| RADYO PERTAQ FACEBOOK GRUBU |
|
|
 |
 |
2502 Artikel (313 Seiten, 8 Artikel pro Seite) |
|
|
Kime gelin gittiğini bile sormadı
|
|
Ankara - Bitlis'in Adilcevaz ilçesinde yaşıyordu Melahat. Artık evlenmek için yaşı geçiyordu babasına göre. Çelimsiz ve güçsüzdü. İsteyeni çıkmadı...
Ferhat Teke'nin yaşı ise artık 40'ına dayanıyordu. İnşaatlarda günlük işçilik, sokaklarda seyyar satıcılık yaparak, aldığı parayı Ankara'nın gecekondu semtlerinde tuttuğu iki göz evine ödüyordu. Anası ile beraber yaşıyordu. Takma adı Topal Ferhat'tı. Sağ ayağı solundan daha kısa olduğundan, bazen inşaat işlerine almıyorlardı.
MELAHAT İLE FERHAT’IN KESİŞMESİ
Ferhat Topal, inşaatta çalışırken yanına gelen arkadaşına yalnızlığından dert yandı. Evlenmek istiyordu artık ama hiçbir kadına yaklaşamıyordu. Arkadaşı, Ferhat'ı evlendirmeye karar verdi.
Hemen memleketini aradı. Bitlis'i. Amca kızı Melahat'a bir kısmet çıkmıştı. Telefonda babası hemen "olur" deyiverdi. Melahat'ın hayatı Ferhat'la böyle kesişti.
Arkadaşı Ferhat'a iki gün sonra "O iş tamam" dedi. Ferhat, saçının ve gözünün rengini sordu. Sonra, koşaradım anasına haber verdi. Yaşlı annesi de sevindi. Artık iyice yaşlandığından Ferhat'a bakacak birini arıyordu.
KİME GELİN GİTTİĞİNİ BİLE SORMADI
Melahat'a evleneceğini söylediklerinde, o hiç bir şey hissetmedi. Düğünü dahi yapılmadı. Ne anne babası ne de kendi gördü Ferhatı... Ferhat olanlara şaşakalmıştı. Arkadaşı onun bu şaşkınlığından faydalandı. Önce 10 bin YTL istedi amca kızı için, sonra sıkı bir pazarlık başlayıverdi. 9, 8, 7 bin YTL'ye anlaştılar. Amca kızı gitti Melahat'i almaya Bitlis'ten Ankara'ya geçen 20 saatlik yolda bile Melahat soramadı kime gelin gittiğini.
Sabah Ankara'ya indiklerinde, bir minübüse bindiler. 2007 yılının nisan ayıydı. Amca oğlu Melahat'i önce akrabalarının yanına getirdi. Ferhat da nikah işlemlerini tamamlamıştı. Gün bekliyordu. Ertesi sabah Ferhat, Melahat'i aldı. Belediyeye gidip nikah kıyacaklardı. Melahat karşısında yaşlı ve topal adamı görünce, susakaldı. Önce kalkıp Ferhat'ın elini öptü.
DERDİNİ ANLATAMIYORDU
Evde bir süre kaldıktan sonra belediyenin yolunu tuttular. Konuşamıyordu Melahat, Türkçe bilmiyordu. Ferhat da bildiği kadar Kürtçeyle anlaşmaya çalışıyorlardı. Evet, hayır, olur gibi 10-15 kelimeyi geçmeyecek konuşmalar oluyordu aralarında. Melahat kaynanasıyla da konuşamıyordu, mahalledekilerle de. Bazen Kürt kadınları görüyordu konuşmaya çalışıyordu.
Daha o gecekondunun dışından çıkamamıştı, gittikçe zayıflıyordu, çelimsizliği artıyordu. Yüzü sapsarıydı, gözlerinin feri gitmişti, sıklıkla yataktan çıkamıyordu. Evi temizleyip sabahları, bir de yemek yapmaya kalkıyordu. Kaynanasının bakışlarını üzerinde hissettikçe, kalkıyordu yataktan.
MELAHAT İLK KEZ DOKTORA GİDİYORDU
Ferhat akşamları işten geldiğinde tek göz odada yer yatağında koynuna giriyordu Melahat'in. Sonra Ferhat da zayıflamaya başladı git gide. Suratına bir sarılık geldi. Gözlerinin feri gidiyordu onun da. Melahat'in durumu ondan kötüydü ama umursamıyordu. Bir sabah mahallenin muhtarına uğrayıp yeşil kart aldı. Onunla sağlık ocağının yolunu tuttu. Sağlık ocağı Ferhat'ın eline bir kaç evrak sıkıştırıp hastaneye sevketti.
Tetkikler, tahliller derken 2 gün gidip geldi Ferhat hastaneye. Evdeyken Melahat baktı ona. Ferhat üçüncü günü hastaneye sonuçları almaya gittiğinde Hepatit olduğunu söylediler. Melahat de hastanenin yolunu tuttu. O da Hepatitti. Melahat hastalığından yeni haberdar oluyordu. İlk kez doktor görmüştü. Doktorlar Ferhat'ın da hastalığı cinsel yoldan Melahat'tan kaptığını söyledi.
GÜNLERCE TEK BİR ODAYA KAPATTILAR
Ferhat, Melahat'i o gün öğlen Ankara sokaklarını çınlatan çığlıklarına aldırmadan döve döve götürdü. Anasına olanları anlattı. Bu sefer ikisi birden dövdü Melahat'i. Onu tek bir odaya kapattılar. Kaynana hastalığı bulaşmasın diye odadaki tek kilimi de çekti kaldırdı. Soğuk bir betonun üzerine terkedip Melahat'i, kendilerini nasıl tedavi ettireceklerini düşünedurdular.
Melahat de soğuk betonun üzerindeyken anladı neden hep böyle çelimsiz kaldığını. Melahat da öleceğini düşündü yakın zamanda. Bir de artık ona kimin bakacağını... Melahat, günlerce tek bir odada yaşadı. Bazen dayak da yedi ara ara. Sırtı mosmor olmuştu, gözleri ağlamaktan şişmişti.
KONUŞAMADI, ÇOK KONUŞMAK İSTEMEDİ
Suçunun ne olduğunu düşünüyordu. Bir gün evde kimse yokken, tahtadan bozma kapıyı kırıp dışarı attı kendini. Saatlerce yürüyüp, akrabalarının evinde aldı soluğu... Ferhat geçen günlerde hiç aramadı Melahat'i. Kaldığı akraba evine Melahat'e evrakları geldi. İlk defa "mektup" aldı Melahat... Boşanma tebligatıydı eline gelen.
