| RADYO PERTAQ FACEBOOK GRUBU |
|
|
 |
 |
Articles sur la catégorie: Güncel Haberler
155 Articles (20 Pages, 8 Articles par page) |
|
|
CNN Türk rejisi canlı yayında basıldı ve....
|
|
apachi a écrit "
CNN Türk rejisi canlı yayında basıldı ve.... Bugün 10:04 CumaGeldiğimiz
son nokta bu... CNN Türk yöneticisi rejiyi basıp canlı yayına sansür
uygulamaya kalktı... Kulisler bu olayla çalkalanıyor.
GAZETECİLER.COM (ÖZEL KULİS/ YORUM)
Bu olay medyanın "helvasını kavurup" haberciliğin ruhuna Fatiha okuttu... CNN Türk koridorları, rejisi, kameramanı, yönetmeni, editörü, çaycısı... Hepsi bu olayın tanığı...
Saat 11.00 suları... (29 Aralık 2011) Uludere vahametinin internet sitelerine düştüğü, twitterin bu olayla çalkalandığı anlar... CNN Türk'te o sırada Medya Mahallesi başlıyor. Yılların deneyimli ismi Ayşenur Arslan ekranda, konuğu da bir diğer deneyimli gazeteci Can Dündar...
Ayşenur Arslan programın açılışında Uludere'deki olayı duyuruyor ve "Çok
fena bir haber geldi. Televizyonlarda resmi açıklama bekleniyor. Vali
kısa süre önce açıklamayı yapmış, haber kanalları girer mi bilmiyoruz
ama biz biraz sonra ayrıntısıyla vereceğiz" diyor.
YÖNETİCİ REJİYİ BASTI
Bu anonstan sonra CNN Türk'te meslek adına utanç verici olaylar yaşanıyor... Ayşenur Arslan'ın anonsunu duyan yönetici bir zat koşup geliyor ve rejiyi basıyor. Canlı yayını sansür etmeye çalışan bu haber kanalı yöneticisi, yönetmen ve teknik ekibin şaşkın
bakışları arasında Ayşenur Arslan'ın kulaklığına şu sözleri söylüyor: -"Uludere olayına girmeyin! Bu haber verilmeyecek"...
Vahim ve bir o kadar da acınası bir tablo... İşi haber vermek olan haber kanalı yöneticisi, Türkiye tarihine kara bir leke olarak düşecek 35 kişinin ölümünü duyuran programcısını SUSTURMAYA çalışıyor. Canlı canlı baskı, canlı canlı sansür uyguluyor, uygulamaya niyet ediyor. Bu yönetici "korkudan öyle sinmiş" öylesine kendini kaybetmiş ki talimatla susturmaya kalktığı kişinin bir spiker değil yılların deneyimli habercisi olduğunun ayırdına bile varamıyor.
Nihayetinde Ayşenur Arslan bir süre duralasa da bildiğini okuyor... Şırnak Valisi'nin yaptığı açıklamayı canlı yayında duyuruyor. O sırada rejide olan zat bu kez ekrana yansıyan KJ'yi sansürlüyor. Yayına VALİ'DEN AÇIKLAMA gibi "açıklamaya" muhtaç, anlamsız bir alt yazı veriliyor.
NOT YAZIP YOLLUYOR
Resmi makamdan gelmiş vali açıklamasından bile korkan CNN Türk yöneticisi, bu kez özel bir not hazırlayıp stüdyoya, Ayşenur Arslan'ın önünü yollatıyor. Notta ne yazdığını bilmiyoruz ama tahminde zorlanmıyoruz; "SUS!" diyor CNN Türk'ün "korkudan benliğini kaybetmiş" yöneticisi... Ayşenur Arslan o notu da takmıyor ve Can Dündar ile birlikte Uledere olayını (medyanın ürkütücü sessizliğini de yererek) veriyor...
VAHİM!
Vahim olay ile CNN Türk'ün vahim hali de su yüzüne çıkıyor. Öğreniyoruz ki 35 kişinin ölümünü halktan gizlemeye çalışan bir haber kanalı var bu ülkede... Öğreniyoru ki... Canlı yayını sansürleyen, programcısını susturmaya çalışan bir haber kanalı yöneticisi var bu ülkede... Öğreniyoruz ki... Vali'nin açıklamasını bile vermekten korkan bir medya var bu ülkede... Vahim hem de çok vahim!
Sadece CNN Türk değil, SKY Türk, NTV gibi önünde "haber" kanalı ünvanı olan tüm kanallar bu olayda alınlarına SANSÜR lekesini yapıştırdılar. Hem de devlet kanalıyla bile değil OTOSANSÜR denilen sinmişlik eliyle... Ne diyelim... Rahmetli haber kanalları ruhuna EL FATİHA!... "
Note:
|
|
Türk medyasında genetik hata!
|
|
apachi a écrit " İstanbul - Türk egemen medyası bir katliamı daha klasik seferberlik gazeteciliği
refleksiyle karşıladı, 35 insanın ölümü için "hata" dedi. Genelkurmay'ın
açıklamasını "tek doğru" olarak veren yaygın medya, açık bir biçimde
katliamın üzerini örtmeye çalıştı.
GAZETECİ Mİ ASKER Mİ?
35
köylünün yanmış ve parçalanmış bedeni henüz yerden bile
kaldırılmamışken, Türk egemen medyası, bir asker gibi konuştu, hava
saldırısının teknik ayrıntılarını yazdı. "İnsansız hava araçları saat
18.39'da tam noktayı tespit etti. Diyarbakır'dan havalanan uçaklar
21.37-22.34 saatleri arasında gruba bomba yağdırdı" şeklinde askeri
tabirler kullanıldı.
GENELKURMAY'A BİAT
Gazetelerde,
Genelkurmay Başkanlığı'nın açıklaması tek doğru diye sunuldu, katliam
örtbas edilmek istendi. Öldürülen Kürt köylüleri için sık sık "kaçakçı"
ifadesini kullanan medya katliamı meşrulaştırmak için Gediktepe
baskınını hatırlattı. Özellikle hükümet medyasından Sabah gazetesinin
"Gediktepe sendromu kaçakçıyı vurdu" manşeti dikkat çekti. Sözcü
gazetesi ise Genelkurmay'ın açıklamasını manşet yaparak, "Silah
taşıyorlardı" diyerek katliamı meşrulaştırmaya çalıştı. Medyada öne
çıkan değerlendirme ise "hata" oldu.
KATLİAMI ÖRTBAS
Zaman: Ölümcül istihbarat
F-16'lar, Kuzey Irak'ın sınırında Sinat-Haftanin bölgesinde terörist zannettikleri mazot kaçakçılarını vurdu.
