiyle gündeme geldi. Hatta Star’ın 1. sayfasında “Yetmez ama evet diyordum. Sedat’tan sonra evet diyorum” denilmişti. Taziyeye gitiğimizde işin aslının böyle olmadığını öğrendik. Acısından kıvranan bir insan, referanduma malzeme edilmişti. Çok üzgün, çok şaşkındı. “Telefonla taziye için arayan birine, ‘referandumda evet-hayır’ konusunda bir şey der miyim? Demem! İnsan insanın acısını alır diye, Sedat hakkında eksik bir şey bırakmayayım diye konuştum. Sonra acılı eş “evet dedi” diye yazıyorlar. Böyle bir eş, böyle bir kadın olur mu? Acaba bilincimi mi yitirdim diye düşündüm. Şoke oldum” diyordu.
Buna rağmen bize güvendi, evine kabul etti. Hülya Hanım’ın her sözü, her tavrı, acıyla yoğrulmuş bilgelikle doluydu. Hiçbir abartı, hiçbir ajitasyon, hiçbir çıkar veya taraf gütmüyordu. “Politika mı diyorsunuz, aman aman! Ben hep barış diyeceğim. Acının politize edilmesini istemiyorum” diye söze başladı... O konuştukça boğazımız düğümlendi.

‘İntikam mı, asla!’
- 20 yıldır Batman’dayım. Hep aynı şeyleri istedik: Barış, halkların kardeşliği dedik. Aysel Tuğluk, Ahmet Türk cenazede çok güzel sözler söyledi. Ateşkes sürekli olsun. Başka politika malzemesi olsun istemem.
- Başından beri Allah kimseye böyle acı vermesin diyorum. Sedat, hep insan hakları temelinde baktı, bilenler bilir. Bazıları politik hesaba çekmeye çalışıyor. Sedat barış meleğidir, gitti.
- Öfke duyuyor muyum? Çocuklarımın öfke duymasından korkuyorum. Olan bu halkın çocuklarına oluyor. Kürt halkının, Türk halkının çocuklarına oluyor. İntikam falan asla, asla... Çok korkarım. Bu bizi daha çok üzer.
- Şehitler ölmez deniyor, bedel ödedik deniyor... Hayır, hayır. Bunlar değil, bunlar değil... İnsanlar eceliyle ölsün. Mayınla ölmesin.
- Hepsi bizim çocuklarımız değil mi? Savaşı sürdürmenin anlamı yok. Çocuklarım herhangi bir cephede yer almasın. Çocuklarımız ne asker, ne gerilla olarak ölsün. Gerek yok, gerek yok... (Sessizce ağlıyor)
- Barış gününü onlara (Özevin ve Özdemir kardeşler) adadılar. Savaştaki zayiattır, dört insan daha denmesin. Hayır, böyle olmasın.

‘Slogana gerek yok’
- Batman’a öğretmen olarak tayinim çıktığımda Sedat’la tanıştım. 20 yılımı onunla geçirdim. Sevdiğim, yoldaşım, arkadaşım oldu. Hep gurur duydum, iyi ki 20 yılımı onunla geçirmişim.
- Sessizdi Sedat. Ben bile bilmem yaptığı iyilikleri. Sufi demiş ya. Sessizdir, yapar diye. O da öyleydi işte. Herkes için koşardı. Bir şeylere alet olmasını istemiyorum. A, B, C politikası istemiyorum.
- Çocuklarımız 8, 13 ve 15 yaşında... Çocuklarım Türk müdür, Kürt müdür, onu bile bilmezler.
- Taziyeye gelenlere bakıyorum ve şunu görüyorum: Batman için büyük kayıptır.
- Batman’da kalacağım. Bilmiyordum Batman’ın mezarlıklarını, artık öğrendim. Sedat’a hep çiçek götürmek istiyorum.

‘Aklımızla kınayalım’
- O gün çıkmış arkadaşlarıyla. Bu zulüm nereden gelirse gelsin, kınıyorum. Yangın var diye dut ağacından dal koparıp gitmişler. O kadar naiftiler! Yıldırım Türker yazmış, onlar kocaman çocuktular diye.
- Ertesi güne bilet almıştı, gelecekti. Sedat yeni yeni bizimle beraber olmaya fırsat bulmuştu. Gece gündüz çalışırdı.
- Süleyman amca (Özdemir kardeşlerin babası) bizi teselli ediyor. “Dört oğlum öldü” diyor. Annesi ağıt yakıyor, dördünün ismini söylüyor.
- İnsanın en değerli hakkı, yaşam hakkı. Sedat’tan öğrendik bunları. Kim almışsa canını, temel bir insan hakkını çiğnemiştir. “Kimin yaptığı belli olsun, ona göre kınayacağız” dememeliyiz. Kim yaptıysa yapsın, kim olursa olsun, vicdanımızda mahkum edelim. Aklımızla kınayalım.
- Slogan atmaya gerek yok. İnsanlar isterse barış gelir. Barış için kim ne yaparsa yapsın, saygı duyarım.


Terör örgütünün mayınlı tuzağında can veren Avukat Sedat Özevin’in eşi Hülya Özevin zaman zaman gözyaşlarına boğularak, “Acımız politize edilmesin. İnsanlar eceliyle ölsün, mayınla ölmesin. Çocuklarım herhangi bir cephede yer almasın” dedi.



EVİNDE GÖRÜŞTÜĞÜMÜZ BERİVAN ENDİŞEYLE SORUYOR:
Yine beni alırlar mı?
Berivan’ın hikâyesini duymayan kalmadı. 15 yaşında “örgüte propoganda yapmak” suçuyla cezaevine kondu. Tek “delil”, Batman’da yapılan bir gösteriyi seyrederken ortalık karışınca koşup kaçmaktı. 10 ay tutuklu kaldı. TMK mağduru çocukların sembolü oldu. Nihayet, Meclis’ten çıkan yasal düzenlemeyle tahliye edildi. Birkaç günlük medya ilgisinin ardından, “normal” hayata alışmaya çalışıyor.
Batman Merkez’e bağlı Aydınkonak köyünde yaşayan Berivan’ın ailesi, bizi buyur ediyor. Yoksullukları iç burkucu ama anne de, baba da, ne espri ne de kıvrak zekâdan yoksun. Yedi çocukları var. Selim Bey “Doğulular işte böyle” diyor gülerek. Anne, “Beni almak için neler yapmadı ki” diye kocasına takılıyor. Berivan’ın tutuklanmasından beri ant içmiş, Türkçe konuşmuyor. Kocası tercümeyi yapıyor. “Büyük hakaret oldu” diyorlar kızlarının 10 ay hapiste kalmasına: “Ne suçu vardı? Taş mı attı, adam mı öldürdü?” Onlara göre “Türkiye’de her şey olabilir”.

Yasamız sandığın boş gitmesi
Berivan evde fare görünce kaçmış, komşuya gitmiş. Gelene kadar sohbet ediyoruz. Referandumdan söz açılınca ateşleniyorlar: “Ha Kenan Evren, ha Tayyip Erdoğan yasası, ne fark eder ki?” Anne Meryem ise “Bizim yasamız, sandığın boş gitmesidir... O zaman Kürtleri hatırlarlar” diyor. Baba Selim Bey, açılım olsaydı evet diyeceğini belirtiyor. Kandil’den gelenlerin tutuklanmasından bahsederken Meryem hanım yine espriyi patlatıyor: “Berivan için kurban kesmiştik, başımıza bir iş gelmesin?”
Tam o sırada kapıdan giriyor Berivan. Fakat bizi görünce irkilip geri adım atıyor. Doğru, yabancıyız. Ve Berivan hâlâ tekrar tutuklanabilirim korkusunu yaşıyor. Onu üzecek şeyler sormayacağımı, zarar vermeyeceğimi anlatıyorum. Çocuk işte, yavaş yavaş rahatlıyor. Önce havadan sudan, tuttuğu takımdan (Fenerbahçe) konuşuyoruz. “Fare var orada” diye kapıyı işaret ediyor. Cezaevinden beri fare fobisi tavana vurmuş.
Açıköğretim lisesine gidecekmiş ama o düz liseyi istiyor. Avukat olmak istiyor çünkü. Maddi sıkıntıları da var, babası “Ramazanda daha 1 kilo et yemedik” diyor. Berivan geceleri uyuyamıyor. Rüyasında polisleri gördüğünü söylüyor: “Beni hep yakalıyorlar. Çok korkuyorum.”
Cezaevinde 2 hafta hücrede kalmış. Sonra başka çocuklarla. Günlerini TV izleyerek geçiriyormuş. Kitap da okumak istemiş ama “hep siyasi kitaplar vardı” diyor.

‘Erdoğan babama ev versin’
Berivan açıldıkça gülmeye, neşelenmeye başlıyor. Bir ara kulağıma eğilip “Erdoğan babama ev versin” diyor. Kulaktan kulağa oyununu sürdürüyoruz. Gitmeden önce yine eğilip “Erkekleri soydular ve dövdüler” deyiveriyor. “Senin gözünün önünde mi?” diye soruyorum. Başını sallıyor. Bir kez daha eğiliyor kulağıma: “Beni tekrar alacaklar mı?” “Hayır” diyorum. Hayır.



Mehveş Evin

simge - 16/9/2010 Saat 21:09

Munzur'da Yanan Kim?




Dersim’i Dersim yapan bir çay vardır. Adı Munzur. İnsanın içini titreten cinsten. Hani öyle derler ya, bakmaya kıyamazsınız. Masmavi rengiyle, Ovacık Gözeler’den, Fırat’a doğru akar.

Dersim’in ormanları da vardır. Meşe ormanları. Tepelerde seyrelen, vadi içlerinde yoğunlaşan yemyeşil ormanları. Her orman kadar güzel, her orman gibi kutsal.

Dersim’in bir de insanları vardır. Damarındaki kanı asi, doğayla arasındaki bağları güçlü, ışık yaratılışlı insanları. Bütün insanlar gibi güzel ve özgürlüğüne düşkün.

Anadolu’nun her karışında olduğu gibi Dersim coğrafyasında da kültür, doğayla, dereler ve ormanlarla yoğrulmuştur. Doğa, buradaki insanların kökleridir.

Ne yazık ki Munzur Çayı Türkiye’nin tüm akarsularıyla benzer bir kaderi paylaşmaktadır ve üzerine hidroelektrik santraller ile barajlar yapılsın diye karış karış satılmıştır. Hızır’ın Munzur kıyısındaki türbesi önce vinçlerle ezilmiş, sonra sular altında bırakılmıştır. Hızır’ın yanıbaşında çırpınan anaları duyan tek bir insan evladı bulunmamıştır. Munzur, anaların göz yaşı olmuştur.

Munzur Çayı’nın kaderini ormanlar da paylaşmaktadır. Her yıl, Munzur’un ormanları yakılmakta ve bölge kültürünün kökleri birer kurumaktadır. Her yaz orman yangınları için ayağa kalkan bir ülkede, Dersim ormanlarının yanması haber dahi olmamaktadır. Ege’de orman yanarsa afet, Munzur’da yanarsa memleket. Var mı böyle yağma? Var. Ne yazık ki var.

Munzur’da yaşananlar artık akıllara ziyan bir noktaya gelmiştir. Dereler satılıyor, ormanlar yakılıyor, insanlar göç ediyor. Neden peki? Deresiz, insansız, ağaçsız toprağa memleket denir mi? Ağacın dahi güvende olmadığı bir coğrafyada, insanlar güvende olabilir mi?

Memleket bir harita değildir. Bir ülkenin sınılarını korumakla o topraklara sadık olunmaz. Aslolan, o sınırların içinde neler olup bittiğidir.

Memleket sevgisi, o coğrafyanın kurdunu, kuşunu, insanını sevmektir. Dersimli ananın elini öpmek, ibadet ettiği yere saygı göstermektir. Dersim’de Zazaca’yı hecelemek, Karaman’da Sarıkeçililer’den öz Türkçe’yi, Hasankeyf’te Arapaça’yı öğrenmektir. Dili, inancı ve kültürü ne olursa olsun o toprakların tüm insanlarına var oluşları gereği değer vermektir. Doğayı, dereleri ve ormanları canımız gibi korumaktır.

Memleket sevgisi savaşmayı değil, barışmayı gerektirir. Yakmayı yıkmayı değil, yaşatmayı gerektirir. Böyle bir sevgi, okul sıralarında ezberlenmez. Sevmek için emek vermek gerekir. Memleketini seven insan onun her karış toprağına dokunur, insanını tanır, değer verir. Gezmeden, tanımadan, tozunu yutmadan memleket sahibi olunmaz.

Munzur'da bugün yanan sadece ağaçlar değildir. Bugün, bütün Anadolu insanlığı yanmaktadır. Ortak köklerimiz sızlamaktadır.

Dersimli bir ana demiş ki: Taş olsaydım çatlardım, toprak oldum içime attım.

Hepimiz Anadolu toprağıyız. Birbirimize harita üzerindeki çizgilerle değil, çok derinlerdeki köklerimizle bağlıyız.
Güven Eken

mustafa - 20/9/2010 Saat 11:29

YEZİDİLER KİMDİR?


YEZİDİLİK NEDİR?
Yezidilik, Ortadoğu kökenli bir dindir. Yezidiler çoğunlukla Kürt olup, ağırlıklı olarak Irak'ın Musul kentinde yaşamaktadırlar. Suriye, Türkiye, İran, Gürcistan ve Ermenistan'da da cemaatleri bulunan Yezidiler'in bugünkü toplam sayısının 500,000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca başta Almanya ve İsveç olmak üzere Avrupa ülkelerinde de birçok göçmen yezidi yaşamaktadır.
Türkiye Yezidilerinin büyük bir kısmı bugün Almanya'da yaşamaktadır, Avrupa Parlamentosu üyesi Feleknas Uçar bunlardan biridir.
Melek Tavus İslam dinindeki Şeytan'a karşılık gelen melek dir. Ancak Yezidi inancında kötü bir melek değil, Allah'ın en değerli ve iyi cinidir.
Yezidilik'ten önceki ilahi dinlerde anlatılan, şeytanın, yaratıcının buyruğuna rağmen insan karşısında eğilmeyip saygı göstermemesi, onun aslında ne kadar asil olduğunun tüm evrene ispatıdır ve yaratıcı tarafından sınanmıştır. İşte bu sınavı başarı ile verip tüm ınsanlığın ve dünya işlerinin başına geçme hakkını kazanmıştır.
Ancak burada Şeytan'ın sahip olduğu özellikler diğer dinlerden farklıdır. Yezidilikte tanrı dünyanın sadece yaratıcısıdır, ancak sürdürücüsü değildir. Tanrısal iradenin vücut bulması için Şeytan bir nevi aracılık rolü üstlenmiştir. Şeytan 'Melek Tavus' olarak adlandırılır ve bir tavus kuşu ile simgelenir. Tanrı özünde iyilikle dolu olduğundan ibadet edip onun gönlünü kazanmak gerekmez. Aksine ibadetin ona değil içi kötülüklerle dolu olana, Tavus'a yapılması ile kötülüğün en büyük kaynağından korunulur. Bu anlamda iyilik ve kötülüğün kaynağı aslında Melek Tavus'tur. Ahiret inancı gibi sonradan hesap verilecek bir yerin varlığı söz konusu değildir. İnsanın inanışına ve yaşayışına göre dünya cennete de cehenneme de dönüşebilir. Melek Tavus bütün bu işlerin denetleyicisi ve tanrının bu dünyadaki gölgesidir.
Ayrıca Yezidiklik'teki Melek Tavus incancı ile eski Zerdüştlük ve Mitraistlik'den etkilenmiştir. Günümüzde, Yezidiler oldukça kapalı ve geleneklerine bağlı olarak kültürlerini devam ettirmektedirler.
Yezidilikte İnanç :
Yezidiler, bir yüce ruh veya yüce varlık ile insan arasındaki ilişkilerin bir başka insan yani bir peygamber tarafından düzenleneceğine inanıyorlardı. Ama 36.425 yılda bir dünya düzeni değişecekti; insanlar, bitkiler, hayvanlar yeni bir doğa ve yeni bir yaşam yeryüzünde başlayacaktı.
Yezidiler, günde üç kez yüzlerini güneşe dönerek tapınırlardı. Birinci tapınma da güneşin doğuşu karşılanırdı. Şafak vakti başlar, güneşin doğuşuna kadar yarım saat sürerdi; üç kez secde edilir, sekiz kez eğilinirdi. İkinci tapınma öğleyin, güneşin tam tepede olduğu zaman başlar ve üç secde ve beş eğilmeden oluşurdu. Üçüncü tapınma da güneş uğurlanır, güneşin batımına yakın bir saatte başlardı ve üç secde, beş eğilmeden oluşurdu.
Bu tapınmalara tapınan kişinin yüzü ve bedeni her zaman güneşe dönüktür. Mart ayında, yeni ayın çıkmasının 8. günü başlayan ve otuz gün süren bir oruçları vardır. Aralık ayının 9. günü, 9 gün oruç tutarak yeni ayın görünmesini sağlarlar. Şubatın 8. günü başlayan, 7 günlük bir oruçları daha vardır. Bu oruç da ayla ilintilidir.
Gezegen biçimindeki tapınaklarında, gezegenlerin ruhlarına kurbanlar sunarlar. En fazla kurban edilen hayvan horozdur. Kurban eti yenmez, ayin bittikten sonra yakılır. Ayrıca boğa, domuz, yırtıcı kuşlar da kurban edilir. Kurban zamanı, her ayın 7. 17. 27. ve 28. günleridir.
Bu günler yeni ayın gökte biçiminin değişmesine göre belirlenmiştir.
Yezidiler de doğan çocuk, doğumundan kırk gün sonra, köyün dini işlerini düzenleyen rahip tarafından üç kez suya daldırarak vaftiz edilir.
Sünnet olunmaz, doğanın yaptığı şey bozulmaz; doğuşta nasıl ise öyle kalınır. Bedenin bir parçası kesip alınmaz. Tanıklar huzurunda evlenilir, akrabayla evlenmek yasaktır. Cemaat içinde kadın ve erkek eşit haklara sahiptir. Evli çiftlerin ayrılmalarına, ancak çiftten birinin kaçamak yapması kesin olarak kanıtlanırsa izin verilir. Erkek, ayrıldığı karısıyla bir daha evlenemez; iki veya daha fazla eş veya cariye almak yasaktır.
Yezidilik felsefesine göre, ödüllendirme veya cezalandırma yalnız ruhun eğitimi içindir; cemaatin bir üyesi ancak bu dünyada ödüllendirilir veya cezalandırılır; yargı gününe bırakılmaz.
Yezidiler kendilerine 'Azday Halkı' adını verirler. İnançları arasında.
• Dünya sonsuzdur, dünyayı yaratan tanrı onu asla yıkmaz. • Doğanın korunması ve doğaya saygıyı benimserler.
• Günde üç defa güneşe dönerek ibadet edilir.
• Çarşamba gününü dinlenme günü olarak kabul ederler çünkü, Melek Tavus'un yaratıldığı gün, İlk iki insanın yaratıldığı gün ve Şahid bin Car'ın meydana geldiği gündür çarşamba.
• Sonradan Yezidi olmaya izin verilmez.
• Şeytan'ın adını telaffuz etmek haramdır
• Şeytan'ın adını anımsatan kelimeleri anmak (Kitan, Şar, Şat, melun, na'l, lucifer) haramdır
Meshafe Reş ve Kitabe Celve denen iki kutsal kitapları vardır.
Meshaf Reş ya da Türkçe Siyah Kitap: olarak bilinen bu kitap 15. yy da yazılmıştır ve Yezidiler'in mitolojisini anlatır. Ayrıca kitabın sonunda Yezidiler'in yapmalarının yasak olduğu şeyler bildirilir.
Kitabe Celve ya da Tanrısal İzahatlar: Daha geniş bir zaman diliminde yazılmış, Yezidiler'i bilgilendiren bir kitaptır. Bu kitabın içide bu kitabın sadece Yezidiler tarafından okunması gerektiği ve yabancıların eline geçmemesi gerektiği bildirilmiştir. Beş bölümden oluşur.
Birinci Bölüm: Melek Tavus'un ezeli oluşu, ve sıfatları. Diğer dinlerin artık hükümsüz oluşu ve kitaplarının geçerlililiğini yitirmiş olduğu.
İkinci Bölüm: Ödül ve Ceza, Reenkarnasyon.
Üçüncü Bölüm: Herşeyin Melek Tavus'un denetiminde olduğunu anlatan bölüm.
Dördüncü Bölüm: Mevsimler, yasalar ile ilgili bilgiler ve yabancı inançlara kapılmamak gerektiğine dair uyarılar.
Beşinci Bölüm: Kendisini simgeleyen kavramlara saygılı olmayı buyuran bölüm.





Yezidilerin gelenek ve görenekleri:

Yezidiler Mıshaf a- Reş'te yasaklanan hususlardan başka, şeytan ismini telaffuzdan sakınırlar. Şayet ondan söz etmek zorundakalırlarsa, ya Tavus Melek ya da dolaşık bir ifade ile "o bildiğin, cahillerle mecnunların telin ettiği o" şeklinde konuşurlar. Yezidiler şarap içerler.
Yezidilerin Yezidi olmayan bir kadının yüzüne bakması haramdır. Yezidi bir kadın, Yezidi olmayanlarla, evlenemezler. En büyük yeminleri Melek Tavus, Êzid ve Şeyh Adi adı üzerine yapılan yeminlerdir.
Her Yezidinin bir ustası, bir şeyhi, bir piri, bir mürebbisi ve ahiret kardeşi bulunur. Her Yezidi kendi denkleri arasından biri erkek, diğeri kadın olmak üzere iki ahiret kardeşi edinmek zorundadır. Bu ahiret kardeşleri ömür boyunca birbirlerine yardım ederler, armağanlarlar verirler. Bunlardan biri ölümlük bir hastalığa tutulduğu zaman diğeri ona Yezidi imanını telkin etmekle yükümlüdür. Öldüğünde öbür dünyada rahat edebilmesi için niyazda bulunmak onun görevidir.
Bir kız kocasını kendi seçme hakkını haizdir. Rızası alınmadan evlendirilmez. Kocasını seçen kız, babasına haber vermelidir.
Evlenmede esas yaygın olan geleneğe göre tek kadınla evliliktir. Birden çok kadınla her yezidi evlenebilir. Evlenmede başlık verme geleneği yürürlüktedir. Evlenme, Şeyh veya Pir tarafından bir ekmeğin ikiye bölünüp yarısının geline yarısının da güveye verilmesi ile yerine getirilmiş olur.
Düğünlerde gelin Kırmızıbeyaz elbise giyer. Güvey, gelin eve girerken itaatin bir işareti olarak ona bir Elma vurur. Yezidi olmayan biriyle evlenen kız veya erkek aforoz edilir. Tarafların birbirlerini boşama hakları vardır. Karısını boşamak isteyen erkek, karısına üç defa "sen benim şeyhim ve pirimsin" demekle onu boşamiş olur. Kadin da ayni şekilde kocasini boşama hakkina sahiptir.
Yezidilerde boşanma yok denecek kadar azdir. Baldizla evlenme yoktur.
Doğan çocuklarını mümkün ise bir hafta içinde değilsi iki yaşına kadar mutlaka vaftiz ederler. Vaftiz, şeyhin doğan çocuğu Şeyh Adi'nin türbesi civarında bulunan zemzem suyuna üç defa sokup çıkarmasıyla yapılmış olur. Laleş dışında yaşayan Yezidiler Kavvalların getirdikleri zemzem suyunu kullanırlar. Vaftizten sonra Şeyh, Melek Tavus'tan çocuğun imanı salih, uğurlu, yararlı, uzun ömürlü, mutlu bir çocuk olması için niyazda bulunur, dua eder. Sünnet de vaftizten kısa bir süre sonra yapılmalıdır. Çocuk ölü dahi doğsa sünnet ederler. Kirvelik geleneği Yezidilerde de vardır. Kirve kızı alınmadığı için kendi sınıfları dışından başka bir deyişle şeyh, fakir, pir sınıfına mensup bir kirve temin edemedikleri takdirde, sünnilerden bir kirve seçerler. Kendi aralarından birine kirve yapmayı, nüfusları az olduğundan birbirlerinden kız alıp vermeyi engellememek için sakıncalı bulurlar.
Ölü, yüksek sesle salavat getirilerek, ahiret kardeşinin huzurunda Yezidi şeyhi veya fakir tarafindan yikanir; ölüye abdest aldirma onlarda yoktur. Ceset kollari çapraz vaziyette ve baş kismi doguya, yani güneşin doğduğu tarafa gelecek şekilde gömülür.
Ölenin mirası yalnız erkek çocuklarına kalır. Eğer erkek çocuk yoksa, miras ölenin kardeşlerine, amcalarına, bunlar da yoksa ailedeki diğer erkeklere intikal eder.
Kutsal günleri Çarşamba, istirahat günleri cumartesidir.
En büyük bayramları yeni yıl bayramıdır. Buna sersal derler. Her yılın Nisan ayının ilk Çarşamba günü, en güzel elbiselerini giyip kıra çıkarlar. Her aile kendi yiyecek ve içeceğini getirir veya orada pişirir. Bu yiyecek ve içecekler orta yere dizilir. Hep birlikte öğle yemeğini yerler. Kurban bayramını da kutlarlar ve bu bayramda kurban keserler.
Yezidilerin diğer bayramları şunlardır:
Îda Şêşims (Güneş bayramı): Aralık ayının birinci günü kutlanır. Bu bayram sebebiyle üç gün oruç tutarlar.
Îda Êzî (Ezi bayramı): Îda Şêşims orucunun sonunda kutlanır.
Îda Xidir-İlyas (Hızır-İlyas bayramı): Bu bayramları 18 Şubattadır. 15-17 Şubatta üç gün oruç tutarlar, sonunda bu bayramı kutlarlar.

mustafa - 23/9/2010 Saat 14:01

AVRUPA GERÇEĞİ
YÜCEL ÖZDEMİR-yucel@evrensel.de
Avrupalı Kürtler
Türkiye’de çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir sürüp gelen savaşın bir de Avrupa’da yaşayan binlerce, on binlerce mağduru var. Oğlu, kızı ya da başka bir yakını dağa çıktığı için baskı altına alınan, evi, tarlası, köyü yakılan binlerce Kürt, 1990’lı yılların başından itibaren Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerine göç ederek iltica talebinde bulundu.
Bunların önemli bir bölümün ilticası kabul edildiği, yaşadığı ülkenin vatandaşı olduğu halde hâlen Türkiye’ye dönemiyor. Bugün resmi rakamlara göre Almanya’da 2.7 milyon Türkiye kökenli/çıkışlı insan yaşıyor. Bunların ne kadarının Türk, ne kadarının Kürt olduğu konusunda kesin bir rakam yok, ancak çeşitli tahminler var.
Kürt kurumları Almanya’daki Kürt nüfusunu genellikle “700-800 bin arası” açıklıyor.
Alman kaynakları ise Kürt nüfusunu genellikle “yaklaşık 500 bin” olarak dile getiriyor. Bu sayının içinde Irak, Suriye ve İran’dan gelenler de var.
Yine değişik kaynaklar, Türkiye ile Almanya arasında 1961’de imzalanan İşgücü Anlaşmasıyla başlayan işçi göçü çerçevesinde, işçi alımının durdurulduğu 1973 yılına kadar Türkiye’den gelen “misafir işçilerin” üçte biri Kürt kökenli olduğunu belirtiyor. Bu da 400 bine denk düşüyor.
Bu üçte birlik oranın, 12 Eylül faşist darbesi ve savaşın nedeniyle yaşanan göçlerin artırdığını söylemek olanaklı.
Bu gerçekten hareket edildiğinde, genelde “dört parçaya bölünmüş” diye ifade edilen dünyanın en büyük devletsiz halkı Kürtlerin, aslında Avrupa boyutu da eklendiğine “beş parçaya” bölündüğünü gösteriyor.
Bütün bunları Cumartesi günü Köln’de yapılan 18. Kürt Kültür Festivali dolayısıyla yazıyorum.
Festival, Avrupa’ya dağılmış Kürtler için bir buluşma noktasını ifade ediyor. Kadınlar geleneksel sarı-kırmızı-yeşil renkten elbiseler içinde. Gençlerin yoğunluğu hemen dikkat çekerken, son nesil Kürtlerin alışık olduğumuz “Kürt tipine” pek uymadığını söylememiz gerekiyor.
Daha çok Avrupai görünüş hakim.
Bütün bunlar eşliğinde, BDP Mardin Milletvekili Emine Ayna’nın festivalde yaptığı “Ülkeye topluca dönüş” çağrısı üzerine insan düşünmeden edemiyor.
Gerçekten Avrupa’da yaşayan Kürtler, zamanı geldiğinde, koşullar oluştuğunda topluca ülkeye dönecekler mi?
Ya da dönebilecekler mi?
Almanya’daki göçmenler arasında Kürtlerin elbette ayrı bir özgünlüğü bulunuyor. Çeyrek yüzyıldır devam eden savaşın doğrudan mağdurlarının, yıllandır, on yıllardır içinde taşıdıkları özlemleri giderme, doğup büyüdükleri topraklara bir kez dahi olsa ayak basma hayali ve arzusunun bir volkan gibi patlayacağı günü beklediğinden kuşku yok.
Gidememenin yarattığı derin hasretin bitmesi, kapıların sonuna kadar açılması kim bilir kaç büyük buluşmaya vesile olacak. Çünkü savaşın doğrudan mağdurlarının azımsanmayacak bir bölümü yıllardır Avrupa’da yaşıyor.
Belirtildiği gibi; Avrupa’daki Kürt göçmenlerin diğer göçmenlerden bazı özünlükleri bulunuyor. Bunun temelinde halk olarak uğradıkları zulüm ve çektikleri açılardan kaynaklanıyor. Ama bu onların göç ettikleri ülkeleri kendilerine “yeni yurt” olarak görmedikleri ve görmeyecekleri anlamına gelmiyor. Tam tersine, on yıllardır içinde yaşadıkları Avrupa halklarıyla birlikte bir arada yaşama konusunda epey mesafe kaydetmiş bulunuyorlar.
Bu yüzden de; Avrupalı Kürtlerin toplu dönüşü, tıpkı diğer göçmen gruplarında olduğu gibi, eğer çok büyük dönüşümlere yol açacak siyasal çalkantılar yaşanmasa, mümkün görünmüyor. Onlar artık çalıştıkları, alın teriyle ailelerini geçindirdikleri Avrupa ülkelerinin birer yurttaşı olarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Ve Avrupa’daki bütün göçmenler ve yerli emekçiler gibi Kürtler de egemenlerin izlemiş olduğu ayrımcılık, yabancı düşmanlığı, işsizlik ve yoksulluk politikalarından nasibini alıyor. Bu yüzden de Avrupalı Kürtlerin aynı zamanda yaşadıkları ülkelerdeki ekonomik sosyal sorunlara karşı farklı uluslardan emekçilerle birlikte hareket etmeleri giderek bir zorunluluk haline geliyor. Bu mücadeleye katıldıklarında, ülkede kendi dillerini, kimliklerini, kültürlerini özgürce ifade edemeyen Kürtlerin özlemlerini de yerli halklara kolay bir şekilde anlatabilecek ve desteği alabilecekler.
Göç tarihi açıdan da pek mümkün görünmeyen “toplu” ya da “kesin” dönüşü gündemleştirmek Kürtleri içinde yaşadıkları toplumlardan yalıtmaya hizmet eder ki bunun olumsuz sonuçlarının olacağını herkes biliyor.

simge - 11/10/2010 Saat 18:49

İsmail Beşikçi: Aydınlar..


Aydın geri bırakılmış üçüncü dünya toplumlarında varlığı yokluğu en çok hissedilen bir toplumsal kategoridir.
Aydın aynı zamanda çok tartışılan, çok eleştirilen, zaman zaman aşağılanan, suçlanan bir kategoridir. Ama hiçbir toplum, özellikle de geri bırakılmış üçüncü dünya toplumları aydınsız yapamaz. Toplumsal ve siyasal gelişmeler aydının varlığıyla çok yakından ilgilidir.

