| RADYO PERTAQ FACEBOOK GRUBU |
|
|
 |
 |
Artikel zu dem Thema: aktuelle News |
|
2225 Artikel (279 Seiten, 8 Artikel pro Seite) |
|
|
Eski SHP milletvekili, Kemal Burkay’ı Diyap Ağa’ya benzetti
|
|
İstanbul - Siyasal yaşamının son otuz yılını TC'nin jargonu ile PKK aleyhine faaliyet yürüterek geçiren Kemal Burkay, AKP saflarında da bu hizmetine devam ediyor. Kürt meselesinin çözümü değil sadece PKK karşıtı görüşleri için basına çıkartılan Burkay'ın geçmişiyle ilgili cevaplayamadığı birçok soru bulunuyor.
Sürdürdüğü karalama politikaları sırasında kendisine yöneltilen sorulara cevap vermekten itinayla kaçınan Burkay, bir dönem yakın çalışma arkadaşı olan eski SHP milletvekili İbrahim Aksoy’un gündeme getirdiği iddialara cevap vermiyor.
Eski SHP milletvekili ve DEP Genel Sekreteri İbrahim Aksoy yakın zamanda Burkay hakkında iki makale kaleme aldı. Aksoy, Burkay’ın hem geçmişi hem de Türkiye’ye gelişiyle ilgi önemli bilgiler veriyor.
DİYAP AĞA’NIN KARŞILANMASI GİBİ
Navkurd sitesindeki makalelerinde bir dönem PSK’nin önde gelen kadrolarında olan Aksoy’un Burkay hakkında yazdıkları şöyle:
- Bütün hayatını devletin bir kısım toprakları üzerinde, Bağımsız bir Kürdistan kurmaya çalıştığını iddia edeceksin ve hava alanında Devlet Protokolü ile karşılanacaksın. Bu karşılama biraz da Mustafa Kemal’in 1920’ de Ankara Garında Dersimli Diyap Ağa’yı karşılamasına benziyor. Bu karşılama sırasında, Mustafa Kemal’in kafasında Dersimi imha projesi vardı ama aynı projenin Erdoğan’ın kafasında olmadığını kimse söyleyemez.
- Her ne kadar basın 31 yıllık sürgünü yazsa da öyle bir şey yoktur. Burkay 12 Mart döneminde de ve 12 Eylül’den önce de kendi isteği ile yurt dışına gitti. Türk mahkemeleri tarafından Burkay’a verilmiş ne bir sürgün kararı var ne de bir hapis kararı. Burkay hakkında Türk mahkemelerinin 1974’de TKSP’ in kurucusu ve yöneticisi olmaktan bir dava açmış. Bu dava ile ilgili, savcıya ifadesini vermiş ve başkaca da hiçbir işlem yapılmamış. Zaten Burkay’ın kitapları ile ilgili toplatma kararı, ilk defa 28 Şubat muhtırası sırasında verildi. Yazılarından dolayı bir tek dava açılmamıştır.
- Bakalım PKK’yi imha etmekte, Kürdistan kalkışmasını bastırmakta ve Kürdleri susturmakta Burkay’ın, Erdoğan’a katkısı ne kadar olacak, çünkü Erdoğan’ın beklentisi bunlar.
BURKAY: KÜRT SORUNU TÜRKİYE BİRİNCİL SORUNU DEĞİL
- Burkay’ın Zaman gazetesinde çıkan ibretlik sözlerini herkes okumuştur. “Kürt sorunu Türkiye’nin birincil sorunu değil.” İşte ben Burkay’ı burada alkışlarım, çünkü ruhunun derinliklerini burada çok net bir biçimde dile getirmiş. Bir insan kendisini bu kadar net, kısa ve öz bir biçimde anlatamaz. Bravo…..! Zaten Erdoğan bu görüşünden dolayı, hep Burkay’ın peşindeydi, her şey gayet güzel bir biçimde anlaşıldı.
- Erdoğan; Burkay’ın yıllar önce de açıkladığı ve Barzani’ye karşı olan fikirlerini çok iyi biliyor ve Burkay’ın bu fikirlerinden yararlanmak istiyor. Çünkü günümüzde Türk siyasetinin, Burkay’ın bu değerli görüşlerine ihtiyacı var. 1977 Tarihli Özgürlük Yolu Dergisi’nde yayınlanan “BİR İHANETİN BELGELERİ” başlıklı ve Mustafa Barzani’yi ihanetle suçlayan Burkay’ın siyasi duruşu, Erdoğan’ın hoşuna gidiyor
- Bu zat “Türkiye’de Milletvekilliği yapan bir insandan şeref kalmaz’’ diyor. Kendisi genç bir Avukat iken yapılan seçimlerde Dersim‘de TİP’in listesinde, Milletvekili (şerefsizliğe) aday idi, Dersimliler ona şerefsizliği bile çok gördüler ve seçmediler.
- Mesut Barzani Federal Kürdistanı kurduğunda, bu zatı çağırdı, Hawler’de bir ev verdi, ayda beşbin Dolar da maaş bağladı, bu da hiç bir şey olmamış gibi kıvırdı oturdu. Mustafa Barzani’nin mezarına gitti dualar okudu. Bir dua okumak 5000 dolar maaş etmez mi. Daha sonra rahat durmayıp sağa, sola saldırınca, maaşı kesildi ve kovuldu.
- Rızgari Online sitesindeki bir haberde, “12 Eylül darbesi olmadan önce, Abdullah Öcalan’ı MİT dışarı çıkardı” diyor. Peki hem 12 Mart ve hem 12 Eylül olmadan önce sen de dışarı çıkmadın mı? Apo öyle dışarı çıktı da sen nasıl dışarı çıktın ?
- İnsanlar en çok da bunu merak ediyor. Apo ile ilgili o kadar çok şey anlatıyor ki insanların kafası karışıyor. Belli ki Apo, bu zatı uykusunda bile hayli rahatsız ediyor.
- Bu zat 12 Eylül sonrası, Güney Kürdistan dağları arasında bir kampa yerleşti. Kısa bir süre içerisinde çevresinde 500’den fazla Kürd genci birikti. Bu sayı her gün hızla artıyordu. Çünkü o sırada Kenan Evren Cuntasından kaçan Kürt gençleri için gidebilecek bir yer oluşmuştu. Bütün ihtiyaçlar da karşılanıyordu. Kısa bir eğitim sürecinden sonra, bir gün bu zat bir onbaşı düdüğü çaldı, ‘’ben İsveç’e gidiyorum, dileyen, dilediği yere gidebilir’’ dedi ve 500 kişilik gerilla kampını dağıttı, kaçtı İsveç’e gitti. O sırada Apo’nun çevresinde çok az insan vardı. Daha sonra Apo dağılan bu insanları toparladı ve bu duruma geldi. Apo’ya saldırırken bunları hiç düşünmüyor musun?
