apachi yazdı: "

AKP ve CHP hissederek özür dilemeyerek, katliam sorumlularını
zikretmeyerek, boşaltıkları köylerimizi yasak bölge ilan edip prikemizin
mezarını ziyaret etmemize izin vermiyerek, İkinci Dersim Katliamına
devam ediyor.
Bu
ülkenin tarihi acılarla dolu. Bu acıların içinde baskı, katliam, sürgün
tehcir, asimilasyon var. Bunlardan ne yazık ki halkın pek çok kesimi
payına düşeni fazlasıyla almış ve alıyor.
Acılarla bugüne dek hiçbir yüzleşme yaşanmamış.Ülkemizde hepsinin üstü kapatılıp mutlu şirin bir aile portresi çizilmiş hep.
Dönem dönem iç siyaset malzemesi yapılmak için bazen köşeleri hafifçe
açılmış ama öylece kalmış. Yaklaşık üç yıl önce Kürt sorunu konusunda
"açılım" açıklamaları yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bugün 'Kürt sorunu yoktur' noktasına gelmiş olması bunun bir kanıtı.
Benzerini şimdi Dersim katliamı konusunda yaşıyoruz. Kimi Başbakanı
alkışlıyor, sanki 73 yılık bir katliamı aydınlatmış ve sorunu
çözmüşçesine; kimisi Tuncelili Kemal Kılıçdaroğlu Cumhuriyet Halk Partisi'ne (CHP) başkan oldu diye övünüp CHP'nin Dersim katliamında üstüne düşeni yaptığına inanıyor.
İki partinin gereksiz atışması devam ederken yetkili ve sorumlu
devlet erkanından hiç kimse katliama maruz kalmış Dersimlilerin
taleplerini dinlemiyor.
Onlar o acılarını tekrar yaşarken, evlatları o günleri dinlerken,
Dersim coğrafyasında acı, gözyaşı, ızdırap devam ediyor. Filler üste
tepişirken Dersim halkı bu siyasi rant kavgasında ikinci bir katliamı
tekrar yaşıyor
Başbakan üstadı Necip Fazıl'dan dinlemiş Dersim'i.
Oysa biz daha yedi sekiz yaşındayken katliamın tanığı 80 yaşındaki
prikemizden (babaanne) dinledik gerçek vahşeti.
Bazen dinlediğimize pişman olurduk. Bazen de tekrar dinlerdik
unutmamak için. Sadece dinlerdik, yapacak başka bir şeyimiz yoktu.
Elimiz kolumuz bağlı birbirimize anlatırdık sadece.
Prikemiz anlatıkça derinlere dalar giderdi.Teslim olduklarında
karşılarına dikilen bir cihazı silah zanedip zazaca ''sağa sola
kaçalım'' diye plan yaparken Türkçe bilen bir akrabalarının onun
fotoğraf makinesi olduğunu söylemesi ile o an nasıl hayatta kaldıklarını
anlatırken bazen gülüşünü, kara vagonlara bindirilmeden önce Harput'ta
saçlarının sıfıra vurulmasını anlatırkenki ağlayışını hala hatırlarım.
Şimdi ise herkes konuşuyor . Onları da dinledikçe yedi sekiz
yaşındayken şimdi yaşamayan pirikemin yüzündeki acı ve hüzün gözlerimin
önünden hiç eksilmeyip bizlerde ikinci bir travma yaratıyor.
Bu katliama maruz kalmış Kürt -Alevi bir ulusun acısını onların
anlayacağı dille onların kabulleneceği inançla, onlara samimice
hissettirerek acıya ortak olma durumu yaşatılmadan söylenenlerin hiçbir
anlamı yoktur.
Gerçek anlamda bir devlet ciddiyeti bunu gerektirir. Eğer yöntemi
bilmiyorsanız bakın gazetelere; Hollanda'nın 1947'de Endonezya'nın
bağımsızlık savaşı sırasında Cava adasında katlettiği 431 köylü için
ayaklarına gidip nasıl özür dilediğini okuyun.
Yanlış yaptıysam özür dilerim şeklindeki bir özür samimiyetten uzaktır; aksine dalga geçmektir.
Bu devletin bu konuda karnesi hep zayıftır. Bu zihniyet Sivas
katliamında aydınları katlederken ölen iki kişinin adını da Madımak
otelindeki panoya 33 aydının yanına ekleyen zihniyetle aynıdır.