Ankara Adliyesi'ne geldi. Sırasını bekledi. Konuşamadı çok, konuşmak da istemedi. Anasından, evinden kilometrelerce uzak bir yerde, aynı ülkede dili farklı bir şehirdeydi. Tanıklar da konuştu. Melahat'in başka bir amca oğlu ifade verdi...
SATILDIĞINI ÖĞRENDİ
"Yaşı geçmişti. İstediler. Amcaoğlu verdi. Biraz da para aldı bildiğim. 7 milyar filan..." Melahat orada öğrendi satıldığını ama yine birşey diyemedi. "Evlendiler. Ama kaynanasıyla kocası çok dövmüşler. Tek bir odaya kapamışlar" diye olanları anlattı.
Komşusu da ifade verdi. "Çok dövüyorlardı. Bir kaç kez kızın sesini duydum. Hastaymış galiba, hastalık bulaştırmış diye konuşuyorlardı" dedi.
Hakim Melahat Teke ile Ferhat Teke'nin boşanmalarına karar verdi. "Melahat Teke'nin ise nafaka talebinin reddine..."
AMCA OĞULLARI GELİP GÖTÜRDÜ
Nafakanın reddedilmesinin nedeni eşlerin ikisinin de eşit kusurlu olması. Melahat Teke, hastalığını Ferhat'a bulaştırmak ve söylememekle en az kendisini döven eşi kadar kusurluydu.
Mahkeme, Melahat'in hastalığını bilip bilmediğini araştırmaya gerek görmedi. Ellerine birer mahkeme kararı sıkıştırılıp, gönderildiler Adliye'den... Ferhat tek kadınına nefretle bakakaldı Adliye çıkışında.
Ankaranın ünlü fıskıyeli havuzunun önünde yolları ayrıldı. Ferhat topallayarak, inşaattaki işine gitti. Melahat'i de amca oğulları götürdü.
* 06.12.2007 /ANF arşivinden...
|
|
Anneniz Türkçe yazmayı öğrenmeseydi Kürtleri anlayamazdınız *
|
|

Özcan Özen
|
Anneniz Türkçe yazmayı öğrenebilecek koşullara sahip olmasaydı, Türk olmanıza rağmen, anadiliniz Türkçe olmayabilirdi (belki de “olmazdı”). İşte o zaman Kürtlerin konuştuğunu anlayamazdınız. Çünkü bugün Türkiye’deki Kürtler, anneleri Kürtçe yazmayı öğrenebilecek koşullara sahip olmadığı için Türkçe öğrenmek zorundadırlar ve Türklerle Türkçe konuşmaktadırlar. Bu yüzden biz Türkler, Kürtlerin bizimle konuşmalarını anlayabiliyoruz.
Fakat tam da bu yüzden biz de Kürtleri anlayabiliriz. Çünkü Türkler için Türkçe konuşabilmek, anadillerinde eğitim alabilmek çok önemlidir. Örneğin Kosova’daki Türkleri ele alalım:
Kosova’da Türkçe
1999’daki Kosova Savaşı’na kadar Kosova’daki Türkler, (eski) Yugoslavya devletinin sağladığı imkân sayesinde, günde dört saat Türkçe (1999’daki Kosova Savaşı sırasında haber geçen Kosovalı spiker Burbuçe Ruşiti’nin konuştuğu gibi bir Türkiye Türkçesiyle) televizyon izleyebilirdi. Bağımsızlığını kazanmış Kosova Cumhuriyeti’nin çatısı altında bugün de izleyebiliyor ama süre değişken olabiliyor.
“Sosyalist” Yugoslavya döneminde Sırbistan Cumhuriyetine bağlı Kosova Özerk Bölgesi’nde Kosovalı Türk televizyoncular Türkiye’ye gelip, Kosova’da yayınlanmak üzere, TRT’den program bantları alabiliyor ya da ortak programlar üretebiliyordu, bu durum bugün misliyle geçerlidir.
Kosovalı Türk Folklor ve Halk Dansları Toplulukları geçmişte olduğu gibi günümüzde de pek çok uluslararası etkinliğe katılmaktadır.
Kosova, Priştine Üniversitesi’nde Şarkiyat Bölümü mevcuttu ve burada Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü açılması için mücadele veren akademisyenler Türkçe üzerine özellikle yerel ağızların yaşatılması alanında çok önemli çalışmalar gerçekleştirdiler. Şarkiyat Bölümü’nün üyelerinden ve Türkçe edebi eserler de yazmış olan Süreyya Yusuf, Yaşar Kemal’den Aziz Nesin’e Türk edebiyatının önemli isimleriyle sürekli temas halindeydi ve samimi dostluklara sahipti. Bugün Priştine Üniversitesi, Filoloji Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ve Prizren Eğitim Fakültesi’nde Türkçe Sınıf Öğretmenliği Bölümü mevcuttur.
1969 yılından sonra Priştine’de “Tan” adı altında Türkçe gazete ve dergi çıkmış, aynı adlı bir yayınevi faaliyet yürütmüştür.
Kısacası 1951 yılından beridir Kosova’daki Türkler, ana okulundan üniversiteye kadaranadillerinde eğitim (anadili eğitimi değil) hakkına ve olanağına sahiptir. (Bir Cumhuriyete değil de Özerk Bölgeye sahip olan Arnavutlar üniversite eğitimini de Arnavutça alabiliyorlardı -tabii 1981’e kadar. Daha fazla bilgi için “Kosova’nın Kendi Kaderi: ‘Komünistler’ Çatlasın” başlıklı yazı.)
Kosova’daki Türklerin nüfusu ne kadardır?
Bu saydıklarımız halen de Kosovalı Türklerin kullandığı haklardır ve bağımsız Kosova Cumhuriyeti altında bir mahrumiyetleri söz konusu değildir aksine hakları daha da artmıştır. Günümüze ait şu örnekler de verilebilir:
• 01-15 Nisan 2011 tarihleri arasında Kosova‘da yapılan nüfus sayımında kullanılan belgeler Arnavutça, Sırpça ve Türkçe olarak düzenlenmişti.
• Yol tabelalarında Arnavutça, Sırpça ve Türkçe kullanılmaktadır.
• Türk nüfusunun yüzde 5’in üzerinde olduğu idari birimlerde Türkçe resmi dildir, yüzde 3 olduğu yerlerdeyse resmiyete sahiptir.
Kosova’nın nüfusu aşağı yukarı 2 milyondur. Peki kendi etnik kimlikleri ve dilleri hakkında bu kadar hak ve hukuka sahip Kosovalı Türklerin nüfusunu tahmin edebilir misiniz?
