‘Yezidin Kızı’ ve Êzîdîler
Tarih: Çarşamba, 08. Şubat 2012 Gönderen: maya_ |
|
Mehmet Bayrak, '‘Yezidin Kızı’ ve Êzîdîler'i yazdı..
150’liklerden Refik Halid’in (Karay) İlginç Yaşamı. Refik Halid, Türk roman,hikaye ve mizahının en ilginç kişiliklerinden biridir. 1888 yılında İstanbul’da doğan Refik Halid, baba tarafından bir memur ailesinin çocuğudur. Annesi ise Kırım hanlarının soyundandır.
Mehmet BAYRAK / Politikart İlk ve orta öğrenimini iki ayrı okulda gördükten sonra, 1900-1906 yılları arasında Galatasaray Lisesi’nde okur. Okulu bitirmeden ayrılır, ancak ertesi yıl sınavla Hukuk Mektebi’ne girer (1907). Hukuk’un ikinci yılındayken, Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle (1908) burayı da bırakıp gazeteciliğe başlar.
Çeşitli gazetelerde yazar ve çevirmen olarak çalıştıktan sonra, özellikle mizaha yönelir ve asıl bu kimliğiyle tanınır. Burada, özellikle İttihat ve Terakki Partisi’ni eleştiren yazılar yayımlar ve 1911 yılında „Kirpinin Dedikleri“ adıyla yayımladığı bu yazılar büyük ilgi uyandırır.
İttihat ve Terakki’nin muhalifi olan Hürriyet ve İtilaf Fırkası işbaşına gelince, Beyoğlu Belediyesinde Başkatip olarak göreve başlar (1912). İttihat ve Terakki Partisi’ni ve ileri gelenlerini taşlayan yazılarından dolayı, Mahmut Şevket Paşa’ya suikast olayı üzerine tutuklanıp, Sinop’a sürülür (1913). Orada evlenir. Sonra Çorum’a, Ankara’ya ve Bilecik’e nakledilir (1913-1918).
Çocuğunun doğumu üzerine izin alıp İstanbul’a gelince (1918), Ziya Gökalp’ın devreye girmesiyle, sürgün yaşamı sona erer. Bundan sonra Robert Kolej’de bir yıl kadar Türkçe öğretmenliği, ayrıca çeşitli gazetelerde makale yazarlığı yapar. Mütareke döneminde, Damad Ferid Paşa işbaşına gelince, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na üye olur ve Posta- Telgraf Genel Müdürlüğü’ne getirilir (1919). Bu dönemde de çeşitli gazetelerde yazdıktan sonra, o dönem çok tutulan Aydede adlı mizah gazetesini kurar (1922).
„Milli Mücadele“ döneminde adı „150’likler“ listesine alınarak, İstanbul’dan sürgüne çıkmak zorunda kalır. 15 yıl kadar süren sürgün hayatını Beyrut’ta ve Halep’te geçirir (1922- 1938). Bu süre içinde Halep’te çıkan Doğru Yol (1924) ve Vahdet (1928) gazetelerinin yönetimini üzerine alır. Bu arada, Halep’te birkaç kitap bastırır ki, konumuzu oluşturan Yezidin Kızı da bunlardan biridir. Atatürk’ün ölümüne yakın günlerde (Temmuz-1938) çıkarılan af üzerine, 15 yıllık sürgün yaşamının ardından Türkiye’ye döner. Türkiye dönüşü yeniden gazeteciliğe başlar ve romanlar, hikayeler, anılar, mizah yazıları yayımlar. Refik Halid Karay, bu serüven dolu ilginç yaşamın ardından 18 Temmuz 1965 tarihinde hayata veda eder.
Refik Halid’in, 1919’da yayımladığı Memleket Hikayeleri ile 1940’ta yayımladığı Gurbet Hikayeleri, türünün öncüsü niteliğinde eserlerdir. Cevdet Kudret, sözkonusu eserlerin önemi konusunda şu belirlemede bulunuyor: „O zamana değin yalnız türkülerde ve halk hikayelerinde sözü edilen Anadolu insanı, Refik Halid’in Memleket Hikayeleri ile ilk kez düzenli, sürekli ve bilinçli olarak aydın toplulukların edebiyatına girmiş; bu tutum, daha sonraki kuşakların eserleriyle bugüne değin sürmüştür.“ (C. Kudret: Türk Edebiyatı’nda Hikaye ve Roman, Varlık yay. İst. 1965, s. 164).