Katledenle katledilene aynı nazarda bakan zihniyet, Dersim
katliamında da bir kısım suçluları ön plana çıkarırken bazı suç
ortaklarını da görmezden gelmektedir.
Sayın Erdoğan üstadı Necip Fazıl'dan öğrenirken bu katliam da görev
almış Celal Bayar'ı, Korgeneral Abdullah Alpdoğan'ı, Fevzi Çakmak'ı,
Sabiha Gökçen'in isimlerini neden zikretmiyor?
Bilinçli bir biçimde zikredilmediğine inandığım bu gizlemede bile
Dersim katliamı konusunda devletin ne kadar samimi olduğu ortadadır.
1938 ve devletin sorumluluğu
Henüz gün yüzüne çıkmamış belgeler olmasına rağmen bugüne kadar
açıklanan ve anlatılanlara bakıldığın da bu katliamda sorumluluğu olan
kesimin devlet ve devleti yönetenlerin; katliama maruz kalanların da
Dersim halkı olduğu açıktır.
Dersim tarih boyunca hep içişlerinde bağımsız yaşamış kolay- kolay başka bir kesimin egemenliği altına girmemiştir.
Bağımsız eyalet şeklinde varlığını sürdürmüş. 1930'larda da yeni kurulan Cumhuriyet ile pek diyaloğu yoktur.
Lozan antlaşması sürecinde Hasan Hayri rica minnet
Dersim mebusu olarak ulusal kıyafetleri ile meclise çağrılmış Lozan'a
çektirilen telgrafla Kürtlerin ulusal kıyafetleri ile mecliste temsil
edildikleri bildirmiştir.
Hasan Hayri, Şeyh Sait İsyanı sonrası ulusal kıyafetleri ile meclise geldiği bahanesi ile İstiklal mahkemelerince idam edilmiş.
Koçgiri, Şeyh Sait, Ağrı, Zilan isyanlarında yeni Cumhuriyet'in
Kürtlere olan bakış açısından kaynaklı Dersim yeni cumhuriyete
ısınmamıştır.
Dersim 1927 nüfus sayımına göre 90 bin civarında nüfusa sahip.
Bugün nasıl ki demokrasiyi insan haklarını, Kürt sorununda
demokratik çözümü savunan, Barış ve Demokrasi Partisi'nin (BDP) yanında
duran herkese ''terörist'' gözüyle bakılıyorsa, o dönemde de
Cumhuriyet'in yanında olmayanlar, şaki, çıbanbaşı, isyancı olarak
görülüyordu ve devlet nazarında imha, tenkil, sürgün şarttı.
2 Şubat 1926'da mülkiye müfettişi Hamdi Bey İçişleri
Bakanlığı'na sunduğu raporda şöyle diyor: "...Dersim gittikçe
Kürtleşiyor, ülküleşiyor ve dolaysıyla tehlike büyüyor... Dersim
cumhuriyet hükümeti için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir
ameliyat yapmak mutlaka lazımdır."*
O günkü devletin Dersim'e bakışının özetidir bu. Daha sonraki süreçte çıkartılan Tunceli Kanunu'nun, Fevzi Çakmak'ın
ve genel müfettişlerin hazırladıkları raporların da özü askeri
harekattır. Bu çözümün sonu da katliam, tehcir, sürgün ve asimilasyondu,
Kürt ulus özeliklerinin yok edilmesiydi.
Celal Bayar'ın başbakan yapılmasındaki amacın
1938'de yapılan asıl büyük katliam için olduğu açıktır. Başbakanın
sözleriyle 13 bin 806 kişini katledilişi 1938'de olmuştur.
Kısacası bu katliamda emir komuta zinciri çerçevesinde herkes rolünü oynamıştır. Bütün işler ortak ve organizedir. Korgeneral Alpdoğan Paşa her aşamada süper vali yetkilerine sahipti. Alpdoğan Koçgiri İsyanı'nın bastırılmasında damadı Sakallı Nurettin (Nurettin Paşa) ile birlikteydi. Koçgiri deneyimi Dersim için yol gösterici olmuştur.
Başbakan sayın Tayyip Erdoğan'ın üstadı Necip Fazıl'dan bu katliamı
öğrendiği zamandan bugüne kadar neden sustuğunu bilmiyoruz ama bu
katliamda rolü olan bazı kişilerin isimlerini neden telafuz etmediğini
sanırım herkes biliyor.