Aydın toplumsal ve siyasal sorunları çözen, çözüm önerileri ortaya koyan bir kategori değildir. Aydın, toplumsal ve siyasal gelişmeleri izleyen, sorun ortaya koyan bir kategoridir.
Sorunları çözmek siyasetçilerin işidir. Siyasetçiler toplumsal ve siyasal güçleri oranında sorunları çözmeye, çözüm önerileri geliştirmeye çalışırlar.

Bir toplumda aydın örgütlü bir kategori değildir. Aydınların örgütlenmesi anlamlı da değildir. Aydın, aydınlar, tek tek bağımsız kişilerdir. Siyasetçiler elbette örgütlü olmak, halk tabanında örgütlenmek durumundadır.

Bugün Kürt sorunu çok konuşulan, tartışılan bir aşamaya gelmiştir. Televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde, konuşmaları, tartışmaları izlemek mümkündür. Siyasal partiler tarafından, çeşitli sivil toplum örgütleri tarafından Kürt sorununu dile getiren toplantılar, paneller, konferanslar düzenlenmektedir. Kürt kamuoyu, Türk kamuoyu bunları ilgiyle izlemektedir. Kürtlerde gelişen bu süreç, Ermenileri, Asuri-Süryanileri, Çerkesleri, Lazları da etkilemekte, onlar da milli haklarına sahip çıkmaya çalışmaktadırlar. Müslümanlıktan ayrı dinsel bir grup olarak Kızılbaşlar, (Aleviler) de kendi inançlarını yaşama mücadelesi içindedir. Bütün bunlar, sorunun kendini dayattığı, çözümün gündeme geldiği anlamına gelmektedir. Sorunu çözümsüz bırakmak, sürüncemede bırakmak, her şeyden önce, halkın hükümete verdiği desteği aşındırır, sorunun daha da büyümesini, çapraşıklaşmasını sağlar.

Bugün Kürt sorunuyla ilgili olarak ancak çözüm konuşulmaktadır hâlbuki Kürt sorununda önemli olan, sorunun temel niteliğidir. Ortadoğu’nun ortasında, bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış bir durumda 40 milyonsun ama hiçbir uluslararası kurumda hak, hukuk, özgürlük denildiği zaman senin adın geçmiyor. Hiçbir uluslararası kurumda sen yoksun. Birleşmiş Milletler’de, Avrupa Konseyi’nde, Avrupa Birliği’nde, İslam Konferansı’nda, İslam Kalkınma Örgütü’nde sen yoksun, gözlemci bile değilsin. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı AGİT’te sen yoksun. Senin adın sadece “terör” denildiği zaman geçiyor. “terörü yok edeceğiz, terörü ezeceğiz” şeklinde… Ama nüfusu 30 bin civarında olan, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi üyesi olan Andorra, San Marin, Monaco, Liechtenstein gibi devletler, senin geleceğini belirlemede rol sahibidirler. Örneğin Avrupa Konseyi’nin “Ortadoğu’da Kürt devleti kurulmasına karşıyız”, “Ortadoğu’da sınırların değişimine karşıyız” gibi kararlarında bu devletlerin de imzaları var. Bunların sadece Kürtler için söylendiği açıktır. Filistinli Araplar için ayrı bir devletin kurulması, Filistinli Arapların İsrail egemenliğinden kurtarılması, Birleşmiş Milletlerin de Avrupa Konseyi’nin de, Avrupa Birliği’nin de, İslam Konferansı’nın da, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın da benimsediği, desteklediği bir süreçtir.

Ortadoğu’da görülen bu statükonun Kürtlerin aleyhine olarak kurulduğu çok açıktır. Ortadoğu’nun ortasında, Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması, bilinçli olarak düşünülmüş, yaşama geçirilmiş bir tasarımdır. Bu planın dört başı mamur bir şekilde yaşama geçirildiği biliniyor. Bu elbette önemli bir durumdur ve çözümden bağımsız olarak düşünülmesi, irdelenmesi, tartışılması gerekir.

Bu yazıyı kaleme almamın nedeni, Hasan Bildirici’nin kurdistan-post’da yayınladığı “İktidarın Kürt Yazarları” (21.04.2010), “Tetikçi Atalarım” (25.04.2010), “Burkay ve Anıları” (29.05.2010), “Evetçiler” (26.08.2010), “Kürt İsmi Sayarak” (12.09.2010) gibi yazılarıdır.

Bu arada, sitede, referandum sırasında “evet” oyu vereceklerini açıklayan aydınlara karşı çok aşağılayıcı, suçlayıcı yazılar da yer almıştır. Bu yazılar biraz da şımarıkça yazılardır. Bu yazılar da, bu yazıyı kaleme almama neden olmuştur.

Bu yazılarda Ümit Fırat, Kemal Burkay, Orhan Miroğlu, Muhsin Kızılkaya gibi Kürt yazarlarının ve Kürt aydınlarının düşünceleri ve eylemleri ele alınmaktadır.

Bu yazılar, eleştiri içeren yazılar değildir. Aşağılamaya, suçlamaya dönük yazılardır. Bu yazarların, aydınların, Türk televizyonlarında sık sık görünmeleri “devlet kendi Kürdünü yaratıyor” , “bunlar rantiyedirler” mantığıyla ele alınıyor. Bu değerlendirmeler yanlıştır. Bu arkadaşları ben de tanıyorum. Mütevazı yaşantıları var. Ümit Fırat ailesine, arkadaşlarına bağlı bir kişidir. 50 yıllık, belki daha fazla yıllık arkadaşları var. Kendisiyle barışık bir kişidir. Kürt değerlerine de bağlıdır.

Kürt sorunu artık kendini dayatmıştır. Televizyonlarda, radyolarda bu konuyla ilgili programlar yapılması, gazetelerde sık sık yorumlar görülmesi, tartışmalar yapılması, sorunun şöyle veya böyle çözüm yoluna girdiğini gösterir. Çözümün olup olmayacağı, ne zaman olacağı, önerilerin herkesi memnun edip etmeyeceği ayrı bir konudur. Bu bakımdan, basındaki bu gelişmeleri “devlet kendi Kürdünü yaratmaya çalışıyor” anlayışıyla değerlendirmek doğru değildir. Devletin aslında hiçbir Kürde tahammül edemeyen bir anlayışı vardır. Devlet ancak ölü Kürde tahammül edebilir. Sorunun kendini dayatmasıyla, bu devlet anlayışının aşınmaya başladığı da açıktır.

Devlet, örneğin İçişleri Bakanı, eğer Kemal Burkay’la telefonda görüşüyorsa, Kemal Burkay’ı Türkiye’ye çağırıyorsa bunu, hükümetteki değişim niyetinin bir göstergesi olarak okumak gerekir. Çünkü Kemal Burkay “en azından federasyon” diyen bir siyasetçidir. Bir yazar olarak, bir aydın olarak da her zaman bunları dile getirmektedir. Hükümetle muhtemel görüşmelerinde bunları dile getireceği açıktır. İçişleri Bakanı’nın bu görüşteki bir aydınla, siyasetçiyle görüşmesi, bu konuları görüşmeye, tartışmaya hazır olduğu anlamına gelir. Bu görüşmelerden bir sonuç çıkmayabilir ama görüşmelerin kendisi olumludur.

Hasan Bildirici, 12 Eylül döneminde ve daha sonra gazetecilik yaptığı dönemlerde çok sık eza, cefa gördüğünü anlatmaktadır. Kürt olup da eza, cefa görmeyen siyasetçi, yazar, aydın yoktur. Kürtlerin, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını isteyen bütün Kürtler böyle bir baskı altında olmuşlardır. Örneğin 49’ların, örneğin 60’lar kuşağının daha çok eza, cefa çektiği de söylenebilir.

Hasan Bildirici, “Dönüşü Olmayan Yol” romanının basımının Doz Yayınevi’nde Ümit Fırat tarafından engellendiğini vurgulamaktadır. Bu da doğru bir değerlendirme değildir. Ümit Fırat’ın o zaman Doz Yayınevi’nde yönetici olup olmadığı hakkında sağlıklı bilgim yok ama kitap, Doz Yayınevi tarafından basılmıştır. Bu tür yayınların idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşması muhtemeldir. O zaman yazarların, kendi eserlerini savunması gündeme gelecektir. Bu savunma şüphesiz yerinde ve zamanında yapılmak durumundadır. Zamanında, karakolda, emniyette, savcılıkta, mahkemede hazır bulunmak önemlidir. Düşün özgürlüğü bireysel bir özgürlüktür ama aynı zamanda toplumsal yönleri ağır basan bir özgürlüktür. Bu bakımdan düşün özgürlüğü herkes tarafından, bütün yazarlar, aydınlar, siyasetçiler tarafından savunulmalıdır. Bu çok açıktır. Ama her şeyden önce, eserin, yazarı tarafından savunulması gerekir. Buysa başka yaptırımları da gündeme getirebilir. Yazarlar, savcılıkta veya mahkemede hazır bulundukları zaman, yazarla ilgili başka yaptırımlar da gündeme gelebilir. Bu muhtemel yaptırımlar ise, yazarların Türkiye’ye gelmelerine engel olmaktadır. Bütün bunlar bilindiği halde, Hasan Bildirici’nin Ümit Fırat’ı suçlaması doğru değildir. Dönüşü Olmayan Yol kitabından dolayı, Doz Yayınevi, cezaevine girmeyi engellemek için ağır para cezası ödemek durumunda kalmıştır.

Yazarların, aydınların, siyasetçilerin düşüncelerinin, görüşlerinin içeriğini de irdelemek gerekir. Bunu hiç dert etmeden suçlamalar ve aşağılamalar yapmak etik bir tutum değildir. İkna edici olmadığı besbellidir. Ümit Fırat “Öcalan’ın telefonu”ndan söz ederken, Öcalan’ın kendi açıklamalarından hareket etmektedir. Hasan Bildirici’nin bunları hiç değerlendirmemesi, yok farz etmesi dikkate değer bir durumdur.

Son birkaç yıldır Kürt sorununun yoğun bir şekilde konuşulduğunu, tartışıldığını görüyoruz. Bu ortam nasıl yaratıldı, bu ortama nasıl geldik? Bu ortamın yaratılmasında gerilla mücadelesinin çok büyük rol oynadığı açıktır. Eğer bugün Kürtler, Kürt dili, Kürt edebiyatı, Kürt kültürü, Kürt sorunu etkin bir şekilde tartışılabiliyorsa burada PKK’nin çok büyük rolü vardır ama bu saptama, PKK hakkında eleştirilerin yapılmasına engel olmamalıdır.

1990-91 yıllarında, koğuştaki arkadaşlar Saliha Şener’den söz ederlerdi. Saliha Şener’in polis ve asker karşısındaki direngenliği, nizamiye kapılarındaki mücadelesi, tutuklu ailelerini örgütlemedeki hünerleri, açlık grevlerindeki duruşu zengin olgularla anlatılırdı. O kadar hayranlıkla, o kadar övgü dolu sözlerle söz ederlerdi ki, o ana kadar Saliha Şener’i bilemediğim için mahcubiyet duyardım. 1990’ların ortalarındaysa aynı arkadaşlar, Saliha Şener’i bir ajanın anası olarak, bir emperyalist işbirlikçisinin anası olarak anlatmaya başladılar. “Kör Saliha” denerek, ajan oğluyla işbirliği içinde olan bir kadın olarak söz etmeye başladılar.

PKK barış diyor, devlete uzattığı elin tutulmasını istiyor. Türkiye Barış Meclisi adı altında bir örgüt de var. Hakikatle Yüzleşme Komisyonu kurulmasını, Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesini istiyor.

PKK içinde, Mehmet Şener gibi yüzlerce infaz var. Oğulları, kızları devlet güçleri tarafından öldürülenler, köyleri yakılıp yıkılanlar, faili meçhullerle karşılaşanlar şu veya bu şekilde hakları arayabiliyor, seslerini duyurabiliyorlar. Oğulları, kızları kendi arkadaşları tarafından, PKK tarafından infaz edilenler ise bir sessizliğe gömülmüş, hayattan tamamen kopmuşlardır. Bu aileler için başvurulacak bir makam yoktur. PKK, kendi içinde barışı aramadan, öbür Kürt örgütleriyle, Kürt sivil toplum kurumlarıyla ahenkli ilişkiler geliştirmeden, Türkiye ile, devletle barışı tesis etmesi olası değildir. PKK Kürtleri, Kürt örgütlerini dışlayarak, Türk sol örgütleriyle ittifaklar geliştirerek ciddi kazanımlar elde edemez.

PKK, örgütlerinin isimlerinde, yazılarında, konuşmalarında, “demokratik” sözcüğünü çok kullanıyor. Bu sözcüğü çok kullanarak demokrat olduğu izlenimini yaratmaya çalışıyor. Demokratik ulus, demokratik vatan, demokratik özerklik vs. sözcüklerini sık sık kullanarak demokrat olamazsınız. Demokrat olmanın tek ölçütü vardır. O da ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğü yaşama geçmeden demokrat, demokratik olamazsınız. İfade özgürlüğünün yaşama geçmesi PKK için önemli olmalıdır.

PKK’ye yakın gazetelerde çalışan arkadaşlar bazen röportaj talep ediyorlar, olaylar hakkında görüş istiyorlar. Fakat röportajda kendi görüşlerine aykırı bir düşünce olduğu zaman o kesimi çıkartarak yayımlıyorlar veya röportajı hiç yayımlamıyorlar. Muhabire neden öyle yaptıkları sorulduğunda “yer darlığından dolayı kısalttık” diyor. Bazen “röportaj çok kısaydı onun için yayımlamadık” bazen de “ben aynen yazıldığı gibi hazırladım ama yönetim sansür yapmış” diyor.

Express dergisinden İrfan Aktan’ın tutumu biraz değişik. Sorularından birine istemediği, benimsemediği bir cevap aldığı zaman, röportajın o kesimini kendi sorusuyla birlikte çıkarıyor.

Bunlar şüphesiz yanlış tutumlar. PKK’nin övgüye değil, eleştiriye ihtiyacı vardır. PKK’yi ilerletecek olan eleştiridir. Özeleştiri de şüphesiz önemlidir. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın da, Barış ve Demokrasi Partisi’nin de, Demokratik Toplum Kongresi’nin de bu konuyu düşünmesinde yarar vardır.

kurdistan-post’da, Hüseyin Turhallı’nın Hülya Yetişen’e verdiği bir röportaj var. Sitede böyle değerli bir röportajın yer alması şüphesiz çok olumludur.

Üçüncü bir konu özerklikle ilgilidir. Demokratik özerklik kavramı bazen özerk Kürdistan olarak da ifade edilmektedir. Kanımca doğru kavram budur. Özerklik her şeyden önce merkezi yapılara karşı çevrenin serbestliğini anlatır. Barış ve Demokrasi Partisi bugün devletten özerklik talep ediyor. BDP İmralı’ya karşı özerkçe hareket edemezken bu süreçten olumlu bir sonuç çıkmaz.

Kürt sorunu, günümüzde konuşuluyor, tartışılıyor. Bu süreçte gerilla mücadelesinin rolünü kısaca belirtmeye çalışmıştım. Son yıllarda iki gelişme daha var. Bunlardan biri Abdülkadir Aygan’nın itirafları, açıklamalarıdır. Bu açıklamalar başlı başına bir özeleştiridir. Bu açıklamalar kendi başına elbette önemlidir ama bu sürecin yarattığı etkiler daha önemli olmuştur. Bu itiraflar, açıklamalar, başkalarının da itiraf-açıklama yapmasını getirmektedir. Bu, 1962 yılında Kıbrıs’ta gerçekleşen “camileri de bombaladık” itirafına kadar gitmiştir. Bugünlerden sonra bu itirafların daha da artacağı açıktır.

İkinci olay ise Taraf gazetesinin yayına başlamasıdır. Taraf, üç seneye yakın bir süredir yayın yapmaktadır. Taraf’ın Türkiye’de siyasal iktidarın oluşmasıyla ilgili çok değerli eleştirileri, anlatımları vardır. Türk siyasal sisteminde, siyasal iktidarın oluşumunda ordunun, yüksek yargının rolü dile getirilmiş, bu geleneğin, teamüllerin anti-demokratikliği üzerinde kararlı, ısrarlı bir şekilde durulmuştur. Taraf bu yönüyle demokrasinin gelişmesini sağlayan önemli bir işleve sahiptir. Kanımca, ordu ve yüksek yargının ortaklığına üniversitenin de katılması gerekir.

Taraf deyince hemen “Taraf’ın arkasında kim var” sorusu gündeme getiriliyor. Bu da yandaş bir bakış açısıdır. Taraf’ın ne yazdığının, ne yaptığının, söylediklerinin irdelenmesi çok daha önemlidir. Bu bakımdan bu tür sorular temel sorunu saptırıcı bir sorudur. Kişi olarak, kendi adıma, şunu söyleyebilirim. Taraf’ın arkasında, bilime, demokrasiye, adalete, insan haklarının yüce bir değer olduğuna inanan, bu inancının doğru olduğunu bilen bir kadro var. Taraf bu değerlere yaslanıyor. Taraf’ın, 50 bin civarında olan baskısıyla, Türk basınında çok ayrı bir yeri var. Taraf’ı nitelik bakımından değerlendirmek gerekir, nicelik bakımından değil. Taraf 50 bin değil bin adet bassa da, toplumda değiştirici, dönüştürücü etkisini yine gösterir.300 bin-400 bin bassa, bugünkünden daha büyük bir etki yaratmaz. Taraf’ın varlığı, Türk basınının kendine çeki-düzen vermesini de sağlayacaktır. Taraf bundan sonra bir mihenk taşıdır.

Bütün bunlara rağmen Taraf elbette Türk basınının bir parçasıdır. Şu veya bu şekilde ilan alabilmektedir. Basın İlan Kurumu’ndan ilan alabilmektedir. İnternette, çeşitli sitelerde, “gazeteler” denildiği zaman, günlük gazeteler arasında Taraf’a da yer verilmektedir. Televizyonlarda, radyolarda Taraf’ın manşeti gösterilmektedir. Gazetedeki bazı köşe yazarlarının yazılarından pasajlar okunmaktadır. Yeni Ülke’den itibaren, Özgür Gündem’den itibaren, 20 yılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen, Kürt gazeteleri bu olanaklara sahip olamamıştır. Bu durumun irdelenmesi de bilgilerimizi çoğaltacaktır.

Munzurrojhat - 3/11/2010 Saat 17:25

Siyasette Kültürel Çerçeve

Bir önceki yazımda(*) bir tarafta Türklerle Kürtler, diğer tarafta Türklerle Türkler arasında geçtiğimiz birkaç onyılda yaşanan ayrışmaların ulaştığı duruma değinmiştim.. Avrupai Türkler, Asyatik Türkler ve Kürtlerden oluşan üç ayrı topluluğun doğuşuna yol açan bu ayrışmalar, kuşku yok ki politik alanı da yakından etkiliyorlar. Aşağıdaki yazıda, bu yeni durumun politik alana muhtemel etkilerinden ilkini, siyasal alanda kültürel çerçevenin artan önemini ve bununla bağlantılı bazı sorunları ele almaya çalışacağım.

Yeni dönemde siyaseti yakından etkileyecek gelişmenin biri, kültürel çerçevenin siyasal alanda eskisine oranla daha fazla öne çıkacak olmasıdır. Esasen bu cümleyi gelecek zaman kipinde kurmaya gerek yok, çünkü siyaset bir süreden beridir zaten küçümsenmeyecek ölçüde bu çerçevede yürüyor. Türkiye’deki merkezin Avrupai Türkler ve Asyatik Türkler olarak bölünmesi bunun işaretlerinden biridir. Önümüzdeki dönemde bunun belki daha fazla görünür hale gelmesi söz konusu olabilir. Biraz karikatürleştirmek pahasına durumu şöyle ifade edebiliriz: 1960’lar ve 70’ler dünyasında nasıl, ilgili-ilgisiz her şey sınıfsal terimler üzerinden ifade ediliyor idiyse, bugün de ilgili-ilgisiz birçok şey kültürel terimler üzerinden ifade edilmektedir, edilecektir. Bu da siyaset alanıyla ilgilenirken kültürel çerçeveye daha fazla dikkat edilmesi gerektiğine işaret eder.



Ne var ki bazı gelenekler, böyle bir dikkati göstermek bakımından sorunludurlar. Türk Solu bu geleneklerden biridir örneğin. Türk Marksistleri, kültürel çerçevenin sosyal hareketlerin oluşumuna olan etkilerine başından beri gerekli ilgiyi göstermemişlerdir.


cemil gundoganSorun bu kadarla sınırlı kalsaydı belki çok dikkat çekici olmayabilirdi. Çünkü başka ülkelerin Marksist hareketlerinde de tesadüf edilebilen bir durumdur bu. Fakat Türk Marksist hareketine öncülük eden kadroların, kabaca 1960’ların sonlarına dek uzatılabilecek bir döneme kadar, eğer ailesel arka plan itibarıyla değilse, mutlaka gelecek projesi itibarıyla Avrupai Türklere yakın bir kültürel profil çizdikleri düşünülürse, bu ilgisizlik biraz tuhaflaşmaya başlar. Bu örneği tartışmalı bulacak okurlara, Rumeli kökenli sosyalistlerin, Türk sosyalist hareketinin kurucu kadrolarıyla ilk sempatizanları arasında önemli bir ağırlık oluşturduklarını hatırlatabilirim. Üstelik bu dönemde Rum, Ermeni ve Yahudi kökenli komünistlerin hareket içindeki temsil düzeyi de görece yüksekti. “Bu örnek çok eski bir döneme ait, o durum geçmişte kaldı” diye düşünülebilir. Ama öyle değil. Çünkü Türk solunun tarihindeki en kitlesel dönem olan 1970’lerde dayandığı en önemli toplumsal gruplardan biri Alevilerdi. Kısacası, ister kuruluşa gidin, ister bugüne gelin farketmez, kültürel çerçevenin sol üzerindeki etkisi gayet barizdir. Ama Türk solu hem belirgin kültürel özellikler taşıyan bir sosyal zemine dayandı, hem de kültürün siyasetle ilişkisini ıskalayan bir bakış açısına sahip olageldi. Terslik veya çelişki işte burada.


Türk Marksistlerinin buradaki terslik üzerine yeterince düşünüp yazdıkları herhalde söylenemez. Nitekim geçmişte bu ilgisizliğin bazı sonuçlarına katlanmak zorunda kaldılar. Örneğin Kürt hareketinin, 1970’lerin ortalarında, Türklerle Kürtlerin bir arada yaşadığı birkaç sınır ili dışındaki bütün Kürdistan’da Türk Solunu göz açıp kapamadan tasfiye edebilecek başarıyı göstermesinde, bu ilgisizliğin de katkısı vardı. Kültüre referans yapan bir hareketin bir sosyal hareketle aynı sahada top oynayabileceği düşünülmemişti bile. Türk Marksistlerinin Kürt hareketini tanımlamak amacıyla geliştirdiği kavramlara bakın durumu daha rahat anlarsınız: “feodal faşist” (Halkın Kurtuluşu adlı Türk soluna mensup bir grubun dönemin Apocularını nitelemek için icat ettiği terim), “emperyalizmin ekmeğine yağ sürenler”, “işçi sınıfını bölenler” (neredeyse bütün Türk Marksistlerinin Kürt hareketine ilişkin kullandığı ortak tanım), “sosyal-emperyalizmin beşinci kolları” (Perinçek ekibinin tanımlarından) ... Sınıfsal terimlerinin dışına taşabilen bir sosyal hareketin Türk Marksistlerinin gözünde göründüğü biçimler bu tür şeyler olabilmişti. Bunun sadece sosyal-şovenizmle veya sadece örgüt merkezciliğiyle ilgili bir durum olmadığı açık.


Brezilyalı siyaset bilimci Evelina Dagnino, Latin Amerika solunun kültürle politika arasındaki ilişkilere bakışında yaşanan değişiklikleri incelediği bir makalesinde, Latin Amerikalı Marksistlerle ilgili olarak da benzer tespitler yapıyor. Demek ki sorun bize özgü değilmiş. Dagninino’nun bir diğer dikkat çekici tespiti ise A. Gramsci gibi bazı düşünürlerin eserlerinin 1970’lerin ikinci yarısından itibaren bu ülkelere girmiş olmasının, kültürle siyaset arasındaki ilişkilere dair soldaki yanlış tutumun aşılmasının nedenlerinden birini oluşturduğudur. Biri dışında Latin Amerika ülkelerini tanımadığım için tespitin doğruluğu hakkında bir şey söyleyemeyeceğim; ama eğer araştırılırsa, Türkiye için de böyle ilginç ve beklenmedik bazı nedenlerle karşılaşacağımızı tahmin edebilirim.


Hakkını yememek lazım, Türk Marksistleri içinde sosyal harekette kültürel çerçeveyi önemseyen bir damar da vardı. Bu marjinal damar Birikim çervresinden oluşuyordu. Fakat onlar da solun geneli için geçerli bazı nedenlere ilaveten Kürt sorununun el yakan niteliğinden ötürü bu bakış açısını Kürt meselesine uygulayabilecek kadar genişletemediler. Kürtler, bütün bedelini, santim santim ve deyim yerindeyse kan ve hapisle ödeyerek Kürt sorununu kamuoyunda görece risksiz biçimde tartışılır kılıncaya kadar, daha çok İslam’la iligili egzersizler yapmakla yetindiler. Dolayısıyla onlardan da fazla bir hayır çıkmadı.

Peki önümüzdeki dönemde ne olacak?

Kanımca solun seçenekleri basittir. Ya kültürel çerçeveyi daha fazla gözeten yeni bir bakış açısı geliştirecekler, ya da bir süre daha “Bu iş niye olmuyor?” diye kara kara düşünerek geceleri koyun saymaya devam edecekler.

Ne var ki, kültürel çerçeveyle ilgili bu sorun sadece Türk soluyla sınırlı değildir. Çoğunlukla Marksist bir geçmişe sahip olan günümüzün liberalleri de benzer problemlerden muzdariptirler. Onları geçtik, bizzat kendisi kültürel çerçeve içinde şekillenmiş bir hareket olan Kürt muhalefeti de bu sorundan muaf değildir. Kürtlerdeki alt kimliklerle (mesela Alevilik, Yezidilik veya Kırmanclık/Zazalık kimliğiyle) mutasavver üst Kürt kimliği arasındaki ilişkilerin Kürt hareketi tarafından ele alınış biçimlerine bakın, durumu daha açık biçimde görürsünüz.
Kürt hareketinin iç hiyerarşisinde yaşanan değişmeler (ki süreklidirler) anılan kimliklere bir paralellik oluşturmadığı müddetçe, yani örneğin harekette statü kaybetmek veya harekette daha yüksek statüye erişmek, Alevilik, Sünnilik, Yezidilik, Kırmanclık/Zazalık veya Kurmanclık gibi kültürel kavram ve kategorilerle belirlenmedikçe veya tesadüfen bunlarla çakışmadığı müddetçe sorunsuz duran bu ilişki, böyle bir çakışma oluştuğu veya bir çakışmanın oluştuğu hissini veren durumlar ortaya çıktığı anda renk değiştirmeye başlar.

Nitekim Kırmanclar/Zazalar, 1980’lerin ikinci yarısından itibaren Kürt hareketi içindeki pozisyonlarını yitirmeye başladıklarında başta diaspora olmak üzere kıpırdamalar da başladı. Ve bu kıpırdamaların en azından bir kısmı, kendilerini, tanıdık bir yolla, kültürel bir çerçeveye bürünerek ifade etti (“Zazalar Kürtlerden ayrı bir ulustur” tezi). Kürt hareketinin önemlice bir bölümünün bu gelişme karşısındaki tavrı, hiç de kültürel çerçevenin siyasal mücadele içindeki rolünün farkında olan bir hareketten beklenen bir tavra benzemiyordu:

Bu bir ajan faaliyetidir!


Peki Kürt hareketi neden böyle davrandı? Gerçekten de Zazacılığın, Dersimciliğin vb. bir ajan faaliyeti olduğuna inandığı için mi?



ocalan9Hiç kuşkusuz Kürt hareketi içinde buna inanan insanlar vardı. Çünkü devletin, “Zazacılık” üst başlığıyla ifade edilen oluşumlara katkıları, özellikle 1990’ların başlarından sonra rahatlıkla gözlenebilir nitelikteydi. Fakat ajanlar hemen her yerde vardırlar ve hemen her türlü oluşumu devlet lehine yönlendirmek ve kullanmak için çaba harcarlar. Ajanların cirit attığı bu alanlara Kürt hareketi de dahildir. Ama buradan hareketle kimsenin aklına Kürt hareketinin bir ajan faaliyeti olduğunu iddia etmek gelmiyor. Çünkü biliyoruz ki, bir sosyal hareket, sırf ajanlar öyle istiyor diye oluşmaz, kazara oluşsa bile bu hareketi besleyecek başkaca dinamikler yoksa varlığını sürdüremez. Dolayısıyla Kürt hareketinin reaksiyonunu sadece bu yöndeki kanaatlere bağlamak açıklayıcı olmaz.
Tarih boyunca kendilerini etnik planda Kürtlükle tanımlamış olan bir topluluğun, ansızın Kürtten başka bir şey olduğunun iddia edilmesinin doğurduğu doğal tepki veya yeni bir sorunu ele alırken sıkça tanık olunan, pakete dahil acemilik türünden faktörleri eledikten sonra elde kalan nedenlere baktığımızda, bunlardan birinin de sosyal hareketlerin kültürel çerçeveye olan ilişkisine dair kavrayış yetmezliği olduğunu görürüz. Kendisini kültürel bir çerçevede ifade etmiş olan Kürt hareketi, başkasının da bunu yapabileceğini aklına bile getiremediyse bir kavrayış yetmezliğinden söz etmek, Kürt hareketine haksızlık sayılmaz. Bugün dahi Dersim’deki Dersimciliğin veya Zazacılığın, Maoculuktan veya Kemalizmden kalma bir bozulma veya çürümüşlük olduğuna inanan çok sayıda Kürt aydını vardır. Ama Dersim’deki Maoculuğun ve hatta Kemalizm olarak adlandırılan bazı fenomenlerin, en azından bazı boyutları itibarıyla kültürel çerçeveye dair ifadeler olabilecekleri üzerine fikir egzersizi yapabilen fazla Kürt aydını yoktur. Bütün bunlar, kendisi kültürel çerçevede gelişmiş bir hareketin de pekala kültürel çerçevenin siyasete etkisi üzerine tutarlı bir kavrayışa sahip olamayabileceğine dair bir örnek oluşturuyor.


Sonuç olarak şunu belirtmek gerekir ki, muhalif hareketlerde toplumsal problemleri ele alırken kültürel çerçeveyi yeterince hesaba katmama tavrı varlığını sürdürürse önümüzdeki dönemde gelişecek birçok şeyi anlamak ve doğru tavır takınma imkanı daha da daralacaktır. Bu noktada Alevilik sorun yaşanacak ilk alanlardan biri gibi görünüyor örneğin. Türk-İslam senteziyle karakterize olan Asyatik Türklerin iktidardaki yeni pozisyonu, eskiden başka ifade biçimlerini tercih eden bazı toplumsal eğilimlerin yarın karşımıza daha açık Alevici ifadeler içinde çıkmalarına yol açabilir örneğin.