Yeni Şafak: Ölümcül hata
Irak
sınırında sigara kaçakçılığı yapan kalabalık bir grup, insansız hava
uçakları tarafından tespit edildi. BU bilgi, operasyonlarda büyük darbe
yiyen PKK'nın misilleme hazırlığında olduğu istihbaratı ile örtüşünce,
F-16'lar havalandı. Yanlış analizin faturası ise ağır oldu: 35 ölü, 1
yaralı.
Sabah: Gediktepe sendromu kaçakçıyı vurdu
Şırnak'ta
bir grup, önceki gece katırlarla sınıra sızdı. Gediktepe ve Dağlıca
baskınlarının silah yüklü katırlarla yapıldığını bilen birlikler alarma
geçerek grubu F-16'larla bombaladı.
Star: Kahreden hata
Şırnak
sınırında terörist sızmalara karşı operasyon yapan F-16'lar yanlış
istihbarat sonucu Kuzey Irak'tan katırlarla kaçak sigara getiren
köylüleri vurdu. 35 kişi hayatını kaybetti.
Sözcü:Silah taşıyorlardı
PKK
ağır silahları sınırdan katır sırtında geçiriyordu. TSK önceki gece
aynı bölgede kalabalık bir gruba jetlerle operasyon yaptı.
Akit: Terörist mi kaçakçı mı?
Şırnak'ta
öldürülen 35 kişinin "köylüler" olduğunu iddia eden çevrelere cevap
veren Genelkurmay: "Olayın meydana geldiği yer, sivil yerleşim
bulunmayan Sinat-Haftanin bölgesidir" derken, öldürülenlerin akrabası
olan köy muhtarı Haşim Encü, "bombalanan yolun kaçakçılık amacıyla
kullanıldığını" ileri sürdü.
Bugün: İstihbarat faciası (1. sayfa haberi)
Şırnak'ta 36 vatandaşın öldüğü facianın istihbarat hatasından kaynaklandığı öne sürüldü.
Güneş:Asker ne yapsın?
İnsansız
hava araçları, Irak'tan kalabalık bir grubun sınıra doğru ilerlediğini
belirledi. Jetler hedefi imha etti. Ancak öldürülen 35 kişi terörist
değil kaçakçı çıktı.
Milli Gazete: İstihbarat faciası
Şırnak'ın
Uludere ilçesinin Irak sınırına yakın kesimine, TSK tarafından
düzenlenen hava operasyonunda 35 kişi hayatını kaybetti. Bombardımanın
ardından, ölen kişilerin PKK'lı değil, mazot kaçakçılığı yapan Ortasu
Köyü sakinleri olduğu ortaya çıktı.
Yeni Çağ:Terörist güzergahına bomba
TSK'nın
alınan istihbarat üzerine, Kuzey Irak'ta teröristlerin barındığı alana
düzenlediği bombardımanda ,36 kişiden 1'i kurtuldu. Bölgedeki kaynaklar,
"ölenler kaçakçı" dedi. Karargah incelemenin sürdüğünü açıkladı.
Posta: Operasyon kazasıymış
Askerler terörist sandıkları 25 köylülü öldürdü.
Yeni Asya: Provokasyon gibi
Irak
sınırında terörist oldukları sanılan gruba F-16 savaş uçaklarından
atılan bombalar sonucu 35 kişi öldü. Gruptakilerin mazot kaçakçılığı
yapan köylüler olduğu ileri sürüldü.
Milliyet: 35 sivile bomba (Sürmanşet)
Hürriyet: 35 ölü, çok üzgünüz (Sürmanşet)
Şırnaklı
köylüler, Kuzey Irak'tan katırlarla kaçak mazot ve sigara getirirken 4
savaş uçağı tarafından terörist sanılarak bombalandı.
Radikal: 35 yurttaşa İHA bombası
İnsan Hava Araçları'nın görüntüleri üzerine kalkan F-16'lar, PKK'lı sandıkları kaçakçıları vurdu: 35 ölü, 17 kayıp.
Ölenlerin yakınları: "Asker bazen uzaktan ateş açardı. Bu sefer öyle olmadı. Devlet bile bile bombaladı."
Taraf: Devlet halkını bombaladı.
Hava
Kuvvetleri, katırlara yükledikleri kaçak sigaralarla Türkiye'ye giriş
yapmakta olan köylü grubu bombaladı. 35 kişi öldü, 3 kişi de yaralandı.
Haber Türk:Sınırda vahim hata
Jetler, PKK'lı diye 39 köylüyü bombaladı: 29'u aynı aileden 35 kişi can verdi.
Cumhuriyet: Jetler sivilleri vurdu
Irak sınırında 'teröristlerin geçiş güzergahından' kaçak mazot getiren köylüler hedef alındı: 35 ölü
(Kaynak: Etha)
ANF NEWS AGENCY"
Note:
|
|
Uludere'deki katliamdan ilk görüntüler
|
|
apachi a écrit "
Uludere - Türk ordusu bugün bir kez daha Kürtleri katletti. Uludere'nin Ortasu
(Roboski) köyü sınır noktasında savaş uçaklarının bombardımanı sonucu
çoğu lise öğrencisi 35 kişinin cenazesine ulaşıldı. 17 kişinin ise kayıp
olduğu haberleri geliyor.
F-16 savaş uçaklarının Şırnak'ın
Uludere İlçesi'ne bağlı Ortasu (Roboski) Köyü'nde köylüleri bombardımana
tutmasının ardından yetkililer halen sessizliğini korurken, son
dönemlerde basında sıkça yer alan "devlet HPG'lilere merhametli
davrandı" sözlerinin nasıl da gerçeği yansıtmadığını, köylülerin bile
nasıl bombardıman sonucu katledildiği bir kez daha ortaya çıktı.
24
Aralık günü Şırnak Valiliği'nin Cudi Dağı’nda HPG'lilere yönelik
başlattığı operasyonun ardından yaptığı açıklamada, "Halkın sağladığı
bilgiler doğrultusunda operasyonun gerçekleştirildiğini belirtmesi ve
halkın devletin yanında yer aldığını söylemesinden" hemen sonra devletin
uçaklarının 17-20 yaş arasında onlarca gencin üzerine bombalar
yağdırması dikkat çekti. Özellikle Kazan Vadisi'nde meydana gelen ve 36
HPG'linin yaşamını yitirdiği olaydan sonra ortaya çıkan kimyasal silah
kullanıldığı yönündeki iddiaların ardından her operasyon sonrası,
"İnsani temelde ordunun HPG'lileri öldürmeye değil yaşatmaya dönük bir
çaba sergilediği" gibi açıklamalarda bulunan devlet yetkilileri ve bu
tür haberlere geniş yer veren basının, Şırnak'ın Uludere İlçesi Robosko
köyü'nde gece saatlerinde meydana gelen olaya ilişkin hiçbir açıklama
yapmaması dikkat çekiyor.