CHP'nin durumu ve sorumluluğu
Bu ülkede her zaman tek parti, tek şef, tek lider zihniyeti hiçbir
zaman eksik olmamıştır. Tek şef, tek parti zihniyeti; tek devlet, tek
Millet tek vatan zihniyetini yaratmıştır.
İktidarın da, muhalefetinde aynı olduğu tek parti CHP dönemiydi.
Bizler, sözkonusu Kürtler olduğunda bu iki partinin tek yumruk olma
örneğini çok gördük.
CHP çıkıp açık bir şekilde tarihsel sorumluluğunun gereğini
yapacağına, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile çocuksu bir kavga
yaşamakta gündemi soğutma ve saptırma yarışındadır.
Dersim tartışmalarının yaşandığı bu süreçte CHP'nin içine düştüğü
durum tam anlamıyla vahimdir. Suçların ve suçluların ortaya
çıkarılmasını savunacağına trajikomik bir savunma telaşında.
73 yıl önceki parti ve devlet yöneticilerinin sorumluluğunu gizlemeye
çalışmakla ne devlet onuru korunur, nede vatansever olunur. Onur Öymen'in iki yıl önceki bakış açısını alkışlayanlar bugün Dersim halkından yana tavır koyabilir mi?
Etnik kökenini inkar edip mezhepsel kimliğini ön plana çıkartan Kemal Kılıçdaroğlu'nun Hüseyin Aygün'ün
açıklaması karşısında parti içinde harekete geçip deklerasyon
yayınlayan ulusalcı kesime karşı tavrı ve deklerasyoncu vekillerin
bakışı iyi irdelenmelidir.
Neyin ortaya çıkmasından korkuyorlar. Herkes biliyor ki tarihsel
sorumluluk ağırdır. Hiç kimse bu ağırlığın altında daha fazla dayanamaz.
Öyle bir telaş ve ikiyüzlülük yaşanıyor ki; BDP'nin verdiği önergeye
AKP ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile ortaklaşarak reddettiler.
Bu nasıl bir zihniyettir ki kendi dedelerinin nasıl katledildiğini gidip İhsan Sabri Çağlayangil'den öğrenmeye çalışan Kılıçdaroğlu, BDP'nin ''Dersim katliamı ortaya çıkarılsın'' önergesine karşı çıkıyor.
Bu durumu kim Dersim halkına açıklayabilir?
Bunun tek açıklaması vardır; CHP devletin bu katliamdaki rolünü biliyor, bu utançla yüzleşmek istemiyor.
Taşınan bu utancı örtbas etmek içindir ki milletvekili Gülsüm Bilgehan ''O kızlar evlatlık verilmeseydi ortaçağ karanlığında kalırlardı'' şeklinde geri bir beyanda bulunabiliyor.
Biz bu gerici zihniyeti iyi tanıyoruz. Kızılderililere, Aborjin'lere,
Afganistan'a, Irak'a demokrasi ve medeniyet götüreceğiz deyip de bomba
yağdıranda bu zihniyet değil mi?
Bilgehan bilmiyor mu ki; insan medeniyet içinde köle yaşamaktansa
kendi dağlarında özgürce ortaçağ karanlığında yaşamayı tercih eder.
Eminim ki Dersim halkı da aynen böyle düşünüyordu. Bu ülkede, Kürt
olup da Kürtlüğünü inkar edip; özbeöz Türk olduğunu savunan herkes
cumhurbaşkanı da, başbakan da, CHP genel başkanı da olabilir.
Ama, ''Kürdüm'' derse KCK operasyonu ile kendisini cezaevinde buluyor.
AKP ve CHP sergiledikleri danışıklı dövüşle gündem saptırma ve
katliamın ortaya çıkartılmasını savunuyormuş gibi göstererek
engellemektedirler. Tartışmalarda sergiledikleri tavırlarıyla işin
özüyle ilgilenmeyerek, o acıları hissetmeyerek, o acıları hissederek
özür dilemeyerek katliamda sorumluluğu olan herkesi zikretmeyerek,18 yıl
önce boşaltıkları köylerimizi yasak bölge ilan edip prikemizin mezarını
ziyaret etmemize izin vermiyerek İkinci Dersim Katliamına devam
etmektedirler. (YG/BA
"
Not: