| RADYO PERTAQ FACEBOOK GRUBU |
|
|
 |
 |
Artikel zu dem Thema: aktuelle News |
|
2225 Artikel (279 Seiten, 8 Artikel pro Seite) |
|
Dersim Kesk bileşenlerinden tepki
Dersim KESK Şube ve Temsilcilikler Platformu, 4688 Sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları kanununda yapılacak değişiklikle ilgili bir basın açıklaması yaptı.
DERSİM - Dersim Sanat Sokağında biraya gelen memurlar yasadaki değişikliği protesto etti.
KESK Şube ve Temsilcilikler Platformu adına bir açıklama yapan Mazlum Doğan, “ Anayasada yapılan değişikliğe paralel olarak, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunda değişiklik yapılması gündeme gelmiş, bu kapsamda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sayın Faruk Çelik başkanlığında konfederasyon temsilcilerinin ve çeşitli devlet kurumu yetkililerinin katıldığı üçlü danışma kurulu toplantıları gerçekleştirilmiştir. Bakanlık, bu toplantılar sonrasında Konfederasyonların önerilerini de dikkate alan bir taslak hazırlayarak meclise sunacağını söylemiş olmasına rağmen, TBMM’ye sevk edilen taslak metinde Konfederasyonumuzun ve Sendikalarımızın çekinceleri ve önerilerine yer verilmemiştir. 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanununda değişiklik yapmayı öngören söz konusu bu yasa tasarısı, genel olarak kamu emekçilerine, üyesi oldukları Sendikalar ve Konfederasyonlar aracılığıyla özgür biçimde toplu sözleşme yapabilme olanağı tanımıyor. Bu da yetmiyor olmalı ki, yerel yönetimlerde çalışanlar olarak fiili ve meşru mücadeleyle kazanıp, uluslararası hukukta da onaylattığımız toplu sözleşme hakkını ve sosyal ve ekonomik kazanımlarımızı yok saymaktadır.”dedi. Doğan, “Bu anlamda söz konusu yasa değişikliği, ülkemiz çalışma ilişkilerinde özgürlük ve demokratikleşme yönünde ileri bir adım olmaktan ziyade, anti demokratik ve uluslararası hukuk ile Anayasa’ya aykırı bir düzenlemedir.”diye konuştu.
Doğan konuşmasına şöyle devam etti: “Bunun içindir ki anti demokratik ve uluslararası hukuk ile Anayasa’ya aykırı bir düzenlemedir. Bu itibarla, TBMM Plan ve Bütçe komisyonunda görüşülerek Genel Kurula sevk edilecek söz konusu bu yasa tasarısının, Türkiye kamu çalışma ilişkilerinin gerçekten demokratik ve özgürlükçü bir şekilde yeniden düzenlenerek çalışma barışının sağlanabilmesine katkı sağlamasını talep ediyoruz. Tasarı bu hali ile TBMM Genel Kuruluna gönderilir ise; Yıllardır verdiğimiz fiili ve meşru mücadeleyle bu yasa tasarısına, mücadelemizde yarattığımız değerlere yakışır bir direnç ve kararlılıkla karşı koyacağımıza olan inancımızdan AKP hükümetinin şüphesi olmasın. TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda görev alan komisyon üyelerine çağrımızdır. Yüz binler sizlerden demokratik taleplerini karşılayacak düzenlemeler beklemektedirler. Konfederasyonumuz ve Sendikalarımız kazanılmış haklarını gasp ettirmeyecek ve sonuna kadar takipçisi olacaktır.” dedi.
Newededersim
|
Ne garip bir tesadüftür ki Ermenilere yapılan zulmün en büyük failleri, bugün kendileri de aynı zulme maruz kalan Kürtler olmuştur.
Yalçın ÇAKMAK
(Hrant’a ve katledilen halkının aziz anısına... Ruhları şad olsun.)
Varlık koşulunu geleneksel bir düşman algısı üzerinden inşa ederek ifade eden Türk kimliğinin 20. yüzyıldan bugüne kadarki en büyük düşmanları, Ermeniler ve Kürtler olmuştur. Zira Mustafa Kemal’in Nutuk’unda, meziyetlerinden (!) ötürü övmekle bitiremediği Nurettin Paşa’nın, “Bu ülkede ‘zo’ diyenleri (Ermeni) temizlediler, ‘lo’ diyenleri (Kürt) de ben temizleyeceğim” sözü, o güne dek yapılmış ve sonrasında yapılacak olanları, devlet ricali ağzıyla özetleyen ciddi bir itiraftır. İttihatçıların, doğrudan veya dolaylı yollardan (deportation) Ermenileri katletmesiyle başlayan bu süreç, Nurettin Paşa’nın Koçgiri’de Kürtlere karşı giriştiği ilk katliam denemesi (1921) ile sonrasında kurulacak olan Cumhuriyet’e de miras bırakılacaktır. O günden bugüne kadar meydana gelenleri anlatmaya sayfalar kâfi gelmeyeceği için, şimdilik bu tarihi değerlendirmeyi okuyucunun takdirine bırakıyoruz.
‘Olağanüstü hal tarihçiliği’
Egemen olmanın ana çerçevesini ‘olağanüstü hale karar vermekle’ ifade eden Carl Schmitt’in, siyasal literatüre armağan ettiği ‘olağanüstülük’ ya da ‘dışılık’ kavramı, gerek Türk siyasal erkinin gerekse bu erkle organik bağı bulunan ve ‘bilimsellik yalanının çamurunda’ çırpınan Türk tarihçiliğinin acizliğini, ziyadesiyle gözler önüne sermekte. Özellikle de Hrant Dink’e ithafen kaleme aldığı eserinde lafı dolandırmadan gediğine oturtan Oktay Özel’in söyledikleri, bu anlamda oldukça manidar: “Bu resimden çıkarılabilecek yegâne sonuç, bütün uzmanlık alanlarının, dolayısıyla mesleklerin ve bu arada tarihçiliğin elbette doğal kulvarının dışına çıktığı, her şeye hâkim bir gündelik pragmatizmin veya stratejik ‘üst yarar’ın, yani kamusal yararın bütün uzmanlıkları önceden belirlenmiş hedefler (‘milli dava’ ya da ‘ulusal çıkar/yarar’) doğrultusunda yeniden harmanlandığı, araçsallaştırıldığı bir ‘olağanüstü hal tarihçiliği’dir.”