3 KİŞİYİ KURŞUNA DİZDİ
- Bu olaydan yıllar sonra bu zat tekrar Kürdistan dağlarına döndü, yine çevresinde Kürt gençleri birikmeye başladı. Aylarca burada yaptığı tek iş, hiçbir iş yapmamak oldu. Bu aylak duruştan, bazı Kürd gençleri rahatsız oldu ve kampı terk etti. Böylece bu zatın eline iş yapma fırsatı doğdu ve kaçanların üçünü kurşuna dizdi, birisi öldü ikisi de ağır yaralı kurtuldular. Bu zatın hayatında yaptığı ikinci başarılı işi de bu oldu. Birincisini uzun uzadıya söylememe gerek yok, o da Kürt aydınlarını etkisizleştirmek oldu. Bu olaydan sonra da zaten hemen geri döndü Anayurdu İsveç’e geldi. Peki bu gençleri kurşuna dizerken, vicdanın hiç sızlamadı mı ?
- Şu anda Hollanda da cezaevinde olan Hüseyin Baybaşin’in basında çıkan açıklamalarına göre, MİT ile hangi seviyede ilişkileri olduğunu ve hatta bazı Ergenekon sanıklarıyla olan ilişkilerini açıklıyor. Peki narkotik tüccarı, Hüseyin Baybaşin ile senin siyasal ve parasal ilişkilerin nedir? Bunu da insanlara sen açıkla. Nasıl olsa ilişkili olduğun bütün Kürt yurtseverlerle ilgili bildiğin her şeyi , kendi tarzınla açıklamışsın, bunu da açıkla gitsin.
- Sen biraz cesaretli davranıp, bu ilişkileri açıklarsan, bende senin Arğa (Akçadağ) köy enstitüsündeyken, Malatya Akpınar semtinde yaşadıklarını bütün açıklığıyla insanlara açıklayacağım.
ANF NEWS AGENCY
|
Dersím-Pertek’te Gağan (yeni yıl) kutlaması
Dersäm’de unutulmaya yüz tutan ve Hicri Takvime göre yılbaşı olarak kabul edilen Gağan, Pertek Belediyesi Eğitim ve Kültür Evi tarafından düzenlenen etkinlikle kutlandı.
Belediye Başkanı Kenan Çetin, uzun süredir pek kutlanmayan bu geleneği yaşatmak için yapılan etkinliklere yoğun ilgi olduğunu ve etkinliklerin renkli görüntülere sahne olduğunu söyledi.
Bilindiği üzere Gaxan (Gağan): Dersim bölgesinde Aralık ayının son haftasında tutulan ve üç gün süren oruca verilen ad.
Bir yeni yıl karşılama töreni olarak uygulanır. Yapılan kutlamalarda yaşamın sürekliliği ve bereketli geçmesi temenni edilir. Eski dönemlerde aşiretler Gaxan oruncu da Xızır orucu gibi sırayla tutar ve biri bitirip diğeri başlamak suretiyle orucu tutma işini dört haftada eda ederlermiş.
Bu özelliğinden ötürü Aralık ayına “Asma Gaxan” da denir. Ancak inancın yaşadığı değişimlerle birlikte bu oruç da Xızır orucu gibi tek haftaya indirilmiş ve yalnızca Aralık ayının son perşembesi olan haftada tutulmaya başlanmıştır.
Oruç Salı başlar ve Perşembe günü bitirilir. Perşembe akşamı ise cem tutulur.
Gaxan biten yılı uğurlama, gelmekte olan yılı karşılama niteliği taşır. Gaxan orucunu açarken yenilen yemeklerde herhangi bir sınırlama yoktur.
(Kaynak:DERSİM GAZETESİ )
|
Dersim Eğitim Destek Evi’nin kapatılmasına sert tepki
Dersim’de belediye tarafından iki yıl önce faaliyete geçirilen, Dilek Serin Eğitim Destek Evi’nin faaliyetlerine son verilmesi yönündeki karar Dersim'de tepkiyle karşılandı.
DERSİM - İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından Eğitim Destek Evi’nin kapatılması yönündeki kararın belediyeye tebliğinin ardından, Dilek Serin Eğitim Destek Evi’nin bulunduğu sokakta bir araya gelen ve aralarında Belediye Başkanı Edibe Şahin, sendikacılar, öğrenciler ve aileler karara tepki gösterdi.
Milli Eğim Müdürlüğünün kararına tepki gösteren Belediye Başkanı Edibe Şahin, amacı eğitim ve öğretime katkı olan bir kurumun bu şekilde kapatılma kararının alınmasının tamamen siyasi olduğunu söyledi.
Dersim Belediye Başkanı Edibe Şahin, “Dilek Serin Eğitim Evi iki yıldır çalışmalarını sağlıklı bir şekilde sürdürüyor. Belediye olarak çalışma yürütürken kentin ihtiyaçları belirlemek ve bu ihtiyaçlar cevap olmak için yürütülen anket çalışmaları sonucunda bunu projelendirdik. Ve böyle bir yer için meclis kararını aldık. Eğitim-Sen’deki arkadaşlarında desteğini alarak kararımızı valiliğe bildirdik. Bu kararımız valilikçe onandı ve biz çalışmalarımıza başladık. Ancak görüyoruz ki eğitime destek olmamız bu kurumun kapatılma kararı ile engelleniyor” diye konuştu.
Dersim'in son yıllarda eğitimdeki düşüşüne dikkat çeken Başkan Şahin, “Ben milli eğitime soruyorum? Dersim yıllarca önce eğitimde en önde gelen illerden biriydi. Ama son yıllardaki araştırmalarda Dersim’deki eğitim düzeyinin çok düştüğü ortada. Şimdi durum böyleyken; biz burada milli eğitimin yapması gerekeni üstlenmişken bizim faaliyetlerimize neden son veriliyor” dedi.
Eğitim Sen Şube Başkanı Hasan Ölgün de yaptığı konuşmada eğitim destek evinin kapatılması kararına tepki gösterdi.
Açıklamaya katılan öğrenciler de eğitim destek evinin kapatılmasını taşıdıkları pankartlarla protesto etti.