Özellikle Fethullah Gülen'in basına
yansıyan "Onların altlarını üstlerine getir, birliklerini boz, evlerine
ateş sal, köklerini kurut ve işlerini bitir" sözlerinin ardından Kazan
Vadisi'ndeki olayın gerçekleşmesi yine Ruboski'de kaçakçılık yapan
çocukların bedenlerinin paramparça edilmesi, Başbakan Yardımcısı Beşir
Atalay'ın "mücadele koordineli yürütülüyor" demeçleri ve basının
"görmedim, duymadım, bilmiyorum, bunlar PKK'li mi köylü mü belli değil"
gibi haberleri bir kez daha vahim tabloyu gözler önüne serdi.
Her
operasyon ve HPG'li kaybının ardından hemen basına açıklamalarda
bulunan Şırnak Valisi Vahdettin Özkan'ın şu ana kadar sadece, "olayda
20'den fazla kişinin öldüğü" sözleri dışında açıklama yapmadı. Uludere - Türk ordusu bugün bir kez daha Kürtleri katletti. Uludere'nin Ortasu
(Roboski) köyü sınır noktasında savaş uçaklarının bombardımanı sonucu
çoğu lise öğrencisi 35 kişinin cenazesine ulaşıldı. 17 kişinin ise kayıp
olduğu haberleri geliyor.
F-16 savaş uçaklarının Şırnak'ın
Uludere İlçesi'ne bağlı Ortasu (Roboski) Köyü'nde köylüleri bombardımana
tutmasının ardından yetkililer halen sessizliğini korurken, son
dönemlerde basında sıkça yer alan "devlet HPG'lilere merhametli
davrandı" sözlerinin nasıl da gerçeği yansıtmadığını, köylülerin bile
nasıl bombardıman sonucu katledildiği bir kez daha ortaya çıktı.
24
Aralık günü Şırnak Valiliği'nin Cudi Dağı’nda HPG'lilere yönelik
başlattığı operasyonun ardından yaptığı açıklamada, "Halkın sağladığı
bilgiler doğrultusunda operasyonun gerçekleştirildiğini belirtmesi ve
halkın devletin yanında yer aldığını söylemesinden" hemen sonra devletin
uçaklarının 17-20 yaş arasında onlarca gencin üzerine bombalar
yağdırması dikkat çekti. Özellikle Kazan Vadisi'nde meydana gelen ve 36
HPG'linin yaşamını yitirdiği olaydan sonra ortaya çıkan kimyasal silah
kullanıldığı yönündeki iddiaların ardından her operasyon sonrası,
"İnsani temelde ordunun HPG'lileri öldürmeye değil yaşatmaya dönük bir
çaba sergilediği" gibi açıklamalarda bulunan devlet yetkilileri ve bu
tür haberlere geniş yer veren basının, Şırnak'ın Uludere İlçesi Robosko
köyü'nde gece saatlerinde meydana gelen olaya ilişkin hiçbir açıklama
yapmaması dikkat çekiyor.
Özellikle Fethullah Gülen'in basına
yansıyan "Onların altlarını üstlerine getir, birliklerini boz, evlerine
ateş sal, köklerini kurut ve işlerini bitir" sözlerinin ardından Kazan
Vadisi'ndeki olayın gerçekleşmesi yine Ruboski'de kaçakçılık yapan
çocukların bedenlerinin paramparça edilmesi, Başbakan Yardımcısı Beşir
Atalay'ın "mücadele koordineli yürütülüyor" demeçleri ve basının
"görmedim, duymadım, bilmiyorum, bunlar PKK'li mi köylü mü belli değil"
gibi haberleri bir kez daha vahim tabloyu gözler önüne serdi.
Her
operasyon ve HPG'li kaybının ardından hemen basına açıklamalarda
bulunan Şırnak Valisi Vahdettin Özkan'ın şu ana kadar sadece, "olayda
20'den fazla kişinin öldüğü" sözleri dışında açıklama yapmadı.
Uludere - Türk ordusu bugün bir kez daha Kürtleri katletti. Uludere'nin Ortasu
(Roboski) köyü sınır noktasında savaş uçaklarının bombardımanı sonucu
çoğu lise öğrencisi 35 kişinin cenazesine ulaşıldı. 17 kişinin ise kayıp
olduğu haberleri geliyor.
F-16 savaş uçaklarının Şırnak'ın
Uludere İlçesi'ne bağlı Ortasu (Roboski) Köyü'nde köylüleri bombardımana
tutmasının ardından yetkililer halen sessizliğini korurken, son
dönemlerde basında sıkça yer alan "devlet HPG'lilere merhametli
davrandı" sözlerinin nasıl da gerçeği yansıtmadığını, köylülerin bile
nasıl bombardıman sonucu katledildiği bir kez daha ortaya çıktı.
24
Aralık günü Şırnak Valiliği'nin Cudi Dağı’nda HPG'lilere yönelik
başlattığı operasyonun ardından yaptığı açıklamada, "Halkın sağladığı
bilgiler doğrultusunda operasyonun gerçekleştirildiğini belirtmesi ve
halkın devletin yanında yer aldığını söylemesinden" hemen sonra devletin
uçaklarının 17-20 yaş arasında onlarca gencin üzerine bombalar
yağdırması dikkat çekti. Özellikle Kazan Vadisi'nde meydana gelen ve 36
HPG'linin yaşamını yitirdiği olaydan sonra ortaya çıkan kimyasal silah
kullanıldığı yönündeki iddiaların ardından her operasyon sonrası,
"İnsani temelde ordunun HPG'lileri öldürmeye değil yaşatmaya dönük bir
çaba sergilediği" gibi açıklamalarda bulunan devlet yetkilileri ve bu
tür haberlere geniş yer veren basının, Şırnak'ın Uludere İlçesi Robosko
köyü'nde gece saatlerinde meydana gelen olaya ilişkin hiçbir açıklama
yapmaması dikkat çekiyor.
Özellikle Fethullah Gülen'in basına
yansıyan "Onların altlarını üstlerine getir, birliklerini boz, evlerine
ateş sal, köklerini kurut ve işlerini bitir" sözlerinin ardından Kazan
Vadisi'ndeki olayın gerçekleşmesi yine Ruboski'de kaçakçılık yapan
çocukların bedenlerinin paramparça edilmesi, Başbakan Yardımcısı Beşir
Atalay'ın "mücadele koordineli yürütülüyor" demeçleri ve basının
"görmedim, duymadım, bilmiyorum, bunlar PKK'li mi köylü mü belli değil"
gibi haberleri bir kez daha vahim tabloyu gözler önüne serdi.
Her
operasyon ve HPG'li kaybının ardından hemen basına açıklamalarda
bulunan Şırnak Valisi Vahdettin Özkan'ın şu ana kadar sadece, "olayda
20'den fazla kişinin öldüğü" sözleri dışında açıklama yapmadı."
Note:
|
apachi a écrit "

AKP ve CHP hissederek özür dilemeyerek, katliam sorumlularını
zikretmeyerek, boşaltıkları köylerimizi yasak bölge ilan edip prikemizin
mezarını ziyaret etmemize izin vermiyerek, İkinci Dersim Katliamına
devam ediyor.