Ne yalan söyleyeyim, militan Türk tarihçiliğinin Ermeni katliamı karşısındaki yok sayma ve reflekse dayalı tutumu, geçmişte uygulanan vahşetin, bugün dilin aşağılayıcı kelime hazinesinden devşirilen ‘piç’likle meşrulaştırılıyor olmasında da büyük emeği geçmiştir. Bu yüzden de tarihçiliği arşiv belgesi okumakla eşdeğer gören bu garabet zihniyetin, bugün toprağın altından çıkan toplu mezarlar ve süngü zoruyla uçurum boşluklarına itilen insanların yaşadıklarıyla empati kurmasını beklemek, en yalın anlamıyla safdillik olur. Keza Julien Benda’nın Alman felsefecilerinin sefaleti üzerine dile getirdiği, “Tanrıları onurlandıran asil bir bakireyi çocuklarının zaferini haykırmakla meşgul bir canavara dönüştürmek, Alman felsefecilerin ezeli ve ebedi utancı olacaktır” sözü, bugün Türk tarihçiliğinin de içinde bulunduğu durumu özetler bir hal almıştır. Zaferden zafere koşarak tanıtılan bir neslin, bu zaferleri kime karşı ve nasıl elde ettiklerini sorgulamadan dile getirmek, Türk tarihçiliğinin sefaletini de gözler önüne sermekte.
Peki durum sadece bundan mı ibaret? YÖK sultası altında, köprünün diğer ucunda kendilerini bekleyen doçentlik ya da profesörlük unvanları için varolan gerçeği saklamaya mecbur kılınmış meslektaşlarımızın haline ne demeli? İşte tam da bu yüzden Ermenilerin başına gelenleri güçlü biçimde dile getiren, yerli ya da bu ülkede yaşayan yabancı akademisyenlere ender biçimde rastlamaktayız. Bunu dile getirenlerin mesleki ‘kariyerlerinin’ tehlikeye girmesi bir yana, yaşamsal varlıklarına da olmadık tehditler yönelmekte. Çünkü adı bilimsellikle anılan Türk üniversitelerinin kendi akademik personeline dayattığı yegâne koşul, sınırları çizilmiş olan resmi söylem dairesinin dışına çıkmamak.
Gerçeği arşive hapsetmek
Dersim’deki Kürt Alevilerine yaşatılanları bir arşiv düellosuna çeviren hükümet ve ana muhalefetin, bu topraklarda katledilen halkların gerçeğini dahi kendi tekelinde bulunan arşiv belgeleriyle izah etmesi, acınası bir durum. Bu, aynı zamanda acıları yaşayan ya da dinleyen canlı tanıkların söylediklerinin de dikkate alınmayıp, tez elden kestirilip atılması demektir. Kendi tertipledikleri belgelerin, kendi yarattıkları vahşeti ne denli yansıtacağı bir yana, bunu yansıtan belgelerin akıbetinin neler olduğu da düşünülmeye değer. Halkına yaşattığı acıların anlatılmasına dahi tahammül edemeyen bir devletin, zaman ilerledikçe gün yüzüne çıkmaya başlayan gerçek tablo karşısında kendi meşruiyetini yitirdiği de üzerinde durulması gereken ayrı bir durum. Çünkü bizler, bilginin tekelini elinde bulunduran modern iktidarların tersine, gerçeğin bilgisinin reddi üzerine kurularak, sadece kendi sunduğu bilginin doğruluğunu dile getiren bir devlet geleneğine sahibiz.
Balo’nun hikâyesi
Balo, 1910’lu yıllarda Dersim-Hozat’ta Ermenilere karşı yapılanlarda aktif rol oynamış bir ‘Dersimli’. Yakalanarak kendisine getirilenleri, bugün adına ‘Kayış Yolu’ adı verilen uçurumlardan tekmeleyerek aşağı atmasıyla ünlenmiştir. Bölgede yaptığım sözlü tarih çalışması vesilesiyle karşılaştığım eski kuşak insanların anlatımlarının çoğu, yıllar önce bölgede katledilen Ermenilerin acı hikâyeleriyle dolu. Balo’nun hikâyesindeki en çarpıcı yan ise kendisinin de bir zamanlar ölüme yolladığı insanlar gibi aynı uçurumdan aşağı düşerek can vermiş olması. Dersimliler bu durumu şimdi, “Etme kulum, bulursun zulüm” şeklinde ifade etmekte.
Ne gariptir ki Ermenilere yapılan zulmün en büyük failleri, bugün kendileri de aynı zulme maruz kalan Kürtler olmuştur.
Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in, kendi atalarının Ermenilere karşı yaptıklarından dolayı özür dilemesi, yapılacak olan yüzleşme açısından atılmış cesur bir adım. Benzer itirafların, kamuoyunun diğer kesimlerince de dile getirilmesine ihtiyacımız var. Özellikle de içlerinde bir katre entelektüel vicdanı bulunan tarihçilerin, bu itirafların yapılmasına önayak olmaları gerekmekte. Çünkü “Tanınmamış olmak ve karanlıkta ölmek acıdır. Bu karanlığı aydınlatmak, tarihsel araştırmanın onurudur.”
(Horkheimer) (Tunceli Üniversitesi Tarih Bölümü)
Radikal Gazetesi
|
'Bir yılda 34 bin 947 kişi gözaltına alındı'
2011 yılında 34 bin 947 kişinin gözaltına alındığı, 158 faili meçhulün yaşandığı kaydedildi.
MAZLUMDER, 2011 Yılı Hak İhlalleri Raporu’nu açıkladı. Raporda, devletin Kürt sorununa ilişkin şiddet ve güvenlik eksenli bir yola girdiğine dikkat çekildi.
ANKARA - MAZLUMDER, 2011 Yılı Hak İhlalleri Raporu’nu açıkladı. Raporda, devletin Kürt sorununa ilişkin şiddet ve güvenlik eksenli bir yola girdiğine dikkat çekilirken, 2011 yılında 34 bin 947 kişinin gözaltına alındığı, 158 faili meçhulün yaşandığı kaydedildi.
MAZLUMDER, 2011 Yılı Hak İhlalleri Raporunu ve 2009, 2010 ve 2011 Karşılaştırmalı raporlarını merkez binasında açıkladı. Raporu, MAZLUMDER Genel Sekreter Yardımcısı Haşim Savaş açıkladı. Kürt sorununun, 2011 yılında da en önemli sorun olarak varlığını koruduğunu belirten Savaş, "Devlet sorunun çözümü için bütün taraflarla görüşmek gibi, doğru bir yola girmişken, daha sonra yeniden şiddet ve güvenlik yöntemli sorun çözme geleneksel yöntemine dönmüştür" dedi. Kürtlerin yıllarca ezildiğini belirten Savaş, "Yeni Türk Ulusu Yaratma Projesi’nin uygulanması olarak Kürt halkı yıllarca ezilmiş ve devlet terörüne yıllarca maruz kalmıştır. Bu devlet terörü politikaları, bugün gelinen noktada ayrışma ruhunun artmasından başka bir sonuç doğurmamıştır" diye konuştu.