Yugoslavya dönemi sayımlarına (en son 1991) göre bu sayı 10 bin civarındadır. Tabii buna Kosovalı Türkler itiraz etmektedir. Hükümette bir bakanlık ve iki bakan yardımcılığına sahip Kosova Demokratik Türk Partisi’nin son seçimlerde aldığı oy sayısı da 10 bin civarındadır, bu sayıyı aileleri de yansıtacak şekilde 4 ile çarparsak 40 bin kişilik bir nüfus beklentisi biraz abartılı olacaktır ama biz yine de abartalım ve 50 bin kişi kabul edelim (sayımdan beklenti 20-25 bin civarı), yani nüfusun aşağı yukarı yüzde 2,5’i (şehirli Arnavutların bir kısmı Türkçe bilmektedir, dolayısıyla nüfusun yüzde 5’inin, yani 100 bin kişinin Türkçe konuşabildiğini söylemek abartılı olmayacaktır).
Öncelikle Türkçe’nin resmi dil olması için ülkedeki toplam nüfusun yüzde 5’inin Türk olması değil, yerelde, herhangi bir idari birimde yüzde 5 olması Türkçenin resmi dil olmasını, yüzde 3 olması da resmiyete sahip olmasını getirmektedir. Yani mesele Türklerin Kosova içinde yüzde 5 nüfusu ifade eden 100 bin kişi olmaları değildir; 1000 kişinin yaşadığı ilçede 50 kişi olmaları o ilçede resmi yazışmaların, yani mahkemelerin, kaymakamlığın, belediyenin, vergi dairesinin, nüfus idaresinin ve diğer kamu kurumlarının Türkçe dilekçe kabul etmesi, buna Türkçe olarak cevap vermesi, ilân ve duyuruların Arnavutça ve Sırpça’ya ek olarak Türkçe yapılması, yol levhalarının ve kamu kurumlarının tabelalarının Türkçe de yazılması v.b. demektir. Kısacası bir Türk’ün devlet kurumlarında işini görmesi, gündelik hayatı olağan yaşaması için Arnavutça ya da anadili olan Türkçe’den başka bir dil bilmesine ihtiyacı olmaması demektir.
Peki, aşağı yukarı 10 bin hanenin verdiği vergiyle yukarıda özetlenen Türkçe ile ilgili faaliyetleri finanse etmek mümkün müdür? Neyse ki Arnavutlar da böyle bir hesap peşinde değillerdir, “Kosovalı Türk” olarak yazdığımız nüfusu Kosovalı olarak görmektedir tıpkı kendileri gibi. Bu da onların kimliklerine saygı gösterilmemesini, tanınmamasını gerektirmemektedir. Kosova bayrağındaki yıldızlardan biri de Türkleri simgelemektedir
Türkiye’de Kürtçe
Türkiye’de Kürtçe anadil olarak kabul edilmemektedir, resmi dil değildir, devlet Kürtçe dilinde eğitim vermemektedir. Mahkemelerde ve Meclis’te “bilinmeyen bir dil” olarak geçmektedir. Fakat bir “şehit annesini” programına çıkaran televizyoncu Cüneyt Özdemir röportajını ancak bir tercüman aracılığıyla (genelde ölen askerin babası ya da ağabeyi) yaptığında, annenin konuştuğu dilin Kürtçe olduğunu ölen askerin “Kürt kökenli” olarak duyurulmasından çıkarabiliyoruz. “Kürtçe” bir dil devlet tarafından bilinmemektedir fakat devlet dışında herkes bilmektedir. Bu anlamıyla Türkiye’de Kürtçe’nin konumu ve durumunun örneğin Kosova’daki Türkçe’ye kıyasla “bilinmemezlikten gelindiğini” ve bu yolla ancak sansür edildiğini tespit edebiliriz.
Türkiye’deki Kürt nüfus ne kadardır?
“Kürtler en az 5-6 çocuk yapmaktadır.”
“Kentlerde çoğalmışlardır.”
“Büyük kentleri bile ele geçirmişlerdir.”
İşitmeye alışageldiğimiz bu türden yargılara kıymet verecek olursak nüfusun yarısından fazlası herhalde. Yine de istatistiklere bakmak en doğrusu. Fakat biz şimdilik istatistikleri bir kenara bırakalım ve Türkiye’deki Kürtlerin oranını Kosova’daki Türklerin oranı olan yüzde 2,5 olarak kabul edelim —herhalde daha az olduğunu düşünen yoktur. Yüzde 2,5 bile 75 milyonluk Türkiye’de yaklaşık 2 milyon kişidir, yani bir Kosova nüfusu kadar (BDP’ye geçen bağımsız adaylar 12 Haziran 2011 seçiminde 2,2 milyon oy aldı). Bu sayı resmi dil için ikna edici değil mi? 1,5 milyar nüfuslu Çin’de Uygur Türklerinin nüfusu 40-50 milyon civarındadır. Peki, bu sayı ikna edici mi? Dikkat! Uygurların Çin nüfusundaki oranı da yaklaşık yüzde 2,5-3. İster oran olarak ister salt sayı olarak ele alınsın Kürtçe’nin resmi dil olması için Türkçe başlı başına yeterli bir örnektir. Dünyanın herhangi bir yerinde Türkçe’nin resmi dil olması için öne sürülen gerekçelerin hepsi Kürtçe’nin Türkiye’de resmi dil olması için pekâlâ ileri sürülebilir.
Benim anadilim ama yazmadan, yazamadan
Bugün Kosova’dan (Yugoslavya döneminde özellikle 1956’da) göç edip gelmiş yüz binlerce insan Türkiye vatandaşıdır. Bu insanlar çocukken, evlerine yürüme mesafesindeki ilkokullarda Türkçe okuma yazma öğrenmiş; tarih, kültür, fen bilimleri, matematik eğitimlerini Türkçe yapmışlardır. Bu insanlar anadillerinde eğitim almanın zevkini, huzurunu, tadını şüphesiz en iyi bilenlerdendir. O yüzden nüfusun yüzde 2,5’nin Türk olduğu Kosova’da, anneleri babaları Türkçe yazmayı öğrendikleri için bugün anadili Türkçe olanlar Kürtleri en iyi anlayacaklar arasındadır.
Ebeveynleriniz Türkçe eğitim almasaydı, siz de Kürtleri anlayamazdınız. Çünkü Türkiye’de Kürtler de bugün Türkçe eğitim görmektedir. Çünkü Kürtlerin anneleri Kürtçe yazmayı öğrenememişlerdir. Çünkü Kürtler anadillerinde yazmak, okumak, eğitim görmek istediklerini Türklere anlatabilmek için, buna hakları olduğunu ifade edebilmek için, Türkleri ikna edebilmek için Türklerin anlayacağı dilde konuşmakta ve yazmaktadırlar. Tıpkı bir Kosovalı Türkün Arnavut ve Sırpları ikna edebilmek için Arnavutça ve Sırpça yazması gibi. Tıpkı Elif Şafak’ın daha çok satması için kitaplarını İngilizce yazması gibi. Tıpkı Türkçeden başka bir dilde eğitimin kabul edilemeyeceğini savunan bir akademisyenin daha çok okunsun diye makalelerini İngilizce yazması gibi.
