Willkommen bei www.Pertekliyiz.Biz
Ana Sayfa Biz Kimiz Bize Ulasin Bizi Tanitin Köyler Kitap Önerileri Ziyaretci Defteri
  Hallo Misafir!   
Pertekliyiz.biz Sitesine Hosgeldiniz........Xerhatin.........Xerama
 

RADYO PERTAQ FACEBOOK GRUBU
Unbenanntes Dokument

Radyo Pertaq

 


Login

Benutzername:

Passwort:


icon_home.gif Ana Sayfa
som_downloads.gif Menü
tree-T.gif Pertek Resimleri
tree-T.gif Forum
tree-T.gif Dosyalar
tree-T.gif Alevilik
tree-T.gif Mesaj Panosu
tree-T.gif Etkinlikler
tree-T.gif Linkler
tree-T.gif Dilek Tahtasi
tree-T.gif Ziyaretci Defteri
tree-T.gif En Iyiler
tree-T.gif Anketler
tree-T.gif Kadromuz
tree-T.gif Biyografiler
tree-T.gif Sitenize Ekleyiniz
tree-T.gif Kadin
tree-T.gif Atasozleri
tree-T.gif Saglik
tree-T.gif Dersim Haritasi
tree-T.gif Sifali Bitkiler
tree-T.gif Testler
tree-T.gif Genel Bilgiler
tree-T.gif Mektuplar
tree-T.gif Oyun Eglence
icon_poll.gif Kültür&Sanat
tree-T.gif Gazeteler
tree-T.gif Tv Izle
tree-T.gif Sarki Sozleri
tree-T.gif Siirler
tree-T.gif Fikra Diyari
tree-T.gif Kitaplar
tree-T.gif Kitap Önerileri
tree-T.gif Filmler
tree-T.gif Klipler
tree-T.gif Kose Yazilari
tree-T.gif Dizi Izle
tree-T.gif Genel Kültür
tree-T.gif Eglence
icon_members.gif Üye Menüsü
tree-T.gif Kullanici Kaydi
tree-T.gif Özel Mesajlar
tree-T.gif Üye Listesi
tree-T.gif Ziyaretci Defteriniz
tree-T.gif Bizi Tanitin
tree-T.gif Bize Ulasin
favoritos.gif Haberler
tree-T.gif Haber Gönder
tree-T.gif Tüm Haberler
tree-T.gif Haber Arsivi
tree-T.gif Haber Basliklari
icon_members.gif Bilgileriniz
icon_members.gif Cikis Yap

Kategorien
oarrow.gif Dersimden Haberler
oarrow.gif Dünyadan Haberler
oarrow.gif Güncel Haberler
oarrow.gif HABERLER
oarrow.gif Pertek Haberleri

Klipler

Yeni Klip
civan hoca hewale ewindar

civan hoca hewale ewindar
Yeni Klip
MERVAN TAN - ZARİN

MERVAN TAN - ZARİN
Yeni Klip
Tuncel Kurtiz//Grup Yorum 25.Yıl Konseri

Tuncel Kurtiz//Grup Yorum 25.Yıl Konseri
Yeni Klip
DENIZ YUSUF  HÜSEYIN

DENIZ YUSUF HÜSEYIN
Yeni Klip
DERSIM  MERKEZ

DERSIM MERKEZ
Yeni Klip
BABA BERTAL DA  DAVUL RESITALI

BABA BERTAL DA DAVUL RESITALI
Yeni Klip
PERTEK TANITIM FILMI

PERTEK TANITIM FILMI
Yeni Klip
Goran  Salih-Mn Ashqm

Goran Salih-Mn Ashqm
Yeni Klip
8 MART ETKINLIGI-PERTEK

8 MART ETKINLIGI-PERTEK
Yeni Klip
Kürmes Ezgisi

Kürmes Ezgisi


Yönetim
g Yönetim Bölümü

Artikel zu dem Thema: aktuelle News


Thema durchsuchen:   

Startseite | Thema auswählen ]

2225 Artikel (279 Seiten, 8 Artikel pro Seite)


‘Babamın Sesi’
aktuelle News
Kürt-Alevi bir ailenin 30 yıllık tarihini belgesel gözüyle inceleyen 'Babamın Sesi' babasının gurbetten gönderdiği kasetlerden kendi sesini arayan bir oğlun hikâyesi.

Kürt-Alevi bir ailenin 30 yıllık tarihini belgesel gözüyle inceleyen 'Babamın Sesi' babasının gurbetten gönderdiği kasetlerden kendi sesini arayan bir oğlun hikâyesi. Film, Maraş katliamı, Kürt-Türk kimlik açmazı gibi memleket konularına giriyor. Filmin iki yönetmeni, Zeynel Doğan ve Orhan Eskiköy ile 'Altın Kaplan' için yarıştıkları Rotterdam'da konuştuk

Babamın Sesi hayat hikâyenizden yola çıkmış. Neden bu filmi yapmak istediniz? Otobiyografik olmasının ne gibi etkileri oldu? Yönetmen ve oyuncu olarak filmle aranıza mesafe koymayı başarabildiniz mi? 
Zeynel Doğan: İnsan iyi bildiği öyküleri daha rahat anlatabiliyor. Duyguları, detayları daha iyi bilebiliyor. Ben de bana yakın olan şeylerden yani hayatımdan başladım. Ama bir temsiliyet olduğu da hep aklımdaydı. Ailemin, yaşadıklarımın temsil ettiği bir şey vardı. Sadece bana ait değildi. Ülkede kendini bu hikâyede bulacak çok insan vardı. Bunu bu aile üzerinden anlatabildim, çünkü daha iyi tanıyorum. Ayrıca bir filmin içini doldurabilecek yaşanmışlık da vardı: Kasetlerle iletişim, Maraşlı bir aile, dil sorunu, dağa çıkan bir aile bireyi, Türkiye’nin çalışma koşulları oluşmadığı için yıllarca yurtdışında çalışan bir baba. Ama doğrusu dışarıdan bakamadım, başaramadım, tamamlayıcı kişi Orhan oldu. Base’nin oğlu Zeynel karakteri olarak bütün aşamalar için bunu söyleyebilirim: Senaryo, çekim veya kurgu, Orhan işin içindeydi, ama dışarıdan bir göz olarak açığı kapatan o oldu. 

Kendini oynamak nasıldı? 
ZD: Çok zordu. Aslında 
Türkiye’de herkes oyuncu olabileceğini düşünür, sadece ona o şans verilmemiştir ya. Ben de aslında o güne kadar öyle düşünüyordum, artist olurum, ne var diyordum. Ama o set ortamı, kamera, film temposu içerisine girdiğinde mümkün değil, kendin olamıyorsun. Senaryoda çok güzel olabilecek şeyleri kotaramadığımı düşündüm. Annem daha rahattı. 

Filmin neresi kurmaca? 
Orhan Eskiköy: Çıkışımız belgeseldi. Belgeselin gücünü kullanmak istedik. Hikâye birebir aynı değil. Maraş katliamından kurtulmadılar aslında. Bu katliamdan kurtulan gerçek bir aile var, o babanın adı da Mustafa Doğan. Maraş raporlarında rastladık. Filmde anlatıldığı gibi, katliamdan sağ kurtarıyor ailesini. 
ZD: Yaşananların çoğu gerçek fakat farklı ailelere ait hikâyeler. Biz bu parçaları bir araya getirip bir ailenin hikâyesi olarak anlattık. 

Base karakterini nasıl yönlendirdiniz? 
ZD: O daha önce belgesel çekimleri, üniversite ödevi için küçük çekimler derken kameraya alışmıştı, rahattı. Annemden çok beslenmiş, etkilenmişimdir. Hep bir diyaloğumuz vardı. Annemin duygusunu, dışarıya bakışını seviyordum. Filmde de en önemli kişi annemdi. Hem hafızası hem de ifadesi çok güçlüydü. Onun dışında filmle ilgili ne istediğimizi çok iyi anlıyordu. Kendisini oynayacağını düşünerek yaparım dedi. Bir ay önce gittik, başladık. Maraş yaşamadığı bir olaydı, onu anlatması gerekiyordu. Bunu çalışmaya başladık. Mutfaktaki fayanslar, koltuk takımları, boyayı değiştirmemiz, bahçeyi düzenlememiz gerekiyor derken işin daha ciddi olduğunu anladı. Biraz gerildiğini hissettim. Ama sonuçta bize güveniyordu ve eşiyle, çocuklarıyla ilgili anlatacağı şeyler vardı. Kapılarını açtı. Ama oyuncu olmadığı ve alanını zapt ettiğimiz için zorlandı. Sette yatıp kalkan biri haline geldi. İnatçı da, otelde yatmaz, amcamgilde kalmaz, hiçbir şeyi kabul etmez. “Bana ait bir öykü değil, ben böyle yaşamadım” diyerek itiraz da etti. Ama paylaşmaya da çok ihtiyacı vardı. Bir heyecan oldu ona galiba. 

Filmi izledi mi? 
ZD: Annem kendi fotoğraflarına da bakmayı sevmez, filmle ilgili de aynı şey. Kendini beğenen birisi değil. İzlemedi. Belki fragmanı izlemiştir, merak ettiğini biliyorum, ama asıl amacı bize yardım etmekti. 

Öykü ülkenin halen kanamakta olan yarasına değiniyor. O zamandan bugüne ne değişti? 
ZD: Maraş katliamından bir yıl sonra doğdum. 
Diyarbakır’da yaşıyorum. Bazı şeyler değişmiş gibi görünse de aslında çoğu şey aynı. Halen evimden çıktığımda sorunsuz bir günümüz geçmiyor kentte. Maraş’taki Alevilere gelince, orayla bağ kurabilmiş Alevi sayısı çok az. Hepsi, bir şekilde ya Mustafa gibi yurtdışında çalışmaya gitti ya metropole taşındı. Kürt Alevilerinin halen kentle ilgili sorunları vardır. Elbistan’da hiç rahat hissetmem ben örneğin. Oradan Dersim’e giderken Maraş merkeze gelindiğinde tesiste mola verir otobüs. Hepimiz geriliriz. İnelim mi, inmeyelim mi… Henüz hesaplaşamadık da. Ne bize hesap verildi ne biz hesap sorduk. Bu film az izlenecek belki doğru, ama bu filmi yapan da çok az insan var. Keşke daha rahat koşullarda Maraş’ı anlatabilsek. Bunun altyapısını oluşturacak kaynaklar olsaydı örneğin, şimdi bizden beklenti büyük: Maraş katliamını anlatan film yapıyoruz gibi algılanıyor. Henüz demokratikleşmedik, huzura ermedik. 

Hepimiz o ağırlığı taşıyoruz, sıkıntının parçasıyız aslında. Sizce çözülemez mi? Yani çözmezler mi yoksa çözülemez mi? 
OE: Bu ideolojik bir şey. Filmin en önemli özelliği iki ezilen topluluğu birleştirmesi, Kürt ve
Alevi olan bir aile. Bu iki toplum bu ülkede en alt tabakada. Biz artık sınıf tartışmıyoruz, ırk tartışıyoruz. Kapitalizmin getirdiği yer burası. Artık sınıfsal ezilme demiyoruz. Aynı şekilde yoksullukla ezilen, dışlanan bir Türk bile kendinden altta olan Kürt ve Alevi’yi aşağılayarak güç ediniyor. Bu sınıfsal mücadelenin önüne koyduğunuz en önemli propaganda aleti: İnsanlar yoksullukla ezildiklerini fark etmesinler diye başka silahlar çıkarmak. 

Vizyona girecek misiniz? 
OE: Film daha çok taze. Henüz plan yapmadık, 
Türkiye’deki festivaller önemli. Rotterdam da önemli, maalesef ülkemizde öyle bir algı var: Yurtdışındaki programa seçildiyse iyidir. O anlamda burada olmamız tanıtım açısından mühim. 
HERKES DİLEĞİNİ TUTARAK TAŞ KOYAR 
ZEYNEL DOĞAN: Bizim oralarda, Alevi geleneğinde ziyaret diye bir şey var. Bazıları bir yere bir şey bağlar, bazıları türbeye gider adak adar. Mesela bizim köyün tepesinde böyle bir ziyaret yeri vardır. Köylüler belli zamanlarda adaklarını alır, 5-6 saat dağa tırmanır, kurbanlarını keser, yer içerler. Ve herkes dileğini tutarak taş koyar. Kimisi dileği olunca yalınayak yine oraya gider. Base de oğlunun eve dönmesini diliyor. Gerçekten de annem Hasan’ın dağda kaldığı 10 yıl boyunca oğlum gelsin diye beklemiştir. 