İl Milli Eğitim Müdürlüğü, toplam 215 öğrencinin eğitim desteği aldığı Dilek Serin Eğitim Destek Evi’nin kapatılma gerekçesinde “Tunceli Belediye Başkanlığı tarafından kurs, dershane veya eğitim-öğretim faaliyeti yapılacağı ile ilgili bugüne kadar İl Milli Eğitim Müdürlüğüne herhangi bir başvuru olmamıştır. Gerek 5393 sayılı Belediye kanununun 14. ve 15. maddelerine, gerekse Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 42. maddesine ve 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunun 56. ve 57. maddelerine aykırı biçimde faaliyet gösterdiği tespit edilen Tunceli Belediyesine ait Dilek Serin Eğitim Destek Evi yasal olmayan biçimde ve yukarıda belirtilen kanunlara aykırı olarak eğitim-öğretim yapamayacağından adı geçen eğitim destek evinin faaliyetlerine son verilmesi ve sonucundan müdürlüğümüze bilgi verilmesi” ifadelerine yer verildi.
(Kaynak:DERSİM GAZETESİ )
|
"Mezopotamya Kulüpler Birliği"ni kuruldu.
BDP'li belediyeler, Türkiye Futbol Federasyonu'na alternatif olarak "Mezopotamya Kulüpler Birliği"ni kurdu.
Mersin, Diyarbakır, Batman, Şanlıurfa, Muş, Bitlis ve Şırnak'ta BDP'li belediyelerin kurduğu 10 takımlı ligde, maçlar Gençlik ve Spor Bakanlığı'nın tesislerinde oynanıyor. Habertürk Gazetesi'nden İlyas Akengin'in haberine göre, deplasmanlı maçların da yapıldığı ligde il hakem kurulu ise maçlarda ücret karşılığında resmi hakem görevlendiriyor. Diyarbakır Dernekler İl Müdürlüğü tarafından resmi kayıt altına alınan "Mezopotamya Kulüpler Birliği Derneği"nin amblemi sarı, mavi, mor ve kırmızı renklerden oluşuyor. Amblemde bir de tek bir amaç etrafında kenetlenen insan figürü bulunuyor. Derneğin geçici başkanlığını Sur İlçe Belediye Başkan Yardımcısı Hüseyin Kaya yapıyor. Doping, şike ya da yüz kızartıcı suç işleyen sporcular ligde oynayamıyor. İsteyen takımlar yabancı sporcu oynatabilecek. Önümüzdeki yıl takım sayısının artırılması hedefleniirken, basketbol ve voleybol liginin de kurulması planlanıyor.
'DTK İLE BAĞIMIZ YOK' DTK ile organik bir bağlarının olmadığını savunan Mezopotamya Kulüpler Birliği Başkanı Hüseyin Kaya, sporun özerk hale getirilmesi için çalışmalarda bulunacaklarını söyledi. Devletin spordan elini çekmesini isteyen Kaya, "Türkiye'nin birlik bütünlüğünden yanayız, Kulüplerimizin sahaları olmadığı için hafta içi Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü'nden tesis kiralıyoruz. İl hakem kurulu ise ücret karşılığında maçlarımızda resmi hakem görevlendirdi. Ligimiz yöre halkı ve kamu kuruluşlarını bütünleştirdi. Spor ile barışa hizmet edeceğiz" dedi.
'ALTERNATİF OLACAĞIZ' BDP'li Kızıltepe Belediye Meclis Üyesi ve Spor Kulübü Başkanı Aslan Başboğa ise "Mezopotamya Ligi'ni Türk Futbol Federasyonu'na alternatif amaçlı kurduk. Çalışmalarımızı hızlandırdık” diye konuştu. DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk, bölgede kurulan alternatif lige destek verdi. Tuğluk, "Bu coğrafyada yaşayanlar ihtiyaç duyuyorsa böyle bir ligin kurumsallaşmasını Ankara'ya sormanın bir anlamı yok. Kendi leri bunu yapabilirler. Ligin nasıl olması gerektiği konusunda burada yaşayanlar karar vermeli. Zaten bugüne kadar bunlar yapılmadığı için sıkıntılar yaşandı. Ankara her şeye müdahale ediyor. Devletin yapması gereken bunu tanımayan yasaları yeniden düzenlemektir. Kurulan ligin takımları iyi oynarlarsa hedeflerini Avrupa olarak belirlesinler. Orada mücadele etmeleri iyi olur" dedi. (habertürk)
|
Veröffentlicht von maya_ am Mittwoch, 18. Januar 2012 (92 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | | Punkte: 0)
|
|
Kürt ve Alevi kültürü neden yasaklandı?
Mehmet BAYRAK
Kürt kimliğinin bir parçası olarak Kürt ve Alevi kültürü üzerinde uygulanan yasaklama ve asimilasyon politikaları, Şark Islahat Planı ile uygulamaya konuldu. 1940’larda ise “Alevi Kürt ozan ve âşıklarının, Kürtçe ezgilerle Türkçe söylemeye özendirilmesini” öngören gizli raporla ise iş Aşık Veysel’in sazının yakılmasına kadar götürülmüştür. Lozan Antlaşması’nın 38-45. maddelerinde; Kürtler gibi ulusal ve Aleviler gibi dinsel azınlıklara çeşitli kültürel ve dinsel haklar öngörülmesine ve bu haklar Kemalist yönetimce de kabul edilmesine rağmen; gerek 24 Eylül 1925 tarihinde gizlice çıkarılıp uygulamaya konan Şark Islahat Planı, gerekse aynı yıl yapılan çeşitli kanuni düzenlemelerle, bu haklar gizli ve açık planda hile yöntemleriyle gasbediliyordu. Şark Islahat Planı’nın 14,15,16,17’inci maddeleri “Kürt dilinin yasaklanmasını ve eğitim yoluyla Kürtler’in asimilasyonunu” hükme bağlıyordu. 14. maddede; Kürt yerleşim merkezlerindeki “hükümet ve belediye daireleri ile diğer kurum ve kuruluşlarda, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçe’den başka dil kullananların Hükümetin ve Belediyenin emirlerine karşı gelmekle suçlanarak cezalandırılmaları” öngörülüyordu. Sanki 13. yüzyılın Karamanoğlu Mehmed Bey’i geri gelmiş ve Türkçe’den başka dillerin kullanılmasını yasaklıyordu!.. Türkçe’den başka dil bilmeyen K.Mehmed Bey’den 700 yıl sonra gelen bu Kemalist yasak, ötekinden bütünüyle farklı olarak diğer kültürlerin ve kimliklerin bitirilmesini hedefliyordu. Şark Islahat Planı’nın 17. maddesinde; “Fırat’ın batısındaki illerin bazı kesimlerinde dağınık olarak yerleşmiş olan Kürtler’in Kürtçe konuşmalarının mutlaka yasaklanması ve kız okullarına önem verilerek kadınların Türkçe konuşmalarının sağlanması” kararlaştırılıyordu. Yine aynı Plan’ın 15. maddesi, Türk Ocakları ve Okullar aracılığıyla Kürtler’in asimilasyonunu; aynı maddenin ikinci fıkrası ile Plan’ın 16. maddesi ise özellikle “Dersim’in yatılı bölge okulları yoluyla Türkleştirilmesini” öngörüyordu. Asimilasyon ve Türkleştirmeye tabi tutulması kararlaştırılan öncelikli bölgenin Alevi- Kürt yoğunluklu Fırat’ın batısı olması, konumuz açısından özellikle önemlidir.