Kürtler anadillerinde eğitim görseler dahi (birlikte yaşamayı istedikleri sürece) yine Türkçe öğrenip Türkçe yazacaklardır. Çünkü Türkçe hâlihazırda daha yaygındır ve daha çok büyük bir nüfus tarafından kullanılmaktadır. Ayrıca Türkçe ekonominin dilidir. Örneğin İstanbul’daki semt pazarlarında esnafın büyük bir kısmı Kürt olmasına ve aralarında Kürtçe konuşmasına rağmen Türkçe bağırarak müşteri çekmeye çalışırlar. Google arama motoru tüm dünya dillerini bilmektedir ve bağlananın bulunduğu ülkenin dilinde, Türkiye’de Türkçe, hizmet verir. Yani anadillerinde eğitim olanağı verildiğinde Kürtlerin Türkçe öğrenmeyeceğini varsaymak hiç de gerçekçi değildir. (Kaldı ki böyle olsa dahi bu bir suç ya da günah değildir ve dünyanın da sonu gelmeyecektir.)
Çok dilliliğe hayır! Öyleyse tek dil mi?
Kürtçenin eğitim dili ve resmi dillerden biri olması Türkçenin yaygınlığı, kullanılışlığı hatta egemenliğinde bir değişime yol açmayacaktır. Sadece Kürtçe yaygınlaşacaktır, fakat bu herhangi bir dilin aleyhine bir şey değildir. Türkiye’de Türkçe’yi zayıflatmayacaktır, aksine Kürtçe eğitim görenler ek olarak Türkçe öğrenecektir. Irak’ta Arapça, Kürdistan Bölgesel Yönetimi sınırları içinde Kürtçe yaygındır. Fakat Kürtler Arapça’da öğrenmekten geri durmamaktadırlar. Erbil’de Türkiye sermayesinin açtığı üniversite öncesi öğretim kurumlarında ve Işık Üniversitesi’nde (“Ishik” olarak yazılmaktadır ki bu “Bosch” markasının Türkiye’de “Boş” olarak yazılması gibi bir şeydir) kaçınılmaz olarak Kürtçe eğitim de verilmektedir.
Peki, o halde neden Türkiye’de Türkçeye ayrıcalık tanınmaktadır ve Türkçe dışında bir başka dilin resmi dil olması engellenmektedir? Oysa örneğin İngilizce gayr-ı resmi olarak ikinci bir eğitim dilidir ve hatta rahatlıkla söylenebilir ki resmen olmasa bile fiilen “resmi” dildir: Lise seviyesinde İngilizce eğitim veren okullar özellikle büyük şehirlerde oldukça yaygındır ve bugün Kürtçe denildiğinde tüyleri diken diken olan insanlar çocuklarını İngilizce eğitim veren okullara kayıt ettirmekte ve bunlara yılda on binlerce lira ödemektedirler. Bu okullarda matematik, fen dersleri kısacası Türkçe/Edebiyat dersi dışındaki dersler İngilizce’dir (ya da başka bir yabancı dil). Pek çok üniversite ise İngilizce eğitim vermektedir, Türkçe değil. Herhangi bir büyük şirketi örneğin bir bankayı aradığınızda telesekreterin size ilk söylediği İngilizce devam etmek için basmanız gereken tuşun hangisi olduğudur. Pek çok şirkette çalışanlar gündelik hayatta Türkçe cümle yapısını yüklem ve özne dışında neredeyse tamamen İngilizce sözcüklerle doldurmaktadır: “Manager aksiyon aldı ve HR departmanını outsource etti.” Bisküvi paketlerinin bile üzerinde en az üç dil mevcut (en son Devlet Bahçeli’nin katkılarıyla “püskevit” eklendi). Markaların, dükkân, mağaza, market isimlerinin önemli bir oranda İngilizce olduğunu her gün deneyimleyebilirsiniz. Türkiye’de Türklerin hukuk dilinin bunca dil devrimi, dil ayrıcalığı, dil fırsatına rağmen hâlâ Arapça egemenliğinde olduğu da ayrı bir vakıa: “Ahzu kabz yetkiniz yoksa tahsilat yapamayacağınız gibi mortgage kredisi de alamazsınız.”
Türkçenin durumuna bakıldığında Kürtçenin eğitim ve öğretim dili ve resmi dil olması halinde ilk karşılaşacağı sorunun “Kürtçenin Türkçe kelimelerden arındırılması” olacağını söyleyebiliriz.
Hiçbir dile ayrıcalık yok!
TRT 6 yayına başladığı gün AKP’nin Kürt milletvekilleri tam kadro açılıştaydılar. AKP Van Milletvekili Gülşen Orhan Kürtçe türkü söylediğinde Kürt milletvekillerinin anadillerini özgürce, sakınmadan kullanmalarının; utanıp sıkılmadan kendi dillerinde türkü dinlemelerin verdiği hoşnutluk yüzlerine, hal ve hareketlerine yansıyordu. Orada iktidar partisinin milletvekili olmaktan çıkmış, kendi dillerini özgürce kullanan sıradan insanlara dönüşmüşlerdi. Kürtçe için oradaydılar. Devletin, egemenlerin, Türk milliyetçiliğinin amacı ne olursa olsun; bu girişim asimilasyonun yumuşak yüzü de olsa, Kürt milletvekillerinin yer aldığı o sahne, bir anlık da olsa, salt Kürt kimliğini yaşamanın, dışa vurmanın kaçınılmaz sonucuydu. “Özgürlüğün resmi”ydi niyet bu olmasa da.
Evet, bu sınırlı bir özgürlüktü ama Kürtler çok uzun bir süredir Kürtçe televizyon kanallarını izleyebiliyorlardı. Önce uydu antenler, sonra internet bu olanağı onlara sunmuştu. Türkiye devleti açısından hemen yanı başında, Irak’ta, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kurulmasıyla birlikte artık ROJ TV’nin yasaklanması için Avrupa’da ülke ülke dolaşmanın, hükümetleri ikna etmeye kalkışmanın anlamı kalmamıştı. Çünkü sınırın bir metre ötesinde Kürtçe yayın yapma özgürlüğü vardı, anten dikme özgürlüğü vardı.