Nitekim, kendisi de bu öncülüğün farkındadır ve bir konuşmasında şunları söylemektedir: „Memleket Hikayeleri, çığır açma bakımından bugünkü köy hikayeciliğinin nüvesini teşkil eder. Ben Anadolu’yu bir köylü olarak değil, varlıklı bir şehir delikanlısı olarak gördüm ve anlattım.“ (M. Baydar: Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar, 1960).
Kürt ve Türk aydınları yakınlaştıran sürgün
Nitekim, buna benzer bir işbirliği ve dayanışma, Kemalist yönetim döneminde sürgüne çıkan Kürt aydınlarıyla diğer halklardan aydınlar arasında da yaşanıyor. Sözgelimi, 1924’ten itibaren Refik Halid’in yönetiminde Halep’te yayımlanan Doğru Yol gazetesinde, Türkiye’nin demokratikleşme sorunları çerçevesinde, Kürt sorununun demokratik çözümüne ilişkin de kimi yazılar yayımlanır ki, bunlardan birine de, yine sürgünde bulunan Kadri Cemilpaşa, sonradan Doza Kurdistan adlı anılar kitabında yer verir.
İlk basımı 1969 yılında Beyrut’ta yapılan kitabın, Türkiye’deki ilk yayını sadeleştirme ve notlama yoluyla 1992 yılında tarafımızdan yapılmıştır. Refik Halid’in yönetiminde çıkan Doğru Yol gazetesinin 17 Mayıs 1932 tarihli 745. sayısından alıntılanan ve belki de doğrudan adı geçen Türk yazarı tarafından kaleme alınan „Kürtler Ne İstiyorlar, Ne Verilmelidir?“ başlıklı son derece ilginç yazı, bugüne de ışık tutacak niteliktedir.
Kısa bir kesitini birlikte izleyelim:
„(…) Kürde, (Sen Türksün) demekten bir şey çıkmaz. (Kürdistan yoktur!) demekle Kürdistan ortadan kalkmaz. Bizce Kürt sorununda atılacak ilk adım, Kürt milletinin ve Kürt vatanının varlığını kabuldür. İkinci adım, bu milletin isteklerini kuvvetli ve büyük bir ağabeyi sıfatıyla tecrübe ve ağırbaşlılıkla derin bakışlı bir rehber ve hami sıfatıyla dinlemektir. (…) Türkler, Kürtler’e Avrupa’da genel olarak kabul edilen topraklarında dillerini konuşmak, bu dilde gazete çıkartmak, okullarda Türkçeden sonra Kürtçe okumak, Kürtleri yönetime ortak etmek gibi yardımlarda bulunmakla, Kürt milli akımını pekala olumlu bir yöne yöneltebilir. Kürtler (bağımsızlık istiyoruz) dediklerinde, (biz milli toplulukları, dilleri ve gelenekleri dahilinde yaşama ve gelişme istiyoruz) dediklerinden tereddüt etmiyoruz dersek, yanılmadığımıza kaniyiz. Kürtlere karşı büyük bir ağabeyi durumunda bulunması gereken Türkler, Kürtlere haklarını vermek suretiyle memnun etmeye ve haklarından fazlasını istedikleri zaman, (dururuz) demeye muktedirdirler. Zeki, çalışkan ve cesur olan bu unsuru, Türk vatanının yardımcısı gerçek evladı haline getirmek lazımdır. En büyük rahatı onlara Türkiye’de göstermek suretiyle, Kürtler’i memleketin öz evladı yapabiliriz.(…) Türk milletinin kuvveti, tarihi, toplumsal ve siyasal gelişkinliği bunu icap ettirir. Kılıç ile yapılan kılıç ile yıkılır. Ancak hakka saygı ve karşılıklı anlayışla, hayat ilişkilerinin kalıcılığı ve devamı mümkündür. İşte, Türkiye açısından Kürt sorunu hakkında izlenmesi gereken yol budur.“ (Bkz. Kadri Cemil Paşa (Zinar Silopi): Doza Kurdistan (Kürdistan Davası), Özge yay. Ank. 1992, 1933’te, s. 134-136).