‘Şarkı’ yerini ‘Türkü’ye terkediyordu
Aslında Kemalist yönetim, bu tarihten sonra toplumda tektipleştirmenin doğal sonucu olarak “Türk- İslam geleneği”ne ters düşen her türlü müzik akımını da engellemeye çalışıyordu. Nitekim, M. Kemal 14 Ekim 1925’te İzmir Kız Öğretmen Okulu’nda bu niyetini şu sözlerle ortaya koymaktadır: “Hayatta musiki lâzım değildir. Çünkü hayat musikidir. Musiki ile alakası olmayan mahlukat insan değildir…Musikisiz hayat zaten mevcut olmaz. Musiki hayatın neşesi, ruhu, süruru ve her şeyidir…” (Bkz. Cumhuriyet Hafta, 15 Kasım 2002). Bu çelişkili sözleri okuyan, ilk bakışta buna bir anlam veremez. Oysa, 1926 yılında geleneksel müziğin eğitimi resmen yasaklanırken; yalnızca İstanbul Belediye Konservatuvarı’nın tasnif ve derleme kurulu çalışmalarına devam eder. Bu derlemelerin temel amacı ise, sonradan oluşturulması planlanan Türk müziğine altyapı ve kaynak oluşturmaktır. Nitekim, İstanbul Belediye Konservatuvarı’nca Anadolu’nun ve Kürdistan’ın çeşitli bölgelerinde yapılan ilk derlemeler, daha çok “Şarkı” adıyla yayımlanırken, bu isim sonradan yerini tümüyle “Türkü”ye terkediyordu. Bu halk şarkılarındaki “Kürt” kavramı yerini sonradan “Türkmen” ve “Türk”e bırakıyordu. Türk kültürüne ve müziğine altyapı oluşturma adına, Koçgiri ve Dersim’in efsanevi şairi, “Taki” mahlasıyla Kürtçe ve Türkçe şiir söyleyen Alişêr’in de üç ezgili şarkısı hapishane ortamında başka şahsiyetlerden derlenerek, taşplak haline getirilmiştir.
Mustafa Kemal’in 1925’te yetkilendirerek, başta Dersim olmak üzere Kürt illerine gönderdiği etno- politik raporlar hazırlamakla görevli resmi danışman Prof. Hasan Reşit Tankut, 1949’da Cumhuriyet Halk Partisi yönetimine verdiği Aleviler’e ilişkin gizli raporda; Türkler’in yanı sıra Kurmanç ve Zaza Kürtler’in ibadet dilinin Türkçe olduğunu, ancak “Alişêr’in Türk yönetimine inat olmak üzere eserlerini Zazaca verdiğini” iddia ediyor ki, bunun yaşanan gerçeklikle ilişkisi yoktur.
‘Her Türk’e düşen milli bir görev’
Şark Islahat Planı, 1926 yılından başlayarak uygulamaya konmuş, ancak üstüste gelen direnişler yüzünden tümüyle başarıya ulaşamamıştır. Ancak, bellibaşlı direnişlerin bastırılmasından sonradır ki, 1930 yılında İçişleri Bakanlığı’nca Kürtler’in ve Aleviler’in yaşadığı bölgelere bir gizi Genelge gönderilir. Dersim katliamında da önemli rol oynayan Şükrü Kaya tarafından hazırlanıp illere gönderilen bu çok gizli ve önemli Genelge’nin özellikle iki maddesi konumuz açısından son derece ilginçtir. Genelge’nin 9. maddesinde şöyle denmektedir: “Türklüğe ve Türkçeye pay ve paye vermek, som Türklüğün ve özellikle Türkçe konuşmanın yalnız şerefli olduğunu değil, maddeten kârlı olduğunu da kendilerine doğrudan göstermek.” Genelge’nin 12. maddesi ise konumuz açısından daha da ilginçtir: “Kıyafetin, şarkıların, oyunların, düğün ve toplum gelenek ve göreneklerinin de milliyet ve ırk duygularını daima uyanık tutan ve toplumları geçmişlerine bağlayan bağlar olduğu unutulmamalı. (…) Ve her Türk’e düşen milli ve önemli bir görevdir.” (Bkz. M. Bayrak: Kürtler ve Ulusal- Demokratik Mücadeleleri, Özge yay. Ank. 1993,s. 508) Görüldüğü gibi, günümüzde “Türk- İslam Sentezi” olarak değerlendirilen “Türk- İslam geleneği”ne aykırı görülen tüm zenginliklerin yokedilmesi ve toplumun bu yolla “temdin” edilmesi yani Türkleştirilmesi öngörülmektedir. Bu kavram, resmi kalemşörler tarafından “Dersim” olgusu için sıklıkla kullanılmıştır. Kürt kimliğinin bir parçası olarak Kürt ve Alevi kültürü üzerinde uygulanan yasaklama, asimilasyon ve ipotek koyma politikaları; Kürt aydın ve örgütlerince her vesileyle eleştiri konusu edilmiştir. Sözgelimi Kürt Xoybun Örgütünce 1945 yılında Sanfransisko Konferansı’na verilen “Muhtıra- Mektub”un 4. maddesindeki şu belirleme, özellikle Kürt ve Alevi kültürüne konan yasak ve ipotek açısından daha bir anlam kazanmaktadır: “Türkler; Kürt dilinin kullanılmasını, Kürt giyim- kuşamının taşınmasını, Kürt şarkılarının söylenmesini yasaklamışlardır. (…) Resmi Türk politikasıyla, zararsız halk şarkıları, ‘irtica şarkıları’ oldu.” (Bkz. M. Bayrak: age, s. 595) Açıktır ki, Kürt aydınlarınca bir uluslararası platformda 1940’larda dillendirilen, 1930 tarihli gizli Genelge’ye tepki niteliğindeki bu belirleme, özellikle konumuz açısından son derece önemlidir.