'Uludere'de devlet yurttaşlara bomba yağdırdı'
Devletin güvenlik politikalarından vazgeçmesini ve Kürtlere insan olmasından kaynaklı haklarını vermesi gerektiğini kaydeden Savaş, 2011 yılında tutuklu vekillerin Meclis’e gelmemeleri, milletin seçip Meclis’e yolladığı vekillerin tutukevlerinde bekletilmelerinin millet iradesinin temsiline olanak tanımadığını söyledi. Milletvekili seçilen daha sonra milletvekilliği düşürülen Hatip Dicle'ye yapılan haksızlığın tarihteki yerini aldığını belirten Savaş, Uludere'de isteyerek ya da istemeyerek ama sonuç olarak devletin yurttaşlara bomba yağdırdığını vurguladı. Uludere'de devletin olayın gerçekleşmesinden sonraki süreci yönetmesinin tam bir fiyasko olduğunu altını çizen Savaş, "Öncelikle basının sinmiş bir basın olduğunu gördük. Daha sonra böyle vahim bir olay sonrası devlet tarafından yapılması mutlaka gerekli olan açıklamalar yapılmamış, halkın yüreği serinletilmemiştir. Bu anlaşılmayan ketumluk hala sürmektedir" diye konuştu.
34 bin gözaltı, 158 faili meçhul...
2011 yılında faili meçhul cinayet sayısının 158 olduğu belirten Savaş, çatışmalarda ölen ve yaralananların sayısının 2010 yılında 111 kişi olduğunun 2011 yılında ise 130’ayükseldiğini kaydetti. Savaş, sivillere yönelik eylemlerin 2010 yılında 25 olay, 4 ölü ve 187 yaralı olduğunu 2011 yılında ise rakamların 141 olay 64 ölü 342 yaralı olduğunu açıkladı. Mayın patlaması ve bomba patlaması sonucunda 2010 yılında 51 ölü var iken, 2011 yılında ise 259 ölüme neden olduğunu belirterek, gözaltına alınan kişi sayısının da 2011 yılında 34 bin 947 olduğunu söyledi. Savaş, bu sürede 516 kişinin tutuklandığını kaydetti. Savaş, 2011 yılında cezaevlerinde 84 olayın gerçekleştiğini ayrıca cezaevlerinde 18 ölümün de yaşandığını kaydetti. Savaş, düşünce özgürlüğünden dolayı 4 bin 624 yıl cezanın istendiğini belirterek, verilen cezanın ise 6 bin 625 yıl olduğunu ifade etti.
Rapora göre, 2011 yılında kapatılan veya yasaklanan yayın konusunda 7 olayın yaşandığı belirtildi. Ayrıca 2011 yılında gözaltına alınan gazeteciler başlığı bölümünde; 16 olayın yaşandığı belirtilirken, 56 gazetecinin gözaltına alındığı kaydedildi. (diha)
|
Veröffentlicht von maya_ am Freitag, 27. Januar 2012 (27 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | | Punkte: 0)
|
|
|
Cezaevlerinde yer kalmadı
|
|
127.831 mahkumun 2.317'si çocuk
Adalet Bakanlığı Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü istatistiklerine göre, 31 Kasım 2011 itibariyle cezaevlerinden 127 bin 831 kişi bulunuyor. Bunlardan 2 bin 317'si ise çocuklardan oluştu.
ANKARA - Adalet Bakanlığı'na bağlı Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü, cezaevlerinde bulunan tutuklu, hükmen tutuklu ve hükümlü sayılarını açıkladı. İstatistiklere göre 31 Kasım 2011 tarihi itibariyle 36 bin 462 tutuklu, 17 bin 950 hükmen tutuklu, 73 bin 419'da hükümlü olmak üzere 127 bin 831 kişi cezaevlerinde bulunuyor. 36 bin 462 tutukludan 4 bin 50'si "terör" suçlardan tutuklu iken bu sayı hükümetin tutuklularda 393, hükümlülerde ise 3 bin 747 oldu. Toplamda ise cezaevlerinde 8 bin 190 kişi "Terör" suçu kapsamında tutuklu.
Tutuklu 36 bin 462 kişiden 32 bin 951'i erkek, bin 593'ü ise kadınlardan oluşurken, bin 918 çocukta tutuklu bulunuyor. Hükmen tutuklu 17 bin 950 kişiden ise bin 193'ü çocuk, 17 bin 116'sı erkek 641'i ise kadınlardan oluştur. 73 bin 419 hükümlüden ise 206'sı çocuk 55 bin 514'ü erkek, bin 933'ü ise kadınlardan oluşuyor. Cezaevlerinde toplamda ise 2 bin 317 çocuk bulunuyor. Ayrıca istatistiklere göre, 1-30 Kasım 2011 dönemi içinde mevcut sayı 757 kişi arttı. Cezaevlerinde doluluk oranları Şubat ayında 123 bin 329, Mart'ta 123 bin 916, Nisan'da 124 bin 074, Mayıs''ta 125 bin 31, Haziran'da 125 bin 235, Temmuz'da 124 bin 577, Ağustos'ta 124 bin 589, Eylül'de 126 bin 657, Ekim ayında ise 127 bin 74 olmuş..
Newededersim
|
Veröffentlicht von maya_ am Freitag, 27. Januar 2012 (33 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | | Punkte: 0)
|
|
Dersimspor- Kızıltepe maçı Amed'te oynanacak
DERSİM - Dersimspor, bu hafta sonu Kızıltepespor’un cezası nedeniyle Diyarbakır’da oynayacağı maçın hazırlıklarını aralıksız sürdürüyor.
Son maçta Bitlis Özgüzelderesporu kendi saha ve seyircisi önünde 9-1 gibi farklı bir skorla yenerek ikinci devre maçlarına 3 puanla başlayan turkuaz - beyazlı ekip, Kızıltepespor karşılaşmasından da 3 puanla ayrılmanın hesaplarını yapıyor.