Kültürel çerçeveyle bağlantılı ve yakın gelecekte siyaseti daha açık biçimde etkileyecek olan gelişme ise, Türkiye’deki merkezin artık Avrupai Türkler ve Asyatik Türkler şeklinde ikiye bölünmüş olmasıdır. Merkez bir kez kutuplaşınca çevredeki hiç bir gücün merkezle olan ilişkisi artık eskisi gibi kalamaz. Avrupai Türklerle Asyatik Türkler arasındakai ayrışma ve çekişme görece kalıcı bir nitelik taşıdığından Kürt hareketinin merkezle olan ilişkisi de bu yeni duruma uygun yeni biçimler kazanacaktır. Gelecek yazıda, bu konuyu ele almaya çalışacağım.

31.10.2010
Cemil Gündoğan

mustafa - 6/11/2010 Saat 16:57

'Ağrı Dağı Lenin'in Atatürk'e hediyesi'


Financial Times gazetesinin Ermenistan'ı incelediği bir makalesinde "Şu anda Türkiye'de sınır boyunca uzanan Ermenistan'ın yüce simgesi Ağrı Dağı, Lenin'in 1921'de Atatürk'e hediyesi" denildi



LONDRA/FRANKFURT

FT’da Teresa Levonian Cole imzasıyla "Ermenistan ziyaretçilere açılıyor" başlıklı, Ermenistan’ın gelişen turizm sektörünü ele alan bir makale yer aldı. Makalenin dokuzuncu yüzyıldan kalma manastırı bulunan Tatev kasabasının anlatıldığı bölümünde, "Manastırın 300 metre altındaki derinlikte ağaçlık Vorotan geçidi yeralıyor. Arabayla ulaşmak için dağlara yılan gibi kıvrılan yollarla bir saatte çıkıyoruz. Tatev’e ulaşmadan önce yeniden Şeytan Köprüsü geçidine inerken, 11 asırlık kalıcı huzuru soluyabilirsiniz. Ancak başımızın üzerindeki kablolar yeni bir şafağı müjdeliyor. Ekim’in ilk günlerinde, Tatev’i aşağıdaki Halidzor kasabasıyla bağlayan dünyanın en büyük teleferiği açıldı" denildi. Bir İsviçre-Avusturya firmasının manastır ve çevresindeki bölge 36 milyon avroluk yatırım yaptığını, yatırım kapsamında ulaşım, oteller ve diğer turizm tesisleri bulunduğunu yazan FT’de şu satırlar yer aldı:

"-Bu Türkiye ve Azerbaycan, Gürcistan ve İran arasında yükseltilere sıkışmış küçük eski Sovyet Cumhuriyeti, bir zamanlar Küçük Asya ve Hazar denizi arasında uzanıyordu. 301 yılında Hristiyanlığı resmen kabul eden ilk ulus oldu ve 100 yıl sonra St. Mesrop Mashtot; kolay nüfuz edilemeyen, Lord Byron’un İncil’i çevirmek için Venedik’te öğrenmeye çalıştığı, 36 ‘savaşçı’ harften oluşan Ermeni alfabesini icat etti. Persler, Araplar ve Türklerin akınları ve periodik katliamlar kadar önemli 1915 soykırımı karşısında bir tarih, başkent Erivan’daki bir anıtta simgeleniyor, din ve dilin iki sütunu hala ulusal kimliği savunuyor.

-Khor Virap’ın yedinci yüzyıldan kalan manastırı popüler bir kartpostal, kiliseyi Nuh’un geldiği Ağrı Dağı’nın (Mount Ararat) karlı zirvesi çerçeveliyor, önünde yine Nuh’un bizzat diktiği varsayılan asmalardan oluşan bağlar bulunuyor. Şu anda Türkiye’de sınır boyunca uzanan Ermenistan’ın yüce simgesi Ağrı Dağı, Lenin’in 1921’de Atatürk’e hediyesi.

-ALTYAPI KORKUNÇ-
-Akaryakıt kısıtlamaları ve korkunç altyapı kombinasyonu, başkent çevresi dışında yatırım yapmayı pratik olmaktan çıkarıyor.

-Erivan yakınlarındaki Geghard’da 4 ve 13’üncü yüzyıllara giden mağara kiliseleri bulunuyor. Hayvan ve efsane yaratıkları duvarlarını süslüyor. Khatchkars ?Ermenistan’da çoğu yerde rastlanan dikdörtgen taş anı haçları- desen çeşitliliğinde birbirleriyle yarışıyor.

-Hiç ummadığım birşeyle karşılaşıyorum. Batıda Kürdistan’dan Yezidi çobanlar; kuzeyde Fioletovo’da Rusya’dan 1840’larda sürülmüş Amishler’i anımsatan Molokan cemaati, geçtiğimiz yıllarda keşfedilen Yeghesis yakınlarında ‘hiçbiryerin ortasındaki’ dünyanın en eski Yahudi mezarlıklarından biri."

mustafa - 18/11/2010 Saat 14:44

selamlar;

Bu yaziyi okudugumda , Alman nazilerinin türkler icin müslümanlar icin yada tüm yabancilar icin düsündükleriyle ikiz ruh bir anlayis oldugunu sonucuna vardim ciden bu anlayisin altina imza atan bir bir dersimli ciidi sekilde bir sorunlu bais acisi icerisinde yer aliyor diye düsünüyorum...ben animsiyom 90 li yilarin baslarindaydi kürt hareketi dersim alanini yeni yeni kulanmaya baslamisti o dönemde bu anlayis tuhaf bir solculuk anlayisiyla dersim türkiye sol hareketlerinin baskentidir derdi, pkk miliyercidir,safidir dinci bir hareketi o dönemde isci partilililer pkk lilerin namaz kildigini istahli istahli anlatirlardi...yani kemalizmin mutasyonu bu olsa gerek simdide dersimcilik diye bir sosyal hastalik peyda olmus...hic bir sosyal ve siyasal dayanagi olmayan bu örgütlenme bicimi MIKROP miliyercilikten baska bir sey diye düsünüyorumm.. dersim kimliginin tanimi bu asiretsel bakis acisiyla yapilirsa isin icinde cikilmaz hal alir...sözde dedelik geleneginde gelen bu kisiler sahislar hepsi ayni asiret mensubu olmalari ciden ayri bir arastirma konusu..

DERSIMLI UYAN!senin
dilini,kimligini,herseyini yok
sayiyorlar.Dersimli olmak,zazaca
konusmak,kirmanc olmak,zorlarina
gidiyor sözde
...yurtseverlerin.Dersimi,bizi
insandan saymiyorlar,dilini
konustugun icin,Xizira inandigin
icin.Dersimliyim dedigin icin
düsmani oluyorsun kürtlerin.nedir
Dersimin hali böyle.DERSIM olmus
artik Diyarbakir!bazi hemseriler
bizi inkar edip satmis onlara.Ax
sare Dersim ax...Ax Kirmaniye
ax...Iyeke ma inkar kene pince
kutikune.pince kutik to cutur ma
inkar kena?to cutur vana
kirmancki,zazaki cino...To eve sene
ri vana ke Dersim ye
khuruno...Hangi yüzle dersim
kürtlerindir dersin?hangi
yüzle,vicdansiz,satilmis Dersim
haini!!DERSIMLILER,hic kimse sizin
düsüncenize zincir vuramaz,cünkü
sizin düsünceniz özgürdür,benzemez
baskalarina.Siz
Dersimlisiniz,Cesaretli,Asaletli,Me
rt,Cesur.Aranizda bazi Satilmis
itler olsa bile!!Qadea sima
bijerine.......

mustafa - 7/1/2011 Saat 13:12

Devam edeceğiz” diye noktalamıştım bir önceki yazıyı. Muhsin Kızılkaya ile edelim.
Muhsin Kızılkaya, PKK-BDP eksenine bulunabilecek en uzak noktada yer alan bir Kürt aydını. Ama ‘Kürt kimliği’, ‘anadilinin onuru’ söz konusu olunca en önde. Bazı hayati önemde konuları, onun-bunun ‘tezgâhı’ olarak görmemek ve nitelememek gerektiğinin canlı örneği.
Kızılkaya Hakkârili, yıllardır İstanbul’da yaşıyor. Star’ın pazar eki Açık Görüş’te ‘Hani her şeyi konuşacaktık!’ başlıklı yazısını Cumhurbaşkanı başta, tüm devlet yetkililerinin ve özellikle Başbakan başta tüm hükümet ve iktidar partisi üyelerinin okumasında yarar var.

İşin özü
‘İşin özü’ daha basit bir dille ve olanca çarpıcılığıyla ortaya konamazdı. Yazının dikkate getirmek istediğim satırları:
“... Vaktiyle Diyarbakır’da bir televizyon mikrofonu yaşlı bir adama uzatılır, ‘Amca, Kürtler ne istiyor’ diye sorar röportajcı. Yaşlı adam hiç sektirmeden, yüz yıldır anlatamadıysak hata bizde der gibi, ‘Kürtler quzilqurt (zıkkımın kökünü) istiyor’ diye cevap verir gülerek, röportajcı meseleyi hâlâ anlamamış, aval aval bakar adamın yüzüne.
Bir süre sonra ‘Kürtler daha ne istiyor?’ argümanının aslında pek de öyle sağlam bir argüman olmadığı ortaya çıktı. Evet, Kürtler bu memlekette her şey olabiliyorlardı; milletvekili, bakan, başbakan, hatta cumhurbaşkanı da... Bir tek Kürt olamıyorlardı. Kürt olduklarında hiçbir şey olamıyorlardır çünkü. Kendi kimliğinden vazgeçtiğin, Türk kimliğine bürünmekten gocunmadığın, evinde Kürtçe konuşmaktan imtina ettiğin ama yakın akrabalar arasında kulağına çalınan Kürtçe bir sese, bir ezgiye de nostaljik bir tepki vermeye devam ettiğin, kimliğine folklorik birbir malzeme muamelesi yaptığın sürece bu devlet önünde bütün engelleri kaldırıyor, seni istediğin yere getirebiliyordu.
Çünkü ulus yaratma projesini bizzat ulusun kendisi başlatmamıştı, devlet denilen bir aygıt vardı, devlet bir ulus yaratmaya soyunmuştu ve bu ulusu da o memlekette yaşayan birbirinden farklı etnik gruplardan toplamaya başlamıştı. Kendi kimliğinden vazgeçip Türk olmayı kabullenen ‘kim olursa olsun’ başımızın, gözümüzün üzerinde yeri vardı.
Böylece devletimiz, anayasaya da ‘Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür’ tanımını koyup, ‘kanun yoluyla’ Türk olmayı başarabilen ilk devlet oluyordu.

‘Kürt kökenli’ olmak ile ‘kültürel miras’ simetriktir
Bu arada Kürtlerin dili yasaklanmış, kimlikleri inkâr edilmiş, köyleri boşaltılmış, evleri yağmalanmış, hapishanelere doldurulup olmadık işkencelere maruz bırakılmış, sürgüne gönderilmiş kimin umurunda. Şakiler başkaldırıyordu ve cezaları ağırdı. Devlete başkaldıran sonuçlarına da katlanırdı.”
Bu satırlarda aleni ‘ironi’ bir yana, anlatılanlar net bir Türkiye siyaset sahnesi ve siyaset söylemi fotoğrafı da çekmiş oluyor.
Bu ‘fotoğraf karesi’ içinde Başbakan’ın çok övündüğü ve ‘Kürt temsiliyeti’ni BDP’den çekip almak için başvurduğu AK Partili ‘75 Kürt milletvekili’ doğal olarak ‘Kürt’ değiller. Onlar, tartışmasız AK Parti’nin ‘Kürt kökenli’ milletvekilleri.
Siz, hiç üç buçuk yıldır bu ‘75 Kürt’ün bir tanesinin, Meclis kürsüsünden bir tek kez ‘Kürt’ sözcüğünü telaffuz ettiğini, seçmenleri Kürtlerin sorunlarını dile getirdiğini duydunuz mu?
‘Kürt kökenli’ olursanız, böyle bir zorunluluğu hissetmezsiniz.
Kürt başka, Kürt kökenli olmak başka.
Kürt olmaya izin yok; Kürt kökenli olmak ise askeri darbe ürünü 1982 Anayasası’nda yer alan ‘vatandaşlık tanımı’na ve devletin ‘Kemalist ideolojisi’ne göre, esas alınan ‘üst kimlik’in altındaki makbul kimliklerden biri.
‘Üst’ kimliği ister ‘Türk’, ister Başbakan’ın vurguladığınca ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı’ diye ifade edin, alt kimlikleri asimile ederek eşitlemiş olduğu için ‘köken’de hiçbir sorun yok. Her birimiz bir şey ‘kökenliyiz’ zaten, varsın bazılarımız da ‘Kürt kökenli’ oluversin.
Öyle olunca, ‘eğitimde anadilin kullanılması’ diye bir talep de ‘Kürt kökenliler’den gelmez. Gelmesine gerek yoktur. Çünkü, Kürtçe, çeşitli lehçeleriyle zaten evde, sokakta, hatta AK Parti’nin sağladığı demokratik imkânla cezaevindeki tutuklu ve ziyaretçisi arasında da konuşuluyor artık. Devlet televizyonu 24 saat o dilden yayın yaptığına göre, ‘kültür mirası’na sahip çıkılmış oluyor. ‘Kültür zenginliğimiz’ yansıtılmış oluyor.
‘Kürt kökenli’ olmak ile ‘kültürel miras’ ve ‘kültürel zenginlik’ arasında simetrik bir ilişki var.

İnsan hakkı milliyetçilik değildir
Türkiye halkının yaklaşık beşte birini oluşturan, tüm bölgeye yayılmış, bölgenin en kadim insan topluluklarından birine bu şekilde yaklaştığınız anda onu ‘folklorik’ bir öğe haline indirgemiş de oluyorsunuz.
‘Folklor’ zaten ‘kültürel miras’ ve dolayısıyla ‘kültürel zenginliğimiz’ değil midir.
‘Kürt kökenli’ değil de Kürt iseniz, ‘eğitimde anadilin kullanılması’nı en doğal ‘insan hakkı’ olarak istersiniz tabii ki. Buna ‘ırkçılık’ denebilir mi? Bunun ‘milliyetçilik’ ile de ilgisi yoktur. ‘Temel insan hakkı’dır çünkü.
Demokratik bir ülkede, tüm vatandaşlarımızın ‘eşit ve özgür’ olduğu bir toplumda yaşamaktan yanaysak, Kürt değilsek de Kürt olmasak da bu hakka nasıl karşı çıkabiliriz?
Ne hakla?
Devam edeceğiz...

mustafa - 8/1/2011 Saat 18:12

Bitlis'teki iskeletler, yargı, siyaset, vs...
1997 yılında katıldığım bir Güneydoğu ziyareti sırasında sorduğum bir soru üzerine dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri Tümg. Erol Özkasnak, "Susurluk ile Türk Silahlı Kuvvetleri'ni aynı kaba sokan vatan hainidir, JİTEM diye bir örgüt yoktur..." demişti...

Ne gariptir ki, ertesi gün Gürvil tepesindeki askeri birlikte bir itirafçıyla karşılaşmış, bu itirafçının "bir tek Diyarbakır'da rahat etmem, çünkü orada Cem Ersever'le birlikte JİTEM'de çalışmıştım..." sözlerine tanık olmuştuk, üstelik Özkasnak'ın önünde...

Şimdi "soru" şu:

JİTEM'in varlığından söz etmek vatan hainliği oluyorsa, ama JİTEM diye bir örgüt olmuşsa, bunu bile bile inkar eden, Türkiye'yi altüst eden bir gerçeğin üstünü örten yetkiliyi nasıl tanımlamak gerekir?

Tatmin edici olmayan açıklamalar, bazı gerçekleri ortaya koyana, açıklama talep edene yönelik hain suçlamaları...

Vatan kavramı, hainlik suçlaması bu ülkede gayrimeşru ilişkilerin paravanı haline gelmiştir.

Ve bu, ülkeye akıl almaz derecede zarar vermektedir...

Değil mi ki, Kahramanmaraş, Sivas, Çorum katliamlarından 16 Mart 1978 hadisesine, Abdi İpekçi'nin katlinden Uğur Mumcu cinayetine, Çetin Emeç'in vurulmasından Hiram Abas'ın öldürülmesine, Ecevit'e yönelik suikastten Özal'a sıkılan kurşunlara, Vedat Aydın'dan Güneydoğu'daki Kürt aydınlarının yok edilmesine uzanan bir "faili meçhul hadiseler" ülkesidir Türkiye.

Ya da Hrant gibi gerçek faili meçhul olanların ülkesi...

25 yıl öncesinden yola çıkıp, olup bitenlere bir bütün halinde ve uzak açıdan bakıldığında, "unutturan zaman faktörü" bir kenara itildiğinde ortaya çıkan tablo korkunçtur.

Bu kritik cinayetler ve hadiselerden bir tanesinin bile faili bulunamamış, bir tanesi bile aydınlatılamamış. Hemen hepsinin dosyaları küllenmeye bırakılmış, soruşturmalarda izler ya bir anda ortadan kaybolmuş ya "devlet sırrı" duvarına çarpmış ya da resmi kuruluşlar gerekli belge ve bilgileri yargıdan gizlemiştir.

Hadiseler; nedenleriyle failleriyle tahmin edilmiş, tekerrür etmeyeceğine dair garip bir inançla bu olaylara çözülmüş muamelesi yapılmıştır.

Her şeye rağmen ortada izini sürebileceğimiz çıplak bir gerçek var:

Birçok Avrupa ülkesinde 50'lili yılların ortasında kurulmuş, 80'li yıllarda tasfiye edilmiş, yasa ve denetim dışı, paramiliter Gladyo örgütleri...

Ama Türkiye gibi bazı ülkelerde gladyo, sistemin ruhuna o denli uygun düştü ki, iktidar kavgalarında, iç hesaplaşmalarda rol oynamaya, kullanılmaya devam etti. Böylece kökleştiler, sistemin parçası olma sınırını geçip, sistemin ana mekanizması haline geldiler. Bu, zaman zaman sistem dışına çıkmalarına, rant çeteleri kurmalarına yol açtı. Örneğin Ağar'ın sık ima ettiği, "vatan adına" ve "para için" ayrımı temelinde çatışmalar da bu yüzden yaşandı ve bu ayrım yüzünden sistem zaman zaman daraldı, içini sınırlı biçimde temizlemeye kalktı. Ve bu temizlik çabaları "münferit hadiseler" adıyla ünlendi.

Milli politikalar adına asayiş mantığının yüceltildiği bu düzende gayrimeşru resmi örgütlenme ve eylemler; kişileri aşan kurumlara sirayet eden, her sorumluyu suç ortağı kılan tavra, politikaya dönüştü.

70'lerde Batur-Gürler ile Türün-Sancar ekipleri arasındaki hesaplaşmada, yani ordu içi iktidar kavgalarında işkencelerle, sorgularla, kumpaslarla, sabotajlarla MİT ve Özel Harp Dairesi üzerinden aktif rol oynayan bu yapılanma değil midir?

O günlerdeki başrol oyuncularının, Susurluk skandalının önde gelen isimleri olmasının hiç bir anlamı yok mu?

Kıbrıs'ta Türk Direniş Güçlerini örgütleyen anlayış, yapı ve eylem tarzıyla, JİTEM'inki ya da Ergenekon arasında paralellikler yok mu? Daha da öte bu konuda Veli Küçük, Korkut Eken gibi uzmanlaşmış kişiler yine iki dönemin de starları değil mi?

Hukuk tartışırken, siyaseti ve gerçekleri unutmayalım...

Biliyor musunuz, bu tartışmalar sırasında Bitlis Mutki'de bir jandarma karakolunun yanında 12 kişinin iskeleti bulundu...

Basında doğru dürüst yer almadı bile...

mustafa - 24/1/2011 Saat 12:17

ÇETİN DİYAR
Hakikat Komisyonu
Demokratik bir ülke için mücadele eden emek, barış ve demokrasi güçleri, yıllardır ‘Özel Harp Dairesi’nden bu yana halka karşı suç işlemiş karanlık suç örgütlerinin ve yaptıklarının açığa çıkartılması için ‘Hakikat Komisyonları’ kurulması talebini dillendiriyor. CHP’nin yeni Genel Başkan Yardımcısı, Sezgin Tanrıkulu da, önceki gün partisinin Diyarbakır İl Binası’nda yaptığı basın toplantısında “toplumsal barışın sağlanması için ‘Hakikat Komisyonu’ kurulması” talebini dile getirdi. 6-7 Eylül Olaylarından 1 Mayıs 77 ve Maraş katliamlarına, 80 darbesi sonrasında yaşanan vahşetten Bölge’de son 25 yıllık çatışmalı süreçte JİTEM, Hizb-i Kontra gibi cinayet şebekeleri üzerinden yapılanlara kadar ülkenin yakın tarihi, devlet eliyle ya da devletle işbirliği içinde tertiplenmiş ve bugüne kadar aydınlanmamış olay ve cinayetlerin tarihidir. Bu tarihle yüzleşmeden, karanlıklar aydınlanmadan ve sorumlular yargılanmadan ülkenin demokratikleşmesinin mümkün olmayacağı açıktır. Ergenekoncuların Bölge’deki icraatlarından Hrant Dink Cinayetine ve geçtiğimiz günlerde Mutki’de ortaya çıkarılan toplu mezara kadar AKP’nin bu konudaki tutumu, demokratikleşme söyleminin bir masaldan ibaret olduğunu göstermektedir. AKP Genel Başkan Yardımcısı Salih Kapusuz, hakikat komisyonu kurulması önerisine “Anayasa, yasalar, içtüzük belli. Bizim de parti olarak gündemimizde böyle bir şey yok” derken aslında demokratikleşme talebi karşısında durdukları yeri tarif etmektedir.
CHP Ağrı Milletvekili Ensar Öğüt’ün geçtiğimiz günlerde yaptığı “PKK ve devletin güvenlik güçlerinin karşılıklı silah bırakması” çağrısı ve Tanrıkulu’nun ‘Hakikat Komisyonu’ kurulması önerisi, Kürt sorununun barışçıl çözümü ve ülkenin demokratikleşmesi mücadelesini yürüten bütün halk güçlerinin de talepleri durumundadır. CHP’nin, demokrasi güçleri tarafından yıllardır dillendirilen ama daha yeni yeni söz konusu etmeye başladığı bu taleplerin ne kadar arkasında duracağı da ayrı bir tartışma konusudur. CHP’nin bugünkü duruşuyla, genel başkanının “Kürt” sözcüğünü bile ağzına almaktan imtina ettiği koşullarda bu konuda halka güven vermekten uzak bir yerde durduğu da bir gerçektir. Bugün belki Baykal’la değil ama Süheyl Batum’larla; Veli Küçük’lerin, Arif Doğan’ların, Levent Ersöz’lerin “avukatlığını” yapmaya devam ederken öte yandan Bölge’de bu isimlerin önemli rol oynadıkları karanlık olay ve katliamların aydınlatılmasını savunmanın kendi içinde bir çelişki taşıdığı (ya da bu konuda partinin içinde bir mücadele/çatışmanın yaşandığı) ortadadır. Yine çatışmaların karşılıklı olarak son bulmasını talebini dillendirmek ile Kürt halkının başta anadilde eğitim talebi olmak üzere taleplerine mesafeli durmak (ki, Kılıçdaroğlu, açık açık anadilde eğitime karşı olduğunu söylemektedir) da kendi içinde çelişkili, güven vermekten uzak bir durumu işaret etmektedir. Nihayetinde Özel Harp Dairesi’nden JİTEM’e karanlık suç örgütleri halkın demokrasi, insanca yaşam ve Kürtlerin eşit haklar talep ve mücadelesini engellemek için tertipler yapmışsa, emekçilerin, Kürt halkının bu taleplerini savunmadan ‘Hakikat Komisyonu’ talebini dile getirmek tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Çünkü bu talep, ancak halkın demokrasi, eşitlik ve insanca yaşam talep ve mücadelesinin bir adımı olarak anlamlı ve önemlidir.
Başbakan Erdoğan’ın bütün valileri “PKK provokasyonları” konusunda uyarması (aslında bu uyarı ülkede emek ve demokrasi adına yapılacak her eylem ve etkinliğin “terör eylemi” olarak ele alınacağını göstermektedir) ve Batman’da dahi giderek MHP’ye benzeyen bir söylemlerle Kürt ulusal hareketini hedef göstermesi, demokratikleşme mücadelesinin daha çok ‘sokak’ta şekilleneceği bir süreci işaret etmektedir. Ve bu süreçte ‘Hakikat Komisyonu’ ve ‘Demokratik Anayasa’ talepleri başta olmak üzere, kimin halkın bu taleplerinin ne kadar arkasında olduğu yine sokakta sınanacaktır.

mustafa - 27/1/2011 Saat 16:03

Dersim Kürtleri Ermenilere yardım etti mi?/ D. Barış Abbasoğlu Doğan Barış Abbasoğlu13:53 / 27 Ocak 2011 1915'te Harput'taki kıyımdan kurtulan Ester Mugerdiçyan adlı bir Ermeni kadının “Türk Tuzağında - Bir Ermeni Ailesinin Kaçış Öyküsü” hatıratı geçti elime. Doksan yıl kadar önce yayınlanan hatıratında Mugerdiçyan, Harput'ta işlenen cinayetleri ve Dersim aşiretlerinin yardımıyla nasıl Rusların kontrolündeki bölgelere kaçmayı başardığını ayrıntılarıyla anlatıyor.

Harput yani bugünkü Elazığ Anadolu Ermeni elitinin yaşadığı önemli bir merkezdi. Soykırım başladığı zaman da doğal olarak İttihatçıların ilk hedeflediği merkezlerden biri oldu. Vali Sağıroğlu Kemahlı Sabit Bey kumandasında 1915-17 yılları arasında Harput'taki Ermenilerin hemen hemen tümü yok edildi.

Sabit Bey, CHP'nin kurucularından Sabit Sağıroğlu'dur. Soykırımdan önce uzun süre Hozat'ta kaymakamlık yaptı. İttihat Terakki'nin en güvendiği adamlardan biriydi. Elazığ'daki “işini” tamamladıktan sonra 1917'de İstanbul'a gitti ve Birinci Dünya Savaşının bitmesinin ardından Elazığ'daki Ermeni katliamından sorumlu tutuldu. Yargılanmak üzere sürgüne gönderildiği Malta'dan Mustafa Kemal'in tuttuğu İngiliz rehinelere karşılık olarak serbest bırakılan Sağıroğlu, daha sonra Elazığ ve Erzurum milletvekili olarak görev yaptı.

Daha da yakından tanımak isterseniz kendisi şarkıcı Demet Sağıroğlu'nun dedesidir. Soykırım sırasında Ermenilerin mallarıyla zenginleştiği söylenir. ABD'nin Harput Konsolosu Leslie A. Davis kendisinden “kaba, kültürsüz” bir adam olarak bahseder.

Söylencelere göre Vali Sabit Bey bu dönemde çok sayıda Ermeni'nin Harput'tan kaçarak Erzurum'u işgal etmiş durumda olan Rus bölgesine gitmelerine göz yummuştur. Davis de hatıratında Sabit Bey'in Ermenilerin şehirden kaçarak Erzurum’a gitmelerini engellemek için çok fazla tedbir almadığını anlatıyor. Tabii Ermenilerin canlarının kısa bir süre için bağışlanması ya da Diyarbakır üzerinden Suriye'ye gönderilmemek için bütün mallarını peydelpey rüşvet olarak İttihatçılara yedirdiklerini de. Ve bundan en çok Sabit Bey'in faydalandığını da.

Ermeni belgelerine göre Harput'un köylerinde yaşayan fakir Ermenilerin hemen hemen hiçbirinin bu katliamdan kurtulmadığını da burada belirteyim.

Harput'taki Ermeni elitinin Erzurum'a ulaşmak için tek kaçış yolu Dersim'di. İttihatçıların etkinliğinin son derece sınırlı olduğu ve aşiretlerin egemenliğinde olan Dersim üzerinden kaçışını büyük oranda Harput'taki Batılı ülke misyonları ve yardım kuruluşları organize ediyordu. Mugerdiçyan da katliamdan bu şekilde kurtuldu.

Mugerdiçyan hatıratında önce oğlunu para karşılığında Dersimli bir yaşlı kadına teslim ettiğini ve onun daha sonra ayarladığı bir grup Dersimliyle birlikte Harput'tan kaçtığını anlatıyor. Dersim'e geçtiklerinde yolda Ermenice şarkılar söylemeye başlıyorlar ve Ermeni kaçaklar da katılıyor kervanlarına. Ağzunik köyüne varıyorlar.

Ağzunik bugün Hozat'a bağlı bir köy. 1915'te bir Ermeni köyüymüş. Aynı dönemlerde Yukarı Pilvenk'ten Zaza Kürtlerin de gelip bu köye yerleştikleri söyleniyor.

Ağzunik köyü ABD'nin Harput Konsolosu Davis'in ifadelerine göre Rus kontrolündeki bölgelere kaçan Ermenilerin Dersim'de buluştuğu merkezdi. Buraya ulaşan Ermeniler daha sonra kuryelerle Erzurum ve oradan da Tiflis'e gönderiliyordu. Yolda kimse onları soymaya kalkmıyordu çünkü genelde Ağzunik'te yola çıkmadan önce Ermeniler yanlarındaki tüm eşyaları satıyorlardı. Tabii ki değerlerinin çok daha altında fiyatlara.

Ermeni belgelerine ayrıca bu kaçışlar sırasında özellikle Koçuşağı aşiretinin ve başındaki İbrahim Ağa'nın Ermenilere yardım ettiği ifade ediliyor. Hatta yine rivayetlere göre kaçışların yoğun olduğu süreçte İbrahim Ağa bilhassa Erzincan'da kalıyor. Bu şekilde binlerce Ermeni soykırımdan kurtuluyor.

Tabii Koçuşakları yardım ettikleri Ermenilerin yanlarındaki tüm mallarını ve paralarına da genelde el koyuyorlar. İbrahim Ağa da bu şekilde ciddi sayılabilecek bir mal varlığına kavuşuyor.

Kazım Karabekir de meşhur Dersim raporunda Batı Dersim'de İbrahim Ağa'nın Ermenilere ve bilimum “şaki”lere kucak açtığını anlatarak ondan “bugün Nalbant Nasûhi narnındaki casus olduğu sanılan bir Ermeni'yi dahi himaye biniştir. Anılan kişinin, Hükümete bağlılığı ve sadakati dâima sözde kalmıştır. Acımaksızın katli farz olan Batı Dersim'in en şerir ve en şahsiyetsiz bir şakîsidir” diye bahsetmiştir.

Koçuşağı aşireti de 1926 yılında başında 33 Kurşun olayının kahramanı Mustafa Muğlalı'nın bulunduğu Türk ordu birlikleri tarafından kıyımdan geçirildi. Birçok tarihçi harekatın Seyit Rıza ve diğer Dersim aşiretlerine gözdağı vermek amacıyla yapıldığını iddia eder. Bunun doğruluğu tartışılır zira Dersim aşiretlerinin büyük bir kısmı Koçuşağı tedibatı sırasında devletin yanında yer almışlardır. Nuri Dersimi de bu harekat sırasında devlete verilen desteği “devleti oyuna getirmek ve Koçuşağı’na gizli destek vermek” olarak açıklar. Bunun da ne kadar doğru olduğu tartışılır.

Sonuç olarak Koçuşaklarından Ermenilerin kaçışına verdikleri desteğin intikamı acı bir şekilde alındı. 6 Eylül 1926 tarihinde başlayan harekatta Mustafa Muğlalı mağaralara sığınan yüzlerce Koçuşağını teker teker öldürttü. 54 gün süren harekatın sonunda tüm Koçuşakları sürgün edildi.

Şimdi Dersim aşiretlerinin tümüm Ermeni soykırımına karşı durduğu söylenemese de özellikle Batı Dersim aşiretlerinin binlerce Ermeninin kıyımdan kurtulmasını sağladıklarını ifade etmek yanlış olmaz. Ancak tarihi işine geldiği şekilde anlatmak da doğru değil tabii. Doğu Dersim'de katledilen binlerce Ermeni'yi, 1916'da Ruslara karşı verilen savaşta Pülümür çayında öldürülenleri unutmayalım.