Aleviler’e uygulanan ‘Saz’ yasağı
Nitekim, 1960 Cuntası’nın, “Alevi Kürt ozan ve âşıklarının, Kürtçe ezgilerle Türkçe söylemeye özendirilmesini” öngören gizli Raporundan ve üstteki gizli Genelge’den habersiz olduğu anlaşılan ünlü romancı Yaşar Kemal’in, daha 1960’lı yılların başlarında Ant Dergisi’nde anlattığı ilginç bir olay, son yıllarda yeniden bilince çıkarılmış bulunuyor. Yaşar Kemal’in, düzenle her dönem barışık yaşamaya çalışan ünlü halk ozanı Aşık Veysel’den kaynaklı anlatımı şöyle: “Bir zamanlar sazımla Sivas’a inemez olmuştum. Bir polis, bir jandarma sazımı görmesin; hemen elimden alıyor, doğru fırına atıyorlardı. O zamanlar Sivas’ta niçin Aşık Veysel’in sazını alırlar da yakarlardı? Şükrü Kaya’nın Dahiliye Vekilliği sıralarındaymış. Ahmet Kutsi Tecer de tam bu sıralar Sivas’ta öğretmenmiş. Bir gün Veysel ona gelmiş. Tecer (Hani sazın?) diye sormuş. Veysel de başına gelenleri anlatmış. Ahmet Kutsi Tecer, Vali’ye gitmiş. (Vali Bey) demiş, (Bugün polisler Aşık Veysel’in sazını elinden alıp fırınlamışlar. Doğru mu bu?). Vali, (Doğru) demiş. Tecer (Neden?) diye sormuş. Vali: (Saz çalmak gericiliktir. Saz gerici bir müzik âletidir. Dahiliye Vekaletinden böyle emir aldık. Tecer Vali’ye, sazın öyle bir şey olmadığını dili döndüğünce anlatmaya çalışmış, olmamış. Anan yahşi, baban yahşi…Kutsi Tecer gelmiş Ankara’ya, sazın gerici bir âlet olmadığını anlatmak için akla karayı seçmiş ama anlatmış sonunda. Halk şairlerinin sazları da fırınlanmaktan kurtulmuş.” Bu konuda yapılan yorumlarda; Aşık Veysel bile sistemin hışmına uğruyorsa, artık muhalif olan âşıkların halini varın düşünün!” deniyor. Kemalistler, sözkonusu olayın perde arkasını bilmeden, 1930’lu yıllarda Fransa’da eğitim yapmış Ahmet Kutsi Tecer’in öncülüğünde Sivas’ta “Aşıklar Bayramı”nı düzenlemek ve birçok âşığın tanınmasını sağlamakla övünürler. Oysa, işin içyüzü budur ve bu türden asimilasyoncu ve ipotekçi politikalar, ne yazık ki özellikle Alevi- Kürt Âşık ve Ozanlar üzerinde son derece etkili olmuştur…
‘Ne sen söylemiş ol, ne ben...’
1950’li ve 60’lı yıllarda Kürt toplumu arasında Kürtçe/Türkçe şarkı derlemeleri ve röportajlar yapan ve bu röportajları Ahmed Arif’in şiirleriyle süsleyen gazeteci- yazar Fikret Otyam, konuyla ilgili ilginç bir anekdotu şöyle aktarır: “(Yazı ve kitaplarımı) yayımlarken yıllarca (Kürt) diyemedim, (Türkmen) demek zorunda kaldım. Öyle bir manevi baskı vardı ki…Gazete koymazdı yazımı. Doğu’dan Kürtçe türküler derlemiştim. Akılalmaz şeyler…Mustafa Geceyatmaz diye bir türkücü vardı. Şahittir. Ankara Gazeteciler Cemiyeti’nde, rahmetli Cemal Gürsel, o zaman Devlet Başkanı, sordu: “Ne haber, ne yaptın?”. “Doğu’dan geldim paşam, türkü derledim. Kürtçe türküler.” Ben biliyorum, bunları alacaklar, Türkçeye çevirecekler. Dedim ki: “Zaten Ankara Radyosu orada zor çeker. İran, Irak, Suriye radyoları dinleniyor. Bunları burada yayınlasak.” Şöyle bir etrafına baktı: Yahu, bunu ne sen söylemiş ol, ne ben duymuş olayım” dedi.” (Fikret Otyam: Yıllarca Kürt Diyemedim, Özgür Ülke, Sayı: 221/ 1994) Fikret Otyam, başka bir açıklamasında ise, Kürt toplumundan derlediği Kürtçe şarkıların, sözleri çevrilerek veya üstüne Türkçe sözler yazdırılarak, 1960’lı yıllarda radyolarda yayımlandığını itiraf etmektedir. (Bkz. Baskın Oran: Türkiye Kürtleri Üzerine Yazılar, İletişim yay. İst. 2010, s. 413). Geçmişte Kürt müziği icra eden nice mahalli sanatçı, Cumhuriyet’ten sonra zorunlu olarak Türk kültürü kulvarına girerken; bu sanatçılar “özü Kürt, sözü Türk” olan şarkılarla kitlenin karşısına çıkıyorlardı. Gerçekten Atatürk’ün döneminden beri Halk Müziğinin en ünlü isimleri, bir anlamda “Türkçe sözlü Kürt halk müziği” icra eden Kürt sanatçılar veya bu gelenekten gelenler olmuş. Atatürk döneminin ünlü sanatçılarından Diyarbekirli Celal Güzelses’in; Urfalı Mukim Tahir, Cemil Cankat ve Kel Hamza’nın; Erzincanlı Salih’in , Zaralı Halil’in, Malatyalı Fahri’nin ve bunların günümüzdeki devamcısı Kürt kökenli sanatçıların bu anonim halk şarkılarını tepe tepe kullandıklarını kim inkâr edebilir?.. Acı gerçek buyken; Diyarbakır’daki görevi sırasında Celal Güzelses’e “Şark Bülbülü” unvanı veren Atatürk’ün, 1930’lu yıllarda onun “Türk”lüğünü kanıtlamak için, Almanya’dan getirttiği kafatası ölçüm âletiyle kafatasını ölçtürmesine ne demeli?..