Teknik Direktör Mustafa Dalcı yönetiminde, Diyarbakır`da oynanacak Kızıltepespor karşılaşmasına hazırlanan Dersimspor’lu futbolcuların antrenmanlarda hayli moralli oldukları gözlendi.
Yeni transferlerle kadrosunu güçlendiren Dersimspor 23 puanla grupta 3. sırada yer alırken, rakibi Kızıltepespor`da 14 puanla 8. sırada bulunuyor.
Diyarbakır Vali Ahmet Cemil Serhadlı stadyumunda 28 Ocak 2012 günü oynanacak olan Kızıltepespor-Dersimspor maçı saat: 12:00 'da başlayacak.
Taraftarların ise bu zorlu deplasmandan Dersimsporun üç puanla döneceğine inanıyor..
Newededersim
|
Vatandaşlığı da kimliğiyle yandı!
MARDİN - Mardin'in Nusaybin İlçesi'nde yaşayan 69 yaşındaki Hazni Sincar, 32 yıldır kimliksiz. Nüfus cüzdanı çıkan bir yangında küle dönen Sincar, tüm çabalara rağmen kimlik alamayınca 13 çocuğundan 9'unu akrabalarının üzerine kaydetmek zorunda kaldı. Kimliği olmadığı için hastalandığında tedavisi önünde engeller çıkan Sincar'ın tek arzusu ölmeden önce bir kimlik sahibi olmak.
Batman'ın Gercüş İlçesi Yaman Köy'ünde doğan ve 2 yıl boyunca Türkiye Cumhuriyeti'ne askerlik yapan 69 yaşındaki Hazni Sincar, 32 yıldır kimliksiz. 1980 yılında Mardin'in Nusaybin İlçesi'ne taşınan ve burada açtığı kıraathanede çıkan bir yangın sonucu kimliği küle dönen Sincar, 13 çocuğundan 9'unu akrabaları üzerine kaydetmek zorunda kaldı. 37 yaşından bu yana kimliksiz yaşadığını belirten Sincar, her başvurusunun sonuçsuz kaldığını bundan dolayı da çocuklarını akrabaları üzerine kaydetmek zorunda kaldığını belirtiyor. Kimliği olmadığı için hastalandığında tedavisi önünde engeller çıkan Sincar, ölmeden önce bir kimliğe sahip olmak istiyor.
'Devlet kendi verdiği askerlik belgesine dahi inanmadı'
15 yaşındayken evlendirildiğini ve 4 çocuk babasıyken kimliğini çıkan yangında kaybettiğini dile getiren Sincar, askerliğini yaptığına dair gösterdiği belgelere rağmen kendisine kimlik verilmediğini söylüyor. Sincar, "Benim bir kıraathanem vardı. Ancak o da bir yangında kül oldu. Yapılan keşif sırasında kimliğimi istediler. Kimliğim de yangında kül olmuştu. Benim Türkiye yurttaşı olduğuma inanmadılar. Askerlik fotoğraflarım, askerliğimi yaptığıma dair belgelerime rağmen bana tekrar kimlik çıkartmadılar. O tarihten beri de ben kimliksiz yaşıyorum. Sadece 4 çocuğum benim üzerime kayıtlı. Diğer çocuklarım benim kimliğim olmadığı için adıma kayıtlı değil. Sadece annelerinin isimleri var kimliklerinde" dedi.
'Afrika'dan gelmedim ki!'
Kimliksiz olduğu için yıllardır bir mağduriyet yaşadığını sitem dolu sözleriyle dile getiren Sincar, yaptığı bütün başvuruların sonuçsuz kaldığını yineliyor. Sincar, bir ay önce mide kanaması geçirerek hastaneye kaldırıldığını ancak burada tedavi engeli ile karşılaştığını, uzun süre tedavi göremediğini dile getiriyor. Her hastalandığında bu sorunla karşılaştığını vurgulayan Sincar, "Beni rica üzerine tedavi ettiler. Yoksa şu an hayatta olmayabilirdim. Ben Afrika'dan gelmedim ki. Ben Türkiye yurttaşıyım. Ben sadece kimliğimi istiyorum. Yaşımın ilerlemesine rağmen benim mağdurluğum giderilsin ve kimliğim verilsin artık" diye konuştu. (diha)
|
Veröffentlicht von maya_ am Freitag, 27. Januar 2012 (31 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | | Punkte: 0)
|
|
CHP'li Aygün'ün gazeteciler hakkında açtığı ilginç dava görüldü
Yüzde 91 iş göremeyen ve yoksul müvekkilini dava eden avukat Hüseyin Aygün'ün bu davranışı haber yapan hakkında açmış olduğu dava bu gün Dersim'de görüldü.
DERSİM - CHP Tunceli Milletvekili Av. Hüseyin Aygün'ün engelli müvekkilinin tekerlekli sandalyesine haciz getirmesi ile ilgili haber yapan DİHA Muhabiri Ferhat Aslan ile haberi yayınlayan Gündem Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Ziya Çiçekçi'nin yargılandığı dava duruşması ertelendi.
Bilindiği üzere CHP Tunceli Milletvekili Av. Hüseyin Aygün, avukatlık masrafını vermediği gerekçesiyle yüzde 91 iş göremez raporu olan müvekkili Ali Ağu'nun (80) tekerlekli sandalyesi, oksijen tüpü ve hasta yatağına haciz getirmişti.
Bunun üzerine bu gelişmeleri haber yapan DİHA Muhabiri Ferhat Aslan ile haberi yayınlayan Gündem Gazetesi Yazı İşleri Sorumlusu Ziya Çiçekçi'yi mahkemeye veren Hüseyin Aygün bu kişiler hakkında dava açmıştı.
Ferhat Aslan ve Ziya Çiçekçi'nin yargılandığı davanın ilk duruşması görüldü.
"Müştekiye basın yoluyla hakaret" iddiasıyla Tunceli Asliye Ceza Mahkemesi'nde açılan ve dava duruşmasında, Aslan ile avukatı Barış Yıldırım ve Çiçekçi'nin avukatı Reyhan Helin Kuloğlu ile Aygün'ün müvekkili Alişer Ölmez hazır bulundu.
Kimlik tespitinin ardından savunma yapan Aslan, haberi basın özgürlüğü çerçevesinde yaptığını söyledi.
Aslan, "Haber yapılan basın açıklamasının mahkeme evraklarına dayanmaktadır. Yoruma dayalı bir haber olmamakla birlikte mağdur ailenin sesini duyurmuşum" dedi.