DEVLET İSTESE NE YAPACAĞINI ÇOK İYİ BİLİYOR ASLINDA 
Filmin İki Dil Bir Davul ile bir bağlantısı var... 
ZD: İki Dil Bir Davul’daki Zülküf’tüm. Okula gitti, Türkçe bilmiyordu. Sonra “Pis Kürt” diye kafana sopa yersin. Biz Türkler gibi konuşamadığımızdan, gırtlaktan hemen anlıyorlardı. Bu yüzden gittiğimiz tüm resmi dairelerde farklı muameleyle karşılaştık. Hiçbir özgüven duymadığım, bu dünyaya hoş geldin, sen de iyi şeyler yapacaksın, iyi ki varsın denmemiş bir memlekette büyüdüm. O yüzden bağ kuramıyorsun. Filmin ‘İki Dil Bir Bavul’ ile dikişi de burada: Sınıftaki Zülküf büyüdüğünde ne oluyor, diğeri ne yapıyor. Sınıfta bir tanesi normal bir hayat sürüyor, diğeri sistemle çatışma içinde, bir şekilde yolunu dağa çıkmakla buluyor. 
OE: Bunun tek çıkış yolu devletin kabul etmesi: “Dersim’de bir katliam yapıldı diyebilmesi”, yoksa ikiyüzlülük. 
Almanya’ya gidip oradaki Türk çocukların kendi dillerinde eğitim görmeleri gerektiğini söylüyorsun ama. Devlet istese ne yapacağını çok iyi biliyor aslında. Devletin Doğu ve Güneydoğu Anadolu için ayırdığı bütçeye bakmak lazım, ne kadarı eğitim ve sağlığa, ne kadarı askere gidiyor.

Radikal

Veröffentlicht von maya_ am Dienstag, 07. Februar 2012 (6 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | Druckbare Version  Diesen Artikel an einen Freund senden | Punkte: 0)

'Öcalan'la müzakere yapılmalı'
aktuelle News
'PKK’yi tasfiye sonuç vermemiştir'

İstanbul - BDP'nin konferansında konuşan gazeteci-yazar Cengiz Çandar, geçtiğimiz Haziran ayında açıkladığı raporun bugün hala geçerliliğini koruduğunu belirterek, "Abdullah Öcalan ile örgütü birbirinden ayırarak, Öcalan üzerinden PKK'nin tasfiyesi esas alınmıştır. Sonuç vermemiştir. Abdullah Öcalan ve PKK bölünmesi üzerine oynamamak gerekiyor. Raporun fikri buydu" dedi. 

BDP'nin düzenlediği "Kürt sorunu, çözüm olanakları ve Öcalan'ın rolü" konulu konferansın ikinci oturumunda "Öcalan'ın çözüm arayışı: Roma ve İmralı süreçleri" konusu tartışıldı. Bu oturuma konuşmacı olarak Prof. Norman Peach, MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, yazar Cengiz Çandar katıldı. 

Bu oturumda ilk sözü alan yazar Cengiz Çandar, geçtiğimiz yaz hazırladığı raporu hatırlattı, "Bu rapor, bugünkü mevcut koşullar üzerinden hazırlanmıştır. Bu rapor bir ön kabulden yola çıkarak anlam taşır. O da Kürt sorununa güvenlik önlemli askeri çözüm olamaz, ön kabulünden hazırlanmıştır."

"Bu raporların bir adresi vardır. Bunun adresi kamuoyu değildir" diyen Çandar, şöyle konuştu: "Tartışmaya sunulan bir metin değil. Adres de siyasi karar vericidir. Bu tür çalışmalarda, siyasi karar vericiye, 'bu soruyu çözmeye niyetin varsa, yol arıyorsan, referans noktası arıyorsan, bunu kullanabilirsin' diyorsun."

Raporun geçerliği açısından verili unsurlarda bir değişiklik olmadığını belirten Çandar, "AKP'nin başkanı Erdoğan, AKP oyunu artıran pozisyonda. Abdullah Öcalan hala lider. Verili durum yerinde. Ancak değişen şu; hükümet, raporun reddettiği noktayı esas aldı, güvenlik öncelikli askeri çözümü tercih etti. Bu noktada rapor zararlı yayın haline geldi."

"Bu yol denenmiş ve yürütenler açısından istenen sonucu vermemiştir" diyen Çandar, "Yine sonuç vermeyeceğine inanıyorum" dedi. Çandar, rapordaki ana temanın geçerliliğini koruduğunu belirterek, şöyle konuştu: "Ana teması şuydu: Bugüne kadar güvenlik öncelikli politikalar, PKK'yi Kürtlerin temsilcisi olarak reddederek tasfiyeyi hedef almıştır. Abdullah Öcalan ile örgütü birbirinden ayırarak, Öcalan üzerinden PKK'nin tasfiyesini esas almıştır. Sonuç vermemiştir. Abdullah Öcalan ve PKK bölünmesi üzerine oynamamak gerekiyor. PKK ve Abdullah Öcalan kavramlarını birbirlerinden ayrılmazlığını kabul ederek, Abdullah Öcalan'ı da müzakere partneri olarak görerek, onunla müzakere ile sorunun çözümüne gidilmelidir. Birinci derecede müzakere partneri olduğu kabul edilmeli, asla onun üzerinden PKK'yi tasfiye yoluna gidilmemelidir. Mümkünse PKK üzerindeki yönetici konumunu daha da tahkim ederek bunu yapmak gerekir. Rapor ana olarak bunları ifade ediyordu."

Filistin sorununu anımsatan Çandar, İsrail'in Yaser Arafat için "bebek katili, terörist başı" kavramlarını kullandığını belirtti, "Sonra Yaser Arafat'ın Filistin halkının liderliğini kabul ettiler ve Oslo sürecine gelindi. İsrail, Arafat ve FKÖ'nün Filistin halkının meşru ve fiili olarak temsilcisi olarak kabul etti, Arafat'ın uygun gördüğü bir ekiple müzakereye girdiler ve Oslo barış süreci ortaya çıktı" diye konuştu.

"Mesele Abdullah Öcalan ile görüşmek değil" diyen Çandar, şöyle konuştu: "Abdullah Öcalan ile yıllardır değişik devlet yetkilileri görüşmüş zaten. O eşik kendiliğinden aşılmış durumda. Mesele görüşmedeki yaklaşımda. Öcalan'ın İmralı Günleri diye bir kitap var. Bu kitap önemli. Abdullah Öcalan, savunmasında örgütüne ilişkin ifade vermiş olmasına rağmen, örgütünü terk etmiyor. O kitap, Öcalan'ın PKK'den ayrılamayacağını gösteremiyor. Bu nedenle sorunu Öcalan'ı muhatap alarak çözmek zorundasınız. PKK'yi devre dışına bırakarak, çözümün imkansız olduğu görüldü."

İrlanda deneyimini anlatan Çandar, "İngiliz tarafının bize söylediği şuydu: İki tarafın eşit olduğu duygusuyla müzakereye oturmak gerekiyor. Kaybedenin olmadığı fikriyle masaya oturulmalı. PKK'yi bir paketle çözelim, önce dersini verelim, bel kemiği kıralım, yöntemi, çözümü imkansızlaştıracağı, kangren haline getireceği için bence geçersiz bir çözümdür" diye konuştu. 

Öcalan'ın yaşam koşullarının değiştirilmesi gerektiğini belirterek, "Öcalan'la bugünkü şartlarıyla müzakere edilmez, moral ve fiziki şartlarının değiştirilmesi gerekiyor" dedi. Hükümetin tutumuna ilişkin olarak da, "Ben iyimser bir tablo görmüyorum. Hükümet, bu politikanın kendisine zarar vererek döneceğine kani oluncaya kadar bu politikaya devam edecektir" dedi.

'PKK ÖNEMLİ BİR SİYASAL HAREKETTİR'

Çandar'ın ardından MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş söz aldı. "Kürt sorunun konuşurken, meseleye Türkiye eksenli bakmalıyız" diyen Öneş, "nitelikli demokrasi, hukukun üstünlüğü prensipleri içinden sürece bakılmalı. Türkiye'nin öncelikli meselesini demokrasisine öncelik kazandırılmalı" diye konuştu.

Kürt sorununu doğuran tekçi zihniyete dikkat çeken Öneş, "PKK sebep değil, sonuç. Bu sonuç da Türkiye demokrasisinin standartlarıyla bağlı" dedi. Bu çözüm sürecinde Kürt siyasetine çok önemli görev düştüğünü belirten Öneş, "Araç olmamalı. Geçmişten dersler çıkartmalı. Ortadoğu'daki çıkan boşluklardan yararlanma arayışı, Kürt siyasetinin yönlendirilmek istendiği yerdir" diye konuştu. Türk siyaseti kadar Kürt siyasetinin özeleştiri yapmasının çözüm şartlarının yaratılması bakımından önemli olduğunu söyledi. Türkiye'deki vesayet sistemine dikkat çeken MİT eski Müsteşar Yardımcısı Öneş, "Türkiye dinamiklerinin, geri dönüşemez şekilde, Türkiye siyasetleri bu talebe cevap vermekte zorlanmaktadır. Siyasi iktidarı olarak, muhalefeti olarak, Kürt siyaseti olarak zorlanmaktadır. İlkeli siyaset yöntemine ihtiyacımız var" dedi. PKK için "önemli bir siyasal harekettir" tespitinde bulunan Öneş, "Bu kendisine daha ağır sorumluluklar yüklemektedir" dedi.

Eski MİT'çi, şu "çözüm" önerilerinde bulundu: "Türkiye dinamiklerinin değişim ve gelişim çizgisi, Kürt siyasetlerindeki sömürge değerlendirmelerinin yanlışlığını göstermektedir. AK Parti iktidarını mücadele edilecek temel çelişki olarak görülmesi doğru bir değerlendirme değildir. BDP'nin yeniden yapılandırılması ihtiyaçtır. 

KCK gibi yapılara da gerek yoktur. Zaten meşru temsilciler var. Yeni anayasa sürecinde BDP önemli rolünü kullanabilir. Ak Parti'yi etkilerken CHP'yi de etkileyecektir. Ak Parti de büyük bir sorumluluk altındadır. Demokratik Türkiye oluşumuna destek vermelidir. Yeni anayasanın temel kriterlerini açıklamak ve tartışmak durumundadır. Anayasa sürecinde bir yol temizliği yaparak, TMY, TCK'da kaldırılması gereken maddeleri kaldırmalı ve güven artırıcı önlemler atmalıdır."

'BATILI ÜLKELER TÜRK DEVLETİNİN GÖRÜŞÜNÜ PAYLAŞMIŞTIR'

Hamburg Üniversitesi Öğretim Üyesi Norman Peach, Amerikalı yazar Paul Auster'in Türkiye'ye gelmeyeceği yönündeki açıklamasını hatırlatarak konuşmasına başladı, "Ben Türkiye tarafından davet almadım, BDP beni davet etti, bu nedenle geldim, bu bir dayanışma ziyareti. Hem BDP ile hem de Kürt halkıyla dayanışmamı göstermek için buradayım" dedi.

Abdullah Öcalan'la iki kez görüştüklerini hatırlatan Peach, "Şam yakınlarında ve Roma'da hapishanede görüştük. İtalya'da kalması gerektiğini düşünüyorduk. AB içindeki hiçbir ülke kendisini kabul etmeyecekti. Sonra kaçınılmaz olarak Kenya'ya kadar takip edildi. Bu kaçırılma, yasadışı bir kaçırılmaydı" diye konuştu.