Özetle „Yezidin Kızı“
Zeli (Zeliha), Hikmet Ali ve Şeyh Şem’un, halkla görüşmek ve büyük Yezid’den kalan kutsal emanet ve eşyayı görmek üzere Sincar Dağları’nda bir hisara giderler. Burada büyük bir saygıyla karşılanırlar. Burada birlikte oldukları birkaç gün içinde Zeli ile Hikmet Ali arasında duygusal bir yakınlaşma olur. Zaman zaman başbaşa kalırlar ve Êzîdî gelenek, görenek ve inancı üzerine uzun soluklu sohbetler ederler. Ancak, bu ziyaretin amacını haber alan İngiliz yönetimi, durumdan rahatsız olur. Yapılan görüş-alışverişi üzerine, Yezidi topluluğuna bulundukları yerde yardım edilmesi gerektiği sonucuna varırlar.
Hikmet Ali, Zeli’yi delice sevse de, bu birlikteliğin uzun erimli olamayacağının farkındadır. Esasen, Irak devlet topraklarına vizesiz girdiği için de, yakalanmadan buradan çıkmak zorundadır. O da öyle yapar ve evine (Suriye’ye) döner. Yezidin Kızı Zeli ise, Hikmet Ali’siz tesellisini aramak üzere Hint denizlerine doğru yola çıkar. (Farklı bir özet için bkz. B. Necatigil: Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü, Varlık yay. İst. 1979, s. 503-504).
Yukarıda da vurguladığımız gibi, Yezidin Kızı, Refik Halid’in hayatını dolaylı olarak anlattığı romanlarından biridir. Eser, tefrika edilmek üzere İstanbul’da Akşam gazetesine gönderilirse de, 150’liklerin Türkiye’de yayın yapma yasağı dolayısıyla yayımlanamamıştır. Bunun üzerine yazar, Halep’teki bir matbaaya İstanbul’dan yeni Türk harfleri getirterek, dizgisini bizzat yapmış ve ilk olarak 1000 adet bastırmıştır. İlk 25 adetini numaralı olarak özel kağıda bastıran yazar, bunun (1) numaralısını „Atatürk’e yürek çarpıntılarıyla“ ithafıyla Atatürk’e göndermiştir. Kitabın gönderilmesinden bir süre sonra ise Refik Halid dahil, 150’liklerin büyük bölümü için af çıkmıştır. Bu aftan yararlanmak amacıyla, aynı tarihlerde Atatürk’ün Hayat Felsefesi konulu bir kitapçık yazan ünlü Kürt aydınlarından Dr. Mesud Fani de, aftan yararlanarak, memleketi Antakya’ya yerleşmiştir.
Roman diliyle Êzîdîler ve Êzîdîlik
Romancıyla aynı kaderi paylaşan 150’lik Kürt aydınlarından Dr. Mesud Fani’nin, bu roman üzerine kaleme aldığı bir yazıda vurguladığı gibi; yazarın sürgünde yazdığı diğer eserleri gibi Yezidin Kızı romanı da, uzun erimli gözlem ve incelemelere dayanmaktadır (Bkz. Hikmet Münir Ebci: Kendi Yazıları İle Refik Halid, Semih Lütfi Ktb. İst. 1943, s. 86-87). Bu incelemelerin doğal sonucu olarak, romancı, kimi zaman kendi anlatımıyla, kimi zaman da Êzîdî kadını Zeli’nin anlatımıyla Êzîdîler ve Êzîdîlik hakkında önemli bilgiler vermektedir.