Ardından söz alan Aslan'ın avukatı Barış Yıldırım, Türkiye'de muhalif olan özgür basın çalışanlarının doğru haberleri yayınladıkları için canlarına mal olan onlarca muhabirin faili meçhul cinayetlere kurban gittiğini hatırlatarak, dava ile ilgili emsal olan çok sayıda haberi mahkeme heyetine sundu. Yıldırım, "Müvekkilim güncel olan toplumsal bir sorunu kamuoyuyla paylaşmıştır" diyerek Aslan'ın beraatını istedi.
Av. Reyhan Helin Kuloğlu ise, CHP'li Hüseyin Aygün'ün avukatlık ilkelerine uymadığı gerekçesiyle hakkında başlatılan soruşturma dosyalarının Dersim Barosu'ndan alınarak dava dosyasına ilave edilmesi talebinde bulundu.
Mahkeme heyeti Av. Kuloğlu'nun talebini kabul ederken, Kuloğlu, basın özgürlüğünün kısıtlandığını, cezaevinde bulunan gazetecilerin dünya kamuoyunda Türkiye için kötü bir imaja neden olduğunu belirterek müvekkilinin beraatını istedi.
Aygün'ün avukatı Alişer Ölmez de haber ile ilgili müvekkilinin de görüşüne başvurulması gerektiğini söyledi.
Mahkeme heyeti eksik evrakların tamamlanması için duruşmayı 3 Şubat tarihine erteledi.
Hatırlanacağı üzere Gazetenin Manşeti; "CHP'li Milletvekili Adayı Aygün'ün Gaddarlığı dudak uçurttu" başlığı idi.
Gazeteci Ferhat Aslan'a 'Hüseyin Aygün'ün anlı şanlı şerefine leke getirdiği' iddiası ile ceza isteniyor..
|
Alevi Kürtler’de Aşıklık ve Ozanlık geleneği
Avesta’nın “Gatalar”ı, esas olarak manzum lirik parçalardan oluşmaktadır. Sonraki süreçte de, doğal-felsefi din ve inançlarda şiir ve müzik son derece önemli bir yer tutmuştur. Kürt toplumunun başka kesimlerinde örgütlü Êzîdîlik, Ahlê Haqlık ve Kakailik gibi inançlar, dini Kürt şiiri ve müziği açısından daha şanslı durumdadır ve Kürt literatüründeki yerini almıştır.
Mehmet BAYRAK
Düşünceyi temellendirmeden, tüm uygarlık ve kültür ürünlerini kendisiyle başlatan, kendinden önce bu topraklarda yaşayagelen kültür birikiminin sonradan gelenlere eklemlenmesi gerçeğini görmezlikten gelen resmi kültür anlayışı bir zamanlar büyük revaç görmekteydi. Oysa, bu tür bir yaklaşımın tarihsel ve toplumsal gerçeklikle ilgisi bulunamazdı. Eğer bir coğrafyada tarihtenberi birçok uygarlık gelip-geçmişse, bu uygarlık ürünleri sonradan bu topraklara yerleşenleri de etkileyecek ve öncekiyle sonraki kültürler emişerek yeni sentezlere ulaşacaktı. Daha ilkçağlardanberi Anadolu ve Mezopotamya’da yaşayagelen bilginleri, şairleri, aşıkları, müzisyenleri ve müzik enstrümanlarını bilmeden tüm kültürel üretimleri sonradan gelen bir halkla başlatmak açıktır ki bilimsel gerçeklikle bağdaşmaz. Sözgelimi, bugün Anadolu’da ve Mezopotamya’da kullanılan çalgıların, bağlama dahil neredeyse tamamının eski Hititler ve Sümerler döneminde kullanılmakta olduğunu bilmeden, doğru bir çözümlemede bulunabilir miyiz? Değerli araştırmacı İsmet Zeki Eyuboğlu, “Anadolu Şiiri” konulu bir incelemesinde; bu tarihsel ve toplumsal gerçeklikten yola çıkarak şu haklı saptamada bulunuyordu: “Bizim şiirimiz, köklerini bugün üzerinde yaşadığımız toprağın derinliklerinde bulan, tarihin akışı içinde birtakım dış kaynaklardan beslenmesine karşılık, özünü Anadolu’nun eski uygarlık ürünlerinden aldığı kültür besinleriyle geliştiren bir sanat varlığıdır. Öteki sanat ve kültür ürünleri gibi, şiir de doğduğu ortamın tarih çizgisi dışında bir yaratma olarak düşünülemez./…/ Anadolu’da gelişen, değişik biçimler gösteren, Türk şiirinin bir bütünlük içinde dıştan geldiğini, Anadolu’da doğup komşu ülkelere yayılan eski çağ uygarlık ürünlerinden ayrı bir yapısı olduğunu, onlarla ilgisi olmadığını söylemek, ona kendi gerçek kaynakları dışında kaynak aramak, ölçülü bir kültür anlayışından, tarih görüşünden uzaklaşmak, yoksun kalmaktır açıkça.” (İ.Z. Eyuboğlu: Anadolu Şiiri, Cumhuriyet Sanat- Edebiyat Eki, Sayı:5, Eylül-1970)
Su, hava, ateş, toprak…
Türk şiirinin ve Anadolu’da yaratılan bütün Türk sanat ürünlerinin Asya’dan geldiğini, kaynağının yalnız Asya Türk kültür varlıkları olduğunu, İslami Anadolu’dan önce bir kaynağı olmadığını ileri sürenleri eleştiren Eyuboğlu, sözü Fuad Köprülü’ye getirerek, şu değerlendirmeyi yapıyordu: “Fuad Köprülü’nün, özellikle Anadolu’da gelişen birçok tasavvuf çığırlarını Hoca Ahmed Yesevi’ye bağlaması, onun izinden gidenlere büyük bir dayanak olmuştur. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eserinde bu görüşü ileri süren Fuad Köprülü’nün ençok yanıldığı yer, İslâmlıktan önceki Anadolu uygarlıklarının çağlar boyunca süren derin etkilerini düşünmeyişidir. Asya’da doğup geliştiği söylenen Türk şiirinin yalnız Hind, Çin, İran uygarlıklarını etkilediğini ortaya atmakla işe girişen böyle bir görüş, bir toprak üzerinde yaşayan ulusların, sonradan gelenleri hangi yolla etkileyebileceğini anlamaktan oldukça uzaktır.”(agy) “Bektaşilikten en koyu, en bağnaz bir tarikat olan Nakşibendiliğe kadar, Anadolu’da tutulmuş, yayılmış bütün tasavvuf çığırlarının temelinde eski Anadolu uluslarının inançlarını, geleneklerini, törelerini bulmak güç değildir” diyen yazar, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Yunus Emre’den tutun da günümüzün bütün tarikatçı ozanlarına kadar kullanılagelen tasavvuf deyimlerinin, en önemli kavramlarının kökeni İlkçağ Anadolu inançlarıdır. İÖ. VI. yy.da Anadolu’da bir felsefe çığırının doğduğunu, Thales’in düşüncesinde düzene ulaştığını, bütün varlıkların özünde “su”yun temel ilke olarak yeraldığını biliyoruz. Thales “bütün varlıkların temel ilkesi sudur” demişti. Onun bu görüşü “ve min el- mai külli şey’un hay- bütün varlıklar sudan hayat bulmuştur” biçimine girerek İslâmın ana düşüncelerine karıştı. Sonra gene Anadolulu Herakleitos “ateş” temel ilkedir, “bütün varlık türleri onun değişmesi sonucu ortaya çıkmıştır” demiş. Onlardan sonra gelen, Anadolu bilgelerinin izinden yürüyen, komşu ülkenin çocuğu, Sicilyalı Empedokles bu üç ana ilkeye “toprak”ı katarak, varlığın temeli “sevgi”yi birleştirip, “tiksinme- nefret”in ayırdığı “su, soluk(hava), ateş, toprak olmak üzere dörttür” görüşünü ileri sürdü. (…) İşte Anadolu tasavvufunun “anâsır-ı erbaa” diye adlandırdığı dört ilkenin kaynağı.” (agy) Bilindiği gibi, bu düşünceler ünlü tasavvuf ozanı Yunus Emre’de şöyle ifadesini bulur: Padişahlar padişahı ol gani Emrile veribidi bize canı Od u su vü toprağı yeli bile Anın ile bünyad eyledi teni.