ANF NEWS AGENCY

simge - 28/1/2011 Saat 15:54

Bir Sahtekâr Olarak Hayat...
Otuzların ortasından sonrası biraz zormuş. “Diğerleri gibi yakasına” giden o köp...rüden önceki son çıkış geçildikten sonra işler biraz zahmetliymiş. Sen “sonu pek belli olmayanlar” yakasındasın şimdi. Bizim yaka, diğerlerinin izlemeye bayıldığı bir filmdir aslında, bakma. Bilhassa ve en çok da köprüden son anda kendilerini öte tarafa atanlar merak ederler sonumuzu. Bu yüzden biz, köprünün öte tarafının fotoromanıyızdır biraz. Karşı tarafın kendisi hakkında “Aman canım iyi ki...” diye başlayıp hayatı ucuz atlatmanın ferahlamasıyla okudukları. Biz, hayatı hiç ucuz atlatamayız.

DEBDEBE VE VESVESE

Otuzların ortasını geçince yol stabilize. Maceralı gençliğin debdebesinin yerini pek o kadar da macera istemediğin orta yaşın vesvesesi almaya başladığında insanın kalbi çiçek bozuğu oluyor biraz.

Daha önce “Ya beceremezsem” diye korkuyorsun da otuzların ortasını geçince bu korkuyla koşturup durmaktan dalağın şişmiş oluyor, böğründe kalp gibi atan tuhaf bir sancı. Artık “Ya beceremezsem” diye korkmuyorsun, hasbelkader becermiş oluyorsun zaten ne becereceksen. İnsan artık “Ya hayattan alacaklı kalırsam” diye korkuyor. Hayatın kendilerine borçlu olduğunu hisseden ihtiyarlar beni çok içlendiriyor bu yüzden. Çok pis bir dolandırıcının eline düşmüş zavallılar gibi öfkelerini nereden çıkaracaklarını bilmiyorlar. O devamsızlık tatsızlaştırıyor son yıllarını. Otuzların ortasını geçince işte onlar gibi ihtiyarlamaktan korkmaya başlıyorsun. Ne acayip! Daha dün 16 yaşındaydın.

SEÇMEYE ZAMAN MI VARDI?

Daha dün 16 yaşındaydın gibi hissettiğine göre demek ki yalandı. Her şey bizim seçimimiz, bu yolu biz seçtik meselesi yani, palavra. Çünkü hiçbir şey seçmeye vakit yoktur aslında. Kalbinde yazılı, kendinin de o anda okuyamadığı, sonra bakınca söktüğü bir yazı, bir bilgi var. Ne seçeceğini sen biliyorsun ama aklınla ilgili bir şey değil bu. Akla zaman mı vardı? Daha dün 16 yaşındaydın diyorum! Bugüne gelene kadar arada ne oldu? Bu aynı zamanda geri kalan ömrün de aynı hızda geçeceğini mi gösteriyor? Biz “bugün” adlı noktada durup zamanın olmayan iki ucunu arayan biçareler miyiz aslında? Şu anlaşılıyor otuzların ortası geçince işte: Hayat diye bir uzunluk birimi yoktur!

KOŞARAK YAŞLANMAK

Bizim gibilerin nasıl yaşlanacağı belli değil. En çok bu bakımdan dolandırıldık sanırım. Kalbin emniyeti için hasis duygusal yatırımlarımızı yapmadık. Hayatımızın güvenliği için insanları ölçüp biçip biriktirmedik. Ruhsal emekliliğimiz için kenara, tatsız olsa da sağlam diye ilişkiler koymadık. Vaktiyle sıkılanlar, sıkıcı olanlar, şimdi bireysel emeklilik maaşlarını alıyorlar hayattan. “Hiçbir şey” diye bir şey yapıyorlar, dediklerine bakılırsa pek konforlu. Biz bomboş bir mevduat hesabıyla dikiliyoruz hayatın ortasında, istemediğin kadar bireysel bir mevduat hesabı bu. Demek ki bu yüzden hâlâ koşturarak ve yaşlılığı fena bir melodrama dönüştüren bir telaşla yaşıyor hayattan alacaklı olduğuna inanan ihtiyarlar...

CEPLERİNİ YOKLA KARDEŞ!

Son tahlilde bakıldığında elimizde ne var? Tek bir sıkı kartımız var elimizde, o da hikâyeler. Kimselerinkine benzemeyen, her anlatıldığında karşı yakadakileri imrendiren, hatta bazen hasetten deliye döndüren hikâyelerimiz var. Bizdeki mamelek bundan ibaret. Tek başına hastaneye gitmek zorunda kaldığında ya da yazları kalabalık masalarda karışık kızartmaya sarımsaklı yoğurt dökülürken ve sen kenardan geçerken bu hikâyeleri düşün. Yalnız başına yola çıkmış her yolcunun yaptığı gibi ferahlamak için sık sık hikâye dolu ceplerini yokla.

Hayat bir sahtekâr dolandırıcı. Ve sen bunu 16 yaşında bilmiyor değildin. Bilmediğin tek şey, köprüden önceki son çıkışın tepesine tabela koymadıklarıydı namussuzların. Ceplerini yokla şimdi, yürümeye devam et. Bari sen bizim gibiler için bu filmin iyi bitebileceğini ispat et.
Ece TEMELKURAN

simge - 31/1/2011 Saat 10:18

Kırmızı Gül Buz İçinde
SIRRI SÜREYYA ÖNDER
30/01/2011

Pınar Sağ, onu övdüğü için 10 ay hapis almış. Ne dediyse, aynısını benim de dediğimi sayın. Onu övmek haddimiz değil, buna ihtiyacı da yok.


Çorum Alacalı Ali Kaypakkaya, oğlu İbrahim’i Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne göndermişti. Yazları köye gelen İbrahim köy işlerine koşturuyordu.
Yaz sıcağında ortaya çıkıp, davarlara musallat olan bir sinek vardı, köylüler ‘bunelek’ diyorlardı. Bunelek davarı ısırdığında hayvanlar deliye dönerdi. Yine böyle bir gün davarlar bunelek saldırısına uğrayınca bir koşu kendilerini dereye atmışlardı. İbrahim elindeki sopayı saz gibi kullanarak şu türküyü yakmıştı:
Aşağıdan geldi buneleğin sürüsü,
Bizim mala kondu onun yarısı
Alinağa yakaladı birisi
Aldı götürüyo bakın anneler.
Çorumlu yoksul Ali Kaypakkaya, oğlu İbrahim için hazırlanan ‘Kırmızı Gül Buz İçinde’ isimli belgeselde, yiğit evladını böyle anlatıyordu.
Oğluna dair hepi topu üç anısı vardı anlattığı. Sadece “Bu türküyü ara sıra mandolinle de çaldırır dinlerdim” derken acıyla ve yoksullukla kararmış gözleri gülüyordu.
İkinci anısı, oğlunun Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’ndan atılmasıyla ilgiliydi.
İbrahim, 6. Filo’nun İstanbul kerhanesini ziyarete gelmesine itiraz edenler arasındaydı. Sağcılar da itiraz edenlere
itiraz etmekle meşguldüler. Yayımladıkları bildirilerde ABD’yi ‘Ehli kitap’ sayıyorlardı. Çıkan çatışmalardan dolayı İbrahim, kaldığı öğrenci yurdundan atılmıştı. Babası onu tekrar yurda kayıt ettirebilmek için hatırlı bir hemşehrisine ricacı olmuştu. Hemşehri şart olarak İbrahim’in bir daha böyle eylemlere katılmayacağını bir kâğıda yazıp imzalamasını istemişti. Bu şartla yeniden yurtta kalabilirdi. Ali Kaypakkaya bu durumu oğluna söylediğinde “Baba silahın varsa çek beni vur, ‘niye vurdun’ demem. Ama bunu benden isteme! Ben bana inananları satmam, yarı
yolda bırakmam!” demişti.
Bu anıyı anlatırken bir baba evladıyla ne kadar onurlanırsa o kadar onurlanıyordu.
Üçüncü anısı, oğluna dair son anısıydı.
Oğlu, ‘Diyarbakır Zindanı’nda parça parça edilerek öldürülmüştü. Ayakları kesilmiş, kafası, kolları kesilmiş bir et yığını olarak, dönemin paşası Şükrü Olcay tarafından kendisine teslim edilmişti. 430 liraya bir tabut yaptırtmış, 70 liraya da kefen almıştı.
“...Ordan bi hamal
tuttum, o adam öylece baktı. Ondan sonra ‘Ne bu’ dedi. ‘Öğrenciydi’ dedim. ‘Burada işkencede öldürdüler, Çorum’a götürecem’ dedim. Diyarbakırlı hamal ağlamaya başladı, ‘Ben almayayım o 5 lirayı, helal olsun’ dedi. Ağladı, yürüdü gitti.”
Aynı belgeselde, Muzaffer Oruçoğlu şöyle anlatıyor: “...hamallara karşı çok derin bir sevgisi vardı. Parti kadroları içinde en çok hamalları seviyordu. Diyordu ki bu adam bu kadar çalışıyor ama bu çalıştığını bakışlarıyla, sözleriyle, davranışlarıyla hiç açığa vurmuyor. Bu korkunç bir şey. Bu, peygamberlik gibi bir şey.”
İbrahim Kaypakkaya, yoksulların gönlündeki gülistanda ‘ser verip sır vermeyen yiğit’ olarak yatmakta.
24 yıllık ömrüne 5000 sayfalık teorik üretimi sığdırdı.
Kemalizmle hesaplaşmayı, Türkiye solunda ilk akıl edenlerden oldu.
Gitmediği köy, katılmadığı direniş kalmadı.
Pınar Sağ, onu övdüğü için 10 ay hapis cezası almış.
Ne diyerek övmüşse aynısını benim de dediğimi sayın.
Onu övmek haddimiz değil, buna ihtiyacı da yok.
Onu anlamak, hatırlamak ve halkların kalbindeki yerine işaret etmek;

simge - 31/1/2011 Saat 19:02

Terörist ölüler ve hassasiyet
YILDIRIM TÜRKER
31/01/2011

Yaşarken diriye sayılmayanlar hassasiyet tacirleri tarafından ölürken de sayılmıyorlar.


Hassasiyet kadar kirli; üstünde kan pıhtısından eroin zerrelerine, salyalı diş izlerinden linç kakmalarına kadar binbir çeşit zulüm damgası olan bir kelime daha yoktur güzel dilimizde.
Milli ve dini olmak üzere en tehlikeli türleri, bu toprakların üzerinde okşanır, kışkırtılır, hedefe kilitlenir.
Koskoca bir nüfusun artık sorgulayamaz hale getirildiği vahşet uygulamaları, meşru bilgi katına bir türlü yükselemez. Herkes Ermenilere neler yapıldığını gayet iyi bilir de işitmek istemez. Önlerine ne tür kanıtlar dikersen dik, ikna olmazlar. Kuşkulanırlar. Dönüp devlete bakarlar. Bir tek onun sözüne inanacaklardır. Çünkü hassastırlar. Çünkü Türk yapmaz. Yapmışsa da Ermeni hak etmiştir.
Evlat katili kaç yüz yıllık iktidar erbabının şanını korumak da hassaslara düşer. Atatürk’ün bıyığını, Türk’ün kanını, erkeklerin erkekliğini, yalanların en haslarını korumak da.
Kemalist’in de mütedeyyin iktidar ortaklarının da hassasiyetlere cız dedirtme konusunda en ufak tereddütleri yoktur.
Kemalistler, Sabiha Gökçen’in Ermeni olma ihtimali karşısında dehşete kapılıp ‘kutsala tecavüz’ çığlıklarıyla bir çırpıda faşist ortaklarıyla kol kola girebilir.
Mütedeyyin Başbakan linç olayları karşısında, halkının hassasiyetlerine dikkat göstermeyip linççi kalabalığın ortasında kalmış olana yüklenir. Linççi delikanlıların başlarını okşar.
En demokrat yandaşları, sürekli ayrımcılık görüp canlarına kastedilen eşcinselleri günahkar ilan edip katillere işaret eder. Onların da daha demokrat yandaşları eşcinselliğin hastalık ya da günah olduğunu ilan edenlerin marifetlerini ‘fikir özgürlüğü’ çerçevesi içinde görmemiz gerektiğini buyurur.

Onlar ki hassastırlar
Hassasiyet konusunda bu ikili çark, çoğunluk birbiriyle geçişimli ve dönüşümlü olarak hayatımızı zından eder.
Onlar o kadar hassastır ki, düşmanlarının ölülerinin kulaklarını toplarlar. Donlarını indirip sünnetli mi diye bakarlar, topluca bir kuytu çukura gömmeden önce.
Henüz Mutki’de bir jandarma komutanlığının çöplüğünden çıkan 18 kişinin cesedi üstüne memlekette bir infial varsa da ben gözlemleyemedim. Dünyanın herhangi bir ülkesinde baş gündeme oturacak, tarihe milat düşecek bir durum değil midir, ikide bir çıkan toplu mezarlar?
Mutki’de 36 kişinin 4 ayrı noktaya gömüldüğü iddiaları üstüne tek yerde yapılan kazılarda 18 ölü bulundu.
Kayıp aileleri huzursuz. Yakınlarının ölüsü çıkmayanlardan Ekrem Yalçın, “Bir noktada kazı yapıldı, sadece orayla sınırlı kalmaması gerekiyor. Ben kardeşimin Deliklitaş yakınlarında bulunan bir toplu mezarda olabileceğinden şüpheleniyorum. İHD ve Cumhuriyet Savcılığı’na o yönde başvuruda bulundum. Ama kazı tek alanda yapıldı” diye yakınıyor sözgelimi.
1999 yılında çalıştığı İstanbul’dan askerlik işlemlerini yaptırmak için Bitlis’e gelen ve bir daha kendisinden haber alınamayan 20 yaşındaki Gülavi Eren’in ağabeyi Mehmet Eren kardeşinin ortadan kaybolmasından sonra ailesinin polisler tarafından sık sık rahatsız edildiğini anlatıyor, “Evimize her gün polis geliyordu. Bir defasında babamı götürdüler, saatlerce işkence gördü. Eve geldiğinde çok kötüydü. Bir gün Mutki taraflarından bir haber geldi. Kardeşimin kayboluşunun ikinci ayıydı. Bir grup genç, özel harekâtçılar tarafından kurşuna dizilmişti. Kardeşimin de aralarında olduğunu söylüyorlardı. Gittik, ama bize göstermediler. Kardeşimin o dönemde katledildiği ve o çöplüğe gömüldüğü ihtimali çok yüksek” diyor.
Onlar gibi kaç aile var, biliyor musunuz, toprağa her kazma değdiğinde yüreği ağzına gelen?
Mutki’den sonra da Elazığ’da bir toplu mezar ortaya çıktı.
Elazığ ilçelerinde ve çevre illerde 1993 yılından bu yana çıkan çatışmalarda yaşamını yitiren birçok PKK’linin cenazesinin ailelerine haber verilmeden Elazığ Asri Mezarlığı içerisinde açılan çukurlara toplu halde gömüldüğü anlaşılıyor şimdi de.
PKK’liler, mezarlık kayıt defterlerine kırmızı kalemle ‘terörist’ diye geçirilmiş.
Asri Mezarlık içerisinde ayrılan belli bir bölümde kepçe ile açılan çukurlara gömülen PKK’lilerin mezarlarının bulunduğu kesime hastanelerden ameliyat sonrası getirilen atıklar gömülüyormuş.
Yüksekova Haber’in belirttiğine göne, adını vermek istemeyen ve birçok olaya tanıklık etmiş mezarlık görevlisi anlatıyor: “1993’ten bugüne kadar Maden, Arıcak, Kovancılar, Karakoçan ve çevre illerden çok kişinin cenazesi getirildi. Bu cenazelerle kimseye haber verilmemişti. Bu insanlar dini vecibeleri yerine getirilmeden açılan çukurlara ya üzerindeki elbiselerle ya da ceset torbalarıyla gömüldü.”




İnsani hassasiyet
Hassaslar, ölülerle bile ödeşemezler.
Hrant’ın ardından söven rütbeli askerleri unutmadık.
Kimileyin bir deftere kırmızı kalemle terörist yazıp onlarcasını gömüverdiği düşmanları karşısında bu devletin utanç duymasını beklemiyorum elbet. Şanlı ordumuzun topluca kurşuna dizip çöplüklere gömdükleri için nedamet getireceğini beklemek de safdillik olur elbet. Ama insan olanın, milli-dini hassasiyetlerle değil insani hassasiyetlerle yaralı olanın, bu suratımıza patlayan toplu mezarlar karşısında sessiz kalması korkunçtur.
Çorum’un, Maraş’ın, Madımak’ın, Gazi Mahallesi, Taksim Meydanı’nın ve daha nicelerinin asla insandan sayılmamış kurbanları bu sessizlikten nasibini alıyor maalesef.
Kimlere uygulanan kıyımın tevatür sayıldığını; asla okul kitaplarına, resmi tarih dökümlerine geçmeyeceğini biliyoruz.
Yaşarken diriye sayılmayanlar hassasiyet tacirleri tarafından ölürken de sayılmıyorlar.
Düşman gördüklerinin ölülerini yaftalayıp biyolojik atıklarla birlikte gömmeyi hazmedebiliyor mu milli-dini hassasiyetleriniz?
Kutsalı insan olan, utanır.

mustafa - 28/3/2011 Saat 11:27

Kürtsüzleştirme, heterolaştırma
PINAR ÖĞÜNÇ
16/03/2011

20'lerinde öldürülen iki erkek: Şerzan Kurt ve Ahmet Yıldız. Bu iki dava bize neler anlatıyor?



Geçen yıl mayıs ayının 11’i; Muğla’da gece yarısı… ıngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencisi iki kadın, ziyarete gittikleri bir arkadaş evinden çıkıyor. Üzerlerinde bir bakış hissediyorlar, sonra da bir erkek sesi: “Sizi buradan çıkaracağız, sizi keseceğiz”…


İki kadın, arkadaşlarına haber veriyor, beş kişi geliyor. ıstanbul isimli barın önünde, içeriden çıkan 20 kişi şişelerle, sopalarla saldırıyor o beş kişiye. Görünürde nasıl ‘kız meselesi’ değil mi? ‘Muğla size mezar olacak’ diyorlar, ‘Kürtleri burada barındırmayacağız’ diye inliyorlar.
Muğla Emniyet Müdürlüğü’yle hengamenin çıktığı yer arası kaç metre… Görgü tanıklarının Kürt olanları polis barikatının arasından taşlandıklarını anlatıyor. Bir süre sonra da silah sesleri… Bir arabanın arkasına saklanmaya çalışan 21 yaşındaki şerzan Kurt omzundan vuruluyor.
Silahı o yöne doğrultanın bir polis memuru olduğunu görenler var. 19 Mayıs’ta Kurt’un ölümüne neden olan o merminin polis silahından çıktığı belgeleniyor. Elde bir de çevre dükkânlardan alınan kamera görüntüleri de mevcut.
O memur, olaydan dört gün sonra tutuklandı. Bugün ise güvenlik gerekçesiyle Muğla’dan Eskişehir 1.Ağır Ceza Mahkemesi’ne nakledilen davanın dördüncü duruşması görülecek.
şerzan Kurt’un annesi Necla ve babası Ömer Kurt’un hatırında Baran Tursun’lar, Uğur Kaymaz’lar var. ıçleri bir kat daha acıyor. Oğullarının faili meçhule kurban gitmesinden endişe ediyorlar. Son beş-altı yılda sadece Kürt olduğu için linç girişiminde bulunulan öğrencileri, şivesi, saçı sakalı Kürt’ü andırana ev verilmediğini biliyorlar. Ege’de dükkânları kurşunlanan Kürt esnafından haberdarlar. Bir kitlenin alenen dile getirdiği ‘Kürtleri denize dökeceğiz’ emelini duymuşlar. Kimlerin ne şekilde korunabileceğini tahmin ediyorlar. Ve korkuyorlar.Siz şerzan Kurt’un ‘faili meçhuller’ listesine girmeyeceğinin garantisini verebilir misiniz?
* * *
Kestirmeden ‘eşcinsel töre cinayeti’ olarak hatırlanıyor. 15 Temmuz 2008, ıstanbul, Bulgurlu Mahallesi… Marmara Üniversitesi Fizik Bölümü öğrencisi Ahmet Yıldız gece yarısına doğru sevgilisi ıbrahim Can’la birlikte yaşadığı evden dondurma almak için dışarı çıkıyor ve orada da vurularak öldürülüyor. Bir süre önce ailesine eşcinsel olduğunu itiraf etmiş, ipler kopmuş, hatta sevgilisinin ifadesine göre tehditler alıyor. Naaşı ailesi tarafından haftalarca morgdan alınmayan Yıldız, sonunda kimsesizler mezarlığında gömülüyor zaten.
Bu davanın uluslararası gündeme taşınmasının sebebi biraz da ucunu bırakmayan sevgilisi ıbrahim Can’ın gayretleri oldu.
şüpheli baba Yahya Yıldız o tarihten beri kayıp. Evvelsi gün yapılan altıncı duruşmanın en mühim yanı mahkeme heyeti başkanının değişmesiydi. Daha önce salona kimsenin girmesine izin verilmezken, bu kez kapılar açıldı. Telefon görüşmelerinden yurtdışında olduğu düşünülen firari baba için kırmızı bülten çıkarılması ve bu arada telefonla görüştüğü şahısların tanık olarak çağrılmaları talep edildi.
Bütün bunlar seyir açısından umut verici. Fakat bir önceki duruşmada müdahil olma talebi, ‘olaydan zarar görmediği’ gerekçesiyle reddedilen ıbrahim Can, davanın ‘siyasileştiğinde’ iddialı. Bir yandan son duruşmada yaşananlar ‘istenirse’ çözüleceği izlenimini verirken, ‘istenmezse’ de çözülmeyeceğini söylüyor çünkü… Siz ıbrahim Can’ı aksine ikna edebilir misiniz?

pertekli - 24/5/2011 Saat 17:53


Dağdan inip düz ovada siyaset yapamadılar, şimdi hep birlikte dağlara çıkıyorlar. Çocuklar ve kadınlar, ihtiyarlar ve sakatlar... Ölülerini almaya gidiyorlar. Başkalarının "terörist" dediği çocuklarının ölüsünü almaya gidiyorlar. Çok hızlı oluyor her şey. Cenazeler şehirlere dağılıyor. Siz görmüyorsunuz, göstermiyorlar: Güneydoğu yanıyor!

KINALI CENAZELER

Nasıl olduğunu anlatayım: Çocuklarının cenazelerini askerin elinden almaya çalışıyorlar. Çocuklarının cenazesi çekiştirilip duruyor. Sonunda alındığında cenazeler, yollara düşüyor tabutlar. Tabut, her geçtiği yere savaşı hatırlatıyor. Ölümden yılmış olan halkın göğsündeki ateşi tazeliyor her cenaze.Ölenlere bin kere, milyon kere terörist deseniz de onlar birilerinin çocuğu, birilerinin kardeşi, birilerinin yeğeni, sizin çocuklarınız öldüğünde ne oluyorsa onlara da aynı oluyor. Toprağa gömülmeden önce her cenaze binlerle insan topluyor etrafında.

Nasıl ki her Türk asker doğuyorsa, orada da artık her Kürt gerilla doğuyor. Her ölüm, ölmeye hazır çocuklar doğuruyor. Cenazeyi almaya insanlar tepsi tepsi kınayla gidiyor. Öyle zalim bir çarktır bu; "Bu cenaze değil, onun düğünüdür" dedirtiyor. Nasıl ki siz oğullarınızı davul zurnayla gönderiyorsunuz askere, onlar da ölmüş kızlarının eline kına yakarak gömüyor. Hayrını görün: Kürtler bıçaktı, şimdi jilet oluyor!

BİLMEYENLERİN SESİ

AKP'lisi de, MHP'lisi de, CHP'lisi de, bölge milletvekillerinin hepsi neyden bahsettiğimi çok iyi biliyor. Ama kimse cesaret edip de söyleyemiyor. Bu kaçıncıdır; ok yaydan çıkıyor. Bölge milletvekilleri dilleri dönüp de bu cenazelerin, bu "operasyonların" bu halkın neresini yaktığını anlatamıyor, anlatmıyor. Bölgede ne olduğunu her nasılsa en çok bölgede olmayanlar biliyor, mikrofonlardan en çok onların sesi geliyor.

KÜRT SORUNU YOKTUR!

Hakkâri'de gözaltına alınmasın diye 16 yaşındaki oğlu, bir kadın dizlerinin üzerine çökmüş, Çevik Kuvvet polisine yalvarıyor. Geriye cenazesini mi alır, kaç kemiği kırık kalır, kadın bunu düşünüyor, o yüzden ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor...

Kardeşini, dayısını, babasını görmüş dövülürken, öldürülürken. Güpegündüz görmüş, gece gelip alırlarken görmüş, götürülüp geri getirilmeyen bütün o kadınları ve adamları görmüş.

Sizin hiç bilmediğiniz tepelerin isimlerini çatışmalara takılan Kürtçe isimlerle ezberlemiş, her tepede ölenlerin isimlerini eteğinde biriktirmiş. Anlatın bakalım şimdi o kadına neden "Kürt sorunu diye bir şey olmadığını". Sonsuz süre size ve baskı yok, konuşabilirsiniz istediğiniz dilde.

MASUMİYET VE MAĞDURİYET

Kimse masum değil artık. Ama bu ortada bir mağdur olduğu gerçeğini değiştirmez. Savaş başladıktan sonra kimse masum değildir artık. Ama bu, ölümlerin durdurulabileceği gerçeğini değiştirmez. Sandığımdan çok daha hızlı yaklaşıyoruz ateşe. Bilenler, bu ateşin Suriye'deki ateşle birleşip tarihi değiştirebileceğini görüyor. Canım sıkkın yani. Sizinki de sıkılsın. Çünkü işler hiç de iyiye gitmiyor.

taylan - 4/7/2011 Saat 17:36

Madımak helalleşmesi

Bu helalleşme meselesi üstüne daha çok yazacağız besbelli.
Örtbas edilmiş katliamlarla yüklü bir geçmişi var çünkü, bu toprakların. Nereyi kazsan, toplu mezar fışkırıyor. Binlerce kayıp insan gömülü bu coğrafyada.

Artık koyu bir devlet dili edinmiş olan Başbakan’ın, toplumu ve muhaliflerini helalleşmeye çağırırken önerdiği de işte bu kadar basit. Şimdiye kadar devlet diskurunun asker borusuyla hipnotize edilip zaten çoktan unutmaya meyyal kılınmış bu toprak halkları bir kez daha, bu kez açıkça kaderiyle barışıp unutmaya çağrılıyor. Hakkınızı helal edin. Bana. Devlete. Vatana. Barışa. Ama nasıl?

Kayıp yakınları, unutun gitsin. Işkence kurbaları, unutun gitsin. Katliamdan geçenler, kılıç artıkları, unutsanıza be kardeşim.
Unutalım diye maarif çılgın Türkler gibi uğraşıyor. Büyük tarihçiler simli köşelerinden doğru yepyeni ve tertemiz bir tarih yazıyorlar yüz yıldır, Türk olana. Türkler Ermenileri kesmedi. Ermeniler kendi nefretlerinde boğulup kendi kendilerini yok ettiler. Rumları kovmadık. Kendileri gittiler. Kürtlere kıymadık. Dersim katliamı, yalan.

Tarihi felaketleri ille anacaksak, ‘yiğidi öldürsek bile’ hakkını yemeyecek, vatanı uğruna kan dökmüş ‘şerrefli’ yiğitleri de ölenlerle birlikte anacağız. Bu vatan için kurşun atan da yiyen de şerefli ya.

Van da Sivas da
Haydi tekrar soralım: Ordu üzerinde olması gereken sivil tahakkümü sağladığı iddia edilen AKP hükümeti, Van’ın Özalp ilçesinde 33 Kürt vatandaşını kurşuna dizdirmiş olan ve Genelkurmay’ın yöre halkına ibret-nispet-gözdağı olsun diye adını verdiği Mustafa Muğlalı kışlası konusunda bile Hüseyin Çelik’in ve bizzat Başbakan’ın niyet belirtmesine karşın hiçbir şey yapamamıştır. Yakında adını değiştireceğiz diye söz verdikleri kışlanın adını Genelkurmay hala sakınıp ileri kuşaklar için de saklamaktadır.

Bir tek kışlasının, fevkalade savaş kışkırtıcılığı içeren, o topraklarda dedeleri-babaları katledilmişlere yönelik akıl almaz bir gösteri olan adını bile değiştiremeyen, orada mağdur olan halkının başını okşamayı beceremeyen hükümetin asker üzerindeki etkisine nasıl inanalım?

Ama konumuz bu değil doğrusu. Konumuz, bu topraklarda basınından sivil kuruluşuna, yargısından sokağına devleti her halükarda koruyup, devletlileri tarihin tacizinden sakınan bir dilin her daim dolaşımda olması. Muktedir olmak da Muğlalı rezaletini görmezden gelmeyi gerektiriyor. 33 çulsuz Kürt köylüsünü kurşuna dizdi diye koskoca paşamızdan vazgeçecek değiliz ya.
Şimdi de katillerle maktulleri hiç değilse tarihin belleğinde barıştırma projelerinden biri yürürlüğe sokulmuş durumda.
Gerçekten insanın aklı bu kadarını almıyor.

2 Temmuz, Sivas katliamının 18’inci yıldönümüydü. Madımak Oteli kamulaştırılıp Bilim ve Kültür Merkezi’ne dönüştürülmüştü.
Binanın girişinde bir ‘Anı Köşesi’ bulunuyor. O köşede 37 isim var: Olaylar sırasında yanarak hayatını kaybeden 33 aydın, iki otel görevlisi ve onların yanında iki saldırgan.
Evet, iki linççi de; oradaki insanları diri diri yakanlardan iki kişi de o duvarda saygıyla anılıyor.
Bu arada bir validen insanlık da öğreniyoruz.
Sivas Valisi Ali Kolat, olaya “İnsan merkezli baktığımız için hiçbir ayrım yapmadık.” deyivermiş. Böyle mangal yürekli, manda gönünden bir insanlık anlayışına varamamış olabilirsiniz, demeye getiriyor, vali efendi.

Zaten lobideki Atatürk büstünün altına, ‘Toplumun içindeki farklı düşünceler, farklı inanışlar ne olursa olsun; milli birlik ve beraberlik içerisinde hareket etmesini bilen bir milletin başaramayacağı iş, aşamayacağı engel yoktur’ yazdırtmış ya. Anlayana.
Anı köşesi alfabetik sırayla hazırlandığı için, ilk sırada saldırganlardan Ahmet Alan’ın ismi bulunuyor. Yaşamını yitirenlerin adlarının alt bölümünde: “2 Temmuz 1993 tarihinde meydana gelen elim olayda 37 insanımız hayatını kaybetmiştir. Böyle acıların bir daha yaşanmaması dileğiyle” cümlesi yer alıyor. Yan tarafta ise, Aşık Veysel, Pir Sultan Abdal, Aşık Ruhsati, Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlana Celaleddini Rumi ve Yunus Emre’nin özlü sözleri var. Ayrıca her ismin altında 24 saat akacak temsili çeşmeler bulunuyor.
Aleviler elbette bu durumdan çok rahatsız oldu.

Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok Akatlı, basına gönderdiği yazıda, babasının adının o köşeden kaldırılmasını talep ediyor ve şöyle bitiriyor:
“18 yıldır duygusal sebeplerle Sivas’a adım atmadım. Sadece bir utanç müzesi ya da bir insanlık anıtı yapılırsa gideceğimi söyledim. Şimdi gerekirse oraya gider o plaketi sökerim. Beni buna mecbur etmeyin. Bir zahmet siz kaldırın. Hemen!”