Bu
ülkenin tarihi acılarla dolu. Bu acıların içinde baskı, katliam, sürgün
tehcir, asimilasyon var. Bunlardan ne yazık ki halkın pek çok kesimi
payına düşeni fazlasıyla almış ve alıyor.
Acılarla bugüne dek hiçbir yüzleşme yaşanmamış.Ülkemizde hepsinin üstü kapatılıp mutlu şirin bir aile portresi çizilmiş hep.
Dönem dönem iç siyaset malzemesi yapılmak için bazen köşeleri hafifçe
açılmış ama öylece kalmış. Yaklaşık üç yıl önce Kürt sorunu konusunda
"açılım" açıklamaları yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bugün 'Kürt sorunu yoktur' noktasına gelmiş olması bunun bir kanıtı.
Benzerini şimdi Dersim katliamı konusunda yaşıyoruz. Kimi Başbakanı
alkışlıyor, sanki 73 yılık bir katliamı aydınlatmış ve sorunu
çözmüşçesine; kimisi Tuncelili Kemal Kılıçdaroğlu Cumhuriyet Halk Partisi'ne (CHP) başkan oldu diye övünüp CHP'nin Dersim katliamında üstüne düşeni yaptığına inanıyor.
İki partinin gereksiz atışması devam ederken yetkili ve sorumlu
devlet erkanından hiç kimse katliama maruz kalmış Dersimlilerin
taleplerini dinlemiyor.
Onlar o acılarını tekrar yaşarken, evlatları o günleri dinlerken,
Dersim coğrafyasında acı, gözyaşı, ızdırap devam ediyor. Filler üste
tepişirken Dersim halkı bu siyasi rant kavgasında ikinci bir katliamı
tekrar yaşıyor
Başbakan üstadı Necip Fazıl'dan dinlemiş Dersim'i.
Oysa biz daha yedi sekiz yaşındayken katliamın tanığı 80 yaşındaki
prikemizden (babaanne) dinledik gerçek vahşeti.
Bazen dinlediğimize pişman olurduk. Bazen de tekrar dinlerdik
unutmamak için. Sadece dinlerdik, yapacak başka bir şeyimiz yoktu.
Elimiz kolumuz bağlı birbirimize anlatırdık sadece.
Prikemiz anlatıkça derinlere dalar giderdi.Teslim olduklarında
karşılarına dikilen bir cihazı silah zanedip zazaca ''sağa sola
kaçalım'' diye plan yaparken Türkçe bilen bir akrabalarının onun
fotoğraf makinesi olduğunu söylemesi ile o an nasıl hayatta kaldıklarını
anlatırken bazen gülüşünü, kara vagonlara bindirilmeden önce Harput'ta
saçlarının sıfıra vurulmasını anlatırkenki ağlayışını hala hatırlarım.
Şimdi ise herkes konuşuyor . Onları da dinledikçe yedi sekiz
yaşındayken şimdi yaşamayan pirikemin yüzündeki acı ve hüzün gözlerimin
önünden hiç eksilmeyip bizlerde ikinci bir travma yaratıyor.
Bu katliama maruz kalmış Kürt -Alevi bir ulusun acısını onların
anlayacağı dille onların kabulleneceği inançla, onlara samimice
hissettirerek acıya ortak olma durumu yaşatılmadan söylenenlerin hiçbir
anlamı yoktur.
Gerçek anlamda bir devlet ciddiyeti bunu gerektirir. Eğer yöntemi
bilmiyorsanız bakın gazetelere; Hollanda'nın 1947'de Endonezya'nın
bağımsızlık savaşı sırasında Cava adasında katlettiği 431 köylü için
ayaklarına gidip nasıl özür dilediğini okuyun.
Yanlış yaptıysam özür dilerim şeklindeki bir özür samimiyetten uzaktır; aksine dalga geçmektir.
Bu devletin bu konuda karnesi hep zayıftır. Bu zihniyet Sivas
katliamında aydınları katlederken ölen iki kişinin adını da Madımak
otelindeki panoya 33 aydının yanına ekleyen zihniyetle aynıdır.
Katledenle katledilene aynı nazarda bakan zihniyet, Dersim
katliamında da bir kısım suçluları ön plana çıkarırken bazı suç
ortaklarını da görmezden gelmektedir.
Sayın Erdoğan üstadı Necip Fazıl'dan öğrenirken bu katliam da görev
almış Celal Bayar'ı, Korgeneral Abdullah Alpdoğan'ı, Fevzi Çakmak'ı,
Sabiha Gökçen'in isimlerini neden zikretmiyor?
Bilinçli bir biçimde zikredilmediğine inandığım bu gizlemede bile
Dersim katliamı konusunda devletin ne kadar samimi olduğu ortadadır. 1938 ve devletin sorumluluğu
Henüz gün yüzüne çıkmamış belgeler olmasına rağmen bugüne kadar
açıklanan ve anlatılanlara bakıldığın da bu katliamda sorumluluğu olan
kesimin devlet ve devleti yönetenlerin; katliama maruz kalanların da
Dersim halkı olduğu açıktır.
Dersim tarih boyunca hep içişlerinde bağımsız yaşamış kolay- kolay başka bir kesimin egemenliği altına girmemiştir.
Bağımsız eyalet şeklinde varlığını sürdürmüş. 1930'larda da yeni kurulan Cumhuriyet ile pek diyaloğu yoktur.
Lozan antlaşması sürecinde Hasan Hayri rica minnet
Dersim mebusu olarak ulusal kıyafetleri ile meclise çağrılmış Lozan'a
çektirilen telgrafla Kürtlerin ulusal kıyafetleri ile mecliste temsil
edildikleri bildirmiştir.
Hasan Hayri, Şeyh Sait İsyanı sonrası ulusal kıyafetleri ile meclise geldiği bahanesi ile İstiklal mahkemelerince idam edilmiş.
Koçgiri, Şeyh Sait, Ağrı, Zilan isyanlarında yeni Cumhuriyet'in
Kürtlere olan bakış açısından kaynaklı Dersim yeni cumhuriyete
ısınmamıştır.
Dersim 1927 nüfus sayımına göre 90 bin civarında nüfusa sahip.
Bugün nasıl ki demokrasiyi insan haklarını, Kürt sorununda
demokratik çözümü savunan, Barış ve Demokrasi Partisi'nin (BDP) yanında
duran herkese ''terörist'' gözüyle bakılıyorsa, o dönemde de
Cumhuriyet'in yanında olmayanlar, şaki, çıbanbaşı, isyancı olarak
görülüyordu ve devlet nazarında imha, tenkil, sürgün şarttı.