"Ne Kürt meselesi, ne Abdullah Öcalan meselesi Alman kamuoyunda yer alıyor" diyen Peach, "Mahmut Şakar'ın Spiegel dergisinde röportajı yayınlandı, İmralı'daki mevcut şartlardan bahsetti. Ama kamuoyunda yankı bulmadı. Bu Türkiye ile alakalarını gösteriyor. Bu kadar önemli bir konu karşısında herhangi bir ilgi söz konusu değil" dedi.

Türkiye'nin NATO üyeliğine dikkat çeken Peach, "60 yıldır, NATO, Türkiye'deki insan hakları için görüş bildirmemiştir. NATO için müttefikin istikrarı önemlidir. Bölgedeki NATO'nun konumu güçlensin istemiştir. İnsan hakları konusunda sessiz kalmamıştır. İnsan hakları önemsizdir. Önemli olan müttefikler arasındaki dayanışma ve istikrardır. Bu nedenle Kürtlerin içinde bulunduğu durum masaya yatırılmaz. Almanya da bu konuda kayıtsız kalmıştır. Ancak vakti zamanında Bağımsız Kürdistan kurulacağı konuşulduğunda Almanya ilgi gösterdi. Bu durum istikrarı bozacaktı. Batılı ülkeler her zaman Türk devletinin görüşünü paylaşmıştır. Abdullah Öcalan'ı Kenyaya süren takip hiç bir zaman tartışılmadı. Almanyaya gelmiş olsaydı, ayak bastığı anda Türkiye'ye iade edilirdi. Bu NATO'nun görüşüdür, İngiltere ve Fransa'da farklı bir şekilde hareket etmeyecektir" dedi.

11 Eylül'den sonra Avrupa'da "terör" korkusunun daha da yaygınlaştığını belirten Peach, bu durumun PKK'nin Hamas ve Hizbullah ile eş tutulmasını sağladığını söyledi, "Terör örgütü listesine almak, batılı ülkelerin işini kolaylaştırıyor. Bir kere bu konu ile muhatap olmak zorunda kalmıyor" dedi. 

Almanya'da Zudeutsch Zeitung gazetesinde yayınlanan bir makaleyi hatırlatan Peach, "KCK da terör örgütü olarak görülüyor. Kürt bir gazetecinin gazetesinde yayınladığı KCK ile ilgili fotoğraflar, terörizmin propagandası olarak görüldü" diye konuştu. "Kürdistan'daki zulum bilinmektedir" diyen Peach, "Hiçbir ülkede bu kadar çok kişi tutuklanmamıştır. Ama belirttiğim gibi insan hakları ikincildir. Onlar için önemli olan istikrardır" dedi. 

Norman Peach, Öcalan'ın Almanya'daki algısına ilişkin olarak, şunları söyledi: "Öcalan, Kürt halkı, PKK ve siyasi bir çözüm için çok fazla ciddiye alınmadı. Siyasi çözüm için yeterli derece önemli görülmedi, sosyal açıdan suçlandı. Siyasetten uzaklaştırıldı. Daima bir suçlu olarak görüldü, siyasi şahsiyet olarak görülmedi."

Peach, son olarak, "Hiçbir zaman vazgeçmemek gerekir. Almanya'da benim gibi düşünen çok kişi var. Ama açıklamıyorlar. Abdullah Öcalan'ın kaderi Kürt halkının kaderine sıkı sıkıya bağlıdır. O olmaksızın siyasi çözüm olamaz. Bana göre, Abdullah Öcalan cezaevinden kurtulacak ve Kürt halkı barış ve özgürlük içinde yaşayacaktır" dedi. (anf)

Veröffentlicht von maya_ am Dienstag, 07. Februar 2012 (6 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | Druckbare Version  Diesen Artikel an einen Freund senden | Punkte: 0)

'Demirtaş ile röportaj'
aktuelle News
'Ankara ortak protokolleri kabul etmedi'

Milliyet’ten Aslı Aydıntaşbaş Selahatti Demirtaş’la görüştü:

 Demirtaş, ilk kez İmralı’yla “protokol” sürecini tüm detaylarıyla anlatarak “Müzakereler Silvan saldırısı değil Ankara protokolleri kabul etmeyince koptu” dedi. Medyanın BDP’ye sansür uyguladığını söyleyen Demirtaş “Sorun BDP değil zamanla bu sansür kurumsallaşmış olacak” dedi

Neden Selahattin Demirtaş? Neden Paul Auster değil, Gençliğe Hitabe değil, “Andımız” değil de, durup dururken BDP liderini konuşalım? Çünkü Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın ve şu zamana kadar sayısız devlet yetkilisinin bizzat söylediği gibi “Kürt meselesi Türkiye’nin en önemli sorunu.” Şimdi önümüzdeki tabloya bakalım. KCK soruşturması, tüm hızıyla sürüyor. Orta Doğu karışıyor, Suriye’de rejim sallanıyor, İran’a hava harekatı ihtimali her geçen gün artıyor. Türkiye böyle bir ortama Kürt meselesinde mesafe katetmiş olarak girebilirdi. Oysa maalesef konu, derin dondurucuya konmuş durumda. Ne anayasa hazırlığı ne de müzakereler cephesinde bir gelişme yok. Bırakın çözümü, tartışma bile yok artık. Medya son aylarda bu konuyu konuşmaz, tartışamaz hale geldi. Neden bugün mikrofonu Selahattin Demirtaş’a uzattım? Çünkü her gün her kanalda kendi ekonomuzu duyduğunuz televizyon programları yerine, hep aynı görüşü aktaran köşe yazıları yerine, bir kerecik de olsa farklı bir ses duyalım diye...

Bugünlerde yargı reformu gündemde. Avrupa Birliği, Adalet Bakanı’nın hazırladığı reform paketini “Evet ama yetmez” diye yorumladı. Siz?

Ben de inceledim. Derde derman olacak bir şey değil. Gerçekten ifade ve basın özgürlüğünü genişleten bir tasarı değil. Meclise gelince tartışacağız. Ama yasayı istediğin kadar değiştir, zaten zihniyet değişmediği sürece tablo farklı olmayacak...

Pakette olumlu adımlar da yok mu? Örneğin “örgüte yardım yataklık” konularında getirilen cezai indirimlerle KCK tutuklularını bir anlamda “rahatlatacak” hükümler içeriyor...

Siz zaten ortada bir suç olmadığına inanıyorsanız, neden cezanın yarıya indirilişine sevinesiniz? Mevcut kanunda “örgüt üyesi olmamakla birlikte, örgüt üyesi gibi cezalandırılır” diyor. Böyle bir suç tarifi olabilir mi? “Katil olmamakla birlikte, cinayet işlemiş gibi cezalandırılacaktır” demek gibi. Ama biz bu tasarıyı büyük bir ilerleme olarak kabul etmiyoruz. Arkadaşlarımız eleştirilerimizi Adalet Bakanı’na da iletti...

Kürt sorununda bir sertleşme dönemine girdik. Ama kamuoyu, açılım sürecinin neden bittiğini hala anlayabilmiş değil. Hükümet yetkilileri, “PKK barış değil savaşı seçti” diyor. Hükümete yakın isimler, “Devlet Öcalan’la anlaştı ama Silvan’da Kandil ve PKK bunu sabote etti” diye özetliyor. Sahi ne oldu siz biliyor musunuz?

Bu konuda duyum değil, doğrudan bilgim var. O dönemde söz konusu olan, bazı protokollerin imzalanmasıydı. Doğru, devlet İmralı’daki görüşmelerde Öcalan’la bir yere geldi. Toplam 6 sayfalık ve her biri 2 sayfadan oluşan 3 başlıkta 3 ayrı protokol hazırlandı. Bu protokoller önce Kandil’e götürüldü. Kandil bunlara ek bir madde ekledi. Protokollerin esasını bozmayan bir madde. Ve o haliyle onayladılar. Protokoller, doğrudan silah bırakmayı, yani silahsızlanmayı da içeriyordu. Seçimden hemen önceki dönemden söz ediyorum. Anlaşma gereği protokoller hükümete de gidecekti. Hükümet de, biz bunun arkasındayız derse, Öcalan örgüte çağrı yapacak ve protokoller kamuoyuna açıklanıp aşama aşama yerine getirilecekti. Belki yıllar sürecekti ama hedef silah bırakmaydı. İşte o noktada , Başbakan seçimden 5 gün sonra bu protokolleri tanımadığını söyledi heyete.

Hangi heyet?

İmralı’ya da giden, hükümetin gönderdiği resmi heyet.

 Eklenen maddeden dolayı mı?

Gerekçesini bilmiyorum ama o talî bir maddeydi. Şunu da biliyorum ki o güne kadar bu protokollerin hazırlanmakta olduğunu hükümet iyi biliyordu. Ama anlaşılıyor ki seçimleri atlatmaya çalışıyormuş. Biz bu protokollerin açıklanması için bir kaç defa çağrı yaptık ama olmadı. Bu sürecin kopma noktası başbakanın tavrı oldu.

Ama eşzamanlı olarak PKK’nın Silvan saldırısı geldi ve kamuoyunda büyük tepki oldu. Hükümet süreci bitirenin bu saldırı olduğunu söylüyor.

O protokollerin rafa kalkması sonucu oluşan karşılıklı çatışma ortamında gerçekleşti. Öncesi hükümete protokolü reddetti.

Eklenen madde mi bozdu uzlaşma zeminini?

Sanmıyorum. Esasa yönelik bir madde değildi. Yanlış hatırlamıyorsam yeni anayasanın her halükarda referanduma sunulmasıyla ilgiliydi.

Son süreçte Öcalan ve Kandil ’in aynı düşünmediği, PKK’nın Öcalan’a rağmen silana sarıldığı yazılıyor...

Hayır. Bunlar spekülatif. Öcalan ve Kandil arasında bir ayrılık ya da birbirini boşa çıkarma yok. O zaman da yoktu, şimdi de yok. Böyle olması da zaten herkesin yararınadır.

Herkes derken devleti mi kast ediyorsunuz?

Evet. İkisi arasında uyum çözümü kolaylaştıran bir şeydir...

En son İmralı’da Öcalan’ın 6 ay sonra ilk kez ailesiyle görüşmesine izin çıktı ama o reddetti. Bunu PKK ve KCK’yı tasvip etmediği şeklinde yorumlayanlar oldu...

Henüz gelişme olmadığını ve durumun hassas olduğunu söylemiş. Bu aşama da görüşmenin yanlış anlaşılmalara yol açabileceğini söylüyor.

Hâlihazırda İmralı’da devletle bir temas sürüyor olabilir mi?

Bence olmadığını anladık. Olmuş olsaydı Öcalan görüşürdü kardeşiyle.

 KCK operasyonlarının BDP’yi ciddi anlamda sarstığı belli. Sokağı mobilize etme gücünüzün kalmadığını, gözaltılar nedeniyle artık miting yapamadığınızı söyleyenler var...

Amaçları buydu ama halkla bağımız kuvvetli ve kırıldığını düşünmüyorum. Son dönemde 8 miting yaptık. Bazıları kar yağışı altında eski 25 derecede. Yine de binlerce insan vardı. Kış aylarda kimse güçlü miting yapamaz. Ama bahar gelince 8 Mart ve Nevruz’da anlaşılacak gücümüz.

 Allah aşkına kaç kişi içerde KCK operasyonlarından? 4 bin deniyor. Birkaç hafta önce katıldığım bir televizyon programında hükümet sözcüsü Hüseyin Çelik 1100 civarında bir rakam verdi. Siz ise geçen hafta 6200 dediniz. Nasıl bu kadar uçurum var?

Hükümet bir yanıltma yapıyor. Sadece “KCK üyeliği” sıfatıyla açılan davalara bakıyorlar. Adli istatistiklerde “KCK üyeliği” ile suçlananları sayıyor. Oysa yüzlerce kişi KCK üyeliğinden değil de örneğin “KCK propagandasından”, “KCK’ya yardımdan” ya da KCK gösterileri ve basın açıklamalarına katılmaktan sevk ediliyor adliyeye. Onları saymıyorlar. Bizdeki rakamlar, bunları da içeriyor. İsim listemiz var teşkilatlardan gelen. Sürekli güncelleniyor. Tabi arada salınan isimler de oluyor ama güncellemeye çalışıyoruz.

 Peki hükümeti “PKK’sız çözüm” stratejisine iten nedir? Nasıl bir iç mantığı olabilir bu politikanın ki geçmişte “Kürt meselesine çözüm istiyoruz” diyenlerden bir bölümü ikna olmuş gözüküyor ya da en azından itiraz etmiyor?

“Biz kötü insanlarız o yüzden herkesi gözaltına alacağız” demiyorlar tabii. Kendi içinde bir meşruiyeti koruyorlar. Şöyle diyorlar: “Karşımızda çok tehlikeli bir örgüt var. Bunlar Kürtlerin halklarıyla ilgili değiller. Elimizde uluslar arası güçlerden destek aldıklarına dair belgeler var. Kürt meselesini çözmek için bu örgütü aradan çıkarmamız lazım; bunlar elimizi kolumuzu bağlıyor. Bunlar pazarlık yapacak adamlar değil. Zaten geri kafalı Marksist, baskıcı tipler. Bu durumu çözmek için bunları iyice sindirip, aradan çıkartıp, sonra Kürtlere haklarını verelim ” diyorlar. Bu stratejinin meşruiyetini bunun üzerine kuruyorlar. Ama yanılıyorlar her anlamda. PKK ile anlaşmak, kendi iktidarını zayıflatacak bir Kürt sorunu çözümü yerine, iktidarını güçlendirecek bir Kürt çözümsüzlüğü nü tercih ediyorlar...

 Baharda sürecinin yeniden başlayacağı söylentisi vardı. Umut var mı?

Şu anda görünen olasılık, gerilim ve çatışmanın tırmanacağı yönünde. Ama zayıf ihtimal de olsa müzakerelerin başlamasını zorlamak gerekir. Diyalog ve müzakere arayışından vazgeçmemek lazım...

 ‘BİZE AÇIK SANSÜR VAR’

Ben mi yanılıyorum yoksa (Uludere’yi saymazsanız) memlekette Kürt melesi gündemden mi düştü? Bir siyasi parti liderisiniz ama Salı günü Meclis grup konuşmalarınız dışında ne televizyon ne de gazetelerde göremiyorum sizi. BDP sessizliğe mi gömüldü?

Hayır bize yönelik çok açık, hiç de gizli olmayan bir sansür var. Somut örnek vereyim. Geçen gün bir muhabir benimle özel röportaj için İstanbul’dan Ankara’ya Meclis’e geldi. 1,5-2 saatlik bir röportaj sonrasında, genel yayın yönetmeni tarafından gönderilmiş olmasına karşın tek kelime yayınlanmadı gazetede. Muhabir arayıp çok üzgün olduğunu söyledi. Yani sansür örtülü falan değil. Tanıdığım bazı genel yayın yönetmenleri de bana açık açık söyledi. Hükümetin bizzat program esnasında arayıp “Biz o toplantıda ne konuşmuştuk!” diye hatırlattığı oluyor. Dolayısıyla benimle yapılmış herhangi bir röportaj okumamış olmanız çok normal.

Bir çok gazeteci ve Meclis muhabirleriyle görüşüyoruz ama röportaj talebi olmuyor. Grup toplantısı açıklamaları da içeride ufak görülüyor.

 Bu durum ne zamandan beri böyle?

Anladığım kadarıyla hükümet bunu takvimlendirdi. Medyaya “Bize şu zamana kadar zaman verin” demiş durumda. Şu zamana kadar bu işi bitireceğiz diye bir milat var. Ama bu milat dolana kadar zaten hükümet sansür işini kurumsallaştırmış olacak. Medyanın o dönemden sonra da AKP baskısını kolay kolay kıracağını sanmıyorum . Mesele artık BDP meselesi olmaktan çıktı; sansür kurumsallaştı.

 Bu konuda yurtdışından gelen eleştiriler de son dönemde arttı...

Son 6 ayda görüştüğümüz yabancı yetkililerden “AKP konusunda yanıldık” cümlelerini bizzat duydum. AB reformları, müzakere başlıklarının ilerlememesi ve Kürt sorunu konusunda şikâyetçiler. (milliyet)

Veröffentlicht von maya_ am Dienstag, 07. Februar 2012 (5 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | Druckbare Version  Diesen Artikel an einen Freund senden | Punkte: 0)

Dersimden Haberler: Atatürk imzalı soykırım belgeleri
aktuelle News
'Dersim Soykırımı daha ucuza gelsin diye 5-6 yıl ertelenmiş'

 

Türkiye gazetesinin haberine göre 37-38 Dersim Soykırımı daha ucuza gelsin diye 5-6 yıl ertelenmiş.

Habere göre aslında bütün hazırlıkların 1932'de tamamlandığı ve 1933'te Soykırım girişimine resmen başlanması planlaması yapıldığı belirtilirken 'pahalı' diye vaz geçiliyor ve bilinen 37-38 Soykırımı yapılıyor..

Ayrıca haberde 'kısmen' ele geçen 'Dersim Soykırımı Belgeleri'nde yapılan bütün uygulamalarda Atatürk, İnönü, CHP, Bayar ve General F.Çakmak rol oynuyor ve bütün kararların altında Atatürk'ün imzası bulunuyor..

13 BİNDEN FAZLA İNSAN ÖLDÜ

1937-1938 yıllarında gerçekleştirilen Dersim Operasyonu’nda 13 binden fazla kişi ölmüş, binlerce kişi de askerler nezaretinde göç ettirilmek zorunda bırakılmıştı.

BİRLİKLERE HABER VERİLİYOR

Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak imzalı 6 Nisan 1932 tarihli belgede hükümetin harekâtı yıl içinde yapmamaya karar verdiği birliklere bildiriliyor.

 

 

Yakın zamanda yeniden ülkenin gündemine oturan ve 1937-38 yıllarında yaşanan Dersim olayları Cumhuriyet tarihinin en çok merak edilen sayfalarından biri. Dersim olaylarında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın özrü ile bir ilk de yaşandı. Erdoğan bu özürle birlikte bazı önemli belgeler de açıklamış, devlet arşivlerindeki gizlilik kararının da kaldırılacağını söylemişti. Başbakanlık arşivlerindeki Dersim belgeleriyle ilgili gizlilik kararı geçtiğimiz hafta kaldırıldı. Geriye Genelkurmay ve Türk Hava Kurumu arşivleri kaldı. Dersim olayları ile ilgili asıl önemli belgelerin Genelkurmay arşivlerinde kayıtlı olduğu belirtiliyor. Gizliliği kaldırılan Başbakanlık arşivlerinde ise askeri harekat öncesi, 1920’li yıllardan itibaren Dersim yöresinde yaşanan gelişmelere ait kayıtlar, raporlar, kararlar, zabıtlar yer alıyor. Bölgenin 1920’li yıllardan itibaren yakından izlendiği pek çok defa müdahalelere uğradığı kayıtlarda bulunuyor. Başbakanlık arşivlerindeki belgelerden askeri harekatlarda başta Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Celal Bayar olmak üzere dönemin devlet idarecilerinin tamamının etkin rol aldığı anlaşılıyor.

 

 

HAREKÂT 1932’DE PLANLANIYOR

Dersim’e yönelik harekat hazırlıkları raporlarla başlıyor. Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından hazırlanan 18 Kasım 1931 tarihli raporda “Artık Dersim meselesinin kati suretle hallinin devletçe, milletçe ve bilhassa hükümetçe tehiri caiz olmayan muzur, tehlikeli ve zaman geçtikçe halli müşkülleşecek ve zararı artacak bir vaziyet almış olmasıdır” ifadeleri ile harekatın bir an önce başlatılması isteniyor. “Dersim’in içi muntazam hükümet teşkilatına rağmen tamamen anarşiktir” tespitine yer verilen raporda Dersimin ıslahının ancak askeri bir harekatla yapılabileceği belirtilirken harekat zamanı olarak “1932 yılının ilk müsait mevsimi” gösteriliyor.

 

 

HAZIRLIKLAR ERTELENİYOR

Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak imzalı 1 Mart 1932 tarihli belgede hükümetin dersim harekatının icrasına karar vereceği dikkate alınarak hazırlıkların yapılması, hükümet kararı ile birlikte harekatın en geç Ağustos ayında başlayabileceği belirtiliyor. Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak bir ay sonra bir emir daha yayımlayarak hükümetin harekatı bu yıl yapmamaya karar verdiğini bildiriliyor. Maliye Bakanlığı’nın Nisan 1932 tarihli yazısında Dersim mıntıkasında lüzum görülen tedip harekatına bütçenin müsaade etmediği belirtiliyor. Yazışmalardan Dersim harekatının parasızlık sebebiyle ile geciktiği anlaşılıyor.

 

 

PROVASI 1933 YILINDA YAPILMIŞ

Dersim Harekatı ile ilgili Atatürk’ün rolünün olup olmadığı önemli tartışma konularından birini oluşturuyor. Ancak 1938’e kadar gelen tüm süreçlerde Atatürk ve İnönü’nün rol aldığı anlaşılıyor. 1933 yılında prova niteliğinde küçük çaplı bir harekat yapılıyor. 6 Eylül 1933 tarihli kararnamede Başta reisicumhur Mustafa Kemal Atatürk ve Başbakan İsmet İnönü olmak üzere kabine üyelerinin imzası bulunuyor. Söz konusu kararnamede “Dersim Harekatı münasebetiyle kıtaların fevkalade ihtiyaçlarına karşılık olmak üzere Maliye Vekaleti bütçesinin masarifi gayri melhuza tertibinden 20 bin liranın tahsis ve sarfına izin verilmesi” ifadelerine yer veriliyor.

 

 

ÖNCE PROVA YAPILIYOR

1933’te yapılan harekat aslında planlanan büyük harekatın bir nevi provası, o yüzden de sınırlı. 13 Eylül 1933 tarihinde harekata ilişkin raporlar toplanarak bir analiz rapor haline getirilmiş. Bir yıl sonra bölge yeniden değerlendiriliyor. 1 Mayıs 1934’te İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Dersim ve Seyit Rıza’nın durumu ile ilgili Birinci umum Müfettişliğinden gelen raporları Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ve Başbakan İsmet İnönü’ye takdim ediyor.

 

 

DERSİM OLAYLARINA AİT BELGELERE ULAŞTIK

İlk belgede, her an harekâta çıkmak için hazır olunması gerektiği belirtiliyor.

İkinci belgede, harekâtın 1932 yılında yapılmayacağı ifadeleri yer alıyor.

Üçüncü belgede, harekâtın ekonomik sebeplerden yapılmadığı belirtiliyor.

BELGELER ATATÜRK iMZALI

1937-38 tarihlerinde gerçekleştirilen Dersim Harekâtında Mustafa Kemal Atatürk’ün rolünün olup olmadığı yıllardır tartışma konusu. Ancak, gizliliği kaldırılan Başbakanlık Devlet Arşivlerindeki Dersim belgelerinde Atatürk imzaları bulunuyor. Harekata ilişkin kararnamelerde üstte reisicumhur sıfatıyla Atatürk’ün imzası, altta ise başta İsmet Paşa olmak üzere kabine üyelerinin imzaları yer alıyor. Harekata katılacak askerlere verilecek tayınların bile Reisicumhur emrine tabi olduğu anlaşılıyor.

Belgelerdeki imzası Atatürk’ün Dersim Harekâtından haberdar olduğunun açık bir kanıtı...