İnsanlığa davet
Valinin dilinden insanlığa davet ediliyoruz. Katilleri cürümleriyle andığımız için.
Çünkü hala linççilerden korkuluyor. Çünkü o gün o oteli yakanların büyük kısmı kaçtı, bir kısmı cezalandırılmadı. Katlettikleri canlar yanlarına kar kaldı.
Çünkü kafaları bozulursa tekrar yakarlar, canlarını sıkanları. Onların bu katliamla yatıştırdıkları hassasiyetleri toplum olarak referans almak zorundayız.

Işte katliamların üstünden ferahça atlayıp geçen tarih böyle yazılıyor. ‘O gün orada 37 kişi öldü. Kaderin oyunu. Ölen de öldüren de bizim insanımızdı. Dolayısıyla hepsini hayırla anmalıyız.’
Böylece dostlarımızı, yakınlarımızı, vatandaşlarımızı, insanları yakanlar, daha ileride birer kuruma, kuruluşa ad olacaklar besbelli. Yollarından gidenlerin yolları açık tutulacak. Onların hassasiyetlerine uygun olmayan yakılmayı hak etmiştir.
Bu kafayla Deniz’in mezarının yanına Baki Tuğ’un yerini hazırlayın bari.
Hrant’ın mezarına ,ölümünde katkılarını esirgemeyenlerin listesi olan bronz bir plaket de mükemmel bir helalleşme yordamı olmaz mı?
2 Temmuz günü otelin önüne yürümek isteyenler, valinin emriyle gaz bombalarına tutuldular. Yakılmadıklarına şükredelim.

Maziye daldım
Bianet, 3 Temmuz 1993’ün gazete manşetlerini derleyerek mükemmel bir hizmette bulunmuş.
‘Hırsızın hiç mi suçu yok’ gazeteciliğinin nadide örnekleri, çok değerli gazetecilerimizin ağzından…
Aziz Nesin’in büyük bir nefretle bu katliamın sorumlusu ilan edildiğini, katliamcı halkın hassasiyetinin nasıl anlayışla karşılandığını hatırlamıyor olabilirsiniz. Birkaçını aktaracağım.

Öncelikle Sabah, Hürriyet, Milliyet, Türkiye, Meydan gibi yüksek satışlı beş gazete “olaylara Aziz Nesin’in yaptığı bir konuşmayla neden olması”nı öne çıkarıyor, Hürriyet, bu konuşmanın “yerel basında abartılı bir şekilde yayınlanması”na vurgu yapıyordu. O gün yegane hakikat duyurucusu Özgür Gündem’di. Manşeti, ‘Devlet gözetiminde katliam: 40 ölü’ idi.
Sabah’a kalırsa olayın içinde Alevi-Sünni çatışması yoktu. Aziz Nesin tahrik etmiş, halk da galeyana gelmişti. Milliyet, Aziz Nesin’in Türk milletini yüzdelere bölüşünü hatırlatıyor, böylelikle Nesin’in kışkırtıcılığını tescilliyordu.
Sabah’ta Mehmet Barlas, “Aydın olmak ve laik olmak inançlara saygısız olmak veya inanç sahiplerini küçümsemek değildir.” buyuruyordu. Yanarak ölmüş 35 kişinin üstüne.

Cengiz Çandar daha fütursuzdu: “Sivas Faciası : Provokasyon ve Gaflet” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Devletin vurdumduymazlığı ve aczi “birey”in provokatörlüğü olgusunu ortadan kaldırmaz... ‘Türk milletinin yüzde altmışından fazlasının aptal olduğu’ kanaatini her yerde tekrarlayan Aziz Nesin’in bu saptamasında doğru bir husus var: Eğer seksenine dayanmış Aziz Nesin bunak değilse, Türk milletinin bir aptal ferdi.”
Tansu Çiller, Sivas’ta 35 kişinin ölümüyle neticelenen olayların, Aziz Nesin’in tahrik edici konuşmasından kaynaklandığını söylemişti.

Tercüman’da başyazının başlığı: “Şeytan Aziz”di. “Askerin ‘tayın bedeli’ni çalmak iddiası ve bu sebepten ordudan atılmak ile başlayan hayat macerasını kanlı bir olayla noktalama histerisine kapılan Aziz Nesin hafızasını yitirmiş olmalı ki akıl almaz görüş ve düşünceler öne sürerek Türk toplumunu manevi anlamda yaralayabilme gayreti içinde çırpınıp durmaktadır.”

Demokrasi limonu Nazlı Ilıcak, “Müslümanlığa sövmek herhalde fikir hürriyetinin kapsamı içinde alınamaz. Aziz Nesin bir süredir belki de enteresan olabilme gayretiyle “sıra dışı” konuşmalar yapıyor halbuki mizah yazarı olarak kalsaydı, toplumumuz nezdinde şüphesiz daha saygı değer bir konumda bulunacaktı...” Ilıcak sonra da olayın abartılmaması gereken münferit bir katliam olduğunu belirtmeden geçmiyordu. Yani fikir hürriyeti kapsamında değerlendirilebilirdi.
Bağlayalım.
Devletimiz ve akılverenleri zaten hep Madımak’da yakanların yanında oldu. Bir ara bir Adalet Bakanımız katillerin avukatlığını üstlenmişti sözgelimi.
Devlet, şimdi Sivas valisi eliyle, insanlık adına, katil yakınlarının, potansiyel katillerin, hassassiyeti kanlı dindarların sırtını sıvazlıyor.
Her an yakılma tehlikesi altında yaşayanlar zaten belli değil mi?
Onlardan hayır gelir mi bu yüce ulusa?

YILDIRIM TÜRKER

taylan - 17/7/2011 Saat 19:53

Aynur’a şarkı okutmayanlara!

Aynur’a Kürtçe şarkı okutmayan behey sersemler! 80 yıl Aynur’lara Kürtçe şarkı okutulmadığı için bu hallerdeyiz zaten! Daha kurumadı dediğin şehitlerimizin kanı (ki içlerinde bir Kürt kardeşimiz de var) zaten BU yüzden akıyor! Sen ve senin gibilerin sersem kafası yüzünden!

Sen ve senin gibilerin ota boka İstiklal Marşı söylemesi, dağa taşa “Ne mutlu Türküm diyene” diye yazdırması, sen ve senin gibilerin 80 yıl boyunca Kürde Türküm dedirtmeye çalışması, ismini, soyunu sopunu, dilini, mezhebini değiştirmeye çalışması, demiyorsa, değiştirmiyorsa etmediği eziyeti, yedirmediği b*ku bırakmaması yüzünden.. Evet tam da yedirilen buydu..

30 bin, 40 bin, belki de 50 bin insan öldü! On binlerce insan kolunu bacağını ve ruhunu yitirdi. Yüz binlerce insan babasız, kocasız, kardeşsiz, anasız, bacısız kaldı. Koca bir kuşak savaş içinde büyüdü.

Behey sersem! Hadi on on beş yıl öncesine kadar aşağılık (bülten) basın(ı) yazmıyordu doğuda ne olup bittiğini. Kendinin de haberi yoktu zaten.

Ama şimdi yazıyor. On yıldır da mı öğrenemedin? Ne olmuş, ne bitmiş? Hiç mi kimselerden duymadın? Hep mı kulağın sağır, gözün kördü?

Aşk şarkısı söylemiş üstelik... Ama Kürde aşkı bile yakıştırmıyorduk biz değil mi? Kürtçe söylemişse marş söylemiştir.

Tam da konserlerde babalanarak pek güzel faş ettiğin üzere, senin kendini ırkından dolayı efendi, geri kalanı da senin lütfüne tabii ikinci sınıf tebaa görmenden dolayı o kanlar hiç kurumadı zaten!

Kendini beğenmişliğin yüzünden memleketin neredeyse yarısının konuştuğu o dilin tek kelimesini öğrenmedin... Aşk şarkısı mıdır bilemeyecek kadar uzak, yabancı, düşman kaldın o bir karışını bile vermek istemediğin memleketinin bir diline..

İspanyolca söyleme, İngilizce söyleme diyemezsin, kendinde o hakkı görmezsin de “Kürtçe okuma bakalım sen” deme hakkını bal gibi görürüsün.

Kürtçe değil Kürtçesizlik öldürdü senin askerini!

“Sen kimsin be?”ler öldürdü..

İki bomba ile işi hallederizciler öldürdü.

Askeri keklik gibi ovaya salanlar öldürdü.

Onlara dayılan sen, şarkı söyleyen minicik bir kadına değil...

Mutlu Tönbekici

taylan - 11/9/2011 Saat 20:12

12 Eylül: Karşı Devrim Devam Ediyor


12 Eylül darbesi, bir karşı devrimdir. 12 Eylül yeni bir emperyal konseptin ürünü olarak gerçekleşti. Ülke şartları ve Ortadoğu’daki gelişmeler yanında bu konsept anlaşıldığı oranda karşı devrimin mahiyeti ve etkisi kavranabilir.

Sermayenin yeniden yapılanma süreci ya da yeni sermaye birikim rejimi, küresel bir karşı devrim içeriğinde politikalar geliştirilmesine yol açtı. Bugün yaşanan kapitalist krizin tarihsel kökleri, emperyalizmin yeni konsept arayışlarının da ortaya çıktığı dönemi işaretledi.

İçinde yaşadığımız kriz, aslında kapitalizmin bir uzun dalga krizinin ya da kapitalizmin yapısal krizinin depresyon evresidir. Krizin tarihsel kökleri 1970’lerin başına dayanmaktadır.

1970’lerin başında kapitalist sistem hem üretim yapısını, hem kurumsal yapısını değiştirdi. Bu değişimin ya da zorunluluğun, iki temel nedeni vardı. Birincisi siyasal, ikincisi ise ekonomik boyuttu. Özellikle bu yeniden yapılanma sürecinin siyasal boyutu ihmal edilir ya görülmez ya da yeterince kavranmaz. En başta Vietnam Savaşı, dünya halkları için başka bir tarihin olabileceğini ortaya koydu. “Yenilmez” bir güç, dünyanın imparatoru ABD, Ho Chi Minh önderliğinde Vietnam halkının olağanüstü direnişi ve büyük bedeller ödemesi sonucu dize getirildi. Mao’nun deyimiyle Vietnam Savaşı emperyalizmin “kağıttan bir kaplan” olduğunu ortaya koydu. Halklara umut, direniş ve özgürlük aşkı aşıladı. Sömürge halklarını Afrika’dan Asya’ya, Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya isyan ateşi sardı. “ İki üç daha fazla Vietnam” şiarı gerçek oldu. Laos’tan Kamboçya’ya, Angola’dan Mozambik’e, Şili’den El Salvador’a halklar ayağa kalktı.

Öte yandan diğer bir siyasal boyut ise, merkez ülkelerde 1968’de yaşanan küresel isyan hareketiydi. Her ne kadar 1968 öğrenci gençlik ayaklanması olarak görülse de, aslında Fransa’da ve İtalya’da yaşandığı gibi bir işçi hareketidir. Bu iki ülkede işçi sınıfı, işçi konseyleri kurarak, alternatif iktidar organları yarattı. Finans kapital işçi hareketindeki bu gelişmeyi durdurmaya çalıştı. Düzenin devamı ve istikrarı için ayrıca pro-sovyetik komünist partiler de harekete geçti. İleride Avro-komünizmin başat partileri olacak bu yapılar sistemin organik parçası gibi bir konumlandı. Konsey ve genel grev pratiklerinden olağanüstü derecede rahatsız oldular. Eylemler, goşizm ve “anarşizm” olarak değerlendirildi. Sistem dışına çıkması engellendi. Sartre’ın FKP’ye yönelik son derece sert eleştirisi, dönemin KP’leri hakkında önemli fikir vermektedir. 1968 Kıta Avrupa’sını sardığı gibi ABD’de 1930’lu yıllardan beri geri çekilmiş toplumsal muhalefeti tetikledi. ABD halkları barış ve sivil haklar için harekete geçti. Martin Luther King, Malcolm X gibi kişilikler hem siyahi hareketinin hem de dinsel diskriminasyona karşı siyah öfkenin simgeleri oldu. Kara Panterler, siyah öfkenin radikal organizasyonuydu. Ayrıca öğrenci gençlik hareketi ve savaş karşıtı hareket, tüketim toplumu olarak zehirlenmiş topraklarda umudun ve yeni arayışların habercisi oldu. 1968’in iki temel ayağı vardı. Birincisi kapitalizmin insanı bir kadavraya çevirdiği Refah toplumuna karşı bir ayaklanmaydı. İkincisi bürokratik ve otoriter bir kast tarafından ya da egemen sınıf tarafından (nomenklatura) yönetilen özgürlüğün kirletildiği, işçi sınıfının bir başka biçimde apolitize edildiği, şekilsizleştirildiği sınıf üzerinde diktatörlük olan reel sosyalizme karşı bir duruştu. Ve kitleler bir başka dünyanın mümkün olduğunu gösteriyorlardı. Bunu özgür üniversitelerde, işgal edilmiş okullarda, genel grevlerde, kitle gösterilerinde, sokak çatışmalarında dışa vurdular. 1968 ideolojik bir isyan, bir arınma ve kolektif bir umuttu. Ne yazık kendi siyasal önderliklerini yaratamaması ve kapitalizmin aynı zamanda sosyo-kültürel bir sistem olması 1968’in sönümlenmesine yol açtı. 1968’in yıkıcı enerjisi bir müddet sonra kapitalizm tarafından absorbe edildi. 1968 hareketi geri çekildi. Ama arkasında kitlelerin yaratıcı zenginliğini, özgürlüğün bir kalp atışı gibi gerçekliğini bıraktı. Bu iki siyasal etken, 1970’lerin ortasında bir dizi ekonomik etkenle birleşti. Kapitalist sistem, 1960’ların ortalarından sonra özellikle metropollerde çıplak bir şekilde gözlemlenen kar oranlarında ciddi düşüşler yaşadı. Kapitalizmin yapısal özelliklerinden kaynaklanan bu durum, kapitalist sistemi bir uzun dalga ya da büyük bunalım içine sürükledi. Sanayide kar oranlarının düşmesi, yaşanan petrol krizi, yeni sermaye birikim rejimine geçişi beraberinde getirdi.

Kapitalist sistem acil önlemler alma ihtiyacı duydu.

Bir başka ifadeyle krize çözüm yöntemleri, aynı zamanda kapitalizmin yeniden yapılanma süreci olarak işledi.

Finans kapital krize karşı bir dizi proje geliştirdi. Öz olarak ikili bir amaç hedefledi. Önlem paketinin birincisi, azalan kar oranlarını nasıl artırırım ya da maksimum kara nasıl ulaşırım oldu. Çünkü kapitalizmin temel düsturu, kanunu ya da kaidesi maksimum kara ulaşmaktır. Kar daha fazla kar onun ontolojisidir.

Bu yönde uzun zamandan beri Türkiye işçi sınıfına açık bir saldırı mahiyeti taşıyan, fason üretim, taşeronlaşma, esnek üretim ve sistematik güvencesizleştirme yönünde adımlar atılmaya başlandı. Üretim tekniklerinde önemli değişiklikler yapıldı. Dünyanın fabrikalaşması ve başta Çin ve Uzak Asya’nın makro bir atölyeye çevrilmesi yönünde düzenlemelere girişildi. Yoğun bir mülksüzleştirme politikası izlendi. Bu gelişmeler sınıf profilinde bir dizi farklılaşmayı beraberinde getirdi. İşçi sınıfının kapsamında muazzam genişlemeye karşın, organik birliği dağıldı. Hızla amorfe oldu. Katmanlaştı.

Önlem paketinin ikinci ayağıyla işçi sınıfının ekonomik, demokratik, siyasi her türlü ve her düzeydeki örgütlülüğünün dağıtılması hedeflendi. Böylece sınıfın ehlileştirilmesi ve boyunduruk altına alınması amaçlandı. Bu süreç bir yanıyla sınıfın ıslah edilmesi ve rıza göstermesi yönünde düzenlemeleri içerdi.

AÇIK ZOR VE İDEOLOJİK ZORUN KONSANTRASYONU

Finans kapital bu amaçlarını realize etmek için açık zorla (çıplak tehdit ve terörle) ekonomik zoru (ekonomik faşizmi) sistematik olarak devreye soktu. Zor diyalektiği ideolojik zorla sistemleştirildi. İdeolojik zorun hedefi beyinleri fethetme, tüm toplumu suç ortağı haline getirmekti. Bu uygulamalar kısaca sermayenin açık ve azgın diktatörlüğü olarak da tanımlanabilir. Finans kapital önünde hiçbir engel istemiyordu. Şiddeti çok boyutlu çıplak şiddetin yanında ekonomik ve ideolojik olarak da kullandı. Gündelik hayatın bir parçası kıldı.

Bu sürecin metropollerde ve periferide, biçimlenişi farklı oldu.

Süreç metropollerde Thatcher ve Reagan’la simgelendi. ABD ve İngiltere’de yaşanan işçi sınıfına yönelik açık saldırı, neo-liberal karşı devrimin niteliğini ortaya koydu. Artık Thatcher tanımıyla TİNA – “başka alternatif yoktu. ” Kapitalizmin ve neo-liberalizm tahakkümü altında yaşamak bir zorunluluktu.

Bu yönde İngiltere’de 1984–1985 Büyük Madenci grevi önem taşıdı. Bu grev sınıfa karşı sermayenin topyekun saldırısıydı. Thatcher, son derece soğukkanlı bir şekilde önce çeşitli özelleştirme politikaları ve bürokratik sendikalarla girdiği ilişkiler sonucu, İngiliz işçi sınıfının en radikal gücü olan madencileri yalnızlaştırdı. Sonra yoğun bir dezenformasyon ve manipülasyon politikası izledi. Madenci grevlerine yapılan ekonomik destekleri kesti. Hatta son açıklanan belgelere göre Sovyet madencilerinden gelen büyük miktarda finans desteği, iki ülke arasında kriz yaratılarak engellendi. Büyük Madenci grevinin yenilgisi, Britanya’da neo-liberalizmin ya da sermayenin “altın dönemini” simgeledi. 1985 sonrasında son derece sistematik, rafine ve acımasızca sınıfa yönelik açık saldırı başlatıldı. Bu süreç bir başka yanıyla dünya çapında neo-liberal karşı devrim taktiklerinin hayata geçirilmesini simgeledi.

ABD’de Reagan yönetiminin havaalanı kontrolörlerinin grevini kırması, neo-liberal saldırıların başlangıcı oldu. Evet, “liberal virüs” öldürücü bir şekilde ve büyük bir hızla yayılmaya başladı. Virüsün semptomları çok netti, yığınsal yoksullaştırmayı, işsizleştirme ve güvencesizleştirme izledi. Her alan metalaştı. İnsanın emeği yanında, bedeni de metalaştı. Dünyayı kronik açlık, yoksulluk ve işsizlik sardı. Öte yandan sermaye inanılmaz karlar elde etti. Hızla yoğunlaştı ve merkezleşti.

Metropollerde, sosyal devletin sosyal yönü özelleştirildi. Metalaştırıldı. Sosyalizmin tehdidine karşı kapitalist sistemin bir önlem projesi olarak devreye sokulan sosyal devlet, hızla tasfiye edildi. Ulaşımdan eğitime, sağlıktan gündelik hayatın her alanına kadar radikal özelleştirme politikaları hayata geçirildi.

Devlet bir gece bekçisi konumuna getirildi. Sermayenin güvenliğinden sorumlu, sınıfın her düzeydeki örgütlülüğünü ve tepkisini dağıtan bir misyonla hareket etti. Bir anlamda devletin yarattığı illüzyon dağıldı. Devlet gerçek niteliğiyle devreye girerek, kapitalist sistemin güvenliğini sağlayan ve işlerliğinden sorumlu bir aygıt olduğunu gösterdi.

Çevre ülkelerde ya da bizim gibi ülkelerde ise yeni emperyal konsepte uygun düzenlemeler yapıldı. Türkiye’de neo-liberal virüsü yayan baş mimar Turgut Özal oldu. 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül darbesi virüsün yayılma zeminini yarattı.

Özellikle Latin Amerika bu konseptin deney alanı, laboratuarı olarak öne çıktı. Güney Doğu Asya bir başka coğrafya olarak dikkat çekti.

1964’te Brezilya’da gerçekleşen darbe ilk adım oldu. Darbe Ulusal Güvenlik Doktrini diye tanımlanan karşı devrimci stratejinin ürünü olarak hayata geçirildi. Bu strateji, 1960’lı yılların başından itibaren sömürge ülkelerde hızla gelişen gerilla hareketlerine bir yanıttı. Bu arada Küba’da ve Cezayir’de devrim gerçekleşmişti. Che’nin gerillası ezilen halklara umut veriyordu. Gelişmeler karşısında emperyalizm bu doktrini ek unsurlarla tahkim etti. Yeni konsept Ayaklanmaya Karşı Mücadele Konsepti adında uygulanma başlandı.

Konsept Ulusal Güvenlik Doktrini’nde olduğu gibi komünizmi bir iç düşman olarak değerlendirdi. Bu düşmanı ortadan kaldırmak için her yöntemi (kontr-gerilla, ölüm mangaları, işkence, kaybetme, suikast, provokasyon vb. ) büyük bir acımasızlıkla kullandı. Yeni sömürge ülkelerdeki ordular reorganize edildi. Yeni misyonlar yüklendi. Karşı devrimci taktiklerin merkezi haline dönüştürüldü. Ordu askeri diktatörlük kurmakla, devletin tüm fonksiyonlarını üstlendi. Bir nevi kontr-gerilla cumhuriyetleri oluşturuldu. Baskı metodları rafine edildi. Medya etkili bir ideoloji üretim mekanizmasına dönüştürüldü. Umut hareketlerinin beslendiği deniz, yani kitlelerin “zehirlenmesi” hedeflendi. Gerilla ve devrimci hareketlerin parçalanması, dağılması ve marjinalize edilmesi için taktikler geliştirildi. Hedef her düzeydeki muhalefetin bastırılması ve yok edilmesiydi. Böylece neo-liberal politikalar rahatça hayata geçirilebilirdi. Zaten öyle de oldu. Askeri zoru, ekonomik zor izledi.

Bu yönde 1971 Bolivya’da, 1972 Uruguay ve Honduras’ta, 1973’te Şili’de, 1975 Peru’da, 1976 Arjantin’de askeri faşist darbeler yaşandı.

Ardından bütün bu saydığımız ülkelerde radikal neo-liberal politikalar devreye sokuldu.

Benzer gelişmeler Uzak Asya’da, Güney Kore’de, Pakistan’da ve Türkiye’de yaşandı. Yani aslında Türkiye’nin yaşadığı şeyleri anlamak istiyorsak, Latin Amerika’da askeri darbelere, örneğin Şili’ye, Arjantin’e, Uruguay’a bakmamız yeterliydi. Ama uluslararası karşı devrim tehdidi ne yazık işçi sınıfı ve siyasal önderlikler tarafından görülmedi, anlaşılmadı ve yeterince kavranmadı. İş böyle olunca karşı devrim son derece iyi programlanmış ve kitleleri manipüle edecek olanaklarla hayata geçirildi.

Türkiye’de 24 Ocak 1980 ekonomik kararları ve onun devamı olan 12 Eylül askeri faşist darbesi, aynı konseptin ürünüydü.

Kısaca; çevre ülkeler yeni uluslararası işbölümüne ve kapitalizmin yeniden yapılanmasına uygun biçim alıyordu.

Açık zorla (şiddet ve terörle), ekonomik zor (ekonomik faşizm) konsantre edilerek, yeni bir devlet, toplum, birey ilişkisi yaratılıyordu.

Toparlarsak; 24 Ocak kararları artı 12 Eylül darbesi faşist diktatörlüğün ekonomi politiğidir.

Önce açık zorla toplumsal muhalefet ezildi. Korku kitleselleştirildi. 12 Eylül bir korku dinamosu gibi çalıştı. Sınıfın her düzeydeki örgütlenmesi dağıtıldı. Ardından ekonomik zor yani neo-liberal darbeler geldi.

Neo-liberalizm (bir karşı devrim programıydı) ve ekonomik zor / faşizm olarak devreye sokuldu.

BİR KARŞI DEVRİM OLARAK NEO-LİBERALİZM

Neo-liberalizm bu zamana kadar en fazla sonuçlarıyla ve satıhta tartışıldı. Yalnızca ekonomik boyutu ele alındı. Ne var ki sistematik ve konsantre bir karşı devrim programıydı.

Neo-liberalizmin birbirini tamamlayan ve iç içe geçmiş üç boyutu vardır. Birinci boyutu ideolojik, ikincisi kültürel, üçüncüsü ise ekonomik boyuttur.

İdeolojik boyutu açmamız gerekirse bu boyut da kendi içinde üç ayağa ayrılmaktadır. Birincisi Kalvinizim ya da Püritanizm: M. Weber’in kapitalizm ruhu olarak tanımladığı kalvinizm, Protestanlık ya da püritanizm, çalışmayı ve rekabeti kutsallaştırır. Kar ve hırsın insanın doğasında olduğunu savunur. Dünyadaki adaletsizliğe teolojik kılıflar uydurur. Dünyada zenginin zaten günahsız olduğu için zengin olduğunu, fakirin ise günahları çok olduğundan dolayı fakir kaldığını ileri sürer. Bunu da kadr-i mutlak olarak görür. Bunun değiştirilemeyecek bir kader olduğunu, bu dünyanın da bir sınama dünyası olduğunu açıklar. Bir anlamda fakirliğe itirazın kadere, aynı anlama gelmek üzere Allah’a itiraz etmek olduğunu belirtir. İnsanların rıza göstermesini, itaat etmesini telkin eder. Çünkü rıza ve itaat sistemin devamının güvencesidir.

Özal’ın “ben zenginleri severim” sözü bir ideolojik yaklaşımdır. Özal’ın her ne kadar Nakşibendi olduğu söylense de, aslında o bir püritendir. Kalvinisttir. Kapitalist sistemin bekası onun için her şeyden önemlidir. İdeolojik boyutun ikinci ayağını ise ferdiyetçilik ya da bireycilik, felsefi anlamda İndividualizm oluşturur.

Bu anlayışa göre her türlü toplumsal dayanışma, paylaşma ilişkisi reddedilmelidir. Bunlar ilkel, kaba duygulardır. Önemli olan birey ve egodur. Anlayışın özü elit, seçilmiş, üstün insandır. Eğer paran varsa her şeysin, yoksa hiçbir şeysin mantığı hakimdir.

Yine Özal böylesi bir ahlak ve toplumu açıkça dile getirdi. “Benim memurum işini bilir” dedi. Yani hırsızlık yap, rüşvet al, her türlü tezgahın içine gir ve gemini kurtar. Gerisi seni ilgilendirmiyor. Nasıl olsa her koyun kendi bacağından asılır.

İdeolojik boyutun üçüncü ayağını ise Sosyal Darwinizm oluşturur.

Sosyal darwinizm, bir boyutuyla faşist ideolojinin mayasıdır. Naziler gibi, İtalyan faşistleri de sosyal darwinist argümanlarla ideolojilerine destek bulmaya çalıştı.

Sosyal darwinizim özünde, “büyük balık her zaman küçük balığı yer” sözüne dayanır. Bunu bir doğa kanunu olarak söyler. İlerlemenin temel gücünü sosyal darwinist yönlerin oluşturduğunu ifade eder. Güçsüz insan, aşağı ve zayıf insandır. Fakir de güçsüz insandır. O da aşağı ve zayıftır. Doğanın kanunu olarak ezilmeye mahkumdur.

Bu üçlü ideolojik ayak son derece sistemli bir şekilde hayata geçirildi. Devletin ideolojik aygıtları kitleleri bu yönde bombardımana tuttu. Gösteri toplumun araçları yani yazılı ve görsel medya bu ideolojik manipülasyonla, yalanın imparatorluğunu kurdu. İdeolojik mistifikasyonlar her gün yeniden üretildi.

Hedef beyinleri fethetmekti. Çünkü yeni fetih alanı beyinlerdi. Beyinlerin fethedilmesi beraberinde biatı ve suç ortaklığını getirecekti. Kitleler bu yönde tekno-ideolojik bombardımana maruz kaldı. Korkunun kitleselleşmesi ideolojik manipülasyonun gücünü artırdı. Korkunun “enfekte” ettiği beyin, artık tutsaktı ve bu tutsaklıktan memnun hale getirildi.

İdeolojik saldırıyı, son derece sistemli yürütülen kültürel operasyonlar izledi. Kültürel manipülasyonlarla toplumun Mc Donalds’laşması, tek tipleştirilmesi, üniform bir toplum haline getirilmesi amaçlandı.

Bu yönde tüketim terörü körüklendi. Artık tükettiğin, tüketebildiğin kadar özgürdün. Hatta özgürlük tüketmekti. Gerisinin hiçbir anlamı yoktu. Mananın yoğunluk kazandığı yer tüketmekti. Tüketmek, tüketebilmek ve bunun yarattığı haz her şeydi. Hedonizm son derece rafine hayata geçirildi. Hedonizm son derece yok edici bireycilikle içselleştirildi. Sistem yeni haz nesneleri yarattı. Hazları kontrol etti, yönlendirdi. Bu yönde duygu doğurdu. İnsanın ontolojisini hedonizm üzerinden yeniden inşa etti. Emperyalist kültür, kültür imgeleri ve nesneleri topluma sistematik bir şekilde şırıngaladı. Tüketim terörü, toplumun temel özelliği haline getirildi.

Kültürel operasyonlarla beyni felç olmuş, bloke edilmiş ve fethedilmiş birey ve kitleler tam anlamıyla suç ortağına dönüştürüldü. Artık herkes sistemin döngüsünün bir parçası, hatta sistemin ayrılmaz parçasıydı.

Bu iki karşı devrimci taktiğin kitleler içinde nüfuzu, radikal ekonomik operasyonları koşulladı.

Neo-liberalizm devlet/toplum/birey ilişkisinin yeniden kuruluşuydu. Kitlelerin karşı duruşunun ve direncinin kırılması, sessizleştirilmesi, boyun eğmesi ve suç ortağı haline getirilmesiyle ekonomik faşizmin radikal uygulamaları hayata geçirildi.

Özelleştirme politikaları sistematik bir şekilde gerçekleştirildi. Finans kapital tarihin en büyük vurgununu ya da soygununu özelleştirmelerle yaptı. Bu küresel soygun ne Sezar’ın, ne Hitler’in ne de Mussolini’nin tahayyülünün ötesindeydi.

Finans kapital küresel düzeyde özelleştirme operasyonlarıyla karına kar kattı. Finans kapital büyük bir açgözlülükle saldırdı, çaldı, soydu. Kapitalist devlet bu soygunun örgütleyicisi olarak hareket etti. Böylece tarihin en büyük talanı ve yağması gerçekleşti.

1990’da Sovyet sistemin çökmesi finans kapitale yeni bakir alanlar yarattı. Bu coğrafyalarda kriminal bir kapitalizm sürecinden geçildi. Finans kapital bu coğrafyaları tam anlamıyla talan etti. Enkaz haline getirdi.

Neo-liberalizm bu üçlü karşı devrimci boyutu kavrandığı ölçüde anlaşılabilirdi. Ne yazık ki saldırının boyutu ve mahiyeti kavranmadı. Yalnızca neo-liberal politikaların bir ayağı olan ekonomik boyutu ve onun da sonuçlarıyla, yani işsizlik, sendikasızlık, toplu tensikatla mücadele edildi. O da bir düzeyde. Sonuçtan hareketle bir direnç gösterme çabalarının başarılı olması mümkün değildi. Zaten de olmadı. İşçi sınıfı bu sürecin bütününde olağanüstü düzeyde zarar gördü, ağır darbeler aldı. Örgütsel gücü parçalandı. Amorfe, hatta deklase oldu. Yoğun demoralizasyon içine düştü. Sendikal hareketin bu süreçte en azından bir savunma gerçekleştirememesi, yer yer suç ortağı olması, son derece olumsuz sonuçlar yarattı. Sendikal harekette hızla çözülme ve çürüme yaşandı. Bu süreç ülkemizde olduğu kadar metropolde de benzer şekilde yaşandı.