Sözgelimi, Zeli’nin şu anlatımı Êzîdîler acılı kısa tarihi gibidir:
„1892 bizim için kan ve ateş yılıdır. Daha evvel de büyük felaketlere uğramıştık. Onsekizinci asırda ikiyüz elli bini aşan nüfusumuz, Kürd ve Türk akınları önünde mütemadiyen eriyordu. 1638’de Melek Ahmed Paşa’nın Yezidi seferi tarihte kızıl izini bırakmıştır. Osmanlı Devletine karşı bir Kürt isyanı çıkaran Revanduzlu Mehmed de, aynı ırktan olduğumuza bakmayarak Sincar’a yürüdü ve ahalisini zalimcesine ezdi. O zaman Babıali, Yezidiler’in tarafını tutmuş ve 1835’te ordu yollayarak sergerdeyi başımızdan defetmişti. 1843 ve 1847 tarihlerinde de yine Kürd kıyımları olmuş, Nasturiler’le beraber cemaatim tekrar Kürdlerin hücumlarına uğramıştı. Size, kana boyanmış mazlum tarihimizi anlatmak istemiyorum; maksadım küçük milletimin daima kahır gördüğünü hatırlatmaktır. Biz fasılasız darbe yedik; buna son ve amansız darbeyi Ömer Paşa vurdu; Yezidiler’i ortadan büsbütün kaldırmak istemişti. Ömer Paşa’nın kan ve pıhtı kokan çeteleri, o dediğim şeametli senede sayımızı elli bine indirdi. Onbeş binimiz görünüşte Müslüman olduk; büyük bir kısmımız da Hristiyanlığa geçti. İşte, babam Emir Ali de bu son kısım içinde, daha doğrusu başındadır.“ (Age, s. 55-56).
Êzîdîler ve Êzîdîlik konusunda oldukça donanımlı olan Zeli, o güne kadar Êzîdîlik üstüne yazan Bore, Guinet, Layard, Anastas, Şehristani, Timur Paşa gibi Batılı ya da Doğulu yazarları eleştirerek şöyle der: „En eski dinlerden biri olan Yezidiliği, Havarici kavgalarına yaklaştırırlar; Yezid’i, Muaviye’nin oğlu sandırırlar; Müslümanlığın ve Hristiyanlığın Şeytanını bizim Tavus’umuz, Allahımız mertebesine çıkarırlar. Hayır! Bunlar yanlıştır.“ (s. 59-60).
Romancı, Zeli’nin ağzından, Êzîdîlerin yerleşim alanları konusunda bugüne kadar üzerinde pek durulmayan ilginç bir gerçekliğe de parmak basıyor: „Biz Hazar Denizi’nin şark kıyılarında yaşamış bir ırktanız; belki bu ırkı şimdilik İranlı, Türk veya Kürd diye tayin edemeyiz. Muhakkak olan cihet petrol kaynaklarının çocuklarıydık, onun için de ateşperesttik. İstila sarsıntılarıyla yerimizden koparak cenuba kaydık, fakat öyle bir yere geldik ki geçtiğimiz toprakların altından yine ateşin kılavuzluk ettiğine hükmedilebilirdi: Yerleştiğimiz yer tekrar bir petrol sahası oldu. Bakü’de fışkıran gaz, bugün insan eliyle konulmuş borulardan Batum’a akıyor, fakat toprağın altındaki damarlardan Musul tarafına, Kerkük’e sızıyor, Sincar Dağı’nı derinden aşarak (s. 60) (…) Bugünkü politik coğrafya bakımından Irak, Suriye ve Türkiye arazisinde yerleşmiş bulunan cemaatimin Kafkasya’da Surhdar ve Hindistan’da Lebkos adını almış iki ufak şubesi vardır; yekunumuz aşağı yukarı seksen bin kişiyi bulur. Bu halkı, evvela Sincar’dakilerden başlayarak bir yere toplamak ve onlara modern, emniyetli bir yurt kurmak… İşte, projemizin ana hattı (s.67). Bize bir yurt lazım ki, orada sarsıntılardan kurtulup ecnebi entrikalarını hiçe sayacak bir kuvvetli devlet ve bir kudretli millet hakim bulunsun. Medeni kanunlarla idare edilen bir memleket! (s.69)“. Yazar, Türkiye Cumhuriyeti’nin de Êzîdîler ve Aleviler için korunaklı bir yer olmadığını, „Türkiye’de tarikatlar, ayinler, şeyhlikler, müritler ve tekkeler, buna benzeyen dini teşekküller kaldırılmıştır“ sözleriyle hatırlatmaktadır. (S.69)
Romanın önemli bir bölümünde de, Türk literatüründe daha çok Yezidilik olarak bilinen, ancak Kürt literatüründe daha çok Êzîdîlik veya Yezdanilik olarak anılan Êzîdî dinine ilişkin önemli bilgiler verilmektedir:
„Yezidiliğin esasında, güneşe taptıran eski İran dinini ve bunu ıslah eden Zerdüştlüğü, Zendavesta’yı aramalıdır. İyi ve fena iki prensibin çarpışması: Ahuramazda ve Angramainio… Yani Farsçanın Hürmüz ve Ehrimen’i. Biz gönlümüzde bu akidelerle yola çıkmıştık.