2 Şubat 1926'da mülkiye müfettişi Hamdi Bey İçişleri
Bakanlığı'na sunduğu raporda şöyle diyor: "...Dersim gittikçe
Kürtleşiyor, ülküleşiyor ve dolaysıyla tehlike büyüyor... Dersim
cumhuriyet hükümeti için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir
ameliyat yapmak mutlaka lazımdır."*
O günkü devletin Dersim'e bakışının özetidir bu. Daha sonraki süreçte çıkartılan Tunceli Kanunu'nun, Fevzi Çakmak'ın
ve genel müfettişlerin hazırladıkları raporların da özü askeri
harekattır. Bu çözümün sonu da katliam, tehcir, sürgün ve asimilasyondu,
Kürt ulus özeliklerinin yok edilmesiydi.
Celal Bayar'ın başbakan yapılmasındaki amacın
1938'de yapılan asıl büyük katliam için olduğu açıktır. Başbakanın
sözleriyle 13 bin 806 kişini katledilişi 1938'de olmuştur.
Kısacası bu katliamda emir komuta zinciri çerçevesinde herkes rolünü oynamıştır. Bütün işler ortak ve organizedir. Korgeneral Alpdoğan Paşa her aşamada süper vali yetkilerine sahipti. Alpdoğan Koçgiri İsyanı'nın bastırılmasında damadı Sakallı Nurettin (Nurettin Paşa) ile birlikteydi. Koçgiri deneyimi Dersim için yol gösterici olmuştur.
Başbakan sayın Tayyip Erdoğan'ın üstadı Necip Fazıl'dan bu katliamı
öğrendiği zamandan bugüne kadar neden sustuğunu bilmiyoruz ama bu
katliamda rolü olan bazı kişilerin isimlerini neden telafuz etmediğini
sanırım herkes biliyor. CHP'nin durumu ve sorumluluğu
Bu ülkede her zaman tek parti, tek şef, tek lider zihniyeti hiçbir
zaman eksik olmamıştır. Tek şef, tek parti zihniyeti; tek devlet, tek
Millet tek vatan zihniyetini yaratmıştır.
İktidarın da, muhalefetinde aynı olduğu tek parti CHP dönemiydi.
Bizler, sözkonusu Kürtler olduğunda bu iki partinin tek yumruk olma
örneğini çok gördük.
CHP çıkıp açık bir şekilde tarihsel sorumluluğunun gereğini
yapacağına, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile çocuksu bir kavga
yaşamakta gündemi soğutma ve saptırma yarışındadır.
Dersim tartışmalarının yaşandığı bu süreçte CHP'nin içine düştüğü
durum tam anlamıyla vahimdir. Suçların ve suçluların ortaya
çıkarılmasını savunacağına trajikomik bir savunma telaşında.
73 yıl önceki parti ve devlet yöneticilerinin sorumluluğunu gizlemeye
çalışmakla ne devlet onuru korunur, nede vatansever olunur. Onur Öymen'in iki yıl önceki bakış açısını alkışlayanlar bugün Dersim halkından yana tavır koyabilir mi?
Etnik kökenini inkar edip mezhepsel kimliğini ön plana çıkartan Kemal Kılıçdaroğlu'nun Hüseyin Aygün'ün
açıklaması karşısında parti içinde harekete geçip deklerasyon
yayınlayan ulusalcı kesime karşı tavrı ve deklerasyoncu vekillerin
bakışı iyi irdelenmelidir.
Neyin ortaya çıkmasından korkuyorlar. Herkes biliyor ki tarihsel
sorumluluk ağırdır. Hiç kimse bu ağırlığın altında daha fazla dayanamaz.
Öyle bir telaş ve ikiyüzlülük yaşanıyor ki; BDP'nin verdiği önergeye
AKP ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile ortaklaşarak reddettiler.
Bu nasıl bir zihniyettir ki kendi dedelerinin nasıl katledildiğini gidip İhsan Sabri Çağlayangil'den öğrenmeye çalışan Kılıçdaroğlu, BDP'nin ''Dersim katliamı ortaya çıkarılsın'' önergesine karşı çıkıyor.
Bu durumu kim Dersim halkına açıklayabilir?
Bunun tek açıklaması vardır; CHP devletin bu katliamdaki rolünü biliyor, bu utançla yüzleşmek istemiyor.
Taşınan bu utancı örtbas etmek içindir ki milletvekili Gülsüm Bilgehan ''O kızlar evlatlık verilmeseydi ortaçağ karanlığında kalırlardı'' şeklinde geri bir beyanda bulunabiliyor.
Biz bu gerici zihniyeti iyi tanıyoruz. Kızılderililere, Aborjin'lere,
Afganistan'a, Irak'a demokrasi ve medeniyet götüreceğiz deyip de bomba
yağdıranda bu zihniyet değil mi?
Bilgehan bilmiyor mu ki; insan medeniyet içinde köle yaşamaktansa
kendi dağlarında özgürce ortaçağ karanlığında yaşamayı tercih eder.
Eminim ki Dersim halkı da aynen böyle düşünüyordu. Bu ülkede, Kürt
olup da Kürtlüğünü inkar edip; özbeöz Türk olduğunu savunan herkes
cumhurbaşkanı da, başbakan da, CHP genel başkanı da olabilir.
Ama, ''Kürdüm'' derse KCK operasyonu ile kendisini cezaevinde buluyor.
AKP ve CHP sergiledikleri danışıklı dövüşle gündem saptırma ve
katliamın ortaya çıkartılmasını savunuyormuş gibi göstererek
engellemektedirler. Tartışmalarda sergiledikleri tavırlarıyla işin
özüyle ilgilenmeyerek, o acıları hissetmeyerek, o acıları hissederek
özür dilemeyerek katliamda sorumluluğu olan herkesi zikretmeyerek,18 yıl
önce boşaltıkları köylerimizi yasak bölge ilan edip prikemizin mezarını
ziyaret etmemize izin vermiyerek İkinci Dersim Katliamına devam
etmektedirler. (YG/BA "
Note:
|
|
Entel"e Ne Gerek, Efeköy HES'i Bilir
|
|
apachi a écrit "
Yüksel Aksu "Entelköy Efeköy'e Karşı"da kendi köylüsüne biraz ayıp
etmiş. Oysa biliyor Ege köylüsünün mücadelesini. Bizzat ziyaretçisi
olmuş, desteğini bildirmişti... 2010'da Köyceğiz Yuvarlakçay'da HES
şantiyesinde aylarca oturmuş, inşaatı engellemişlerdi.

Mübadele görmüş bir ailenin üçüncü kuşak ferdi olarak, genlerimize
sinmiş yersizlik-yurtsuzluk, herhangi bir şeye ait olamama duygumu
bastırabildiğimde kendimi iyi ve tamamlanmış hissettiğim tek yer oldu
benim için Muğla..
Bunda Muğla insanın o kendine özgü yaşam anlayışının ve incelikli
mizahının payı büyüktü. O yüzden, henüz daha küçük bir çocukken ruhuma
üfledikleri nefes için Muğla'ya ve Muğlalılara hep minnettarlık duydum.
Minnettarlık duyduğum Muğlalılardan birisi de yönetmen Yüksel Aksu.
"Dondurmam Gaymak" filmi müthişti. Büyük dondurma şirketleri ile
girdiği mücadelede daha başından kaybetmeye mahkum olan küçük esnaf Ali Usta'nın
hikayesini izlerken büyülenmiştik. Ali Usta'nın çaresizliği üzerinden
sisteme yönelik bir eleştiriyi, bir komedinin içine çok iyi yerleştirmiş
ve ondan adeta bir "Muğlalı Gregor Samsa" yaratmayı başarmıştı Yüksel Aksu.
Bu referanslarla, tereddütsüz gittim Yüksel Aksu'nun son filmi "Entelköy Efeköy'e Karşı"ya.
Tamam tüm hikayeler iyinin kötüye, doğrunun yanlışa karşı mücadelesi
üzerine kurgulanır -da bu sefer filmdeki iyiler ve doğrular rahatsız
edici şekilde "çok iyi" ve "çok doğru" idiler.
Ve artık ben, hayat yorgunu, İstanbul bezgini, hep iyiyi ve doğruyu
gösteren, münevver beyaz Türkleri -komedi filmlerinde de olsa-
görmekten çok sıkıldım.
Filmdeki "Enteller" o derece iyi ve doğru idilerdi ki, bu gerçek
dışılığın bir yerde kırılmasını filmin sonuna kadar sabırsızlıkla
bekledim -de olmadı bir türlü. Böyle olunca, filmin vermek istediği -
varsa eğer- mesaj da zedelenmiş ve Muğla ağzına, küfürlerine gülerek
geçtiğimiz sıradan bir film çıkmış ortaya.
İstanbul'dan bunalıp, Ege'de eko-köy kurmaya ahdetmiş, "çevreci" ve
"anarşist" olduğunu rastalı saçlarından ve Atlas Pasajı'ndan edindikleri
Nepal işi esvaplarından anladığımız bir otobüs dolusu "entel"
arkadaşımızın- filmimizin iyi ve doğru insanlarının-, Ege'nin Efeköy'üne
ayak basması ile başlıyor macera.
Bu "iyi" ve "doğru" insanlarımız - Bay Yanlış ve Doğru Ahmet'in
maceralarında olduğu gibi- habire ders veriyor bizim Ege köylüsüne.
Bizim köylü ilaçlı hormonlu domatesini satacak kabzımal, ürününü
toplayacak ırgat bulamazken, "entellerimiz" organik tarlalarında, para
vererek değil, üstüne para alarak çalıştırdığı "eko-turistleri" sayesinde ürettikleri organik domateslerini dört katı para ile
satıveriyor hemencecik. Böylece hem işgücünden hem de maldan
kazanıyorlar. Köylünün evinden attığı kök boyalı Milas işi el
halılarını, bunlar kendi eko-köylerinde yeniden dokuyarak, süper bir
kazanç elde ediyorlar. Eski taş evlerden "butik otel" yapıyorlar ve çok iyi kazanıyorlar.
Ekip biçemediği için işe yaramaz saydığı tarlasını, eski taş evini,
bağını bahçesini, cebi para dolu "entellere" değerinin 3-5 katına
sattığı için köylü kurnazlığı ile eleştirilen, kendi değerlerini terk
ettiği için film boyunca topa konulan köylüler, "şiddet mağduru" köy eşeklerini kendilerinden satın alarak "özgürleştiren" entellerin, aynı eşekleri kişi başı elli Avro'ya eko-turistlere kiraya vermelerini ağızları açık seyrediyorlar.
Yani anladık, köylü kurnazlığı denilen şey sosyolojik bir vakıadır
da bu entellerin "özgür" eşekler üzerinden para kazanma çakallığını
nereye koyacağız?
Köylüye bunun gibi birçok "iyi" ve "doğru" dersler
veren entellerimizin, köyde kurulacak termik santrale iş sahibi
olacağız diye sevinen köylünün karşısına dikilip, termik santral
kurulması kararını mahkemeden şıpın işi iptal ettirmesiyle sonuçlanan "öncü-çevreci" mücadelesini de beyaz perdede görünce, keyfim iyice kaçıyor.
Ayıp etmiş, diye düşünüyorum Yüksel Aksu, kendi köylüsüne. Oysa en
iyi kendisi biliyor Ege köylüsünün mücadelesini. Bizzat ziyaretçisi
olmuş, desteğini bildirmişti...
Çok uzak değil 2010 yılı başlarında, Köyceğiz Yuvarlakçay'a yapılmak
istenilen hidroelektrik santralı (HES) için makinalar sahaya girmiş,
binlerce çam ağacını, anıt ağaç statüsü almış asırlık çınarları ve
koruma altındaki sığla ağaçlarını, izinsiz-habersiz kesivermişlerdi.
İşte o gün Yuvarlakçay köylüleri, köylü kadınlar alana girdiler ve o
kesik ağaç tomruklarının üzerinde şantiye sahasında aylarca
kalkmamacasına oturdular.
"Kadınları sürekli gece gündüz sahada tutarak, tomrukların
üzerinde oturmalarını sağlayarak çalışmalarımızı engellemekte ve devlet
otoritesi zaafa uğramaktadır", böyle saçma tutanaklar
tuttu işte kamu görevlileri, Yuvarlakçay'da. Onlarca kişi hakkında ceza
davaları açılınca 1500 köylü dilekçe verdi savcılığa "Bizde Yuvarlakçay'daydık. Bizi de yargılayın !" diye.
Gecelerini gündüzlerine kattılar da bir Allah'ın kulu onları
oradan atamadı. Ta ki Şirket HES'i yapmaktan vazgeçtiğini ilan edene,
açılan davalar birer birer köylüler lehine sonuçlanıncaya kadar. Bu
arada davalar da öyle filmdeki gibi zırt diye sonuçlanmıyor Türkiye'de.
Bitmesi yıllar alıyor. Yuvarlakçay ile davalardan bazıları hala devam
etmekte.
Böyle yaşandı işte Ege köylüsünün çevre mücadelesi. "entelsiz" ve
"dantelsiz" olarak ve bu mücadele Yuvarlakçay'dan yürüdü, Karadeniz
vadilerine indi. Hopa'da, Solaklı'da HES'lere, Gerze'de termik santrale
karşı direnenlerin sembolü ve moral kaynağı oldu.
Bugün Türkiye'de hangi "entel" grup, köylüleri kışın soğuğuna,
yağmuruna, çamuruna aldırmadan, aylarca, geceli gündüzlü, HES
sahalarında, termik santral alanlarında nöbet tutmaya, mücadele etmeye
ikna edebilir?