Sendikal hareketin sınıf örgütü olma özelliği dejenere oldu. Sendikalar sınıftan ve sınıfın sorunlarından uzaklaştı. Ona yabancılaştı. Bu süreç de sınıfın parçalanmasını artırdı. Kendine güvenini zayıflattı. Gerici dalga ve karşı devrimci saldırıya karşı, işçi sınıfı geri çekildi. Örgütsel gücü parçalandı. Hızla şekilsizleşti.

Neo-liberal karşı devrim böylece büyük kazanımlar sağladı. Finans kapital sınıfın güçsüzlüğü üzerinden gücünü inşa etti. Neo-liberalizm, finans kapitalin sınıfa yönelik konsantre savaşıydı. Bu saldırılar, sınıfı böldü, parçaladı, dağıttı ve şekilsizleştirdi.

Kısaca ideolojik bombardımanlarla önce beyinler felç edildi. Kültürel operasyon ve manipülasyonlarla toplum suç ortağı haline getirildi.

İdeolojik ve kültürel hegemonya sağlandıktan sonra, ekonomik operasyonlar geldi. Radikal özelleştirme operasyonları devreye sokuldu.

Türkiye özelinde neo-liberal saldırı dalgası, 1985’te sistemli bir biçim aldı. 1985–1998 arasında bu karşı devrim saldırısının alt yapısı oluşturuldu. 1998–2007 arasında ise son derece yoğun ve sistemli saldırılara geçildi. Büyük sosyal yıkım operasyonları gerçekleştirildi.



ULUSLARARASI SERMAYENİN YOL HARİTASI, SINIFA YÖNELİK ÜÇLÜ KARŞI DEVRİMCİ SALDIRI VE ETKİLERİ

Finans kapital’in izleyeceği rota ya da uluslararası sermayenin yol haritası 1983’te imzalanan Washington Konsensüsü –uzlaşısı- adı verilen anlaşmayla çizildi.

Ne yazık ki bu rotanın anlaşılmaması, yeterince kavranmaması, finans kapitalin topyekun saldırısına karşı önlemler alınamamasına yol açtı.

Washington uzlaşısı hem finans kapitalin hem kapitalist devletin izleyeceği politikaları bütün açıklığıyla, hatta pervasızca dile getirmişti.

Uluslararası düzlemde ve Türkiye’de izlenen neo-liberal saldırılar bu uzlaşının belirlediği koşullarda realize oldu.

Uzlaşının ana yönelimlerine baktığımızda, daha 1980’lerin başında, 2000’li yıllarda hem Türkiye hem de uluslararası düzeyde radikal özelleştirme politikalarının rotasını tespit etmek mümkündü. Bahar Eylemleri’nin, Zonguldak Büyük Madenci Yürüyüşü’nün gerçekleştiği koşullarda bazı önlemler alınabilirdi. Sınıf hareketi ve sendikal hareket bu derecede ağır darbeler almazdı, bir düzeyde kazanımlarını koruyabilirdi. Ayrıca işçi sınıfı gerçekleştirdiği savunmayla sınıfın deklase olmasını, şekilsizleşmesini engelleyebilirdi, sendikal hareketin bürokratik bir kastta dönüşmesinin önü kesilebilirdi.

Yaşanan son derece konsantre ve rafine saldırıların işçi sınıfına yansıması yıkıcı oldu. Finans kapital ve kapitalist devlet esas olarak sınıfın devrimci kimyasını bozmayı hedefledi. Çünkü kapitalist sistemde tek devrimci sınıf, tek yıkıcı güç, kolektif davranabilme ve kolektif aksiyon gerçekleştirebilme kabiliyeti olan sınıf, işçi sınıfıdır. Finans kapital bunu tarihsel deneyimlerinden öğrendiğinden dolayı, sınıfın her düzeyde bloke edilmesini, ontolojisinin bozulmasını ve hızla şekilsizleşmesini hedefledi. Böylece devrimci kimyası bozulan sınıfın, biat ve riayet etmesi, boyun eğmesi sağlanabilirdi. Saldırılar bu yönde başlatıldı ve son derece soğukkanlı ve acımasızca hayata geçirildi.

Finans kapitalin saldırıları, üçlü karşı devrimci bir kombinasyon şeklinde biçimlendi.

Birinci operasyon; sınıfın kimliğine ve bilincine yönelikti. Bilinç ve kimlikte deformasyonlar ve aşınmaların yaratılması amaçlandı. Bilincin her düzeyde kırılması ve dejenerasyonu yönünde hamleler yapıldı. Sınıfın zihinsel ve ruhsal yeteneklerinin köreltilmesi için sistematik programlar uygulandı.

Finans kapital sınıfın karakterinde aşınmaları sağladıkça ters orantılı bir şekilde hareket serbestliği, maksimum sömürü olanakları kazandı. İdeolojik hegemonyasını yaydı. Sınıf egemenliğini, yeni rıza mekanizmaları üreterek toplumsal egemenlik şeklinde kabul ettirdi.

Sınıfın kimliğine ve bilincine yönelik konsantre saldırılar, sınıfın şekilsizleşmesine ve birlik zeminini kaybetmesine yol açtı. Bireyciliği körükleyen dezenformasyon politikalarıyla, sınıf içinde rekabet ve hırs körüklendi ve sınıf hızla atomize oldu. Marx Alman İdeolojisi’nde sınıfın şekillenmesine ilişkin şöyle bir vurgu yapar: “Tek tek bireyler, ancak başka bir sınıfa karşı ortak mücadele yürütmek zorunda oldukça, bir sınıf meydana getirebilirler; bunu dışında, rekabet içinde birbirinin düşmanıdırlar. . . ”

Bu gelişmelerin doğal yansımasıyla sınıfın örgütsel gücü dağıtıldı ve parçalandı. Sınıfın bilinç ve kimliğinde yaşadığı olağanüstü deformasyonun bazı somut yansımaları oldu. Yani bir anlamda “negatif” diyalektik işledi. Yani yaşanan süreç aynı zamanda sınıfın eylem ve örgütlenme kapasitesini zayıflattı. Çünkü sınıfın bilinç ve kimliğiyle onun eylem kapasitesi ve örgütlenme gücü arasında diyalektik bir bağ vardır. Eğer sınıfın bu diyalektik alanların birinde kırılma ve dejenerasyon yaşanması doğrudan başka alanlara yansımasına yol açar. Kısaca bilincin deforme olması peşi sıra kimliği zayıflatır. Bilincin deformasyonu ve kimliğin aşınması doğal olarak, sınıfın eylem gücünü etkiler ve örgütsel kapasitesini düşürür. Finans kapital sınıfın çok yönelimli ve birbirini besleyen kabiliyetlerini bozdu ve aşındırdı. Son derece bilinçli bir şekilde savaş stratejisi uyguladı. Devletin ideolojik aygıtlarını sistemli çalıştırdı. İdeolojik ve siyasal hegemonyasını kökleştirdi ve yaygınlaştırdı.

Bilinç ve kimlik, eylem ve örgütlenme arasındaki diyalektik sarmalın kırılması sınıfın farklı ve geri refleksler geliştirmesine yol açtı.

İşçi sınıfı olaylara, dünyaya kendi sınıf kimliğiyle bakamadı. İşçi olma üst kimliği dejenere oldu. Alt kimlikler öne çıktı. Sistem bu kimliklerin öne çıkmasını körükledi, ön açtı. İşçi sınıfı yaşadığı cangılda bir savunma refleksi olarak alt kimliklerine sarıldı. Varoluşunu burada kurdu. Ama sermayenin bu kimlikleri son derece kullanma kabiliyeti, sınıfın atomizasyonunu ve dejenerasyonun beraberinde getirdi.

Sosyolojide objektif kimlik olarak tanımlanan alt kimlikler, bireyin etnik, dini, mezhebi, ırksal vb. yönlerini işaretler. Bir anlamda bireyin doğarken aldığı, “kazandığı” kimliklerdir.

Sosyolojide sübjektif kimlik olarak tanımlanan üst kimlik iradi olarak oluşturulur ve özneleşme sürecini işaretler. Kapitalist sistemde sınıfsal eksen bu kimliğin gerçek oluşma zeminidir. İşçi sınıfı bu kimliğiyle yani işçi olma kimliğiyle yaşamını kazanır ve sürdürür, yaşamsal duruş ve rolünü kavrar. Bu kimlik sınıf mücadelesi içinde edinilen bir kimliktir.

İşçi sınıfı üst kimliğiyle bakmayı, olguları değerlendirmeyi bıraktığı an, sermayenin bütün saldırılarına maruz kalır. Bu noktada alt kimlikler sermayenin inisiyatif kurduğu, manipüle ettiği alanlar olduğundan, alt kimlikle hareket eden sınıf güçsüz, mecalsiz hatta sert koşullarda birbirinin düşmanı haline gelir.

Sermayenin ikinci operasyonu sınıfın değersizleştirilmesi, şeyleştirilmesi ya da nesneleştirilmesidir.

Kapitalist üretim ilişkisi, doğasında sınıfın yabancılaşmasına yol açar. Önce kendine, yarattığı ürüne yabancılaşan işçi giderek bu yabancılaşmayı içselleştirir. Sermaye artı değer yaratma gücünü, kapasitesini bu yabancılaşma üzerinden rahatça kurgular. İşçiyi bir nesne, basit bir emek gücü haline getirdikçe varoluşunun temeli olan sermaye birikimini sağlar.

Sermaye ekonomik, siyasi, ideolojik hegemonyasını sınıfı değersizleştirip, onu hiçleştirerek ya da bir nesneye çevirerek kurar.

Sermaye bu yönde son derece iyi programlanmış ve iyi hesaplanmış taktikler uygular. Örneğin; Wall-Mart’ta çalışan kadın kasiyerin iş saatinde tuvalete gitmesini engellemek için altına pet bağlatır. Böylece en temel insani ihtiyaç, işçiyi boyunduruk altına almanın, onu terbiye etmenin aracına dönüşür. Bunu sermaye bilinçli olarak yapar. Sınıfı aşağılama eğilimi olan bu tutum, esas olarak sınıfın kendine öz saygısını yitirmesini hedefler. Bugün birçok işyerinde artık olağan hale gelmiş üst arama tavrı da sınıfa yönelik açık bir aşağılama hareketidir. İşçiler işe giriş ve çıkışlarında, her sefer “hırsız” olmadıklarını kanıtlamaya çalışır. Ama muamele “sen potansiyel hırsızsın” demektir. Bu muameleye maruz kalan işçi tedirgin, tereddütlü ve kendinden emin değildir. Yine asgari ücret alan bir işçi (Türkiye işçi sınıfının %65’i asgari ücretle yaşamını sürdürmektedir) objektif olarak kendini değersiz hisseder. Bugün birçok araştırmaya göre açlık sınırı, 750/800 TL’dir. Yoksulluk sınırı ise 2. 500 TL’ye yaklaştı. Böylesi bir ekonomik ortamda işçiye asgari ücret olarak 650 TL vermek onu alenen aşağılama ve hor görmektir. Her ne kadar bizler, asgari ücretin insanca bir ücret olması için talepler geliştirsek de, asgari ücret politikası başlı başına sınıfı değersizleştirme taktiğidir ve salt ekonomik değil, ideolojik ve varoluşsal temelleri bulunmaktadır.

Sermaye böylesi taktiklerle sınıfa kendisini hiç hissettirir. Kendini değersiz gören işçi salt ekonomik teröre değil, ideolojik teröre de maruz kalmaktadır.

İşçi sınıfı böylece sistematik değersizleştirme operasyonlarıyla karşı karşıyadır. İş yerlerinde artık olağanlaşan işleyiş sonucu (emir, hakaret, aşağılama ve farklı mobbing uygulamalarıyla) ruhsal ve duygusal bir teröre tabi tutulur.

Bütün bu uygulamalar özünde sınıfın devrimci gücünün kırılmasını, devrimci kimyasının bozulmasını hedefler. Kendini değersiz ve hiç hisseden bir işçi harekete geçmez. Nesneleşen bir işçi rıza gösterir, boyun eğer, riayet eder. Sınıf nesneler yığınına dönüştürülerek, deklase edilir.

Buradan çıkan sonuç şudur, sınıfın onuru ekmekten daha da önemlidir. Bu anlamda 1917 Şubat devriminde garson ve hizmetçilerin şu talebi sarsıcıdır: “Bundan sonra bize sen değil, siz diye hitap edeceksiniz. ” Ayrıca DİSK kurucusu Lastik-İş Sendikası Başkanı Rıza Kuas’ın 1969’da “üstünü aratma” eylemi, sınıfın değersizleştirilmesine, nesneleştirilmesine karşı muhteşem bir eylemdir. Bugün dahi bizlere yol göstermektedir.

Bu iki operasyonu sınıfın bir zümreye çevrilmesi, cemaatleştirilmesi izledi.

12 Eylül faşist darbesinden sonra radikal bir şekilde hayata geçirilen neo-liberal politikalar, 2000’lerin başlarında derinleştirildi. Yeni bir momente girildi. Uluslararası düzlemde hegemonya krizi yaşayan ABD imparatorluk projesi olarak BOP’u devreye soktu. Uluslararası jeopolitikteki bu gelişmeler TC’yi etkiledi. TC, BOP’un model ülkesi olarak bölgede öne çıkarıldı. Model parti ise AKP’ydi. Bu süreç iç ve dış politikada bir dizi değişikliğe, altüst oluşa neden oldu. AKP’nin iktidara gelmesi bir transformasyonun önünü açtı. 12 Eylül’ün resmi ideolojisi olan Türk-İslam sentezine neo-liberal bir aşı yapıldı. Neo-liberalizme meşruiyet kazandıran cemaatçi hayırsever kapitalizm inşa edilmeye başlandı. Kritik eşik ikinci AKP iktidarı dönemi oldu. Bu AKP yeni bir AKP’ydi. Yakın zamanda gerçekleşen referandum ve yerel seçimlerle AKP’nin üçüncü dönemine girildi. Bu süreç T. C.’nin hızlı bir transformasyonunun önünü açtı.

Yasama-yürütme-yargı sistematiğinde özellikle yürütmenin belirleyiciliği arttı. Yürütme güçler ayrılığını ifade eden bir erkten öte, iktidarın son derece konsantre hale getirildiği bir yapıya dönüştü, yasama ve yargı da bu konsantrasyona bağlı olarak yeniden şekillendirildi. Devletin yeniden yapılanmasını ifade eden bu operasyonlarla devlet bir yandan içeride hızla militarize olup, otoriter ve totaliter oluşumlara giderken, dışarıda bölgesel bir karşı devrim merkezi gibi biçimlenmeye başladı. Devlet daha konsantre bir faşist yapılanmaya dönüşüp, kendini “saklayıp” bir yandan içe çekildi, öte yandan sivil toplumu da devlet eliyle inşa ederek ya da fethederek, kendisini saklamanın aracına dönüştürdü. Böylece siyasal gericiliğin gündelik hayata daha etkin müdahale etme olanakları çoğaldı. Küresel sermayenin ihtiyaçları ve kapitalist entegrasyonun önündeki engellerin kaldırılması yönünde devlet yeniden işlevlendirildi.

Bu sürecin bir parçası olarak ayrıca devlet, “hayırsever kapitalizmin” inşasının en önemli unsuru olarak devreye girdi. Birinci AKP iktidarıyla cemaatçi-hayırsever kapitalizmin alt yapısı oluşturuldu. Bu durum paradoksi bir gelişmeyi işaretledi. Kapitalizm aslında cemaati parçalar ve bozar. Ne var ki sosyal devletin tasfiyesi ve radikal neo-liberal politikalar sonucu bir “sadaka toplumu” yaratıldı. Devlet-cemaat-birey ilişkisi inşa edildi. Kapitalist devlet cemaatleşti. Cemaat devletleşti. Kitlelerin sosyal devlet olmaktan kaynaklanan en temel hakları eğitim, sağlık, ulaşım vb. metalaştırıldı, gasp edildi. Kitleler yardıma muhtaç yığın haline getirildi. Muhtaçlar yığını sadaka toplumunun zeminini oluşturdu. Fakirlik, yoksulluk “kader” olurken, ona yardım bir “hayırseverlik” ve cennetin anahtarı olarak sunuldu. Yoksullar, hayırseverlik organizasyonlarıyla -bizzat bu organizasyonların bir kısmını devlet gerçekleştirdi- nesneler yığınına dönüştürüldü, enkaz haline getirildi. İşçi sınıfı da bu gelişmelerin bir parçası oldu.

Sistem devletin ideolojik aygıtlarını devreye sokarak, yeni rıza mekanizmaları üretti. Hayırseverlik, rıza ve şükürle beslendi.

Sınıfa yönelik bu karşı devrimci operasyonlar, son derece tehlikeli sonuçlar doğurabilir. En başta işçi sınıfı yeni bir zihniyet dünyası içinde, kaderine razı, koşulsuz kula dönüştürülebilir. Ayrıca yaşadığı bütün olumsuzlukları kanıksamış, atıl, düşünmeyen, boyun eğen, sessiz yığınlar haline getirilebilir. Yoksulluğun kader olarak algılanması yazının başında belirttiğimiz, neo-liberalizmin ideolojik saldırılarının (prütanizm) parçasıdır. Amaç; sınıfın köleleştirilmesi, nesneleştirilmesi, ruhunu ve mücadele gücünü kaybetmesidir. Ama sınıflar mücadelesi son derece yaratıcı, zengin ve en olumsuz koşullarda bile umudu ayaklandıran bir dinamiktir. Yaşanan kapitalist kriz ve yarattığı sonuçlar bunu bir kez daha ispatladı. Çeyrek asırlık karabasan küresel düzeyde paramparça oldu.

Hayat kendi zenginliğiyle yeniden ortaya çıktı. Sermayenin yarattığı cehennem, hegemonya hızla dağıldı. Sınıfsal antagonizmanın, kutuplaşmanın üstündeki “kadife karanlık” yok oldu. Emek sermaye çelişkisini örten, gizleyen tül parçalandı.

Kapitalist kriz uluslararası düzeyde yeni bir tarihsel momentin önünü açtı. Muazzam dinamikleri açığa çıkardı ve çıkarmaya devam ediyor.

Kısaca özetlersek, 12 Eylül faşist diktatörlüğü sınıfın devrimci kimyasını bozmayı, sınıfı köleleştirmeyi, bilinç ve kimliğini deforme etmeyi ve onu demoralize etmeyi amaçladı. Onun ontolojisine saldırdı. Faşizm sınıfın ontolojisine yönelik açık bir saldırıdır. Sermayenin maksimum tahakkümüdür. Karşı devrimdir ve karşı devrim hala sürmektedir.

Sınıfın ontolojisini yeniden kurmak işçi sınıfının yıkıcı gücünü açığa çıkarmakla mümkündür. Bu anlamda sınıfın yıkıcı gücünü açığa çıkaracak her çaba, onun devrimci kimyasını besleyecek her çalışma, bilinç ve kimliğini yeniden inşa edecek her faaliyet, moralini besleyecek her direniş ve her eylem 12 Eylül faşizmine ve kapitalizme vurulan bir darbe olacaktır.

12 Eylül faşizmi ve onun kurduğu düzenle ancak böyle hesaplaşılabilir.

Devrimin mayalandığı işçi havzalarında, fabrikalarda, atölyelerde, organize sanayi bölgelerinde, sınıfın öfkesini ve kinini örgütlediğimiz ve bu sisteme yönelttiğimiz oranda 12 Eylül faşizmiyle hesaplaşabilir ve geleceği kurabiliriz.

[VOLKAN YARAŞIR]

taylan - 23/10/2011 Saat 10:57

PEKİ BUNLARI PROTESTO ETTİNİZ Mİ,DEMOKRATIMSILAR?

Dün yazıma midem bulanıyor, h...er yanım ağrıyor diye başlamıştım, ondan sonra bilhassa facebook’da gönderilen küfürleri, ölüm ilanlarını temizlemekle geçti günüm. Küfür edenleri sildiğime bakmayın kendilerini çok ciddiye aldığım yok. Ciddiye aldıklarım kendilerine demokrat diyen kesim, onların yazdıkları (Ki bir kısmını çok yakından tanıyorum) çok ağırıma gidiyor. Çağrılar yapıyorlar durmadan, yok şurada buluşalım, yok burada toplanalım diye.

Bunlardan biri de Istanbul Bağdat Caddesi’nde olacakmış, aklımda kaldığı kadarıyla Şaşkınbakkal’da protesto edeceklermiş. Protesto dediğin her yerde yapılmalı tabii ki ama yine de benim aklıma bişey takıldı. Oralarda hiç cenaze evi olmadı, olma olasılığı da yok. Orada protestoya katılanların çocukları, nişanlıları, kardeşleri yada kocaları askere giderken kimi torpiller yapılmış oluyor ve asla gözleri arkada kalmıyor. Ne anlatanların ne de anlatılanların böyle bir sorunu yok. Bağdat Caddesi’nde oturan belli bir kesimin sorunu var bu konuda, onlar da o apartmanlarda kapıcılık yapanlar. Hatta belki onlardan bikaçının ama dağda ama işkencede kaybettiği bir akrabası bile olabilir. Onların çocukları, nişanlıları, kardeşleri gidecek o bölgede askerlik yapmaya… Sanırım bir gün bile aklınıza gelmedi onların sorunları yada evinize temizliğe gelen çoğunlukla Kürt kadınlarının yaşam koşulları.

Sizler bu konuda memnunsunuz, hatta türkçeyi yeteri kadar konuşamadıkları için aranızda alay konusu yapıp fıkralaştırdıklarınız bile vardır. Bu sizin sorununuz değil çünkü Migros’tan paketlerinizi taşıyacak bir Kürt çocuğu lazım size, ayakkabınızı boyayacak, gezmelere gittiğinizde çocuklarınıza bakacak genç kızlar. Büyük çoğunluğunuz da onları evden çatal-bıçak çalmakla suçlarsınız.

Bugüne kadar neyi protesto ettiğinizi oturup bir düşünsenize!..
12 Mart darbesiyle idam edilen Deniz Gezmişler için yapılan herhangi protestoya,
Havan topuyla öldürülen Mahir Çayanları anma toplantısına,
İşkenceyle öldürülen İbrahim Kaypakkaya’nın anma gecesine katıldınız mı?

Bir gün bile “Neden darbe yapıyorsunuz kardeşim, bu faşizmdir?” diye sokağa çıktığınız oldu mu?

12 Eylül darbesinde Diyarbakır Cezaevi’nde bok yedirilen, karılarına ve kızlarına tecavüz edilen insanların yanında yer alıp bir gün olsun bunu yapanlara hesap sormayı aklınıza getirdiniz mi?

Bilhassa Tansu Çiller döneminde 17 bin faili meçhul Kürt ve sosyalistlerin öldürülmesine tepki gösterdiniz mi?

AKP döneminde 800’e yakın faili meçhul cinayet olduğunu biliyor musunuz, bu sizi zerre kadar ilgilendirdi mi?

Kanser hastası olarak tedavisi hücrede yapılan Güler Zere’nin ve başkalarının öldüğünü biliyor musunuz?

Diyarbakır Sur ilçesinin Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş şu an kanser hastası ve kendisine yurt dışı tedavisi için pasaport verilmiyor, sizi hiç ilgilendirdi mi?

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül para tırtıklamaktan hapis cezası aldığında, aynı davadan yargılanmasına yada sanık olmasına karşın Necmettin Erbakan’ı affettiğinde ne gibi bir tepki gösterdiniz?

Evrakta sahtekarlık ve kalpazanlık davalarından sanık olan Recep Tayyip Erdoğan için aynı sokağa çıkıp “Erdoğan, yargılan da gel…” diye toplantı yapıp haykırdığınız oldu mu?

Ruhi Su ve Orhan Apaydın’a pasaport verilmeyip infaz edildiklerinde neredeydiniz?

1 Mayıs 1977, Kahramanmaraş, Çorum ve Sıvas Madımak katliamlarının hesabını sormak aklınızın ucundan geçti mi? Bu sene 2 Temmuz’da Sıvas’a gelip protesto etmeyi düşünüyor musunuz, yoksa çok işiniz mi var o tarihte?

Bir kısmınız Alman Lisesi’nde, kiminiz Fransız, kiminiz İtalyan Lisesi’nde okuyarak üniversiteleri bitirdiniz ama Kürtlerin kürtçe öğrenmek istemeleri sizlerin tüylerini diken diken ediyor.

Kiminiz AKP’ye oy vererek kiminiz de darbe girişimcilerini destekleyerek kendisini demokrat sanıyor.

Bu ülkede Süleyman Demirel’in kardeşleri ve yeğenleri, Tansu Çiller ve Turgut Özal’ın çocukları, Necmettin Erbakan’ın kardeşi, Erdoğan’ın yedi sülalesi ve dünürleri trilyoner oldu, ne yaptınız bugüne değgin…

Şimdi barışı sınır ötesi savaşta görüyorsunuz. Bu yazdıklarımı çerçeveletin ve her sabah bir kere okuyun, bakalım güne rahat başlayacak mısınız, aynaya yada çocuklarınızın yüzüne sevecenlikle bakacak mısınız?

Bunları okuduktan sonra da ölenlerin sadece asker yada polis olduğunu düşünecek misiniz? İnsan ölüyor insan, öldüğü için 2 bin liralık elektrik borcu affedilen bir ülkede yaşıyoruz biz, bu utanç hepimize yeter de artar bile… Protestolarınızı bekliyorum, sevecenlik ve barışla kalın…


Ahmet Nesin/ 21 Ekim 2011

taylan - 20/11/2011 Saat 23:38

Hayali Gönlümde Yadigâr Kalan!

SARKİS HATSPANİAN | 20 – 11 – 2011 | Yıllar önce yazımın kahramanı hakkında “Bir kısmımız onu Orhan Bakır, bir kısmımız Armenak Bakırcıyan, bir kısmımız Ali Ağa kod adıyla bildi… Hangi isimle bilinirse bilinsin, geçmişte, bugünde ve gelecekte yüreği eşitlik ve özgürlükten yana kardeşçe bir yaşamdan yana atanlar için O, daima hafızalarda yiğit bir komünist, kararlı, sevilen ve unutulmayan bir kişilik olarak belleklerde yerini koruyacak” anlatımıyla özetlenmiş, O’nu gerçekten de bire bir tanımlayan güzel bir makale okumuştum. Orada Armenak’ın insani meziyetleri hakkında olabildiğince bilgi verilmiş olsa da etno-kültürel kişiliği okuyuculara yeterince 
iletilmemişti diye düşünenlerdenim.

İnançlı bir Hıristiyan ve aynı zamanda komünist olan Giritli yazar Nikos Kazantzakis, İsa Mesih’in insani-dünyevi yaşamını anlattığı, Türkçe’ye “Günaha Son Çağrı” başlığıyla çevrilen ve aynı zamanda tüm Hıristiyan alemini allak-bullak eden bir filme de adapte edilen kitabıyla ilgili bir Alman düşünürle yaptığı görüşme sırasında, kendi açısından insanı: 
”İnandıkları uğruna adanan bir yaşamın temeline, yani köklerine inerek, ilk bakışta görünmeyen ya da fark edilmeyen yapısal
 özelliklerin hamuruna katılan mayadan arınıp, içinde yanmakta olan
 ateşin anlaşılırlığına ulaşmakla ancak tanınabilecek bir varlık”
 olarak tarif ediyordu.

Bence Armenak’ın hamuruna katılan maya ve içinde var olan ateşin anlaşılması için, onun köklerine, yani Sasun’un sarp kayalıklarına, kutsal Andok, Maratuk Dağlarına, ezgiye, baskıya, zulme, hıyanete karşı Ermeni insanının destanlara konu olmuş direnişlerine, kendi topraklarında özgürce yaşama arzusunu gerçekleştirme amacıyla yakılmış bilinen-bilinmeyen ateşlerine ulaşmak gerekiyor. Öyleki, gelin isterseniz Silvan’dan Diyarbakır’a göçen bir Ermeni ailesinin 7 çocuğundan dördüncüsü olarak 1953′te doğan yiğidimizin, 1972 yılında mahkemeye başvurarak değiştirmek zorunda kaldığı asıl adından başlayarak onu daha yakından tanımayı deneyelim.

Doğduğunda, babası Cano’nun aslı Sasun’un Aharonk köyünden çok yakın bir arkadaşı ona: “Gel bu çocuğa köylüm Armenak’ın adını ver de, 
sadece 44 bahar yaşayabilmiş yiğit fedayimizin adını onun şahsında yaşatalım” demiş. Böylece O, Ermeni tarihine Hrayr (Ateşadam) ve Tjokhk (Cehennem) takma adlarıyla geçmiş, 1860′ta Batı Ermenistan’ın Daron
 Bölgesi’nin Sasun nahiyesine bağlı Aharonk köyünde bir papaz ailesinde dünyaya gelip yaşamış, Muş’un Surp Garabet Manastırı’ndaki ruhban
 okulunda okuyup mezun olmuş, bölgenin Ermeni okullarında öğretmenlik yapmış, aydın kişiliği nedeniyle daha 20 yaşındayken Muş Ermenilerinin önemli liderlerinden biri olarak halk tarafından tanınmış, ama aslen
 Sasun halk direnişlerinin
örgütleyicilerinden Sosyal Demokrat Hınçak 
Partisi’nin devrimci önderlerinden Mihran Damadyan ve Medzn Murad (Hampartsoum Boyacıyan) ve hatırı sayılır fedailerden(1) Ağpür Serop, Kevork Çavuş ve Antranik Ozanyan’la omuz omuza döğüştüğü için 1894 ve
1904 Sasun direnişlerinin en önemli isimlerinden biri olması, yaşamının noktalandığı Gelieguzan Köyü’nü kuşatan Türk ve Kürt 
güçlerine karşı eşitsiz bir kavgada son kurşununa dek döğüşerek şehit
 olduğu için hakkında kahramanlık şiirleriyle devrimci şarkılar yazılıp 
söylenen, gerçek adı Armenak Ğazaryan olan can fedainin ismine layık görülmüş işte!

Armenak’ın tüm bacı ve kardeşlerinin nüfusta yazılı olanlar değil ama gerçek adları da yine Sasun direnişlerine katılmış halk fedaileri ve onların analarıyla eşlerinin anısını yaşatmak amacıyla verilmişti. Öyleki, “T.C.” nüfus kayıtlarına Meryem, İbrahim, Süslü, Adnan, Kenan, Semra olarak geçen bu insanlar gerçekte Mariam, Abraham, Sose, Arman, Keğam ve Sima adlıdırlar. Eğer günlerden birgün Armenak Bakırcıyan’ın biyografisini kitaplaştırma çalışmasında bulunma 
niyetli bir araştırmacı ortaya çıkacak olsa, biri 1904, diğeri 1980′de 
şehit olan her iki Armenak’ın yaşam hikayeleri ve kaderlerinin
 birbirine şaşılacak derecede benzediğini de mutlaka görecektir.