İSMET PAŞA: VAKTi GELMİŞTİR

Dersim Harekâtına yönelik hazırlıklar 1935 yılında Başbakan İsmet İnönü’nün yaptığı Dobru gezisi sonrasında kaleme aldığı rapor ile ete kemiğe bürünüyor. İsmet Paşa raporuna şu ifadelerle başlıyor: “Dersim ıslahına bir program dahilinde tevessül edeceğiz. Program; hazırlık, silahtan tecrid ve icap ederse iskan safhalarını ihtiva edecektir. Hazırlık ve silahsızlanma 3 senede olacaktır. Dersim vilayetini yeni usulde teşkil edeceğiz. Muvazzaf bir kolordu kumandanı vali ve üniformalı muvazzaf zabitler kaza kaymakamları olacaktır. Kaza memurlarından hiç biri yerli olmayacak ve bulundukça mutekait zabitler tali memuriyetlere tayin olunacaktır. İlbaylık (Valilik) dairesi Kolordu Karargahı gibi, fakat maksada elverişli olarak teşkil olunacaktır. 1935 ve 1936’da yolları, karakolları yaptıracaktır. 1937 ilkbaharına kadar hazır olursa mürettep ve seferber 2 F. Kuvvet ilbaylığın emrine 1937 İlkbaharında verilecektir. Sür’atle bütün Dersim silahtan tecrid olunacak, ilbaylığın o zamana kadar tedkiki neticesinde kuvvetle yapılmasını tasavvur ettiği, hükümete bildirdiği icraat da yapılacaktır. Bundan sonra Dersim’e verilecek şeklin safhası başlayacaktır. Bütün bu tasavvurlar gizlidir.” 1937-38 yıllarında gerçekleşen Dersim olayları İsmet Paşa’nın raporunda öngörüldüğü takvim içinde birebir gerçekleşiyor. Önce Tunceli Kanunu çıkarılıyor, ardından harekatı yönetecek olacak general Abdullah Alpdoğan tüm yetkilerle donatılarak bölgeye atanıyor. Ve büyük harekatın hazırlıkları böylece başlıyor. (türkiye gazetesi)

Veröffentlicht von maya_ am Dienstag, 07. Februar 2012 (6 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | Druckbare Version  Diesen Artikel an einen Freund senden | Dersimden Haberler | Punkte: 0)

Bayık Alevileri 'ortak mücadele' çağrı
aktuelle News
'Dersim dilini konuşmalı, Aleviler Kürtler ile ittifaka gitmeli'

Behdinan - KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, hareket olarak baştan beri Alevilerin kendi kimliğiyle oldukları gibi kabul edilmesini, özgür yaşamlarının kabul edilmesini desteklediklerini belirtti. Bayık, "Alevilerin geçmişteki yanlışlıkları aşarak, başta Kürtler olmak üzere demokrasi güçleriyle daha sıkı ve geniş bir ilişki ve ittifak içine girmeleri demokrasi mücadelesinde yeni boyutlar kazandıracaktır. Buna kesinlikle inanıyoruz" dedi. 

DERSİMLİLER YENİDEN DİLLERİNİ ÖĞRENMELİ

ANF’ye konuşan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, Biz onları erittik, yok ettik, bu nedenle artık onlar için Kürt ve Kürtlükten söz edilemez denilerek yüz yıllık politikalar meşrulaştı-rılamaz.

Bu demokratiklik değildir. Tamam, Türkiye'nin sınırları değişmeden birlik içinde sorun çözülmeli; ama o asimilasyon politikasının yarattığı olumsuzlukların da giderilmesi gerekiyor.

Şimdi Dersim’de kaç kişi Zazaca biliyor?

Neredeyse asimile edil-miş.

Tabii bütün Dersimlilerin yeniden dillerini öğrenmeleri gerekiyor. Amed’de, Urfa’da herkesin dilini öğrenmesi gerekiyor. Bu da ancak anadilde eğitimle gerçekleşir. Kamusal alanda Kürtçenin ve diyalektlerinin kullanılmasının güvenceye alınması gerekir. Yoksa asimile ettik, bu bizim için kazanılmış bir haktır, kazanılmış mevziidir denilemez. Bu ‘kazanılmış mevzilere’ dayanarak, “Bakın, bazı Kürtler de AKP'ye oy veriyorlar; bunlar özerk yönetimi, kendi kendilerini yönetmeyi, anadilde eğitim ve kamu alanında Kürtçenin kullanılmasını istemiyorlar” denilemez.

BU KOŞULLARDA DEMOKRATİK ANAYASA YAPILABİLİR Mİ?
Türkiye'deki anayasaların tümü aslında 1924 Anayasasının türevidir.

Özü itibariyle değişmemiştir. Kuşkusuz anayasa eskisi gibi kalmamıştır. 1961’de de, daha sonraları da bazı değişiklikler olmuştur. 

 Kürtlerin ve Alevilerin sorunları çözülmemiştir

Bütün farklı etnik ve dinsel toplulukların özgür ve demokratik bir siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik yaşama kavuşması gerekir.

Mevcut ulus-devlet anlayışı Kürtleri, Alevileri kabul etmiyor. Bu ulus-devlet anlayışı ve bunun eseri olan anayasa değişmediği müddetçe ne Kürt sorunu ne de Alevilerin sorunu çözülür.

İstediğiniz kadar Alevilerden bahsedin, Alevi Çalıştayları yapın, Kürt sorunu için kimi çevrelerin görüşlerini alın, sonuçta oraya çıkacak olan eskinin farklı bir biçimi olur. Bu bakımdan esas olarak 1924 Anayasasının ulus-devlet zihniyetinin yaratmak istediği toplum anlayışının terk edilmesi gerekiyor. Bu amacı hedeflemeyen hiçbir çalışmanın yeni olması düşünülemez. 

Kürtlerden, Alevilerden, Hıristiyan azınlıklardan ve yine farklı etnik topluluklardan toplum olarak düşüncelerinin alınması gerekir.


SINIRLI BAZI DEĞİŞİKLİKLER YAPILACAK
Şimdi Kürtler ve demokrasi güçleri bu koşullarda yeni bir anayasanın yapılacağına nasıl inanacak?

Mecliste 30 milletvekili var, komisyondasınız denilerek bu iş geçiştirilebilir mi? Bir toplumun iradesi kırılacak, temel hakları gasp edilecek, örgütlenmeleri dağıtılacak, etkisi sınırlanan Meclisteki birkaç milletvekilinin söylemiyle demokratik bir anayasa yapılacak!

Şimdi sınırlı bazı değişiklikler yapılacak. Ancak bu ne Kürtlerin, Alevilerin, farklı etnik ve dinsel toplulukların demokratik ve özgür yaşamını, ne de emekçilerin ve kadınların taleplerini karşılayan bir anayasa olacaktır. Böyle bir anayasa topluma dayatılmak istenecektir. Tabii ki bunun kabul edilmemesi, teşhir edilmesi gerekir. 

“AKP'ye de oy veren Kürtler var; onların talebi böyle değildir” denilerek Kürtlerin taleplerine olumsuz yaklaşım gösterilemez.


ALEVİLERİN OLDUĞU GİBİ KABUL ETMEYEN ANAYASANIN MEŞRUİYETİ OLMAZ
Alevilerin olduğu gibi kabul edilmesini sağlamayan bir anayasanın Alevler için bir meşruiyeti olamaz.

Bütün etnik ve dinsel toplu-lukların düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü, kendi kimlikleriyle yaşama özgürlüğünü tanımayan bir anayasa yeni ve demok-ratik olamaz. Kürtçe öğretim mi olsun, nasıl olsun diye tartışıyorlar. Böyle olabilir mi?

Bir halkın dili varsa onun anadilde eğitimi de olacaktır. Bunun tartışılması bile antidemokratiktir, ayıptır.

Bülent Arınç ve Hüseyin Çelik’in “Kürtçe okuyup da karınlarını mı doyuracaklar” gibi yaklaşımları gerçekten utanç vericidir. Bu yaklaşım AKP’nin Kürtlere ve Kürt diline bakışını ortaya koymaktadır. Kürtler kendi kendilerini yönetecekler mi, yönetmeyecekler mi tartışması da anadil tartışması gibi ayıp bir tartışmadır.

Demokrasi toplumun kendi kendini yönetmesini ifade ediyor. Demokrasi dünyanın her tarafında böyle topluluklar varsa onların özyönetimini tanıyor. Bunlar tartışılacak konular mıdır?

Zaten bunları kabul edersek yeni bir ulus yaratırız deniyor. Ne demek yeni bir ulus? Zaten bir ulus var. Önemli olan bu ulusal toplulukların birlikte, ortak demokratik ulus içinde yaşamasını sağlamaktır.

Böyle yaklaşılırsa yeni anayasa olur, sorunlar çözülür. Bu demokratik talepleri karşılamayan herhangi bir anayasanın meşruiyeti olamaz. 

Kaldı ki, şu anda böyle bir demokratik anayasa yapma iradesi, tutumu ve çalışması görülmüyor.

ALEVİLERİ DEVLETEYE YEDEKLEMEYE ÇALIŞAN BİR KESİM HEP VAR OLMUŞTUR
Alevi sorunu Kürt sorunundan sonra Türkiye'nin en temel sorunudur.

O da bir Türkiye'nin demokratikleşmesi sorunudur.

Dolayı-sıyla bu iki sorununun çözümü Türkiye'nin demokratikleşmesinin anahtarıdır.

İki sorunun mutlaka çözülmesi gerekir. Bu iki sorun çözüldüğü zaman, Türkiye'deki bütün diğer demokratikleşme sorunları çorap söküğü gibi çözülür. Bir kere bu gerçeğin altını çizmekte fayda var. 

Kuşkusuz geçmişte Aleviler üzerinde bir devlet politikası uygulandı.

Aleviler Cumhuriyet döneminde her türlü baskı ve zulme maruz kalmalarına ve inançları yasaklanmasına rağmen, kendi kimliklerini bile açıkça ifade edemezlerken, böyle yoğun bir baskı altında oldukları halde, demokratik olmayan cumhuriyeti savunan, mevcut otoriter rejimin savunucusu olan çevrelerle ortak hareket eden bir yaklaşım içinde olmuşlardır.

Kuşkusuz Alevilerin tutumunun sadece bu boyutu yoktur.

Aleviler her zaman demokratikleşmeden yana olmuşlardır.

Türkiye'nin demokratikleşme mücadelesinin her zaman içinde bulunmuşlardır.

Ne zaman Türkiye'de bir demokratikleşme mücadelesi varsa, orada Alevilerin var olduğunu görüyoruz.

Bu inkar edilemez.

Ancak mevcut rejim sürekli “İslamcılar gelecek, şeriat olacak” biçimindeki yaklaşımlarla Alevileri sisteme yedeklemeye çalışmıştır.

Bu konuda belirli düzeyde başarılı oldukları da söylenebilir.

Ancak Alevilerle ilgili durumu sadece böyle tek yanlı değerlendirmek mümkün değildir.

Aleviler tüm demokratikleşme mücadelesi içinde yer almışlardır.

Bu yönüyle sürekli devletin değişmesi, demokratikleşmesi, demokratik toplum olması, özgürlükçü ve demokratik bir Türkiye'nin oluşması için çabalarını sürdürmüşlerdir. Bu konuda büyük bedeller ödemişler, fedakarlıklar yapmışlardır.

Bu konunun altını çizmekte fayda var.

Ancak Alevileri devlete yedeklemeye çalışan bir kesim de hep var olmuştur.

Özellikle bazı inanç önderleri üzerinden bunu yap-maya çalışmışlardır. Cem Vakfı ve İzzetin Doğan buna en somut örnektir.

Kimi Alevi dedelerini etkileyerek, onlar üzerinde etkide bulunarak, onlar yoluyla Alevileri devletin yedeğine sokma ve devlet mevcut politikalarını destekler hale getirme çabası içinde olmuşlardır.

Bu politikalar yoğun asimilasyonla birlikte sürdürülmüştür.

Başta Alevi Kürtler olmak üzere hem Aleviliklerini hem de Kürtlüklerini bitirmek için her türlü yol ve yöntem uygulanmıştır.

Türkiye'yi Türk-İslam devleti haline getirmenin projesi olarak hem Kürtlükleri hem de Alevilikleri yok edilmeye çalışılmıştır.

Öyle ki, Kürtlüğü yok etme birinci sırada olduğu için, Aleviliği bile Kürtlüğü yok etmenin bir aracına dönüştürmeye çalışmışlardır.

Mezhep farklılığıyla Kürtler arasında bölünme yaratmak için denemedikleri yol kalmamıştır.

Böylece Alevi Kürtleri yalnızlaştırıp zayıflatarak hem Kürtlüğünden uzaklaştırma hem de Alevi değerlerine sahip çıkamama gibi bir durum ortaya çıkarmışlardır. 