Kürdistan’dan Horasan’a Ozanlık…
Milat’tan önce 4. yüzyıldan başlayarak, belli dönemlerde konaklayarak, 8-10. yüzyıllarda yükselişe geçen Kürt halk şiirinin, Kürt halkının anlatım dünyasında özge ve özgün bir yeri vardır. Kürt halkının çok zengin bir halk edebiyatı yarattığı bilinmektedir. Ancak ne yazık ki, bu yaratmalar daha çok “Sözlü Halk Edebiyatı” geleneğine dayalı olduğu için, bu ürünlerin büyük bir bölümü günümüze ulaşamadan yitip gitmiştir. Bunun önceki sorumlusu, modernleşip halk katında yazılı edebiyata geçemeyen gerikalmış toplumlar ve yönetimler ise, yakın dönemdeki sorumlusu ise bu ürünlerin yazıya aktarılmasını engelleyen, yukardanberi anlatmaya çalıştığımız şovenist- asimilasyoncu yönetimlerdir. Yaşayageldiğimiz bu acılı süreci, 1970’li yıllarda Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri adlı çalışmayı hazırlarken bir kez daha duyumsamıştım... Eşkıya ağıtlama- türküleri denince; ilk akla gelen bölgelerden biri Kürdistan, ilk akla gelen toplumlardan biri de Kürt toplumudur. Böyleyken, yöremizde sözlü edebiyat geleneği çerçevesinde üretilen eşkıya türkü ve ağıtları, anlatım dili Kürtçe ile yazılı edebiyata hemen hiç yansımamış, yansıyanlar ise Türkçe olarak verilmişti… Yalnız müzik folkloru açısından değil, Âşıklık ve Ozanlık Geleneği açısından da durum aşağı yukarı aynıdır. Türk Müziği üzerine çalışma yapan başlıca Batılı araştırmacılardan Bela Bartok ile Kurt ve Ursula Reinhard, bunu doğrudan bana söylediği gibi; “Sânger und Poeten mit der Lute/ Türkische Âşık und Ozan” (Berlin, 1989) adlı çalışmasıyla ortaya koyuyor. Dünden bugüne bu geleneği sürdürüp, kitapta yer verilen Âşık ve Ozanlar’ın büyük bir bölümünün Sivas, Maraş, Antep, Urfa, Malatya, Elazığ, Dersim, Erzincan, Erzurum, Kars ve Çorum’lu olması anlamlı değil midir? Buradaki Sivas, Maraş, Malatya, Elazığ, Erzincan ve Erzurum’un bir biçimde Dersim’le ilişkili olduğunu da unutmamak gerek. Çalışmalarını başta İran ve Horasan mistik müziği olmak üzere Doğu müzikleri üzerinde yoğunlaştıran ünlü Fransız araştırmacı- müzikolog Jean During; önemli bir bölümü Dersim bölgesinden göçmüş ya da göçürtülmüş olan Albruz ve Horasan Kürtleri’nin müziği ile Anadolu arasında karşılaştırma yaparken, “Türkçe sözlü Kürt müziği geleneği”nin ikinci versiyonu konusunda şu ilginç sonuca varıyor: “Türkçe şarkı söyleyen ve atalarının dilini bilmeyen Anadolu saz şairleri ve âşıklarının büyük çoğunluğunun aslen Kürt Alevileri oldukları ve Kürt müzik kültürünün mirasçıları oldukları genelde bilinmiyor… Gerçekten, amatörce korunan başlangıçtaki repertuarları dışında dörtyüz yıldan beri bulundukları topraklara yerleşmiş olan Horasan Kürtleri, Türk şiirini ve dilini birleştirip Horasan’ın Türkçe konuşan saz şairleri haline gelmişlerdir. Bu sayede de mükemmel bir ortak yaşam standardı yakalamışlardır. Bu olay pek de bilinmiyor. Horasan’daki Türk bakhsi (baxşi) ve ozanların oluşturdukları büyük ailelerin orijinlerinin Kürt olduklarını ortaya çıkarmak için titiz bir araştırma gerekiyor.” (Bkz. J. Düring: Kürt Müziği Üzerine Notlar, Özgür Politika Eki, Sayı: 55/ 1998).
‘Ahlê Haq Kürtler’de tambur kutsaldır’
Jean Düring, “Çalgıları, Batı Kürtleri’nin de kullandığı ve saz veya tanbur gibi adlarla adlandırdıkları uzun saplı dotar olacaktır. Bu çalgıların, tipik Kürt çalgıları olduğu yaygın olarak söylenmektedir. Araplar bu çalgıyı çalmazlar, çünkü Kürt diline uygundur. Ahlê Haq Kürtler’de tambur kutsaldır ve Êzîdîler’de kamış flüt, ney, darbuka ile aynı kutsal yerlere uygun görülür. Aleviler’de de aynı şekilde saz yaygın ve semboller yüklenen bir çalgıdır.”(Agy) Gerçekten de Kürdistan’da va Anadolu’da özellikle Aleviler arasında tambur, saz ya da Türkçe deyişiyle bağlama; töre ve törenlerin vazgeçilmez çalgı aracı ve kutsal simgesidir. Ancak, saz çalma tekniği, Anadolu Alevileri arasında bile değişmektedir. “Teke yöresinde yani Burdur, Antalya, Fethiye dolaylarında üç telli cura ile sap üzerinde çalınarak müzik icra edilmektedir. Denizli yöresinde özellikle Zeybeklerde ‘dövme’ diye adlandırabileceğimiz, parmak uçlarıyla perde üzerinde tellere vurularak çalınmaktadır. Buna karşılık Horasan’da yaşayan Alevi ozanları, sazı‚ şelpe ve pençe’ tekniğiyle çalmaktadırlar. Maraş, Dersim, Malatya, Erzincan, Sivas bölgelerinde sıkça kullanılan şelpe tekniğinde, özellikle Elbistan dedelerinin ustalığı ve otantikliği dikkat çekmektedir.” (Bkz. Ali Alagöz: Bağlama ve Şelpe’nin Tarihi ve Kökeni, Gözcü der. Sayı:2/ 1998).