Sözlü şiirden yazılı edebiyata
İnsanlık tarihi boyunca herhalde şiir hep vardı ve insanlar öncelikle “şiir söyleyerek” bu sanatı başlattılar ve zamanla önce resimle, yazının bulunmasından sonraysa ürünlerini “sesin işaretlenmesi” anlamına gelen yazıyla bilince çıkararak bugünlere geldiler. En eski edebiyat türünün şiir olduğu, düz anlatı yani nesir tarzının ise çok sonra ortaya çıktığı, genellikle kabul gören bir düşüncedir. Eski insan topluluklarının en yakın devamı olarak kabul edilen köylülerin; tüm düşüncelerini dörtlük gibi kısa, destan gibi uzun şiirlerle ifade ederken, düz yazılı anlatımda duraklamaları buna kanıt olarak gösterilir. Kuran’ın “Şuara/ Şairler” sûresindeki aşağılayıcı ve kötüleyici ifadelerin olmadığı dönemlerde, başta Zerdüştiliğin kutsal kitabı Avesta olmak üzere birçok kutsal kitapta ve metinde şiirsel anlatım önemli yer tutuyordu. Nitekim, Avesta’nın “Gatalar”ı, esas olarak manzum lirik parçalardan oluşmaktadır. Sonraki süreçte de, doğal-felsefi din ve inançlarda şiir ve müzik son derece önemli bir yer tutmuştur. Nitekim, salt Yaresan Aleviliği’ne mensup, 7-13. yüzyıllar arasında yaşamış 40 dolayında kadın ve erkek şairin ürünleri var bugün elimizde. Kürt toplumunun başka kesimlerinde örgütlü Êzîdîlik, Ahlê Haqlık ve Kakailik gibi inançlar, dini Kürt şiiri ve müziği açısından daha şanslı durumdadır ve Kürt literatüründeki yerini almıştır. Bu nedenle, en azından Sümerler’den bu yana yani yaklaşık 4500 yıllık süreçte; insanların “her zaman, her yerde, her tarzda ve her biçimde şiir söylediklerini ve destanlar yarattıklarını” rahatlıkla söyleyebiliyoruz. (A. Kaynardağ: Sözlü Şiirden Şiir Kitabına, Dünya, 24.4.1979) Aşıkların, ozanların ve dengbêjlerin şiir yazmaktan çok, şiir söylediklerini; daha sonraysa kendilerine ait eserleri veya anonimleşmiş halk şiirlerini bir enstrüman eşliğinde terennüm ettiklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Âşıklık ve Ozanlık’ın tarihsel kökleri
Mezopotamya ve Anadolu; tarihsel geçmişi yedibin yıla dayanan, yazının ilk kullanıldığı bir coğrafya olmasının yanı sıra, birçok köklü uygarlığın ve halkın gelip geçtiği kültür ve uygarlık beşikleridir. Tüm bu halklar, kültürler ve uygarlıklar birbirlerine karışarak, birbirlerine eklemlenerek ve birbirlerini etkileyip dönüştürerek bugünlere geldiler. Bu halkların bir bölümü, süreç içerisinde diğer halklara karışarak yeni bir kimlikle yaşamaya devam ederken, bir bölümü tümüyle yokolup gitti. Bunlara bugün, arkaik halklar ve kültürler deniyor. Ancak, özellikle güçlü uygarlıkların, dillerin ve kültürlerin, günümüze miras olarak bir kültür birikimi ve mozayiği bıraktıkları açıktır. Bir piramit örneğinde olduğu gibi, sonraki kültürler öncekilerden etkilenerek yükselmeye devam edegeldi. İşte, bu uygarlıkların varislerinden biri olarak bu mozayiğe katkı sunan en kadim ve önemli halklardan biri de Kürtler’dir. Dolayısıyla, eski Mezopotamya ve Anadolu şiirinin halkalarından birisi olması da son derece doğaldı. Bir görüşe göre, en eski edebiyat türü şiirdir. Düzyazılı anlatı türü ondan sonra doğmuştur. Tahmin edildiği gibi, insanlar çok eski zamanlardan beri şiir söyledikleri halde, bunları çok sonraları yazıya geçirebilmişlerdir. Bir başka söyleyişle eski ozanlar şiir yazmaz, söylerlerdi. Bu gelenek âşıklar açısından bugün bile geçerlidir. Eski uygarlıkların şiirleri, dünyanın gelişmiş ülkelerinde çeşitli antolojilere konu olduğu gibi; 1974’ten başlayarak Türkiye’de de kimi kitaplara konu olur. (Bkz. T. S. Halman: Eski Uygarlıkların Şiirleri, İst. 1974). Bu şiirler Mezopotamya’dan başlayarak eski Yunan, Çin, Hint, Arap yarımadası, Afrika, Orta ve Güney Amerika ve Asya üzerinden Pasifik’e kadar uzanıyor.