Türk Alevileri üzerinde de yoğun bir baskı oluşturulmuş, Türk Alevileri de ağır baskı görmüşlerdir.

Hatta bazı yönleriyle Kürt Alevilerden daha fazla baskı gördükleri söylenebilir.

Çünkü Kürt Alevileri Dersim, Sivas, Malatya, Maraş, Adıyaman, Erzincan ve Varto gibi belirli hatlarda toplu yaşarlarken, Türk Alevileri genelde Türkiye'nin her tarafına dağılmış bir biçimde yaşamışlardır.

Tokat, Çorum ve Amasya gibi alanlarda biraz daha yoğun olsalar da, genelde Türkiye'nin her tarafında dağınık bir biçimde yaşamaları, onların daha fazla toplumsal bir baskı altında olmalarını ve giderek hakim inanç olan Sünniliğin etkilerini yaşamalarını beraberinde getirmiştir. Eğer bugün Türk Alevileri Kürt Alevilere nazaran daha fazla Sünni mezhebin etkileri altındaysa, Sünni mezhebin bazı değerlerini alma ve Sünniliğe yaklaşma gibi eğilimleri varsa, bunu da demografik yapısının dezavantajları olarak ele almak gerekir. 

ERGENKON’UN BİR AYAĞI DA İZZETİN DOĞAN’IN ELİYLE HAZIRLANIYOR

Kürt Özgürlük Hareketi'nin mücadelesi sonucu özellikle Alevi Kürtlerde önemli bir örgütlenme düzeyi oluşmuştur.

Kendi öz kim-likleri ve kültürleri açısından bir bilinçlenme gelişmiştir.

Kendi inançlarını da, etnik kimliğini de onurluca ifade eden bir duruş kazanmışlardır.

İlk başlarda Türk devleti Alevi Kürtleri metropollere ve Avrupa’ya göçerterek kendisi için ortaya çıkacak olum-suzlukları engellemeye çalışmıştır. Ama özellikle Kürt Özgürlük Hareketi'nin Avrupa başta olmak üzere Alevi Kürtler üzerindeki etkisinin gelişmesiyle birlikte, devlet giderek Alevilere karşı biraz daha yumuşak politika izlemeye çalışmış, böylelikle bu defa da Alevileri bu yumuşak politikalarla devlete yedekleme ve demokrasi güçlerinden ve Kürt Özgürlük Hareketinden koparma politikası izlenmiştir.

Bu aynı zamanda Alevilerin demokrasi mücadelesindeki tutumlarını gevşetme, demokratik mücadele veren safları parçalama gibi bir yaklaşımla yapılmıştır. Ancak mücadele sonucu devletin bu yumuşak yaklaşımı Aleviliğin bu ortamda kendisini açıkça ifade etmesini ortaya çıkarmıştır.

Kuşkusuz Alevilerin kendilerini açıkça ifade etmeleri ve örgütlenmelerinde Alevi gençlerinin ve halkın demokrasi mücadelesi içinde yer almasının payı da vardır.

Alevi Kürt halkının ve Kürt gençlerinin Kürt özgürlük mücadelesi içinde yer alması ve bu mücadelenin bir demokratikleşme mücadelesi olarak Türkiye'yi etkilemesi, Türk devletinin de yeni bir Alevi politikasına yönelmesine yol açmıştır. Bunun getirdiği olumlu sonuçlar da, olumsuz sonuçlar da olmuştur.

Belli bir örgütlenme ortaya çıkmış, kendilerini örgütlemeye çalışmışlardır, ama diğer yandan devlet Alevilere el atarak demokrasi mücadelesindeki safları zayıflatıp sistemle bütünleşen, sistemin parçası haline gelen ve sistem içinde kendine yer arayan eğilimleri de ortaya çıkmıştır.

İzzetin Doğan’ın Cem Vakfı’nın geliştirilmesi böyledir.

Bunların önünün açılmasında ve geliştirilmesinde derin devletin payı vardır.

İşte Ergenekon deniliyor.

Ergenekon’un bir ayağı da İzzetin Doğan eliyle Alevilerin demokrasi mücadelesinden koparılması, sistemin bir parçası haline getirilmesi ve zaman içinde Sünnileştirilmesine zemin hazırlanmasıdır. 

Geçmişte Alevi örgütlerinin sadece kendi taleplerini dile getirmeleri, özellikle Kürt sorunundan uzak durmaları aslında taleplerini dile getirmede ve mücadelelerini vermede kendilerini zayıf bırakıyordu.

Çünkü demokrasi güçlerini zayıf bırakıyordu. Tutarlı bir demokratlık, tutarlı bir demokrasi mücadelesi olmuyordu. Bu da Türkiye'nin demokratikleşme mücadelesini zayıflatıyordu. Türkiye gerçek anlamda demokratikleşmeden Aleviler özgür olabilir mi?

Aleviler kendi inançları ve kimliğiyle özgürce yaşayabi-lirler mi?

Bu mümkün değil. Gerçek bir demokratikleşmenin anahtarı Kürt sorununun çözümüdür.

Kürt sorununun çözülmediği bir yerde Türkiye gerçek anlamda demokratikleşmez.

Gerçek demokratikleşmenin olmadığı yerde de Alevilerin kendilerini olduğu gibi kabul ettirip kendi kimlikleriyle özgürce yaşamaları sağlanamaz.

Bu açıdan geçmişte yanlış yaklaşımlar oldu.

Özellikle dıştan yönlendirmelerle Aleviler Kürt Özgürlük Mücadelesinden uzak tutulmaya çalışıldı. Hatta Kürt Özgürlük Mücadelesinde devletin tezlerine yakın yaklaşımlar benimsendi.

Ama Alevi toplumunda bir demokratik damar olduğu, zaten kimliğinde demokratik bir karakter bulunduğu için, bu kimliğindeki demokratik karakteriyle Türkiye tarihi içindeki demokrasi mücadelesi içinde aldıkları yerin sonucu olarak demokratik bir birikime sahip oldukları için, son zamanlarda görüldüğü gibi Alevilerin sorunlarıyla Kürtlerin sorununun birbirine çok bağlı olduğu, Alevilerin özgürleşmesi için Kürt sorununun çözülmesi gerektiği, bu nedenle Alevilerin başta Kürtler olmak üzere bütün demokrasi güçleriyle ortak hareket etmesi gerektiği konusunda bir zihniyet, düşünce eğilimi ve yaklaşım ortaya çıkmıştır. 

Biz bunu önemli görüyoruz.

Sadece Kürt halkının özgürlüğüne olumlu yaklaşma açısından değil, Alevilerin kendi özgürlükleri ve demokrasilerini gerçek anlamda kazanmaları açısından da önemli görüyoruz.

Çünkü Alevi toplumunun demokratik karakteri, özellikleri, taşıdığı tarihsel olumlu değerler Türkiye'nin demokratikleşmesine gerçekten önemli değer katacaktır.

Bu da Türkiye'nin demokratikleşmesine ve demokrasisinin derinleşmesine daha da hizmet edecektir.

Bu da başta Kürtler olmak üzere bütün ezilen halklar ve topluluklar için güvence olan demokrasinin gelişmesini sağlayacaktır. 

Yine kendi özgürlük ve demokrasi sistemimizin komünal değerleri, demokratik konfederal anlayışı, toplumcu komünal değerlere dayanmak istemesi, böyle bir ideolojik ve teorik yaklaşım içinde bulunmamız dikkate alındığında, gerçekten öngördüğümüz özgürlük ve demokratik sistem açısından Alevilik önemli bir toplumsal zemin teşkil etmektedir.

Bunu da çok değerli görmekteyiz. 

ALEVİLERİN SON TOPLANTISIDNA ÖNEMLİ DEĞERLENDİRMELER YAPILDI
Alevilerin geçmişteki yanlışlıkları aşarak, başta Kürtler olmak üzere demokrasi güçleriyle daha sıkı ve geniş bir ilişki ve ittifak içine girmeleri demokrasi mücadelesinde yeni boyutlar kazandıracaktır.

Buna kesinlikle inanıyoruz. Öte yandan bu yaklaşım gelişirse, sadece Alevi Kürtlerin Kürt Özgürlük Hareketi’yle ilişkilenmesi gerçekleşmeyecek, aynı zamanda Alevi Türklerin de Kürt Özgürlük Mücadelesini anlama, değer verme ve destekleme durumu ortaya çıkacak, bu da Kürt halkıyla Türkiye halkları arasındaki ilişkinin sağlanmasında köprü olacaktır.

Eğer Kürt sorunu Türkiye'nin sınırları içinde çözülecek ve halkların kardeşliği içinde bir Türkiye yaratılacaksa, bunda Alevi Kürtlerin Alevi Türkler üzerinden bütün Türkiye toplumuyla ilişkilenmesi açısından önemli sonuçları olacaktır.

Biz bunları hep değerli görüyoruz.

Hareket olarak zaten baştan beri Alevilerin özgürlüğü ve demokratik yaşamı için bu tutumumuz var.

Kesinlikle bu konuda hiçbir kayıta girmeden Alevilerin kendi kimliğiyle oldukları gibi kabul edilmesini, özgür yaşamlarının kabul edilmesini destekliyoruz.

Tüm Kürtlerin nasıl kendileri için özgürlük ve demokrasi istiyorlarsa, Alevilerin de kendi kimliğiyle özgür ve demokratik yaşamlarını istemeleri gerektiğini söylüyoruz.

Bu konuda bütün Kürtlerde Alevilerin haklarını anlama, tanıma ve kabul etme konusunda önemli bir bilinç gelişmiştir.

Bunun en somut ifadesi en son Diyarbakır’da Diyarbakır Belediyesinin Cem Evi açmasıdır.

Bu da aslında artık Kürtlerle Alevilerin demokrasi mücadelesinde ortak tutum takınmalarının sembolü gibi ele alınabilir.

Zaten Kürt Özgürlük Hareketi Şafii Kürtlerle Alevi ve Hanefi Kürtler arasındaki önyargıları kırmıştı.

Kürt Özgürlük Hareketi'nin çıkışında Şafii, Alevi ve Sünni Kürtlerin bir ortak hareketi olarak ortaya çıktı.

Bu yönüyle PKK baştan itibaren inanç ayırımı yapmadan Kürtlerin birliğini sağladı.

Bugün Êzidi Kürtler de, Alevi Kürtler de Kürt Özgürlük Mücadelesi içinde yerlerini almaktadır.

Kürt Özgürlük Hareketi'nin gelişmesiyle birlikte kendilerini daha özgür ve daha güvende hissetmişlerdir. Bu kesindir.

Alevilerin son kurultayında bu yönlü önemli konuşmalar, değerlendirmeler yapılmıştır.

Artık bu yönlü değerlendirmeler bir ilke düzeyinde her yerde ifade edilmektedir.

En son Alevi örgüt ve inanç temsilcilerinin Roboski’ye gitmeleri, Roboski’de Kürt halkının duygularını paylaşmaları çok önemli olmuştur.

Bütün bunların daha da geliştirilmesi gerekir. Kesinlikle bir demokrasi ittifakı içinde ortak hareket edilmesi gerekir.

Bir yönüyle Alevilerin kaderiyle Kürtlerin kaderi bir bütün olarak birbirine bağlanmıştır.

Bunu Alevi örgütlerinin görmesi çok önemlidir, çok değerlidir.

Bunun mutlaka siyasal sonuçları olacaktır. Bu siyasal yaklaşım Alevilerin olduğu gibi kabul edilip Türkiye ve Kürdistan'da kendi kimlikleriyle özgürce demokratik temelde yaşamalarını güçlen-direcektir.

Bu açıdan bu değerlendirme ve yaklaşımların tüm Alevi toplumsal tabanına yansıtılması gerekir.

Alevilerin özgürlüğü-nün ancak Kürtlerin özgürlüğü ve Kürt sorununun çözülmesiyle gerçekleşebileceğinin, Türkiye'nin demokratikleşmesinin anahta-rının bu olduğunun bilinmesi, bu bilinçle hareket edilmesi önemli olmaktadır.

Bu temelde bu yönlü çalışmalar içinde olan, bu yönlü değerli görüşler sunan herkesi takdirle karşılıyoruz. Bunlar bizim açımızdan değerlidir.