Dolayısıyla Türkiye Kürtçe yayınları engelleme konusunda çoktan kaybettiği bir mücadeleyi, TRT 6’nın kuruluşuyla Kürtçe yayınlar içinde bir rekabete dönüştürerek dengelemeye çalıştı. İnkârdan rekabete geçiş tabii ki asimilasyon hedefinden, niyetinden, politikasından vazgeçmek anlamına gelmiyordu, aksine buna daha çok önem verilecek ve Kürtçe televizyon yayını da bu amaca hizmet edecek bir araç olarak görülecekti. Fakat bu niyete rağmen Kürtçe yayın yapan bir devlet televizyonun kurulması, her şeyden önce ve her amacın dışında Türkçe yayın tekelinin ortadan kalkması demekti. Artık Türkçe “tek imtiyaz sahibi” değildi. Halen pek çok fırsata, kayırmaya, ayrıcalığa sahip olabilir ama bu haliyle “tek” olma ayrıcalığını yitirmişti.
Tek bir dile, Türkçe’ye ayrıcalık tanınmadığında da dünya dönmeye devam etti, kıyamet kopmadı ve Türkçe unutulup gitmedi. Benzer olarak, televizyon yayınlarında olduğu gibi ilköğretimde de Türkçeye ayrıcalık tanınmaması pekâlâ mümkündür. Hangi dillerde eğitim yapılacağı aynen Kosova’daki gibi belirlenebilir. Böylelikle ne Türkçeye ne de Kürtçeye ne de bir başka dile ayrıcalık tanınmamış olur, eğitim dili yerelde demokratik yöntemle belirlenebilir. Aynı uygulama resmi dil için de bire bir geçerli kılınabilir, kılınmalıdır. “Eyvah!” diyecektir kimileri, “o zaman Meclis’te herkes istediği dili konuşur.” Ne büyük fenalık!
Unutulmamalıdır ki 20 yıl önce, çatısı altında, Leyla Zana’nın tek bir cümle Kürtçe konuşmasına izin vermeyen Meclis ve devlet bugün Kürtçe yayın yapan bir televizyon kanalını işletiyor. Evet, devlet bunun için istekli değildi; nihayetinde Kürtlerin mücadelesine ve teknolojiye engel olunamadı. Nedenler üzerine yapılabilecek tartışmaları bir kenara bırakırsak gelinen nokta (resmi Kürtçe yayın), bir dile ayrıcalık verilmeden de olabileceğini gösterdi. Dolayısıyla herhangi bir dile ait bütün ayrıcalıklar yok edilirse, dillerin birbirine zorla kabul ettirilmesine son verilirse, o zaman Türkler ve Kürtler aralarında (rekabet etmeyecek, didişmeyecek) anlaşmak konusunda fazla zorluk çekmeyeceklerdir ve Meclis çatısı altında “korkunç” bir şey yapmaktan da korkmayacaklardır. Leyla Zana ve bir başka Kürt milletvekili örneğin Kürtçenin sorunları hakkında Kürtçe bir konuşma yaptığında Meclis’in yüzde 80-90’ı konuşmayı anlayamayacak, anlamak için tercümana ihtiyaç duyacaktır. Sadece bu olacaktır, başka bir şey değil. (Yani Tayyip Erdoğan dünyanın her yerinde Türkçe konuştuğunda ne oluyorsa aynısı olacaktır.) Bunun yanında, büyük bir ihtimalle, milletvekilleri diğerlerini kendi görüşüne kazanmak ve ikna edebilmek için konuşmasını Türkçe yapmayı tercih edecektir, tabii bazen de Türk milletvekili Leyla Zana’yı daha kolay ikna edeceğini düşünerek konuşmasını Kürtçe yapacaktır -Tayyip Erdoğan’ın birkaç hitabının ilk cümlesinde ya da selamlamada Kürtçe’yi kullanması aynı niyetledir.
Kürtçe için Türkçe yol gösteriyor
Televizyonda olduğu gibi okullarda ve Meclis’te de dillere ayrıcalık tanınmaması ve buralarda Kürtçe’nin de yer bulmasını sağlanabilir.
Sorunu Kürtçenin yaygınlık ve resmilik kazanmasının engellenmesi olarak tarif etmek mücadele olanaklarını daraltıcıdır. Önemli olan herhangi bir dile ayrıcalık verilmesine karşı çıkmaktır, çünkü sorunun kendisi bir ayrıcalıktan dolayı ortaya çıkmıştır. Nasıl ki örneğin Osmanlı hanedanından ya da peygamber soyundan geliyor diye herhangi bir insana -örneğin cumhurbaşkanı olması için- ayrıcalık tanınmıyorsa aynı şekilde diller arasında da aristokrasi, hiyerarşi ve ayrıcalığa izin verilmemelidir.
“O zaman bir iki kişinin kullandığı dil için de okul açılması, yol levhası asılması v.b. talepler gelecektir” diye itiraz edenler çıkabilir. Cevap olarak yine Kosova örneğine başvurabiliriz: Bu yıl, Eylül ortasında yeni öğretim yılı başladığında Kosova’nın Mitroviça şehrinde, Anton Zako Qajupi İlköğretim Okulu’nda Türkçe birinci sınıf açıldı ve sadece 3 öğrenci kaydı alındı. Bu, şehirdeki ilk ve tek Türkçe sınıftı. İki milyonluk nüfusu olan ve henüz üç yıl önce kurulmuş bir ülkede insanların anadillerinde eğitim alma olanağı var, dünyanın en büyük 16. ekonomisi olmakla övünen 72 milyonluk bir ülkede ise yok!
Diğer yandan şöyle bir itiraz da yükselebilecektir: “ Fakat 80 küsur yıldır tanınan ayrıcalıktan sonra Türkçe karşısında diğer dillerin varlık bulabilmesi için olumlu/telafi edici ayrımcılık yapılması gerekmez mi?” Yukarıdaki Mitroviça örneği bu itiraza da cevap vermektedir: 3 öğrenci için sınıf açılması pozitif ayrımcılıktan başka ne anlama gelir ki?
Kürtçeye bir fırsat verilmesinden çok Türkçeye ve bir başka dile ayrıcalık tanınmasına son verilmesi talep edilmelidir. Böylelikle lafazan liberallerin demogojilerine son verilebilir ve gerçek bir mücadelenin önü açılabilir. Böylelikle işçi sınıfı bu mücadelenin gerçek sahibi olarak öne çıkabilir ve her türlü milliyetçi, şoven bakteriden temizlenebilir. Aksi taktirde burjuvazi dil, bayrak, marş meseleleriyle işçi sınıfını felç ederek kendi sınıf politikalarına bağlayacak ve tüm işçi sınıfının kıdem tazminatı hakkını gasp ederken “ciğerim yanıyor” ama “analar ağlamasın, diye milletçe fedakârlık etmemiz gerekir” nakaratına bir kez daha sarılacaktır. Fakat bunun önüne geçmek için tersini yapmaya çalışmak doğru değildir: Kıdem tazminatı konusunu öne çıkarıp işçi sınıfının birliğinin sağlanarak ardından kıdem tazminatı ve anadilde eğitim hakkı sorunlarının beraber çözüleceğini düşünmek hayalciliktir. Hayalcilik ise kolaycılıktır; beceriksizliği, basiretsizliği, siyasi hataları örtmenin en “ütopik” ve en “sosyalist” yoludur.