…Hapisten kaçırıldıktan sonra, işler istendiği gibi gitmemiş, o koşullarda dört kişiyle yolculuk yapılamayacağından mecburen ayrılmışlardı. İlk durağı İstanbul oldu, orada bir Ermeni dostunun anasıgilde, yeni bir kimlik getirilene kadar bekledi. Sonra birlikte yolculuk yapacağı Dersimli yoldaşıyla Diyarbakır’a gitmek üzere yola çıktılar. Onlarca kontrolden geçip, iki yerde zorunlu aktarma yaptıktan sonra doğup-büyüdüğü şehre varmışlardı. Oradan Ergani’ye gitmek için
 daha önceden bildiği bir tanıdık kamyoncunun yardımıyla gece geç vakit yola düştüler. Bu arada açlıktan başlarına ağrı girmişti ama 
bulundukları kamyonun da Ergani’ye varmasına çok az kalmıştı. Şoför 
kim olduklarını bilmese de çocukluk arkadaşı Ermeni Khaço’nun
yakınları olduklarından onların da fılla(2) olduğunu tahmin 
edebiliyor ve kanunla sorunları olduğu besbelli bu insanları gün
ağarmadan Khaçogile ulaştırması gerektiğini de iyi anlıyordu. Armenak’la Alişan Ergani’de iki gün kaldıktan sonra, asker-polis-jandarma birçok tehlikeli arama-tarama zincirlerini zarar-ziyansız atlatarak Dersim’e, Nazımiye’nin(3) Khodik(4) köyünde 
onları bekleyen Ali Haydarlara ulaşabilmişlerdi. Orada, bölgeyi çok iyi tanıyan güvenilir bir dostlarından “Hapisten kaçmış olan Armenak’ın fotolarının tüm jandarma ve polis karakollarına dağıtılmış
 olduğu ve çevre köylerde onlara yataklık etmeye kalkışanların da 
terörist muamelesine tabi tutulacakları” yönünde çok geniş bir 
propaganda yapıldığını öğrendiler. Ona, Pülümür-Kırmızıköprü-
Günceler(5, 6, 7) muhtarlığından alınmış sahte bir kimlik kartı
 vermişlerdi, bu kartta kayıtlı olan sicil numarasının karşısındaki 
haneye 427 yazılmış olduğunu görünce yüzünde bir tebessüm belirmiş, geçmişine gitmişti. Diyarbakır Cumhuriyet İlkokulu’nu bitirdikten sonra orta ve lise öğrenimini edinmek için geldiği İstanbul’un Üsküdar
 Mahallesi’nde bulunan Surp Khaç Tıbrevank’a kayıt olduğu 1966 eylülünde, okul sekreteri Baron Zare’nin kendisini “427 No’lu talebemiz oldun” diyerek kutladığı o ilk gününü anımsamış ve biri kalkıp da ona, ‘çok yıllar sonra aynı okul numarasıyla sahte bir kimlik kartı taşıyacağını’ ona söylese de, böyle birşeyin insanın aklının ucundan bile geçirilemeyecek “kaderin bir cilvesi” olması haline şaşa kalmıştı. Altı yılını yatılı olarak geçirdiği sevgili okulunda suyu, ekmeği, tuzu, yatak-yastığı, iyi ve kötü tüm günlerini paylaşmış olduğu sınıf arkadaşlarını hatırlayıp, onları bir bir gözünün önüne getirdi. İki Hagop, iki Krikor, iki Zakar, dört Garabet, Nubar, Khaçik, Panos, Muşeğ, Khosrov, Bedros, Hovsep, Sarkis, Lutfik, Gülbenk, Nuran, Hayk, Donik, Avedis, Stepan, Vartkes, Stepanos, Masis, Sahak, Zadik, Emran, 
Yaşar-Serop ve Aydın’la yaşadığı bu eşsiz “Communard Cenneti” yıllarında tanışmış olduğu devrimci fikirlere gönül vermesi sayesinde komünist olmasını işte “çeliğine su verildiği” o güzel günlere borçlu olduğunu da düşünmeden edemedi…

Diyarbakır’da bitirdiği
 Cumhuriyet İlkokulu sonrası Armenak, İstanbul’da yatılı okul olan Surp Khaç Tıbrevank’ta okuyor. Burası, Lozan Antlaşması’na inat Anadolu’dan getirilmiş Ermeni çocukları ruhban olarak yetiştirmek amacıyla tam da kendi doğmuş olduğu 1953′te kurulmuş, tabir-i caiz ise 1915 sonrasını anımsatan bir nev’i “toplama yurdudur”.

Amaçlandığı üzere ruhban yerine çok miktarda solcu yetiştirmiş olan Surp Haç Tıbrevank Ermeni 
Okulu talebelerinin devrimci fikirlere gönül vermesinin temelinde,
 1915 artığı olarak kalakalmış, hayatın her tür sillesini yemiş, Ermeni kimliğini sanki bir suçmuş gibi taşımış, ezilen, horlanan, yoksul 
Anadolu insanlarının çocukları olması yatar. “T.C.” ’68 Kuşağı’ denen
 devrimci gençlik hareketiyle çalkalanıyorken, bu kuşağın en önemli 
figürlerinden birinin Tıbrevank sıralarından büyükleri Garbis Altınoğlu
olmasının oynadığı rol da çok önemlidir.

Anadolu’dan getirilmiş Ermeni çocuklardan birçoklarının Tıbrevank’ta devrimci gençlik hareketleriyle 
tanışmasında, 12 Mart döneminin devrimci kadrolarından Garbis Altınoğlu’nun manevi etkisinden sonra, Armenak’ın kendisinin de mezuniyetini takiben
militan bir devrimci olarak devam eden Tıbrevank bağlarıyla örgütleyici ve 
politize edici rolü büyük olmuştur. Tıbrevanklı gençlerin o yıllarda ülkeyi
 saran devrimci hareketler içinde özellikle TKP/ML-TİKKO’ya sempati
 duymalarında ise, herhalde onun kurucusu İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip 
sır vermeyen bir yiğit olmasından öte, Türkiye solunun 50 yıllık İttihatçı
damarından radikal biçimde ayrılan, Kemalist ideolojinin ırkçı-faşist özünü çırılçıplak teşhir eden, gayrı-Müslim halkların kanlı tasfiyesi ve farklı kimliklerin inkarı üzerine kurulmuş Türk-Müslüman hakimiyetini sorgulayarak 
ezilen ulus ve azınlıkların özgürlüğü için mücadele bilincini de yükselten 
bir önder olması belirleyici olmuştur.

Tıbrevank, “T.C.” tarihindeki Ermeni gerçekliğini anlayabilmek
 açısından bir milattır. Tıbrevank’ın öyküsünü öğrenmek isteyen herkes, 1915 felaketinin ardında bıraktığı facianın da canlı şahidi olabilir. Elinden herşeyi çalınmış bir ulusun mucizeyle “hayatta kalanlarının” yine kendi toprakları üzerinde, ama bölük-pörçük, üçü burda-beşi orda, bir o kadarı da beri tarafta yaşasalar bile, uğratıldıkları akıl almaz 
soykırımını gerçekleştirenlerin arasında yaşıyor olmalarının üzerlerinde bıraktığı tarif edilmesi zor etkilerle, asıl doğa ve yapılarını neredeyse tamamiyle yitirip, tümden başkalaşmış evlatlarıyla karşı karşıya kalınan bir gerçek ortaya çıkmıştır.

Anadilinde eğitim görme olanağından yararlanmak için her yaz Anadolu’nun dört bir yanına giderek, kaybolmakta olan soydaşlarını arama, bulma ve onların erkek-kız çocuklarını İstanbul’a getirerek Ermeni okullarında 
okumalarını sağlamak amacıyla ter dökenlerin kervanına Armenak da 
katılmıştır. 1966-1972 yılları arasında, Diyarbakır’daki Ermeni
 Kilisesi papazı Der Giragos’un değerli yardımlarıyla Siirt, Şırnak, Urfa ve Mardin civarında dolaşarak kader ortağı olduklarından yüzlerce
 Ermeni’ye ulaşabilmiş, sayısız çocukların İstanbul’a getirilip 
Ermenice eğitim almalarını sağlamıştı.

Tıbrevank’a kayıt olduğu 1966′da okul müdürlüğüne başlayıp, mezun olduğu 1972′de müdürlükten ayrılan hemşehrisi Mıgırdiç Margosyan’ın edebiyata düşkünlüğüne özenmesiyle, onun okul kütüphanesinde ne kadar kitap varsa okumasını da getirmişti. Okumak onun için aynı hava, ekmek, su gibi bir ihtiyaç demekti, sınıf arkadaşları gibi futbol, voleybol, basketbol türü oyunlara pek ilgisi yoktu, ama çok severek, büyük bir haz duyarak 
satranç oynuyordu.

1963-1969 yılları arasında dünya satranç şampiyonu olan Dikran Bedrosyan, o dönem doğal olarak tüm dünya Ermenilerinin gurur kaynağı olup, özellikle genç neslin satranca ilgi duymasına da sebep olmuştu. O yıllardan itibaren Tıbrevank talebelerinden birçoğunun değişik yarışmalarda şaşılası başarılara ulaşması ve ülke çapında satranç şampiyonları vermiş olması, hele hele o gençlerin kırsal alanda yaşayan, köylü kökenli ya da zanaatkâr ailelerin çocukları olması öyle kolayca açıklanır, anlaşılabilir birşey değildi. 
”Formu bir oyuna benzeyen satranç, aslında sanat içerikli ve sporda yenme arzusunu zafere dönüştürme azmini geliştirmeye yarayan bir araçtır” sözleriyle bilinen Dikran Bedrosyan’ın izinden yürüyen Gary Kasparov, Levon Aronyan gibi diğer dünya şampiyonlarımız da zamanla Virtüoz Maestro’nun sözlerini doğrulamışlardı.

Armenak, zekasını kullanarak 
binbir beladan başını kurtarmasında satrancın yadsınmaz rolünü çok iyi bildiğini en yakını gördüğü birkaç arkadaşıyla paylaştığı anılarında itiraf etmişti. Okulda, anadilini öğrenme sayesinde çoğu 1915′te ölüme
 gidip-gelmeyen Ermeni şair ve yazarların eserlerini de okuma şansına sahip olmuş, Ermenice ve Edebiyat dersleri öğretmenleriyle o kayıpların acı kaderi hakkında sohbet ediyor, böylece “sakıncalı” konulara giderek artan ilgisi karakterinin oluşmasında da oldukça 
önemli bir rol oynuyordu. Sessiz, sakin halini aslında sönük sanılan bir volkana benzetmek daha doğru olurdu, ateş dışarı fışkırıp, lavını dökmese de, onun içinde, yüreğindeydi ve devrimci yaşamının en
 doruğuna, dağlara çıktığı dönemlerde kendini mutlaka gösterecekti.

…1993 yılı mayısında, Karabağ halk direnişine çok değerli katkılarda bulunmuş ve savaş nedeniyle yerinden yurdundan edilmiş
insanlarımıza insani yardım ulaştırmak için sıradan bir insanın
 yapabileceğinin çok üstünde emek ve çaba sarfetmesini fazlasıyla 
takdir ettiğim, 47 yaşındayken aniden vefat eden Varujan Karian adlı Zaralı çok değerli bir arkadaşımın cenazesine katılmak için Los Angeles’e gitmiştim. O zamana kadar yurtdışında görmüş olduğum tüm cenaze merasimlerinden en kalabalık olanına katılırken, yaşadığı 
toplumda bu kadar sevilmiş-sayılmış olan insanımızı son yolculuğuna uğurlarken, anısına saygı anlamında yaptığım konuşmada, başkalarının dert ve acılarını gönüllü omuzlayarak, yürekten paylaşmaya adanmış bir 
yaşama paralelde bulunmak için verdiğim bir örnekle O’na atıfta 
bulunup, “13 sene önce yine bugünlerde yitirmiş olduğumuz Ermeni halkının yiğit evladı Armenak Bakırcıyan’ın ruhu için de dua edelim” 
deyivermiştim.

İkindi vakti Ermeni kilisesi salonunda verilen cenaze yemeğinde, kim olduğunu bilmediğim yaklaşık 40 yaşlarında bir bayan bana yanaşıp çok gizli birşey söylercesine pek usulca: “Söylemesem çok rahatsız olacağım bir şeyi size bildirmek istiyorum. Okul arkadaşınız olduğunu konuşmanızdan öğrendiğim Armenak’ın sevdiği kız, benim
 Oregon’da yaşayan ağabeyimin bundan bir yıl önce acı bir kazada 
kaybettiğimiz kızıydı. Zamanında Armenak üniversite öğrencisiyken, yeğenime özel dersler verirken birbirlerini sevmiş olduklarının belki de tek şahidiyim. Ayrıca bize satranç oynamayı, düşünmeyi, kitap okumayı, herhangi bir konuda görüş bildirmeyi de ondan öğrendik diyebilirim. Amerika’ya göç ettikten sonra bile yeğenim onu 
unutamıyor, biri diğerinin ardından ne yazık ki hep cevapsız kalan mektuplar yazıp yolluyordu, vurulduğunu çok geç öğrendiğinde ise karalara bürünmüş, uzun zaman yaşayamadığı aşkının yasını tutmuştu” diye hüzünlü bir heyecanla anlattıklarına bir de gözleri yaşla dolu “Bugün burada gördüğünüz, memleketlerinden kovulmuş olarak yaşayan hep hor görülmüş, ezilmiş, bin bir hakaret ve tacize uğratılmış, vurulup 
kolu kanadı kırılmış olduğu için de pısırık, korkak, ürkek, edilgen
 bir karakter sahibi olmaya itilip-zorlanmış Anadolu’dan göçme bu 
Ermeni toplumu, şimdi anavatanı Ermenistan ve Karabağ’ın var olması 
için çalışmış insanlarından birini bu denli sevip de saygılarını görkemli bir merasimle bildirme noktasına gelmişse eğer, inanın tüm bu
insanların bilinç altında Armenak ve Armenak gibi yiğitlerimiz 
yatmaktadır” sözlerini de ekleyince bu kez duygulanıp gözyaşlarımı tutamayan ben olmuştum. Armenak, yeryüzünün iki ayrı ve birbirinden 
çok uzak kıtasında yaşayan iki Ermeni yüreğinde aynı gurur ve acıyı var edebiliyorsa eğer, yarınlarda 2 milyon insanımızın bilinç altında var olanı da pekâlâ bilince çıkarabilirdi kuşkusuz!…

…Partisinin İzmir Tariş fabrikasında çalışan işçilerin sendikal 
örgütlenme çalışmalarını koordine etme ve Ege bölgesinde devrimci kadrolardan oluşan bir ağ yaratmayı becermeye muktedir aday arayışı probleminin Armenak sayesinde çözülmesi sevindiriciydi. Tariş, işçi
 mahalleleri ve kirada kalınılan iki ev arasında mekik dokuyor, başını
 kaşıyacak kadar vakti olmadığı halde, örgütleme çalışmalarında
 eksikliği çok hissedilen onlarca kadroların yapması gerekeni tek
 başına üstlenip yapmaya çalışıyordu. Devrimci örgütlenmelerde o
 dönemler işlerin çoğunlukla parasızlık nedeniyle aksamasının
 alternatif çözümü olarak banka soygunlarıyla telafi edilebileceği fikri hayat buluyor, kabul ediliyordu.

Ancak, “T.C.” tarihinde hiç, ama hiç kimsenin aklından “arka oturağında iple bağlanmış tahtadan bir
 sebze sandığı olan bir bisikletle, tek başına bir bankaya girip soygun yapıp dışarı çıktıktan sonra naylon torbaya doldurduğu paraları bisikletinin arkasındaki karnabahar dolu sandığa koyup da aynı sokağın yaklaşık üç-beş yüz metre ötesindeki bir başka bankaya daha girip
 veznedeki bayana “Bacım şu torbaya sığacak kadar parayı koy da ben gideyim, fazlasını yerleştirecek yerim yok, üstü sizde kalsın” dedikten sonra, elinde para dolu naylon torbayla, soyduğu bu ikinci bankanın önüne bıraktığı bisiklete binip de kayıplara karışan” Armenak’tan başka bir soyguncu daha olmadığı ve olamayacağı da bilinmelidir mutlaka!

İzmir’de polis tarafından gerçekleştirilen bir ev 
baskınında yaralı olarak yakalanıncaya kadar, şehirde yapılan banka
soygunlarından birkaçının, pratik zekası tartışma götürmez Armenak’ın işi olduğunu tarihe not düşmek gerekir… Ancak bu böyle olduğu halde, onun
 dürüst kişiliği sayesinde Partisi’nin gereklerini karşılamak için “kamulaştırılan” paraya hiç el atmadan günlerce aç kaldığına şahitlik edecek onlarca insan hâlâ sağ olup aramızda yaşamaktadır. Bu, 1970′li yılların devrimci
kadrolarında varolan fedakârlık ve idealistliğin, püritanizme varan 
böylesi bir dürüstlüğün takdir edilmesi için hem çok önemli ve gereklidir, hem de Armenak nezdinde o neslin özverili, pak yürekli, vicdanı temiz tüm insanlarını layık oldukları gibi anmamız anlamında insani bir görevdir de!…

…Uzun zamandan beri bölgede faşist terör estiren jandarma binbaşısı ve gaddarlıkta ondan geri kalmadığını her fırsatta günahsız köylülere katmerli işkenceleriyle sergileyen yaverinin karakol baskını sırasında birlikte cezalandırıldığı olayda ağır yaralanan yaver yüzbaşının Armenak’ın ayaklarına düşüp “Hayatımı bağışla Ali Ağa, çoluk-çocuğuma acı, vurma beni” türü
yalvarış-yakarışlarına “bizde düşene vurulmaz kuralı hep yürürlükte 
yüzbaşı, ama Munzur Vadisi’nde dolaşan kurda kuşa yem olup olmaman bizim elimizde değil ki” diyerek onu kaderine ve işlemiş olduğu ağır
 suçlarıyla kendi vicdani muhasebesini yapmaya mahkûm etmek gibi bir
 cezalandırmayla olduğu yerde terkedip gittiklerine dair etkileyici haber, birkaç gün zarfında Dersim dağ köylerine ulaştığında, insanlar mutluluktan havalara uçmuş, ziyarete çevrilen yıkık Ermeni kiliselerine adaklar adamış, “helal süt emmiş” TİKKO komutanının sağlığı için hayır duaları etmişlerdi.

Haydar iki aydan fazla zamandır Ali Ağa olarak bildiği Armenak’tan tek adım olsun ayrılmamış, onun tüm bölge insanlarının olağanüstü büyük sevgisine layık görülmesinin ‘ilk
 elden’ şahidi olmanın manevi doyumuna varmasının tadını çıkarıyordu.

Türk olduğunu sandığı, Zazaca bilmeyen Armenak’ın dünyada sırf adalet için yaşayan çok az insandan biri olduğuna yürekten inanıyor ve kendi 
kafasında efsaneleştirdiği kahramanıyla geçirdiği her anı doya doya 
yaşamaya çalışıyordu. Onunla ilgili kendisine soru soranlara, bir yerine iki olumlu bilgi iletmek, hatta abartılı eklemelerde bulunmaktan da geri kalmıyordu. Çok yorgun oldukları bir gün, Mazgirt
 yakınlarında Bağin/Pağin(10) köyünde, yerel halkın Çermik(11) olarak adlandırdığı, hem ılık su pınarı, hem de çok eski tarihlerden kalma üç metrelik kalın ve düzenli olarak örülmüş taş duvarlarla çevrili, her yanı çalılık ve adam boyu yaban otlarıyla örtülü metruk
 bir yerde dinlenmek için mola vermek, uyuyup dinlenmek durumunda 
kalmışlardı. 6 kişilik Partizan grubunun 4 üyesi duvar dibine kıvrılıp uyurken, 2 yoldaşı güvenlik nöbeti tutuyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla beraber ayağa kalkan grup, komutanlarının yerdeki taşlar üzerindeki 
anlaşılmaz işaretleri sanki okuyabiliyormuşçasına, elindeki küçük not 
defterine bir şeyler çiziktirdiğini görmüşlerdi. Epeyi zaman sonra, işini bitirip, cep defterini iç cebine yerleştirirken bakışlarıyla kendisini sorgulayan gençlere dönüp “ne yaptığımı merak ettiğinizi 
görüyorum yoldaşlar, bu taşların üzerinde benim anadilimde yazılar
 görünce, doğal olarak ne olduğunu anlamak istedim ve 7.inci yüzyıldan kalma bu yer hakkında bilgi sahibi oldum. Ben Ermeniyim, asıl adımı bilmenizin bir yararı olduğunu sanmadığım için onu es geçmeyi doğru buluyorum. Önemli olan asıl, bu topraklarda ezelden beri yaşanmış 
adaletsizliklere, zulme, katliamlara, yani haksızlıklara maruz kalmış,

mağdur edilmiş her halktan insanların eşit olarak, özgür yaşayacağı yarınlar için bugün omuz omuza birlikte mücadele etmekte olmamızın 
anlaşılması ve halklarımızın devrimci kavgada bizimle olmasını sağlamak için elimizden geleni yapmaya çalışmaktır” içerikli bir konuşma yapmıştı. Duyduklarından heyecan duyan Partizan grubuna sadece 6 ay önce katılan Ali Rıza, “benim köyümde de çok Ermeni, onların evlerinde de bu taşlardaki yazılarla yazılmış kitaplardan var. Senede iki defa bayramlarını kutlamak için köyümüze gelen, onları ziyaret eden dedelere o kitaplar üzerine dua etmelerini istiyorlar. Eğer uygunsa gece karanlığında köye gider, çocukluk arkadaşım Ermeni
 Musalarla görüşebiliriz, onun çok yaşlı dedesi hâlâ sağ ve Dersim hakkında her meseleyi bilen çok bilgili biridir” deyince, beklenmedik
 bu öneri üzerine Armenak’ın istemiyle tüm grup, güneye Pertek’in(12) Sürgüç(13) köyüne doğru yola koyulmuştu…

Yazımın en başında bahsini ettiğim yazıda, mutlaka alıntılamayı istediğim ve kısmen doğru bulduğum önemli bilgiler barındıran başka bölümler de vardı. Orada; “Ermeni Soykırımı sonrası bölgede sağ kalan ancak
 varlığını ‘gizlemek’ zorunda hisseden pek çok Ermeni aile, onunla 
başlayan bir uyanışın içerisinde bulur kendini, bu hem ulusal olarak 
kendilerine yapılan zulme karşı tavır almanın zorunluluğu, sınıfsal olarak ezilmişlikleriyle de birleştirir. O, ülkemizde yaşayan çeşitli
 milliyetlerden emekçi halkın kurtuluşunun sosyalizmle olacağına beyni ve yüreğiyle sarsılmaz bir inançla inanmaktadır. Hayrabet Hançer(14), Nubar Yalımyan(15)(*) ve Manuel Demir(16) gibi pek çok Ermeni devrimci TKP/ML saflarında mücadele eder ve hayatlarını bu uğurda kaybederler. Aklımızda Armenak ve yoldaşlarını alıp, bize ne kadar güzel değerler bıraktıklarını, bunları daha da geliştirmemiz gerektiğini düşünerek, 
millet, dil, din farkı gözetmeksizin insan olmanın, devrimci olmanın güzelliğini daha da bir hissederek…” deniyor ve hemen ardından da “Ölümünden sonra özellikle faaliyet yürüttüğü Elazığ, Tunceli, Bingöl çevresinde doğacak olan pek çok çocuğun adı da Orhan olacaktır” diye 
bir iyi niyet eklemesinde bulunuluyordu.

Burada bir parantez açarak, 
önemli bulduğum bir konuya değinmek, daha doğrusu hâlâ kanayan bir yaraya parmak basmak istiyorum.
 Armenak’ın okuldan yakın arkadaşı olan 
Hrant Dink’in “Türk Solu” hakkındaki eleştirel anlatım ve yayımlanan söyleşilerinden, 12 Mart döneminin baskı ve şiddet ortamında, henüz
 TİKKO sempatizanı oldukları zaman, örgüt yeraltına çekildiğinde Ermeni cemaatinin başına kendi eylemlerinden ötürü kötü bir şey gelmesin 
diye, üç okul arkadaşının mahkemeye başvurup Ermeni isimlerini nasıl
 değiştirdiklerini, Orhan, Fırat ve Murat yaptıklarının acı öyküsünü bilmeyen kalmamıştır sanıyorum. Hrant, yaşadığı yıllarda nüfus cüzdanında Fırat olarak kayıtlı olduğu halde, tek defalığına bile olsa Türkçe o ismi hiç kullanmadı ve bunu çok bilinçli olarak yapıyor, bu topraklarda Fırat değil, HRANT olarak yaşayabilmenin mücadelesini verdiği için böyle davranıyordu.
 Bu bağlamda, yiğidimiz Armenak’la ilgili herhangi bir anlatı, söyleşi, şiir, yazı, kitap, ağıt, türkü yazıldığında, “12 Mart mirası Orhan” yerine bundan böyle onu sadece kendi adı Armenak(17) olarak anmak ve yeni nesle de onu asıl adıyla, gerçekte olduğu gibi tanıtmak gerektiğinin çok daha doğru olduğuna inanıyor, bu satırlarımın bir öneri olarak kabul görmesini diliyor, duyarlı Ermeni yüreklerine dert olan bu acının hafifletilmesi için bu yönde belirgin adımlar atılmasını arzuluyorum. Keşke O’nun gömülü olduğu topraklarda bir gün Orhan’lar kadar Armenak’lar da doğabilseler de, özlenen güzel günlerin güneşi tüm halkların eşit ve özgürce yaşayacağı yarınlarımızı da tüm sıcaklığıyla ısıtabilse ne iyi olurdu diye düşünmek, aynı zamanda ortak geleceğimize birlikte yürüyebilmenin tek şartını adil olarak yerine getirme görevimizi, bilinçle, insana olan inanç ve güven temelinde yükseltmeyi becermemizi de umut etmek istiyorum.

…2004 Aralığında yeğenimin düğününe katılmak için Amerika’dayım. Fırsat bu fırsat, Tıbrevank’tan sınıf arkadaşlarımın bir akşam yemeği davetine katılmak üzere eski okul
 arkadaşlarımla okyanusun dalgalarına nazır küçük bir “kendin 
doldur-kendin ye” aşevinde toplanıyoruz. Bir, iki, beş, on… derken 
masamız kalabalık bir grup can yoldaşıyla doluyor. Armenak’ın sınıf arkadaşlarından, Hrant’ın anlatımlarında “kutsal üçlü” olarak anılan ve Ermeni isimlerini değiştirmek için mahkemeye başvuran yoldaşlardan
 üçüncüsü Stepan’la, bir diğer sınıf arkadaşı Zadik tam karşımdalar. 
Anadolu, Tıbrevank, Diaspora, Ermenistan, Karabağ ve daha nice konu hakkında konuşuyor, tartışıyor, boğuşuyoruz… Yiğidimiz Armenak da tabii bizle beraber, yanımızda, içimizde, hatta baş ucumuzda ama 
hiçbirimiz adını vermeye cesaret edemiyor gibi… Adı dilimizin ucuna geliyor da yutkunup, boğazımızda düğümleniyor sanki… Bir türlü ağzımızdan çıkmıyor, çıkamıyor nedense! Çok aktif, gürültülü koyu sohbet gırla giderken, bir an beklenmedik, hiç nedensiz bir sessizlik 
oluyor her nasılsa… Stepan’la göz göze geliyoruz, Zadik de
 bakışlarıyla sessizce bize katılıyor… İçimiz içimize sığmıyor artık… Stepan barut gibi, patladı patlayacak… Zadik ateş sanki, yanıp tutuşuyor… Dayanamıyorum artık, dayanamıyor hiç birimiz ve bizden kim başlıyor hatırımda değil ama, Armenak’ın anısına hep bir
 ağızdan, hep beraber güzel bir Anadolu türküsü söylüyoruz… 
HAYALİ GÖNLÜMDE YADİGÂR KALAN!

Sesimiz olabildiğince gür, sesimiz pek cesur ve korkusuz… Birlikte, o an orada bulunan tüm Tıbrevanklılarla doğup-büyüdüğümüz topraklara, Kilikia’ya, Batı Ermenistan’a,
 Medzgerd’e, Faraç’a(18) doğru kanatlanıp uçuyoruz. Orada, her zamanki gülen yüzüyle Armenak’ı görüyoruz… Sıcak, çocuk kadar masum, bildiğimiz, tanıdık tebessümüyle bize bakıyor… Yüreğimiz yerinden oynuyor, kalkıyor, yükseliyor ve hayali gönlümüzde yadigâr kalıyor!…

“Vardaşen” Mahpusanesi



Notlar:

(1) Fedai: Ermeni halkının oluşturduğu
 direnişçi Partizan gruplarına verdiği ad.

(2) Fılla: Kürtler tarafından tüm Hristiyanlara, burada Ermenilere verilen ad.

(3) Nazımiye: Batı Ermenistan’da asıl adı Garmir Vank (Kızıl Kilise) olan bir yerleşim yeridir. Zazacada kullanılan Kısle şekli, Kızıl Kilise’nin 
bozularak telafuz edilenidir. 1896 yılında Sultan Abdülhamid tarafından kızı Nazime’nin onuruna, şehre Nazımiye adı verilmiştir.

(4) Khodik: Zazacada da Xodiğ olarak adlandırılan, “T.C.”
tarafından adı Yazgeldi olarak değiştirilen bir Ermeni köyüdür.

(5) Pülümür: Dersim’in kuzeyinde Ermenice aslı Plurmori (Böğürtlentepe) olan bir Ermeni şehridir. Zazacada bozuk şekliyle telafuz edilmektedir.

(6) Kırmızıköprü: Ermenice aslıyla Garmir Gamurç olarak adlandırılan Plurmori merkezinin güney-batısında bulunan köye 
Zazaca Ermenice’den aynı anlam tercümesiyle Pırdosur (Kırmızı,
Kızılköprü) denmektedir.

(7) Günceler: Ermenice asıl adı Gıntsıni (Yabanağaç, Karaağaç) anlamını taşıyan, yakınında küçük bir kilise de bulunan bir Ermeni köyüdür.

(8) Kamulaştırma: “Kamulaştırma” denilince akla ilk olarak, “Lenin’in fedaisi” Bolşevik kahraman, KAMO devrimci adıyla tanınan Simon Der-Bedrosyan gelir. O, tarihe meydan okuyan, onu değiştirmek için kurbanı olacağı tarihsel güçlere dayandıran efsanevi devrimci bir kahramandır. 15 Mayıs 1882’de Tiflis yakınlarında, Stalin’in de doğum yeri olan Gori kasabasında dünyaya gelmesinden, 18 Temmuz 1922′de trajik ölümü sonrası Yerevan’ın kenarındaki ebedi huzura çekildiği güne kadar süren 40 yıl gibi kısa hayatına olağanüstü çalkantılı, devrimci bir yaşamı sığdıran bu Ermeni enternasyonalistin tıpkı bir mermi gibi akıl almaz yaşamı, sırf kendine özgü bir çizgi izler. Devrim için hayatını defalarca hiçe sayarken Çarlık, Avrupa ve Osmanlı zindanlarından vakurla geçen bu efsanevi devrimci, ender görülen bir fiziksel cesarete, az bulunur bir irade ile bir halk kahramanının, bir adalet dağıtıcısının tüm özelliklerini kendinde toplamıştır. Efsanevi devrimci Simon Der-Bedrosyan’ın ölümünden 50 yıl sonra bile Bakülü taksi söförü, Tiflisli meşrubat satıcısı ya da Batumlu çay toplayıcısı kadın Simon Yoldaş’ı sadece tanımakla kalmayıp ondan sevgiyle söz etmesi olağandışı olmakla birlikte, anlamsız değildir. (Bu efsanevi devrimcinin yaşam ve mücadelesiyle ilgili Jacques Baynac’ın pek değerli bir incelemesi “KAMO Lenin’in fedaisi” adıyla Kaldıraç Yayınları tarafından yayınlanmıştır.) Armenak ile soydaşı ve yoldaşı KAMO/Simon Der-Bedrosyan’ın yaşamları şaşılası bir benzerlik gösterirler.

(9) Mazgirt: Batı Ermenistan’ın Ermenice aslıyla Medzgerd (Büyükhisar, Büyükşehir) anlamıyla adlandırılan şehridir.

(10) Bağin/Pağin: Urartu Krallığı döneminden kalma kalesi ve Ortaçağ’dan beri işletilen ılıcası olan çok eski bir
 Ermeni yerleşim yeridir. Bağnadun/Pağnik/Pağin/Bağin Ermenicede Hamam, yıkanma yerine verilen addır.

