Nesimi Aday / 10.07.2008
Kebap ve Heykel
Geçen ay Moldova'yı ziyaret eden bir bakanımız, gezdirildiği tarihi şarap mahzeninde bulunan şarap tanrısı Dionysos heykeli önünde poz vermekten kaçındı. Demek bakanımız heykelden rahatsız olmuş. Heykel, bakanın gözünde bir sanat eseri değil de bir put olarak canlanmış olmalı ve tabi putların da kırılması/yıkılması gerekir.
Taliban’ın Afganistan’da Buda heykellerine yaptıklarını hatırlıyorsunuz, dinamitle havaya uçurmuşlardı!
Hem de ikisini birden. İki benzersiz sanat ve inanç eserini...
Bakanımız, heykele bakamıyor, göremiyor. Körleşme yaşıyor. John Berger 'Görme Biçimleri' isimli çalışmasında ''Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir'' diyor. Bakanın çocukluğuna bakmasını öneririz. Heykellerden neden korktuğunun cevabını orada arayabilir.
***
2 Temmuz 1993 Sivas katliamında Pir Sultan Abdal’ın heykelini yerinden söküp sürüklemişlerdi. Heykeli Madımak Oteli’ne getirmek istemişler ama başaramamışlardı. Pir Sultan’ı yüzyıllar sonra yakmaya çalışmışlar. Vali emir vermiş, Pir Sultan bir kez daha taşlanmıştı ‘’Kanlı Sivas’ta’’.
Pir Sultan Abdal’dan hâlâ korkuyorlar.
***
Şairlerden korkuyorlar…
Muhammed peygamber topluluğuna şairlerden korkulması gerektiğini söyler. Cinlerin şairlere şiir ilham ettiğine inanıyordu ve onların görmedikleri şeyleri vaat etmelerinden şikayetçiydi.
Freud insan ruhunun en derinlerinde şairlerle karşılaştığını söylemiyor mu? İnsan ruhunun arkeolojisini iyi bilen psikanalistin bir bildiği olmalı.
Şairlerin canlıları ve doğayı okuma bilgisi ve biçimi, din adamlarına ve iktidar sahiplerine ürküntü vermiştir hep. Şiir, iktidarın ve dogmanın tahtı için tehlikelidir. Şairden kurtulmak için gerekli fetva ve emirden kaçınılmaz. Şairden ve şiirden korku iklimi nice baş yedikten sonra Seyit Nesimi’nin yüzülen derisinde pratiğini bulmuştu.
***
Sanattan ve sanatçıdan korkuyorlar.
Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Hasret Gültekin, Asım Bezirci, Behçet Aysan, Asaf Koçak, Hasret Gültekin, Uğur Kaynar, semah dönenler ve diğerleri, sanatı ve sanatçıyı sevmeyenler tarafından yakılıyordu 2 Temmuz 1993’te, Madımak Oteli’nde. Promethaus’un Olympos’ta tanrılardan çaldığı ateş azaba düşüyordu Sivas’ta.
Dönemin Refah Partili Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu’ndan cehennem zebanilerini andıran topluluğu yatıştırıcı bir konuşma yapmasını istiyorlar. Bakın Karamollaoğlu nasıl yatıştırıyor ‘adamlarını’: “Bir defa şöyle bir fatiha okuyalım. Sonra şunların ruhuna el fatiha diyelim” diye başlıyor. Kitle “Mücahit Temel” sloganları atıyor.
Dönemin Başbakanı Tansu Çiller: “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bu yangından zarar görmemiştir’’ diyerek katilleri övüyordu.
Çiller mantığı hâlâ devam etmekte. İktidarlar oy uğruna cehennem zebanilerine dokunmaktan korkuyor. Madımak Otel’i müze olsun diye yapılan bütün başvuru ve çalışmalar sonuçsuz kaldı. Bu duyarsızlık ve aymazlık karşısında o otuzüç insanın anısı ve tarihi vicdan alevleriyle yanmaya devam ediyor. Halen orada insan etinin yanık kokusu içinde kebap yiyiyor birileri.
***
Behçet Aysan’ın 'Çünkü beyaz bir gemidir ölüm' dizesi, o otuzüç insan için beyaz bir dumana dönüşmüştü Sivas’ta: 'Ölüm siyah denizlerin hep çağırdığı / batık bir gemi / sönmüş yıldızlar gibidir / yitik adreslere benzer ölüm / yanık otlar gibi / Sen bu şiiri okurken, ben belki başka bir şehirde ölürüm.'
Nebahat Çetin, Zara’lı Uğur Kaynar’a, 'Sen Sivaslı'sın, Metin'i sağlam verdim, sağlam istiyorum.' demiş. Ne yazık ki ikisi de Hızır paşaların berdarından kurtulmayıp, sağlam dönememişlerdi Sivas’tan. Ama Uğur Kaynar’ın canını yakan ateş, deri çantasını yakamamıştı. Acaba o çantayı bir peçete üzerine yazılmış şu taze vasiyet şiir mi kurtarmıştı: 'Öldüğümde / doğduğum yere gidiyorum / Yıllarca süren bir hasret ve bilinmezliği / işte böyle yeniyorum.'
***
Madımak'ta hâlâ kebap yiyorlar...