Hristiyanlık önümüzü kesti, sonra Müslümanlıkla karşılaştık. Bu temaslar bir nevi fikir karışıklıkları ve kaynaşmalar yaptı; artık Zend’in Avesta’sı yerine elimizde bir Mushafereş vardı, Kara Kitap denilen kitabımız. Üç dinin ve eski-yeni birçok mezhep ve tarikat itikatlarının birleşmesinden vücuda gelen bu kitap Zendce değildir; ilk yazıldığı dilde Arami harfleriyle de değildir, Farisi bozması bir Kürdce’dir.“(s.60)
Romancı, eserin başka bölümlerinde de „Yezidi Dini Nedir?“ sorusuyla Zeli’nin anlatımıyla konuyu daha da detaylandırır: „Bildiğimiz bütün itikatların bir salad-rüs“üdür (karışımı MB). Fakat temelini iki zıddı, yani iyilik ve fenalık mefhumlarını birbirleriyle uyuşturmak teşkil eder. Onun içindir ki, her dine başvurmuşlar; hepsinden ümit ve şifa verici birer parça koparıp itikatlarına eklemişlerdir. Bu yamalardan ortaya çıkan şey, ilk bakışta biraz gülünç ve tenasüpsüzdür (uyumsuz MB), çocukça cihetleri vardır, reforma muhtaçtır. Lakin hangi din bu kusurlardan kurtulabilmiştir? Dinlere şiirini veren de o kusurlar değil midir? Yalanı insana şiddetle yasak eden itikatta ben yükseklik buluyorum. Bir Yezide hakikati söyletmek için etrafına elinizle, hayali bir daire çiziniz, bu Yezid’in halkasıdır, ondan çıkmamak için Yezidi yalan söyleyemez.“ (s. 117)
Eserde, Êzîdîlik’le Alevilik, Hristiyanlık ve Hint dinleri arasındaki birçok ortak paydaya da vurgu yapılır ki, bunlardan biri de „teslis“ yani „üçte- birleme“dir:
„Yezidi bir tanrıya inanır; fakat bunun altında bir ikinci tanrı daha vardır; bu da bir teslis’dir. (…) Bu teslisi Tavus, Şeyh Hadi ve Yezid teşkil ederler. Yezid, Tavus’un oğludur; bildiğimiz şekilde bir insandı. İsa gibi insanlar içinde yaşadı, Rabb’in kanunlarını tanıttı, nihayet Allah’ın yanına erişti ve teslisin iki uzvu arasında yer aldı. Yezid, dünya yüzünde bir oğul bırakmıştı. İşte ben bu ilahi ve mukaddes sülaleden gelen prens Ali’nin ve aynı sülaleye mensup prenses Ayşe’nin kızları olmak dolayısıyla Yezid’in kızıyım…Yezid bende’dir, ben’im!“ (s. 61)
Zeli, sürekli baskı altında tutulan Êzîdîlerin korunma içgüdüsünü de şu sözlerle ifade eder: „Cemaatim kitap, niyaz ve ayinleri hakkında sır vermez; fakat bu, etraflarını çeviren müteassıb ve mütecaviz düşman kitlelerinden korunmak için kurulmuş bir kaideydi“ (S.66) Refik Halid Karay, Yezidin Kızı romanında, sadece Êzîdî dininin esasları, töre ve törenleri konusunda bilgi vermekle yetinmez; Êzîdî etnografyası ve folkloru konusunda da bize ilginç gözlemler sunar.