Ezilen ulus için kıdem tazminatı sorunu dahi ulusal sorun ile çarpılmakta, dolayısıyla bu konudaki mağduriyetin ezilen ulustan olmaktan kaynaklandığını veya katmerlendiğini düşünmektedir. Kıdemden çok ulusal kıdemsizliğini öne çıkarmaktadır. Bu politik kavrayışı görmezden gelen ve milliyetçi politikalardan şikayet edenler öncelikle kendi kaderini tayin konusunda “ama” sız konuşup konuşamadıklarına bakmalıdırlar. Çünkü o “ama”lar şovenizmin gizlendiği örtünün lekelerinden başka bir şey değillerdir. Milliyetçi taleplerden gına getirenler sınıf politikaları mı istiyor? O halde, bu kez, en üste “kendi kaderini tayin hakkının kayıtsız şartsız savunulması” yazılmalıdır. Çünkü bu, ne kadar uzak olursa olsun, Kürt işçilerinin en kolay okuyabildiği Türkçe cümledir.
Dünyanın pek çok ülkesinde, şehrinde, mahallesinde Türkçenin durumu bir ayrıcalığı değil, herhangi bir dile ayrıcalık tanınmamasının kazanımlarını yansıtmaktadır ve Kürtçe için yol göstericidir.
* Kaynak: Sol Defter |
|
Veröffentlicht von maya_ am Dienstag, 10. April 2012 (33 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | | Punkte: 0)
|
|
Strasbourg Açlık grevi Eylemi 40. gününde girdi
Strasbourg grevi 40. gününde: 30 sanatçıdan dayanışma eylemi
Strasbourg - Fransa’nın Strasbourg kentinde beşi kadın 15 kişinin süresiz dönüşümsüz açlık grevi 40. gününe girerken, dayanışma amacıyla yapılan dönüşümlü grev nöbetini de 30 sanatçı devraldı.
Strasbourg’daki açlık grevi 40. gününe girdi. 1 Mart’ta başlayan grev St. Maurice Kilisesi lokalinde devam ediyor. Kilise önünde ise bir çadır kurulmuş durumda. Grevcilerin sağlık durumları her geçen gün kötüleşiyor. 40. gün, artık kritik bir aşamaya girildiğini ifade ediyor.
Bugün grev yerini Strasbourg Emniyet Müdürü de saat 09.30’da ziyaret etti. Daha sonra Avrupa’nın çeşitli yerlerinden gelen 30 sanatçı, beşer günlük dönüşümlü açlık grevini devraldı.
Gelen sanatçılar arasında Kawa, Comert, Kadir, Xemdar, Süleyman, Bengi, İdris, Ali, Sipan, Ali Ihsan, Mustafa, Mazlum, Şemdin, Yunus, Welat, Seyidxan, Selamo, Medya, Keder, Pınar ve Berivan da yer alıyor. Sanatçıların açlık grevi beş gün sürecek. Şu ana kadar sadece Strasbourg’da beşer günlük grevlere katılanların sayısı da 290’ı buldu.
7 Nisan günü dönüşümsüz grevcilerden Güney Kürdistanlı Tarık Yusufi hastaneye kaldırılmış, tedaviyi kabul etmediği için geri getirilmişti. Açlık grevinin 36. gününde ise Doğu Kürdistanlı Nigar Enayati, durumu kötüleştiği için hastaneye kaldırılmış, tedaviyi kabul etmeyen eylemci yine aynı şekilde geri getirilmişti.
Bu arada DTK’den eşbaşkalar Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk, BDP’den ise milletvekilleri Ertuğrul Kürkçü, Mülkiye Birtane ve Nazmi Gür, 10 ve 13 Nisan tarihleri arasında Strasbourg’da çeşitli temaslarda bulunacak.
Heyetin, ayın 12’inde ise Avrupa Konseyi önünde açlık grevcileri ile dayanışma ve taleplerinin duyurulması için yapılacak mitinge de katılması bekleniyor. Açlık Grevi ile Dayanışma Komitesi, mitinge katılım çağrısında bulundu.
|
Veröffentlicht von maya_ am Dienstag, 10. April 2012 (33 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | | Punkte: 0)
|
|
CHP'nin 6 kez saldırdığı Cemevine kuşatma
Yeşilkent Cemevi için yürütülen mücadelenin hiçbir aşamasında yer almayan yöre dernekleri, bugün cemevini 'sahiplenmek' için açıklama yaptı. Mahalle halkı, belediyenin yöre dernekleri aracılığıyla cemevini ele geçirmek istediği görüşünde.
İSTANBUL - CHP’li Avcılar Belediyesi’nin 6 kere zabıta saldırısına uğrayan Yeşilkent Cemevi, Yeşilkent Mahallesi’nde yaşayan Alevilerin çabalarıyla kuruldu. 11 Aralık 2011 tarihinde yapılan Birlik Cemi’yle de, etkinliğe başladı.
ETHA’nın haberine göre Yeşilkent Mahallesi’nde üyeleri bulunan yöre dernekleri, cemeviyle ilgili mücadelenin başından beri içinde yer almadı. Mahalle sakinlerinden aldığımız bilgilere göre, bazı dernek üyelerinin dernek toplantılarında cemevini gündeme getirmesi üzerine dernek başkanları “Bizim meselemiz değil” şeklinde tepki verdi. Yine mahalle halkından, yöre derneklerinin, üyelerine; “Cemevine gitmeyin, giderseniz biz karışmayız” şeklinde tehdit içerikli mesajlar attıkları öğrenildi.
Ancak bugün, yöre derneklerinin ‘cemevini sahiplenme’ amacıyla cemevi önünde açıklama yapacağının duyulması, Yeşilkent Mahallesi halkında şaşkınlık ve öfke yarattı.
Dernek başkanlarının cemevi önüne gelmesiyle, tansiyon yükseldi. Yeşilkent halkı, “Buraya zabıtalar saldırırken, bizim gençlerimiz dayak yerken, siz neredeydiniz?” diyerek dernek başkanlarına tepki gösterdi. Mahalle sakinleri, yöre derneği başkanlarıyla CHP’li belediye arasında hurda ticaretine dayalı bir rant ilişkisi olduğunu ifade etti.
Mahalle halkı, cemeviyle ilgili direnişi kıramayan Belediye’nin, yöre dernekleri aracılığıyla cemevini ele geçirmek istediğini dile getirdi.