Kesinlikle hareketimiz tarafından karşılığını bulacaktır.

Newededersim 


Veröffentlicht von maya_ am Dienstag, 07. Februar 2012 (5 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | Druckbare Version  Diesen Artikel an einen Freund senden | Punkte: 0)

Dersimden Haberler: Köşk'e Dersim davası
aktuelle News
Dersim katliamı için ilk tazminat davasını Cumhurbaşkanlığı na açan 83 yaşındaki Ali Doğan, 1 milyon liralık tazminat talep ediyor.

83 yaşındaki Ali Doğan, Başbakan'ın "Gerekirse özür dileriz" açıklamasından sonra Dersim katliamında öldürülen yakınları için ilk tazminat davasını Köşk aleyhine açtı.

1 milyon lira tazminat istiyor: Dersim katliamı için ilk tazminat davasını Cumhurbaşkanlığı na açan 83 yaşındaki Ali Doğan, 1 milyon liralık tazminat talep ediyor. Mahkeme şimdi Cumhurbaşkanlığı Köşkü nden yanıt bekliyor.

Dersim katliamı ile ilgili Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Gerekirse özür dileriz” açıklamasının ardından 8 yaşında katliamdan ağır yaralı kurtulan Ali Doğan ilk tazminat davasını açtı. Bugün 83 yaşındaki Doğan’ın açtığı 1 milyon liralık tazminat davasının muhatabı Cumhurbaşkanlığı. Tunceli Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi Özgür Karaca davayı kabul etti ve Cumhurbaşkanlığı’na tebligatta bulunup iki hafta içerisinde cevap verilmesini istedi. Hakim ayrıca Başbakanlık’tan, elinde Dersim katliamına dair bütün evrakların; İçişleri ve Milli Savunma Bakanlığı ile Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nden de Doğan Ailesi’nin öldürüldüğüne dair ellerinde bir belge varsa gönderilmesini karara bağladı. Düzpelit Köyü’nden Ali Doğan, Dersim katliamı sırasında sekiz yaşındaydı. Tüm köy Temmuz 1938’de Geyiksuyu Köyü’nde inşa edilen askeri kışlanın yapımında çalışıyordu. Köylerinde çıkan kireci at ve katırlarla kışlaya taşıyorlardı. Önce bir grup asker, kireç taşıyanları tutukladı. Daha sonra Düzpelit’e giderek, köylüler meydanda toplandı. Ali Doğan, annesi Fayime, dört ve iki yaşındaki kardeşleri Şıh Hasan ile Ali Rıza, dedesi Seyit Ali, amcası Haydar’ın da aralarında olduğu 20 kişi birbirine bağlanarak şimdiki adı Buzlupınar, eski adı Kergene olan mevkiye götürüldü. Grupta bir tek Ali Doğan’ın babası eksikti. Çünkü o, kışla inşaatında çalışıyordu. Kafile iki saatlik yolun sonunda, iddiaya göre, süngülenerek öldürüldü. 

Süngüden yaralı kurtuldu 
Ali Doğan süngülerden payını aldı. Sol arka omzundan ve başından süngülendi. Sol kolu ve sol bacağı yerinden çıktı. Ali baygın düştü. Uyandığında, kanlar içinde ve cesetlerin ortasındaydı. Ali, üç gün boyunca orada kaldı. Dördüncü gün Kergene’den tesadüfen geçen akrabası Veysel Yalçın, Ali’nin sesini duyarak imdadına yetişti. Yaralı haldeki Ali’yi sırtlayıp kurtardılar. Yaklaşık beş gün daha dağlarda saklandılar. Ardından Ali babasına kavuştu. Hayatta kalan Düzpelitliler, yakınlarının cesetlerini, öldürüldükleri Kergene’de topluca gömdüler. Ve başlarına ortak bir mezar taşı diktiler. 
Ali Doğan çok sonra İzmit’e yerleşti. Katliamın tartışılmaya başlandığı günlerde Avukat Barış Yıldırım’a başvurdu. Yıldırım da 27 Ocak 2012’de 
Tunceli Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak, Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil etmesi bakımından Cumhurbaşkanlığı’nın aleyhine 1 milyon TL’lik manevi tazminat davası açtı. Yıldırım, dava dilekçesinde, Dersim Katliamı’nda insanlığa karşı suç işlendiğini ve bu açıdan zamanaşımı kavramının işlemeyeceğini savundu. Tunceli Asliye Hukuk Mahkemesi Hakimi Özgür Karaca, dilekçeyi 30 Ocak 2012’de kabul etti. Hemen aynı gün ‘davalı’ Cumhurbaşkanlığı’na tebligat yapıp, “İki hafta içerisinde iddialara karşılık yanıt vermesini” istedi. Ayrıca Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı’ndan da Ali Doğan’ın akrabalarının öldürüldüğü iddiasına ilişkin bir kayıt olup olmadığını sorup varsa gönderilmesini karara bağladı. Son olarak da Başbakanlık’tan, elinde bulunan Dersim’deki askeri harekâta dair evrakların iletilmesini kararlaştırdı. 

Süngülenenler aynı yere gömüldü 
Ali Doğan henüz 8 yaşındayken 1938 yılında 19 akrabası ile birlikte birbirine bağlanarak askerler tarafından Kergen’e götürülmüş. İddiaya göre, askerler köylüleri süngülerle öldürmüş. Küçük 
Ali ise süngü yarası almasına karşın hayatta kalabilmiş. Üç gün yaralı halde cesetlerle birlikte kalan Ali’yi akrabaları tesadüfen bulmuş. Daha sonra köylüler, öldürülenleri aynı yere gömmüşler ve hepsinin isminin yazılı olduğu bir de ortak mezar taşı dikmişler. 

Avukat Cangı: Bu dava yeni içtihat yaratacak 
Ali Doğan’ın 
Tunceli Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açtığı ve mahkemenin de kabul ettiği davayı Radikal’e değerlendiren Avukat Arif Ali Cangı, bugüne kadar ilk kez böyle bir davayla karşılaştığını söyledi. Avukat Cangı, bu dava ile esasen yeni bir hukuk içtihadının oluştuğuna dikkat çekti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) bile devlet adına hükümetin muhatap alındığını savunan Cangı, şöyle dedi: 
“Cumhurbaşkanlığı’nın temsili bir görevi var, icrai görevi bulunmuyor. Bence muhatap, Milli Savunma ya da İçişleri Bakanlığı olması gerekirdi. Tabii usule göre, davalı tarafın kim olduğuna Cumhurbaşkanlığı’ndan ve bu davanın diğer taraflarından yanıtlar geldikten sonra, öninceleme yapılarak, karar verilecek. Davacı taraf, Ali Doğan, dilekçesinde, devleti temsilen Cumhurbaşkanlığı’nı göstermiş. Bence içtihat yaratacak bir uygulamadır. Bugüne kadar böyle bir dava görmedim.” 
Avukat Bayram Bahri Belen de Cumhurbaşkanlığı’nın vereceği yanıtta zamanaşımı vurgusu yapması halinde davanın düşme ihtimali olduğunu belirterek, “Bence de hukuk davalarında zamanaşımı, tazminat açısından söz konusu olabilir” dedi. Belen, TCK’da ‘insanlığa karşı suç’ düzenlemesinin 2005’te getirildiğini, bu tarihten önceki olaylar bakımından tartışmalı bir hal bulunduğunu ifade etti.

Radikal Gazetesi

Veröffentlicht von maya_ am Dienstag, 07. Februar 2012 (6 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | Druckbare Version  Diesen Artikel an einen Freund senden | Dersimden Haberler | Punkte: 0)

Demirbaş'ın katili olmayın!
aktuelle News
'Demirbaş tedavi edilmezse yavaş yavaş ölecek'

Türkiye'de tedavisi mümkün olmadığı için Demirbaş'ın yurtdışına çıkması gerektiği raporlarla belgelendi. Ama izin yok.

Diyarbakır Sur Belediye Başkanı uğradığı haksızlıkları Yıldırım Türker yazdı. Radikal’deki yazısı:

Yıldırım Türker / Demirbaş'ın katili olmayın!

 Abdullah Demirbaş’ın yurtdışı yasağı kaldırılmadı. Gözümüzün önünde yavaş bir ölüme mahkûm edildi. 
Bu resmi, rahatsızlık yaratmak amacıyla işte bu pazar gününüzün ortasına yerleştiriyorum. 
Ama önce hatırlayalım. 
Abdullah Demirbaş, inançlı, inatçı ve çalışkan bir adam. Diyarbakır Sur Belediye Başkanı. Günahlarının bize yansıtılan kadarıyla bir dökümünü çıkaralım mı? 
Demirbaş’ın ilk olarak ta buralarda haberlere yansıması, 2005 yılında Sur Belediyesi’nin yaptırdığı Uğur Kaymaz anıtı nedeniyleydi. Babasıyla birlikte vurularak öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın nasıl küçük resmi tarihimize bir terörist olarak kayıt edilme gayreti üstüne çok şey yazdık. Adına yaptırılan anıtın nasıl vatansever tepkilerle karşılanmış olabileceğini tahmin edersiniz. 
Nitekim Diyarbakır İl İdare Kurulu, ‘Uğur Kaymaz Anıtı’ nedeniyle Abdullah Demirbaş hakkında soruşturma izni vermişti. Kurul, kararında, Demirbaş’ın anıtı Uğur Kaymaz adına yaptırma ve usulsüz harcama yapma eylemlerini gerçekleştirdiğini belirtmişti. 
Ayağında terlikleriyle evinin önünde babasıyla birlikte kurşuna dizilen ilkokul öğrencisi Uğur’u ölü ele geçirenler beraat etti, biliyorsunuz. 
Demirbaş, soruşturmaya tepki gösteriyordu doğal olarak. Belediyelerin görevleri arasında kültürel, sanatsal etkinliklerin de olduğunu hatırlatıyordu: “Bu anlamda bir belediyenin herhangi bir anıtı yapmasının sorun olmadığını biliyorum. Ne yazık ki harcanan masraflar, çocuklar için ve özellikle Uğur Kaymaz için olunca usulsüz olabilmektedir. 
Bu çocukların içinde Uğur Kaymaz da Etiyopya’daki çocuk da vardır. Dolayısıyla biz bunun suç olmadığını düşünüyoruz. Çocukların öldürülmemesini istemek suç mudur? Eğer bu suçsa suçumuzun arkasındayız.” 
Belediye binasının karşısındaki parka dikilen ve üzerinde 13 kurşun izi bulunan anıtta, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi metni de vardı. Demirbaş’ın belediyesi her yıl yapılan Uluslararası Çocuk Festivali ile ses getiriyordu üstelik. 