Üç gün üç gece devam eden çalgılı, danslı, şenlikli Êzîdî düğünleri gibi, Êzîdî cenaze törenleri de, ilginç gözlemlerle verilir. „Ey insanoğlu! Topraktan gelmiştin, bugün toprağa dönüyorsun!“ sözü, Êzîdîlerin yolculama erkanını anlatan anlamlı bir söylemdir. Öte yandan Êzîdî beyleri, pirleri, kuçekleri, kavalları, müritleri ve fakirleri konusunda da ilginç bilgiler sunulur…
Newededersim Refik Halid, ilk basımı 1938’de Halep’te, ikinci basını 1939’da İstanbul’da yapılan romanının, baş kahramanlarından (Hikmet Ali) biridir. Zaten roman, anılarla yoğrulmuş otobiyografik bir romandır. 1922-1938 yılları arasında devam eden Lübnan, Irak ve özellikle Suriye’deki sürgün yaşamında, bölgedeki birçok Kürt aydınıyla temasta bulunduğu gibi, çok sayıda etnik ve inanç topluluğu da doğrudan tanıma imkanı bulmuştur. 1933’te, Cumhuriyet’in onuncu yılı dolayısıyla çıkarılan aftan Kürtlerin yararlandırılmaması ve 1935’te Irak Arap yönetimince Êzîdî Kürtlere katliam ve sürgün uygulanmasının, bu romanın yazılmasında etkili olduğu anlaşılmaktadır.
Romanın özeti şöyle: Suriye’de babadan kalma köyünü görmeye giden Hikmet Ali (romancının kendisi), Marsilya’da bindiği vapurda genç ve güzel bir kadınla karşılaşır ve ilk anda çarpılır. İlk dikkatini çeken husus, bu kadının Kürtçe konuşmasıdır. Bu nedenle romancı, kitabının ilk bölümüne „Kürtçe konuşan Arjantinli kız“ başlığını koyar. Vapur komiseri, kadının Arjantinli bir milyoner ve adının Zeliha olduğunu söyler ve Hikmet Ali’yi bu genç kadınla tanıştırır. Zeliha’nın yanında Asuri rahibi kimliğinde ve rehber durumunda, sakallı, esmer Şem’un adında bir adam vardır ve ikili Kürtçe konuşmaktadırlar. Matmazel Zeli della Yezdi olarak adlandırılan ve 1910 yılında Arjantin’in Mendoza şehrinde doğan bu genç kadın; aslen Güney Kürdistan’daki Sincar bölgesinden Êzîdî Kürt kökenli bir kadındır. Ataları, Osmanlı dönemindeki ırkçı saldırılardan kaçarak Arjantin’e yerleşmişlerdir. Ataları ve asıl yurduyla gönül bağını hiçbir zaman koparmayan Zeli, başta ataları olmak üzere bölge halklarıyla ilgili önemli ölçüde kendisini donatmış; şimdiyse onları kurtarmaya, özgür bir cemaat kurmaya gelmiştir. Zeli, kendisinin Yezid’in (Yezdan) kızı olduğuna inanmaktadır. Hikmet Ali’nin (romancı), bu topluluğun sorunlarına ve geleneklerine aşina olduğunu gören Zeli, ondan da yardım rica eder. Gerek II. Abdülhamit’in istibdat döneminde, gerek İttihatçılar gerekse bunun devamı niteliğindeki Kemalistler döneminde sürgüne çıkan Türk, Kürt veya başkaca halkların aydınları arasında bir yakınlaşma ve dayanışmaya tanık oluyoruz. İlk Kürt kimlikli gazete Kurdistan‘ın Kahire ve Avrupa’daki yayınlarında bunu gördüğümüz gibi, başta Dr. Abdullah Cevdet olmak üzere Kürt aydınlarının Avrupa’daki faaliyetlerinde de bu güçbirliği ve dayanışmayı rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz.
|