Yöre dernekleri adına açıklama yapan Tokat Zile Karşıpınar Köyü Sosyal Kültür Dayanışma Derneği Başkanı Hasan Algül’ün açıklaması da oldukça dikkat çekiciydi.
Cemevi inşaatının yapılmaması ve mahallenin genel imar sorunları için belediyeyi eleştiren Algül, açıklamasında, cemevinin belediye tarafından tahsis edildiğini öne sürdü, cemevi inşaatının bir an önce tamamlanarak Yeşilkent halkına ve yöre derneklerine teslim edilmesini istedi.
Yöre dernekleri başkanları, açıklamaya katılan cemevi yöneticilerinin açıklama sırasında “Baskılar bizi yıldıramaz” şeklindeki sloganlarını engellemeye çalıştı. Bir dernek başkanı, cemevi adına yapılan konuşmada, cemevine resmi statü talep edilmesine tepki göstererek “Kendi adına konuşsun” dedi. (etha)
|
Veröffentlicht von maya_ am Dienstag, 10. April 2012 (36 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | | Punkte: 0)
|
|
PSAKD'ın başkanlığına Kemal Bülbül seçildi
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) 12. Olağan Genel Kurulu sona erdi. Türkiye’deki en eski Alevi örgütlerinden olan PSAKD’nin Türkiye çapında yaklaşık 70 şubesi bulunuyor.
ANKARA - Alevi Bektaşi Federasyonu üyesi de olan PSAKD’nin hafta sonu Ankara’da yapılan Genel Kurulu’na 500′e yakın delege katılırken, Genel Kurul’da Hüseyin Güzelgül, Kemal Bülbül ve Cuma Gülsoy Genel Başkan adayları oldular. PSADK Genel Kurulu, Mayıs ayı sonunda yapılacak ABF Genel Kurulu için de önemliydi.
Bu akşam blok liste olarak yapılan seçimleri Kemal Bülbül’ün Genel Başkan adayı olduğu liste 2 oy farkla kazandı.
Kemal Bülbül 216 delegenin oyunu alırken, Hüseyin Güzelgül 214 oy, Cuma Gürsoy ise 6 oy aldı.
PSAKD’nin yeni Genel Başkanı olan Kemal Bülbül, önümüzdeki günlerde Genel Yönetim Kurulu toplantısı yaparak görev paylaşımı yapacaklarını, aslolanın Pir Sultan’ın mücadelesini her alanda yükseltmek, Alevi hareketini hak ettiği noktaya taşımak olduğunu belirtti.
|
Veröffentlicht von maya_ am Dienstag, 10. April 2012 (33 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | | Punkte: 0)
|
|
|
Dersimliler yüzleşmeye çağırıyor
|
|
Dersimliler; 'Tarih ve halkımız katillerimizi biliyor'
Perşembe eylemlerine devam eden Dersimliler bu hafta, 'Tarih ve halkımız katillerimizi biliyor' dediler..
Dersimliler 4 Mayıs'a kadarher Perşembe günleri yapacakları oturma eyleminin 3.'sünü gerekleştirdi. Mum yakıp ağıtlar söyleyen Dersimliler, eylemlerinin son haftasında CHP ve AKP'ye yürüyüşler düzenleyecek.
İSTANBUL- Dersim Gazetesi, Munzur Çevre Derneği, Seyit Rıza İnisiyatifi, Alibeyköy Dersimliler Derneği ve Pertekliler Derneği, dersim katliamının sorumlularının açığa çıkarılması, Dersim halkından özür dilenmesi ve mağduriyetlerin giderilmesi için başlattıkları Perşembe eylemlerinin üçüncüsünü gerçekleştirdi. Galatasaray Meydanı'nda mum yakıp ağıtlar söyleyen Dersimliler, katliamın emrinin verildiği 4 Mayıs'a kadar eylemlerine devam edecek. Son hafta, katliamın sorumlusu CHP'nin Beyoğlu ilçe örgütüne, bugün talepleri karşılamayan AKP'nin İstanbul il örgütüne yürüyüşler gerçekleştirecek.
Bugünkü eylemde Seyid Rıza'nın resimlerini taşıyan Dersimliler, “Dersim 36 soykırımdır”, “Katil devlet hesap verecek”, “Dersim'in hesabı sorulacak” şeklinde sloganlar attı.
Pertikliler Derneği Başkanı Nihat Öz, Dersim halkı olarak cellatlarıyla hesaplaşmak istediklerini söyleyerek, “Tarihin ve halkımızın bilincinde katillerin isimleri net olsa da bu cellatların yargılanması ve mahkum edilmesi en doğal hakkımızdır” dedi. Öz, Dersim halkının taleplerini; devletin özür dilemesi, arşivlerin herkese açılması, değiştirilen bütün yer isimlerinin iade edilmesi, zorla ailelerinden alınan çocukların listesinin açıklanması, Seyid Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin açılması, sürgünlerin topraklarının iade edilmesi, Dersim coğrafyasının barajlarla yok edilmesi politikasından vazgeçilmesi şeklinde sıraladı. 'BU ADALET Mİ?' Nihat Öz, '38 katliamında mağdur olan Çemişgezekli Gülbenat ailesinin yaşadıkların anlattı. Eski adı 'Vaskovan' olan Akçapına köyünden Yusuf Günbenat, sürgünde yitirdiği anne ve babasından miras kalan topraklarını isteyince, Yozgat'a yerleşmesi 'önerildi'. Baba Mehmet Gülbenat katliamda Denizli'ye sürgüne gönderildiğinde arkasında 7 yaşında bir kızını bırakıyor, öç çocuğu da yoksulluktan ölüyor. Babası Mehmet Gülbenat'ın öldüğü 1983 yılına kadar sürdürdüğü hukuk mücadelesini devralan Yusuf Günbenat, “Devlet mallarımızın verilmesi konusunda karar alıyor ama bunu yerine getirmiyor. 78 yaşındayım ama devlet hala beni sürgüne göndermek istiyor. Bu adalet mi” diye soruyor. CHP VE AKP'YE YÜRÜYÜŞ Açıklamanın ardından Dersimliler 10 dakika oturma eylemi yaptı, mum yakarak ağıtlar söyledi. Dersimliler, son haftaki eylemlerinde, 4 Mayıs'tan bir gün öncesine denk gelen 3 Mayıs Perşembe günkü oturma eylemlerinin ardından, Dersim katliamının sorumlusu olan CHP'nin Beyoğlu ilçe örgütüne kadar yürüyüş gerçekleştireceklerini duyurdu. Dersimliler ayrıca, 5 Mayıs günü de saat 17.00'de Okmeydanı'ndaki Cemal Kamacı Spor Salonu önünde toplanarak, Dersim halkının taleplerine yanıt vermeyen AKP'nin İstanbul il örgütüne yürüyeceklerini açıkladı. (etha)
|
Veröffentlicht von maya_ am Dienstag, 10. April 2012 (35 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | | Punkte: 0)
|
|
Ferhat Tunç hakkında yeni bir soruşturma daha açıldı
FERHAT TUNÇ, YENİ BİR SORUŞTURMA KAPSAMINDA YİNE BEŞİKTAŞ ADLİYESİNDEYDİ
Dersim - Dersim’de 2011 yılında yapılan 1 Mayıs kutlaması sırasında yaptığı konuşma nedeniyle sanatçı Ferhat Tunç hakkında Malatya Cumhuriyet savcılığı tarafından soruşturma başlatıldı.