(11) Çermik: Ermenicedeki telafuzuyla Çermuk, Sıcak Su, Ilıca, Kaplıca anlamında kullanılmaktadır.

(12) Pertek: Batı Ermenistan’da asıl adı Pertak/Pertag olan ve (Küçük kale, Kalecik) anlamını taşıyan önemli bir şehridir.

(13) Sürgüç: Ermenice Surp 
Pırgiç (Kurtarıcı, Aziz/Kutsal İsa -peygamber-) anlamını taşıyan ve aynı adla anılan bir de Ermeni kilisesi olan Pertak yakınlarında bir 
köydür. Sürgüç, bozuk ağızla telafuz edilen şeklidir.

(14) Hayrabet Hançer: 1957, Sivas-Gemerek doğumlu Hayrabet Hançer (Honca), 1969-1975 yılları arasında S.H.Tıbrevank’ta okudu. İleriki yıllarda TKP/ML Hareketi safında politik çalışmalarda bulundu, çok aktif ve göze çarpan bir militandı. “Halkın Birliği” gazetesi editörlüğünü yaparken, 1 Mayıs 1980 günü Kayseri’de faşistler tarafından güpe gündüz sokak ortasında hunharca katledildi.

(15) Nubar Yalımyan: 1958, Mardin Silopi kırsalında yaşayan Ermeni Varto Aşireti doğumlu Nubar (Reşo) Yalımyan, 1970-1973 yılları arasında S.H.Tıbrevank’ta okudu. İleriki yıllarda TKP/ML safında politik çalışmalarda bulundu, İstanbul’da yayınlanan Ermenice günlük MARMARA gazetesinde çalıştı. 1977′de 1 Mayıs katliamında Kontr-gerilla kurşunlarıyla yaralandı. 1978′de politik ilticacı olarak Hollanda’ya göç etti. Yurtdışında olduğu yıllarda da çok aktif ve göze çarpan çalışmalarda bulundu. Ermenice-Türkçe dilinde “BAYKAR-Mücadele” adlı bir derginin kuruculuğu ve başyazarlığını yaptı. 5 Kasım 1982 günü Utrecht’de kaldığı evde Türk devletinin gizli ajanları tarafından delik deşik edilerek katledildi.

(16) Manuel Demir: 1963′de Kayseri-Bünyan-Gigi köyünde doğan Manuel Demir, 1974-1980 yılları arasında S.H.Tıbrevank’ta okudu. İleriki yıllarda TKP/ML safında aktif politik çalışmalarda ve 1987 sonrasında MK üyeliğinde de bulundu. 1981-1985 yıllarını hapiste geçiren, özgürlüğüne ulaştıktan sonra çok daha aktif ve illegal örgütleme çalışmalarında önder kadro konumunda bir militanken, Kandıra Piyade Alayı’na karşı yapılan askeri bir operasyon sonrası polislerce takip edilerek Sefaköy’de kaldığı evde tutuklandı ve çok ağır işkencelerden geçirildi. Yiğitçe direnişini hazmedemeyen devlet güçleri tarafından İstanbul-Sefaköy yolunda boş bir arsaya götürülüp kurşuna dizilerek, 24 Ocak 1988 günü hunharca katledildiği halde, bu cinayeti gizlemek için “çatışmada ölmüş” süsü verildi ve Türk basını da bu yalana çanak tuttu.

(17) Armenak: Ermenice “Küçük Ermeni”, “Ermenicik” anlamını taşımaktadır.

(18) Faraç: Armenak’ın kendi vasiyeti üzerine yoldaşları tarafından Faraç’da gömülmesi de bizleri tarihin bir başka önemli olgusuyla, çok anlamlı bir şekilde karşı karşıya getirmiştir. 1915′te kırımdan kaçan Palu Ermenilerinden yüzlercesi Alevi İzol aşiretinin yaşadığı Peri suyunun iki yakasına dizili onlarca köyde sığınak bulmuş ve 1916′da devletin bu bölgelere askeri harekat yapması üzerine Dersim içlerine çekilmişlerdir. Bu Ermeni kaçaklar ve direnişçilerinin bir yıl kadar barındıkları köylerin bir kısmı bugün Karakoçan’a (Ermenice Oğu/Ohu), bir kısmı ise Mazgirt’e (Ermenice Medzgerd) bağlıdır ve Faraç da o köylerden biri olarak, Armenak’ı “kendi vasiyeti üzerine” atalarının ruhuyla buluşturmuştur. Bu vesileyle, hem 1915′te mazlum Ermenilere sahip çıkan, hem de 65 yıl sonra Armenak’ın cenazesini layık olduğu büyük bir kitle katılımıyla kaldırıp, düşmana inat, ebediyen bağrına basan dost ve yoldaş bölge insanlarına teşekkürü borç bilir, saygı ve sıcak selamlarımızı sunarız.

(*) Armenak’ın katlinden 7 ay sonra yitirdiği yoldaşının anısına Nubar Yalımyan’ın Ermenice yazmış olduğu 
şiirin Türkçe çevirisi aşağıdadır;

BİR YILDIZIN KAYMASI

Bir can,

Bir ışık,

Bir yıldızdı doğan

Çok uluslu Türkiye halkının bağrından.

Bir korku,

Bir dehşet,

Bir ateş topu,

Bir yıldırım parçasıydı inen

Zalim diktatörlerin yüreğine.

O, ateşle, 

kılıçla,

silahla,

Gün evvel gitmeliydi

Zalimlerin huzuru için.

Onlar ahtlarını yerine getirdiler Karakoçan’da,

Ama bilmiyorlardı ki,

Böyle yiğitler doğuran bir halk,

Öyle zalimlerin devranına son vermek için

Daha çok yıldızlar doğururdu.

17.12.1980, Hollanda

Makale yazarının ricası : “T.C.” Devrimci hareketleri içerisinde değişik dönemlerde aktif rol oynamış ve faşist devlet tarafından katledilmiş Ermeni devrimcilerin yaşam öykülerini kitap halinde yayınlama amaçlı varolan kollektif bir projenin hayata geçirilmesi için, o yiğit insanlar hakkında değerli verilere sahip olan tüm okuyucuların, bilgilendirme merkezi olmayı gönüllü olarak üstlenip, projeye destek ve dayanışmasını belirten Ermenistan Helsinki Komitesi “commitehelsinki@yahoo.com” ve 1915 Soykırımı Kafkas Araştırma Merkezi’nin “armenie1915@yahoo.com” e-posta adreslerine başvurmaları rica olunur. (Norzartonk)

taylan - 1/1/2012 Saat 19:21

EMRET KOMUTAN!

ANLADIK, siz çocukları öldürün biz de "Bir bildikleri vardır" diye susalım istiyorsunuz. Siz insanları bombalayın, biz onları sessizce eşeklere yükleyip, götürüp gömelim, bizi öldürürken milyar dolarlık bombalar kullanın ama cenazelerimizi kendimiz taşıyalım, karlı tepelerden omzumuzda, yayan aşıralım istiyorsunuz. Daha taziyemizin çadırı kurulurken, ağıdımızın sesi duyulmadan, biz daha yasımıza başlamadan siz "Höt!" deyin biz de evlerimize dağılalım, çekirdeğimizi çitleyip televizyonda oynayanlara bakalım, aptal olalım, hatta hiç olmayalım, gidip kendi kendimize bir yerde ölelim, ölürken hiç ses çıkarmayalım, geride sonradan canınızı sıkacak bir iz bırakmayalım istiyorsunuz.

Anladık, deprem evlerimizi başımıza yıksın, siz bizi dondurucu soğukta naylon çadırlara koyun, sonra karşımıza geçip "Sarayda yaşıyorsunuz ulen!" diye sırıtın, biz başımızı önümüze eğelim, hiç üşümeyelim, üşürken ölen bebeklerimizin "hiç giyilmemiş pabuçlarını" ağlamadan satalım, o parayla çekirdek alıp sonra gidip evlerimize çekirdeğimizi çitleyip, televizyonda oynayanlara bakalım, aptal olalım, bir gece uykumuzda donarak, sessizce ölelim, daha da başınıza bela olmayalım, bir mezar taşımız da olmasın ki görünce canınız sıkılmasın istiyorsunuz.


Anladık, kimsenin kimseden haberi olmasın, kimse kimsenin derdiyle hemhal olmasın, haber vermeye çalışanlar, memleketine dertlenen çocuklar, öfkeli hocalar, sendikacılar, hukukçular artık kim varsa "büyük düşünmenizi" engelleyen, hepsi bundan böyle hapishanede yaşasın, kalemini, kâğıdını alın, yerine kumanya verin mis gibi, orada hayvanlar gibi birbirleriyle bile konuşamadan ömürlerini geçirsinler istiyorsunuz. Biz de bunlarla ilgilenmeyelim, çekirdeğimiz, televizyonumuz, domuzlar gibi huzurumuzla yaşayalım gidelim, siz canınız hiç sıkılmadan "projelerinizin" açılış kurdelelerini kesin, hep kurdeleler, alkışlar, balonlar ve çiğdemler-çekirdekler istiyorsunuz.

Anladık, siz bir gün öyle bir gün böyle deyin, biriniz başka biriniz başka söylesin, barış deyin, savaş deyin, sonra yine barış, sonra yine savaş, arada açılım, kapanım, aklınıza ne gelirse söyleyin, biz her gün hafızamızı yeniden "tazeleyelim", her sabah sıfır olsun kafamız, ayna gibi mesela, hiç muhakeme yapmayalım, siz her sabah ne söylerseniz bizim için ilk söz o olsun, son söz sizinkisi olsun, hep size inanalım, başkasına hiç kulak asmayalım, siz hep haklı olun, sonra yeniden haklı çıkın, biz de salak gibi böyle oturup "Aaa tabii bir de balkon konuşması var, ona bakmak lazım" diyelim, çekirdeğimizi alalım, balkonlarda hep gözümüz sizi arasın, başka herkese kör olalım, böyle istiyorsunuz.

Anladık, siz cambazlar arası kim daha cambaz müsabakası düzenleyin, istihbarat ve komplo kumkumalıklarıyla bir gün önce ölmüş çocuklarımızın cenazesini unutturun, hiç özür dilemeyin, aman siz hiç özür dilemeyin, bizim çocuklar hep sizin çocukların mezesi olsun, ölüsüyle dirisiyle hep sizin "büyük düşünmelerinize" hizmet etsin, okyanus ötesi-berisi bir kayıkçı kavgası bizim öfkemizden hep daha mühim olsun, İstanbul'daki iki kırık dükkân camı bizim çocukların kanını berhava etsin, dershane parası için sınırdan sigara kaçırmak zorunda kalan çocuklarımız bizim, ömründe İstanbul'daki o vitrin camlarını hiç görmeden ölen çocuklarımız hep sizin olsun, tepe tepe kullanın, kullanamayınca öfkelenip böğrümüze çökün, böğrümüz, bağrımız hep size açık olsun istiyorsunuz.

Anladık, böyle istiyorsunuz. Bunları iyice belledik. Bellettirdin, sağolasın! Şimdi aynaya bak komutan! Bu, sensin! Sen böylesin. Sen bu kadarsın. Sen de şunu anla ey komutan! Biz de bu memleketin geri kalanıyız. Biz seni anladık. Sen de şunu anla o zaman: Bizden bu kadar! Kabul etmiyoruz! Dinlemiyoruz! Sen istediğin kadar emret! Kendi kendine konuş dur! Biz seni dinlemiyoruz!
{Ece TEMELKURAN}

taylan - 13/1/2012 Saat 23:17

Kürtler Helikoptere Binmesin

Uludere katliamının kurbanlarından biri de Başbuğ oldu.Dünyanın gözleri önünde suçüstü yakalanan TC Devleti, bana
kalırsa öncelikle Batı’ya yönelik bir ödeme olarak hesapladı.Başbuğ’un apar topar derdest edilip tutuklanmasını. Böylelikle
katliamcılıkta yeni bir sayfaya imza atan devletimiz, ‘tarihte ilk’ tantanasıyla en yüksek rütbeli askerini bile gözünü
kırpmadan cezalandırabilen demokrasi jeneratörü olarak karşımızda sırıtıyor şimdi. Yeter ki Uludere katliamı
‘büyütülmesin’, bir çırpıda sevinçli bir bunaklıkla unutalım.

Yiğit demokrat hükümetin katliam sonrası genelkurmayına şükranlarını sunmuşluğu da gürültüye gelmiş oluyor böylelikle.
Tıknefes AB’nin takdirini kazanmışlığı da cabası. Bu rezillikler silsilesi içinde yeterince altı çizilmemiş olduğuna inandığım bir
noktayı işaret etmektir, bu yazının muradı. İstiklal Marşı’nı, bestelenmemiş hörgücüyle birlikte ezbere okuyan 5 yaşındaki çocuk, kanıyla Türk bayrağı boyamış ergenler karşısında gözyaşları sel olup akan, ikide bir duygu selleriyle kürsülerde tıkanıp kalan iktidar erbabının bu katliam karşısındaki ‘akılcı’ soğukkanlılığı kimseyi şaşırtmasın diye yazıyorum. Bu katliamı, kasıtlı olduğu bütün tanıklıklardan aşikâr olan bu toplu cinayeti ‘masrafı neyse öderiz’ üslubuyla karşılayan hükümetimiz karşısında Gültan Kışanak’ın Meclis konuşması, kanımca bu memlekette kalan insanların duygularına tercüman oldu.

Kılıçdaroğlu’na katliam köyüne ulaşabilmesi için helikopter tahsis edilmemişliği üstüne Hüseyin Çelik’in son derece doğal,
hiç mi hiç sorgulanmamış, fevkalade hızlı refleksi gözlerden kaçmasın. Tarihe kayıt düşülsün AKP Genel BaĂkan Yardımcısı Çelik şöyle dedi: “Ana muhalefet partisi lideri helikopter istediğinde, yarın Selahattin Demirtaş da ister.”
Çelik, hayır, utanmıyor bu sözler ağzından kaçtı diye. Bu sözlerin açık ettiği ruh halinden, dünya algısından da rahatsız
değil. O kadar doğal, o kadar ikna edici bir gerekçe ki, halkı kendisini anlayıp hak verecektir. Bundan emin. En ufak bir
kuşku sızmıyor içinin karanlığına.Çelik nasıl bu kadar rahat olabiliyor sizce? Nasıl bu kadar fütursuzca konuşabiliyor, hem de savaş uçaklarıyla kendi halkını bombalamasının üstünden henüz birkaç gün geçmişken? Hem de o halkın çok önemli bir nüfusunun temsilcisi olan bir partinin liderinden söz ederken? Evet mesele işte budur. Amaç ille de ve her halükârda ‘Kürt, anasını görmesin’dir. Çelik açıkça, ‘Kılıçdaroğlu’na elbet veririz de bu kapıyı açmaya gelmez. Sonra Kürdü de isterse ne yapacağız?’demeye getiriyor. Hayır. Diyor. O helikopterlerin atasının malı olduğundan şuncacık kuşkusu yok. ‘Devlet malı deniz, Kürde yedirmeyiz’ diyor.

Maksat, Kürt helikoptere binmesin, diyor.Kimse de bu açıklamayı sorgulayıp, “Efendi, sen ne diyorsun?
Demirtaş milyonlarca oy almış bir partinin başkanıdır. Bu memleket, senin denize tepeden bakan siten midir? Kapıcının
çocukları da oynamasın diye salıncağın zincirlerine düğüm atan
albay emeklisi site yöneticisi misin?” demiyor. Selahattin Demirtaş’ın o helikopterle bölgeye gitmesinde nasıl
sorgulanmayası bir sakınca var?
35 canını birkaç gün içinde F16’larında bombaladığın yörede Demirtaş’ın devletin helikopterine zaten ihtiyaç duymadığını,
zaten katliam senin ve basının tarafından henüz duyurulmamışken kendisinin cinayet mahalinde yurttaşının
yanında bulunduğunu bilmiyor musun? Sen katlettiğin yurttaşların köyüne helikopterle bile yanaşamazken Demirtaş
ve diğer Kürt milletvekillerinin acılı insanların yanından bir an olsun ayrılmadıklarını görmüyor muyuz?

İşte bu ‘operasyon kazası’ denen katliamlar bu kafa-ruh bütünlüğü nedeniyle yaşanıyor.Böylesi büyük bir acı karşısında böylesi kibirli, böylesi umursamaz, böylesi müdanasız duran muktedirler, Kürtlere yaşatılan bütün zulüm repertuvarının yaratıcısıdır. 35 Kürt vatandaşı bombalarla paramparça etmiş ordusuna teşekkür edenler, kapı komşusundan Kürtler de yararlanmasın diye ortak hakkın kullanımına getirdiği kısıtlamalar için özür dileyenler, Kürt açılımı ve demokrasi sözü veriyorlar hâlâ.

Hükümet, katliamcı ordusuna teşekkür ederken darbe ıskacısı emekli paşasını tutuklayarak sivil demokrat oluyor.
Bakın sayın savcılar, yıpratmak için söylüyorum. AKP sonuna yaklaşmaktadır. Giderayak intihari bir vahşilik edinen
tragedya tiranları gibi hepimizi de yanında tarihin çöplüğüne sürüklemeye çalışıyor.Şimdi kendilerine kalan orduevi kuaförlerinde düğün makyajı yaptırdıklarına bakmayın. Darbesiz katliamlara hazır olun.

Yıldırım TÜRKER

taylan - 27/2/2012 Saat 16:39

Hepimiz p.çiz!

Mahallemizdeki Garo bakkalı severdim; çocukluk arkadaşım Mardik’i de... Alıp veremediğimiz olmadı hiç. Üstelik aşağı sokağımız Bozkurt Mahallesi, üst mahallemiz Ergenekon, en yakın okulumuz Talat Paşa, semtimiz Kurtuluş’tu. Kurtuluş’un, neyden, kimden kurtuluş olduğunu düşünmezdim. Şimdi benim bütün o komşularıma; Hrant Dink vurulduktan sonra azınlığın yanında durmak adına Hepimiz Ermeniyiz diyen arkadaşlarıma piç demişler!

Piç demişler! Bir Violette Leduc kitabıdır Piç. Lezbiyen literatürün ağır toplarından. Önsözünü Simone De Beauvoir yazmıştır. Orada şöyle bir cümle geçer: Şeytandan korkmam! Tanrı varsa rakibi yoktur...

Bir de ne var bak! Piç, ağacın dibinden bitiveren sürgündür. Yıllarca sürgünlerde çürüyenlerden bahsetmiyorum canım; bu, budandıkça doğanın sunduğu bir varoluş biçimidir. Her baharda yeniden çoğalır. Sizin Nihat Doğan gibi kesildikçe çıkan cinsten değil!

Piç demişler! Bu ülkenin “pek sayın” bir bakanı da o piçli pankartı taşıyan topluluğa büyük sözler etmiş. Başbakanı “afedersin Ermeni, Rum” makamında konuşan yerde bakanının “kanlar yerde kalmaz” tadındaki kanlı konuşması normal değil mi? Eski orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu da 6-7 Eylül’ü muhteşem diye övmemiş miydi? Ah faşizmin muhteşem yüzyılı! Bunlar kahraman Osmanlı torunları! Oysa İsmet Özel Senin Olan Yenilgi adlı şiirinde piçler, yani aşk çocukları diyordu... Aşkın çocukları. Kalbi aşka da, kaybetmeye de yetenler.

Mesele şu: Dün Ermeni Yalanına Sessiz Kalma başlığı altında bir yürüyüş düzenlendi. Her zamanki gibi bir çok gazetede “büyük protesto” denilerek haber eylendi. Büyük protestoydu gerçekten. Devletin bakanının, halen o devlette yaşama cesaretine sahip vatandaşlarına piç yakıştırması yapılan bir pankartın önünde konuşma yaptığı “büyük protesto”.

SOL, YENİLEN TAKIMI TUTAR
Öncelikle şimdi hemen “bir Ermeni öldü diye toplanan kalabalık Hocalı için neden bir şey yapmaz” sorusunun cevabını vereyim. Solun doğasından kısaca bahsedeceğim, bir cümleyle: Sol, yenilen takımı tutar. Nasıl, anlatayım.

Bizim aile Arnavut. Çocukluğumda evimizde Arnavutça konuşulurdu. Oradan da sana bir soykırım, katliam çıkarayım: 27 Haziran 1944’te, Napolyon Zervas komutanlığında, Ulusal Cumhuriyetçi Yunan Birliği (ne beterdir bu uluslar!) Müslüman Çamerya Arnavutlarına saldırmıştır. Toplam bilançoyu vermeyeceğim fakat bil: 3 yaşından küçük 32 çocuk kılıçtan geçirilmiştir. İşte o yüzden Yunanistan’a gittiğimde, orada yaşayan Arnavutlar için Hepimiz Arnavutuz diye bağırabilirim! Srebrenitsa’ya gel şimdi! Aynı mantıkla Sırbistan’da da Hepimiz Boşnak’ızdır anlıyor musun? Almanya’da işçiysek Hepimiz Türk, Fransa’da göçmensek Hepimiz Cezayirli, İsrail’de Hepimiz Filistinli, Filistin’de Hepimiz Yahudi, Azerbaycan’da Hepimiz Sumgayıtlı, Ermenistan’da da Hepimiz Hocalılı...

Sumgayıt dedim, bilmezsin belki; bahsedeyim: 27 Şubat 1988. Azeri faşist milisleri devrede bu kez. Ermeni siviller öldürülmüştür. Hocalı’dan tam dört yıl önce. Hani senin soydaşların, hani sen katliam yapmıyordun ya, öyle işte! Gerçi gözünün önünde hamile kadınların karınlarına süngü saplanmış, insanlarının kimisine bok yedirilmiş bir tarih dururken, Uludere dururken, Sivas dururken; Dersim, Çorum, Fatsa dururken... Neyse, geçeyim. “Hepimiz” meselesine geri döneyim.

‘HEPİMİZ ŞUYUZ, HEPİMİZ BUYUZ’
Anladın mı neye deniyor Hepimiz Şuyuz, Hepimiz Buyuz diye! Ezenin olduğu yerde, ezilene gözdağı vermek; mağdura, mazluma, ırk, din, cüzdan sormadan yanında durmak için. Yoksa faşist her yerde aynı faşisttir! Sen bir uçak düştüğü zaman uçakta kaç Türk öldü haberine dikkat kesilirsin, ben kaç insan helak oldu, yazık oldu diye üzülürüm. Herhangi bir ırktan olmak, basit bir tesadüften başka bir şey değildir zira. Baban Alman olaydı Türk olmayacaktın biliyorsun bu işleri. Sadece vahim bir tesadüf.

Faşizmin dili katliamlardan kendine göre olanı seçer. Her katliam birbirinin eşidir oysa. Aramızdaki fark ne biliyor musun? Ben Ermenistan’da Hepimiz Azeri’yiz diye bağırabilirim ama sen Türkiye’de Hepimiz Ermeni’yiz diyemezsin. Biz şiirdeki gibi aşk çocuğuyuz çünkü. Yenilgimiz vardır fakat ezik değilizdir. Onurluyuzdur, insanlıktan utanmayız, yaratıldığı için falan değil hem de; yaşama hakkı olduğu için insana sevdalıyızdır. Sende kalp yetmezliği var, kalbin yetmez bunlara!

HOCALI’DAN BİR SAHNE
Gel sana Hocalı’dan bir sahne sunayım; katliama bizzat katılmış Zori Balayan’ı hatırlatayım! Ruhumuzun Canlanması kitabında bak ne der faşist: “Biz arkadaşımız Haçatur'la ele geçirdiğimiz eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk çocuğunun bağırış çağırışları çok duyulmasın diye, Haçatur çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu. daha sonra bu 13 yaşındaki Türk’e onların atalarının bizim çocuklara yaptıklarını yaptım. başından, sinesinden ve karnından derisini soydum. saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü. ilk mesleğim hekimlik olduğuna göre hümanist idim, bunun için de Türk çocuğuna yaptığım bu işkencelerden dolayı kendimi rahatsız hissetmedim. ama ruhum halkımın yüzde birinin bile intikamını aldığım için sevinçten gururlanırdı. Haçatur daha sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve bu Türkle aynı kökten olan köpeklere attı. akşam aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık. ben bir Ermeni vatansever olarak görevimi yerine getirdim. Haçatur da çok terlemişti, ama ben onun gözlerinde ve diğer askerlerimizin gözlerinde intikam ve güçlü hümanizmin mücadelesini gördüm. ertesi gün biz kiliseye giderek 1915'te ölenlerimiz ve ruhumuzun dün gördüğü kirden temizlenmesi için dua ettik. ancak biz Hocalı'yı ve vatanımızın bir parçasını işgal eden 30 bin kişilik pislikten temizlemeyi başardık.”

Ne acı hikâye değil mi? Ne zaman okusam gözlerim dolar. Ne zaman bir cinayet toplu halde olursa, kan, vatan diye süslenip püslenir...

Gel şimdi oradan Haçatur’u kaldırıp yerine Türkçe isim koy. “Türk” kelimesini kaldır, Alevi yaz. Bak ne çıkıyor! Maraş Katliamı’nı hatırla hadi. Miloşeviç’i hatırla! 12 Eylül’ü hatırla! Diyarbakır Cezaevi’ni hatırla! Faşizm diyorum sana. Nâzım’ın dediği gibi insanlığa, umuda düşmandır faşizm. Bunlardan birine senin gibi lanet edip ötekine “yapılmış, olmuş bir kere ama sanıldığı gibi değil” tarzında cümlelerle karşılayacağıma piç olmaktan onur duyarım! Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak / Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir!
Piçle başladık, çok sevdiğim şair Çamlıbel’in Piç adlı şiirinin bir bölümüyle bitireyim. Kime istiyorsan ona ithaf et:

“Sana soylu olanlar der ki ‘soysuz kişi bu’ /Onların belli çünkü gelmişi geçmişi / Biz neden soyluyuz da, sana soysuz diyorlar? /Aslını hiç arama, tesadüfün işi bu./ Haydi adsız doğmanın derdini duya duya/ Yat ölüme benzeyen bir uğursuz uykuya/ Yazık ki boğazına bir ip geçirmediler/ Yazık ki atmadılar seni bir kör kuyuya.”

Şair Onur Caymaz

pertekli - 27/4/2012 Saat 13:56



Yatarı iki yıl bile etmeyen hapis cezasının ardından “suç değil, hizmet kusuru” dediğine bakmayın. Mehmet Ağar denilince akla iki cümle daha geliyor. Birincisi Uğur Mumcu suikastı sonrasında İçişleri Bakanlığı görevini sürdürürken Güldal Mumcu’ya söylendi: “Altından bir tuğla çekerseniz, duvar yıkılır.” Tuğla hiçbir zaman çekilmedi, duvar daima ayakta kaldı, Mumcu’dan önce olduğu gibi sonra da başkalarının kafasını vurmak için. Diğeri Susurluk soruşturmaları sürerken söylendi. Nereye baktığı bile anlaşılmasın diye taktığı kara gözlüklerinin arkasından, bu ülkenin insanlarına gözdağı verirken. Anlayan anladı, ‘Biz devletiz, kimi istersek öldürürüz, hesap da vermeyiz’ kıvamındaki bu cümleyi: “Bin operasyon yaptık!”
O aileden polis. Adnan Menderes’in gözde polisi Zülfü Ağar’ın oğlu. Mülkiyeli arkadaşları okul yıllığına onun için, “Pike adıyla bilinen arkadaşımız” diye yazıp eklediler: “En büyük ideali babasının izinden yürüyerek Emniyet saflarına geçmektir.”
Yazılanları haksız çıkarmadı. Polisliğe başladığı 1970’li yıllarda, ünlü emniyetçi Şükrü Balcı’nın rahle-i tedrisiden geçti. Ardından kısa bir süre kaymakamlık yapıp baba ocağına ‘pike’ yaptı. 1980 Ocak ayından itibaren bir buçuk yıl İstanbul Siyasi Şube’de müdür muavinliği yaptı. Bu ‘görevi’ esnasında sadece işkencecilikte değil, işlediği suçları örtbas etmekte de ne denli mahir olduğunu gösterdi. Beşiktaş’ta pankart astığı gerekçesiyle 8 Ağustos 1980’de gözaltına alınan Faruk Tuna’nın Siyasi Şube’nin kapısından girip altı gün içinde morgda sonlanan hikayesi var. Tuna, Siyasi Şube’ye götürüldükten bir gün sonra koma halinde hastaneye kaldırıldı ve altı gün içinde yaşama veda etti. Tuna’nın buza dönmüş bedenindeki işkence izlerini adli tıp tespit etmişti ama fail bir türlü bulunamıyordu. Tam sekiz yıl sonra Ağar’ın ekibi içinde görevli polis memuru Sinan Yalçın cinayeti üstlendi. Yargılandı, 5 yıl 4 ay hapis cezası alınca da dili çözüldü. Yalçın, Mehmet Ağar’ın ceza almayacağı güvencesi vererek kendisini kurban seçtiğini söylüyor ve beş polisin daha adını veriyordu. Ne var ki, sadece Ağar’a değil, ‘yüce’ Türk yargısına da bir ‘kurban’ yetti.

Yıldızlı pekiyi
12 Eylül darbesini İstanbul’da Siyasi Şube Müdür Yardımcısı olarak karşılayan Ağar yeteneklerini geliştirmeye devam etti. İşkencede çözülmeyen Zeki Yumurtacı, 17 Eylül 1980’de ‘keşif’ bahanesiyle dışarı çıkartılıp Avcılar’da kurşuna dizildi. Senaryo hazırdı: “Zeki Yumurtacı, kendisini kaçırmaya gelen arkadaşlarının kurşunlarına hedef olmuştu.”
Ahmet Karlangaç 12 Ekim 1980’de İstanbul Siyasi Şube Müdürlüğü’nde yaşama veda ettiğinde kafatası paramparçaydı. “İntihar etti” dediler. İki gün sonra aynı mekândan cenazesi çıkan gencin adı, Ekrem Ekşi’ydi. Ekşi’nin işkenceyle öldürüldüğünü gizleyemediler. Bu kez iki polis ‘kurban’ seçildi ve ‘bağımsız’ Türk yargısı birer yıl hapis cezasına çarptırarak katillerin kulağını çekti. Hayrettin Eren’in 21 Kasım 1980’de gözaltında kaybedilmesi ise sonrasında çok sık başvurulacak olan bir keşifti. Belli ki de bu müthiş keşif sayesinde Ağar’ın siciline yıldızlı pekiyi eklendi.

Hızla tırmanılan basamaklar
Bir başkası, 90 gün boyunca gördüğü işkence nedeniyle felç olan Hüseyin Özlütaş’tı. Özlütaş ‘2000’e Doğru’ dergisine şöyle diyecekti: “Mehmet Ağar’ın sesini televizyonda duyduğum zaman ‘işte o ses’ diye bağırdım. Ses beynimin ta içine kazınmıştı. Gözüm bağlı olduğu için bir şey görmemiştim. Ama o ses hâlâ kulaklarımda.”
Ağar’ın büyük performansı, devlet katında karşılıksız kalmadı ve basamakları hızla tırmanırken önü hep açıldı. 1981’de İstanbul Asayiş Şube Müdürü, 1984’te İstanbul Emniyet Müdür Muavini, 1988’de Ankara Emniyet Müdürü, 1990’da İstanbul Emniyet Müdürü, 1992’de Erzurum Valisi olan Ağar, 1993’te Emniyet Genel Müdürlüğü’ne getirildiğinde henüz 42 yaşındaydı.
Emniyet Genel Müdürlüğü döneminde, faili meçhul cinayetlerin, gözaltında kayıpların, yargısız infazların zirve yaptığını bilmeyen yok. Daha ilk gün, oyunu kurallara göre oynayacağını açıklayıp ekledi: “Özel ordu çok yakında hazır.” Ağar açısından oyunun kuralının ne olduğu, liderliğini Korkut Eken, İbrahim Ş