Kürtçe âyet ve beytler azaldı
Konuya “Alevi- Bektaşi Müziği” açısından yaklaşan araştırmacılar da, Anadolu ve Kürdistan’da aşağı- yukarı aynı müzik coğrafyası ve insan dokusuyla karşılaşmaktadırlar. Sözgelimi Alevi- Bektaşi Müziği konusunda bir çalışma yapan araştırmacı Melih Duygulu’nun üzerinde yoğunlaştığı ve odaklandığı bölgeler şunlardır: Adıyaman, Çorum, Erzincan, Antep, Maraş, Malatya, Sivas, Urfa, Tokat, Tunceli. Atatürk’ün etno- politika danışmanlarından Prof. Hasan Reşit Tankut da, Anadolu ve Kürdistan Alevileri’nin bağlı bulunduğu şıx, seyyid, pir, dede ve babalar’ın, bilimsel deyimle bablar’ın Malatya, Elazığ, Tokat, Dersim, Merzifon ve Suriye’de Lazkiye gibi yerlerdeki Ocaklar’dan çıktığını söyler ki; bu gizli belirleme de, Alevi- Bektaşi Müziği yayılım alanıyla çakışmaktadır. (Bkz. M. Bayrak: Kürdoloji Belgeleri-I, Özge yay. Ank. 1994,s. 298). Burada, değişik kaynaklardan giderek verdiğimiz iller dökümünün “Fırat’ın batısı”na rastlayan ve sıkı bir eritmeye tabi tutulan Alevi- Kürt yoğunluklu coğrafyaya tekabül ettiği hemen dikkat çekmektedir. Yine Cumhuriyet dönemi boyunca uygulanagelen politikalar sonucu, başta Dersim/Sivas/ Malatya ekseni olmak üzere Alevi- Kürt kökenli unsurlar önemli ölçüde eriyerek Türkleştiği gibi; sanatsal üretimde de gizli ve açık politikalarla özendirilen ve kayırılan Türkçe’ye bir akışın olduğu ortadadır. Bu konudaki önemli dönemeçlerden biri, Kemalist yönetimin baskı ve zoraki asimilasyonu ise, ikinci önemli dönemeç de 1950’lerde yoğunlaşan köyden kente göçler ve 1960 Askeri yönetiminden sonraki bilinçli yönlendirme ve edebiyatı “Türkleştirme” dir… Kürtçe eğimin yasaklı olduğu Kürt yerleşimlerinde bir bütün olarak Kürt yazarların, özelde de Kürt halk ozanlarının Türkçe’ye yönelmelerinde bu süreç son derece etkili olmuştur. 1960’dan sonraki Sosyalist hareket de, kitlelere ulaşmak için Türkçe söylemede bir itme görevi görmüştür, dersek sanırım yanılmış olmayız. İki kimliğinden dolayı da rejimle ters düşen Alevi- Kürt halk ozanlarının yoğun biçimde Türkiye İşçi Partisi saflarında va daha sonraki sol akımlar içinde yer almaları, bu açıdan anlamlıdır. Evlerinde, sokakta Kürtçe konuşup, Kürtçe düşünürken eserlerini ağırlıkla Türkçe vermelerinin kuşkusuz ana etkenlerinden biri de, Kürt yazı dilini bilmemeleridir. Bir bölümü okuma- yazmasız olan bu halk ozanlarının Türkçe eğitim görenleri de, Kürt yazı dilini bilmemektedir. Bilindiği gibi Kürt dilinde, Türkçe’de bulunmayan bazı farklı sesler vardır: î, ê, v, w, q, x, xw gibi. Kürt yazı dilini bilmeyen bir kişinin Kürtçe düşünse bile, düşünce ve anlatımlarını yazıya aktarması mümkün değildir. Bu nedenle, Kürt literatüründe âyet ve beyt olarak nitelendirilen ve sözlü gelenekte kalan Kürtçe Alevi deyişlerinin önemli bir bölümünün yitip gittiğini, yukarda vurguladığımız gerekçelerle Alevi- Kürt ozanların da ürünlerini çoğunlukla Türkçe vermek zorunda kaldıklarını belirtmeliyiz. Alevi deyişlerinin çoğunlukla Türkçe olmasının temel nedenleri bunlardır. Nitekim, sözlü gelenek çerçevesinde Dedem tarafından söylenen yaklaşık 20 dolayında Kürtçe âyet ve beytin; dayılarım zamanında 10 dolayına indiğini, günümüze ise bunlardan yalnızca birkaçının kalabildiğini üzülerek hatırlıyorum. Boşuna dememişler, “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” diye. Yazılı literatüre geçmeyen bir zihinsel ya da sanatsal üretim, süreç içerisinde yitip gitmeye mahkumdur. Ancak belirtelim ki, bu deyişler Türkçe bile verilmiş olsalar, özünde Kürt Aleviliğini terennüm ederler. Zaten deyiş makamları da, hemen tümüyle Türk Alevileri’nin makamlarından farklıdır. Öte yandan, gerek Kürt Alevi ezgileri, gerekse Kürt kökenli Alevi ozanları, günümüz Aleviliğinin adeta omurgasını oluşturmaktadır. (Y.Özgür Politika)
|
Veröffentlicht von maya_ am Mittwoch, 18. Januar 2012 (79 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | | Punkte: 5)
|
|
Dersim'de dört mahalleye su verilemiyor
DERSİM - Kesintiye ilişkin açıklamalarda bulunan Dersim Belediye Başkan Yardımcısı İbrahim Kasun, Moğultay, Alibaba, Esentepe ve İnönü Mahallelerine su verilmediğini söyledi ve Dersim’in susuz geçirdiği zamanın gerekçesini şöyle açıkladı:
“Uygulanan su kesintisinin nedeni, dün Hagü ana su kaynağında kirlilik tespit edilmesidir. Şebekelere kirli suyun verilmesini engellemek için su tahliye edildi. Kirlenen depo ve şebeke temizlendi. Kaynak suyu da normale döndürülerek şebekelere tekrar su verildi. Kentin 3 adet su kaynağı var. Bunlar Zage, Hakis ve Hagü ana su kaynakları. 2011’in kurak geçmesiyle kaynaklardaki su miktarı düştü. Bu nedenle Atatürk Mahallesi ve Cumhuriyet Mahallelerinin suyu Cumhuriyet Mahallesi’ndeki artezyen kuyusundan verilmekteydi. Yukarıda saydığım diğer üç kaynağın suyunu da Merkez, Alibaba, Esentepe ve İnönü mahallesine vermekteyiz. Daha önce bahar aylarında diğer kaynakların kirlenmesine karşın Hagü kaynağı hiç kirlenmezdi. İlk defa kirlendiğini görüyoruz. Kaynağın kirlenme nedenini tam tespit edemedik. Ancak geçtiğimiz yıl o köyde oturan vatandaşların yaptığı artezyen kuyusu çalışmalarının sebep olduğu ihtimali üzerinde duruyoruz. Bu konudaki çalışmalarımız devam ediyor. Şuanda temizlik işlemleri yapıldı. Şebekelere temiz su verildi." (tunceliemek)
Newededersim
|
AKP açıkladı; Özür buraya kadar, Dersim diye bir şey yok'
Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın “Gerekirse Dersim katliamı için özür dileriz” sözlerinin bir kez daha ‘boş’ çıktı. AKP hükümetinin geçmiş ile yüzleşme gibi sorunun olmadığı ‘Dersim’ isminin iade edilmemesiyle bir kez daha ortaya çıktı.
İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 1938 Dersim katliamına ilişkin özür dilemesinin ardından, Dersim isminin iadesi konusunda bir çalışmanın yapılmadığını söyledi.
CHP Kocaeli Milletvekili Mehmet Hilal Kaplan Dersim katliamı ile ilgili göstermelik ‘özür’ dileyen Recep Tayyip Erdoğan'ın yanıtlaması için verdiği soru önergesini yanıtlayan İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Dersim isminin iade edilmesi konusunda herhangi bir çalışmanın yapılmadığını söyledi.
CHP’li Kaplan, önergesinde Çorum, Maraş olayları ve Sivas katliamıyla ilgili özür dilenip dilenmeyeceğine ilişkin soruya ise Bakan Şahin yanıt vermedi.
Bakan Şahin, “Dersim Olayları ile ilgili Genelkurmay Başkanlığı ve Başbakanlık arşivlerinde bulunan belgelerin tümünü açıklamak konusunda bir girişimde bulunacak mısınız? Geçmişte yaşanan Çorum, Maraş olayları ve Sivas katliamı için özür dileyecek misiniz?” sorularını da yanıtsız bıraktı
CHP’li Kaplan verdiği önergede Başbakan Erdoğan’ın yanıtlamasını istediği sorular şöyleydi:
1. İnançlar üzerinden siyaset yapmanın yarattığı ayrımcı yaklaşımların, toplumda ayrışmaya, giderek bir iç çatışmaya yol açmasından endişe duyuyor musunuz?
2. Öncelikle Dersim Olayları ile ilgili Genelkurmay Başkanlığı ve Başbakanlık arşivlerinde bulunan belgelerin tümünü açıklamak konusunda bir girişimde bulunacak mısınız? Dersim isminin iadesi konusunda ne düşünüyorsunuz?
3. “Devlet adına özür dilenecekse” geçmişte yaşanan Çorum, Kahramanmaraş olayları ve de Sivas Katliamı için de özür dileyecek misiniz?
4. Nüfusunun yüzde 90’ından fazlası Alevi olan Dersim’le ilgili özürünüz ile gurur duyduğunuzu söylediğiniz Ebusuud Efendi’nin Alevilere bakışı arasında bir çelişki yok mudur? Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
KATLİAMIN KAYITLARI YOK Geçen haftada Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı” İHD Dersim Temsilcisi Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı” İHD Dersim Temsilcisi Avukat Barış Yıldırım'ın, Dersim katliamında iki ayrı toplu mezarın yerlerinin tespiti için yaptığı başvuruya, “Herhangi bir kaydın bulunmadığı” cevabını verdi. ın, Dersim katliamında iki ayrı toplu mezarın yerlerinin tespiti için yaptığı başvuruya, “Herhangi bir kaydın bulunmadığı” cevabını verdi.
Erdoğan'ın Dersim katliamı için yaptığı açıklamaların hemen ardından 29 kasım günü BDP Dersim için araştırma komisyonun kurulması için önerge vermişti. Ancak BDP’nin Meclis araştırma talebi AKP milletvekillerinin ret oyu vermesi sonucu kabul edilmedi.
Önerinin aleyhinde söz alan AKP Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner, "Burası Dersim'i konuşmanın yeri değildir" demişti. (anf)
|
İlköğretim öğrencisine araç çarptı
Dersim merkezdeki Atatürk Mahallesi Eğitimciler Caddesinde bugün öğle saatlerinde bir kaza meydana geldi.
Okul servisine binmek üzere evden çıkan 6 yaşındaki Sina Çiçek, bir polis memurunun kullandığı aracın çarpması sonucu yaralandı. Olay yerine çağrılan ambulansla Devlet Hastanesine kaldırılan küçük çocuğun sol bacağında kırık olduğu tespit edildi. Acil serviste yapılan ilk müdahalenin ardından ameliyata alınan Sina Çiçek’in sağlık durumunun iyi olduğu öğrenildi.
Kazanın duyulmasının ardından hastaneye gelen Emniyet Müdürü Hayati Yılmaz, yaralı çocuğun durumu hakkında doktorlardan bilgi aldı.
Yılmaz’ın yanı sıra Belediye Başkan Yardımcısı İbrahim Kasun ve Dersim geçmiş dönem milletvekillerinden BDP’li Şerafettin Halis’te hastaneye gelenler arasındaydı.
Olayla ilgili sorularımızı yanıtlayan İl Emniyet Müdürü, kazaya sebebiyet veren polis memuru ve görgü tanıklarının ifadesinin alındığını belirterek: “Olay anını görüntüleyen bir MOBESE kamerası tespit ettik. Görüntüler savcılık tarafından inceleniyor. Her ne olursa olsun küçük bir çocuk yaralandı. Bu durumdan üzüntü duyuyoruz. Daha kötü bir sonuçla karşılaşılmaması en büyük tesellimiz oldu. Ailesine ve minik Sina’ya geçmiş olsun diyorum. Olayla ilgili soruşturmamız devam edecek.”dedi.
Kazazedeye ilgi şaşırttı
Bu arada trafik kazası sonrasında Emniyet Müdürünün hastaneye gelmesi kendi kurum personelinin kazaya karışması şeklinde değerlendirilirken, Belediye Başkan Yardımcısı İbrahim Kasun ile Şerafettin Halis’in hastaneye gelmeleri dikkat çekti.
Dikkat çekici olan bir başka unsur ise, kamera kayıtlarındaki kaza anı. Zira, 6 yaşındaki Sina evden yalnız çıkıyor ve binadan çıkar çıkmaz kendini caddeye atıyor. Bu arada servise kadar eşlik eden ne bir veli, nede okul servislerinde bulundurulması zorunlu olan, servislerde iniş ve binişlerde çocuklara refakat eden bir görevli var. (tunceliemek)
Newededersim
|
2225 Artikel (279 Seiten, 8 Artikel pro Seite) |
|
|  |
Sprache für das Interface auswählen
|
| All members: |
7 549 |
| Register today: |
0 |
| Register yesterday: |
0 |
| Members online: |
0 |
| Guests online: |
17 |
Don't have an account yet? You can create one. As registered user you have some advantages like theme manager, comments configuration and post comments with your name.
|
|
|
Pertekliyiz Biz Sitesinizi dilediginiz dilde tercüme etmek için asagidaki Dil seçenegini kullanabilirsiniz.
|
|
sihirli sozcuk abrakadabra ilk olarak yuksek atesli hastalarin ateslerini dusurmek icin soylenmisti.
pertekliyiz.biz
|
|