Malatya Cumhuriyet savcılığı tarafından açılan soruşturmada, sanatçı Ferhat Tunç, 1 Mayıs 2011’de Dersim'de düzenlenen “1Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı” konulu etkinlikte yaptığı konuşmadan dolayı “örgüt propagandası” yapmakla suçlanıyor.
Tunç’un, “Bugün 1 Mayıs, İbrahim Kaypakkayaların, Deniz Gezmişlerin, Mahir Çayanların ve Mazlum Doğan’ların yoldaşları Hepinizi 1 Mayıs’ın devrimci ruhuyla, saygıyla selamlıyorum” şeklindeki konuşması savcı tarafından kriminalize edilmiş.
Ayrıca bu soruşturma kapsamında Savcılığın “CMK 81. Maddesi gereğince şüphelinin teşhise yarar her yönden çekilmiş fotoğraflarının temin edilerek Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilmesi” şeklindeki bir talebi de dikkat çekti.
Sanatçı Ferhat Tunç sabahın erken saatinde Beşiktaş adliyesine gelerek savcı Hikmet Usta’ya ifade verdi. Sanatçı verdiği ifadesinde şunları söyledi, “Söz konusu tarihte Tunceli’de düzenlenen 1 Mayıs mitingine miting komitesi tarafından Tunceli Bağımsız milletvekili adayı sıfatımla konuşma yapmak üzere davet edildim. Hem sanatçı hem de siyasetçi kimliğimle böyle bir mitingde bulunmamın yasa dışı gibi gösterilmesi kabul edilemez bir durum. Talimat içeriğinde geçen konuşmayı yaptım. Konuşmamın sakıncalı olduğunu ve ‘Terör örgütü’ propagandası amacı taşıdığını kabul etmiyorum. Bu gün TBMM’de dahi Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan’ların itibarlarının iadesi konusunda BDP ve CHP tarafından önergeler verilmekte ve bu isimler konuşulmaktadır. Türkiye’de bu tür konuların hala yargılama konusu ediliyor olması anlaşılır ve demokrasiyle izah edilebilir bir durum olmaktan uzaktır.”
2011 Genel seçimleri sürecinde yaptığı konuşmalar nedeniyle de sanatçı hakkında çok sayıda soruşturma ve dava açıldı. Bugüne kadar açılmış onlarca dava ve soruşturma kapsamında ifade verdiğini belirten sanatçı, “Burada Türkiye’nin bir hukuk devleti olmadığı, düşünce ve ifade özgürlüğünün nasıl yargısal bir tehditle karşı karşıya bırakıldığı görülmektedir. Bu iktidarın yalakalığını yapan biri olsaydım sanırım Ferhat Tunç olarak beni baş tacı edeceklerdir. Ama bu davalarla beni yıldıramayacaklarını bilmeleri gerekir. Seyit Rızaların torunlarını bu şekilde yıldıracaklarını düşünüyorlarsa yanılıyorlar. Kendi davamızı onurla sahiplendik ve sahiplenmeye devam edeceğiz. Hiç kimse bizden onursuz bir tutum içinde olmamızı beklemesin. Onursuz yaşamaktansa ölmeyi tercih ederim” dedi. (anf)
|
Veröffentlicht von maya_ am Dienstag, 10. April 2012 (42 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | | Punkte: 0)
|
|
AİHM 5 soruya cevap istiyor
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın BDP hakkında dava açılması istemiyle Yargıtay Başsavcılığı’na başvurusu tartışılırken AİHM, DTP’nin kapatılmasına “eylemleriyle” neden olan 10 kişinin başvurusunu kabul etti.
Türk hükümetine, ay sonuna kadar yanıtlaması istemiyle kapatma nedenine ilişkin 5 soru yönelten AİHM, kararını bu soruların yanıtına göre verecek.
Bu kapsamda AİHM Türkiye’den, “Kapatmaya neden olan DTP’li yöneticilerin ‘anayasal düzeni yıkma’ çağrısı ve açıklaması var mı?
Bu kişilerin yaptığı açıklamalar ve konuşmalarda kulanılan sözler‘demokrasi’ ile çelişiyor mu?
Bu kişilerin yaptığı konuşmalarda şiddet çağrısı var mı?
Partinin kapatılması orantılı müdahale mi?
Üyeliklerin düşürülmesi hür seçimlere müdahale mi?” sorularına yanıt istedi.
Süreçle ilgili bilgi veren BDP Grup Başkanvekili Hasip Kaplan, böyle bir süreçte İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın BDP hakkında Yargıtay’a başvuruda bulunmasını eleştirdi.
Kaplan, BDP’ye yeni dava açılması durumunda parti kurmayacaklarını belirterek son yapılan anayasa değişikliğiyle parti kapatma durumunda millevtekillerinin düşmediğini belirtti.
“Bağımsız” olarak parlamentoya girip, daha sonra BDP çatısı altında toplandıklarını söyleyen Kaplan “Anayasa Mahkemesi’nin son kararına göre; kapatma açtılar, velev ki bir ay kala biz partiyi kapattık, onlara kapatma fırsatı tanımadık, ne yapacaklar? Hiçbir şey yapamazlar” dedi.
|
Veröffentlicht von maya_ am Dienstag, 10. April 2012 (36 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | | Punkte: 0)
|
|
2502 Artikel (313 Seiten, 8 Artikel pro Seite) |
|
|  |
Sprache für das Interface auswählen
|
| All members: |
7 575 |
| Register today: |
0 |
| Register yesterday: |
0 |
| Members online: |
0 |
| Guests online: |
13 |
Don't have an account yet? You can create one. As registered user you have some advantages like theme manager, comments configuration and post comments with your name.
|
|
|
Pertekliyiz Biz Sitesinizi dilediginiz dilde tercüme etmek için asagidaki Dil seçenegini kullanabilirsiniz.
|
|
her iki taraf da kan bagisinda bulunursa, paraguay'da duello yapmak yasaldir.
pertekliyiz.biz
|
|