Bugün Türkiye'de yürütülen çevre mücadelesi için söylenebilecek tek
bir söz var: Mücadele edenler, suyuna, havasına ve toprağına sahip
çıkmak için mücadele ediyor. Bunlara sahip çıkmanın, geçmişlerine ve
geleceklerine sahip çıkmak demek olduğunu çok iyi biliyorlar. Bu
insanlar, mücadele ruhlarını bir su damlası gibi avuçlarının içlerinde
taşıdıklarını, bir kere parmakları aralanırsa bu damlanın akıp
gideceğini ve işte o zaman kaybedeceklerini çok iyi biliyorlar.
Velhasıl, ayıp etmiş dedim, Yüksel Aksu'ya. Belki bir gün Yuvarlakçaylı efelerin filmini yapar da helalleşir köylüleriyle.
Yine de hakkını yemeyeyim Yüksel Aksu'nun. "Entellerin" bu
ticari cevvalliklerine bakarak, doğru lafı yine filmindeki bir köylü
karakteri, 1980 öncesi Siyasi Bilgiler Fakültesi'nde öğrenci iken,
malum sebeplerle Mamak'ta "konuk" edilmiş, bu yüzden kafayı hafif sıyırmış, fikirleri nedeniyle köylülerin "Aykırı" lakabını taktıkları Mustafa söylüyor: "Gapitalist üretim ilişkileeeni deniştirmedikten sooora nasıl olcek bu işleee?" "
Note:
|
|
Yeni Kimliklerimiz Yine "Dini" Yine "Medeni!"
|
|
apachi a écrit "
Nüfus cüzdanları değişiyor. Çipli, yeni kimlik kartlarının uluslararası
standartlara uygun olması planlanmıştı. Ancak yeni kartların pilot
uygulamasında din ve medeni hal bilgileri bulunuyor. Ayrıca kartlarda
parmak izi de olacak.

Nüfus cüzdanları değişiyor.
Şimdilik Bolu'da pilot uygulamaya katılan 14 bin kişinin yeni kimlik kartı var; önümüzdeki yıl yaygınlaşarak tüm ülkede olacak.
Bu kartlar çipli (yonga) ve 10 yıllık kullanım ömrüne sahip.
Yeni uygulamanın e-Devlet alt yapısını desteklemesi ve çok seviyeli kimlik doğrulamada tek merkez haline gelmesi amaçlanıyor.
Kimlikler, bir nevi "akıllı kart" olacak ve hakkımızda ne varsa hepsini bir yerde biriktirip "gerektiğinde" söyleyecek.
Hükümetin, "Bilgi Toplumu Stratejisi Eylem Planı" kapsamında
uygulamaya sokulan kimlik projesi "Vatandaşlarımızın yaşamını
kolaylaştıracak, kurum ve kuruluşlarda daha hızlı hizmet alınmasını
sağlayacak, kolay taşınabilir, taklit edilemez, uluslararası
standartlara uygun Türkiye Cumhuriyeti (TC) Kimlik Kartı'nın uygulamaya konulması" olarak duyuruldu.
Başbakanlık Genelgesi'nde
"Halen kullanımda olan nüfus cüzdanının yerini alacak olan vatandaşlık
kartı üzerinde sadece statik bilgiler yer alacak, değişken bilgilere yer
verilmeyecektir. Kart içerisinde temel olarak kart sahibine ait kimlik
bilgileri bulunacaktır" dendi. Uluslararası standartlara uygun mu?
"Değişken
bilgilere yer verilmeyecektir" ibaresinden, kimlik kartı üzerinde din
ve medeni durumla ilgilerin yer almayacağı anlaşılıyor; Avrupa
ülkelerinde olduğu gibi.
Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerde kullanılan
kimlik kartlarının büyüklüğü, kredi kartı kadardır. Kartın ön sol
tarafında fotoğraf vardır. Kartın taşıdığı bilgiler: Kimlik numarası,
ülke adı, kart numarası, kimlik numarası, isim, cinsiyet, doğum tarihi
ve geçerlilik süresi ve imzadır.
Örneğin Fransa'da, kimlik kartı üzerinde olan bilgiler şunlarla
sınırlı: Kimlik no, isim, soyadı, cinsiyet, doğum tarihi, uyruk, boy,
geçerlilik süresi ve kimliğin veriliş yeri.
Yunanistan'da, 2000 yılında kişisel verilere ilişkin bilgiler
kartlardan çıkarıldı. Kimliklerde yalnızca imza, fotoğraf, isim-soyad,
baba adı, soyadı, anne adı ve kızlık soyadı, doğum yeri ve tarihi, boy
bilgileri bulunuyor. Statik bilgiden kasıt ne?
TC yeni kimlik kartı, en azından Bolu'daki pilot uygulamada
uluslararası standartlara uygun olma iddiasına uygun bir sınav vermiyor.
Görülen o ki, kimliklerin üzerinde "statik bilgi" olarak
sayılamayacak din ve medeni hal gibi bilgiler bulunmaya devam ediyor,
hem de parmak izi farkıyla.
Genelgede parmak iziyle ilgili olarak, "Biyometrik kimlik doğrulama
yöntemi olarak parmak izi eşleştirmesi kullanılacaktır. Parmak izi
verisi sadece kartın üzerinde bulunacak, merkezi herhangi bir
veritabanında tutulmayacaktır" deniyor. Hangi ülkelerde din hanesi var?
Şubat 2010'da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Türkiye'de nüfus cüzdanlarında din ibaresinin yer almasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) din ve vicdan özgürlüğüyle ilgili 9. maddesine aykırı olduğuna hükmetmiş ve "din hanesi kalkmalı" demişti.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise AİHM'in bu kararını "Anormal değil" ifadesini kullanarak yorumlamıştı.
Dini bilgiler Endonezya, Mısır, Malezya, Sri Lanka ve Burma kimlik kartlarında bulunuyor.
1992'de Pakistan hükümeti, kimlik kartlarına din hanesini gösteren
bir ibare eklemek istemiş ancak büyük tepkilerle karşılaşınca
uygulamadan vazgeçmişti.
İsrail'de ''etnik milliyet'' ibaresi bulunuyor. Bu kategoride yüzden
fazla seçenek var. Bunlarda biri de ''Yahudi değil'' seçeneği.
Amerika Birleşik Devletleri'nde ise kimlik kartı almak zorunlu değil. (IC)
"
Note:
|
|
"BDP'ye Kapatma Hazırlığı"
|
|
apachi a écrit "
BDP Eş Genel Başkanı Demirtaş, İçişleri Bakanlığı'nın,
partilerinin kapatılması yönünde delil toplama gibi hazırlıklar
yaptığını ileri sürdü.
Diyarbakır - BİA Haber Merkezi
28 Aralık 2011, Çarşamba

Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, hükümetin partilerinin kapatılması yönünde bir hazırlığı olduğunu açıkladı.