Kürt şiiri ve Yaresan-Aleviler
Literatürde bilinen en eski Kürt şiiri, Milattan Önce 4. yüzyıla aittir. İngiliz arkeologların 19. yüzyılda İran Kürdistanı’nın Hewraman bölgesinde buldukları bir mezar taşı üstüne işlenmiştir. Londra’da bir müzede korunduğu belirtilen şiirin yer aldığı mezar taşının, şiirin sahibi Borazboz adlı, bilinen ilk Kürt şairine ait olduğu söyenmektedir. Yaşayan pek az dilde bu kadar eski bir şiire rastlanmaktadır. Çünkü şiir, MÖ 330 yılına tarihlendirilmektedir. Borazboz’un, şiiri karısına ya da sevgilisine yazdığı anlaşılmaktadır. Bugün bile büyük ölçüde anlaşılabilen şiir Kurmanci lehçesinden “Xwazdî ez tu bi hevre bin/ Bi hevre herin xorînê” sözleriyle başlamaktadır. Şiirin Türkçe çevirisi şöyledir: Birlikte geçen günleri özlüyorum Hele sabah çıkıp gidişimizi Seninle dağlara çıkar, dolaşırdık Birlikte söylerdik türkülerimizi … İkimiz tam da tek bir gönül olmuşken Sonbahar gelip böyle, ayırdı bizi Ancak birlikte olunca küflenmez aşk Ya bağır bir ses ver, ya da uyu hadi. (Bkz. Selim Temo: Bilinen En Eski Kürt Şairi Borazboz, Esmer Dergisi, Sayı: 8/ 2005) Bundan sonra bilinen en eski Kürt şairi MS 5. yüzyılda Bağdat’ta yaşadığı bilinen Nuşirvan adlı bir şairdir. Bu da, eski Türk şairlerinden Çuçu gibi ismi bilinip, eserleri elde edilemeyen bir şairdir. Kürt şiirinde bilinen diğer örneklerse, İslâmiyetin doğuşundan sonra, ancak bu dinin etkisine girmeden önce yaratılan ürünlerdir. Bu eserlere, İslâm öncesi Kürt şiiri diyoruz. Kürtler’in eski dinlerinden Zerdüştiliğe mensup olduğu anlaşılan bir şairce 7. yüzyılda ceylan derisi üzerine Hewrami (Gorani) lehçesiyle yazılan bir şiir, dini temalı en eski şiirlerden biridir. Bu şiirde, İslâm Halife ordularının Zerdüşti topluluklara karşı yaptığı katliam anlatılmakta ve lânetlenmektedir. Şiirin Türkçesi şöyle: Kutsal yerler yakıldı, kutsal ateşler söndü Herkesten saklandı namlı büyükler Zalim Araplar girdi ta Fırat’a dek Köylerden tut da ta Şehrizur’a kadar Esir alındı bütün kızlar ve kadınlar Kendi kanında boğuldu özgür adamlar Kimsesiz kaldı Zerdüşt’ün töresi, dini Yüce Hürmüz affetmeyecek hiç birini.
Kürt edebiyatı Ehl-i Hakka dayanır
Kürt şairleri de İslâmiyetin etkisine girmeden önce kendi özgün dilleriyle yazarken; Arapça’nın din ve kültür dili olmasından sonra Arapçaya, daha sonraysa Farsçaya yönelmişlerdir. Melik Şarayê Bihar’ın, İslâmiyetten sonra Fars dilinde ilk şiir yazan Kürt şairi olduğu söylenir. Fars edebiyatının temellerini atan en büyük şairlerden biri kabul edilen, 1140- 1202 yılları arasında yaşayan Nizamî-i Gencevî’nin de Kürt kökenli olduğu biliniyor). Bu özelliği; önce Zerdüştî, daha sonraysa Mazdekçi, Hürremi ve Yarsanî şairlerde rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. Göreceli olarak coğrafik ve kültürel açıdan İslâmiyetin etkisinden uzak kalabilen Yarsancı Goran şairler de bu özelliği daha iyi izleyebiliyoruz. Özellikle Yaresan Edebiyatı üstüne önemli çalışmalar yapan Maruf Haznedar’ın dediği gibi, Yarsancı Goranlar, inançlarının Zerdüştîliğe bağlanması nedeniyle, Arapça yerine Kürtçe düşünmüş ve Kürtçe yazıp konuşmuşlardır. Yarsan dininin şiire aktarılması bu edebiyatın oluşumunda önemli bir rol oynar. Maruf Haznedar’ın, “Kürt edebiyatı Gorani lehçesi ve Ehl-i Hakka (Yarsanizm) dayanır” yolundaki tespiti, bu açıdan önemlidir. Kürt şiiri üstüne önemli bir antoloji çalışması hazırlayan genç ve yetenekli araştırmacı Selim Temo’nun, şiir örneklerinden yola çıkarak yaptığı şu belirleme de konumuz açısından son derece önemlidir: “Yarsancıların aynı zamanda şair de olan pîr ve uluları, Kürtçe düşünüyor ve Kürtçe yazıyorlardı. Dinlerinin inanç ve esaslarını halk şarkısı formunda şiirlerle anlatıyorlardı. 8. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar varlığını sürdüren bu şiirleri, aynı zamanda kayıt altına da alındıkları için Kürt yazılı edebiyatının en önemli kaynakları saymak mümkündür.” (Selim Temo: Kürt Şiiri Antolojisi, 2 Cilt, Agora yay. İst. 2007) Tıpkı daha sonra Êzîdîler’in kutsal kitaplarında olduğu gibi, bu eserlerin gizlilik dereceli bir yazıyla ve özel şifrelerle yazılması, belki de İslâm tasallutundan kurtulmalarını ve bugüne ulaşmalarını sağlamıştır. Adıyla anıldıkları şairlerin ya da dönemin diğer şairlerinin şiirlerini kapsayan bu eserlerin bazıları şunlardır: Serencam, Dewrey Balûl, Defterî Pîrdîwerî, Defterî Dîwanî Gewre, Dîwanî Sawa, Defterî Ramyaw, Defterî Zulal Zulal, Defterî Gewayî Xulaman, Defterî Şindirwe, Defterî Abidinî Caf, Kelamî Almas Xan, Kelamî Derşêş Kulî Kirindî, Dewrey Qirmîzî, Kelamî Zulfikar, Dîwanî Şa Teymûr Banî Yaranî, Dîwanî Kasîd, Dîwanî Şah Amîr, Kelamî Newroz.(Bkz. Age). Bunlardan Serencam, Defterî Pirdiwerî, Defterî Diwanî Gewre ve Balûlî Dana’nın şiir ve hikmetli sözlerini kapsayan Dewrey Balûl adlı eseriyle, sonradan oluşturulan Zebûrê Haqiqat adlı kutsal kitap, Yarsanizm dininin temel kaynaklarını oluşturuyor.