Dillerin kardeşliği 
Abdullah Demirbaş’ın belediye başkanlığının feshedilmesi süreci Avrupa Sosyal Forumu’na (ASF) sunduğu ‘Çok Dillilik Işığında Belediyecilik ve Yerel Yönetimler’ makalesini belediyenin resmi internet sitesinde yayımlamasıyla ivme kazandı. 
Demirbaş’ın Türk Ceza Kanunu’nun 220/8. maddesi uyarınca ‘Basın yoluyla terör örgütünü veya amacının propagandasını yapmak’ suçlamasıyla 3 yıla kadar hapsi isteniyordu. 
Demirbaş, 2006 Haziranı’ndaki ilk duruşmasında yaptığı savunmada, “Türkiye’nin çok kimlikli, çok kültürlü, çok dilli olduğunu söylemenin bölücülük olmadığını düşünüyorum. Her şeyi tekleştirmenin Türkiye’yi böleceğini düşünüyorum” dedi. 
Sur Belediyesi birkaç yıldır hizmetlerini Türkçe ve Kürtçe olarak veriyordu. İçişleri Bakanlığı da durmadan soruşturma açıyordu. Sözgelimi 10 Aralık 2006’da İnsan Hakları Haftası etkinlikleri kapsamında belediye sınırları içinde astığı Türkçenin yanı sıra Kürtçenin Kurmanci ve Zazaki lehçelerinde “İnsan, haklarıyla insandır” yazılı afişler, yine Kürtçe ve Türkçe yürütülen ‘organ bağışı’ kampanyası bakanlık ve cumhuriyet başsavcılığı tarafından soruşturulan girişimlerdi. 
Demirbaş yılmadan belediye hizmetlerinin yerel hizmetler olduğunu, halkla diyalog kurulacaksa bunun halkın diliyle yapılması gerektiğini vurguladı. “Derdimiz anlaşılır olmaktır, bir dilin bir başka dile egemen olmasına yönelik bir düzenleme yapmak değildir” diyordu. Nitekim sosyolog Aslan Özdemir’in aktardığı Suriçi beldesi anket sonuçları şöyleydi: Halkın yüzde 24’ü Türkçe, yüzde 72’si Kürtçe, yüzde 1’i Arapça ve yüzde 3’ü Ermenice ve Süryanice konuşuyor. 
Sur Belediyesi’nde temizlik eğitimi, halk toplantıları ve çocuklara yönelik etkinliklerde Süryanice, Arapça, Ermenice de kullanılmaya başlamıştı. Demirbaş uygulamayla ilgili Türk Hava Yolları’nın yolcularına daha iyi hizmet vermek ve anlaşılmayı sağlamak için hizmetlerini hem Türkçe hem İngilizce sunması örneğini veriyordu. Ama Danıştay 8. Dairesi sonunda, Diyarbakır’ın Sur Belediyesi’nin Türkçenin yanı sıra Kürtçe ve Arapça gibi dillerde de hizmet verdiği gerekçesiyle Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş’ın başkanlığının düşürülmesine ve belediye meclisinin feshine karar verdi. 
Ama 2009 seçimlerinde Demirbaş, daha çok oy alarak bir kez daha belediye başkanı seçildi. 

Gelsin KCK 
Bu kez 25 Aralık 2009 günü tutuklanarak cezaevine gönderildi. Ellerinde kelepçelerle bu topluma servis edilen fotoğrafta o da vardı. 
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nin 5 Nisan 2010 tarihli hayati tehlikesi olduğunu belirten rapora binaen uzun uğraşlar ve girişimler sonucu serbest bırakıldı. Ancak doktorlar bacaklarında ortaya çıkan yüksek kan pıhtılaşması nedeniyle Demirbaş’ın hayati tehlikesinin bulunduğunu teşhis ettiler. Ancak dünyanın birkaç ülkesinde uzmanı bulunan genetik bir hastalık: Herediter Derin Ven Trombozu. 
Türkiye’de tedavisi mümkün olmadığı için Demirbaş’ın yurtdışına çıkması gerektiği raporlarla belgelendi. Biz bu arada onu ve eşini, konuyu mahcup bir telaşla magazinleştirmeye çalışan basın organlarından izlemiştik. Başarılı bir öğrenci olan oğullarının dağa kaçıp gerillaya katılmışlığı üstüne söyleşisi yayımlanmıştı. Diyarbakır KCK Davası’na bakan 6. Ağır Ceza Mahkemesi, Demirbaş’ın doktor raporlarına rağmen ‘yurtdışı yasağı’nı kaldırmadı. 
Demirbaş’ın hayatının kimilerinin gözünde hiçbir değer taşımadığını biliyorduk zaten. Nitekim Demirbaş’ın avukatları bir üst mahkeme olan 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurdu ancak sonuç değişmedi. Demirbaş için uluslararası kampanyalar düzenlenerek ‘yurtdışı’ yasağı kaldırılması istendi. O da yetmedi. 
Demirbaş durumunun gün geçtikçe kötüleşmesi üzerine ‘yurtdışı’ yasağının kaldırılması için Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve TBMM’ye mektup yazarak, bu yasağın kaldırılması için girişimlerde bulunulmasını istedi. 
Ancak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün cevabı da tahmin edeceğimiz gibiydi. Cumhurbaşkanı ‘yargı bağımsızlığı’ndan dem vuruyor, mahkemenin bu yavaş ölüm kararı karşısındaki çaresizliğini belirtiyordu. 

Ezcümle 
Bağımsız yargı ve demokrat hükümet 100 yaşına gelmeden Kenan Evren’i kıstırdı. 12 Eylül’le de yüzleşeceğiz ya. 
Evren, ‘Ya gider de dönmezse’ deyip Ruhi Su’nun yurtdışında tedavi olmasına izin vermemiş, sanatçının ölümüne neden olmuştu. 
Şimdi de on binlerce yurttaşının temsilcisi olan Demirbaş’ı yavaş ölüme mahkûm edip dirlik ve düzenliğimizi güvence altına alıyor. 
Demirbaş kısa zaman önce bir kılcal damar patlamasından ölüme gidip geldi. Zorlukla kurtarıldı. 
Şimdi belki siyasette, barışa yatırım yapmakta, meşruiyet sınırları içinde hiçbir çıkış göremeyip kendini dağlara vuran gencecik oğluyla hesaplaşıyor kafasında. 
Kavuşmaları bir başka bahara kaldı. Şimdi Demirbaş dağa çıkmadığı için cezalandırılıyor. (radäkal)

Veröffentlicht von maya_ am Montag, 06. Februar 2012 (16 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | Druckbare Version  Diesen Artikel an einen Freund senden | Punkte: 0)

Mazlum Doğan’ın ölümüne soruşturma
aktuelle News
'İşkence ve kötü muamele ile öldürülmüşler'

Mazlum Doğan’ın ölümüne soruşturma

Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi'ndeki 15 ölüme soruşturma başlatıldı…

Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi'nde 12 Eylül döneminde yapılan işkence sonucu ölen 15 kişi hakkında soruşturma başlatıldı. Ankara'da açılan soruşturma görevsizlik kararı ile Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderildi.

Özel yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekilliği, 12 Eylül askeri darbesi döneminde Diyarbakır Askeri Cezaevinde işkence gören, burada işkence sonucu ölümlere tanık olan veya gördüğü işkenceler nedeniyle yakınlarını kaybeden 165 kişinin farklı tarihlerde bulunduğu suç duyurularına ilişkin evrakı ayırdı.

Başsavcıvekilliği, suç duyurularında Diyarbakır Askeri Cezaevindeki işkence ve kötü muamele sonucu 15 kişinin ölümüyle ilgili olarak da soruşturma başlattı.

Başsavcıvekilliği soruşturma evrakını, "müştekilerin iddia ettiği işkence ve kötü muamele ile yaşam hakkının ihlaline yönelik suçların CMK'nın 250. maddesi kapsamında olmaması" nedeniyle, görevsizlik kararı vererek Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi.

Görevsizlik kararında, Diyarbakır Askeri Cezaevinde hayatını kaybettiği belirtilen Necmettin Büyükkaya, Ramazan Yayan, Remzi Aytürk, Aziz Büyükertaş, Önder Demirok, Mehmet Emin Akpınar, Medet Özbadem, Ali Sarıbal, Celal Paydaş, Bedii Tan, Kenan Gürsoy, Seyfettin Sak, Aziz Özbay, Hayri Durmuş ve Mazlum Doğan "maktul" olarak yer aldı.

Kararda, 1982 Anayasasındaki darbe yapanlara yargı yolunu kapatan geçici 15. maddenin, 12 Eylül 2010'daki referandumla kaldırıldığı hatırlatılarak, 12 Eylül Askeri Darbesini yapanlara, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını ve TBMM'yi cebren ortadan kaldırmak suçlamasıyla kamu davası açıldığı belirtildi.

İşkence ve kötü muamele gördüğünü iddia eden kişilerle ilgili zaman aşımının, 1982 Anayasasına eklenen 15. maddeyle durduğu, referandumda bu maddenin kaldırılmasıyla zaman aşımının yeniden işlemeye başladığı kaydedilen kararda, TCK'nın 77. maddesinde, "kasten öldürme, yaralama, işkence, eziyet veya köleleştirme, kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçlarının bir plan doğrultusunda, sistemli olarak işlenmesinin insanlığa karşı suç olarak tanımlandığı, bu suçlar dolayısıyla zaman aşımının işlemeyeceğinin belirtildiği ifade edildi.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine de atıfta bulunulan kararda, AİHM'in kararlarında, yaşama hakkına müdahale eden, işkence ve kötü muamele oluşturan eylemlerin işlendiği durumlarda, etkili bir soruşturma yürüterek sorumluların tespit edilip cezalandırılması konusunda devletlerin pozitif yükümlü olduğunun altını çizdiği vurgulandı.

Kararda, AİHM'in, "Yaşama hakkını ihlal ettiği iddia edilen, işkence ve kötü muamele iddiaları ile suçlanan kamu görevlilerinin af ve zaman aşımından yararlandırılmaması" yönünde aldığı karara dikkat çekilerek, "Müştekilerin iddia ettikleri işkence ve kötü muamele eylemleri ile yaşam hakkının ihlaline yönelik suçların CMK'nın 250. maddesi kapsamında sayılan suçlardan olmaması nedeniyle Cumhuriyet Başsavcılığımızın görevsizliğine, soruşturma evrakının görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verildi" denildi.

Kararda, suç "işkence ile adam öldürmek, işkence ile kötü muamele", suç tarihi ise 1979 ve devamı olarak gösterildi. (anf)

Veröffentlicht von maya_ am Montag, 06. Februar 2012 (22 mal gelesen)
(0 Kommentare? mehr... | Druckbare Version  Diesen Artikel an einen Freund senden | Punkte: 0)


2225 Artikel (279 Seiten, 8 Artikel pro Seite)


Günün Sözü

dil secimi
Sprache für das Interface auswählen

ENGLISH FRENCH GERMAN TURKISH _LANGGERMAN (Du)

Who is online
All members: 7 549
Register today: 0
Register yesterday: 0
Members online: 0
Guests online: 22


Don't have an account yet? You can create one. As registered user you have some advantages like theme manager, comments configuration and post comments with your name.


Köse Yazilari
ALi Baran Düzgün
pertekliyiz.biz@hotmail.com

'Tunceli Cemevi kimin hizmetinde?'
Ali Haydar Gürbüz
pertekliyiz.biz@hotmail.com

Li Koçgîrî heta Roboskî
Can KASAPOĞLU
pertekliyiz.biz@hotmail.com

CHP’nin, Cemevlerine ortak saldırıları
Cihan Span
pertekliyiz.biz@hotmail.com

AKP kaybedecek demokrasi kazanacaktır
Emrah Öner
emrahoner@hotmail.com

Öteki Biz ... Vedat Dalokay
Ergin DOĞRU
dogru_ergin@hotmail.com

'Aygün Okunu Mazluma doğrultuyor'
Ferhat TUNÇ
pertekliyiz.biz@hotmail.com

'Katli vacip Hrant' ve katili ödüllendiren AKP!
Haydar IŞIK
pertekliyiz.biz@hotmail.com

Dersim’in Kemalleri
Munzur Okur
Munzurokur@hotmail.de

Karayılan ve Burkay
Nesimi ADAY
pertekliyiz.biz@hotmail.com

Hızır Dersimli Olabilir mi?
Yüksel MUTLU
pertekliyiz.biz@hotmail.com

Rakel

Yöremiz
gKöyler
sdTarihi Yerler
sdIlceler
sdEfsaneler
sdAsiretler

Filmler

Yeni film
Incir Receli

Incir Receli
Yeni film
Kağıt

Kağıt
Yeni film
Gişe Memuru

Gişe Memuru
Yeni film
Ya Sonra

Ya Sonra
Yeni film
Çalgı Çengi

Çalgı Çengi
Yeni film
KOLPACINO BOMBA

KOLPACINO BOMBA
Yeni film
Bir Avuç Deniz

Bir Avuç Deniz
Yeni film
Kar Beyaz

Kar Beyaz
Yeni film
Aşkın iKinci Yarısı

Aşkın iKinci Yarısı
Yeni film
Polis

Polis


Faliniz

Burcunuzu seçin, falınızı okuyun


Site Yardim

Avrupa Tvleri


Her Dilden Pertekliyiz

Pertekliyiz Biz Sitesinizi dilediginiz dilde tercüme etmek için asagidaki Dil seçenegini kullanabilirsiniz.

Bunlari Biliyormuydunuz
yataktan duserek ölme olasiligi iki milyonda birdir.


pertekliyiz.biz