Demirtaş, partisinin Diyarbakır'daki Merkez Yürütme Kurulu
toplantısının ardından gazetecilere yaptığı açıklamada, "Bir kapatma
davası Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilir mi tabii ki bunları
bilemiyoruz. Fakat böyle bir hazırlık hükümet tarafından yürütülüyor,
bunu biliyoruz" dedi.
"İçişleri Bakanlığının emniyet birimlerine böyle gizli bir
talimatının olduğunu duyduk. BDP ile ilgili her yerde delil toplanması,
delil oluşturulması ve savcılıklara iletilmesi, savcılıklar aracılığıyla
da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na iletilmesi konusunda bir
hazırlık olduğu bilgisi, duyum itibarıyla en azından ortada vardır.
Dolayısıyla hükümetin bu yönlü bir girişimi olacak. Fakat bu bir kapatma
davasına dönüşür mü bilmiyorum..."
Demirtaş, NTV'ye yaptığı açıklamada da şunları söyledi:
* İçişleri Bakanı'nın söyledikleri ve yaptıklarıyla Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) operasyonları ile Bülent Arınç ve Beşir Atalay'ın Kürtlerin haklarına dair söyledikleri birbirini tamamlayan şeyler.
* Türkiye'de Kürtlerin inkârı artık mümkün değil. Kürtlerin
haklarının inkarı da mümkün değil. Ama bu noktaya gelmişken Kürtlerin
bütün örgütlü yapılarını dağıtarak, tasfiye ederek, Kürt örgütlerini
zayıflatarak, bazı açılımlar yapılabilir ve bu Kürt toplumuna zoraki
olarak kabul ettirilebilir. Projenin özü bu.
* Siyasi tutuklamaların, Bakanlar Kurulu'ndan planlandığını Beşir
Atalay'ın kendisi söyledi. Siyasi tutuklamalara son verilmesi ve bu
arkadaşlarımızın serbest bırakılması lazım.
Hükümetin elinde her türlü bilgi var, belge var. Çıksın kamuoyuna
açıklasın. PKK ile KCK ile neler görüştüler? İmralı ile neler
görüştüler? Süreç nerede koptu? Sanki tam barış gelecekti, tam Kürt
sorunu çözülecekti de birileri buna engel olmaya çalıştı gibi yanlış bir
hava yaratılmaya çalışılıyor.
Karşılıklı olarak silahlar susturulmalı ve siyaseten çözüm yolları
diyalog ile açık tutulmalı. Müzakereler yeniden daha sağlıklı başlamalı.
Başka çaresi yok. Yaz-kış operasyon yaparak Kürt sorunu çözülmez. (AS)
"
Note:
|
|
Tanıklar konuşurken kılı bile kıpırdamadı
|
|
apachi a écrit "
|
|
|
Tarih : 27.12.2011 |
|
| Maraş
Olayları'nın 33. Yıldönümünde, Kahramanmaraş’ta yaşanan katliam
‘Tarafsız Bölge’de bir kez daha masaya yatırıldı. Hakim Kerim Günay'ın
Maraş Olayları sırasında Alevi kökenli vatandaşlara yapılan insanlık
dışı katliam ve işkencelerle ilgili anla |
|
| |
Maraş
Olayları'nın 33. Yıldönümünde, Kahramanmaraş’ta yaşanan katliam
‘Tarafsız Bölge’de bir kez daha masaya yatırıldı. Programın
konuklarından olan ve Maraş'taki katliamın baş aktörü olmakla suçlanan
19. Dönem Maraş Milletvekili Ökkeş Şendiller, o dönem sıkıyönetim tarafından nasıl korunduğunu anlattı. Şendiller, mahkemenin "Kenger" olan soyadını "Şendiller" olarak değiştirdiğini ve bunun gerekçesini de "güvenlik" olarak açıkladığını söyledi.
Katliam kurbanın kızı konuştu
Programa telefonla bağlanan katliamın ilk kurbanlarından olan ilköğretim müfettişi Süleyman Metin’in kızı Birgül Sarıkaya, yaşanan katliamı anlattı. Yaşananlardan mahalle bakkalına kadar herkesin önceden haberi olduğunu söyleyen Sarıkaya, “Kardeşim
okulda bu yönde duyumlar aldığını söylüyordu. Evlerimize saldıracaklar,
hepimizi öldürecekler’ diyordu. Ama babam ‘Ben kimseye bir zarar
vermedim ki, neden böyle bir şey yapsınlar’ diyordu” şeklinde konuştu.
'O çocukları emniyete ben götürdüm'
Maraş Olayları’nın sanığı Ökkeş Şendiller, “Birgül hanımı ve kardeşini o gün ateşe verilen evlerinden alıp emniyete ben götürdüm” dedi.
Birgül Sarıkaya ise böyle bir olayı hatırlamadığını, kendisinin ve
kardeşinin bir tanıdıklarının evine sığındıklarını söyledi.
Hâkim şendiller'i yalanladı
İddialar üzerine yayına bağlanan ve Maraş Olayları’nın sanıklarını yargılayan dönemin Maraş Hakimi Kerim
Günay, “Ökkeş Şendiller doğruyu söylemiyor. Çocukları emniyete o
götürmedi. Olay tamamen Birgül Hanım’ın anlattığı gibidir” dedi.
"Sünnilere ateş açıldı iddiası yalan"
Hâkim
Kerim Günay, Maraş Olayları sırasında hastane bahçesinde Sünni
vatandaşların üzerine ateş açıldığını ve 18 kişinin yaşamını yitirdiğini
iddia eden Şendiller'in bu iddiasını da yalanladı ve "Kesinlikle böyle bir olay yaşanmadı" dedi.
Hâkim Günay, Ökkeş Şendiller’in Maraş Olayları ile ilgili yargılandığını ve beraat ettiğini söylemesi üzerine ise, “Eğer sağlıklı bir yargılama yapılabilseydi siz berat etmezdiniz”
dedi. Hâkim Kerim Günay'ın Maraş Olayları sırasında Alevi kökenli
vatandaşlara yapılan insanlık dışı katliam ve işkencelerle ilgili
anlattığı anılar, olaydan 33 yıl sonra stüdyodakilerin kanını dondurdu.
|
|
"
Note:
|
155 Articles (20 Pages, 8 Articles par page) |
|
|  |
Sélectionnez la langue de l'interface:
|
| Total des membres: |
7 549 |
| Enregistrés ce jour: |
0 |
| Enregistrés hier: |
0 |
| Membres en Ligne: |
0 |
| Visiteurs en ligne: |
19 |
Vous n'avez pas encore de compte? Vous pouvez le créer en cliquant ici. En tant que membre enregistré vous aurez accès à de multiples fonctions du site.
|
|
|
Pertekliyiz Biz Sitesinizi dilediginiz dilde tercüme etmek için asagidaki Dil seçenegini kullanabilirsiniz.
|
|
sihirli sozcuk abrakadabra ilk olarak yuksek atesli hastalarin ateslerini dusurmek icin soylenmisti.
pertekliyiz.biz
|
|