Kadın ve erkek Yaresan aşıklar
Bugün Kürt şiirinde, Balulî Dana’yı izleyerek sonraki yüzyıllara sarkan onlarca erkek ve kadın Yaresan şairi ve âşığı biliniyor. Bu erkek şair ve âşıklar; Kürtçe’nin yanı sıra Farsça, Türkçe, Rusça ve Romen dillerine de yansıyan ve dinsel bir mansıp olan “Babe/ Baba” unvanıyla anılmaktadırlar. Bilindiği gibi “Bab”, Alevilikte de “Kapı” anlamında bir kutsallık ifade etmekte ve Kalenderilik, Haydarilik, Bektaşilikte bir dini unvan olmaktadır. Anadolu’daki ilk Alevi önderlerinin Baba İlyas, Baba İshak gibi şahsiyetler olduğu ve bunların önayak olduğu 13. yüzyıl isyanının da Babaî Hareketi olarak adlandırıldığı unutulmamalıdır. Önce, hemen tamamı (Babe/Baba) unvanlı olup, elimizde eserleri bulunan erkek şair ve âşıklarla, yaşadıkları dönemlere göz atalım: Babe Raxê Hemzanî (8/9. yüzyıl) Babe Hatemê Loristanî (8/9. yüzyıl) Babe Lorey Loristanî (8/9. yüzyıl) Babe Nicumê Loristanî (8/9. yüzyıl) Babe Recebê Loristanî (8/9. yüzyıl) Baba Serhengî Dewdanî (935- 1007) Baba Tahirê Uryan (938 ? – 1010/ 1020 ?) Evdılsemedê Babek (972- 1019) Babe Gerçekê Hewramî (10. yüzyıl) Babe Sırıncê Kelatî (10. yüzyıl) Pîr Şalyar (1006- 1098) Elî Herirî (1010- 1078) Şa Xweşinê Loristanî (1016- 1077) Şêx Adî (1073- 1162) Babe Nawsî Caf (1084- 1161) Abidinî Caf (1320- 1394) Baba Yadigâr (1359- 1480) Qırmızî- Şaweys Qûlî (1407- 1514) Alî Qelender (1434- 1484) Seyid Ekabîrî Xamoşî (1440- 1493) Babe Celilî Dewdanî (1578- 1560) Burada anılanlar, Yaresan- Aleviliği doğrultusunda Kürtçe şiirsel üretim yapıp, bir bölümü de saz eşliğinde bunları icra eden şair ve âşıklardır. Kürt kökenli olup, Osmanlıca, Farsça ve Arapça gibi üç dilde önemli divanları bulunan Alevi edebiyatının en büyük temsilcilerinden büyük divan şairi Fuzulî gibi önemli temsilciler burada anılmamaktadır. Aynı dönemde yaşamış ve büyük bölümü eserlerini sazla terennüm eden kadın şair ve âşıkları ise şöyle sıralayabiliriz: Celale Xanıma Lorıstanî (985- 11. yüzyıl) Daye Tewrêza Hewramî (10/11 yüzyıl) Rıhan Xanıma Lorıstanî (11. yüzyıl) Lıza Xanım (11. yüzyıl) Xatû Mey Zerd (11. yüzyıl) Daye Xezana Serketî (11. yüzyıl) Fatıme Loreya Goranî (11. yüzyıl) Yay Hebîbeya Şarezurî (1282- 1348) Nazdar Xatûna Şirazî (13. yüzyıl- 1363) Xatûn Dayrakî Razbar (13. yüzyıl- 1345) Nergiz Xanıma Şarezûrî (1301- 14. yüzyıl) Xatun Zerbanûya Derzyanî (14. yy 1440) Semen Xanıma Devdanî (16. yüzyıl)
Tüm burada anılan şair ve âşıkları tek tek irdelemenin yeri burası değil. Ancak şu kadarını belirtmeliyim ki; 10/11. yüzyıllarda yaşamış olan Baba Tahir Uryan, ünlü İranlı şair Ömer Hayyam ile Türk şairleri Yunus Emre ile Mevlana’nın düşünce babası ve şiirsel öncüsü konumundadır. Zaten, kendisi “Kürtler’in Ömer Hayyam’ı” olarak da nitelendirilmektedir. Onlara önderlik yapmasına ve adına Balkanlar’da bile dergâhlar bulunmasına rağmen, bu büyük filozof- şair, Türkçe tasavvuf literatüründe adeta görmezden gelinmiştir. Yaresan/ Alevi edebiyatında yer alan üstteki kadın şairler de, bu inancın ve kültürün kutsal kişilikleri arasındadır. Bunlardan 13/14. yüzyıllarda yaşamış olan Xatun Dayrakî Razbar’ın, Ehl-i Hak dininde Hakk’ın tecellilerinden biri kabul edilen ve bazı yönleriyle Hacı Bektaş-ı Veli ile benzeştirilen Sultan İshak’ın (Sultan Sohak) anası olduğu söylenir. Bilindiği gibi, günümüzde Razbar adıyla bir Ehl-i Hak müzik topluluğu bulunmaktadır.
Newededersim
|
|
Veröffentlicht von maya_ am Samstag, 21. Januar 2012 (47 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | | Punkte: 0)
|
|
2225 Artikel (279 Seiten, 8 Artikel pro Seite) |
|
|  |
Sprache für das Interface auswählen
|
| All members: |
7 549 |
| Register today: |
0 |
| Register yesterday: |
0 |
| Members online: |
0 |
| Guests online: |
18 |
Don't have an account yet? You can create one. As registered user you have some advantages like theme manager, comments configuration and post comments with your name.
|
|
|
Pertekliyiz Biz Sitesinizi dilediginiz dilde tercüme etmek için asagidaki Dil seçenegini kullanabilirsiniz.
|
|
magara adamlari bizden cok daha fazla lif tuketiyormus.
pertekliyiz.biz
|
|